<\head>

Adil Düzen Nedir

Adil Düzen; Her dinden her kavimden, her görüşten ve her sınıf ve seviyeden bütün insanların, birlikte barış ve bereket içinde yaşama düzeni ve herkesin temel insan haklarıyla kişisel hürriyetlerini, başkalarına zarar vermeden kullanma disiplinidir. Zaten İslâm da, “silm” kökünden, barış demektir.

Evet İslâm; hayatın ve hakikatin kendisidir. Huzur ve hürriyetin reçetesidir. İslâm, medeniyetin ve insaniyetin ilahi rehberi ve tarifesidir.

Çünkü; İslâm hem Hak ve ilahi dinlerin ortak ismidir. Hem, her asırda kâmil ve adil bir düzen öngörmektedir. Hem de birbirine zıt ve karşıt gibi görünen durumlar arasında, gerçek bir denge ve yüksek bir ahenk oluşturan ve her türlü dışlamayı ve düşmanlığı barıştıran bir mutluluk ve sonsuzluk müjdesidir. Bu bakımdan Adil Düzen:

1- Maneviyatçılıkla akılcılık arasında,

2- Sabitlikle değişkenlik arasında,

3- Madde ile mana arasında,

4- Fert ile cemiyet arasında,

5- Adalet ile hürriyet arasında,

Yani “bireylerin hürriyetleriyle başkalarının hakları ve haysiyetleri” ortasında uyum ve denge kurmuş, asla barışmaz ve bir arada olmaz zannedilen kavram ve kurumları uyuşturmuş... Dünyaya huzur ve emniyet, ölüme ise hayat ve ebediyet kazandırmayı amaçlamış ve bunlardan bir bütün oluşturmuştur.

“ADİL DÜZEN, maneviyatçılıkla akılcılık arasındaki dengedir”: Zaten dinimizin temel kaynağı ve asıl dayanağı Kur’an da dengeyi esas alır. Sünnet ise Kur’anın ilk yorumu ve örnek tatbikatıdır.

Ancak bu temel ve genel esaslar hem aklıselime, hem ahlaki ve vicdani ölçülere hem de müspet ilme bütünüyle uygun bulunmaktadır.

Bu bakımdan Adil Düzende din-devlet çatışmasına, iman-ilim zıtlaşmasına, ahlâkla hukuk farklılığına asla yer yoktur. İslâm’ın son ve mükemmel din olmasının sırrı ve hikmeti de zaten burada yatmaktadır.

İmam-ı Gazali’nin dediği gibi İslâm’ın en önemli gayesi: Dini, hayatı, aklı, nesli ve mülkiyeti korumaktır.[5]Bu nedenle Adil Düzen de ilahi prensiplerle ilmi ve akli neticeler uyuşmaktadır.

ADİL DÜZEN; “sabit” likle “değişken” lik arasında dengedir:

İslâm bütün hayatı kuşatan ve her konuda sağlam ve sabit esaslar koyan bir din olmakla beraber, değişen ve gelişen şartlara göre bu temel ve genel esaslara uygun olarak içtihat ve ruhsat kapısını da açık bırakmıştır.

Bu bakımdan İslâm’i hayat; kaynağı Kur’an konusu insan, prensipleri ideal, tatbikatı kolay ve pratik, metotları ilmi, ruhu demokratik (katılımcı), modeli toplumcu, sahası şümullü ve evrensel, tabiatı enerjik ve canlı olan bir yapıya sahiptir.

Ve zaten insan yeryüzünde Allah’ın halifesi ve temsilcisidir. Allah’ın C.C. temel ve genel kanunlar koyması, ilim ve ehliyet sahibi insanların da bunlara dayanarak gerekli ve yeterli kurallar yapması da hilafetin başka bir ifadesidir.

          ADİL DÜZEN; Madde ile mana arasında dengedir.

Adil Düzen’in en önemli özellik ve üstünlüklerinden birisi de, madde ile mana arasında köprü kurması ve bunların bir bütün halinde ele alınmasıdır.

Mü’minin duası ve davası: “hem bu dünyada en iyiye ve en mükemmele ulaşmak, hem de ahirette en güzele kavuşmaktır.”[6]

Adil Düzen; insanın fıtratındaki (yaradılışındaki) şehvet, lezzet, ünsiyet (sevgi) gibi duygu ve değerlerini körletmeyi ve kirletmeyi değil, bunları mubah ve meşru yollarla tatmin etmeyi ve geliştirip güzelleştirmeyi amaçlar.

Ve zaten İslâm’ın koyduğu kanun ve kurallar da hayatı disiplinize etmek, başıboşluğu ve sorumsuzluğu önlemek ve her türlü zorluğu gidermek içindir.

Zira : “Allah sizin için kolaylık ister, güçlük istemez[7]

Allah yükünüzü hafifletmeyi ister, çünkü insan zayıf yaratılmıştır.”[8]Akıllı insan dünyası için ahretini, ahreti için de dünyasını terk etmeyen yani her ikisine de hakkını veren insandır...

Dünyadan nasibini unutmamak ve Allah’ın kulları için yarattığı helal ve güzel nimetleri haram kılmamak”ta Kur’anın emridir.

Bu bakımdan, ilimden cehalete, refahtan sefalete, adaletten zulmete, hürriyetten esarete, izzet ve şereften horluk ve zillete meyleden hiçbir şeyin İslâmiyet’te yeri ve değeri yoktur.”[9]

İman, istikamet ve iyi niyetle beraber kişinin okuması, çalışması, kazanması, dinlenmesi, eğlenmesi, uyuması hatta ailesiyle oynaşması bile bir nevi ibadet hükmüne geçmektedir...

İnsanın ibadet yapması çalışıp kazanmasına, takva sahibi olması siyasetle uğraşmasına, zikir ve tarikat ehli bulunması, cihat ve teşkilat hizmetlerine katılmasına, manevi ilimlerle uğraşması müspet bilimler sahasında çalışmasına, samimi ve dindar biri olması sanat ve sporla meşgul olmasına asla mani değildir.

Bu dünya aslında her yönden bir olgunlaşma evi, ahireti ve ebedi saadeti kazanma yeridir. Namaz, oruç, zekât, zikir gibi müspet ibadetler ise iman akülerini dolduran ve insana kuvvet ve gayret kazandıran manevi güç kaynaklarıdır.

 

ADİL DÜZEN; Fert ile Cemiyet arasında bir dengedir:

Adil Düzen; fertlerin hakkını ve hürriyetini cemiyet adına gasp eden Sosyalizm ile, toplumun menfaatlerini fertlere feda eden Kapitalizme nazaran orta bir yol takip eder.

Bu bakımdan Kur’an Müslümanları “vasat (orta) bir ümmet, adil ve mutedil bir millet” olarak tarif eder.

Barış toplumunda birileri çoban, diğerleri koyun sürüsü değildir. Tam tersine herkes kendi çapında bir yöneticidir. “Hepiniz birer çobansınız ve raiyetinizden sorulacaksınız” hadisi bu gerçeği ifade etmektedir.

Toplumun her üyesi bir vücudun azaları gibidir. Birisinin sorunu ve sıkıntısı diğerlerine de sirayet edecektir. O halde hepsinin birbirine ihtiyacı var demektir.

Bunun içindir ki Peygamber Efendimiz (sav) “Cemiyetin içine karışan, insanlara faydalı olan ve onlardan gelen sıkıntılara katlanan kimselerin, toplumdan uzaklaşıp kendi başına ibadetle uğraşan kişilerden daha hayırlı olduğunu” söylemiştir.

Adil Düzen, kişisel hürriyetlerin devlet otoritesi adına engellenmesine karşı çıktığı gibi, özgürlük ve demokrasi hatırına anarşi ve başıboşluğa da fırsat vermemiştir.

 

        ADİL DÜZEN; Adalet ile Hürriyet arasında dengedir.

Adil Düzen; insanlara gerekli olan her türlü hürriyet ve serbestiyeti tanımakla beraber bu hakların başkalarının zararına kullanılmasını önleyecek ve toplumu disiplinize edecek kurallar getirmiştir. Yani bireysel özgürlüklerle toplumsal güvenceyi dengelemiştir.

Herkesin yaşama hürriyetini ve can emniyetini korumak için kürtaj ve katliam yasaklanmış,

Çalışıp kazanma hürriyetini ve mal emniyetini korumak için faiz, kumar ve rüşvet kaldırılmış,

Namus emniyetini, aile saadetini ve nesil garantisini korumak için fuhuş ve cinsi sapıklıkların önü tıkanmış,

Akıl emniyetini ve fikir hürriyetini korumak için içki ve uyuşturucu yasaklanmış,

İnanma ve inancını yaşama hürriyetini korumak için de “Dinde zorlama” ya fırsat tanınmamıştır. Ve bu hususlara uymayanlar en ciddi ve caydırıcı tedbirlerle engellenmiş ve uyarılmıştır. İşte bütün bu gerçekler ışığında diyoruz ki; Adil Düzen insanlığın saadet ve selamet projesidir.

Tarihin hiçbir döneminde insanlık “barış” düzenine bu denli ihtiyaç göstermemiştir. Üzülerek görüyoruz ki, yeryüzündeki zulüm ve sömürü düzeni insanlığı korkunç bir vahşet ve sefalet cehennemine sürüklemiştir.

İslâm’ın yeniden anlaşılması, çağımızın ihtiyaçlarından kaynaklanan ve ilmi temeller üzerine kurulan adil bir düzenin biran evvel hakim kılınması yolunda yapılacak girişim ve gayretler ise hizmetlerin en yararlısı ve ibadetlerin en hayırlısı bilinmelidir.

Bu konuda çağımızın en büyük hukuk bilginlerinden ve Londra Üniversitesi profesörlerinden Count Leon Ostrorog’un şu samimi ve ilmi itiraflarına kulak verelim:

Mantıki ve ilmi yapısı açısından düşünülecek olursa, Kuran’a dayanan İslam Hukuku, bugüne kadar okuyup araştırılanların hayranlığını kazanmış olan mükemmel bir sistemdir. Her şeyden önce Peygambere inen vahiy hüküm olarak kabul edilmiştir. Hem Arapça gramer kaideleri, hem de mantık ölçüleri açısından fevkalade kesin ve net görünen ve çeşitli vesilelerle değişik konularda ard arda gelmesine rağmen bu hükümler arasında bir kusur ve tezat bulmak imkansızdır. İnsanlığın koyu bir cehalet ve zulmet içinde kıvrandığı bir dönemde bugün bile benzeri halâ yapılamamış bu denli adil ve mutedil kuralların konulması ve temel insan hak ve hürriyetlerinin korunması bizleri hayretten de öte şaşkın bırakmaktadır.

8. ve 9. Asrın doğulu İslâm düşünürleri pek çok ihtiyaçlarında ferdi hürriyetlere şahıs ve mülkiyet dokunulmazlığı temellerine dayanan ve tüm insan haklarını koruyan kuralları dinlerinin esası saymışlardır.

Hatta “kutsal emanet” sayılan hilafet ve hükümet makamının bile toplumla yapılan anlaşma esaslarına ve adil icraat şartlarına uymadığı taktirde ilga edilmesi ve değiştirilmesi gerektiği kararına varmışlardır.

Savaş ve barış hukukunda olsun, devletler arası anlaşmalar sahasında olsun ve özellikle bireysel hak ve özgürlükler konusunda olsun, biz batılıların binlerce yıl sonra bile hala ulaşamadığımız ve okuduğumuz zaman utandığımız çok yüksek ve örnek doktrin ve değerler ortaya koyan ve bunları başarıyla uygulayan Müslümanlardır ve önünde saygıyla eğildiğim İslam hukuk nizamıdır.” [10]

Ama maalesef bu günkü Batı medeniyeti ve onun kötü bir taklidi olan ülkemiz yönetimi insanlığı demokrat köleler haline getirmiştir.

 

 DİN’ DE ZORLAMA YOKTUR !..

Adil düzenin, Müspet İlim, Aklıselim ve tarihi birikim... gibi temel kaynaklarından birisi olan “Din” de zorlama ve dayatmayı değil, özgür iradeyi ve gönül tercihini esas alır. Bu nedenle İslamın bazı özelliklerini hatırlamakta fayda vardır.

İslam dinini dört ana bölüme ayırmak mümkün ve münasip görülmektedir.

1.      İman ve itikat, esasları,

2.      İbadet ve istikamet, düsturları,

3.      Ahlak ve muaşeret, hususları,

4.      Hayat ve Muamelat, kanunları

Muamelat (tabii hayat) konusu ise:

a)     Hukuk ve adalet,

b)     İktisat ve ticaret,

c)     Hükümet ve siyaset,

d)     İlim, eğitim ve marifet,

e)     Sanayi ve zanaat,

f)      Dengeli ve güvenli sosyal hayat, prensiplerini içermektedir.

Yani İslâm; hem “din” dir, hem de “Adil bir düzen öngörmektedir” dir. Kur’an ve sünnet bize itikat, ibadet ve muaşeret hususları yanında, Adil ve kâmil bir düzenin temel esaslarını da öğretmektedir.

Ne var ki İman ve İbadet kısmı “özel”dir, samimiyetle inananlar için geçerlidir. Ama “düzen” kısmı “evrensel” dir ve herkes için gereklidir. Ayrıca “din”de zorlama yok, ama “düzende” zorlama vardır.

Şimdi İslâm’da hangi hususlarda zorlama (mecbur tutma) yoktur ve yine hangi durumlarda mecburiyet ve müeyyide vardır? konusunu biraz daha açalım:

A - İnsanları imana çağırmak hususunda “tebliğ ve ikna” vardır, ama zorlama ve mecbur tutma yoktur ve yanlıştır.

“(Ey Resulüm) Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi, mutlaka iman ederdi. (Allah imtihan gereği onları serbest bıraktığı)halde, sen insanları iman etmeleri için zorlayacak mısın? (Hayır)Allah’ın izni olmadan (gerçeği araştırıp Hakka teslim olmadan) hiç kimse iman edemez. O (Allah) akıllarını kullanmayan (ve nefsi hevalarına uyan) ları(imandan ve İslâm’dan mahrum ve) murdar kılar” [11]gibi birçok ayeti kerime iman etmeleri için insanları zorlamanın yanlış ve yararsız olacağını bildirmektedir.

Zira inanmak akli kanaat yanında bir gönül işi ve vicdani tatmin meselesidir. Hakkı arayan ve hayrı arzulayan kimselere Allah’ın hidayet ve inayetidir.

Aslında insan fıtratı ve tabiatı imana meyilli ve müsaittir. Bize düşen sadece insanların aklını ve vicdanını harekete geçirmek ve imana davet etmektir.

 

B - Dine sokma ve Müslüman yapmak için de zorlama ve sıkıştırma yoktur:

Din(e sokmak) için zorlama yoktur. Zira doğrulukla sapıklık birbirinden kesinlikle ayrılmış (Hidayet ve dalalet yolları açıklanmış)tır. O halde her kim tağutu(şeytani düzen ve davranışları terk ve)inkar edip, Allah’a (İslâm dinine ve hayat disiplinine) iman (ve itaat)ederse(artık o) asla kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır.”[12]

Bir kişiyi veya topluluğu döverek veya tehdit ederek Müslüman olmaya zorlamak veya bizzat mecbur tutmak yasaktır ve yanlıştır.

Çünkü o taktirde insanlar mümin değil münafık olacaktır. Yani gerçekte aklı yatmadığı ve inanmadığı halde, zorlama sonucu zahiren inanmış görünecek ve daha tehlikeli bir konum alacaktır.

İslâm’da cihat ise insanları zorla İslâmlaştırmaya değil, fikir hürriyetine ve insanların özgür tercihine mani olan unsurları ortadan kaldırmaya ve her din ve düşünceden bütün insanların birlikte barış içinde yaşama şartlarını hazırlamaya yönelik bulunmaktadır.

 

C - İbadet hususunda zorlama yoktur

Siz onu istemediğiniz halde biz sizi ona zorlayacak mıyız?[13]ayetinde de ifade buyrulduğu gibi, ibadette aslolan gönülden inanarak, ihtiyaç ve iştiyak duyarak ve Allah’tan sevap umarak yapılmasıdır. 

Müslümanları, küçük yaştan itibaren ibadet ve istikamete yönlendirmek, çevremizdekilere manevi hayatı sevdirmek, dini disiplin ve terbiyeyi  yerleştirmek üzere ve özellikle çocuklarımıza ve yakınlarımıza gerekirse kızmak, azarlamak, küsmek ve uzaklaşmak ve hafifçe uyarmak ve inzar (ahiret hayatıyla korkutmak) gibi tedbirler elbette lazımdır.

Ancak devlet ve kanun zoruyla insanların namaza ve oruca mecbur edilmesi gibi bir hüküm yoktur ve böyle bir durum zaten yanlış ve imkansızdır.

Çünkü insanların beş vakit namaz kılıp kılmadıklarını ve yine oruç tutup tutmadıklarını takip etmek mümkün olmadığı gibi, takip edilemeyen suça herhangi bir ceza tatbik etmekte mümkün olmayacaktır.

Sadece Müslüman olduğu ve mazereti bulunmadığı halde, ramazan ayında tahrik niyetiyle açıkça oruç yemek, Cuma saatinde ve mescit mahallinde  gürültü etmek gibi çevresine kötü örnek olan ve mukaddesata hakaret sayılan ve laubalilik aşılayan davranışlar elbette uyarılır ve önü alınır.

Zorlama ile yapılan bir ibadetin faydası ve sevabı olmadığı gibi, yine zorlama ile yapılan bir küfrün ve işlenecek günahında cezası yoktur.

Kalbi iman ile dolu olduğu halde(inkâra) zorlanan başka...(ona bir günah yoktur)” [14]

Kim (cariyelerini zinaya) zorlarsa bilmelidir ki bu mecbur tutulmalarından sonra Allah onlar için bağışlayıcı ve merhametlidir.” [15]

Hatta ekonomik, sosyal ve siyasal bütün kurum ve kuralları batıl ve bozuk olup, idarecileri de zalim ve kafir olan bir cahiliye döneminde ve düzeninde, resmi ve fiili bir baskı ve zorlama olmasa da, devletin ve düzenin dolaylı olarak yönlendirmesi, teşvik ve tahrik etmesi sosyal ve ekonomik şartların mecbur hale getirmesi sonucu işlenen ama vicdan azabı çekilen günahların da bağışlanacağı umulmaktadır.

Sihirbazların Hz. Musa’ya iman ettikten sonra firavuna dönüp:

Bizim(hem) bilmeden yaptığımız hatalarımızı(hemde) senin bize zorla yaptırdığın sihir günahımızı bağışlaması umuduyla Allah’a iman ettik[16] demeleri de buna işarettir.

Çünkü sihirbazlar firavunun zalim ve kafir olduğunu, kendilerini kullanıp sihir gösterileriyle halkı uyutup aldattığını biliyorlardı. Firavun bu hizmetlerine karşılık sihirbazlara makam ve menfaat sağlıyor, dolaylı da olsa sihirbazlığa teşvik, hatta elinden gelipte yapmayanları tehdit ediyordu.

Bugünkü çağdaş firavun düzenlerini destekleyen, halkın faiz ve fuhuş peşinde sürüklenmesini ve sömürülmesini temin eden medya sihirbazları da aynı günahın sahipleridir.

 

D - Düzende ise zorlama kaçınılmazdır.

Bütün beşeri sistemlerde olduğu gibi Adil devlet düzeninde de müeyyide (yaptırım), ve gerekirse toplum huzurunu korumak için konulan kanun ve kuralları zorla uygulama ve suçluları cezalandırma elbette olacaktır.

(Not: Adil Düzen, ilahi bir düzen olmayıp, müsbet ilimle beraber, dini ve ahlaki değerlerden de yararlanarak hazırlanmış beşeri bir projedir. Yani asla “Kutsal ve değişmez” değildir.)

Nihayet hak geldi (İslâm’ın adalet kuralları belirlendi), onlar istemedikleri halde Allah’ın emri (ve) Kur’anın hükmü zahir oldu(ve adalet yerini buldu)”,[17] ayeti de bu gerçeği işaret buyurmaktadır.

Ey iman edenler! Allah’a itaat edin Resulüne (itaat edin) ve sizden olan (Kuranın hükmünü uygulayan) ulülemre (devlet yetkililerine ve adalet düzenine) de itaat edin.” [18] ayeti, istemesek bile kanun ve kurallara uymak zorunda kalabileceğimizi.

İstemeyerek infak etmeleri”ni[19] bildiren ayeti kerime nefsimiz hoşlanmasa da zekat vergisini icabında devletin zorla alabileceğini,

Hoşunuza gitmese de cihat size farz kılındı.” [20] ayeti askerlik için vatandaşın zorlanabileceğini.

Ve yine; “Eğer (faiz yasağına) uymazsanız Allah ve Resulünün(faizcilere) açtığı savaştan haberiniz olsun.” [21]  ayeti faiz ve kumarın yasaklanabileceğini,

Zina, hırsızlık, yaralama ve cinayet suçlarının mutlaka cezalandırılması gerektiğini göstermektedir. Ve bunlar, bir düzenin disiplini ve yürümesi için zaten gereklidir.

 

         Konuyu özetlersek:

I - “İlim” de tartışma ve ispat etme esastır.

II - “Din” de ise ikna ve inandırma vardır.

III - “ Düzen” de ise müeyyide (yaptırım) ve icap ederse zorlama kaçınılmazdır.

İslam ise hem "din" dir. Hem "Adil bir düzenin temel esaslarını içermekte" dir. Hem de "İlim" dir...

Öyle ise, her bir kısmı için, ayrı bir metot ve mantığın bulunması tabidir.

Bu ilmi ve İslami gerçekler ortada dururken kurulacak Adil Bir Düzenin "bütün vatandaşları, Müslüman olmaya zorlayacağı, Müslüman olmayanlara hayat hakkı tanımayacağı, ve herkesi namaz, oruç, gibi ibadetlere mecbur tutacağı" gibi yanlış ve yanıltıcı iddia ve isnatlar, kafaları karıştırmaya yöneliktir.

Demokrasi ve Laiklik adına hiç bir sistemin veremediği temel insan hak ve hürriyetlerini, Adil Düzen gerçekleştirecektir.

İmani ve ahlaki değerleri yerleştirmek dahil, her şeyi kanun zoruyla ve devlet baskısıyla yapacaklarını sanan ve savunan müslümanların bu yanlış tutum ve tavırları da halkın ürkütülmesinde önemli ve olumsuz bir etkendir.

 

ANAYASAYA LAİKLİĞİN, TÜRKÇE TANIMI YAZILMALIDIR!..

“Laiklik”in doğum yeri kabul edilen Fransa da; başörtüsü sorunuyla ilgili tartışmalar üzerine; “Laikliği araştırma” komisyonu kurulduğu TV. Haberlerinde dinlemişsinizdir.

Yani Fransa bile, Laikliğin ne olduğu konusunda hala net bir tanım yapabilmiş değildir.

Zaten Dünyanın hiçbir ülkesinde laiklik kavramının kesin ve açık bir tarifi yapılamadığı gibi; adil bir tatbiki de gösterilememiştir.

Erbakan Hoca’nın: “Gelin anayasamıza, laikliğin tanımını ve Türkçe karşılığını yazalım” teklifi hep duymazlıktan gelinmiştir.

Çünkü kötü niyetli ve bozuk tiyniyetli bir kesim, İslam düşmanlığı yapabilmek için, Laikliğin hep böyle muğlak kalmasını istemiştir.

Laiklik: Din hizmetleriyle devlet işlerinin birbirinden ayrılması ise, yerindedir.

Laiklik: Farklı din ve mezhep mensuplarına, devletin ve adaletin aynı mesafede kalması ise, güzeldir.

Laiklik: Değişik din ve düşünceye sahip kesimlerin, birlikte hoşgörü ve barış içerisinde yaşama şartlarının hazırlanması ise, tabiî ki gereklidir.

Laiklik: Devletin ve düzenin, belli bir inancın veya din adamları sınıfının güdümüne bırakılmaması ise, elbette isabetlidir.

Laiklik: Herhangi bir dine veya dinsizliğe mensup olmanın, devlet ve hukuk önünde; ne özel bir imtiyaz ve hürmet, ne de kasıtlı bir mağduriyet ve mahrumiyet nedeni sayılmaması ise, herhalde sahiplenmelidir.

Ancak;

Laiklik; Bir ülkenin anayasaları yapılırken ve diğer gerekli kanun ve kurumları hazırlanırken, toplumu oluşturan unsurların ve hele kahir çoğunluğun “dinini, manevi değerlerini, gelenek ve göreneklerini, örf ve adetlerini hiç hesaba katmama, esas almama” şeklinde ifade edilmek isteniyorsa, bu hem imkânsızdır, hem haksızlıktır, hem de yararsızdır! Üstelik doğal ve sosyal kanunlara da aykırıdır. Ve zaten Laikliğim böyle anlaşılıp uygulandığı tek bir ülke dahi yoktur. Çünkü halkın kimliğini, kültürünü ve hayat tarzını şekillendiren en önemli etken olan “Dini” dışlayarak hazırlanmış ve halka onaylatılmış-despotik düzenler dışında, tek bir demokratik örnek bulanamayacaktır.

 Ve bu açıdan, hâlihazır anayasamız da... Diyanet teşkilatı kurumu, kanunları ve uygulaması da, laikliğe aykırıdır... Ve “devletin temel nizamını kısmen de olsa dini temellere dayandırma” suçlamasının muhatabı konumundadır!?

Halbuki, hukuk, halk içindir. Halkın inancını ve manevi ihtiyacını hesaba katmayan ve özellikle “İslam” kokusu aldığı her şeye düşman tavrı takınan bir anlayış ve yaklaşım laiklik değil, ladinliktir (Dinsizliktir) ve laubaliliktir.

Böyle yanlış ve tutarsız bir uyarlama ve uygulama:

·  Önce, Devlet-Millet barışını bozacak

·  Din-Devlet zıtlaşmasını ve çatışmasını doğuracak

·  Ülkede huzur ve güven ortamını sarsacak

·  Ekonomiden eğitime, yatırımdan üretime, sanattan kültüre, her yönlü kalkınmayı ve hayırda yarışmayı ortadan kaldıracak

·  Ve nihayet o ülkeyi, dış güçlerin yarı sömürge sahası, hükümetleri ise, uzaktan kumandalı kuklası durumuna sokacaktır...

Bunun en acı ve çarpıcı örneği ise, maalesef, Türkiye’dir. Nisan 2004 teki Milli Egemenlik ve Siyaset Sempozyumu sırasında Recep T. Erdoğan’ın “Batıda bir söz vardır: parayı veren akıbetine hakim olur” ifadeleri; Türkiye’nin, IMF’nin verdiği borç paralarla nasıl esir alındığının, bir nevi dolaylı itirafı gibidir.

Laiklik bahanesiyle, başörtüsüne, İmam-Hatip lisesine sataşanların… Ve gelişmeleri Kur’ani bakış açısıyla değerlendiren ve doğruyu söyleyenlere savaş açanların, özellikle AKP iktidarı döneminde mantar gibi ve izinsiz olarak çoğalan kiliselere ve masum bir din tebliği yerine, Türkiye’yi sömürgeleştirmeyi amaçlayan misyonerlik faaliyetlerine niye ses çıkarmadıkları üzerinde dikkatle düşünmelidir.

Zaten AKP bu gibi sorunları çözmenin değil, istismar etmenin peşindedir. Ve yine Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün, Denktaş’ın “Annan Planıyla bağımsızlığımız elden gidiyor” sözlerine karşı “Hangi egemenlikten bahsediyorsun... Bir kasa portakal satamıyorsun… Ülkende futbol maçları yapamıyorsun!” şeklindeki sömürge valisi tipi talihsiz tepkisi de bu AKP hükümetinin ve faizci-IMF’ci ve AB’ci zihniyetin, Laiklik ve demokrasi demagojileriyle ülkemizi ve geleceğimizi hangi karanlık neticelere sürüklemek istediklerini taze bir göstergesidir.

Öyle ise; acilen ve kesinlikle:

· Evrensel hukuk kurallarına

· Temel ve genel insan haklarına

· Toplumumuzun tabii yapısına ve tarihi mirasına

· Halkımızın inanç ve ahlak esaslarına

Uygun olarak, “Laiklik”in tanımı, ilgili ve ilmi otoritelerce mutlaka yapılmalı ve bu Türkçe tarifi anayasamıza yazılmalıdır.

 Ki, her önüne gelen, Laikliği keyfince yorumlamayıp yozlaştırmasın... Bu laiklik, İslam düşmanlığı şeklinde uygulanmasın...

   Savcılarımız ve hâkimlerimiz de, hangi temel yasalara ve hangi genel esaslara dayanarak karar vereceği konusunda sıkıntı ve şaşkınlık yaşamasın...

   Bu arada şunu da hatırlatalım ki, Atatürk Tevhidi Tedrisat Kanununu, o dönemde Türkiye’de yaygınlaşan ve kendi dilleriyle eğitim yapıp Hıristiyan kültürünü aşılayan yabancı okulların tahribatından gençliğimizi kurtarmak ve Milli Eğitim programıyla neslimizi koruma altına almayı amaçlamıştı.

  Ama ondan sonra gelenler, Atatürk’ün çıkardığı bu yasayı, tam aksine Milli ve manevi eğitim veren İmam-Hatiplere karşı kullanmaya başladılar.

 
Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol