\head>
K | Osmanlı alfabesinin yirmidördüncü harfi olan kaf ile, yirmibeşinci harfi olan kef harfini karşılar. |
KA' | (C.: Akva') Düz yer. |
KAA | Ev avlusu. |
KAA' | Acı su. |
KAAKI' | Birbiri ardınca meydana gelen gök gürlemesi. |
KAAN | Hükümdar, hâkan. |
KAARET | Derinlik. |
KAARET-İ DERYÂ | Denizin derinliği. |
KAAS | Boynu göğüse girmek. |
KAAT | Gadap, hiddet, öfke. * Darlık. * Yaşlı koyun. * Davar memesi. * Bağırma ve çığlık şiddeti. |
KA'B | Topuk kemiği, ayak bileği, aşık kemiği. * Mc: Şan, şeref, mecd, büyüklük. * Geo: Sekiz yüzlü, sekiz köşeli (mükâb) cisim. |
KA'B | (Ölm: Hi: 32) Yahudi âlimlerinden olup İsrailiyatı İslâmiyet'e en çok aktaranlardan biridir. Hz. Ebubekir devrinde Müslüman olmuştur. Sa'lebi ve Kisai gibi İslâm tarihçileri ondan çok rivayetlerde bulunmuşlardır. |
KAB | Çok eski devir silâhlarından olan yayın kabzası (tutacak yeri) ile köşesi arasındaki mesafe, her "yay" da "iki kab" olan miktar. |
KAB-I KAVSEYN | İmkân ve vücub ortasında bir makam. * İki yay uzaklığı mesafesi.(... İşte mevcudatın en eşrefi olan zihayat; ve zihayat içinde en eşref olan zişuur; ve zişuur içinde en eşref olan hakiki insan; ve hakiki insan içinde geçmiş vezaifi en azamî bir derecede, en ekmel bir surette ifa eden zât, elbette o mi'rac-ı azîm ile Kab-ı Kavseyn'e çıkacak, Saadet-i Ebediye kapısını çalacak, hazine-i Rahmetini açacak, imanın hakaik-ı gaybiyesini görecek, yine o olacaktır. S.) |
KA'B | (C.: Kıâb) Ağaç çanak. |
KAB' | Seyahat edip gezmek. * Nefesi tutulmak. * Atın burnu içinden çıkan hırıltı. |
KA'B | Yemek yemek. Su içmek. |
KABA' | (C.: Akbiye) Üste giyilen elbise. Kaftan, cübbe. |
KABA-YI ÂHENİN | Demirden yapılmış elbise. Zırh. |
KABAÇE | f. Entari. Hafif giyecek. |
KABADAYI | Mc: Cesur, kahraman, cengâver. Eskiden kabadayılar ağırbaşlı, fenalıktan kaçınır, iyiliği sever insanlar oldukları için muhitlerinde hürmet görürlerdi. (O.T.D.S.) * Kimseden korkmaz görünerek şuna buna meydan okuyan kimse, yiğit taslağı. |
KABAHÂT | (Kabahat. C.) Kusurlar, kabahatler. Suçlar, çirkin hareketler. |
KABAHAT | Kusur, çirkin iş, tekdir edilmeğe müstehak hareket. |
KABAİH | (Kabayih) (Kabiha. C.) Kabahatlar. Çirkin işler, kabih haller. |
KABAİL | (Kabile. C.) Kabileler. Bir soydan türemiş cemaatler, silsileler. |
KABAİL-İ ARAB | Arap kabileleri. |
KABAKULAK | Tıb: Daha ziyade tükrük bezlerini şişiren bulaşıcı ve ateşli bir hastalık. |
KABALE | Kadı'nın (hâkimin) verdiği hüccet. * Toptan, götürü ile yapılan satış. * Yahudilerin kendi cemaatlarına verdikleri vergi. |
KABAS | Ciğer hastalığı. * Yüksek ve kalın. * Hafiflik. * Neşat, sevinç. |
KABA'SER | (C.: Kabâis) Büyük, kuvvetli, sağlam. Zayıf deve yavrusu. * Deniz canavarlarından bir canavar. |
KABATÎ | (Kıbtî. C.) Çingeneler. |
KABAZA | Hız. Sür'at. |
KABB | İnce belli olmak. * Gönlün eğlendiği gönül eğlencesi. * Makara ortasındaki ağaç. |
KABBA | İnce belli, zayıf kadın. (Müz : Akbeb) |
KABBAN | Büyük terazi, baskül. |
KÂBBE | Hüzünden ve gamdan dolayı, hali kötü ve kalbi kırık olmak. |
KABBE | Yağmur damlası. * Gök gürlemesi. |
KABCE | (C.: Kubec-Kibâc) Keklik kuşu. |
KABE | Usanmak, bıkmak. * Kırılmak. |
KABE | Yumurta. |
KÂ'BE | (Kâbe) Dünyanın en kudsi ma'bedi. Beytullah, Beyt-ül Ma'mur, Beyt-ül Atik. Bütün mü'minlerin ibâdet esnâsında yöneldikleri merkez. Dört köşe olduğu için Kâbe denir. Bu mukaddes makamın etrafına Mescid-ül Haram ismi verilir. İçinde bir kısım olarak Makam-ı İbrahim mevcuddur. Burası İbrahim Aleyhisselâm'ın Kâbe'yi bina ederken, yahut insanları hacca davet ederken, üzerine çıktığı taşın bulunduğu yerdir. Tavaf namazı burada kılınır. Kâbe'nin ilk inşası Hz. Âdem (A.S.) tarafından olduğuna dair rivayetler vardır. Bedahetle malûm olan ise; Sahih-i Buharî Tercümesine ve çok kıymetli delillere binaen İbrahim ve İsmail Aleyhisselâmlar inşa etmişlerdir. Bu husus âyet-i kerime ile de sâbittir.(Beyt-ül Muazzam'ın âmir-i inşası: Allah-ü Zülcelil; mübelliği ve mühendisi: Cibril; ilk bânisi: İbrahim Halil, muavini de İsmail olduğu en sahih rivayet olarak kabul edilmek icabeder... diye Sahih-i Buharî Tercümesinde Hâfız İbn-u Kesir'den nakledilmiştir.) Kâbe kıblegâhtır. Üzerine farz olan müslümanların, hacc zamanında gidip ziyaret etmeleri icabeden en mühim ve en büyük mabedimiz. |
KÂ'BE-İ KEMALÂT | Kemâlât kâbesi. Yâni herkesin teveccüh etmesi gereken en yüksek kemalât merkezi. |
KÂ'BET-ÜL ÂMÂL | İsteklerin ve emellerin yönelmiş olduğu yer. |
KÂ'BET-ÜL ULYÂ | şerefi ve kudsiyyeti pek yüksek Kâbe. |
KABELE | (C.: Kıbel) Göz boncuğu. |
KA'BERÎ | Ailesine, arkadaşına, yoldaşına, kabilesine ve halkına katılık eden, kötü ahlâklı kişi. |
KABES | Ateş parçası. * Ateş şulesi. * Öğretmek. * Öğrenmek. |
KABET | Kederli ve ıztırablı olma. |
KÂ'BETEYN | İki Kâbe. Mekke-i Mükerreme'deki Kâbe-i Muazzama ile, Kudüs'teki Mescid-i Aksâ. |
KABINA SIĞMAMAK | t. Sabırsızlık, acelecilik. * Şişmanlamak. |
KABIZ | Kabzeden, tutan. |
KABIZ-I ERVAH | Ruhları kabzeden Hz. Azrail. |
KABIZ-I MÂL | Tahsildar. |
KABİA | Kılıç kabzasının başında olan gümüş veya demir. |
KABİH | (Kabiha) Çirkin, fena, kötü, yakışıksız, ayıp. |
KABİH-ÜL VECH | Çirkin yüzlü. Suratı, siması güzel olmayan. |
KABİHA | (C.: Kabâih) Çirkin davranış, ayıp iş. Fena muamele. |
KÂBİ' | Dolu kap. |
KABİL | Kabul eden. Olabilir, istidatlı, mümkün olan, önde ve ileride olan. |
KABİL-İ EMÂNET | İnsan. |
KABİL-İ GAYR-İ TELAKKUH | Gebeliği mümkün olmayan. |
KABİL-İ HİTAB | Sözden anlar. Kendisi ile konuşulabilir olan kimse. |
KABİL-İ İNKİSAR | Kolaylıkla kırılabilir şeyler, kırılması kolay olan nesneler. |
KABİL-İ KIYAS | Düşünülebilen, ölçülebilen, kabul edilebilir olan. |
KABİL-İ NESH | Kaldırılması, iptal edilmesi mümkün olan. |
KABİL-İ TEMYİZ | Huk: Temyiz mahkemesinde görülebilecek olan dâvalar. |
KABİL | Gibi, türlü, biraz evvel, az önce. Aşikâr. İleri gelen. Kabul eden. * Sınıf, nevi, soy. * Kefil. * Birbirine muhalif kavimden üç beş kişi. |
KABİLE | Birlikte yaşayan, konup göçen, bir sülâleden türemiş insanlar. Bir reisin idaresi altında bulunan ve ekserisi aynı soydan gelen insanlar. |
KABİLE | Kadın ebe. * Kabul edici. * Ses alıcı. |
KABİLİYET | Dıştan gelen te'sirleri alabilme gücü. * İstidat, anlayış, kabul edebilirlilik. Kabul edici yüksek bir kuvvete mâlik olmak, olabilirlilik. |
KABİN | f. Güveğinin geline verdiği ağırlık, eşya, para. |
KABİNE | Fr. Vekiller hey'eti. Bakanlar kurulu. * Küçük oda. * Doktorun muâyene yeri. |
KABİR | Büyük, ulu. |
KABİR | (Bak: Kabr) |
KABİS | Hızlı giden at. Süratli at. |
KABİS | Yusuf Aleyhisselâm'ın rüyasında gördüğü yıldızlardan birisi. |
KABİSA | Parmak ucuyla yenen şey. |
KABİSE | Üveyik kuşu. |
KÂBİSE | Ucu üstüne eğri ve kıvrık olan burun. |
KABKAB | Karın, batn. |
KABKABA | Haykırma, kükreme. (Deve ve arslan hakkında kullanılan bir tâbirdir.) |
KABKABA-İ İBİL | Devenin bağırması. |
KABKABA-İ ŞİR | Arslanın kükremesi. |
KABL | Önce. Evvel. İleride. Evvelki. |
KABL-EL BÜLUĞ | Büluğdan evvel. |
KABL-EL MİLÂD | İsa'dan (A.S.) önce, milâddan evvel. |
KABL-ET TAAM | Yemekten önce. |
KABL-ET TELAKİ | Buluşmazdan önce. |
KABL-EL VUKU' | Vuku'dan evvel. Olmadan evvel. |
KABL-EL VÜCUD | Gelmeden önce. |
KABL-EZ ZEVAL | Öğleden önce. |
KABL-EZ ZUHR | Öğleden evvel. |
KABL-EZ ZUHUR | Zuhurundan ve meydana çıkmadan evvel. |
KABLÎ | İlke ve önceliğe âit. Hiçbir tecrübeye dayanmadan. Yalnız akıl ile. |
KABLO | Fr. : Telgraf, telefon hatlarında veya elektrik akımı iletmede kullanılan izole edilmiş tellerin bütünü. |
KABOTAJ | Fr. Bir ülkenin kendi limanları arasında gemi işletme işi. |
KABR | (Kabir) Mezar. Merkad. Ölünün toprağa gömüldüğü yer. (Bak: Âlem-i berzah) |
KABR-İ HÂMUŞ | Sessiz mezar. |
KABRİSTAN | f. Mezarlık. |
KABS | Parmak ucuyla yemek. |
KABS | Her şeyin esası, aslı. * Tâlim etmek. |
KABSA | Başı büyük ve sivri olan kadın. |
KABT | El ile bir şey toplamak. |
KABTARÎ | Yünden dokunan bir elbise. |
KÂBUK | f. Yuva. Kuş yuvası. |
KABUK | Bir şeyin dışındaki sert örtü, kışır. * Bazı hayvanların katı mahfazaları. |
KÂBUL | Avcıların kemendi. |
KABUL | Bir malı satın almak için kabul ettiğini bildiren sözdür. (Bak: İcab) |
KABUL-İ ADEM | Kalben ademi kabul etmektir. Hakkı inkâr etmek, hatalı bir hüküm ve itikattır. Hak mesleği kabul etmeyip indi ve şahsi görüşünü ileri sürerek başka bir yolda gitmektir, bir iltizamdır. İmânın zıddına şahsi görüşüne tâbi olmak, bâtılı kabul etmektir. |
KABULGÂH | f. Kabul yeri. |
KABURGA | Göğüs kemiklerinin beheri. Göğüs kemiklerinin bel kemiğine bağlanmak suretiyle meydana getirdikleri şeklin bütünü. * Gemi, sandal, kayık gibi deniz nakil vasıtalarının hayvan kaburgasına benzeyen ve omurga üzerine kaldırılan eğri ağaçları. |
KABUS | Uykuda ağırlık basması. Korkulu ve insanda hareket bırakmayan rüya. Karabasan. |
KABZ | Tutmak. Ele almak. Kavramak. Almak. * Tahsil etmek. Teslim almak. * Amelde zorluk çekmek. * Kuşun süratle uçması. * Mülk. |
KABZ-I RUH | Ruhun alınması. Ölmek. |
KABZA | Kılınç gibi şeylerin tutacak yeri. Sap. * El, pençe. * Bir tutam, bir avuç şey. |
KABZA-İ TÎG | Kılıncın kabzası, sapı. |
KABZIMAL | Meyve ve sebze yetiştiricileriyle, satıcı arasındaki aracı. |
KABZ U BAST | Ruhen sıkıntı. Daralma ve genişleme. Sıkıntı ve ferahlık. * Birini diğeri üzerine tercih etme. * Münkabız bir adama ferahlık ve sürurluluk vermek, sevindirmek. * Beyan ve ifâde etmek. * Uzun uzun ve etraflıca anlatmak. |
KÂC | f. Küçük bir çeşit çam. |
KAD | Gr : İsmiyye veya harfiyye olan bir kelimedir. İsmiyye olduğunda iki vecihle kullanılır. yerine muzari olur. Yetişir, kifayet eder mânasınadır. Yahut kelimesine müradif isim olur. Harfiyye olduğunda dâhil olduğu fiil, tahkik, ümid, rica, intizar, yakınlık, azlık veya çokluk ifade edebilir. |
KÂD | Mahzun olma, hüzünlü ve kederli olma. |
KÂD | f. Hırs, tamahkârlık. |
KA'D | Çuval. |
KAD' | Men etmek, engel olmak. |
KADAH | Çömlek içinde pişen yemeğin kokusu. |
KADAH | Küçük toprak çanak. |
KADANA | Forsaların ayağına vurulan zincir. |
KADASTRO | Fr. Bir ülkedeki arazi ve mülklerin alanını, sınırlarını ve yerini belirtip plânlama işi. |
KADD | Boy, bos. |
KADD-İ BÂLÂ | f. Yüksek, uzun boy. |
KADD-İ BÜLEND | f. Uzun, yüksek boy. |
KADD-İ MEVZUN | Mevzun boy, biçimli boy. |
KADD-İ MÜSTESNA | Müstesna boy. Güzellikte emsalsiz ve benzeri olmayan endam. |
KADD Ü KAMET | Boy bos. |
KADDA' | şiddetli. |
KADDAH | Kadeh yapan. Kadeh yapıcı. * Zemmeden. Gıybet eden. Hicveden, yeren. |
KADDAHE | Çakmak taşı. |
KADDESALLAH | Allah mübarek ve mukaddes eylesin. |
KADDESE | Takdis etti, takdis eder, takdis etsin, mutlu olsun (gibi mânada en mübarek bir şeyin kudsiliğini, kusur ve noksanlıktan uzaklığını, müberra olduğunu bildirir fiil.) |
KA'DE | Bir defa oturuş. Oturma. * Ist: Namazdaki bir defa oturuş. Teşehhüd için, Ettahiyyâtü duâsını okumak maksadı ile olan oturuş. Birinci oturuşa Ka'de-i ulâ, ikinciye de Ka'de-i âhire denir. |
KADE | Gr: Yardımcı fiillerdendir. Cümlede ifade edilen hükmün yaklaştığını bildirmek için söylenir. Mübtedâ ile haberin başına gelerek, birincisini isim adı ile merfu' kılar, haberini de mansub eder. Bu gibi fiillerin haberi muzâri olur. |
KA'DEL | Yağhane sepeti. |
KADEM | Ayak. Adım. Metrenin üçte biri kadar olan uzunluk. Oniki parmak uzunluğu, yarım arşın. * Uğur. |
KADEM-BUS | f. Ayak öpen. |
KADEME | Derece, sıra. * Merdiven basamağı. |
KADEME-İ ULÂDA | İlk basamakta. Başlangıçta. |
KADEME KADEME | Basamak basamak, derece derece. |
KADEMÎ | Ayakla alâkalı. Ayağa mensub. |
KADEMİYYE | Ayak bastı parası. * Eskiden hükûmete ait bir davetiye veya emri tebliğ etmek için gönderilen memura, masrafları karşılığı olarak verilen ücret. |
KADEMKEŞ | f. Ayağını çeken. Yanaşmayan, gitmeyen. |
KADEMNİH | f. Ayak basıcı. |
KADEMNİHADE | f. Gelmiş, ayak basmış olan. |
KADEMRAN | f. Adım atan, ilerliyen. |
KADEMRENCE | f. Lütfen kabul, tenezzül. |
KADER | Cenâb-ı Hakk'ın kâinatta olmuş ve olacak her şeyin evsafını ve havassını ve sâir geleceğini ve geçmişini ezelden bilip, levh-i mahfuzunda takdiri ve yazması. Takdir-i İlâhî. * Ezelî kısmet. * Tali'. Baht. Şans.(Kader ve cüz-i ihtiyarî, İslâmiyetin ve imanın nihayet hududunu gösteren, halî ve vicdanî bir imanın cüz'lerindendir. Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir. Yâni, mü'min her şeyi, hattâ fiilini, nefsini Cenab-ı Hakk'a vere vere, tâ nihayette teklif ve mes'uliyetten kurtulmamak için "cüz-i ihtiyarî" önüne çıkıyor. Ona: "Mes'ul ve mükellefsin" der. Sonra ondan sudur eden iyilikler ve kemâlât ile mağrur olmamak için "kader" karşısına geliyor. Der: "Haddini bil, yapan sen değilsin." S.)(... Eğer kader ve cüz-i ihtiyarîden bahseden adam, ehl-i huzur ve kemal-i iman sahibi ise; kâinatı ve nefsini Cenab-ı Hakk'a verir, Onun tasarrufunda bilir. O vakit hakkı var, kaderden ve cüz-i ihtiyarîden bahsetsin. Çünkü, madem nefsini ve her şeyi Cenab-ı Hak'tan bilir, o vakit cüz-i ihtiyarîye istinad ederek mes'uliyeti deruhde eder, seyyiata merciiyyeti kabul edip, Rabbini takdis eder, daire-i ubudiyyette kalıp teklif-i İlâhiyyeyi zimmetine alır. S.)(İrade-i cüz'iye-i insaniye ve cüz'-i ihtiyariyesi; çendan zaiftir, bir emr-i itibarîdir, fakat, Cenab-ı Hak ve Hakîm-i Mutlak, o zaif, cüz'î iradeyi, irade-i külliyesinin taallukuna bir şart-ı âdi yapmıştır. Yâni, mânen der: "Ey abdim; ihtiyarınla hangi yolu istersen, seni o yolda götürürüm. Öyle ise mes'uliyet sana aittir!" Teşbihte hatâ olmasın, sen bir iktidarsız çocuğu omuzuna alsan. O'nu muhayyer bırakıp "Nereyi istersen seni oraya götüreceğim" desen. O Çocuk, yüksek bir dağı istedi, götürdün. Çocuk üşüdü yahut düştü. Elbette "Sen istedin" diyerek itab edip üstünde bir tokat vuracaksın. İşte Cenab-ı Hak, Ahkem-ül-Hâkimîn, nihayet zaafta olan abdin iradesini, bir şart-ı âdi yapıp irade-i külliyesi ona nazar eder. S.) |
KADER-İ İLÂHÎ | Allah'ın takdiri. |
KADERÎ | Kader ile alâkalı. Kader, tali' nev'inden olan. |
KADERİYE | "Kul, kendi yaptıklarının halıkıdır" deyip ifrat ederek Hak mezhebinden ayrılan bir dalâlet fırkası. (Bak: mu'tezile) |
KADH | Zemmetme, çekiştirme. Bir kimsenin ayıb ve kusurlarını söyleyerek gıybet etme. * Men'etmek, engel olmak. * Çakmak taşını çakmak. * Bir kimsenin işine halel vermek. |
KADIM(A) | Kemirici hayvan. |
KADIRGA | Buharlı gemilerin icadından evvel kullanılan harp gemilerinden biri. Kürek ve yelkenle kullanılırdı. Kadırgalar 25 oturaklı idi ve her küreği dörder adam tarafından çekilirdi. (O.T.D.S.) |
KADIZ | Hep olduğu yerde kalan büyük fıçı. |
KADÎ | Hâkim. Peygamber (A.S.M.) nâmına suçluyu ve suçsuzu ayırıp şeriatla hükmeden hâkim. * Kaza eden. |
KADÎ-ÜL HÂCÂT | Bütün ihtiyaçları yerine getiren Hâkim. Allah (C.C.) |
KADİ-L KUDAT | Kadıların kadısı. En büyük kadı. Kazasker veya şeyhül islâm makamında bulunan kimse. |
KADÎB | (C.: Kıdbân) İnce ve düz fidan, dal veya çubuk. * Erkeklik âleti. |
KADÎD | Kurutulmuş et. * Pek zayıf, kuru ve çelimsiz insan. * Etleri dökülmüş olup yalnız kemikten ibaret olan gövde. İskelet. |
KADİH(A) | (Kadh. dan) Bir kimse hakkında kötü söz söyleyen. Zemmedici, çekiştirici, kötüleyici. |
KADÎH | Tencere dibinde arta kalan. |
KADÎ İYAZ | Lâkabı: Ebu-l Fadl bin Musa el Yahsabî'dir. Muhaddislerin meşhurlarından ve edebiyatçılardan olup, 476 hicrî tarihinde Site kasabasında doğmuş, sonra Endülüse geçerek Kurtuba'da ve diğer ilim merkezlerinde ilim tahsili yapmıştır. Daha sonra Site kasabasında uzun bir zaman durmuş, bir ara Garnata şehrinde kadılık yapıp, son ömrünü geçirdiği Merakiş şehrine gidip hicri 544 tarihinde vefat etmiştir. Te'lifatı pek çoktur. Kitab-ül İkmâl, Envâr-ül Meşârik, Ettenbihat kitapları hadis ilminde meşhurdur. |
KADİM | (A, uzun okunur) Ayak basan. Ulaşan. Varan. * Azanın mukaddemesi olan insanın başı. |
KADÎM | Eski zaman. * Başlangıcı olmayan. Uzun zamandan beri var olan. * Evveli bilinmeyen hâl ve keyfiyet. |
KADİME | Ordunun ileri karakolu. * Kuşun kanadının ön tarafındaki uzun tüyleri. |
KADÎMEN | Eskiden beri. Kadim olarak. |
KADÎMÎ | Eskiden beri var olan. Eski. |
KADÎ NAİBİ | Kadıların (hâkimlerin), gitmedikleri yerlere gönderdikleri vekiller. |
KADİR | Bir işi yapmaya gücü yeten. Kudret sâhibi ve herşeye kudreti yeten. (Allah C.C.) |
KADÎR | Mukaddir. Muktedir. Kudreti mutlak olan ve her hususa muktedir olan. Nihayetsiz kudret sahibi. (Allah C.C.)(İnsan kâinatın ekser envâına muhtaç ve alâkadardır. İhtiyâcâtı âlemin her tarafına dağılmış; arzuları ebede kadar uzanmış. Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi ebedî Cenneti de arzu eder. Bir dostunu görmeğe müştak olduğu gibi, Cemil-i Zülcelâli de görmeğe müştaktır. Başka bir menzilde duran bir sevdiğini ziyâret etmek için o menzilin kapısını açmağa muhtaç olduğu gibi, berzaha göçmüş yüzde doksandokuz ahbabını ziyâret etmek ve firak-ı ebediden kurtulmak için koca dünyanın kapısını kapayacak ve bir mahşer-i acâib olan âhiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak ve koyacak bir Kadir-i Mutlakın dergâhına ilticaya muhtaçtır. İşte şu vaziyette bir insana Hakiki Ma'bud olacak; yalnız her şeyin dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında, her şeyin yanında nâzır, her mekânda hâzır, mekândan münezzeh, acizden müberra, kusurdan mukaddes, nakıstan muallâ bir Kadir-i Zülcelâl, bir Rahim-i Zülcemâl, bir Hakim-i Zülkemâl olabilir. S.) |
KADİR ALAYI | Tar: Kadir gecesi padişahların saraydan çıkıp, civardaki camilerden birinde namaz kılmaları münâsebetiyle yapılan merâsim. |
KADİR-AŞİNA | Değer ve kadir bilen. |
KADİRDAN | f. Kadirbilir. Değerbilir. |
KADİR-DANLIK | Kadirbilirlik. Herkesin mertebesini bilip ona göre muamele yapan. Kadir ve kıymet bilen. |
KADİR-ENDAZ | f. İyi ok atan ve attığı her oku hedefe isâbet ettiren kimse. |
KADİR GECESİ | (Bak: Leyle-i Kadir) |
KADİRÎ | Abdülkadir-i Geylanî Hazretlerinin yolunda olan, onun tarikatına mensub. olan. (Bak: Geylanî) |
KADİR-ŞİNAS | f. Kıymet ve değerden anlayan. Değerli kimseleri tanıyabilen. |
KADİYE | Azlık. Az cemaat. |
KÂDİYE | Soğuk. * Afet, belâ. |
KADKEŞİDE | f. Boy atmış, uzamış. Boyu uzamış. |
KADR | İtibar. Değer, kıymet. Haysiyet. Derece miktarı. Miktar. Meblağ. Takat. Takdir, rızkı taksim eylemek. Gına. |
KADR SURESİ | Kur'an-ı Kerim'de 97. sure olup İnna Enzelna diye de söylenir. |
KADRO | ing. Bir işin yürütülebilmesi için icab eden bir cinsten şeylerin, bilhassa insanların tamamı veya bütünü. |
KADR-ŞİNAS | (Bak: Kadir-şinas) |
KADUM | (C.: Kudm) Keser. * Şam yakınında bir köyün adı. |
KADV | Yemeğin kokusu iyi olmak. |
KADY | Yemeğin kokusu güzel olmak. |
KAF | Ufuk. * karfinin ismi. * Bir dağ adı. |
KAF SURESİ | Kur'an-ı Kerim'in 50. suresidir. Bâsikat ismi de verilir. Mekkîdir. |
KA'F | (C.: Kıâf) Ayağı sert olarak basmak. * Ayak ile toprağı yerinden koparıp küremek. * Kap içindeki suyun tamamını içmek. * Koparmak. |
KAF'A | Yumuşak kuru ot. * Parmakları soğuktan dökülmüş ayak. |
KAF'A | Yağcılar tokmağı. * Hurma kabuğundan yapılan, zenbile benzer kulpsuz bir nesne. |
KAFA | (C.: Akfâ) Baş. Kafa. * Ense, arka. * Akıl, zekâ, anlayış. |
KAFADAR | f. Arkası sıra giden, peşinden ayrılmayan. * Kafaları birbirine uyan, kafaca birbirine denk olan arkadaş. |
KAFAR | Katıksız ekmek. |
KAFAVE | Sütten yapılan azık. |
KAFAVÎ | Kafa ile alâkalı. |
KAFD | Bileğin eğri olması. |
KAFDER | Çirkin yüzlü, katı başlı kimse. |
KAFEDAN | Attarların eczâ koydukları kese veya torba. |
KAFENDER | Çirkin yüzlü, katı başlı kimse. |
KAFER | Zayıf ve etsiz olmak. |
KAFES | Tel, ince demir veya ağaç çubuklarından yapılan ve içine kuş ve saire konulan şey. * Dışardan içerisi görünmesin diye, ince tahta çubuklarından yapılıp harem pencerelerine takılan siper, * Ahşap bir binanın kaplama ve sıvası olmaksızın direklerden ibaret taslağı. |
KAFF | Parmak arasına birşey gizlemek. * Ot kurutmak. |
KAFFAF | Parmakları arasında birşey gizleyip çalan kimse. |
KAFFAL | Çilingir. Anahtarcı. |
KAFFAN | Büyük terazi. |
KÂFFE | Hep. Bütün. Cümle. |
KÂFFE-İ EF'AL | Bütün işler. |
KÂFFE-İ EFRÂD | Bütün fertler. |
KÂFFETEN | Bütünü. Hepsi birden. |
KAFH (KIFÂH) | Başa vurmak. * İçi boş olan şeyi vurmak. |
KÂFİ | Kifayet eden. Vâfi, başka şeye ihtiyaç bırakmayan. Yeten, yetişen, elveren. |
KAFÎ | Birine uyup peşinden giden. |
KAFÎL | Kuru ağaç. * Parça parça olmuş ot. * Kamçı. Bir otun adı. |
KÂFİL | Birinin yerine ödemeyi kabul eden. Kefil olan. |
KAFİLE | (A, uzun okunur) Birlikte sefere çıkanların cemaatı. Kervan. |
KAFİLE-SÂLÂR | f. Kafile reisi. Kafile başı. |
KAFÎNE | Kafasından kesilen koyun. |
KÂFİR | Hakkı görmeyen ve örten. İyilik bilmeyen. Allah'ı inkâr eden. Dinsiz. İmanın esaslarına veya bunlardan birine inanmayan. Mülhid.(Arkadaş! İman, bütün eşya arasında hakiki bir uhuvveti, irtibatı, ittisali ve ittihad rabıtalarını te'sis eder.Küfür ise, bürudet gibi bütün eşyayı birbirinden ayrı gösterir ve birbirine ecnebi nazarıyla baktırır. Bunun içindir ki, mü'minin ruhunda adavet, kin, vahşet yoktur. En büyük bir düşmaniyle bir nevi kardeşliği vardır. Kâfirin ruhunda hırs, adavet olduğu gibi nefsini iltizam ve nefsine itimadı vardır. Bu sırra binaendir ki, dünya hayatında bazan galebe kâfirlerde olur. Ve keza kâfir, dünyada hasenatının mükâfatını (filcümle) görür. Mü'min ise, seyyiatının cezasını görür.Bunun için dünya kâfire Cennet (yani âhirete nisbeten), mü'mine Cehennemdir. (Yani saadet-i ebediyesine nisbeten). Yoksa dünyada dahi mü'min yüz derece ziyade mes'uttur, denilmiştir.Ve keza iman, insanı ebediyyete, Cennet'e lâyık bir cevhere kalbeder. Küfür ise ruhu, kalbi söndürür. Zulmetler içinde bırakır. Çünkü, iman, kabuğunun içerisindeki "lübb"ü gösterir. Küfür ise, lübb ile kabuğu tefrik etmez. Kabuğu aynen "lübb" bilir ve insanı cevherlik derecesinden kömür derecesine indirir. M.N.) |
KÂFİR-İ Nİ'MET | Nankör. Nimeti inkâr eden. |
KÂFİRANE | f. Kâfire yakışır şekilde, kâfir gibi. |
KÂFİRÛN | Kâfirler. |
KÂFİRÛN SURESİ | Kur'an-ı Kerim'de 109. sure olup El-Kâfirûn da denilir. |
KAFÎR | Hayvan tersi. |
KAFİYE | Tâbi olan şey. * Herşeyin son tarafı. *Edb: Manzum yazılan satırların ses bakımından sonlarının aynı olması. (Yaman, duman, saman... gibi.) |
KAFİYEPERDÂZ | f. Kafiye uyduran. Şair, nâzım. |
KAFİYEPERESTLİK | Kafiye için safiyeyi feda edecek derecede kafiyeye ehemmiyet vermek. Birinci derecede kafiyeyi düşünüp, mânayı arka plana atmak. |
KAFİYESENC | f. Kafiye dizen. Nâzım, şair. |
KAFİZ | (C: Kufzân-Akfize) Ölçek. |
KAFKAF | şahtere otu. |
KAFKAF | şarap, hamr. |
KAFKAFE | Titremek, titretmek. |
KAFN | Kafa. |
KÂF-NUN TEZGÂHI | (Risale-i Nur Külliyatında geçen bir tabirdir) Allah'ın Kün emriyle her işin olması. (Kün ) "Ol" emri olan bu kelime "Kâf" ve "Nun" harfleri ile yazıldığından böyle denilmiştir. |
KAFR | Arz. Çöl. Beyâban. |
KAFS | Zorla birşey almak. * Gadap, hiddet. * Mevt, ölüm. |
KAFS | Sıçramak. * Hafiflik. * Sevinç, neşat. * Hayvanın ayaklarını bağlamak. |
KAFSAL | Arslan. |
KAFŞ | Yemekten lezzet alma, fazla yemek yemek. * Pabuç. * Cem'etmek, toplamak. |
KAFŞELİL | Kepçe. |
KAFTA | Cima etmek. |
KAFTAN | Ekseriya mükâfat ve taltif olarak giydirilen süslü üstlük elbise. Hil'at, esvab. |
KÂFUR | Beyaz ve yarı şeffaf, kolaylıkla parçalanan bir madde. Sert, güzel kokulu, katı ve yağlı bir madde. * Cennette bir kaynak ismi. |
KAFUR (KUFUR) | Hurma çiçeğinin kılıfı. |
KAFV | Bir kimsenin ardına düşüp ittibâ etmek, ona tâbi olup uyma.KAFY : Uymak. * Kafasına vurmak. |
KAFZ (KAFAZÂN) | Sıçramak. |
KAFZEA | (C: Kafâzi) Başın çevre yanlarının saçı. |
KÂGAZ | f. Kâğıt. |
KAĞITHANE | Kâğıt fabrikası. * İstanbul'da vaktiyle böyle bir fabrikanın bulunduğu yerdeki mesire. |
KAĞNI | (Kağlı) İki tekerleri dingille sâbit öküz arabası. |
KAGŞAR | Yıkılmak üzere. Yıkılıp harabolmaya yüz tutmuş. |
KÂH | f. Saman. Saman çöpü. |
KÂH | f. Köşk, kasır. * Tek oda. Bir gözlü oda. * Yüksek binâ. |
KAH | Sultan. |
KAHA | Ev ortası, saha. |
KAHAL | Koyunların derisini kurutan bir hastalık. |
KAHAME | İlerlemiş yaşlılık. |
KAHB | Yaşlı, ihtiyar. * Büyük dağ. |
KAHBA (KAHBE-KUHBE) | Kırmızısı çok olan beyaz nesne. |
KÂHBAN | f. Harman bekçisi. |
KAHBE | Namussuz kadın. Fâhişe. * Mc: Hilekâr, kalleş ve sözünde durmaz adam. |
KAHD | Koyunun beyaz kuzusu. * Açılmamış nergis. |
KÂHDAN | f. Samanlık. İçine saman doldurulan oda. |
KAHDE | (C.: Kıhâd) Devenin hörgücü dibi. |
KAHF | Kap içindeki suyun tamamını içme. |
KÂHGİL | f. Samanlı sıva çamuru. |
KAHHAR | Galib-i Mutlak ve her an kahretmeğe muktedir olan Allah (C.C.) Hak Celle ve A'lâ'nın esmâ ve sıfâtındandır. |
KAHHARANE | Kahharcasına. Kahredercesine. |
KAHİF | Şiddetli yağmur. |
KÂHİL | Saçına ak düşmüş adam. Yaşlı, ihtiyar. Tembel. |
KÂHİLANE | f. Tembelce, tembelcesine, tembel olana yakışır surette. |
KÂHİN | Karışık ve tahmini sözlerle gaibden haber verdiği söylenen kimse. Haberci. Falcı. * Âlim.(Kâhinlere gaybi haberleri getirmek için şeytanlar, tâ semavata çıkıp kulak veriyorlar, yarım yamalak yanlış haberler getiriyorlar diye tefsirlerdeki ifadelerin bir hakikatı şu olmak gerektir ki; semavat memleketinin pâyitahtına kadar gidip o cüz'i haberi almak değildir. Belki cevv-i havaya dahi şumulü bulunan semavat memleketinin (teşbihte hata yok) karakol haneleri hükmünde bazı mevkileri var ki, o mevkilerde Arz memleketi ile münasebetdarlık oluyor, cüz'i hadiseler için, o cüz'i makamlardan kulak hırsızlığı yapıyorlar. Hatta kalb-i insani dahi o makamlardan birisidir ki, melek-i ilham ile şeytân-ı hususi, o mevkide mübareze ediyorlar. Ve hakaik-ı imaniye ve Kur'aniye ve hadisat-ı Muhammediye (A.S.M.) ise, ne kadar cüz'i de olsa, en büyük, en külli bir hadise-i mühimme hükmünde en külli bir daire olan Arş-ı Azamda ve daire-i semavatta (temsilde hata olmasın) mukadderat-ı kâinatın mânevi ceridelerinde neşrolunuyor gibi her köşede medâr-ı bahsoluyor, diye beyan ile beraber, kalb-i Muhammediden (A.S.M.) tâ daire-i Arşa varıncaya kadar ise, hiçbir cihetle müdahale imkânı olmadığından, semavatı dinlemekten başka, şeytanların çaresi kalmadığını ifade ile, Vahy-i Kur'ani ve Nübüvvet-i Ahmediye (A.S.M.) ne derece yüksek bir derece-i hakkaniyette olduğunu ve hiç bir cihetle hilâf ve yanlış vahy ile ona yanaşmak mümkün olmadığını, gayet beliğane, belki mu'cizane ilân etmek ve göstermektir... L.) |
KÂHİNANE | f. Kâhin gibi ve ona benzer şeklide haberler veren. Bir nevi zan ile gaibden haber verir gibi. |
KÂHİNE | Kadın kâhin. |
KAHİR | (A, uzun okunur) Üstün gelen. Yenen. Galip gelen. * Zorlayan. Mecbur eden. |
KAHİR-ÜL EŞRÂR | Şerleri ve kötülükleri ortadan kaldırıp yok eden. Haydutları kahreden. |
KAHİR-ÜS SÜMUM | Panzehir. |
KAHİT | Şiddetli kıtlık olan sene. |
KAHİZ | Müşkil, zor nesne. |
KAHKAHA | Yüksek sesle ve çokça gülme. |
KAHKAHAZEN | f. Kahkaha atan, fazlaca yüksek sesle gülen. |
KAHKAHA' | Öldürücü bir yılan. |
KAHKAR | Taş. |
KAHKAR | Katı, sert, sağlam taş. |
KAHKARA | Geri geriye gelme, dövüşerek çekilme. |
KAHKARÎ | Birdenbire geri dönme, aniden arkaya dönme. * Geri çekilmekle ilgili, geri dönmekle ilgili. |
KAHKARİYE | Geri dönme. Rücu'. |
KAHL | Göze sürme çekmek. |
KAHL (KUHUL) | Kurumak. |
KAHL | Zemmetmek. * Nimete nankörlük etmek. |
KAHLESE | Yuvarlak baş. |
KAHM | (Kuhum) : Düşünmeden kendini bir iş içine atmak. |
KAHPE | (Bak: Kahbe) |
KAHR | Zorlama. Cebir. * Ezme. Mahvetme. * Fazlaca üzüntü. Keder içine işleme. * Cenâb-ı Hakkın şiddetli ve azab verici vasıflarının tecellisi. (Kahr, lütfun zıddıdır.) (Bak: Celal) |
KAHR-I DEHR | Dünyânın ve zamanın kahrı. |
KAHR-I HİDDET | Hiddetin ve kızgınlığın yıkıcı galebesi. |
KAHR | Yaşlı, ihtiyar kişi. * Yaşlı at. * Yaşlı deve. |
KAHRAMAN | (C.: Kahramanan) f. Yiğit, cesur, bahadır. * Fars mitolojisinde Rüstem'in yendiği kişi. * İş buyuran, hüküm sâhibi. |
KAHRAMANAN | (Kahraman. C.) f. Kahramanlar. Cesur kimseler, yiğitler. |
KAHRAMANANE | f. Kahramanca, yiğitçe, cesurane. |
KAHRAMANÎ | f. Yiğitlik, kahramanlık, cesurluk. |
KAHREBAN | Kehribar. |
KAHRENÎ | Kahr ile, zorla. Ezerek, cebren. |
KAHT | Kıtlık. Kuraklık. Kuraklıktan dolayı mahsulün yetişmemesi. |
KAHT-I RECUL | (Kaht-ı rical) Adam kıtlığı. Değerli devlet ve siyaset adamlarının yokluğu. |
KAHT Ü GALÂ | Yokluk. Kıtlık. Fakirlik. * Pahalılık. |
KAHUS | Uzun boylu erkek. |
KAHVALTI | t. Sabah ve ikindi vakitleri yenilen hafif yemek. |
KAHVE | şarap. * Hâlis süt. * Kahve. * Güzel koku. * Bolluk, bereket. * Kahvehane. |
KÂHYA | Büyük konaklarda ev işlerini idare eden kimselerle san'at ve ticaret sahiplerinin işlerine bakmak üzere hükümet tarafından seçilen kimselere eskiden verilen addır. |
KAHZ | (Ok atmak. * Sıçramak. * Yarmak. |
KAHZ (KIHZ) | İbrişim karışıklı beyaz bez. |
KAIF | Yeri kazıp götüren, toprağı sürükleyen yağmur. |
KAILE | (C.: Kavâil) Dağ başı. |
KAİB | (C.: Kevâib) Tomurcuk memeli kız. |
KAİBE | Hüzün ve gamdan perişan olmak. |
KAİD | (A, uzun okunur) Süren. Sevkeden. * Koyunların önünden giden ve "Küsem" denilen koyun. * Yedeğine alıp çeken. Çavuş. Serasker, kumandan. * Sıradağ. * Geniş ark. |
KAİD | (Kuud. dan) Oturan, oturucu, oturmuş. |
KAÎD | (C.: Kavayid) Çekirge. * Ulu, yüce kişi. |
KAİDAN | (Kaid. C.) Kumandanlar, komutanlar, seraskerler. |
KAİDE | Esas. Temel. Düstur. Nizam. Yol. Ayaklık. * Dip taraf. * Bir şeyin meydana gelmesine şart ve düstur olan husus. * Bir ilim ve fennin düsturlarından her biri. * Fık: Hayızdan ve çocuktan kesilmiş kadın. |
KAİDE-İ KÜLLİYE | Açık ve sarih olan kaide ve hüküm. Herşey hakkında tatbik edilebilen, umumi kaide. |
KAİDE-İ RABT | Bağlama kaidesi, bağlama cümlesi. |
KAİDEN | Oturarak, oturduğu hâlde. |
KAİDEŞİKEN | f. Kaide ve usullere uymayarak. Kuralları çiğniyerek. |
KAİDEŞİKENÂNE | f. Usul ve kaideye riayet etmeyerek, kuralları çiğneyerek, kaideyi bozarak. |
KAİDETEN | Kaide ve hükümlere göre. Kurala uygun olarak. |
KAİDEVÎ | Kaide ve kural ile alâkalı. * Mat: Tabana ait. |
KAİD-ÜL CEBEL | Dağın çıkıntısı, burnu. |
KAİD-ÜL CEYŞ | Orduyu, askeri idare ve sevkeden. Kumandan. Serasker. |
KAİL | Söyleyen. Anlatan. Nakleden. Söz sahibi. İnanmış. * Boyun eğmiş. Rıza göstermiş, razı olmuş. |
KAİM | Ayakta duran. Mevcut. Baki. * Vaktini ibadetle geçiren. |
KAİME | Uzun bir kâğıda yazılan ferman. * Kitap yaprağı. * Kâğıt para. |
KAİMEN | Ayakta durarak. Yıkılmamış. * Canlı olarak. |
KAİM-MAKAM | Birinin yerine geçen. Kaymakam. Bir kazayı (İlçe) idâre eden memur. Osmanlılarda, binbaşı ile miralay arasındaki askeri rütbe. Yarbay. |
KÂİN | Olan. Var olan. Bulunan. Mevcut. |
KÂİNAT | Var edilen şeylerin hepsi. Yaratılanlar. Mevcudat. Âlemler. |
KÂİNAT-I NÂİME | Uyuyan kâinat. |
KÂİNAT-EFRUZ | f. Kâinatı süsleyen, cihanı donatan. |
KAÎR | Daha derin, çok derin. |
KAÎS | Çok yağmur. |
KÂJ | f. Eğri, bükülmüş. * Şaşı. |
KAK | Uzun, tavil. * Alaca karga. |
KA'K | Kuru ekmek. Peksimet. |
KA'KA | Kuru, yâbis. Meşakkatli yol. * Yemame'den Kûfe'ye giden geniş yol. |
KA'KA' | Korkak, zayıf kişi. |
KA'KAA | Silâh çatırtısı. Kılınç veya süngü gibi silâhların birbirine çarpmasından çıkan ses. |
KA'KEA | Men'etmek, engel olmak. * Hapsetmek. |
KAKUM | Kürkü makbul bir cins kedi. |
KAKUNC | Kanbel otu. (İt üzümünün bir nevidir.) |
KAKUZE | (C.: Kavâkiz) Boş maşrapa. |
KAKÜL | (Kâgül) f. Alnın üzerine sarkıtılan kısa kesilmiş saç. |
KAL' | Bir şeyi kökünden çekip koparmak. * Kendisinden iyi kalay çıkan maden. * Azletmek. Bir tarafa ayırmak.(... İşte bak: şu cezire-i vasiada vahşi ve âdetlerine mutaassıb ve inadcı muhtelif akvamı ne çabuk âdât ve ahlâk-ı seyyie-yi vahşiyanelerini def'aten kal' u ref' ederek bütün ahlâk-ı hasene ile teçhiz edip bütün âleme muallim ve medeni ümeme üstad eyledi... M.N.) |
KAL'-İ EŞCAR | Ağaçların sökülmesi. |
KAL | (A, uzun okunur) Söz. |
KÂLA | f. Kumaş. * Ev eşyası, giyim eşyası. * Sermaye, anamal. |
KAL'A | Kale. Eskiden yapılan büyük merkezlerin ve şehirlerin bulunduğu etrafı duvarlarla çevrili ve düşmanın hücumundan muhafaza edilen yüksek yerlerde inşa edilmiş yapı. * Çobanın çantası. * Hurma ağacının dibinden kesilen taze fidan. |
KAL'A-BEND | f. Bir kale içinde yaşamağa mahkûm olmuş olan. Kal'aya bağlanmış. |
KAL'A-DÂR | f. Kale koruyucusu, kal'a muhafızı. Dizdar. |
KALA | Buğz, adâvet. |
KALAFAT | Geminin tahtalarının aralıklarını üstüpü vs. ile doldurup üzerine zift sürme işi. * Sahte süs, düzen. |
KALAFAT | Vaktiyle Yeniçeri Ağasının giydiği kırmızı bir başlık. |
KAL'A-GİR | f. Kale tutan. |
KALAH | Diş sarılığı. * Sarık uzunluğu. |
KALAİD | (Kılâde. C.) Gerdanlıklar. * Akarsular. |
KALAİL | (Kalil. C.) Az şeyler, kaliller. |
KALAK | Can sıkıntısı. Gönül darlığı. Kararsızlık. * Zahmet. Meşakkat. |
KAL'A-KÜŞA | f. Kale zapteden. |
KALALİB | (Kullâb. C.) Çengeller, kancalar. Uçları eğri olup bir şeyler asmağa yarayan demirler. |
KALÂNİS | Takkeler, külâhlar. |
KALÂNİSÎ | Takkeci. |
KAL'A-NİŞİN | f. Kalede oturan. |
KALANSUVE (KULENSİYE) | (C.: Kalânis-Kalânis-Kılâs) Takke, külâh, kavuk. (Bak: Kalensüve) |
KALANTOR | Zenginliğini göstermeye özenen kellifelli ve şişman adam. |
KALAR | f. Büyük sel yarıntısı. |
KALAVRA | Eskimiş meşin eşya veya yamalı ayakkabı. |
KALAYE | Kilise odası. |
KALB | Vücudun kan dolaşımı merkezi. Yürek. * Gönül. * Herşeyin ortası. * Bir halden diğer bir hale çevirme. Değiştirme. *İmanın mahalli. * Fuâd, sıkt-ül ilim, tâbut-ül ilim, beyt-ül hikmet, via-i ilim de denilir. (Dâima değiştiği ve hareket halinde olduğu için kalb ismi verilmiştir.) Bir şeyi geri döndürmek ve çevirmek. * Yüreğe vurmak veya dokunmak. Gönüle dokunmak. * Bir şeyin içini dışına ve dışını içine çevirmek. * Aks ve tahvil.(Ehl-i tahkik indinde; çam kozalağı şeklindeki cismanî et parçasına taalluk eden letaif-i Rabbaniyedir. Bütün kuvvetin mebdeidir. Dimağ ise; bütün hislerin mebdeidir.)(Kalb, imanın mahalli olduğu gibi, en evvel Sâni'i arayan ve isteyen ve Sâni'in vücudunu delâili ile ilân eden, kalb ile vicdandır. Zira kalb, hayat malzemesini düşünürken, en büyük bir acze mâruz kaldığını hisseder etmez, derhal bir nokta-i istinadı; kezalik, emellerin tenmiyesi (nemâlandırmak) için bir çare ararken, derhal bir nokta-i istimdadı aramağa başlar. Bu noktalar ise, iman ile elde edilebilir. Demek, kalbin sem' ve basara hakk-ı takaddümü vardır.Kalbden maksad; sanevberî (çam kozalağı) gibi bir et parçası değildir. Ancak, bir latife-i Rabbaniyyedir ki, mazhar-ı hissiyatı, vicdan; ma'kes-i efkârı, dimağdır. Binaenaleyh, o latife-i Rabbaniyyeyi tazammun eden o et parçasına kalb tabirinden şöyle bir letafet çıkıyor ki; o latife-i Rabbaniyenin insanın maneviyatına yaptığı hizmet, cism-i sanevberînin cesede yaptığı hizmet gibidir. Evet, nasıl ki bütün aktar-ı bedene mâ-ül hayatı neşreden o cism-i sanevberî bir makine-i hayattır; ve maddî hayat onun işlemesi ile kaimdir. Sekteye uğradığı zaman cesed de sukuta uğrar. Kezalik o latife-i Rabbaniye a'mâl ve ahvâl ve mâneviyatın hey'et-i mecmuasını hakikî bir nur-u hayat ile canlandırır, ışıklandırır; nur-u imanın sönmesi ile mâhiyeti, meyyit-i gayr-i müteharrik gibi bir heykelden ibaret kalır. İ.İ.) (Bak: Hiss-i sâdis) |
KALB-İ ÂHENİN | Demir gibi metin ve sağlam olan kalb. |
KALB-İ HABİDE | Uyumuş kalb. |
KALB-İ HARÂB | Harab olmuş gönül. |
KALB-İ MECRUH | Yaralı kalb. |
KALB-İ METRUK | Terkedilmiş kalb, bırakılmış gönül. |
KALB-İ MUNTAZAM | Edb: Harfleri ters okunduğu zamanda da bir mâna çıkan kelimedir. Meselâ: "Reşat, taşer" gibi. |
KALB-İ MUZTARİB | Iztırab çeken kalb. |
KALB-İ NÂ-ŞÂD | Hüzünlü gönül, kederli kalb. |
KALB-İ SELİM | Temiz gönül. |
KALBEN | İçten, kalbden, yürekten, gönülden. Samimi olarak. Kendi kendine. |
KALBGÂH | f. Ordunun sağ ve sol kanadlarının ortası. Merkez bölümü. * Canevi. |
KALBÎ | İçten. Yürekten. Kalbe ait ve müteâllik. Samimiyetle. Riyâsızca. |
KALBOLMA | t. Başka hâle gelme. Değişme. |
KÂLBÜD | f. Kalıp, şekil. * Gövde, beden, insan veya hayvan cesedi. |
KALBZEN | f. Kalpazan. Sahte para basan. * Yalancı. |
KALD | Gümüş bilezik. |
KALE | (A, uzun okunur) Dedi. O söyledi. |
KALE | (Bak: Kal'a) |
KALE | f. Kumaş. * Ham kavun, kelek. |
KALE | Söz söylemek. |
KALEB | Dudak dışarıya sarkmak. |
KALEB | (C.: Kavâlib) Kalıp. |
KALEBE | Hastalık. İllet. |
KALEHZEM | Yeyni, hafif. * Suyu çok olan büyük deniz. |
KALE-KÎLE | Dedi-denildi şeklindeki nakiller. |
KALEM | (C.: Aklâm) Kamış. Yazı için ucu inceltilen bir nevi ince ve sert kamış. * Yazı yazmak için kullanılan her türlü âlet. * İfâde. Üslub. * Mâden, taş ve tahta üzerinde oymak için ucu sivri çelik âlet. * İnce boya, fırçası. * Yazı enva'ı. * Resim. Nakış. * Resmi dâirelerde kâtiplerin çalıştıkları oda. * Ağacı aşılamak için kullanılan ucu kalem gibi yontulmuş ince çöp. * Çiçek ve sâir hastalıklara karşı kullanılan aşıyı hâvi ufak şişe. * Ok. |
KALEM SURESİ | Kur'an-ı Kerim'in 68. suresinin ismidir. Mekkîdir. |
KALEMDAN | f. Kalem kutusu, kalemlik. |
KALEMEN | Yazı ile, kalem ile. * Sayıca, sayı bakımından. |
KALEMGİR | f. Yazı yazarken kalemin kâğıda takılmadan rahatlıkla kayması. |
KALEMÎ | (Kalemiyye) Kalemle alâkalı. Kalemle münâsebet ve alâkası olan. |
KALEMİYYE | Eskiden kalemlerde yazı karşılığı olarak alınan para. |
KALEMKÂR | f. Tülbent veya ince kumaş üzerine fırça ile şekiller yapan yazmacı. * Maden üzerine kazarak şekiller yapan kimse. * Duvar veya tavanlara süs yapan, nakkaş. |
KALEMKÂRÎ | f. Resimcilik, ince nakkaşlık. * İnce nakkaşın elinden çıkmış. |
KALEMKEŞ | f. Yazan, yazıcı, yazar, müellif. * Çizen. * Yazıda silinti yapan. |
KALEMREV | f. Bir hükümdar veya hükümetin hükmünün geçtiği yer. |
KALEMZEDE | f. Yazılmış, kaleme alınmış. |
KALEMZEN | f. Yazan, yazıcı, kâtib. |
KALEN | (A, uzun okunur) Söylemek suretiyle. Söyleyerek. |
KALENDER | f. Dünyayı terkederek elini çekip Allah yolunda giden kimse. * Dünyâdan elini çekip herşeyi hoş gören kimse. * Dünya alâkalarından uzak, alâyişe aldanmaz hakikat adamı. Filozof. |
KALENDERÂNE | f. Kalenderce. Kalender olan bir kimseye yakışır surette. |
KALENDERÎ | f. Feylesofluk; kalenderlik; dervişlik; serserilik. * Edb: Halk edebiyatı tâbirlerindendir. Halk şâirleri "mef'ulü, mefaîlü, mefaîlü, feûlün" vezninde tanzim ettikleri gazele bu adı verirler. |
KALENSÜVE | Üzerine sarık sarılarak başa giyilen külâh. * Mantarın başlığı, tablası. |
KALES | Kusuntu. |
KALET | (C.: Kılât) Helâk olmak. * Dağlarda, içinde su biriken çukur. * Göz çukuru. * Baş parmağın dibinde olan çukur. |
KALFA | Sarayla konaklardaki cariyeler hakkında kullanılan bir tâbir idi. Konaklarda bu tâbir, daha çok bunların eskileri ve yaşlıları hakında kullanılırdı. Gençlerine "kız" denilir ve adlarıyla çağrılırlardı. * Eski tarz mekteblerde öğretmen yardımcısı. * Bir san'atta usta ile çırak arasındaki işçi. |
KALGAY | Eskiden Kırım Hanlığı'nın veliahtlerine verilen ünvan. |
KALH | Eşek anırtısı. Aygır kişnemesi. |
KALH | Ferc. |
KALHEBAN | Uzun, tavil. |
KALHEBE | Beyaz bulut. |
KALIB | (Ka, uzun okunur) Hususi bir biçim, bir şekil alması istenen bazı şeylerin konmasına mahsus araç. (Buz kalıbı, çizme kalıbı gibi) * Hususi surette dökülmesi istenen şeylere mahsus zarf. * Beden, vücut, gövde. * Şekil ve suret nümunesi, örnek. * Bir kalıba dökülmüş veya kalıptan çıkmış şey. |
KALİ' | (Kal. dan) Kökten söküp atan. Kökünden çıkaran. |
KALÎ | Dedikoducu, gıybet eden, çekiştirici. * Söylemekle. Söylenmiş. Söz olarak. Söze dair ve müteallik. |
KALİ | f. Halı. |
KÂLÎ | Veresiye satmak. |
KALÎB | Kuyu, çok eski zamandan kalmış kuyu. |
KÂLİB (KELİB) | İt tutan kimse. Köpeğe av tâlim ettiren kimse. |
KALİÇE | f. Küçük halı. |
KALÎF | Hurma kabuğu. |
KALİF | Sünnet olmamış kimse. |
KALİFİYE | Fr. Yetişmiş usta, işçi vs. |
KÂLİH | Katı, şiddetli, şedid. |
KALİL | Az. * Bodur kimse. |
KALİL-ÜL BİDÂA | Sermayesi az. |
KALİLEN | Az olarak. |
KALİTA | ing. Eskiden kalyon cinsinden yük gemisi. |
KALİTE | Fr. Vasıf. |
KALİYYE | Tava kebabı. * Kavrulmuş. |
KALİZEM | Kuyu. * Suyu çok olan deniz. |
KALKADİS | Siyah boya. |
KALKAL | Deprenmiş, hareket etmiş. |
KALKALE | Bir şeyi titretmek. * Tecvidde: Okurken harflerin üzerinde birden durarak harfi, mahrecinden çıkar çıkmaz kesmek suretiyle bu harfleri tekrar okumak. Kalkale ile okunan harfler şunlardır: Kaf, tı, ba, cim, dal. (Hakk kelimesinde okunduğu gibi) |
KALLA' | Beylere koğuculuk yapan yalancı. * Halk içinde tanınmak için kendine bir alâmet yapan kimse. |
KALLAB | (Kalb. den) Düzenbaz, hilekâr. * Kalpazan. Sahte para basan kimse. |
KALLAS | Takke dikici, takke diken. |
KALLAŞ | Kalleş. Hileci, dönek. |
KALLAVÎ | Vaktiyle vezirlerin giydikleri bir cins kavuk. |
KALLE | Az olmak. |
KALLEYS | San'a şehrinde bir kilise. |
KALLİ | t. Sözlü. Dil ile. |
KALLİDNÂ | Boynumuza geçir, tak (manâsındadır). |
KALM | Kesmek. |
KALMES | Ulu kişi, seyyid. |
KALORİ | Lat. Bir kilogram suyu bir derece ısıtmak için lâzım olan ısı miktarı. * Gıdaların vücuda yarayışlı olması ve hararet vermesi bakımından değeri. |
KALP | t. Hileli. Sahte. Taklit. * Yalandan cesaret satan korkak adam. * Yalancı. Kendisine güvenilmez olan. |
KALTABAN | f. Namussuz. Pezevenk. |
KALÛ | (A, uzun okunur) Dediler. Onlar söylediler (meâlinde fiil). |
KALÛ BELÂ | Cenab-ı Hak ruhları yaratıp, onlara Rabbiniz değil miyim, meâlinde: "Elestü Bi-Rabbiküm" buyurduğunda, ruhlar: "Evet Rabbimizsin" meâlindeki Kalu Belâ diye cevap verdiklerini bildiren Kur'andaki bir tâbirdir. (Bak: Bezm-i elest) |
KÂLUC | f. Küçük parmak. * Güvercin kuşu. |
KAL U KÎL | "Dedi denildi" şeklindeki nakiller. |
KÂLUS | f. Ahmak, ebleh, akılsız. |
KALUS | (C.: Kulus-Kalâyıs) Ayakları uzun genç deve. * Yüksek. * Murdarlıklar akan çay. Kirli ırmak. |
KÂLUSANE | f. Akılsızcasına, ahmakçasına. |
KALUŞE | f. Çömlek. * Tencere. |
KALY | Et ve buğday kavurmak. * Buğz, adavet, düşmanlık. |
KALYAN | f. Nargile. |
KALYON | Buharlı gemilerin icadından evvel kullanılan yelkenli ve kürekli harp gemilerinden biri. |
KÂM | f. İstek. Arzu. Maksad. Murad. Dilek. Lezzet. * Ağzın üstü. Damak. * Koyun, sığır ağılı. * Ağaç kilit. |
KÂM U NÂKÂM | Elbette, ister istemez. |
KAM' | Kahretmek. Zelil etmek. * Zabtetmek. Ezmek. Kırmak. * Hasta etmek. * Başına vurmak. * Bir sese kulak verip dinlemek. * Ağzı dar olan bir şeyin içine huni ile akıcı maddeyi koymak. * Huni. |
KA'M | (C.: Kiâm) Devenin ağzını bağladıkları şey. * İçinde silah saklanan kap. * Bağlamak. * Öpmek. |
KAMA | İki tarafı keskin, ucu sivri ve enli bıçak. * Duvara veya keresteye çakılan büyük tahta çivi. * Ağaç, kütük ve sâireyi yarmak için kullanılan ucu ince, arka tarafı kalın ağaç veya demir takoz. |
KAMAKIM | (Kumkuma. C.) İçlerine mürekkep, zemzem gibi şeyler konulan yuvarlak testiler. |
KAMAME | Süprüntülük. |
KAMARA | Vapurlarda mevki sayılan odalar ve salonlar. * Gemide kaptan gibi erkâna mahsus odalar. * Buğday ve arpa gibi mahsul demetlerinden harman yerinde yapılan küme. * Avrupa devletlerinde millet meclisi. |
KAMARÎ | (Kumriye. C.) Dişi kumrular. |
KAMAROT | Vapurlarda kamaraların hizmetini gören adam. |
KAMATIR (KAMTARİR) | Katı, sağlam. |
KÂMBAHŞ | f. Herkesin isteğini yerine getiren. * Bağışçı, ihsan edici. |
KAMBER | (Bak: Kanber) |
KÂMBİN | f. Merâmına erdiren. İsteğine kavuşturan. |
KÂM-BİNAN | (Kâm-bin. C.) f. Bahtiyarlar, mesutlar, mutlu kimseler. |
KÂM-BİNÎ | f. Bahtiyarlık, saadet, mutluluk. |
KAMCERE | Islah etmek. |
KÂMCU | f. İsteğini ve meramını arıyan. Maksadına ve gayesine ulaşmak isteyen. |
KÂME | f. Arzu, istek, meram, gaye, maksad.KAM'E $ (Kumu') : Hakaret. |
KAME | (C.: Kumme) Başını sudan kaldıran davar. |
KAMEA | (C.: Kamâ) Büyük gök sinek. * Gözün kirpikleri diplerinde çıkan sivilceler. |
KAMED | Binanın temeli. |
KAMEL | Bitli kişi. * Karnın büyük olması. |
KAMEN | Lâyık. |
KAMENCER | Yaycı, kavvas. |
KAMER | Gökteki ay. Hilâl. * Ay ışığında uyumayıp uyanık durmak. |
KAMER SURESİ | Kur'an-ı Kerim'in 54. Suresinin ismi olup İktarabet Suresi de denir. Mekkîdir. |
KAMERÎ | Ay ile alâkalı. |
KAMERÎ SENE | Arabi aylara göre olan yıl. Senesi 360 gün olan yıl. (Bak: Hicret) |
KAMERİYYE | Çardak. Bahçelerde, mehtaplı gecelerde oturmak üzere yapılıp, etrâfı sarmaşık v.s. çiçeklerle örtülü bulunan yer. Küçük köşk. |
KAMERVARİ | f. Ay gibi, kamere benzercesine. |
KAMES | Suya daldırmak ve batırmak. * Hareket edip acı çekmek. |
KAMET | (A, uzun okunur) Namaza başlama işâreti, namaz kılmak için okunan ezan. * Boy. Boy-bos. Endam. |
KAMET-İ BÂLÂ | Uzun boy. |
KAMET-İ KIYMET | Kıymet ve değerinin mertebesi. Manevî büyüklük. |
KAMET-İ MEVZUN | Düzgün ve yakışıklı boy. |
KAMET-İ NÂMİYE | Gelişme ve büyüme kabiliyetinde olan endam, boy. |
KAMET-İ ÖMR | Ömür boyu. Bütün hayat müddetince. |
KAMET ALMAK | Namaza başlamak için, hususen farz namazından önce ezan okumak. |
KAMEZ | Menfaatsiz, hor hakir nesne. |
KÂMGÜZAR | f. İsteğini elde edebilen. Arzusuna kavuşabilen. |
KAMH | Buğday. * Yukarı kaldırmak. |
KAMH | Yemeğe iştihâsı az olmak. * Suya dalmak. * Davarın başını sudan kaldırması. |
KAMHA | Kasap merhemi adı verilen ilaç. |
KAMIH | Kam' eden, ezip kıran, mahveden, perişan eden. Kahreden, yok eden. Alçaltan, zelil eden. |
KAMIH | Tarhana. * Kokutup ekşitilmiş şey. |
KAMIH | Suyu içmeyip, başını kaldırıp duran davar. |
KÂMİL | (Kemal. den) Bütün, tam, olgun, eksiksiz, kemalde olan, kusursuz. Kemal ve fazilet sâhibi. * Resul-i Ekrem'in de (A.S.M.) bir vasfıdır. * Yaşını başını almış, terbiyeli ve görgülü kimse. * Âlim, bilgin kişi. * Bir aruz kalıbı ismi.(Büyük görünme küçülürsün...Kâmillerde, büyüklük mikyasıdır küçüklük, Nâkıslarda küçüklük mizanıdır büyüklük. S.) |
KÂMİL-İ UKALÂ | Kemalde olan mükemmel akıl sâhibleri. Akılların kâmili. |
KÂMİLEN | Noksansız, eksiksiz olarak. Tam olarak. Kâmil olarak. Bütünü ile. Tamamen. |
KAMİM | Tere otunun kurusu. |
KÂMİN(E) | Saklı. Gizli. Belirsiz. Pusuda duran. |
KÂMİNUN | (Kâmin. C.) Saklı ve gizli olanlar. |
KAMİS | Gömlek. * Döl yatağını kaplayan ince deri. * Bâzı nebatlardaki ince zar. |
KAMİT | Bağlanmış. * Tam olgun, kâmil. |
KAMKAM | (C.: Kumâkım) Ulu, şerif kimse. *İyi, keskin kılıç. * Büyük deniz. * Çok adet. * Saç dibine düşen yavşak. * Küçük kene. |
KAMKAME | (C.: Kamkâm) Büyük, derin deniz. |
KÂMKÂR | f. İsteğine ulaşmış. Matlubunu elde etmiş. Hedef ve gayesine varmış. * Mutlu, bahtiyar, mes'ud. |
KÂMKÂRANE | f. Mutlu olan bir kimseye yakışır şekilde, mutlulukla. |
KÂMKÂRÎ | f. Mutluluk, saâdet, bahtiyarlık. Murada ermeklik. |
KAML(E) | Bit, kehle. |
KAMLUL | Yabâni hıyar. |
KAMM | Evi süpürmek. |
KAMMAS | Suya dalan. |
KAMMAŞ | Külhancı. |
KAMME | Süpürmek. |
KÂM NA KÂM | f. İster istemez. |
KAMP | Karargâh. Kırda asker, izci veya talebelerin kurdukları karargâh. * Esirler karargâhı. |
KAMPANYA | Sıkı bir iş ve çalışma devresi. * Maksatlı uğraşma. Bir maksad için faaliyete geçme. |
KÂM-PERVER | (C.: Kâmperverân) Emel besleyici. |
KAMR | Göz kamaşmak. |
KAMRA | Ay ışığı olan gece. |
KÂMRAN | f. Arzusuna nâil olan, bahtiyar, mes'ud. |
KÂMRANÎ | f. Mutluluk, kâmranlık. İsteğine, arzusuna kavuşmuş olma. |
KÂMREVA | f. İsteğine erişen. Arsuzuna kavuşan. Gayesine ulaşan. |
KAMS (KIMÂS) | Hareket ettirmek. * Davar önüne sıçramak. |
KAMŞ | Bir şeyi şundan bundan toplamak. |
KAMT | Kuş, dişisine cima etmek. * Doğan çocuğu beze sarmak. |
KAMTARİR | Çatık suratlı. |
KAMU | (Kamuğ) t. Hep, bütün, tamamen. |
KAMUFLAJ | Fr. Gizlenme, örtme. Aldatma gayesiyle yapılan tertibat. Daha ziyade harp zamanlarında araçlar ile insanların, bulundukları mekâna göre kılığa girmeleri. |
KÂMURAN | (Bak: Kâmran) |
KAMUS | Deniz. Derya. * Denizin ortası, derin yeri. * Büyük Lügat Kitabı. |
KAMUS-İ ARABÎ | Arapça lügat kitabı, Arapça sözlük. |
KAMUS-İ OSMANÎ | Osmanlıca sözlük. |
KAMUS-İ TÜRKÎ | Türkçe lügat kitabı, Türkçe sözlük. * Şemseddin Sâmi'nin yayınladığı Türkçe lügat. |
KAMUS | Arslan, esed. |
KÂMVER | f. İsteğine kavuşmuş. Gaye ve maksadına vâsıl olmuş. Mutlu, bahtiyar. |
KÂMVERÂN | (Kâmver. C.) f. Mutlular, bahtiyarlar, arzularına kavuşmuş olanlar. |
KÂMYAB | İsteğine kavuşmuş. Murâdına ermiş olan. |
KÂN | f. Bir şeyin menbaı. * Kuyu. Kaynak. * Mâden ocağı. * Bir keyfiyetin. (niteliğin) bol olarak bulunduğu kimse. |
KÂN-I KEREM | Kerem, lütuf ve ihsan menbaı. |
KÂN-I MERHAMET | Merhamet kaynağı. |
KÂN | f. Ahmak, ebleh. Câhil. İdraksiz, düşüncesiz. |
KANA | Süngüler. |
KANAAT | Aç gözlü olmayıp hırs göstermemek. Kısmetinden fazlasına göz dikmemek. Helâl ile yetinip haramı istememek. Az şeyi de olsa kısmetine razı olmak.(Semere-i sa'yine ve kısmetine rıza kanaattir, meyl-i sa'yi kuvvetlendirir. Mevcuda iktifa dûnhimmetliktir. M.) (Bak: Himmet) |
KANAATBAHŞ | f. Kanaat verici, inandırıcı. |
KANAATKÂR | f. Kanaat sâhibi. Kanaat edip az şeyle iktifâ eden. |
KANAATKÂRANE | f. Kanaat sâhibi bir kimseye yakışır tarzda. |
KANADİL | (Kandil. C.) Kandiller. |
KANAFİZ | (Kunfuz. C.) Kirpiler. * Dağ fareleri. |
KANAH | (C.: Kanevât-Kınâ-Kınaâ) Yer altında olan su yolu. * Kendir ağacı. |
KAN'AR | Büyük, kaba budaklı ağaç. |
KANAS | Av yeri. |
KANAT | (C.: Kanavât) Yeraltına döşenmiş olan künk. Küçük kanal, su borusu. * Sopa, mızrak. |
KANATA | ing. Bol ağızlı su testisi. * Sıvı koymaya mahsus kap. * Bazan ölçü gibi de kullanılır. |
KANATİR | (Kantar. C.) Kantarlar. |
KANATİR | (Kantara. C.) Taştan yapılan kemerli büyük köprüler. Kantarlar. |
KANAVAT | (Kanât. C.) Yeraltına döşenmiş olan künkler. Su yolları. * Mızraklar, sopalar. |
KANAZI' | (Kunzua. C.) Uzamış saç. * Baş traş edilirken yer yer bırakılan saç. |
KANBER | Hz. Ali'nin (R.A.) sâdık, vefakâr ve sevgili kölesinin adı. * Mc: Bir evin gediklisi. * Herşeye burnunu sokan, her düğün ve eğlencede bulunan bir adamdan kinâye olarak kullanılır. |
KAND | Şeker, şeker kamışının donmuş suyu. |
KANDAL | Büyük başlı. |
KANDAVE | Yaramaz huylu. * Gıdası olmayan taam. * Büyük iri. |
KANDEFİR | Yaşlı kimse, acuz. |
KANDÎ | şekerimsi, şekerle ilgili, şekerden. |
KÂNE | (Kevn. den) İdi, oldu...mânasında, fiilin geçmiş zamanı. |
KANEF | Kulağın küçük ve kalın olması. |
KANEME | Kir. * Yağdan gelen pis koku. |
KANEŞVERE | Hayız görmez kadın. |
KANFA | Kulakları küçük ve kaba olan kadın. (Müz: Aknef) |
KANFAŞ | Yaşlı, ihtiyar. |
KANFESE | Tesbih böceği. |
KANH | Suyu içip kandıktan sonra başını kaldırmak. |
KANGREN | Yun: Canlı vücudun belirli bir kısmında hücrelerin ölmesiyle meydana gelen bir hastalık. |
KANIS | Avcı. |
KANIT | Ümidi tamamen sönmüş. Ye'se düşmüş, ümitsiz, kederli, hüzünlü. |
KANIT | (Bak: Delil) |
KANİ' | (A, uzun okunur) Kanaat eden. Kendinde olan helâla razı olup, başkasının hiçbir şeyine göz dikmeyen. * Kanmış. İnanmış. Tatmin olmuş. |
KÂNİ | (Kinaye. den) Dokunaklı ve iğneli söz söyleyen. Kinayeli konuşan. |
KANİB | İnsan topluluğu. |
KANİF | İnsan cemaati. * Çok yağmur ve bulut. * Geceden bir parça. |
KÂNİF | Udul eden, dönen, yoldan çıkan. |
KANİSA | (C.: Kavânıs) Taşlık denilen ve kuşlarda olan bir organ. |
KANİT | (A, uzun okunur) (Kunut. dan) Kunut ve duâ eden. * İtaatlı. * Sükût eden. |
KANİTÎN | Kunut ve duâ edenler. Allah'a itaat ve ibadet edenler. |
KÂNİZ | Defneden, gömen. |
KANKAL | Büyük kile. |
KANKANE | Yol göstermek. |
KANKARİS | Börek. |
KÂNKEN | f. Madenci. Maden kazıcısı. |
KANNAD | şeker yapan, şekerci. |
KANNAS | Avcı, seyyad. |
KANNİS | Avcı, av. |
KANNUR | Başı büyük kişi. |
KANS | Av. Av avlama. |
KANSA | (Kuşlarda) Kursak. |
KANTAR | Ağırlık ölçüsü âleti. * Binikiyüz dinar, onikibin okiyye, yüz okiyye gibi hudutsuz bir vezindir. * Kırk okka. |
KANTARA | Taştan yapılan, kemerli büyük köprü. |
KANTARİYYE | Kantar ücreti. Tartma parası. |
KANTİN | Fr. Kışla, fabrika, mekteb gibi yerlerde bakkal veya aşcı dükkânı. |
KANU' | Kanaat sâhibi. Kanaatkâr, kanaatli. Hakkına razı olan. |
KANUN | (C.: Kavânin) Herkesin uyması için devletin teşri kuvveti tarafından konulan her türlü meşru nizam, kaide, emir, nehiy ve yasaklar. * Kaziye-i külliye. Kâinatta Allah'ın koyduğu değişmez nizam. |
KANUN-U ASKERÎ | Askerlik kanunu. |
KANUN-U ESASÎ | Temel kanun. Temel ve esasa ait kanun. Bir bünyenin aslını ve mahiyetini teşkil eden kanun. (Bak: Teşkilât-ı esasiye) |
KANUN-U KADİM | Eski âdet. |
KÂNUN | Ocak. Ateş yanan yer. Zaman. * Kış mevsimi. * Sakil, ağır adam. * Kış mevsiminin ilk iki ayı. * Mangal. Soba. |
KÂNUN-U DEHA | Dehâ kaynağı. Dehâ ocağı, akıl, zekâ kaynağı. |
KÂNUN-U EVVEL, KÂNUN-U SÂNİ | Aralık, Ocak. |
KANUNEN | Kanuna göre. Kanunca. Kanuna uyarak. Kanun yolu ile. |
KANUNİ | Kanuna dâir. Kanuna ait. * Avrupavâri kanuna vesile olan Osmanlı Padişahı Sultan Süleyman'ın bir nâmı. (Bak: Sultan Süleyman Han) |
KANUNİYET | Kanunluluk. Kanun haline gelmek. |
KANUNNAME | f. Kanun kitabı. Anayasa. |
KANUNŞİNAS | f. Kanun ve nizam koyan, kanunun inceliklerini bilen. |
KANVA' | Büyük burunlu kadın. |
KANZAA | İbik. |
KAPASİTE | Fr. İçine alma, ihtiva etme kabiliyeti. * Kabiliyet, bilgi. |
KAPÇAK | Tar: Eski zaman muharebelerinde muhasara edilen kalelerin duvarlarına tırmanmak için kullanılan büyük çengel. |
KAPIKULU | Osmanlı devletinin daimi ordusunu teşkil eden yaya ve atlı askerlerin bütününe verilen addır. |
KAPLICA | Üstüne bina yapılmış sıcak maden suyu, üstü örtülü kaynarca, ılıca. |
KAPORA | (Kaparo) Pey olarak verilen para. |
KAPRİS | Geçici heves. Maymun iştahlılık. İnsanın zayıf tarafı. Evham. |
KAPTAN-I DERYA | Vaktiyle bahriye nâzırı. Deniz kuvvetleri komutanı. |
KAPUT | Fr. Askerlerin üstlük elbisesi, yağmurluğu. * Otomobillerin motor kısmını örten kapak. |
KAR' (KUR') | (C.: Ekrâ) Cem'etmek, toplamak. * Okumak, kıraat. |
KA'R | Derinlik. Dip. Her şeyin dibi. Nihâyet. * Yemeği dipten yemek. * Çalmak. koparmak. |
KA'R-I NÂ-YÂB | Dibi bulunmayacak derecede derin olan. |
KÂR | f. İş. Güç. Amel. Fiil. Temettü'. * Kazanç. |
KÂR-I AKIL | Aklın kabul edeceği iş. Akıllıca iş. |
KÂR-I KADİM | Eski zaman işi. |
KÂR-I REVÂ | İşe yarar, kullanılabilir. |
KÂR | f. (Kelimeye bir ek olup, isimleri sıfat yapar) Eden, edici, yapan mânâlarına gelir ve li, lı, cı, ci gibi eklerin de karşılığıdır. İtaat-kâr, hilekâr, isyan-kâr, hamur-kâr, kanaatkâr...gibi. |
KAR' | Vurmak. Çakmak. Kapı çalmak. * Savt. Avâz. Ses. * Kabak. * Gülsuyu kabı. * Eti soyulmuş kemik. |
KAR'-UL ASÂ | Doktorun, hastanın bedenine vurup muâyene etmesi. * Mc: Hatayı hatırlatmak için işaret vermek ve ikaz etmek. |
KAR | (C.: Kur-Kirân) Zift, kara boya. * Deve. Dağ keçisi. * Ses çıkmasın diye ayağın kenarıyla yürümek. * Küçük tepe. * Kara taşlı yer. * Kara büyük taş. |
KA'R | Karnı yemekten dolmak. * Arkası yağlı olmak. |
KARA' | (Kar'. C.) Su kabakları. * Gülsuyu kapları. |
KARA' | Deve yavrusunda çıkan beyaz bir sivilce ve kabarcık. * Baştaki saçların hastalıktan dökülmesi. |
KARA | (C.: Ekrây-Karvât) Bahçe ve bostan içindeki su arkı. * Su ile karışmış süt. |
KARA | (C.: Ekrâ) Arka. |
KARABASAN | t. Kâbus. Sıkıntılı ve korkunç rüya. * Bir kimsenin içine düştüğü pek sıkıntılı ruh durumu. |
KARABE | Kırba. Büyük testi. |
KARA'BELANE | Karnı büyük, yassı bir böcek. |
KARABET | Soyca yakınlık. Hısımlık. Akrabalık. |
KARABET-İ KALB | Kalb yakınlığı, gönül yakınlığı. |
KARABET-İ NESEBİYYE | Aynı soydan gelmek suretiyle olan asli hısım ve akrabalık. |
KARABET-İ SIHRİYYE | Kız alıp vermekle meydana gelen akrabalık, yakınlık, hısımlık. |
KARABİN | (Kurban. C.) Kurbanlar. Allah için kesilen koyun, sığır ve deve gibi hayvanlar. |
KARABORSA | Piyasadan çekilen eşyanın, yüksek fiatla satıldığı gizli pazar. |
KARAFİ | (Şihâbüddin Ahmed El-Karafi) Maliki Mezhebi'nin büyük âlimlerindendir. Milâdi 1285 de vefat etmiştir. |
KÂR-ÂGÂH | f. İşbilir, uyanık. |
KÂR-ÂGÂHÎ | f. Uyanıklık, iş bilirlik. |
KARAH | (C.: Akriha) Bina ve ağaç olmayan arazi. |
KARAİB | (Karib. C.) Yakınlar, hısımlar. Akraba. |
KARAİN | (Karine. C.) Karineler, ip uçları. |
KARAKTER | yun. Huy. Mizac. Seciye. Bir şeyi benzerlerinden ayırdetmeğe yarayan temel hususiyet. |
KARAMİL | Örülüp ucu sarkıtılan saç bağı. |
KARAN | Mekke arzı. |
KARANFUL (KARANFÜL) | Yaprağı, çiçeği ve kokusu güzel ve uzun olan budaklı bir nebat. Karanfil. |
KARANİTIS | Kişiyi sersem eden dimağ dolgunluğu. |
KARANTİNA | İtl. Bulaşıcı bir hastalığın yaygın olduğu bir ülkeden gelen kişileri, gemileri veya malları geçici olarak tecrit etme şeklinde alınan tedbir. * Hastahanede yatması gereken hastaların kayıt ve kabul işlerinin yapıldığı yer. * Bir bulaşıcı hastalığın yayılmasını önlemek üzere hasta olup olmadığı bilinmeyen insan ve hayvanlarla temasın menedilmesi. |
KARAR | Değişmez hâle gelmek. * Sabit ve sakin olmak. * Ne az ne çok olan tam ölçü. Ölçülülük. * Gitmeyip kalmak. * Oturaklı yer. Sâkin olacak yer. * Anlaşılan ve sabit hâle gelen son karar sözü. * Mahkemece verilen son söz ve neticeye bağlama. * Dolanmak. * Ayakları kısa ve çirkin yüzlü bir cins koyun. |
KARAR-I KAT'Î | Dâvâyı neticelendiren kesin karar. |
KARAR-I SERİ | Acele karar, seri karar. |
KARARDÂDE | f. Durgun hâle gelmiş. * İstikrar bulmuş. Kararlaşmış. Karar verilmiş. |
KARARET | Kısa ayaklı ve çirkin yüzlü bir cins koyun. * Düz yuvarlak yer. |
KARARGÂH | f. Karar verilen yer. Karar yeri. * Askerî birlikte kurmay heyetinin toplandığı yer. Merkez. |
KARARGİR | f. Karara bağlanmış. Kararı verilmiş. |
KARARİT | (Kırat. C.) Kuyumcu tartıları. Kıratlar. |
KARARNAME | f. Bakanlar Kurulu'ndan çıkan resmî emirler. * Verilen karârı bildiren yazı. |
KARARYAB | f. Karar bulan. * Bir yerde oturup dinlenen. |
KARAŞİME | Maymunların gece çıkıp yattığı bir ağaç. |
KÂR-AŞİNA | İş bilir. İşten anlar. |
KARATİS | (Kırtâs. C.) Kâğıtlar, sahifeler. Kâğıt tabakaları. |
KARAVANA | Bakırdan yayvan yemek kabı. * Kışla, okul, hastahane gibi müesseselerde tevzi edilecek yemeği içine koydukları kap. * İnce ve yassı elmas. * Atışta hedefe vuramama. |
KARAVOL | f. Karakol. |
KÂRAZMA | f. Görgülü, tecrübeli. |
KÂR-ÂZMAYÎ | f. Görgülülük, iş bilirlik, tecrübeli oluş. |
KÂR-AZMUDE | f. Görgülü, tecrübeli, görmüş geçirmiş. |
KÂRBAN | f. Kervan. |
KÂRBAN-SARAY | f. Kervansaray. Şehirlerde veya yol üzerlerinde kervanların ve yolcuların gecelemelerine mahsus büyük han. |
KARBON | Lât. Basit olup kömürleşmiş hâlde bulunan bir temel unsur. Kömür. Billurlaşmış halde kömürleşmiş cisim. |
KARBONİK | Fr. Bir karbonla, iki oksijenin birleşmesi ile meydana gelen gaz. |
KARBUS | (C.: Karâbis) Eğerin ön ve arka kaşı. * Saç. |
KÂRD | f. Bıçak. |
KÂRDAN | f. İşten anlar, iş bilir. |
KÂR-DANÎ | f. Uyanıklık, iş bilirlik. |
KÂRDAR | f. İşi elinde tutan. |
KÂR-DARAN | (Kârdar. C.) İşi elinde tutanlar, iş tutanlar. |
KARDED | Kaba mekan. Düz arz. |
KÂRDİDE | (C.: Kâr-didegân) f. Uyanık, tecrübeli, iş bilir, görgülü. |
KARDİNAL | Fr. Katolik mezhebinde en büyük pâye. |
KARE | (C.: Kâr-Kur) Dişi ayı. * Meşe. * Yüksek yer. * Kabile ismi. |
KARE | Anasından gözsüz doğan. Kör olarak dünyaya gelen. * Koyun sürüsü. |
KÂRE | Arka yükü. |
KAREF | Hastalara yakın olmak. |
KAREH | Kişinin gövdesi kirli olmak. Vücut kirliliği. |
KAREM | Et arzu etmek. * Deniz içinde biten çınar ağacına benzer bir ağaç. |
KAREN | (C.: Akrân) Ok mahfazası. * Kılıç. * Ok. * İki deveyi biribirine çattıkları ip. Başka deveye çatılmış deve. * Çatık kaşlı olmak. * "Yakınlık" mânâsına mastar. * Necid ahâlisinin mikâtı olan mevzi. |
KARENBA | Ayakları uzun bir böcek. |
KARF | Töhmet etmek, ayıplamak. * Ayıp isnad etmek. * Dibâgat olunmuş deriden yapılan dağarcık gibi bir kap. |
KÂRFERMA | f. Amir, iş buyuran. |
KÂRGÂH | f. Fabrika, iş yeri. Atölye. |
KÂRGER | f. İş yapan, işleyen. * Etki yapan, tesir eden, nüfuzlu. |
KÂRGİL | f. Kerpiçten yapılmış bina. |
KÂRGİR | f. Taş veya harçla yapılmış olan. * İş tutan, iş yapan. |
KARGÜZAR | f. Becerikli. İş yapabilen. Elinden iş gelen. |
KARH | Yaralama. * Hasta olmak. * Bedende çıkan yara. * Su olmayan yerde kuyu kazmak. * Yanlış ve yalanla hakkı değiştirmek ve battal etmek. |
KARHA | (C.: Kuruh) Yara, ceriha. Ülser. |
KARHA-İ ÂKİLE | Tıb: Etrâfını yiyip, genişleyerek büyüyen yara. |
KÂRHANE | f. İş yeri, iş yapılan yer. * Süt satılan yer. Süt fabrikası. |
KARHEB | Yaşlı, ihtiyar. * Yaşlı öküz. * Çok kıllı keçi. * Ulu ve şerefli kişi. |
KARIK | Düz yer. |
KARIS | Ekşi yoğurt. |
KARISA | (C. Kavâris) İncitici söz. |
KARİ | (A, uzun okunur) Köyde sâkin olan, köylü. |
KARİ' | (Kari'e) (A, uzun okunur) Okuyucu. Okuyan. * Âbid ve zâhid olan. * Kur'anı tecvide göre okuyan. |
KARİ' | Ulu kişi, seyyid. |
KARİA | (A, uzun okunur) Ansızın gelen belâ. Kıyâmet. * Belâ ve musibetten hıfz-ı İlâhiye dâir okunan dua ve âyetler. * Peygamberimiz'in (A.S.M.) düşman üzerine saldığı asker grubu. * Pek şiddetli rüzgâr. |
KARİA SURESİ | Kur'an-ı Kerim' in 101. Suresidir ve Mekkîdir. |
KARİAT | (Karie. C.) Okuyan kadınlar. Kıraat eden kadınlar. |
KARİB | Çok yakın. Yerce ve mekânca uzak olmayan. * Yakın hısım. |
KARİB-ÜL AHD | Yakın zamanda. |
KARİB (KAREB) | (C.: Kavarib-Ekrub) Gemi sandalı. |
KÂRİBAN | f. Kervan. |
KARİBEN | Bir zaman sonra, yakın vakitte. Çok zaman geçmeden. * Sülâlece ve soyca yakın olan. |
KARİE | (C.: Kariât) Okuyan kadın. Kırâat eden kadın. |
KARİH | Yaralı, cerihalı. * Çıbanlı. |
KARİH | (C: Kuruh-Kavârih) Kesbedici, kazanan. * Dişleri tam olan davar. |
KARİHA | Fikir kabiliyeti. Zihin kudreti. Düşünme istidadı. * Akıldan hâsıl olan fikirler. Her şeyin evveli. * Kuyudan çıkarılan ilk su. |
KARİHA-ZÂD | f. Karihadan doğan, karihadan meydana gelen. |
KARİKATÜR | Bir insanın veya bir şeyin gülünç bir tarzda yapılan resmi. * Kaba, âdi ve mizahi resim. |
KARİN | Yakın. Hısım. Akraba. * Arkadaş. Yaşı aynı olan arkadaş. Refik. Komşu. * Bir şeyi elde eden, nâil olan. * Pâdişahın daimi surette yakınında bulunan. Mâbeynci. |
KARİN-İ EVVEL | Baş mâbeynci. |
KARİN | Kılıcı ve oku olan. * Hacla umreyi birlikte yapan. |
KARİNE | Bilinmeyen bir şeyin anlaşılmasına yarayan ip ucu. Anlaşılması zor olan hususun hak ve hakikatına dâir cüz'i delil olan şey. İşaret. |
KARİNE-İ MÂNİA | (Bak: Karine-i mecaz) |
KARİNE-İ MECAZ | Mecaza ait işaret. Kelimenin mecaz olmasını gerektiren, hakiki mânasında alınmasına mâni olan kayıt. Buna Karine-i mânia da denir. |
KARİNE-İ TAAYYÜN | Belli edici ve tâyine yardım eden iz, işâret, delil. |
KARİR | Mesrur, sevinmiş, memnun. Beşâret ve müjde sebebi ile parlayan göz. |
KARİR-ÜL AYN | Memnun, mesrur, gözü aydın. |
KARİS | Donmuş, câmid. * Pıhtı. Sirke ile pişmiş balık. |
KARİYE | (C: Kavâri) Uzun burunlu, kısa ayaklı, arkası yeşil bir kuş. * Süngü demirinin keskin yeri. * Kılıcın ve ona benzer şeylerin keskin yeri. |
KARİYER | Fr. Bir insanın kendisini hasretmiş olduğu meslek. * Bir meslekte alınan merhalelerin bütünü. |
KARK | Tavuk gıdaklaması. |
KARKAF | şarap, hamr. |
KARKAL | (C: Karâkıl) Kadın gömleği. * Yeleksiz elbise. |
KARKAR | Kilim veya halı ucu. * Hışımla gürleyerek çağır demek. |
KARKAR | (C: Karâkır) Düz açık yer. |
KARKARA | Karın gurultusu. * Kumru kuşunun ötmesi. * Kahkaha ile gülmek. * Su içerken bardağın guruldayıp ötmesi. |
KARKİSYUN (KARKİSYA) | Kebâbe dedikleri devâ. |
KARLAYL | (Thomas Carlyle) (Hi: 1210-1298) İskoçya'da doğmuş, Londra'da ölmüştür. İskoç tarihçisi ve filozofudur. Babası dindar bir duvarcı ustası idi, oğlunu papaz yapmak istiyordu. Onun dinî şüpheleri papaz olmasına mâni oldu. Yedi sene manevî mücahededen sonra imanî mes'elelerde istikrar elde edebilmiştir.Carlyle (Karlayl) şöyle diyor:Kur'anı bir kere dikkatle okursanız, Onun hususiyetlerini izhara başladığını görürsünüz. Kur'anın güzelliği, diğer bütün edebî eserlerin güzelliklerinden kabil-i temyizdir. Kur'anın başlıca hususiyetlerinden biri, Onun asliyetidir. Benim fikir ve kanaatıma göre Kur'an, serapa samimiyet ve hakkaniyetle doludur. Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) cihana tebliğ ettiği davet, hak ve hakikattır.(Karlayl) |
KARM | (C.: Kurum) Değerli insan. Kıymetli insan. |
KARMELE | Yapraksız küçük ağaç. |
KARMEŞE | Cem'etmek, toplamak. |
KARN | Zaman, devre. * Bir insanın ortalama ömrü olan altmış sene. * Yüz yıllık zaman. Asır. * Boynuz. Hayvanda başın boynuz yerleri, boynuz yerinden sarkan saç.(Karn, iki mânaya gelir. Birisi, zamandan bir müddete mukterin olan ümmet, bir zaman ahalisi olan hey'et-i içtimaiye ki, "hayrul kuruni karni" hadis-i şerifi bu mânayadır. Bunda sivrilmek veya mukarenet etmek manası vardır. Bu mukarenet veya efradın yekdiğerine mukareneti veya bir peygamber, bir âlim, bir reis gibi büyük bir şahsiyete mukareneti mülâhaza olunur.Diğeri de müddet-i zamanın kendisine denir ki, asır gibi ekseriyetle yüz sene takdir edilmiştir.) (E.T.) |
KARN-I EVVEL | Hicretin birinci asrı. |
KARN-I ZABY | Geyiğin başındaki çatal boynuz. |
KARNABİT | Karnıbahar. |
KÂRNAME | f. Usta çıkacak kişilerin ustalıklarını göstermek için yaptıkları iş örneği. |
KÂRNEDAŞTE | f. İş bilmez, acemi, işten anlamaz. |
KARNESA | Doğan kuşunun, avının ardına düşmesi. |
KARNEYN | İki boynuz. |
KÂR-NÜMA | f. Menfaat gösteren. * Usta çıkacak olan çırakların, ustalıklarını göstermek için yaptıkları örneklik iş. |
KÂRPERDAZ | f. İş düzenliyen. * Konsolos, şehbender. |
KÂRPERVERD | f. Becerikli, iş yapan, elinden bir iş gelen. |
KARR | Durma. * Karar verme. * Su dökmek. * Kulağına söylemek. * Mahfe. |
KARRA' | (C.: Karrâun) Güzel okuyan. |
KARRA' | Ağaçkakan kuşu. |
KARRA | Bir kimsenin kulağına söylemek. * Soğuk su dökmek. |
KARRAUN | (Karrâ. C.) Güzel okuyanlar. |
KARRE | Soğukluk, soğuk. |
KARS | İki parmağıyla çimdiklemek. * Karıncanın ısırması. |
KARS | Şiddetli soğuk. |
KARS | Küçük ibrik. |
KARSA (KARİSÂ) | Bir hurma cinsi. |
KARSA' | Deve kuşunun erkeği. |
KARSAA | Buruşup büzülmek. * Yazıyı sık yazmak. |
KÂRSAZ | f. Becerikli, elinden iş gelen. |
KARSEL | Kısa boylu adam. (Müe: Karsele) |
KARŞ | Kesbetmek, kazanmak. * Toplamak, cem'etmek. |
KARŞAME | Atmaca kuşu. |
KÂRŞİNAS | f. İşten anlar, iş bilir. |
KART | Tazeliği geçmiş, katılaşmış. * Gençliği geçmiş, geçkin, yaşça büyük. |
KARTA' | Gözünün birisine sürme çekip diğerini unutan ve gömleğini ters giyen budala kadın. |
KARTABAN | Karısı ile nâmahrem kimseyi gördüğü hâlde aldırış etmeyen. |
KARTABUS | Zahmet, meşakkat. |
KARTAK | (C: Karâtit) Kadife. * Terlik. * Etekli kaftan. |
KARTALE | Eşek yükünün dengi. |
KARUN | (A, uzun okunur) Peygamber Musâ (A.S.) devrinde yaşamış, malı ile mağrur olarak haddini aşmış ve Cenab-ı Hakkın zekât emrini dinlemediğinden Musa'nın (A.S.) duâsından sonra malı ile birlikte yere batmış olan dünya zengini. Cenab-ı Hakkın lütuf ve ihsanını kendine mâlederek nankörlük ve enaniyetinden dolayı bu fena sıfatı ile meşhur olmuştur. |
KARUN | İki şeyi bir araya getiren. * Tez terleyen hayvan. * Arka ayaklarının tırnağı ön ayağının tırnağı yerine vâki olan hayvan. *İleride olan memeleri geride olan memelerine pek yakın olan dişi deve. |
KARUR | Duş yapılacak soğuk su. |
KARURE | (C.: Kavârir) Göz bebeği. Gözün siyah kısmı. * Şişe. |
KAR'UŞ | İki hörgüçlü deve. * Arslan eniği. |
KARV | Ağaç kadeh. * Köpek yalağı. * Hurma ağacının kökü. * Uzun havuz. * Hayanın derisi inip büyümek. * Kast. * Etraflıca araştırmak, tetebbu. * Bir kimsenin mesleğine girmek, onun yoluna süluk etmek. |
KARVA | Uzun hörgüçlü deve. |
KARVAH | Uzun ağaç. * Uzun deve. |
KÂRVAN | f. (Bak: Kervan) |
KARYA | Eski çağlarda Bursa ve Balıkesir bölgesinin adı. |
KARYE | Köy. Nâhiyeden küçük olan, insanlarla meskun yer. |
KARYET-ÜN NAHL | Kovan. Arı yuvası. |
KARYET-ÜL ENSÂR | Medine-i Münevvere şehri. |
KARYETEYN | Mekke ile Taif şehirleri. |
KARZ | Selem ağacının yaprağı. |
KARZ | Borç, ödünç. Kesmek, kat'etmek. * şiir söylemek. |
KARZ-I HASEN | Sadece Allah rızâsı için verilen ödünç. Faizsiz verilen borç. |
KÂR-ZÂR | (Kâr ü zâr) f. Kavga, cenk, savaş, harp, muharebe. |
KÂR-ZÂRGÂH | f. Savaş meydanı. Harp alanı. Muharebe sahası. |
KARZEN | Borç, ödünç olarak. |
KAS' | Bir şeye el ayası ile vurmak. * Gidermek. * Tahkir etmek, küçümsemek. |
KA'S | Ölüm, mevt. |
KA'S | (C: Kiâs) Parmak kemiği. |
KA'S | Çirkin kokulu toprak. |
KAS'A | (C.: Kısâ') Çanak, kâse. * Yemek kabı. |
KA'SA | Devamlı olarak yerinde sabit olan kadın. * Arkası içerisine girdiğinden arkasını yere koyamayan kadın. |
KASA | Kabalık. * Şiddet. * Katılık. |
KASAB | Saz, kamış. * Parmak kemikleri. * Nefes borusu, bronş. * İnce keten bezi. |
KASAB-I MISRÎ | Mısırda dokunmuş keten bezi. |
KASAB-ÜL ENF | Burun kemiği. |
KASAB-ÜL FÂRİS | Kalem kamışı. |
KASAB-ÜL HABİB | Şeker kamışı. |
KASABA | (C.: Kasabât) Akciğerdeki nefes borularından herbiri. Bronş. * Küçük şehir. Çarşısı olan büyük köy. * Ahalisi beş-on bin raddelerinde olan mâmure. |
KASABAT | (Kasaba. C.) Bronşlar. * Kasabalar. |
KASABE | Kötü hurma. |
KASAH | Sırtlan. |
KASAİD | (Kaside. C.) Kasideler. |
KASAL | Buğday içinde olan siyah taneler. |
KAS'A-LİS | Dalkavuk. Çanak yalayıcı. |
KASAM | Şiddetli sıcaklık. * Güzellik. |
KASAME | (Kasem. den) Katili bilinmeyen kimsenin bulunduğu, şüphelenildiği mıntıka halkından elli kişiye yemin ettirme. |
KASA'NİNE | Katı olmak. * Büyük olmak. |
KASAR | Üşenme, tembellik etme. * Güç ve kuvvetin son sınırı. * Boğazı tutup nefes aldırmayan bir zahmet. |
KASARA | (C: Kasr-Kasarât) Boyun kökü. * Yoğun ağaç. * Gemilerin baş ve arka taraflarında güverteden daha yüksek yapılan güverte. |
KASARET | Kısalık. Kısa olma. |
KASAS | Haber vermek. Hikâye etmek, anlatmak. * Tetebbu' etmek. * Tıb: Göğüs kemiği. Göğüs ortası. |
KASAS SURESİ | Kur'an-ı Kerim'in 28. Suresidir. Mekkîdir. (Kısas da denir.) |
KASAS | Arslan. |
KÂSAT | (Ke's. C.) Kadehler, ke'sler. |
KASAT | Davarın arka ayaklarının dik ve doğru olması. |
KASATURA | Askerlerin, bellerine bağlayıp taşıdıkları ve süngü gibi kullandıkları düz ve kısa kılıç. |
KASAVET | Kalb katılığı, gaflet. * Kaygı, tasa, üzüntü, keder. (Bak: Kasvet) |
KASAVİSE | (Kıssis. C.) Papazlar, ruhbânlar, keşişler. |
KASB | Kat'etmek, kesmek. |
KASB | Ağızda tez dağılan ve çekirdeği katı olan kuru hurma. * Sağlam, sert. |
KASBA | Kamış. Kamışlık. |
KASD | Bir işi bile bile yapmak. * İsteyerek. Niyet ederek. * Niyet. Tasavvur. * İstikamet. Yolu doğru olmak. |
KASDEN | Bile bile, isteyerek. |
KASDÎ | İstiyerek, kastederek, niyetle ve bile bile yapılan. |
KÂSE | f. Tas veya çanak. Kâse gibi olan çukurluk. * Başı kaplayan ve başın üstündeki kemik. |
KÂSE-İ ÇEŞM | Göz çukuru. |
KÂSE-İ FAĞFUR | f. Çin porseleni. Çin porseleninden yapılan kâse. |
KÂSE-İ SER | Kafatası. |
KA'SEB | Büyük karınlı, kalın. |
KÂSE-BEND | f. Çatlamış, kırılmış. * Kâse gibi şeyleri tamir eden kimse. |
KASED | şahyar dedikleri nesne. |
KÂSE-GER | f. Kâseci, kâse yapan. |
KÂSEHA | (Kâse. C.) Kâseler. |
KA'SELE | Yürürken bir ayağını yere sürüyüp tozutmak. |
KÂSE-LİS | (Kâselis) f. Çanak yalayıcı. Çok yiyen, obur. Hırslı. * Dalkavukluk. Alçak huylu kimse. * Dilenci. |
KÂSE-LİSAN | (Kâselis. C.) Dalkavuklar, çanak yalayıcılar. |
KASEM | Yemin. Ahdetme. |
KASEMÂT | Ahdler, yeminler. |
KASEMÂT-I KUR'ANİYE | Kur'andaki ahitler, yeminler. |
KA'SERE (KA'SERÂ) | Yoğun, sağlam, kalın, katı. |
KASES | Hidayet edici delil. |
KASF | Kırmak. * Oyun, eğlence. * Devenin diş gıcırdatması. |
KASFE | (C.: Kasf-Kasefât) Deve sesi. * Merdiven ayağı. * Bir parça kum yığını. |
KASH | Kuruluk, katılık. |
KASHAB | Kalın, yoğun, büyük. |
KASI'A | Yaban fâresinin ini. Yuvası ve bu yuvadaki iki deliğinden âşikâr olanıdır. Diğeri gizlidir. (Bak: Nâfıka) |
KASIB | Düdük çalan. |
KASID | Kasd eden, niyet eden, isteyen. |
KASIF | Kasırga. Rastladığı şeyi kıran şiddetli rüzgâr. * Şiddetle seslenen. Çok gürleyen. |
KASIF | Deve avazı. * Ağacın ince ve kuru olması. * Kırılması kolay olan şey. |
KASIK | t. Karnın alt tarafı. |
KASIM | (A, uzun okunur) Taksim eden, ayıran, bölen. |
KASIM | (A, uzun okunur) Kırıcı, ezici, ufaltan. |
KASIR | (A, uzun okunur) Zorla işleten, yaptıran. |
KASIR | (A, uzun okunur) Kısa, eksik. * Kusur işleyen. Kusurlu. |
KASIR-UL AKL | Düşüncesi noksan, kısa akıllı. |
KASIR-ÜL BASAR | Görüşü kısa. * Kısa görüşlü, dar düşünceli. |
KASIR-ÜL FEHM | Anlayışı noksan, kısa anlayışlı. Anlayışsız. |
KASIR-ÜL YED | Eli kısa. Âciz, işten anlamaz, beceriksiz. |
KASIRANE | Âcizane, beceriksizcesine. |
KASIRAT-ÜT TARF | Kocasından başkasına aslâ bakmayan. (Cennet kadınlarının bir vasfı) Huriler. |
KASIRGA | Çevrintili rüzgâr. Tozu ve toprağı birbirine katarak, ağaçları sökerek bir an esip kesilen rüzgâr. |
KASITÎN | (A, uzun okunur) Zulmeden ve haktan sapanlar. * Haklı olanlar. * Kısımlara bölenler. |
KASÎ | (Kasiye) Duygusuz. Katı, hissiz, taş gibi katı. |
KASİ' | Yaramaz huylu, yaşlı ve boyu kısa olan kimse. |
KÂSİB | Kazanç sahibi. Kazanmak için çalışan. Kesbeden. Marifet için çalışan. |
KASİB | (C.: Kasâyib) Kadınların yüzleri üstüne bıraktıkları kıvırcık saç. Kâkül. |
KÂSİD | Kesat olan, eksik olan, verimsiz olan. |
KASİD | (C.: Kasidân) (Kasd. dan) Tasarlıyan, kasdeden. * Haberci, postacı. |
KASİD | Kaside. |
KASİDE | (C.: Kasâid) Onbeş beyitten az olmamak üzere, her beyit kafiyeli olarak, büyük kimseleri veya herhangi bir şeyi medh ü senâ eden, öven manzume şekli. Büyük zatları ve daha çok Cenâb-ı Hakk'ı veya Peygamberi (A.S.M.) medheden manzume. |
KASİDE-İ BÜRDE | Hazret-i Peygamber (A.S.M.) önünde meşhur Arab Şâiri Ka'b bin Züheyr'in okuduğu kasidenin adı olup, bu kasideyi Peygamber Aleyhissalâtü vesselâm beğenmiş, mükâfat ve iltifat eseri olarak da kendi hırkasını ona giydirdiğinden bu isimle meşhur olmuştur. |
KASİDE-İ ERCUZE | (Ürcuze) Hz. İmam-ı Ali (R.A.) tarafından bahr-ı recez vezni üzere yazılan ve istikbalden haber veren meşhur kasidenin adı.(Mecmuat-ül Ahzab'ın 582. sahifesinden 597. sahifesine kadar o Ercuzedir. O Ercuzenin mevzuu ve içindeki maksad-ı aslî; İsmi A'zamı tazammun eden altı ismin ehemmiyetini beyan etmek, hem o münâsebetle istikbaldeki bir kısım umur-u gaybiyeye ve te'sis-i İslâmiyette bir kısım mücâhedâtını işâret etmektir. Evet, Hz. İmâm Üstâdı olan Habibullah'dan (A.S.M.) aldığı dersin bir kısmını işarî bir surette zikrediyor... L.) |
KASİDE-GÛ | f. Kaside yazan, kaside söyliyen. |
KASİDE-PERDAZ | f. Kaside yazan, kaside düzenliyen. |
KASİDE-SERÂ | f. Kaside söyliyen, kaside yazan. |
KASÎF | Kuru ince ağaç. * Gök gürültüsü. * Deniz sesi, dalga sesi. |
KASÎL | Hayvanlara vermek için vaktinden evvel biçilen yeşil ot. * Kesilmiş nesne. |
KASÎM | Güzel kimse. * Taksim eden, bölen. |
KASÎME | (C.: Kasim) Dikenden başka ot bitmeyen kumlu yer. |
KÂSİR | Çok olan, kesir, bol olan. |
KASÎR | (Kasr. dan) Kısa, boynuz, ufak boylu. |
KASÎR-ÜL AKL | Aklı kısa, aklı ermez. |
KASÎR-ÜL BÂ' | Kısa boylu, beceriksiz, zavallı. |
KASÎR-ÜL BASAR | Dar görüşlü, basireti kısa. * Miyop. |
KASÎR-ÜL HİMME | Himmeti az veya kısa olan. |
KASÎR-ÜL KAME | Kısa boylu. Boyu kısa olan. |
KÂSİR | (Kesr. den) Kıran, kırıcı. * Tavşancıl kuşu. |
KÂSİR-ÜL ESNAM | Putları kıran. (Hz. İbrahim'in A.S. lâkabıdır) |
KASİRE | Evinde hapsedilip dışarı çıkartılmayan kadın. |
KASİS | Fr. Bir yolu, bir tarafından diğer tarafına kadar kesen su arkı. |
KASİSA | (C.: Kasis) Devecilerin, azıklarını ve elbiselerini yüklettikleri deve. * Bir ot. |
KASİYY (KISİYY) | Soğuk gece. * Kas adı verilen mahâlde yapılan ibrişimli bir elbise. |
KASİYY | Uzak, baid. Irak. |
KASKAS | Açlık. * Sür'at yapan, hızla giden. * Yol gösterici. * Devenin yediği bir ot. |
KASKASE | Çok karanlık gece. * Asâ, sopa, baston. |
KASKASE | Yol göstermek. * Köpeği "kuçu kuçu" diye çağırmak. |
KASL | Kesmek. |
KASM | Bölmek. * Ayırmak. * Bahsetmek. * Kesmek. |
KASM | Kapa kapa yemek, bütün bütün yutmak. * Kesmek. * Cem'etmek, toplamak. * İ'tâ etmek, vermek. |
KASMA | Ufak boynuzlu dişi koyun. |
KASME | Yüz, çehre, vech. |
KASME | Merdiven ayağı. |
KASMEL | Arslan, esed. |
KASR | Köşk. Yüksek ve ferah bina. Taştan veya kârgir küçük saray. |
KASR-I CENNET | Cennet köşkü. |
KASR-I MÜŞEYYED | Tahkim edilmiş, sağlam yapılmış büyük bina. Büyük apartman. |
KASR | Kısa olmak. Kısa kesmek. * Birisini bir hususa, bir işe tahsis etmek. * Bir işte tembellik etmek. * Akşamlamak. * Hapseylemek. * Yekpâre taş. * Beyazlatmak. * Gevşetmek. * Noksanlaştırmak. |
KASR-ÜL KELÂM | Sözü az etmek. Kısa konuşmak. |
KASR-I SALÂT | Seferde olan bir kimsenin, dört rekâtlı farz namazları ikişer rekât kılması. Namazı kısaltmak. |
KASR-I YED | El çekmek, ferâgat etme, vazgeçme. |
KASR | Men'etmek. * Zorla bir şeyi yaptırmak. * Galip olmak. |
KASRÎ | Zorla, cebren. |
KASRİYYET | Zorlama hâli. |
KASS | Cem'etmek, toplamak, biriktirmek. |
KASS | Talep etmek, istemek. * Nemime, söz götürmek, lâf taşımak. |
KASS | Göğüs. * Saç kesmek. * Kırkmak. * Koyundan kırkılmış yün. |
KASSA | Kireç. |
KASSAB | Düdükçü. * Kesici. * Parçalayıcı. |
KASSABİYYE | Hayvan kesme ücreti, kasaplık ücreti. |
KASSAM | Huk: Vârisler arasında miras malını taksim eden ve küçüklerin hakkını koruyan şeriat memuru. * Taksim eden. |
KASSAM | Hayrı çok olan kimse. * Yorulmuş, kendini bırakmış, mahzun kişi. * Büyük hurma salkımı. * Büyük et parçası. |
KASSAR | Leke çıkaran. * Çırpıcı, yıkayıcı. |
KASSÎ | Göğüsle alâkalı. Sadrî. |
KAST | f. Noksan, eksik, kusur. |
KASTA' | Ayaklarının siniri büzülüp kurumuş olan deve. |
KASTAL | şeker tozu. |
KASTAL | Cenk ederken olan toz, dövüşürken çıkan toz. |
KASTALANÎ | (Hi: 851-923) (İmam-ı Ahmed İbn-i Muhammed) Büyük Şafiî âlimlerindendir. Çok eser yazmıştır. En meşhur eseri Mevahib-ül Ledüniyye'dir. Mısır'da vefat etmiştir. |
KASTALANÎ | Ok atmak. * Şafak kızıllığı. |
KÂSTAR | f. Yalancı, hilekâr. |
KASTAR | (C.: Kasâtıra) Hâzık, basiretli, mahâretli kimse. * Paranın sahtesini seçip çıkaran kimse. |
KÂSTE | f. Eksik, noksan, eksilmiş, azalmış.KASUB : Mestler.KASUS : Yalnız otlayan deve.KASV : Deve kulağının kenarı. |
KASVA | Kulağının dörtte biri kesik olan koyun veya deve. |
KASVERE | Yaşça büyük olmak. * şecaatli, kuvvetli. * Aslan. * Bir nebat ismi. |
KASVET | Katılık. * Sıkıntı. İç sıkıntısı. * Kalb katılığı. (Bak: Kasavet) |
KASVET-BAHŞ | f. Kasvet ve sıkıntı veren. |
KASVET-EFZA | f. Kasvet ve iç sıkıntısı veren. |
KASVET-ENGİZ | f. Kasvet ve iç sıkıntısı veren. |
KASVET-NÂK | f. İç sıkan, sıkıntı veren. |
KAŞ' | (Kış') Şaşkın ve ahmak adam. Zayıf adam. * Açmak. * Gidermek. Dağıtmak. * Kuru deri. Deriden olan çadır. * Hamam pisliği. * Deriden yapılmış döşek. * Balgam. |
KA'Ş | (C.: Kuuş) Ağacın başını çekip eğmek. * Cem etmek, toplamak. * Kadınların bindiği merkep. |
KÂŞ | f. Çok istek, arzu, özleme. |
KAŞB | Karıştırmak. * Zehir içirmek. * Yaramazlıkla hatırlamak. * İncitmek. |
KAŞAĞI | Hayvanları kaşıyıp tozlarını düşürmeğe mahsus âlet. * İhtiyar kimselerin, sırtlarını kaşımak için kullandıkları, ağaçtan uzun saplı ve bir ucundaki levhası dişli bir âlet. |
KÂŞÂNE | f. Büyük, süslü ve gösterişli ev. Saray. Kışlık, rahat ve mükemmel ev, oda. |
KÂŞÂNE-İ MÜRGÂN | Kuş yuvası. |
KAŞ'ARİRE | Ürpermek, titremek. |
KAŞBE | Hasis kişi. * Maymunun dişisi. |
KAŞE | Mühür, imza. * Bir nevi kumaş. |
KAŞEM | Yetişmeden yenen beyaz hurma koruğu. |
KAŞER | Çok fazla kırmızılık. Ziyâde kızıllık. |
KAŞÎ | f. İran'ın Kâş şehrinde yapılan bir çeşit çini. |
KAŞİ' | Kararı ve sebâtı olmayan kişi. * Dağılmış, müteferrik. |
KAŞİB | (C.: Kuşbâ) Yeni veya eski. |
KÂŞİF | Keşfedici. Keşfeden. Gizli bir şeyi meydana çıkarıp, izah eden. Açıklayan. * Mısır'da nâhiye veya kaza idarecilerine verilen ad. |
KÂŞİGER | f. Çinici, çini yapan san'atkâr. |
KÂŞİH | Düşmanlığını gizleyip izhar etmeyen. * Dağılıp uzaklaşan kimse. |
KAŞİRE | Derisi yarılmış olan baş yarığı. * Yerin yüzünü kazıp götürmüş olan yağmur. |
KAŞKAŞA | Bir şeyin kabuğunu soymak. * Hasta iyi olmak. * Halâs etmek, kurtarmak. * Uyandırmak. |
KAŞKİ | f. "Keşke, ne olurdu" gibi, özleme veya pişmanlık ifade eder. |
KAŞM | Yemek. * Açlık. * Cem'etmek, toplamak. |
KAŞMEŞ | Kuş üzümü. |
KAŞR | Bir şeyin kabuğunu soyma. |
KAŞŞ | Yaranın iyileşmesi. * Hasta iyi olmak. * Evmek. |
KAŞT | Deri yüzmek. * Açmak. * Koparmak. |
KAŞUR | (C.: Kaşurât) Yarış atlarının en sonra geleni. |
KAŞV | Kabuğu soyulmuş olan. |
KAŞVAN | Zayıf erkek. |
KA'T | Kısa boylu kimse. |
KAT' | Kesme, ayırma. * Geçme. Yol almak. Yüzerek geçmek. * Delil ve bürhan ile ilzam etmek. * Edb: Sözün te'sirini arttırmak ve dinleyenin anlayışına bırakmak için söz bitmeden kesivermek."İmtihan geliyor. Çalışın, yoksa..."Görmüyor gittiği yanlış yolu zannım çoğunuz Size rehberlik eden haydudu artık koğunuz.Bunu benden duyunuz, ben ki, evet Arnavud'um!..Başka bir şey diyemem... İşte perişan yurdum!...Mehmed Akif |
KAT'-I ALÂKA | Alâkayı kesme. |
KAT'-I DA'VÂ | Dâvâyı halletme. |
KAT'-I HAYÂT | Hayatın kesilmesi. Ölüm, mevt. |
KAT'-I MERÂHİL | Merhaleleri, durak yerlerini geçme. Yol alma, ilerleme. |
KAT'-I MERATİB | Mertebeleri aşıp geçme. |
KAT'-I MÜNÂSEBET | Münasebeti ve ahbaplığı kesme. |
KAT'-I NAZAR | Bakmamak. İtibar etmemek. * Alâkayı kesmek. |
KAT'-I TARİK | Yol kesicilik. |
KAT'A | Aslâ, hiçbir zaman. |
KATADE | (C.: Kutad) Dikenli ot. Mugaylan dikeni. |
KATAİF | (Katife. C.) Saçaklı, tüylü havlular; ehramlar. * Kadayıf tatlısı. |
KATALOG | Fr. Kitaplık halinde, yahut neşriyata tabi bulunan bir şeye ait etraflı geniş liste, eşya listesi. |
KATAM | Toz, gubar. |
KATAM | Cimâ arzulamak. * Et arzulamak. |
KATAN | Kuşların kuyruğu dibi. * Dağ ismi. |
KAT'AN | Hiçbir zaman, aslâ, katiyyen. |
KATANE | Az yemeklik. |
KATAR | Birbiri arkasına dizilmiş hayvan sürüsü. * Bir lokomotifin sürüklediği vagonların tamamı. Tren. |
KATAR | Arabistan yarımadasında müstakil bir devlettir. İstiklâlini 1/1/1971 de ilân etmiştir. Hükümet merkezi Doha şehridir. Üç yanı denizle çevrilidir. Halkı müslümandır. Resmi lisanı Arapçadır. |
KATARAT | (Katre. C.) Katreler, su damlaları. |
KATARAT-I BÂRÂN | Yağmur damlaları. Yağmur katreleri. |
KATARAT-I SEMİNE | Kıymetli damlalar. |
KATARAT-I ŞADÎ | Sevinç damlaları. Sevinçten dolayı akan gözyaşları. |
KATARAT-I UYUN | Göz yaşları. |
KATARE | Kuyudan veya başka bir yerden damlayan su. |
KATAT | Kısa, kıvırcık saç. |
KATB | (Katub) Daim çatık çehreli, ekşi yüz. * Bir kimseyi darıltmak, gücendirmek. * Birikmek, biriktirmek, doldurmak. * Dolu çuval taşımak, götürmek için hazırlamak. * Arslan. |
KATEA | (C.: Kutâ) Güve. *Ağaç kurdu. |
KATEB | (C.: Aktâb) Deve palanı. |
KATED | (C.: Aktâd-Kutud) Semer ağacı. |
KATEDRAL | Piskoposluk kilisesi. Bir şehrin büyük kilisesi. |
KATEGORİ | Aralarında herhangi bir bakımdan alâka veya benzerlik bulunan şeylerin hepsi. * Zümre, grup. |
KATEL | Nefs. Cismin bakiyyesi. |
KATELE | (Katil. C.) Katiller. İnsan öldürmüş kimseler. |
KATER | (Katre. C.) Katreler, damlalar. |
KATERE | Bir şey üzerine çökmüş toz. * İs gibi bir karanlık. * Toz. * Kebap yapmak. * Pişmiş şeyin kokması. |
KATF | Atın veya diğer davarın adımını geç atması. * Tırmalamak. * Üzüm kesmek. * Ağaçtan meyve devşirme. * Devşirme mevsimi. |
KATI' | (Kat'. dan) Kesen, Kat' eden. Durduran, mâni olan. * Keskin ve iyi bileylenmiş kılıç. |
KATI-UT TARİK | Yol kesen, eşkiya. |
KATI'A | Kesen, kesici. |
KATIBE | (A, uzun okunur) Hepsi, tamamı. Cümleten. * Bütün hâllerde. |
KATIBETEN | Tamamıyla, bütünüyle, cümleten, hepsi. * Hiçbir zaman, aslâ. |
KATIN | (C.: Kuttân) Oturan, yerli. Ev halkı. |
KAT'Î | Mutlak. şüphesiz. Tereddütsüz. |
KATİ' | (C.: Ekâti-Aktâ-Kutân) Kamçı. * Deve ve koyun sürüleri. |
KATİA | (C.: Katâi') Kesme, kat etme. * Kırılma. * Alâkayı kesme. Ahbaplığı kesme. * Vergi. * Arazi. |
KÂTİB | Yazan, yazıcı, kitâbet eden. Usta yazıcı. |
KÂTİB-İ ADL | Noter. |
KÂTİB-İ EZELÎ | Her şeyin hayatının mukadderatını ezelden bilip yazan Cenab-ı Hak (C.C.) |
KÂTİB-İ HUSUSÎ | Büyük bir kimsenin kullandığı özel kâtip, hususi kâtib. |
KÂTİB-İ SIRR | Gizli şeyler yazdırılan kâtip, sır kâtibi. |
KÂTİB-İ VAHY | Kur'an-ı Kerim âyetlerini yazan. Vahy kâtibi. |
KÂTİBANE | Kitâbet kaidesine göre, kâtipcesine. |
KAT'Î DELALET | şüphesiz, kat'i delil. |
KATİFE | (C.: Katâif) Kadife. |
KATİL | (A, uzun okunur) Öldüren. İnsanın ölümüne sebep olan insan. |
KATİL-İ MA'FUV | Can ve ırzını korumak için, tecavüze kalkanı öldüren kimse. |
KATİL-İ MÜTEAMMİD | Her ne sebeple olursa olsun, birini öldürmeyi evvelce zihninde tasavvur ederek öldüren kimse. |
KATİL | Öldürülmüş, vurulmuş. Maktul. |
KATİLE | Su silmede kullanılan bez parçası. |
KÂTİM | (Ketm. den) Ketmeden, saklıyan, tutan. Sır saklayan. |
KÂTİM-İ ESRAR | Sır saklıyan. |
KATİM | Toz çokluğundan karanlık olan. |
KATİN | Kene. * Az yiyen kimse. * Testi. |
KATİR | İhtiyarlık, saç ağarmak. * Perçin yapılan çivi uçları. |
KAT'İYYEN | Kat'i ve kesin olarak. * Aslâ, hiçbir zaman. |
KAT'İYYET | Kesinlik, kat'ilik. |
KAT'İYY-ÜD DELALE | Bir ibârenin ifâde ettiği mânaya veya hükme delâletinin kat'i ve şeksiz olması. Delilin kat'i, şüphesiz oluşu. |
KAT'İYY-ÜL METİN | Metnin, ibârenin kat'i ve şüphesiz oluşu. (Ayet gibi) |
KATL | (C.: Mekâtıl) Kesmek. |
KATL | Öldürmek. |
KATL-İ ÂM | Bir yerde çoklarının öldürülmesi. Herkesi kılıçtan geçirme. Toptan imha. |
KATL-İ AMD | Huk: Kasden ve bile bile öldürme. |
KATL-İ NEFS | İntihar. Kendi kendini öldürme. |
KATL-İ NÜFUS | Adam öldürme. |
KATLÂ | (Katîl. C.) Öldürülmüş kimseler. |
KATLGÂH | f. Öldürme yeri. Cinayet mahalli. |
KATM | Kesmek. Isırmak. * Tatmak, zevk. * Devenin kükremesi. |
KATMER | t. Bir şeyin kat kat olması. * Çok yapraklı oluşu. (Gülün, çiçeğin, böreğin, elbisenin kat kat olduğu gibi.) |
KATNE | Kırkbayır. * Boş. |
KATOLİK | Fr: Hıristiyanlardan bazılarınca Hz. İsa'nın (A.S.) vekili telâkki ettikleri papanın reisliği altında Hıristiyanlıkta bir mezheb ve bu mezhabe bağlı olanlar.(Ehl-i bid'a, dinsizliklerine ve ilhadlarına şöyle bir bahane buluyorlar. Diyorlar ki: "Alem-i insaniyetin müteselsil hadisâtına sebep olan Fransız ihtilâl-i kebirinde, papazlara ve rüesa-yı ruhaniyeye ve onların mezheb-i hassı olan Katolik mezhebine hücum edildi ve tahrib edildi. Sonra çoklar tarafından tasvib edildi. Frenkler dahi, ondan sonra daha ziyade terakki ettiler?.."Elcevap: Bu kıyasın dahi, evvelki kıyaslar gibi farkı zâhirdir. Çünkü: Fransızlarda, havas ve hükümet adamları elinde çok zaman din-i hıristiyani, bahusus Katolik mezhebi bir vasıta-i tahakküm ve istibdat olmuştu. Havas, o vasıta ile nüfuzlarını avam üzerinde idame ediyorlardı. Ve "serseri" tabir ettikleri avam tabakasında intibaha gelen hamiyet-perverlerini ve havas zalimlerin istibdadına karşı hücum eden hürriyet-perverlerin mütefekkir kısımlarını ezmeye vasıta olduğundan ve dörtyüz seneye yakın Frengistanda ihtilâller ile istirahat-ı beşeriyeyi bozmağa ve hayat-ı içtimaiyeyi zir ü zeber etmeğe bir sebep telâkki edildiğinden; o mezhebe, dinsizlik namına değil, belki Hristiyanlığın diğer bir mezhebi namına hücum edildi. Ve tabaka-i avamda ve feylesoflarda bir küsmek, bir adavet hasıl olmuştu ki; mâlum hâdise-i tarihiye vukua gelmiştir. Halbuki: Din-i Muhammedi (A.S.M.) ve Şeriat-ı İslâmiyeye karşı; hiçbir mazlumun, hiçbir mütefekkirin hakkı yoktur ki, ondan şekva etsin. Çünkü onları küstürmüyor, onları himaye ediyor. Tarih-i İslâm meydandadır. İslâmlar içinde bir iki vukuattan başka dahili muharebe-i diniye olmamış. Katolik mezhebi ise, dörtyüz sene ihtilâlât-ı dâhiliyeye sebep olmuş. M.) |
KATR | Damlamak. Damlatmak. Damlayan şey. * Develeri katarlamak. * Birisini şiddet ve hiddetle yere çalmak. * Yağmur. |
KATR | Darlık. |
KATRAN | (Katıran) Siyah, sert kokulu, süretle yanan, hararetli, keskin ve suda erimeyen bir madde. |
KATRE | Damla. Su damlası. * Bir damla olan şey. |
KATRE-İ BÂRÂN | Yağmur damlası. |
KATRE-İ GEVHER | Cevher damlası. İnci tanesi. * Pek kıymetli şey. |
KATRECU | f. Bir damla arıyan. |
KATREFEŞAN | f. Damla saçan. |
KATRED (KATÂRİD) | Koyunu ve kuzusu çok olan kişi. |
KATT | Katı bir cismi yontma, enine kesme. * Saçın kıvırcık olması. * Narhın, fiatın fazla olması. |
KATT | Kuru yonca. * Koğuculuk etmek, yalan söylemek, dedikodu yapmak. * Zeytin yağını fesliğen ile kokutmak. |
KATTA' | Çok kat'eden, adah çok kesen. |
KATTAL | (Katl. den) Çok öldüren, çok katleden. |
KATTAN | Pamuk satan. |
KATTAT | Hokkalar yapan, çıkrıkçı. |
KATUB | (Bak: Katb) |
KATUBE | Arkasında semeri olan deve. |
KATUF | Tenbel. * Yavaş yürüyüşlü davar, yavaş olan hayvan. |
KATV | Hizmet. |
KATV | Sürur ve neşeyle ağır ağır yürümek. * Adımını biribirine yakın atmak. |
KAUD | Binilmeğe kabil deve (en az iki yaşında olur.) |
KAUD | Yavaş giden at. |
KAUR | Çok derin. * Çöllerde, rüzgârların esmeleri sebebiyle yığılan kum tepeleri. Kumullar. |
KAUS | Yaşlı, koca, ihtiyar. |
KAV' | (C.: Akvâ) Erkek dişiye aşmak. * Üstüne hurma ve buğday döktükleri düz yer. |
KAVA' | Kimse olmalan ıssız yer. * İki tarafına yağmur yağıp ona yağmayan yer. |
KA'VA' | İncikleri ince olan kadın. |
KAVABİL | (Kabile. C.) Ebeler. * (Kabiliyet. C.) Kabiliyetler veya kabiliyetliler. |
KAVAD | Kaltaban. Arsız, gayretsiz. |
KAVAD | Katili maktul yerine kısas etmek. |
KAVADİH | (Kadiha. C.) Çekiştirenler, zemmediciler, kötüleyiciler. * Çekiştirilecek ve zemmedilecek şeyler. |
KAVADİM | (Kadime. C.) Kuyruklar. * Kuşların kanatlarının ön tüyleri. |
KAVAF | Kundura ve terlik gibi ayakkabıları hazır olarak satan. |
KAVAFÎ | (Kafiye. C.) Kafiyeler. |
KAVAFİL | (Kafile. C.) Kafileler. Birlikte yolculuk eden topluluklar. * Sıra sıra ve takım takım gönderilen şeyler. |
KAVAİD | (Kaide. C.) Kaideler. Hareket porgaramları. Dil öğreten bir kitaptaki kaideler. Arab lisanındaki kaidelerin dercedildiği gramer kitabı. |
KAVAİD-İ ESASİYE | Esası teşkil eden temel kaideler. |
KAVAİM | (Kaime. C.) Kaimeler. |
KAVAKİZ | (Kakuze. C.) Boş maşrapalar. |
KAVALİB | (Kalıb. C.) Kalıplar. |
KAVAM | Adâlet. * Güzel ve uzun boy. |
KAVANİN | (Kanun. C.) Kanunlar. Devlet idare kaideleri. Şeriatın her bir mes'elesi. |
KAVANİN-İ ASKERİYE | Askeri kanunlar. |
KAVANİN-İ CEZAİYE | Ceza kanunları. |
KAVANİN-İ HADSİYE | Hadse âit düstur ve kanunlar. (Bak: Desâtir) |
KAVANİN-İ İLÂHİYE | İlâhî kanunlar. Şeriat. (Bak: Şeriat) |
KAVARİ' | (Karia. C.) İnsan öleceği zaman, halet-i nezi'de okunan âyet-i kerime. * Şiddetli esen rüzgârlar. * Ansızın Allah tarafından gönderilen belâ ve musibetler. |
KAVARİR | (Karure. C.) Gözbebekleri. * Şişeler.KAVAS : Eskiden vezirlerin maiyetlerinde kullandıkları silâhlı adamlar. |
KAVASIF | (Kasıf. C.) Şiddetli esen rüzgârlar. Fırtınalar. |
KAVASIM | (Kasım. C.) Ezici, kırıcı ve ufaltıcı şeyler. |
KAVAYİM | Davarın ayakları. * Evin direkleri. |
KAVB | Kesmek. * Çukur kazmak. |
KAVD | Boy uzunluğu. * At sürüsü. |
KAVDA | (C.: Kud) Uzun boyunlu kadın.* Alt dişlerin uzun başlısı. |
KA'VE | Evin ortası. |
KAVEME | (Kavme) Namazda, rükudan kıyama kalkıp, bir kere "Sübhâne Rabbiyel Azim" diyecek kadar durmak. |
KAVF | Bir kimsenin peşinden gitmek. * Ense saçı. |
KAVİ | Sağlam, metin, zorlu, kuvvetli, güçlü. * Varlıklı, zengin, sâlih, emin, mutemed. |
KÂVÎ | (Key. den) f. Yakan, yakıcı. Dağlayan. Demirci. |
KAVİM | (Bak: Kavm) |
KAVİM | Doğru, dik, ayakta. * Dürüst. * İsabetli. * Boyu düzgün ve güzel. |
KAVİSNAME | f. Okçular ve okçuluk hakkında yazılan eser. |
KÂVİŞ | f. Eşme, kazma. |
KÂVİŞGER | f. Kazıcı, eşici, kazan. |
KAVİYYEN | Kuvvetle, kat'i olarak. Şüphesiz olarak. |
KAVİYYEN ME'MUL | Çok kuvvetle ümid edilen. |
KÂVİYYET | Yakıcılık, dağlayıcılık. |
KAVİYY-ÜL BÜNYE | Bünyesi sağlam olan. Sağlam vücutlu. |
KAVİYY-ÜL İKTİDAR | İktidarı kuvvetli. |
KAVKAA | Salyangoz, midye gibi hayvanların sert kabuğu. |
KAVKAH | Tavuk gıdaklaması, tavuk sesi. |
KAVKAL | Bağırtlak kuşunun erkeği. * Keklik. * Turaç kuşu. |
KAVL | Anlaşma. Sözleşme. * Konuşulan söz. Söz cümlesi. * İtikad, delâlet. * Tarif. * İlham. |
KAVL-İ LEYYİN | Yumuşak söz. Sert olmayan söz. Enâniyetli olmayan söz. |
KAVL-İ MÜCERRED | Delilsiz söz. |
KAVL-İ RÂCİH | Daha makbul ve daha önde olan söz, kanaat, fikir. |
KAVL-İ RESUL | Hadis. |
KAVL-İ ŞÂRİH | Mânasını açıklayan söz. Şerheden söz. Tarif. Şerhedenin sözü. |
KAVLEN | Söyleyerek. Söz ile. Anlaşarak. |
KAVLÎ | Sözle alâkalı. Söz niteliğinde. |
KAVLİYYAT | Kaviller, kuru lâflar, boş sözler. |
KAVM | (Kavim) Bir peygambere tâbi ve bağlı insan topluluğu. Aralarında dil, âdet, örf, kültür birliği olan cemâat, topluluk. Millet. Bir işe başlamak. * Pazar kurmak. * Müşteri ile anlaşmak. |
KAVM-İ MAHSUR | Nüfusu yüz kişiden az olan köy halkı. |
KAVMÎ | Kavme âit, kavimle alâkalı. |
KAVMİYET | Kavimcilik. Milliyetçilik. Bir kavmin hususiyetleri. |
KAVMİYETÇİLİK | İslâmiyetin âyet-i kerime ve hadis-i şerifle men'ettiği, soy sop üstünlüğü ileri sürerek, kendi kavminden olmayanlardan ayrılmak ve onları hakir görmek. (Bak: Asabiyet-i câhiliye) |
KAVNES | (C.: Kavânis) Atın iki kulağı arası. * Başa giyilen miğferin tepesi. |
KAVRA | Geniş yer. |
KAVS | Yay. * Eğri, yay biçiminde olan şey. * Dokuzuncu burcun adı. |
KAVS-I KUZAH | (Kavs-i kuzeh) Gök kuşağı. Alâim-i semâ. Ebem kuşağı. |
KAVSAF | Kadife. |
KAVSARRA | Kamıştan yapılan hurma sepeti. * Şeker yükü. |
KAVSEYN | İki yay. |
KAVSÎ | Yay biçiminde olan, yay gibi olan. |
KAVS-PARE | f. Küçük yay, küçük kavs. |
KAVT | (C.: Akvât) Koyun sürüsü. |
KAVT | İhtiyaç miktarı yemek vermek. |
KAVVAD | Arsız, pezevenk, deyyus, kaltaban, gayretsiz. |
KAVVAL | (Kavl. den) Geveze, çok konuşan, çok söyliyen. * Sözü yerinde söyliyen. Lâf ebesi. |
KAVVAM | Nezaret ve muhafaza eden kimse. İşlerin mes'uliyetini üzerine alıp iyi idare eden. |
KAVVAS | (Kavs. dan) Oklu asker. * Ok imâl eden kimse. Okçu. |
KAVZ | (C.: Akvâz-Akâviz-Kızân) Küçük kum tepesi. * Düşmek. * Bağlamak. |
KAVZ | Bozmak. Yıkmak. |
KAY | Kusma, istifrağ. Hastalıktan dolayı ağızdan çıkan hazmolmamış gıdâ maddesi.(Âlim-i mürşid koyun olmalı; kuş olmamalı. Koyun, kuzusuna süt; kuş, yavrusuna kay verir. M.) |
KAY | Yağmurlu hava. |
KAY' | Kedi, sinnevr. |
KAY'AM | (C.: Kayâım) Kedi. |
KAYANE | Demircilik. |
KAYASİRE | (Kayser. C.) Kayserler. Eski Bizans ve Roma İmparatorlarının lâkapları. |
KAYD | Kelepçe, bağ. * Bağlamak. * Bir şeyi bir yere yazmak. * Deftere geçirmek. * Sınırlamak. * Şart. |
KAYD-I HAYAT | Ömür boyunca, yaşadığı müddetçe. |
KAYDAHR | Halkın her işine karşı gelen. * İri gövdeli deve. |
KAYDEHUR | Yaramaz huylu. |
KAYDETMEK | Yazmak. * Bağlamak. * İlgilenmek, alâkalanmak. |
KAYDİYYE | Deftere kaydetme ücreti. |
KAYDUM | Her nesnenin önü. |
KAYH | (C.: Kuyuh) İrin. |
KAYID | (C.: Kıvâd-Kâde-Kavâyid) Çekici, çeken. * Çavuş. * Koyunların önünde yürüyen "kösem" dedikleri koyun. |
KAYIF | Ferasetle bir kimsenin nesebini bilen kişi. |
KAYIM | Durucu, duran. * Kılıç kabzası. |
KAYIN | Kadının veya kocanın erkek kardeşi. |
KAYINÇO | Kayın. Kayınbirader. |
KAYISA | (C.: Kavâsi) Derenin son bulduğu yer. |
KAYİLE | (Bak: Kaylule) |
KAYKA' | Tavuk avazı, tavuk sesi. |
KAYKABAN | İğde yemişi gibi akça yemişi olan bir ağaç. |
KAYL | (C.: Akyâl) Ulu şerif kimse. * Öğle vakti şarap içmek. |
KAYLULE | Kerâhet vakti olmayan kuşluk vakti uykusu, öğle uykusu.(Re'fet, $ âyet-i celilesindeki $ kelimesinin mânasını merak edip sorması münasebetiyle ve hapiste sabah namazından sonra sairler gibi yatmasından gelen rehavet dolayısıyla, elmas gibi kalemini atâlete uğratmamak için yazılmıştır. Uyku üç nevidir:Birincisi: Gayluledir ki, "fecirden sonra tâ vakt-i kerahet bitinceye kadardır." Bu uyku, rızkın noksaniyetine ve bereketsizliğine Hadisçe sebebiyet verdiği için, hilâf-ı Sünnettir. Çünkü; Rızk için sa'yetmenin mukaddematını ihzar etmenin en münasip zamanı, serinlik vaktidir. Bu vakit geçtikten sonra bir rehavet ârız olur. O günkü sa'ye ve dolayısıyla da rızka zarar verdiği gibi, bereketsizliğe de sebebiyet verdiği, çok tecrübelerle sabit olmuştur.İkincisi : Feyluledir ki, "İkindi namazından sonra mağribe kadardır." Bu uyku ömrün noksaniyetine, yâni uykudan gelen sersemlik cihetiyle o günkü ömrü nevm-âlud, yarı uyku, kısacık bir şekil aldığından maddi bir noksaniyet gösterdiği gibi, mânevi cihetiyle de o gün hayatının maddi ve manevî neticesi ekseriya ikindiden sonra tezahür ettiğinden, o vakti uyku ile geçirmek, o neticeyi görmemek hükmüne geçtiğinden, güya o günü yaşamamış gibi oluyor.Üçüncüsü: Kayluledir ki, bu uyku Sünnet-i Seniyyedir. Duha vaktinden, öğleden biraz sonraya kadardır. Bu uyku, gece kıyamına sebebiyet verdiği için Sünnet olmakla beraber, Ceziret-ül-Arabta vakt-üz-zuhr denilen şiddet-i hararet zamanında bir tâtil-i eşgal, âdet-i kavmiye ve muhitiye olduğundan, o Sünnet-i Seniyyeyi daha ziyade kuvvetlendirmiştir. Bu uyku, hem ömrü, hem rızkı tezyide medardır. Çünkü: Yarım saat kaylule, iki saat gece uykusuna muadil gelir. Demek, ömrüne hergün bir buçuk saat ilâve ediyor. Rızk için çalışmak müddetine, yine bir buçuk saati ölümün kardeşi olan uykunun elinden kurtarıp yaşatıyor ve çalışmak zamanına ilâve ediyor. L.) |
KAYN | (C.: Kuyun) Demirci, haddad, * Kul, köle. |
KAYNAN | At ve deve ayaklarının ip bağlanacak ve bukağı vuracak yeri. |
KAYNATA | Karı ve kocaya göre birbirlerinin babası. * Kayınpeder. |
KAYS | Leylâ ile Mecnun hikâyesinin erkek kahramanı olan Amirinin adı. * Süngü miktarı. |
KAYS | Düşmek, sukut. |
KAYSER | Eski Roma ve Bizans İmparatorlarının lâkabı. |
KAYSERÎ | f. Hükümdarlık, imparatorluk, kayserlik. |
KAYSERÎ | (C.: Kayâsir, Kayâsire) Büyük şeyh. * Büyük deve. |
KAYSUM | Marsama denilen ot. |
KAYTAS | Balina balığı. * Kadırga balığı. |
KAYTUN | (C.: Kayâtin) Hazine. Kiler. Ziyâfethâne. |
KAYTUS | Bir yıldız kümesi. |
KAYY | Fakirlik. |
KAYYIM | İnsanları birbirine kardeşlikte ve sevgide bir araya toplayıp dünya ve âhirette necat ve iyilikler yolunda cem' edici olduğundan; bütün iyilikleri haseneleri toplayıcı ve muhtaçlara çok ihsan edici mânasında Peygamberimiz Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) verilen bir isim. |
KAYYİME | Müstakim, âdil. Çok değerli. |
KAYYUM | Başlangıç, nihayet ve yeniden oluş gibi hallerden münezzeh ve ezelden ebede kaim, dâim ve var olan Allah (C.C.). Bütün eşyanın ancak kendisi ile kaim olduğu Cenab-ı Hak.(... Sırr-ı kayyumiyetin cilvesine bu noktadan bakınız ki; bütün mevcudatı ademden çıkarıp, herbirisini bu nihayetsiz fezada $ sırrıyla durdurup, kıyam ve beka verip, umumunu böyle sırr-ı kayyumiyetin tecellisine mazhar eyliyor. Eğer bu nokta-i istinad olmazsa; hiçbir şey kendi başıyla durmaz. Hadsiz bir boşlukta yuvarlanıp ademe sukut edecek.Hem nasıl ki bütün mevcudat, vücudları ve kıyamları ve bekaları cihetinde Kayyum-u Zülcelâl'e dayanıyorlar; kıyamları onunladır... Öyle de, mevcudatın keyfiyat ve ahvalinde binler silsilelerin; (temsilde hata olmasın) telefon, telgraf silsilelerinin merkezi ve santral direği hükmünde olan sırr-ı kayyumiyette $ sırriyle, uçları bağlıdır. Eğer o nurani nokta-i istinada dayanmazlarsa, ehl-i akılca muhâl ve bâtıl olan binler devirler ve teselsüller lâzım gelecek; belki, mevcudat adedince bâtıl olan devirler ve teselsüller lâzım gelir. Meselâ: Bu şey (hıfz veya nur veya vücud veya rızık gibi) bir cihette buna dayanır; bu da ötekine; o da ona... gitgide herhalde nihayetsiz olamaz, bir nihayeti bulunacak.İşte bütün böyle silsilelerin müntehâları; elbette sırr-ı kayyumiyettir. Sırr-ı kayyumiyet anlaşıldıktan sonra, o mevhum silsilelerde birbirine dayanmak rabıtası ve mânâsı kalmaz, kalkar; herşey doğrudan doğruya sırr-ı kayyumiyete bakar. L.) |
KAYYUM | (Kıyâm. dan) Camilerde iş gören kimse. Cami hademesi. |
KAYYUMİYET | Allah'ın ezelî ve ebedî oluşu, dâimî mevcudiyeti, bâkiliği. (Bak: Kayyum) |
KAYZ | Yaz mevsiminin en sıcak zamanları. |
KÂZ | (Gâz) f. Makas. |
KAZ' | Kesmek. * Kahretmek. * Çiğnemek. * Fuhşiyat söylemek. Sövmek. |
KA'Z | Keçi ve sığırın, ağacın başını çekip kendine eğmesi. |
KAZA | Birdenbire olan musibet. Beklenmedik belâ. * Vaktinde kılınmayan namazı sonradan kılmak. * Allah'ın takdirinin ve emrinin yerine gelmesi. * Hâkimlik, hâkimin hükmü. * İstemeden yapılan zarar. * Hükmeylemek, hüküm. * Bir şeyi birbirine lâzım kılmak. * Beyan eylemek. * Ahdini yerine getirmek. * Ödemek, edâ etmek. * İcab. * Ölüm. (L.R.) * Şeriat hâkimi olan Kadı'nın hükümetinin hududu olan memleket. (Yâni, eskiden bir hâkimin şeriat şeriat namına da'valara baktığı memlekete "kaza merkezi" denirdi.)Fık: İnsanlar arasında vuku bulan dâva ve muhasamayı şer'î hükümler dairesinde fasletmek, halletmek.(Fetvanın kazadan farkı, mevzuu âmdır; gayr-i muayyendir, hem mülzim değil. Kaza ise; muayyen ve mülzimdir.) |
KAZA-İ HÂCET | İhtiyacını gidermek. * Büyük abdest bozmak. |
KAZA-İ ŞEHVET | Şehvet ihtiyacını gidermek. Cinsî münasebet (ki, insanlar arasında nikâh olmadıkça haramdır.) |
KAZA' | Çocukların başını traş edip, bazı yerlerinde kısım kısım saç bırakmak. |
KAZAA | Bulut parçası. |
KAZAB | Katılık, şiddet. |
KAZABE | Kesinti. Bağ ağacından ve diğer ağaçtan kesilen parçalar. |
KAZAEN | Kaza olarak, tesadüfen. İstemiyerek. Bilerek değil. Beklenmedik halde. |
KAZAET | Ayıp, âr. * Fesad. |
KAZAHA | (Kazâ. dan) Kazalar. İlçeler. Kaymakamlık idareleri. |
KAZAÎ | Kaza ile alâkalı. Hüküm vermeğe ait. |
KAZAK | Her kavmin askerliğe, akın ve çapula ayrılmış efradı. * Çarlık Rusyasında ayrıca bir sınıf teşkil eden sipahiye benzer süvari askeri. |
KAZAL | (C: Kuzul-Akzile) Başın arka tarafı. |
KAZAM | şey. |
KAZAN (KEVZÂN) | Semiz şişman kimse. |
KAZANFER | (Bak: Gazanfer) |
KAZAN KALDIRMAK | t. Yeniçerilerin isyanı münasebetiyle kullanılan bir tabirdi. Yeniçeriler isyan ettikleri zaman yemek pişirilen kazanlarını da, toplandıkları At Meydanı'na getirdikleri için bu tabir meydana gelmiştir. Sonradan da devlete karşı koymağa kalkanlar hakkında kullanılırdı. (O.T.D.S.) |
KAZAR | Kirlenme, pislenme. |
KAZARA | f. Kazâ olarak. Rastlayarak. |
KAZARET | Murdarlık, necâset, pislik, pis olma hâli. |
KAZASKER | İlmiye mesleğinin en yüksek mertebelerinden biri. Lügat mânası asker kadısı, ordu kadısı demektir. Osmanlılarda Kazaskerliğin ihdası Sultan I.Murat zamanındadır. İlk Kazasker de "Çandarlı Kara Halil"dir. |
KAZAYA | (Kaziye. C.) Kaziyeler. Hükümler. |
KAZAYA-YI MAKBULE | (Bak: Kaziye-i makbule) |
KAZAZ | Ufak taş. * Döşek üstünde olan toprak. * Toz toprak bulaşmaz nesne. |
KAZA-ZEDE | Kazaya uğramış, başına felâket gelmiş. |
KAZB | Kesmek. * Yonca otu. |
KAZB | Çok nikâh. |
KAZBE | (C: Kuzub) Yonca otu. |
KÂZE | Uyluk dibi. |
KAZEF | Irak, baid, uzak. |
KAZEİN | Fr. Sütte bulunan albüminli maddeler. |
KAZEL | Çok fazla aksaklık. (Müe: Kazlân) |
KAZEM | Tez, seri, acele. |
KAZEM | Bütün bütün yutmak. * Asılsızlık. |
KAZER | Nezafetsizlik, temiz olmamak. |
KAZEZ | Pire. |
KAZF | Atmak. İftira atmak. Ehl-i namus bir kadına zina isnad etmek. Buna "kazf-ı muhsenat" da denir. (Bak: Kebair) |
KAZF (KAZÂFE) | (C.: Kızâf) İncelik, zayıflık. |
KAZH | Atmak, saçmak. |
KAZIB | (C.: Kavâzıb-Kızâb) Kesici, kesen. |
KÂZIM | Öfkesini yenen, meydana vurmayan. |
KAZIM(A) | Kemirici hayvan. |
KÂZIME | (C.: Kezâyim) Yanında bir kuyu daha olup bundan ona, ondan buna su geçen kuyu. * Büyük şehir. |
KÂZIMÛN (KÂZIMÎN) | Öfkesini yenenler. Hırsını yenenler. |
KÂZIMÎN-EL GAYZ | Öfkesini yenenler. |
KAZIYE | Ölüm. |
KAZİ | (A, uzun okunur) Dâvalara hüküm ve kaza eden. Şeriat kanunlarına göre dâvalara bakan hâkim. Kadı. * Yapan, yerine getiren. |
KAZİ-YÜL HÂCÂT | Bütün ihtiyaçları yerine getiren Allah (C.C.) |
KÂZİB(E) | Yalancı. Yalan söyleyen. |
KAZİB | (C.: Kuzıbân) Ağaç dalı. |
KAZİB | Karada ve denizde ticarete hırslı olan kimse. |
KAZİFE | Sövdükleri söz. * Attıkları nesne. |
KAZİM | (C.: Kazmân-Kazam) Gümüş. * Yazı yazmada kullanılan beyaz deri. * Davara verdikleri arpa. |
KAZİME | (Bak: Kâzıme) |
KAZİYE (KAZİYYE) | Man: Hüküm. Bir hükmü ifâde eden kelâm. * Karar. Fikir. İfâde. * Hak veya bâtıl mâna ifade eden söz. * Hükmeylemek. * Hükümet. |
KAZİYE-İ BEDİHİYYE | Man: Delil ile isbata muhtaç olmaksızın, aklın cezmen hüküm ve tasdik eylediği hüküm. Bu iki kısma ayrılır:1- Kaziye-i bedihiyye-i akliyye: Aklın hârice danışmayarak ve havassın (hislerin) tavassut ve yardımına muhtaç olmayarak tasdik eylediği kaziyeye denilir ki; akıl mücerret mevzu ve mahmulünü tasavvur edince beyinlerindeki nisbet-i hükmiyeyi cezmen tasdik ediverir ve bunlara Ulum-u müteârife denir. Bu da ya evveliye veya fıtriyye olur.2- Kaziye-i bedihiyye-i akliyye-i evveliye: Aklın mücerret tarafeyni tasavvur ile beynindeki nisbet-i hükmiyeyi cezmen tasdik ettiği kaziyyeye denir. (L.R.) |
KAZİYE-İ BEDİHİYYE-İ FITRİYYE | Man: Aklın tarafeyni tasavvur ederken zihinde hâzır olan bir hadd-ı vasat vâsıtası ile nisbet-i hükmiyyeyi cezmen tasdik eylemesinden ibaret olan kaziyyeye denir. |
KAZİYE-İ CEHLİYYE | Man: Esası cehl üzere mebni olan bâtıl kaziyyedir. (L.R.) |
KAZİYE-İ CÜZİYYE | Man: Hükmü, mevzuun bazı efradına şamil olan kaziye. "Bazı şeyler serttir." gibi. |
KAZİYE-İ HAMLİYYE | Man : Mahmulün (yâni, haberin), mevzua (yani mübtedaya) sübut veya nef'i ile hükmü hâvi olan kaziyye. Tabir-i diğerle: Mahmulün mevzua kayıtsız ve şartsız olarak isnad olunduğu kaziyyeye denir. "Dünya fânidir" gibi. |
KAZİYE-İ İHTİMALİYYE | Man: Bir şeyin olması veya olmaması mümkün olmak ihtimâli üzerine bina olunan kaziyye. |
KAZİYE-İ KÜLLİYE | Man: Hüküm mevzuunun cemi efradına şâmil olan kaziyye. "İnsanların cümlesi nâtıktır" gibi. |
KAZİYE-İ MA'DULE | Man: Selb, ya mevzuundan ya mahmülünden ikisinden cüz' olan, yâni kendinde hem isbat ve hem de nefiy kaziyyelerdir. "Nefs-i nâtıka gayr-i mürekkebdir" gibi. |
KAZİYE-İ MAHKÛMUN BİHÂ | (Bak: Kaziye-i muhkeme) |
KAZİYE-İ MAHSUSA | Man: Mevzuu yalnız bir fertten ibaret olup da hüküm onun üzerine olan kaziyyedir. Buna Kaziye-i şahsiyye dahi denir. "İstanbul en büyük şehirlerin birincisidir" gibi. |
KAZİYE-İ MAKBULE | Kabule mazhar olmuş hüküm ve iddia. İtimad edilir zâtların söyledikleri ve bu itimada binâen kabul edilen kaziyye. |
KAZİYE-İ MEŞHURE | Man: Herkesce sâbit olduğu hasebiyle hükmolunan kaziyye. |
KAZİYE-İ MEVHUME | Man: Mâkul işler üzerine kuvve-i vâhimenin hükmeylediği kâzib kaziyyedir. |
KAZİYE-İ MUHAYYELE | Man: Kizb olduğu mâlum iken nefsin ya münbasit ya münkabız olduğu kaziyye. Hayali olan hüküm. |
KAZİYE-İ MUHKEME | Tam, sağlam hüküm. Temyizin tasdikinden geçmiş, değişmez hâle gelmiş mahkeme kararı ki, böyle bir karara mazhar olan herhangi birşey hakkında tekrar dava açılamaz; dâva mevzuu yapılamaz. Aksi takdirde kanun namına kanunsuzluk yapılmış olur. Buna "Kaziye-i mahkumun bihâ" da denir. (Bak: Muhkem kaziyye) |
KAZİYE-İ MUTLAKA | Man: Hiçbir ihtimâl gösterilmeyip, bir şeyin şöyle olduğuna veya olmadığına açıktan açığa hükmolunan kaziyye'dir. |
KAZİYE-İ MÜMKİNE | Mümkün olan hüküm, kaziyye.(Meselâ: Kim iki rekât namazı filan vakitte kılsa, bir hac kadardır. İşte iki rekât namaz bazı vakitte bir hacca mukabil geldiği hakikattır. Herbir iki rekât namazda bu mâna külliyet ile mümkündür. Demek şu nevideki rivayetler vukuu bilfiil dâimi ve külli değil, zira kabulün madem şartları vardır. Külliyet ve daimilikten çıkar. Belki ya bilfiil muvakkattır, mutlaktır, veyahut mümkinedir, külliyedir. Demek şu nevi ehadisteki külliyet ise, imkân itibariyledir... S.) |
KAZİYE-İ NAZARİYYE | Man: Aklın bir delil ile tasdik eylediği kaziyye. Delilinin mukaddematı yakiniyyattan ise, yakiniyye'dir ve illâ zanniye olur. |
KAZİYE-İ SÂLİBE | Man: Mevzuun mahmulünden selbiyle hükmolunan, yâni; bir şeye nefi ile hükmeyleyen kaziyye'dir. "Kamerin ziyası kendinden değildir" gibi. |
KAZİYE-İ ŞARTİYYE | Man: İki cümleden ibâret, fakat bunlardan birinde olan hüküm diğerinde gösterilen şarta mütevakkıf olan, yâni; aralarında mülâzemet ve irtibat bulunan kaziyedir. |
KAZİYE-İ ŞARTİYYE-İ MUTTASILA | Man: Mevzu ile mahmulü birer cümle olmakla, birinde bir şeyin üzerine olunan hüküm, diğerinde gösterilen şarta mütevakkıf olan kaziyyedir. (Eğer bir cisim ağır ise, bir yere yerleştirilmedikçe düşer gibi.) |
KAZİYE-İ ŞARTİYYE-İ MÜNFASILA | Man: Mahmulü birden fazla olmakla bu mahmulllerin biri elbette mevzua isnad olunmak lâzım geldiğine hükmolunan kaziyyedir. (Adet ya tektir, ya çifttir) gibi. |
KAZİYE-İ TAKLİDİYYE | Man: Mücerred. Başkasından duymakla hükmolunan kaziyye. |
KAZİYE-İ YAKÎNİYYE | Man: Yakîni ifade eden kaziyyeye denir. Ya bedihiyye veya nazariyye olur. |
KAZİYE-İ ZANNİYE | Man: Karineler ve emârelerden alınmış olan kaziyyeye denir ki; akıl galip zan ile hüküm eylerse de, onun nakzını dahi tecviz eder, bu cihetle zanniyatın cümlesi nazaridir. |
KAZİYE-İ ZARURİYYE | Man: Tasdikat-ı akliyyeden olmakla zıddı mümkün olamıyacak surette kat'i olan bir nevi kaziyyedir. |
KAZİZ | Ufak taşlar, taş parçaları. * Topluluk, cemaat. |
KAZKAZ | Arslanın, kemiği parça parça etmesi. * Yavuz arslan. |
KAZKAZA | Kemiği parçalamak. |
KAZM | Kuru şeyler yemek. * Dişlerin etrafıyla bir şeyi ısırıp yemek. |
KAZR | Bir kimsenin peşinden gitmek. |
KAZUF (KAZİF) | Irak, uzak, baid. |
KAZULET | Kocaman. |
KAZUR | Temiz olmayan şeylerden sakınan kimse. |
KAZURAT | Pislikler, süprüntüler, insan pisliği. |
KAZURE | (C.: Kazurât) Pislik. * Mezbele, süprüntülük. |
KAZUZE | Maşrapa. |
KAZZ | Büyük taş. * Topraklı olan. * Topluluk, cemaat. |
KAZZ | Bükülmüş ibrişim. Ham ipek. * Sıçramak. * Irak olmak, uzak olmak. |
KAZZ | Okun yeleğini kesmek. * Yalnız, tek, ferd. |
KAZZABE | Çok keskin. |
KAZZAFE | Sapan. |
KAZZAN | Pire. |
KAZZAZ | İpekçi. İpek yapan veya satan kimse. |
KAZZE | (C.: Kuzâ) Su üstündeki çörçöp. * Göze düşen çöp. * Gözün çapağı. |
KE | "Gibi" mânasındadır. (Arapça teşbih edâtı) Kelimenin başına getirilir. Meselâ: (Kezâlike: Bunun gibi) * Harfin ve kelimenin sonuna gelirse "sen" zamiri yerindedir. Meselâ (Kitâbü-ke: Senin kitabın) |
KE | f. Farsçada küçültme edatıdır. Kelimelerin sonlarına gelir. (Meselâ: "Merdüm: Adam; merdümek: Adamcağız" gibi.) |
KEB' | Men'etmek, mâni olmak, engellemek. * Dinar. Dirhem. |
KEBAB | Ateşte pişirilen et. * Ateşte kavrularak veya alazlanarak pişirilen her türlü yiyecek. |
KEBABE | Bir ot ismi. |
KEBAD | İri limon. |
KEBADE | f. Tâlim yayı. |
KEBADE-KEŞ | f. Ok atma tâlimi yapan veya ok atmaya hevesli olan. Tâlim yayını çeken. |
KEBADE-KEŞÎ | f. Ok atmaya hevesli olma, tâlim yayını çekme. |
KEBAİR | (Kebire. C.) Büyük şeyler, büyük günahlar. Kebairin sıralanışı:-Allah'ı inkâr etmek.-Allah'a şirk koşmak.-Kat'iyyen sâbit olan dini bir hükme inanmamak.-Allah'ın rahmetinden ümidini kesmek.-Allah'ın cezasından, mekrinden ve azabından emin olmak.-Günah üzerinde ısrar etmek. Yâni, herhangi bir günahı devamlı işleyip durmak.-Namazı, orucu terketmek. Allah yolunda cihaddan kaçmak.-Anaya, babaya âsi olmak. Yalan yere şehadet veya yemin etmek.-Bir kimseyi haksız yere öldürmek. Bir kimsenin bir uzvunu haksız yere kesmek veya muattal bir hale koymak.-İffetli kadınlara fuhuş isnad etmek. Nemmamlık etmek.-Ribâda (fâizde) ve hırsızlıkta bulunmak. Rüşvet almak.-Yetim malı yemek.-Zina ve livata denilen günahları işlemek. Bu sayılan günahlar hülâsa edilse, "yedi kebair"i ifade eder. Başta üçü el-iyâzü billah küfürdür. Sonrakiler ise, üzerine İlâhî ceza terettüb edip, hadd-i şer'îyi icab ettiren, açıkça ve kat'i olarak nehyedilmiş bulunan büyük günahlardır. (Bak: Mubikat-ı seb'a) |
KEBAS (KEBES) | Misvak ağacının yemişi. * Bir şeyin kokup bozulması. |
KEBB | Hor ve zelil etmek, yüzü üstüne bırakmak, helâk etmek. |
KEBBAH | Gönden bardak ve matara diken kimse. |
KEBBAN | Büyük terâzi. Kantar. |
KEBBE | İzdihamlık, kalabalık. * Cenk ve kıtal içinde sür'at etmek. Savaşta acele hareket etmek. |
KEBC | Davarı durdurmak için dizginini çekmek. |
KEBE | Çobanların ve köylülerin giydikleri yünden bir nevi aba. |
KEBED | Ciğer ağrısı. * Kara ciğer. * Meşakkat. Şiddet. Mihnet. * Karnın şişmesi. |
KEBEL | Kısa. |
KEBG | f. Keklik. |
KEBİB | Darı. |
KEBİCEK | Kış otu. |
KEBİR | Büyük, âli, yüce. |
KEBİRE | (Müe.) Büyükler. Büyük günahlar. (Bak: Kebair) |
KEBİSE | Dört senede bir takarrur eden ve bir gün fazlası olan sene. Şubatın 29 gün olduğu sene. |
KEBİT | Deve avazı. Sığır avazı. |
KEBKEB(E) | f. Ayak patırtısı. |
KEBKEBE | Yüz üstüne düşürme. * Çukur bir yere döne döne düşme. |
KEBL | Bağlamak. * Kovanın ağzını iki kat edip dikmek. |
KEBN | Kova ağzını iki kat edip dikmek. * Udul etmek, dönmek, vazgeçmek. * Besili ve semiz olmak. * Kaybetmek. |
KEBS | Çukur bir yeri doldurup düzeltme. * Bir cins hurma. * Misk hokkası. |
KEBSE | Beraberlik, eşitlik, müsavat. * Ebucehil karpuzu. |
KEBŞ | (C.: Kibâş) Erkek koyun. Koç. |
KEBT | Zelil etmek, hor hakir etmek. * Sarfetmek, harcamak. |
KEBUD | f. Mavi. Gök rengi. |
KEBUDFÂM | f. Gök renginde olan. Mavi renkli. |
KEBUDÎ | f. Mâvilik. |
KEBUTER | f. Güvercin. |
KEBUTER-İ NAME-BER | Posta güvercini. Mektup götüren güvercin. |
KEBUTERÂN | (Kebuter. C.) Güvercinler. |
KEBUTER-BÂZ | f. Güvercin besleyen, yetiştiren, satan kimse. |
KEBV (KEBVE) | Davarın, başını vücuduna sürçmesi. * Çakmak çöngelip ateşi çıkmaz olmak. * Görmek. * Kabın içindekini dökmek. * Ateşi kül bürüyüp örtmek. |
KEC | f. Eğri, çarpık. |
KECABE | f. Devenin üstüne konan oturulacak bir çeşit tahtırevan. |
KECAVE | f. Deve üstüne konulan bir cins tahtlrevan. |
KECBAZ | f. Oyunda hile yapan. |
KECBİN | f. Şaşı. * Eğri gören. * Yanlış ve ters düşüren. |
KECÇEŞM | f. Şaşı gözlü. Gözü şaşı olan. |
KECFEHM | f. Yanlış anlıyan. |
KECHULK | Kötü huylu kimse. Huyu kötü olan kişi. |
KECKÜLAH | f. Eğri külâhlı, külâhı eğri olan. * Mc: Hoppa. |
KECMİZAC | f. Mizaç ve tabiatı hoş olmıyan. Huysuz. |
KECNAZAR | f. Kıskanç, hasetci. * Eğri bakışlı. |
KECNİGÂH | f. Eğri bakışlı. Bakışları eğri olan kimse. |
KECNİHAD | f. Aksi ve ters huylu olan. |
KECREFTAR | f. Ters yürüyen. Gidişi eğri.KECREV : f. Eğri giden. * Tuttuğu yol sakat ve yanlış olan. |
KECRE'Y | f. Reyi, sakat, düşüncesi ters olan. |
KECTAB' | f. Mizacı, tabiatı ters olan kimse, aksi. |
KEÇEL | f. Başı kel olan kişi. Başında saç olmayan kimse. |
KEÇELİ | Tar: Yeniçerilerden keçekülâh giyenler. |
KED | f. Ev, hâne, mesken. |
KEDA' | Defetmek, kovmak. |
KEDA | Mekke-i Mükerreme üstünde, Mekâbir yakınında bir yolun adı. |
KEDAD | Araplar arasında mâruf bir erkek eşeğin adı. (Ona nisbet edip "benat-ul kedad" derler.) |
KEDB | Tâze kan. |
KED-BANU | f. Bir daireyi idare eden kâhya kadın. |
KEDD | Emek. İş. Çalışma, uğraşma, çabalama. |
KEDD-İ YEMİN | El emeği. |
KEDDERE | Bulandırdı (meâlinde fiil). |
KEDE | f. "Mahal, ev, yer" anlamına gelir ve birleşik isimler şeklinde kullanılır. Meselâ: Ateşkede, bütkede, meykede... gibi. |
KEDEME | Hareket. |
KEDER | Tasa, kaygı, can sıkıntısı. Bulantı. Gam. |
KEDEREFZÂ | f. Keder ve sıkıntı veren. Keder verici. |
KEDERENGİZ | f. Üzüntü, keder ve sıkıntı meydana getiren. |
KEDERNÂK | Keder verici, kederli. |
KEDEN | Toprak suyu çekip, yerinde bulanıklık kalmak. |
KEDEVEN | Palan atı. |
KEDH | Amel, cehd. Sa'y. * Isırma veya yırtma ile hasıl olan iz. |
KEDHÜDA | f. Kâhya. |
KEDİD | Davar tırnağıyla didilmiş ve yumuşamış olan yumuşak yer. |
KEDİN | Etli ve yağlı kişi. |
KEDİR (KEDİRÂ) | İçinde hurma ıslanmış süt. |
KEDKEDE | Ağır ağır seğirtmek. * Katı bir cisme dokunmaktan çıkan ses. |
KEDM | Isırma. |
KEDME | Yara izi, bere. |
KEDS | Tez tez yürütmek. |
KEDŞ | şiddetle sürmek. * Yırtmak. * Kazanmak. |
KEDU | f. Kabak. * Mc: Kafatası. |
KEDUH | Amel ve sa'yedici, çalışan. |
KEDUM | Adam ısıran eşek. |
KEDURET | Bulanıklık. * Gam, tasa, keder. |
KE-EN LEM YEKÜN | Güyâ olmadı. Sanki olmadı. |
KE-ENNE | (Ke-ennehu) (Teşbih edatıdır) Sanki, güyâ, öyle gibi. (Bak: İnne) |
KEF | Elin iç tarafı. Avuç. * Ayağın altı, tabanı. * Avuç dolusu. |
KEF | f. Köpük. |
KEFA | f. Sıkıntı, meşakkat, mihnet. |
KEFA' | Kabı başaşağı etmek, ters çevirmek. |
KEFAET | Denklik. Denk olmak. Beraberlik. Bir şeye yeterlik. Küfüv oluş. * Fık: Evlenen erkeğin, alacağı kadına neseb, diyanet, hürriyet ve mal hususlarında müsâvi ve daha üstün olması hususu. (Bunun en mühimmi de diyânet noktasındadır.) |
KEFAF | Ancak yaşayabilecek kadar olan rızık. * Misil, miktar. * Berâberlik. |
KEFAF-I NEFS | Bir kimsenin ölmeyecek kadar olan nafakası.KEFALET : Kefillik. Bir kimse kendine âid bir işi yapamadığı veya borcunu ödeyemediği takdirde, yerine onun işini göreceğini kabul etmek. * Birine kefil olmak. İşini üzerine almak. |
KEFALET-İ BİL-MAL | Fık: Bir mal için kefil olma. |
KEFALET-İ BİNNEFS | Birinin şahsına kefil olma. |
KEFALET-İ MUTLAKA | Huk: Bir kayıt ile bağlı olmıyan kefalet. |
KEFALET-İ MUVAKKATA | Geçici bir zaman için kefil olma. |
KEFALET-İ NAKDİYE | Bir hususu te'min için depozite yatırmak suretiyle kefil olma. |
KEFALET-BİT-TESLİM | Bir malın teslimine kefil olma. |
KEFALETEN | Kefil olarak. Kefillik suretiyle. |
KEFALETNAME | f. Kefillik kâğıdı, kefalet senedi. |
KEFARET | (Bak: Keffaret) |
KEFC | f. Ağızdan gelen köpük. |
KEFÇE | f. Kepçe. |
KEFE | (Keffe) Terazinin bir gözü. |
KEFEF | (Keffe. C.) Kefeler. Terazinin tablaları. |
KEFEL | Dip, ard, kıç. |
KEFENBEDUŞ | (Kefenberduş) f. Kefeni sırtında. Ölümü göze almış. |
KEFENPUŞ | f. Kefene sarılmış. Kefenlenmiş. |
KEFERE | (Kâfir. C.) Kâfirler. |
KEFEŞ | (Bak: Kafş) |
KEFETEYN | Terâzinin iki tarafı. |
KEFF | Vaz geçme, el çekme, çekinmek, men'etme, imtinâ etmek, sâkit olmak. * Avuç, el, avuç içi. * Nimet. |
KEFF-İ YED | El çekme. Karışmama. |
KEFFARET | (Masdar gibi kullanılıyorsa da "keffâr" mübalâğa isminin müennesi olup, asıl mânası: örtücü ve imhâ edici demektir.) Bir mecburiyet altında veya yanlışlıkla işlenmiş günahı affettirmek ümidiyle şeriata uygun olarak verilen sadaka veya tutulan oruç. * Günahtan arınma. |
KEFFARET-İ HALK | Hac için ihrama girip de bir özre mebni saçlarını vaktinden evvel traş ettiren kimsenin tutacağı üç günlük oruçtan ibârettir. |
KEFFARET-İ KATL | Bir müslümanı veya bir zımmiyi amden değil de bir hata neticesi olarak öldüren bir müslümana lâzım gelen keffârettir ki; muktedir ise, bir mü'min köle âzad etmekten; buna muktedir değilse, iki ay muttasıl oruç tutmaktan ibârettir. |
KEFFARET-İ SAVM | Ramazan-ı Şerifte özürü bulunmaksızın muayyen şartlar dâhilinde orucunu bozan bir mükellefin, müslim veya gayr-i müslim bir köle veya câriye azâd etmesinden; buna muktedir değilse, iki ay muttasıl oruç tutmasından; buna da muktedir değilse, altmış fakire yemek yedirmesinden ibârettir. |
KEFFARET-İ YEMİN | Yaptığı bir yemine sadık kalmayıp bozan bir müslümana lâzım gelen keffâret demektir ki: Muktedir ise, müslim veya gayr-i müslim bir köle veya câriye azad etmekten; muktedir değil ise, on fakiri akşamlı sabahlı doyurmaktan veya on fakire birer parça libas giydirmekten; bu üç şeyden birine muktedir olamayana da üç gün muttasıl oruç tutmaktan ibârettir. |
KEFFARET-İ ZIHAR | Zıhar keffareti.Keffâret-i zıharın vâcib olmasının şartı kudrettir. Muktedir olan, köle azad eder; değilse iki ay oruç tutar, buna da gücü yetmezse altmış fakire yemek verir. (Bak: Zıhâr) |
KEFFARET-ÜZ ZÜNUB | Günahların keffareti. Mü'min insanların çeşitli hastalık ve musibetlerine denir. Çünkü günahlarından afvına vesile olabilir. (Huk. İslâmiye ve Ist. Fık. K.) |
KEFFE | (C.: Kifef) Terazi kefesi. * Her yuvarlak cisim. * (C.: Ükef) El ayası. |
KEFGİR | f. Köpük tutan. * Kevgir, delikli kap. |
KEFH | Karşı karşıya savaşma. |
KEFİ | Nazir, misil, benzer, denk, eş. |
KEFİL | (Kefâlet. den) Birisinin bir borcu ifâsı lâzım gelirken, ifâ etmediği takdirde, o borcu ifâyı kendi üzerine alan kimse. Kefâlet eden kimse. |
KEFİL Bİ-T-TESLİM | Bir malın teslimine kefil olan kimse. |
KEFİT | Seri yürüyüş, hızlı yürüyüş. * Kuvvet. |
KEFİYE | Başa sarılan ve omuzların üzerine kadar gelen, uçları püsküllü ince ipek örtülü kumaş. |
KEFKEFE | Men'etmek, engel olmak. |
KEFL | Okşamak. * Kefil olmak. * Yaramaz gönüllü olan. |
KEFN | Yün eğirmek. |
KEFR | (C.: Küfur) Örtme, sarma, * Köy, karye. |
KEFŞ | (Bak: Kafş) |
KEFT | Cem'etmek, toplamak. * Sarfetmek, harcamak. * Evmek. * Katı katı sürmek. |
KEFTAR | f. Sırtlan. |
KEFTER | f. Güvercin, kebuter. |
KEFUR | Hakkı gizleyici, doğruyu gizleyen. |
KEH | f. Saman. Saman çöpü. |
KEHA | f. Mahcub, utangaç. |
KEHAİL | (Kehil. C.) Sürmeli gözler. Sürme çekilmiş gözler. |
KEHAM (KİHÂM) | Yaşlı, ihtiyar. (Kesmez kılıca "seyf-i kihâm"; peltek lisana "lisan-ı kihâm"; ağır yürüyüşlü ata "feres-i kihâm" derler.) |
KEHANET | Gaibden haber vermek. Falcılık. Kâhinlik etmek. (İlâhi ihbârât-ı gaybiyyeye istinad etmeden, gaybdan haber vermek ve falcılık ve kâhinlik etmek dinen kat'iyyetle haramdır.) |
KEHAT | Büyük, semiz dişi deve. |
KEHB | Koruk. |
KEHD | Ayağı yere vurmak. |
KEHDEL | Genç hâtun. * Yaşlı hâtun, acuze. (Ezdattandır) |
KEHENE | (Kâhin. C.) Kâhinler, falcılar. |
KEHF | Mağara, in. Sığınacak yer altı. * Tıb: Verem hastalığında akciğerde açılan oyuk. |
KEHF-MİSAL | Mağaraya benzer şekilde, mağara gibi sesi aksettiren. |
KEHF SURESİ | Kur'an-ı Kerim'in 18. suresidir. Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur. |
KEHHAL | Gözlere sürme süren. * Göz doktoru. |
KEHİB | Patlıcan. |
KEHİL | (Kehile) Sürme çekilmiş göz. Sürmeli göz. |
KEHİLA | Gözleri yaradılıştan sürmeli olan kadın. |
KEHİRE | Kısa boylu kadın. |
KEHKAH | Zayıf erkek. |
KEHKEŞAN | f. Samanyolu. Saman uğrusu. (Gökte sık yıldız ışıklarıyla hasıl olan yol biçimi uzayıp giden ışıklı manzara.) |
KEHL | Göze sürme çekme. * Kıtlık yılı. (Bak: Kahl) |
KEHL(E) | Otuz yaşını geçmiş, saçına aklık karışmış kimse. (Bak: Kühulet) * Bit. |
KEHLÂ' | Sürmeli kadın. * Sığırdili dedikleri ot. |
KEHM | Men'etmek, engel olmak. * Kaldırmak. |
KEHMEL | Ağır ve kaba. |
KEHMES | Boyu kısa olan. |
KEHR (KÜHRÜRE) | Yüz pörtürmek. * Men'etmek, engel olmak. |
KEHREBA | Bir şeffaf zamk ismi. |
KEHRİBAR | Cevher saçan. * Güzel sözler söyleyen. |
KEHRÜBA | f. Saman kapan. * Bir yere hızlıca sürüldüğü zaman, hafif şeyleri kendine çeken bergâmi taş. (Türkçede tahrif edilerek "Kehribâr" denilir.) |
KEHRÜBAÎ | Kehribar gibi, cezbedici, elektrikli olan. |
KEHS | Bir şeyi eliyle almak. |
KEHULET | (Bak: Kühulet) |
KEHVARE | f. Beşik. |
KEİB | Mahzun, hüzünlü, münkesir ve kötü halli olan kişi. (Müe: Keibe) |
KEJ | f. Çarpık, eğri. Kumral. Tüylü keçi. |
KEJÇEŞM | f. Şaşı, eğri bakışlı. |
KEJDÜM | f. Akrep. |
KEJDÜMÎ | f. Akrep gibi, akreple ilgili. |
KE'KEE | Zorla reddetmek, def'etmek. |
KEKEME | t. Harfleri serbest söyliyemeyip tekrarlayan. Dilinde tutukluk olan. |
KEKRE | t. Ekşi, acımtırak. |
KELA | Yeşil ot. |
KELAB | Tıb: Kudurma. Kuduz hastalığı. |
KELACU | f. Kadeh. |
KE-L-ADEM | Yok. Yokmuş gibi. |
KELAET | (Bak: Kilaet) |
KELAH | Kıtlık olan yıl, kıtlık yılı. |
KELÂL | Yorgunluk. Bitkinlik. Usanç. * Göz nuru zayıf olmak, yorgun olmak. |
KELÂL-İ DİL | Gönül yorgunluğu. |
KELÂL-ÂVER | f. Yorgunluk ve bıkkınlık veren. Sıkıcı, yorucu. |
KELÂL-BAHŞ | f. Sıkıcı, yorucu. Yorgunluk getiren. |
KELÂLET | Yorgunluk. Bitkinlik. Usançlık. * Bıçak ve kılıç gibi şeylerin kesmez olması. * Akrabalığı uzak olanlar. (Amcazâdeler topluluğu gibi). * Kör ve kesmez olan. |
KELÂLİB | (Küllâb. C.) Çengeller, kancalar, uçları eğri olan demirler. |
KELÂM | Söz. Bir mânayı ifâde eden, bir maksadı anlatan ifâde. * Allah'a mahsus bir sıfat. * Fık: Allah (C.C.) Kelâm sıfatını da hâizdir. Onun kelâmı harften ve savttan (sesden) münezzehtir, ezelidir, ebedidir. * Ist: Hikmet ve mantık esaslarıyla Allah'ın (C.C.) varlığı, birliği, İslâmiyetin doğruluğu ve hakkaniyetinden bahseden ilim. (Bak: İlm-i kelâm ve Kelâmullâh) |
KELÂM-I AHSAR | En kısa ve veciz söz. |
KELÂM-I KADİM | Kur'an-ı Kerim, Kadim kelâm. |
KELÂM-I KİBÂR | Büyük, akıllı, veli ve meşhur zâtların güzel, veciz ve çok kıymetdâr olan sözleri ve kelâmı. |
KELÂM-I MAHREM | Gizli kelâm. Mahrem söz. |
KELÂM-I MENSUR | Nesir söz. |
KELÂM-I MUDARÎ | Arab kabilelerinden Mudar Kabilesinin konuştuğu Arapça. Kur'an-ı Kerim bu lehçe üzerine nâzil olmuştur. En fasih Arapça'dır. |
KELÂM-I NEFSÎ | Cenab-ı Hakk'ın lâfz, harf ve ses olmayan zâtî kelâmı. İçten konuşma. |
KELÂM-I RESUL | Hadis. Peygamberimizin sözü. |
KELÂM-I TÜND | f. Sert söz. |
KELÂMIN KUYUDAT VE KEYFİYATI | Kelâmın küllünü meydana getiren harf, kelime gibi parçalarıyla, bunların sarf ve nahiv yönünden hususiyetleri. Meselâ: Müzekkerlik - müenneslik, mârifelik - nekrelik, mübtedâ - haber, sıfat - mevsuf gibi. |
KELÂMÎ | Söz ve kelâma ait. Sözle alâkalı. |
KELÂMİYYUN | Kelâmcılar. İlm-i kelâm âlimleri. (Bak: Mütekellimîn) |
KELÂMULLAH | Allah kelâmı, Kur'ân-ı Kerim. (Bak: Kur'ân)(Kur'ân başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var. Biri mütekellim, biri muhâtab, biri maksad, biri makamdır. Ediblerin yanlış olarak, yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde "Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne için söylemiş? Ne makamda söylemiş?" ise bak. Yalnız söze bakıp durma.Madem kelâm kuvvetini, hüsnünü bu dört menba'dan alır. Kur'ânın menbaına dikkat edilse, Kur'ân'ın derece-i belagatı, ulviyet ve hüsnü anlaşılır. Evet, madem kelâm mütekellime bakıyor; eğer o kelâm emir ve nehiy ise; mütekellimin derecesine göre irâde ve kudreti de tazammun eder. O vakit söz mukavemetsûz olur, maddi elektrik gibi te'sir eder. Kelâmın ulviyet ve kuvveti o nisbette tezâyüd eder. S.) |
KELAN | f. İri, cüsseli, büyük. Heybetli.* Geniş, enli. * Baş. |
KELÂNÎ | (Kilâet. den) Sakladı ve beni muhafaza etti veya eder, (meâlinde). |
KELANTER | f. Çok iri. Daha büyük. |
KELASENG | f. Sapan. |
KELAVE | İpek veya iplik saracak çark. |
KELB | (C.: Ekâlib-Eklüb-Kilâb) Köpek, it. * Meşhur bir yıldız. * İki adım arasına koyarak dikilen kayış. * Yolcuların, yük üstünde azıklarını astıkları demir çengel. * Şiddet. * Hırs. |
KELB-İ AKUR | Azgın, saldırgan köpek. |
KELB-ÜL MÂ' | f. Köpek balığı. * Kunduz. |
KELBETAN | f. Kerpeten. |
KELBÎ | Köpeğe ait, köpekle alâkalı. Köpek cinsinden olan ve köpeğe müteallik. |
KELBİYYUN | Kalenderane yaşamayı alışkanlık haline getiren meşhur Diyojenin de içinde bulunduğu bir fırka. Bunlara Kelbiye tâifesi veya Melâmiyyun da denir. |
KELCE | Kile, mikyâl. |
KELDE | (C.: Külud) Bir parça kaba yer. |
KELE | f. Yanak. |
KELE' | Ayakta olan yarıklar. * Kir. |
KELEB | (C.: Kelâlib) İt sürüsü. * İncitip eza etmek. |
KELEBÇE | Yakalanan suçluların iki bileğine birden takılan demir halka. Demir bilezik. |
KELEF | Yüzdeki benek. * şiddetli sevgi. |
KELENDİ | Bir para. * Sağlam ve sert yer. |
KELEPÇE | (Bak: Kelebçe) |
KELEPİR | Çok ucuz ele geçen. Zahmetsiz, ücretsiz. * Üvey evlât. Evlâtlık. |
KELFA | Yüzünde çiğitli olan kadın. (Müz: Eklef) |
KELH | Katı yüzlülük. |
KELH | Söğüt ağacına benzer, uzunca, dik bir ot. (İçi kamış gibi boş ve gâyet hafif olur; ondan hasıl olan zamka "eşk" derler, kokusu cündübâdester kokusu gibi olur, tadı acıdır.) |
KELİF | Haris kimse. |
KELİL(E) | Körleşmiş. * Az gören, donuk gören göz. Uzağı veya yakını iyi göremiyen göz. Miyop veya hipermetrop göz. * Kesmez olan âlet. * Çakal. * Yorulmuş kişi, yorgun kimse. |
KELİM | (Kelime. C.) Kelimeler, kelâmlar, lâkırdılar. |
KELİM | Kendine söz söylenilen, kendine hitab olunan. * Hz. Musa'nın (A.S.) bir ünvanı. * Söz söyleyen, konuşan. İkinci şahıs. * Yaralı kimse. |
KELİM | Yaralı kimse. * Konuşulan kimse. |
KELİMAT | (Kelime. C.) Kelimeler, kelâmlar, sözler. |
KELİMAT-I NAHVİYE | Nahv ilmine âit kelimeler. Cümle teşkilinde mânâya tesir eden harfler ve kelimeler. |
KELİMAT-I TAKDİRİYYE | Takdir edici sözler. |
KELİM-DEST | f. Olgun kimse. |
KELİME | Gr: Mânası olan en küçük söz veya cümlenin yapısını teşkil eden unsurlardan birisidir. Kelime, isim, fiil ve harf olmak üzere dilbilgisinde üç kısma ayrılmıştır. "Bir tek söze" kelime denir. |
KELİME-İ HAMKA | Ahmakça söz. |
KELİME-İ MENHUTE | Aslı iki kelime olan bir tâbirin bir kelime ile söylenişi: "El Hamdüllilâh" yerine "Hamdele" söylenmesi gibi. "Bismillâh" yerine "Besmele" denmesi gibi. |
KELİME-İ ŞEHÂDET | şehâdet ifâdesini hülâsa eden (Eşhedü en Lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resuluh) cümlesi. |
KELİME-İ TAYYİBE | Allah ve Resulullah kelâmı. Dua, niyaz ve salâvatlar gibi kelâmlar. Meselâ (Sübhânallah velhamdülillah ve Lâilâhe illâllah vallahü Ekber) kelime-i tayyibedir. |
KELİME-İ TEVHİD | Tevhid-i İlahîyi ifade eden "Lâilahe illallah Muhammedür Resulullah" cümle-i kudsiyesidir. (Bak: Tevhid)(Bütün esmâ-i hüsnânın ifâde ettiği mânalar ile bütün sıfât-ı kemaliyeye, Lâfza-i Celâl olan "Allah" bil'iltizam delâlet eder. Sair ism-i haslar yalnız müsemmâlarına delâlet eder. Sıfatlara delâletleri yoktur. Çünki sıfatlar müsemmâlarına cüz olmadığı gibi aralarında lüzum-u beyyin de yoktur. Bu itibarla ne tazammunen ve ne iltizamen sıfatlara delâletleri yoktur. Amma Lâfza-i Celâl bil'mutâbakat Zât-ı Akdese delâlet eder. Zât-ı Akdes ile sıfât-ı kemaliyye arasında lüzum-u beyyin olduğundan, sıfatlara da bil'iltizam delâlet eder. Ve keza, Uluhiyet ünvanı sıfât-ı kemaliyeyi istilzam etmesi ism-i has olan "Allah"ın da o sıfâtı istilzam ettiğini istilzam ediyor. Ve keza, "Allah" kelimesi de, nefiyden sonra sıfatlar ile beraber düşünülür. Binaenaleyh "Lâilâhe illâllah" kelâmı, esmâ-i hüsnânın adedince kelâmları tazammun ediyor. Bu itibarla, şu kelime-i tevhid kelâmı, delâlet ettiği sıfatlar itibariyle bin kelâm iken bir kelâm oluyor. "Lâ Hâlika İllallah", "Lâ Fâtıra, Lâ Râzıka, Lâ Kayyume İllâllah" gibi... Binaenaleyh, terakki etmiş olan zâkir bir zât, bu kelâmı söylerken içindeki binlerce kelâmları söylemiş oluyor. M.N.) |
KELİMULLAH | "Cenab-ı Hakk'ın hitab eylediği zat" (meâlindedir). Hazret-i Musa'nın (A.S.) bir ünvanıdır. Çünkü O, Tur-u Sina'da Cenab-ı Hakk'ın kelâmını, hitabını duymak mazhariyetine erişmiştir. * Resul-i Ekrem (A.S.M.) mi'rac-ı şerifinde Cenab-ı Hak ile tekellüme mazhar olduğundan bir ismi de Kelimullah'tır. |
KELİNG | f. Şaşı. |
KELK | f. Koltuk (insanda). |
KELKÂHYA | Mc: Vazifesi olmayan şeylerle alâkadar olan. Her şeye karışan. |
KELKEL (KELKÂL) | (C.: Kelâkil) Göğüs, sadr. |
KELL | (C.: Külul) Ağırlık. * Yorgunluk. * Ufak taneli yağmur. * Yetim. * Semizlik, besililik. * Cibinlik dedikleri ince örtü. |
KELLÂ | Öyle değil. Aslâ. |
KELLA | Geminin durup demirlediği yer. |
KELLAB | İt tutan kimse. Köpeğe av tâlim eden kimse. |
KELLE | f. Kafa, baş. * Ekinlerde başak. * Baş gibi yuvarlak olan nesne. |
KELLEPUŞ | f. Başa giyilen şey. * Bir cins başörtüsü. |
KELLİT (KİLLİT) | Sırtlanın yataklandığı inin ağzını kapattıkları taş. |
KELLUB | (C.: Kelâlib) Kerpeten. * Çengel. |
KELM | (C.: Külum-Kilâm) Cerâhat. |
KELS | Hamle etmek. Cür'et etmek. |
KELSEME | Cem'olmak, toplanmak. |
KELT | Ahmaklık. * Toplamak. |
KELUL (KELÂL-KELÂLE) | Kütelip kesmez olmak. * Göz nuru zayıf olmak. * Çocuğu ve anası olmayan şahıs. |
KELZ | Cem'etmek, toplamak. |
KEM | Gr: Ne kadar? Kaç? (Mikdar için soru ifâdesinde kullanılır.) (Farsçada: Çend) |
KEM | f. Az, noksan, eksik. * Kötü. Fenâ. Ayarı bozuk. * Fakir, hakir. |
KEMÂ | (Ke ile Mâ edatlarından mürekkebdir) "Gibi" mânâsına gelir. |
KEMÂ BİŞ | f. Aşağı yukarı. Takriben. |
KEMÂ Fİ-L-EVVEL | Evvelki gibi. |
KEMÂ Fİ-S-SÂBIK | Eskisi gibi. |
KEMÂ HİYE | (Kemâ hüve) Onun gibi, nitekim, olduğu gibi. |
KEMÂ HİYE HAKKUHÂ | Gereği gibi. |
KEMÂ-HÜVE | (Bak: Kemâ hiye) |
KEMÂ HÜVE-L-MUTAD | Mutad olduğu ve alışıldığı üzere. |
KEMAİN | (Kemin. C.) Pusuya gizlenmiş adamlar. |
KEMÂ KÂNE | Eskiden olduğu gibi, eski tarzda. |
KEMÂ KÂNE Fİ-S-SÂBIK | Eskisi gibi, eskisindeki gibi. |
KEMAKL | (Kem-akl) Aklı kıt. Ahmak, ebleh. |
KEMAL | Kâmillik, olgunluk. Olgunlaşma. Erginlik. Bütün güzel sıfatlarla muttasıf olmak. Fazilet. * Değer, baha. * Fazlalık. * Sıdk ile yapılan güzel iş. |
KEMAL-İ DİRAYET | Dirayetin son derecesi. |
KEMAL-İ İHTİMAM | Son derece dikkat ve ihtimâm. |
KEMAL-İ METANET | Tam sağlamlıkla, sarsılmadan. |
KEMAL-İ RAHMET | Rahmet ve merhametin nihayet kemalde olması. |
KEMAL-İ VÜSUK | Tam bir itimad ve inanç. |
KEMALÂT | (Kemal. C.) Faziletler, iyilikler, mükemmellikler. Ahlâk ve huy güzellikleri. Terbiyelilik, edeblilik.(Mâdem mevcudat, zeminin yüzünde büyük bir nehir gibi, kemalâtın lem'alariyle parlar geçer; o nehir, güneşin cilveleriyle parladığı gibi, şu seyl-i mevcudât dahi, hüsün ve cemal ve kemalin lem'alarıyla muvakkaten parlar gider. Arkalarından gelenler aynı parlamayı, aynı lem'aları gösterdiklerinden anlaşılıyor ki: Cereyan eden suyun kabarcıklarındaki cilveler, güzellikler, nasıl kendilerinden değil; belki bir güneşin ziyasının güzellikleri, cilveleridir. Öyle de şu seyl-i kâinattaki muvakkat parlayan mehasin ve kemalât, bir Şems-i Sermedî'nin lemaat-ı cemal-i esmasıdır... S.) |
KEMALÂT-PERVER | f. Kâmil ve olgun insan. Kemalât sahibi. |
KEMAN | f. Yay. Kavis. * Yayı andırır her şey. * Keman. |
KEMAN-DÂR | f. Yay tutan, yay tutucu. |
KEMANE | f. Keman veya kemençe yayı. * Güreşte bir çeşit oyun. |
KEMAN-EBRU | Kaşları yay gibi olan. Keman kaşlı. |
KEMAN-GER | f. Yay yapan san'atkâr. |
KEMANÎ | f. Kemancı. Keman çalan çalgıcı. |
KEMAN-KEŞ | f. Keman çalan. * Ok atmakta usta olan. Yay çeken. |
KEM-ASL | f. Aslı ve nesli bozuk. |
KEM-AYAR | f. Ayârı doğru olmayıp bozuk olan. Hileli, kalp. |
KEMA YENBAGÎ | İcabettiği gibi, uygun olduğu üzere, lâyıkı gibi. |
KEM-BAHA | f. Kıymetsiz, değersiz, âdi. |
KEM-BAHT | f. Tâlihsiz, bahtsız, şansız. |
KEM-BİDAA | f. Sermayesi az. * Bilgisi zayıf, câhil. Az okumuş. |
KEMC (KEMH) | Atı dizgini ile durdurmak. |
KEM'E | Yer mantarı. |
KEMED | Gam, tasa. |
KEMENAN | (Kemin. C.) Pusuya gizlenmiş askerler. * Pusular. |
KEMENÇE | f. Çiftçilerin tarlalara kimyevi gübre atmak için kullandıkları bir nevi âlet. * Tırnağı tellerine değdirmekle ses çıkaran kemana benzer küçük bir çalgı âleti. |
KEMEND | f. Eskiden idam için boyna geçirilen yağlı kayış. * Uzakta bulunan herhangi bir nesneyi yakalayıp çekmek için üzerine atılan ucu ilmekli uzunca ip. * Geyik ve benzeri hayvanların yuları. * Güzelin saçı. |
KEMER | f. Yay gibi eğik olan yapı. * Bele bağlanan kuşak. * İç çamaşırın bele rastlayan kısmı. |
KEMERBEND | f. Kemer bağı. * Kemeri takılmış. Belinde kemer olan. * Mc: Derviş. |
KEMERBESTE | f. Kuşak bağlamış, hazır olmuş. Hazır olup emri bekler hâlde olan. |
KEMERBESTE-İ UBUDİYET | Cenab-ı Hakkın huzuruna çıkıp, kollarını önden bağlar şekilde, emre hazır vaziyette bekleyip, kulluğunu ifâde ve ilân etmek. (Namazdaki gibi) |
KEMERDECE | Yab yab yürümek. |
KEMERGÂH | f. Kemer takılan yer. Bel. |
KEM-FEHM | Anlayışı kıt. İdrâki az. |
KEM GÖZ | Kötü niyetle bakan göz. |
KEMGÛ | f. Az konuşan. Az söyleyen. |
KEM-GÜFTAR | f. Az konuşan. Az söyliyen. |
KEMH | Gözsüzlük. |
KEMHA | f. Bir cins ipek kumaş. |
KEM-HARF | f. Az söyliyen kimse, az konuşan kişi. |
KEM-HAVSALA | f. Tahammülü az olan kişi, tahammülsüz kimse. |
KEMÎ | (C.: Kümât) Yiğit, kahraman, bahadır. Savaşçı, cengâver. |
KEMİ' | Bir yerde ve bir döşekte beraber yatan kişi. * Düz yer. |
KEMİN | f. Pek küçük, çok ufak. Çok az. |
KEMİN | (C.: Kemâin) Pusuya saklanmış adam. * Pusu. * Belirsiz. Gizli yer. |
KEMİNE | Hakir. Aşağı. Dûn. Âciz. Noksan. Eksik. |
KEMİNGÂH | f. Pusu yeri. Tuzak kurulan yer. |
KEMİNGÜŞA | Pusu kuran. Tuzak kuran. |
KEMİNSAZ | f. Pusu tutmuş olan. Tuzak kurmuş olan. |
KEMİŞ | Tez yürüyüşlü at. * Zekeri küçük at. * Memesi küçük koyun. |
KEMİŞE | Küçük emzikli deve. |
KEM-İYAR | f. Ayarı bozuk. Hileli. Kalp altun veya gümüş. |
KEMİYET | (Bak: Kemmiyet) |
KEMİYY | Bahadır kişi. * Kahraman, şucâ. |
KEMKADR | f. İtibar ve kıymeti düşük. Adi, bayağı. |
KEMKAİM | f. Anlayışsız. İdrakten âciz. |
KEMKÂM | Katı yüzlü, kaba ve tıknaz kimse. * Pelit ağacına benzer bir ağacın zamkı veya kabuğu. |
KEMKIYMET | f. Değersiz, kıymetsiz. |
KEMLUL | Yabâni hıyar. |
KEMMEN | Sayıca azlık veya çokluk cihetiyle. Sayıca. |
KEMMÎ | Azlık veya çokluğa dair. Kemmiyete âit ve müteallik. Cesur. Yiğit. Silâhlı. |
KEMMİYAT | (Kemmiyet. C.) Kemiyetler. |
KEMMİYET | (Kemiyet) Miktar, sayı, nice oluş. Az veya çok oluş. |
KEMMUN | Kimyon. |
KEMN | Gizlemek, gizlenmek. |
KEMNAM | f. Adı sanı belirsiz. Namsız, şöhretsiz. |
KEMNE | Tıb: Karasu adı verilen bir göz hastalığı. |
KEMPAYE | f. Rütbe ve derecesi düşük. Pâyesi düşük olan. |
KEMRA | f. Mandıra, ağıl. |
KEMRE | Gübre. * Pul pul kalkmış deri. |
KEMSAL | f. Genç. Yaşı küçük. |
KEMSERE | Cem'olmak, toplanmak. * Bazısı bazısına girmek. * Yab yab yürümek. |
KEMSUHAN | f. Az konuşan. Az söyleyen. |
KEMŞ | Kesmek. |
KEMTER | f. Aciz. Fakir. İtibarsız. * Başka şeylere göre daha az olan. Pek aşağı. * Noksan, eksik. |
KEMTERANE | f. Fakirce. Acizce. Çok küçük nisbette. |
KEMTERÎN | f. Pek âciz ve güçsüz. Çok hakir. * En küçük, en âşağı. Pek çok noksan veya eksik. |
KEMY | Gizlemek, ketmetmek. |
KEMYAB | Az bulunan. Nâdir. Bulunmayacak kadar az olan. |
KEMZEBAN | f. Az konuşan kimse. Az söyleyen kişi. |
KEMZEDE | f. Tâlihsiz, şanssız, bahtsız. |
KEMZEN | f. Tâlihsiz, şanssız. |
KEN | f. "Kazan, kazıcı, koparan, yıkan, söken." anlamlarına gelir ve kelimelere katılır. Meselâ: (Kuh-ken: Dağ deviren, tünel açan) gibi. |
KEN' | (C.: Kün'ân) Tilki eniği. * Cem'etmek, toplamak. * Yakın olmak. * Mülâyemet. * Alçaklık yapmak. * Firar, kaçmak. |
KENA' | Parmakların sinirleri çekilip yumulmak. |
KEN'AD | (C.: Kenâıd) Balık kılçığı. |
KENAİN | (Kinâne. C.) Ok kılıfları, okluklar, sadaklar. |
KENAİS | Keniseler, kiliseler. |
KENAK | f. Karın ağrısı. Buruntu. |
KEN'AN | Filistin. Hz. Yâkub'un (A.S.) memleketi. |
KENANE (KİNÂNE) | (C.: Kenâyin) İçine ok ve yay konulan ve beylik adı verilen kap. |
KENAR | f. Çevre, kıyı, Sâhil, deniz kıyısı. * Köşe, uç. * Son, nihâyet. * Çember. * Etrâfı çevrilen şey. * Kucaklama. Kucağa alma. |
KENAR-I ÂSMÂN | Ufuk. |
KENARE | f. Kıyı, kenar. * Kucak. * Kasap çengeli. Kayış asılan çengel. |
KENAR-GİR | f. Fıçı çemberi. |
KEN'AT | Bir balık cinsi. |
KENAZ | Zahire vakti. |
KENB | İş yapmaktan ellerin iri iri olması. |
KENBUR | (Kenbure) f. Yalan, hile. |
KEND | Kesmek, kat'etmek. * Bir kimsenin nimetini ve iyiliğini bilmeyip inkâr etmek. |
KENDE | f. Hendek, çukur. * Biçilmiş, kesilmiş. * Kokmuş, ağır kokulu. |
KENDE-HÂYE | f. "Hayası kesilmiş: Hadım ağası. |
KENDEŞ | Bir nevi devâ. |
KENDİDE | f. Kokmuş. |
KENDU | f. Epey genişçe toprak. |
KENDUC | Yer altında giyecek eşya koymak için yapılan oda. |
KENDURE | f. Peşkir. * Deriden yapılmış büyük sofra. |
KENDÜM | f. Buğday. |
KENE | Hayvanın etine yapışıp kanını emen küçük bir böcek. |
KENEF | (C.: Eknâf) Yön, taraf. * Sığınılacak yer. Korunulacak mekân. * Tuvâlet, helâ, ayakyolu. |
KENEHBÜL | Bir cins ağaç. |
KENEHVER | Büyük beyaz bulut. |
KENET | (Esâsı: Kinet) İki sert cismi birbirine bağlamak için çakılan iki ucu kıvrık madeni parça. |
KENF | Hıfzetmek. * Örtmek, setretmek. |
KENFİLE (KENFELİK) | Kaba ve uzun sakal. |
KENİF | (C.: Künüf) Hıfzedici, koruyan. * Örtücü. * Kalkan. * Deve ağılı. * Ayakyolu, tuvalet. |
KENİN | Örtülü, gizli, mahfuz. |
KENİSA | (Kenise) (C.: Kenâis) Kilise. |
KENİZ | f. Esir kadın. Hayalık, câriye. |
KENİZEK | f. Küçük cariye. |
KENKER | Enginar. |
KENN | Örtülüp gizlenme. |
KENNAS | Süpürgeci. |
KENNE | (C.: Kınât-Kenâyin-Kenânin) Bir kimsenin gelini, oğlunun hanımı. |
KENNÎ | (C.: Ekniyâ) Lâkabdaş kimse, isimleri aynı olan. |
KENS | Süpürge ile süpürme. |
KENTA | Bir ot cinsi. |
KENTAL | Fr. Yüz kilogram ağırlığında bir tartı birimi. |
KENUD | Çok küfran-ı nimet eden kimse. Çok levm ve küfreden cahud. * Birşey yetiştirilemiyen verimsiz arazi. * Kocasının hukukuna ve iyiliklerine küfran eden nankör kadın. * Yemeğini misafirden sakınarak yalnızca yiyen cimri. * Kölesini, uşağını çok döven kimse. (E.T.) |
KENZ | şiddet, zorluk, meşakkat. |
KENZ | Define, hazine. Yer altında saklı kalmış kıymetli eşya, para veya altın gibi şeyler. |
KENZ-İ MAHFÎ | Gizli hazine. |
KENZ SURESİ | Fâtiha Suresi. |
KEPADE-KEŞ | f. Okçuluğa yeni başlıyan. |
KEPAN | f. Büyük terazi. |
KEPAZE | İtibarsız, âdi, mübtezel, kıymetsiz kimse. Haysiyetsiz, şerefsiz, rezil. Hürmet ve saygıya müstahak olmıyan. * Tâlim için kullanılır yay. |
KEPENEK | f. Çobanların giydiği kolsuz ve dikişsiz, keçeden dövülerek yapılan giyecek. |
KER' | (C.: Küru') Suyu yerinden ağız ile içmek. * Yağmur suyu. * (Kız) erkek istemek. |
KER | f. Sağır, işitmez. * Kudret, kuvvet. * Maksad ve meram.KERA' : Baldırları ince olmak. * Yağmur suyu. |
KERA | Uyku, nevm. |
KER'A | Çocuk seven kadın. |
KERA | Turna kuşunun erkeği. * Hafif uyku. |
KERABİS | (Kirbâs. C.) Kumaşlar. Bezler. |
KERAD(E) | f. Yırtık ve eski elbise. |
KERAHE | (Kerâhiye) Meşakkat, zahmet, şiddet. |
KERAHET | İğrenme, iğrençlik, mekruh oluş. İslâmiyetçe iyi sayılmayan şey. * İstenmiyerek, zorla. *Fık: Şer'an yapılmaması sevablı ve hayırlı olan bir şeyin terk edilmeyip yapılması. (Bak: Mekruh) |
KERAHETEN | Kerahet olarak, makbul olmayarak, istenmiyerek. |
KERAHET VAKTİ | Güneşin doğuş, batış ve zeval vakti. |
KERAHİYYET | Mekruh oluş. Kerih ve çirkin olan işin hâli. |
KERAİH | (Kerihe. C.) Nefret edilecek ve iğrenç şeyler. |
KERAKER | f. Kuzgun. * Karga. |
KERAMAT | (Keramet. C.) Kerametler. |
KERAME | İzzet, şeref. Küp ağzına koydukları tabak. |
KERAMEND | f. Münasib, muvafık, lâyık, uygun, şayeste. |
KERAMET | Allah (C.C.) indinde makbul bir veli abdin (yâni, âdi beşeriyyetten bir derece tecerrüd edebilen zatların) lütf-u İlâhî ile gösterdiği büyük mârifet. Velâyet mertebelerinde yükselen bir abdin hilaf-ı âdet hâli. * Bağış, kerem. * İkram, ağırlama. |
KERAMET-İ ALEVİYE (R.A.) | Hz. Ali Efendimize âid keramet. (Bak: Kaside-i Ercuze) |
KERAMET-İ İLMİYE | İktisab suretiyle olmayıp, vehbi yani Cenab-ı Hakk'ın atiyyesi olarak geniş bir ilme mazhariyyetten hâsıl olan ilmi keramet. *İlim tahsili ile çok büyük ilim sâhibi olan bir allâmeden çok daha yüksek vâsi' ve hârikulâde bir ilme mazhar bulunan, hem ilmî dehâsı ve fart-ı zekâsı tecrübelerle ve harika eserleri ile sâbit ve müsellem olarak bir ferd-i ferid-i zaman hâlinde zuhur ve iştihar eden ender evliyâullahtan vücuda gelen ve zuhur eden, nur-efşân, hikmetfeşan ilmi kerâmet, ilmî harika. (Z. Gündüzalp)(Velilerde zuhur eden kerametler de Peygamber'in (A.S.M.) Hak olduğuna bir delildir. Çünkü bu veliler ona tabi' olmakla böyle harika hâllere mazhar olurlar. Ş.) |
KERAMET-İ KEVNİYE | Kudret-i Rabbaniyenin ihsanı ile letâfet kesbedip havada uçmak, uzun yolu kısa zamanda gitmek, bir mü'minin bir sıkıntısı hâlinde Cenab-ı Hakk'a dua edip ind-i İlâhîde makbul bir zâttan yardım istemekle, o zatın, izn-i İlâhi ile o muztar kimsenin imdadına yetişmesi, kale gibi muhkem bir yerde üzerinden kilitli muhkem bir hücresinde hapis olan bir zatın, orada ibadet ve taatla meşgul olduğu bir zamanda görüldüğü halde, aynı zat aynı zamanda çarşıda halk arasında veya câmide görülmesi ve bir zâta şiddetli ve kesretli zehirlemelerle su-i kasdlar yapıldığı halde, ona zehir tesir etmemesi ve ona düşmanları tarafından kurşun isâbet ettirilememesi ve tayy-ı mekân ve bast-ı zaman gibi hârika hallere mazhar olması gibi hadiselere o zatın "keramet-i kevniyesi" denilmektedir. Bu gibi hârika haller Cenab-ı Hak indinde ve Resul-ü Ekrem (A.S.M.) yanında makbul ve mahbub olan ender velilerde zuhur eder. (Z. Gündüzalp) |
KERAN | Sabah. |
KERAN | f. Kenar, uç, âhir, son, nihayet. |
KERAN TÂ KERAN | Bir uçtan bir uca. |
KERAR | Arap kadınlarının takındıkları boncuk. |
KERARİS | (Kürrâse. C.) El yazması kitapların sekiz sahifeden ibâret olan formaları. |
KERAS | Hilyon ve marulca dedikleri ot. |
KERASTE | f. Kereste. |
KERB | (C.: Kurub-Küreb) Yeri sürüp aktarmak. * Dar etmek. * Yakın olmak. * Gam, tasa, keder, endişe. |
KERBE (KÜRBE) | Gam, tasa, endişe. |
KERBELA | Irakta Seyyid-üş şühedâ Hz. İmam-ı Hüseyin Efendimizin (R.A.) meşhed-i mübârekleri olan yer.(Cibril var haber ver Sultân-ı Enbiyâya.Düşdü Hüseyin atından sahra-yı Kerbelâya) (Kâzım) |
KERBELE | Ayaklarda olan gevşeklik. Yürüdüğünde balçık içinde yürür gibi yürümek. * Buğday ve arpa gibi hububatın kalburlanması. |
KERD | Sürmek. * Def'etmek, kovmak. * Boyun. |
KERDEM | Şişman ve kısa boylu olan adam. |
KERDEME | Kısa düşman. |
KERDESE | Bağ, kayd. * Ayağı bağlı olan kimsenin yürüyüşü. |
KEREB | Kova bağladıkları ip. * Suyu yatıp ağızla içmek. * Hurma ağacının kökü. |
KEREBBE | Yaz günlerinde kumlu yerlerde biten bir ağaç adı. |
KEREBE | (C.: Kirâb) Suyun aktığı yer. |
KEREFS | Kereviz otu. |
KEREM | Nefaset, izzet, şeref. Al-i-cenâbâne ihsan, inâyet. * Kıymetli şeyleri kemal-i rıza-i nefisle verme. * Mecd ve şeref. *Cenab-ı Hakk'a atfolunursa eltaf ve ihsan-ı İlâhî kasdedilmiş olur. * İnsan hakkında vasıf sureti ile zikrolunursa; mehasin-i ahlâk ve ef'âl kasdolunur. |
KEREM ETMEK | Müsâade etmek, lutfetmek. Razı olmak. |
KEREMGÜSTER | f. Cömert, mükrim, kerem sâhibi. |
KEREMKÂR | f. Kerem eden, ikram eden. Cömert, eli açık olan, bağışlayan. |
KEREMPE | Yun. Denize doğru uzanan kayalık çıkıntı. * Dağın en yüksek yeri, tepesi. * Geminin baş tarafı. |
KEREMPE BURNU | Batı Karadeniz kıyısında Cide Kazasının sınırları içinde kalan kara çıkıntısı. |
KEREMPERVER | f. Kerem sâhibi. Eli açık, cömert. Mükrim. |
KEREV | f. Örümcek, ankebut. |
KEREVET | Tahtadan yapılan ve üzerine yatak veya minder konularak yatmağa ve oturmağa yarayan yüksekçe yer. |
KERF | Hımarın, bevlini koklayıp başını yukarı kaldırması. |
KERH | İğrenme, hoşlanmayıp tiksinme. * Zorlama. * Bir şey sonradan nâ-hoş ve kerih olmak. |
KERHEN | İstemiyerek, tiksinerek, zoraki. |
KERH | Bağdat şehrinde bir mevziin adı. |
KERÎ | f. Örümcek ağı. * Sağırlık, duymazlık, işitmezlik. |
KERÎ | Kazmak. |
KERİBE | (C.: Kerâyib) Katı, sert. |
KERİH | İğrenç, tiksindirici. * Muharebe ve cenkte olan şiddet. * Pis, çirkin, fena şey. * Nefse kerahetlik vercek kabahat. |
KERİH-ÜL MANZAR | Görünüşü ve manzarası çirkin ve iğrenç. |
KERİH-ÜN NEFES | Nefesi ve ağzı pis kokan. |
KERİHE | (C.: Kerâih) Nefret edilecek, iğrenç şey. |
KERİHET | Harpte şiddet. * Zahmetli ve meşakkatli olan. |
KERİM | Her şeyin iyisi, faydalısı. Kerem ile muttasıf olan, ihsan ve inayet sâhibi. Şerefli ve izzetli. Muhterem, cömert, müsamahakâr. (Kur'an-ı Kerim tâbirindeki kerim; muazzez, mükerrem mânâsınadır. Kur'an-ı Kerim'de bu kelime 27 defa geçer ve ancak iki defa Cenab-ı Hak hakkında kullanılmıştır.) |
KERİMANE | f. Kerim olana mahsus hâlde. Lutfederek. Kerime hâs bir suretde. |
KERİME | Kız evlâd. * Kendine ikram edilmiş kimse. Şerefli. * Güzide, seçkin, kıymetli şey. * Vücudun kıymettar yerlerinden her biri. |
KERİR | Boğulmuş ses gibi bir ses. |
KERİŞ | (C.: Küruş) İşkembe. |
KERİYY | Kiraya veren veya kiraya alan. (ikisine de ıtlak olunur.) |
KERİZ | Yoğurtan yapılan keş. |
KERKEÇ | Eskiden muhasara olunan kaleleri tazyik etmek ve top ve tüfekle dövmek için dışarısına yapılan kule ve tabyalar. |
KERKER | Karındaş sığır. |
KERKERE | Tavuğa çağırmak. * Rüzgârın bulutu toplayıp dağıtması. |
KERKES | f. Akbaba (kuş). |
KERKESE | Tereddüt etmek, karar verememek. |
KERKÜZ | f. Delil, işâret, alâmet. |
KERM | (C.: Kürum) Bağ kütüğü. Asma, üzüm çubuğu. |
KERMARİK | Ilgın ağacının koruğu. |
KERME | Etli ve yuvarlak olan uyluk başı. |
KERNAF | (C.: Kerânif) Hurma ağacının budaklarının aslı. (Kesildikten sonra ağacında bâki kalır.) |
KERNAFE | (C.: Kürnüf) Dibinden kesilmiş olan hurma ağacının budakları. |
KERNEBE | Zengin kadın.KERR : Çekilerek yeniden hücum etmek. * Birşeyden vazgeçtikten sonra tekrar ona, o işe yönelmek. * Devlet. * Gemi halatı. * Hurma ağacına çıkmakta kullanılan urgan. |
KERRAM | Bağcı. |
KERRAR | Harpte, çekilip tekrar saldırmak. Döne döne saldırmak. |
KERRAT | Kerreler. Defalar. Çarpım cetveli. |
KERRAZ | Çobanın torbasını veya dağarcığını taşıyan kuvvetli boynuzsuz koç. |
KERRE | Bir defa. Bir adet. Bir. |
KERREMALLAHU-VECHEHU | Allah vechini mükerrem kılsın, meâlinde dua olup Hz. Ali (R.A.) hiç putlara secde ve ibadet etmediği ve çocukluktan beri Allah'a secde ettiğinden, onun ismi anıldığında hürmeten söylenir. (Bak: Aliyy-ül Murtaza) |
KERRETAN | Sabah ve akşam. |
KERRUBÎ | Meleklerin büyüğü. |
KERRUBİYYUN | (Mukarrebûn) Sadece ibadetle meşgul olan melekler. Allah'a en yakın olan melekler. Büyük melekler. Kerubiyyun yalnız hamele-i arştır diyenler olduğu gibi, Kerrubiyyun diyenler de olmuştur. Aslı Kerubiyun'dur. |
KERRUS | Büyük başlı. |
KERR U FERR | Muharebede geri çekilerek tekrar hücum etmek. |
KERS | Kadının hayız görmesi. * Cebretmek, zorlamak. |
KERŞ | Karın. * İşkembe. * Topluluk, cemaat. * Kişinin çoluk çocuğu veya küçük evlâdı. |
KERŞA | Karnı büyük kadın. * Parmakları kısa düz taban. |
KERŞEB | Yaşlı, ihtiyar. * Hali kötü olan kimse. * Kalın ve uzun nesne. * Arslan. * Çok yiyen, obur. |
KERUB | Allah'a en yakın olan melekler. |
KERUBİYYUN | (Bak: Kerrubiyyun) |
KERV | Top oynamak. * Kapı içini taş ile örmek. |
KERVAN | f. Birbirini takib ederek giden insan veya hayvan sürüsü. Kafile ve hey'etle giden yolcular takımı. |
KERVAN | (C: Kirvân-Kerâvin) Balıkçıl kuşu. |
KERVANSARAY | Büyük yollarda kervanların konaklamalarına mahsus büyük hanlar. (Selçuklular ve Osmanlılar devrinde hayır eseri olarak yaptırılmışlardı.) |
KERY | Kazmak. |
KERYAN | Uyuyan kişi, nâim. |
KERYE | Tam olmak, tamam olmak. |
KES | f. İnsan. Kişi. |
KES-İ BÎKESAN | Kimsesizlerin yardımcısı. |
KE'S | Çanak. * Kadeh. Dolu kadeh. |
KES' | Uzun olmak. * Çok olmak. |
KES' | El veya ayak ile bir nesnenin arkasına vurmak. * İttibâ etmek, tâbi olmak. * Yemen'de bir kabile adı. |
KESAD | Alış veriş durgunluğu. Kıtlık. Eksiklik. Verimsizlik. |
KESAFET | Bulanıklık. Kir. Açık veya berrak olmamak. * Kalınlık, yoğunluk, kesiflik, koyuluk. Şeffaf olmamak. |
KESAFET-İ NÜFUS | Nüfus çokluğu, nüfus yoğunluğu, nüfus kalabalığı. |
KESALET | Tembellik. Üşenmek. Uyuşukluk. Rehâvet. |
KES'AM | Pars (canavar). |
KESAN | f. Adamlar. İnsanlar. Kişiler. |
KESANE | f. İnsan gibi. İnsana yakışır şekil ve surette. |
KESB | Kazanç. Çalışmak. Sa'y ve amel ile kazanmak. Elde etmek. Edinmek. Kazanç yolu. * Fık: Bir insanın kendi kudret ve iktidarını bir işe sarfetmesi. |
KESB-İ KUDRET | Kudret ve kuvvet kazanma. |
KESB-İ MUÂREFE | Bir mevzuda çalışarak ihtisas sahibi olmak. Birbinini tanımak ve alışmak. |
KESB-İ SERVET | Para kazanma. |
KESB-İ ŞER | şerli bir işi işlemek veya o işe âlet olmak yahut da tarafdar olmak. |
KESB-İ VUKUF | Haberi olma. Vukuf sahibi olma. Bilgi edinme. |
KESBÎ | Çalışmakla kazanılan. Sonradan elde edilen. Doğuştan olmayan. Vehbî olmayan. |
KESD | Davarı üç parmakla sağmak. * Bir şeyi dişiyle kesmek. |
KESE | Kısa yol, kestirme yol. * Mc: Mali iktidar, servet. (Para kesesi manasında olan kelime için Bak: Kise) |
KES'E | Bitmek. * Yüksek olmak. |
KESEB | Yakınlık, kurbiyet. |
KESEL | Tembellik. Uyuşukluk. * Yorgunluk. * Ağırlık. |
KESELAN | Tembellik. Yorgunluk. Uyuşukluk. |
KE'SEN DİHAK | (Kulpsuz) dolu kadehler. |
KESER | Hurma çiçeği. |
KESES | Alt dişleri çenesiyle çıkmak. * Dişleri kısa olmak. |
KESF | (Güneş veya Ay) ışığını kesme. * Görünmez olma. * Kesmek. * Yaramaz olmak. |
KESH | Aksaklık. |
KESÎ | f. Bir kimse. |
KESİB | Kum tepesi. |
KESİD | Sürümsüz, geçmez, aranmaz. Bayağı, aşağı. |
KESİF | Koyu. Çok sık ve sert. Şeffaf olmayan. |
KESİL (KESLÂN) | (C.: Küsâlâ) Tenbel kimse. |
KESİR | Çok. Bol. Kesret üzere olan. * Türlü. Çeşitli. |
KESİR-ÜL AHBÂB | Tanıdıkları, bildikleri çok olan. |
KESİR-ÜL EVLÂD | Çocukları çok olan. Evlâdı kesir olan. |
KESİR-ÜL MÂL | Malı mülkü çok olan. Serveti fazla olan. Zengin. |
KESİR-ÜL VUKU' | Sık sık olan, çok vuku bulan. |
KESİR | (C: Kesrâ) Parçalanmış, dağıtılmış. Kırılmış. |
KESİS | Hurma şarabı. * Darı bozası. * Arapların taş üstünde kurutup ve dövüp azık edip yedikleri et. |
KESİS | Titremek. Deprenmek. * Eğrilik. |
KESİSA | Avcıların tuzağı. |
KESKESE | Söylerken sin'i kef'e tebdil edip sin yerine kef okumak. * Çabuk kesmek. |
KESLAN | Uyuşuk, tembel, gevşek. Yorgun. |
KESM | Doldurmak. * Ağzına alıp kırmak. |
KESM | (C: Ekâsim) Bir şeyi eliyle parmaklamak. * Çok miktar atlar. |
KESR | Kırmak. Parçalamak. Parçalara ayırmak. * Mat: Bir bütünün parçalarından her biri. |
KESR-İ ÂDİ | Ondalık olmayan kesir. Bayağı kesir. Meselâ: 3/8, 7/20 gibi. |
KESR-İ ÂŞÂRİ | Ondalık kesir. Mahreci (paydası) 10 veya 10'un her hangi bir kuvvetinden ibaret olan kesir. Meselâ: 0,15 - 0,007 gibi. |
KESR-İ HÂTIR | Hatır kırma. |
KESRA | (C: Ekâsire) Acem meliklerinin lâkabı. |
KESRE | Kur'an-ı Kerim yazısında harfin altına konarak, o harfi "İ" veya "I" diye okutan ve bir adı da "esre" olan işâret. |
KESRE-İ HAFİFE | "İ" diye okunan kesre. |
KESRE-İ SAKİLE | "I" diye okunan kesre. |
KESRET | Çokluk, sıklık. * Bir şeyin ekserisi ve muazzamı. Bolluk. (Bunun zıddı kıllettir)(Hayat, kesrette bir çeşit tecelli-i vahdettir. Onun için ittihada sevkeder. Hayat, bir şeyi her şeye mâlik eder. M.)(...Hem bütün âlemlerin Rabbi kesret tabakatında vahdaniyeti ilân etmek istemesine mukabil; en azamî bir derecede bütün merâtib-i tevhidi ilân eden, yine bizzarure O Zâttır. S.) (Bak: Tefekkür) |
KESRET-İ ETBA' | Tâbi olanların çokluğu. Tarafdarların kesretli oluşu. |
KESRET-İ NUKUD | Para çokluğu. |
KESS | Sakal kıllarının sık ve kıvırcık olması. |
KESS | Alt dişleri çenesiyle çıkmak. |
KESSARE | Çoğaltan. Artıran. |
KESTEL | itl. Küçük kale. Hisarcık. |
KESUB | Çok kazanan ve kesbeden. |
KEŞ | f. (Keşiden) Çekmek fiilinin emir kökü. Birleşik kelimeler de yapılır. Meselâ: Cefâ-keş $ : Cefâ çeken. Esrar-keş $ : Esrar çeken, esrar içen serseri. |
KEŞ | Yoğurt peyniri, yağsız âdi peynir. |
KEŞ | Akılsız, kolay aldanır. Ahmak. |
KEŞ' | Kalb sıkıntısına uğrayıp huzursuz olmak. |
KEŞAH | Bir hastalık. (İnsanın böğrüne vâki olur da dağlarlar.) |
KEŞAKEŞ | f. Münâkaşa, çekişme. * Keder, hüzün, tasa, gam.* Sıkıntı, felâket, ıztırab. * Tereddüt, kararsızlık. * Pehlivanların birbirleriyle mücâdeleleri. * İki kişinin, bir şeyi birer uçlarından tutup, her birinin kendine doğru çekmesi. |
KEŞAN | (Keş. C.) f. Çekenler, çekiciler. * Çeken, çekerek. Çeke çeke. |
KEŞAN | Zincirden yular. |
KEŞAN BER KEŞAN | Çeke çeke, zorla sürükleye sürükleye götürerek. |
KEŞAN KEŞAN | f. Sürükleye sürükleye, zorla çekerek götürerek. |
KEŞAVERZ | f. Ekinci, çiftçi. Ekinlik. |
KEŞE' | Kebap yapmak. * Yemek. * Çok dolu olmak. |
KEŞEF | f. Kaplumbağa. |
KEŞEF | Alın saçının ve kâkülün dâire şeklinde yukarı doğru devrik olması. |
KEŞENDE | f. "Çeken, çekici" mânalarına gelir ve birleşik kelimeler yapmakta kullanılır. Meselâ: (Mihnet-keşende: Mihnet çeken.) * Dayanan, tahammül eden, mütehammil. |
KEŞF | Açmak. * Olacak bir şeyi evvelden anlamak. Gizli kalmış bir şeyin Cenab-ı Hak tarafından birisine ilham olunması ile o gizli şeyin meydana çıkarılması. |
KEŞF-ÜL KUBUR | Kabirdeki ölünün hâlinden anlamak. Ölünün azab çekip çekmediği ve sair bazı hususların bâzı veli kimselerce bilinmesi. |
KEŞF-İ RÂZ | f. Gizli bir şeyi meydana çıkarmak, açıklamak. * Sır toplamak, casusluk etmek. |
KEŞFÎ | Keşifle alâkalı. |
KEŞFİYAT | (Keşf. C.) Keşifler. Bulup meydana çıkarılan şeyler. * Cenâb-ı Hakkın ihsan ve ilhamı ile evliyâullahın, hususan evliya-ı izâm hazeratının ve hasseten Kur'ân-ı Hakimin irşadı ile ve feyzi ile Rüesâ-i Evliyâ ve Server-i Kâinat olan Peygamberimiz Resul-i Ekrem (A.S.M.) Efendimizin dersi ile ferd-i ferid-i a'zam makamının zirve-i âlisine yükselen büyük hâdinin vâkıf oldukları mâziye, hâle, istikbale müteallik, kevni, mânevi sırlar, keşifler. (Z. Gündüzalp)(S - "Keşfiyat-ı fenniye ve fünun-u hâzıra eski insanlara meçhul ve gayr-i me'luf olduğundan, onları onlara ders vermek hatadır." diyorsun. Bilhassa âhirete ait ahval gibi müstakbeldeki nazariyat da böyle değil midir? Onlar da bize meçhul ve gayr-i me'lufdurlar. Onlardan bahsetmek ne için hata olmuyor?C - Müstakbeldeki nazariyat, bilhassa âhirete ait ahvale hiç bir cihetle hiss-i zâhiri taalluk etmemiştir ki, o hissin hilâfını söylemek şaşırtma olsun. Binaenaleyh, o gibi şeyler, dâire-i imkândadırlar. Öyle ise, onlara itikad ve onlar ile itmi'nan peyda etmek mümkündür. Öyle ise, o gibi şeylerin hakk-ı sarihi, onları tasrih etmektir. Lâkin keşfiyat-ı fenniye; eski insanlara göre, imkân ve ihtimal dairesinden çıkıp, muhal ve imtina derecesine girmişlerdir. Çünkü gözleriyle gördükleri şeyler, onlarca bedahet derecesine girmekle, onun hilâfı onlarca muhaldir. Öyle ise, onların hissiyatına hürmeten, o gibi mes'elelerde belâgatın iktizası, ibham ve ıtlaktır ki, onlara bir şaşırtma olmasın. Fakat Kur'ân-ı Kerim, irşadını noksan bırakmamıştır. Bu zamanın fencilerini de istifadeden mahrum etmemek üzere, çok karine ve emareleri vaz'iyle, hakikatlara işaretler yapmıştır.Ey insafsız! Seni insafa davet ediyorum. Bir kere $ olan meşhur düsturu nazara almakla, zamanlariyle muhitlerinin müsaadesizliğini düşünerek, telâhuk eden binlerce efkârın neticelerinden doğan şu keşfiyat-ı fenniyeyi o zamanlardaki insanların kafa mideleri alıp hazmedemediklerine dikkat edersen anlayacaksın ki; Kur'an-ı Kerim'in o gibi meselelerde ihtiyar ettiği ibham ve ıtlak yolu, ayn-ı belâgat olduğu gibi, yüksek i'cazını da isbata âşikâr bir delil olduğunu gözün kör değilse göreceksin. İ.İ.) |
KEŞFİYAT-I FENNİYE | Fen ve ilmin keşifleri. (Telefon, radyo, uçak gibi.) |
KEŞHAN (KİŞHÂN) | Deyyus. |
KEŞİDE | f. Çekilen, çekilmiş. Çekmek. * Tartılmış. Dizilmiş. Tertibedilmiş. Yazılmış. |
KEŞİDE-KAMET | f. Uzun boylu. |
KEŞİH | (C: Küşuh) Perâkende olmak, parça parça dağılmak. * Böğür. * Cânip, taraf. |
KEŞİŞ | Ayı avazı. * Deve avazı. |
KEŞİŞ | f. Papaz. Manastır rahibi. (Arabçası: Kıssis) |
KEŞİŞÂN | (Keşiş. C.) Papazlar, manastır rahibleri. |
KEŞİŞÂNE | f. Keşişe yakışır yolda. Papaza uygun şekil ve surette. |
KEŞİŞHÂNE | f. Kilise, manastır. |
KEŞK | Kavi, kuvvetli, sağlam. * Kabuğu çıkmış arpa. * Arpa suyu. * Yoğurt keşi. |
KEŞKEK | Haşlandıktan sonra kurutulmuş buğday. |
KEŞKEŞE | Şin harfini kef gibi okumak. * Yılan ötüşü. |
KEŞMEKEŞ | f. Kararsızlık. Karışıklık. Tereddüd. Kavga. Çekişme. |
KEŞNİ | f. Koruluk, orman. |
KEŞR | Gülünce dişlerin görünmesi. |
KEŞŞAF | Keşfeden. Gizli şeyleri bulup meydana çıkaran. * Meşhur bir tefsir ismi. * İzci. |
KEŞT | Seyir ve temâşâ etmek. Gezmek. * Hanzale. |
KEŞT | Soymak. * Keşfetmek. * Fazlalığı kesmek. Koparmak. * Açmak. Deriyi yüzmek. * Yüzden perdeyi kaldırmak. |
KEŞTÎ | f. Gemi, sefine. |
KEŞTÎ-İ GAM | Gam gemisi. * Mc: Bu dünya. |
KEŞTÎBAN | f. Gemici, kaptan. |
KEŞTÎGÂH | f. Liman. Gemilerin barındığı yer. |
KEŞTÎGER | f. Gemi yapan veya tamir eden kimse. |
KEŞTÎNİŞİN | f. Gemide oturan. Gemide bulunan kimse. |
KEŞTİTE | Yuvarlak karpuz. |
KETAİB | (Ketibe. C.) Askerler, neferler, erler. Alaylar, birlikler. |
KETB | Yazma. * Toplama, cem'etme. * Dikme. |
KETD (KİTD) | Bir yıldız adı. * Omuzlar ile sırt arası. |
KETEBE | Kâtibler. Yazıcılar. * Bir hattatın yazdığı eserinde imza yerinde "Ketebehu; Onu yazdı" mânasında kulllanılır. |
KETER | (C: Ektâr) Kadr, mertebe, derece. |
KETF | Omuz. Omuz kemiği. * Parça parça kesmek ve bağlamak. |
KETH | Kesbetmek. Çalışmak, kazanmak. Amel ve sa'yetmek. |
KETİB | Dikici, diken. |
KETİBE | Asker bölüğü. Ordudan ayrılmış toplu alay. Düşmana çapul eden birkaçyüz kişilik süvari kolu. |
KETİBEPERVER | f. Askeri koruyan ve seven. Asker yetiştiren. |
KETİF | (Kitf-Ketef) (C.: Ektâf) Omuz. * Kürek kemiği, omuz küreği. |
KETİFE | Hased. * Kapıya çakılan yassı büyük demir kilit. |
KETİT | Deve avazı. * Sığır avazı. |
KETİTE | Sinir. |
KETİZ | Yemeği çok yeyip karnını iyice dolduran kişi. |
KETKAT | Kelâmı çok olan, sözü çok olan, fazla konuşan. |
KETKETE | Kahkaha derecesinden azca gülmek. * Toy kuşunun sesi. |
KETM | Saklamak. Gizlemek. Sır tutmak. Söylememek. |
KETM-İ ESRÂR | Sırları saklama. |
KETM-İ NÜFUS | Kendini göstermeme. Saklama. |
KETN | Kir, pas. |
KETT | Zayıf vücutlu kimse. * Mal kazanıp yığan. |
KETTAN | Keten. |
KETUM | Sır saklayan. Herkese her şeyi konuşmayıp sırrını belli etmiyen. * Her şeyi gizleyen. |
KETUMANE | f. Ketum olup ağzı sıkı olan, herşeyi söylemiyen kimseye yakışır surette. |
KETUMİYYET | Ketumluk. Ağız sıkılığı. Sır vermemeklik. |
KEU' | Korkak olmak. |
KEÛD | Meşakkatli sarp yokuş. |
KEV' | Vurmak. * Korkmak. |
KEVA' | Bileğin çıkması. * Bilek kemiği. |
KEV'A | Eli bileğinden eğri olan kadın. (Müz: Ekvâ) |
KEVAHİL | (Kâhil. C.) Sırtlar, arkalar. * Gayretsizler, uyuşuklar, tembeller. |
KEVAHİN | (Kâhin. C.) Kâhinler. Falcılar. Gaibten haber verenler. * Alimler. |
KEVAİB | (Kâib. C.) Yeni yetişmiş turunç memeli kızlar. |
KEVAKİB | (Kevkeb. C.) Yıldızlar. |
KEVAKİB-ŞİNÂS | f. Müneccim. |
KEVALİK | Kısa boylu. |
KEVAR(E) | f. Meyve veya üzüm küfesi. * Bal arısı gömeci, petek. * Geceleri havada peyda olan bulut. Sis. |
KEVD | Yakın olmak. |
KEVDEN | (C.: Kevâdân) Semerli at. * Akılsız, ahmak, düşüncesiz. |
KEVH | Gâlip olmak. |
KEVKEB | Yıldız. * Parıldamak. |
KEVKEB-İ DERRÎ | Parlak yıldız. |
KEVKEBE | f. Fevkalâde tantana. İhtişam, debdebe, şöhret. |
KEVKEBE | Necim, yıldız. * İnsan cemaatı. Süvari alayı. |
KEVKEBÎ | Yıldıza ait, yıldızla ilgili. |
KEVLAN | Kandıra adı verilen ot. |
KEVLEM | Fülfül denilen karabiber cinsi. |
KEVMA | Büyük ökçeli dişi deve. |
KEVMAH | Dübürü büyük kimse. |
KEVME | Küme. |
KEVN | Hudus. Varlık, var olmak. Vücud, âlem, kâinat. Mevcudiyet. |
KEVNEYN | İki âlem. Dünya ve Ahiret. |
KEVNÎ | Oluşa ait ve müteallik. Kâinat ilmine dair. Varlıkla alâkalı. |
KEVNİYYAT | Kâinat ilmi, kozmoloji. * Mevcudat, varlıklar. Vücuda gelmeler. |
KEVN Ü FESÂD | Var olup sonra bozulmak. |
KEVN Ü MEKÂN | Kâinat, âlem, dünya. |
KEVR | Devretmek, dönmek. * Sarık sarmak. Tülbend sarmak. * Bir yerde toplanmış olan develer. * Çokluk, bolluk, ziyadelik. * Mukül dedikleri darı cinsi. |
KEVS | (C.: Ekvâs) Pabuç. |
KEVSEC | Köse kişi. * Testere gibi hortumu olan bir balık cinsi. |
KEVSEL | Geminin kıç tarafı. |
KEVSER | Kıyamete kadar gelecek Âl, Ashâb, Etbâ' ve onların iyilikleri, hayırları. * Bereket. * Kesretten mübâlağa. Çokluğun gayesine varan şey. Gayet çok şey. * Pek çok hayır. Hikmet, ilim. Kur'an, İslâm, tevhid. İlm-i Ledün. Ma'rifetullah. * Cennet ırmaklarının kaynakları. * Cennet'te bir havuz veya nehir. |
KEVSER SURESİ | Kur'an-ı Kerim'in 108. Suresi. |
KEVTER | Fülfül dedikleri karabiber cinsi. |
KEY | Eski Acem pâdişahlarının nâmıdır. |
KEY | f. Ne vakit, ne zaman? (Soru için kullanılır.) |
KEY | Arapçada muzari fiilini nasbeden (son harfini üstün okutan) ve "İçin, tâ ki, hangi, nasıl?" yerinde kullanılan harf. (Bak: Huruf-i nâsibe) |
KEY' | Yaramaz gönüllü olmak. |
KEYAN | (Key. C.) f. şahlar, hükümdarlar, keyler, hakanlar. |
KEYANÎ | f. Şaha ait. Hükümdarla alâkalı. |
KEYD | Tuzak. Kötülük, hile. * Men'etmek. * Kusmak. * Çakmağın tezce ateşi çıkmayıp geçmek. * Cenk etmek, dövüşmek. * Karganın ötmesi. |
KEYF | Afiyet, sağlık, sıhhat. * Memnunluk, hoşlanma. * Neş'e, sevinç, sürur. * Mizaç, tabiat. * İstek, taleb, arzu, heves.* Gönül açıklığı. |
KEYFE | Arabçada sual cümlesinin başına gelir. "Nasıl? Nice?" mânalarınadır. |
KEYFE HÂLÜK | Hâlin nasıl? Nasılsın? |
KEYFEMÂ | Her nasıl? |
KEYFEMÂ YEŞÂ' | Nasıl isterse, istediği gibi. |
KEYFE METTEFAK | Hangisi olursa. Nasıl rast gelirse. |
KEYFER | f. Karşılık, mukabil. * Mükâfat veya ceza. |
KEYFÎ (KEYFİYYE) | Keyfe, arzuya bağlı. İsteğe âid ve müteallik. |
KEYFİYYET | Bir şeyin esâsı ve iç yüzü. Nasıl olduğu ciheti. * Kalite. Madde. (Kemmiyetin zıddıdır.) |
KEYHAN | f. Dünya, arz. |
KEYL | Ölçme. * Kile. Hububat ölçüsü. Ölçek. |
KEYLEKAN | Bir pırasa cinsi. |
KEYLÎ | Kile ile ölçülen şeyler. |
KEYLUS | Hazmı kolay olan gıda. |
KEYMUS | yun. Yiyecek ve içecek maddelerin midede hazmolunup erimesinden hâsıl olan bir sıvıdır ve kana karışır. |
KEYNUNET | Varlık, var olma. |
KEYS | Zekâ, kavrayış, anlayış, idrâk. |
KEYS | Yaramaz huylu kişi. |
KEYSAN | Ayakla bir kimsenin dübürüne vurmak. * Özür, mâzeret. |
KEYSANİYYE | Revâfiz tâifesinden bir sınıf. |
KEYSUM | Çok miktar olan kuru ot. |
KEYUL | Muharebe gününde dizilen safların son safı. |
KEYT | (Keyte) şöyle, şöylece, kezâ. |
KEYVAN | f. Satürn (Zuhal) gezegeni. |
KEYY (KEYYE) | Adama veya davara yapılan nişan. * Yarayı dağlama. |
KEYYAL | Kile ile ölçen kimse. Kileci. |
KEYYEFE | (Tekyif. den mâzi fiili) İnceleyip iç yüzünü bildi, idrak etti manasınadır. |
KEYYİS | (Keyyise) Akıllı, anlayışlı, kiyasetli, idrakli, zeki. * Zarif. |
KEZA | Böyle, böylece. Bu dahi öyle. |
KEZALİK | Bunun gibi. Böylece. Bu da böyle. |
KEZAME | (C.: Kezâyim) İki kuyu arasındaki yarıklar ve delikler. (Su birinden birene akar). * Terazi iplerinin kendinde toplandığı halka. |
KEZAN | Küfeki taşı. |
KEZAZ | (Kezazet) Hadden tecavüz etmek, haddini aşmak. * Tıb: Nefes alamıyacak derecede mide dolgunluğu. |
KEZAZE | Kuruluk, münkabız olmak, kabızlık. |
KEZB | Tırnakta görünen beyazca yer. |
KEZBERE | Kanbel otu. * Baldırıkara otu. |
KEZEB | (Kezub. C.) Yalancılar. |
KEZÎM | Öfke ve kızgınlığını yenen. |
KEZKAZ | Tez tez yürümek, hızlı hızlı gitmek. |
KEZKEZ | Kenger otu zamkı. |
KEZKEZA | Kırbanın dolu olması. |
KEZKEZE | Çok fazla kırmızılık. |
KEZM | Kızgınlığı yenme. Öfke ve hiddeti meydana çıkarmama. * Men'etmek, engel olmak. * Hapsetmek. * Nefesin çıktığı yer. |
KEZM | Bir şeyi ağzına alıp ön dişiyle kırmak. * Burnun kısa ve yüksek olması. * Parmakları kısacık olmak. * Atın dudaklarının kaba ve kısa olması. |
KEZMA | Parmakları kısacık olan kadın. |
KEZMAZİC (KEZMÂZİL) | İlgın ağacının koruğu. |
KEZUB | Çok yalancı, aldatıcı. Daima yalan söyleyen. |
KEZUM | Sükut etmek. Susmak. |
KEZV | Çok olmak. |
KEZV | Çokluk, kesret, fazlalık. |
KEZZ | Boğazına çıkana kadar yemek. * Çok yemekten dolayı ağırlaşmak. |
KEZZ | Dar. * Münkabız, katı. |
KEZZAB | Yalancı. Çok yalan söyleyen. |
KEZZAB-I BÎ-HİCAB | Utanmaz ve hayâ etmez yalancı. |
KEZZE | Katı sesli. * Kısa. |
KIBAB | (Kubbe. C.) Kubbeler. Tepesi yarım küre şeklinde olan binâ damları. |
KIBAH | (Kabih. C.) Çirkinler, kabihler. |
KIBAL | (Bir yazıyı) karşılaştırma, mukabele etme. * Pabucun ayak üstüne gelen yeri. |
KIBAL(E) | Ebelik bilgisi ve işi. |
KIBB | Kişinin arkasında yumrulanan kemik. |
KIBBE | (C.: Kıbbât) Kırkbayır adı verilen karın. |
KIBEL | Yan, taraf, yön, cihet, cânib. |
KIBLE | Kâbe-i Muazzamanın bulunduğu Mekke-i Mükerreme ciheti. Kıble tarafı, güney. * Cenubdan esen rüzgâr. |
KIBLEGÂH | f. Kıble tarafı. Kıblenin bulunduğu yer. |
KIBLENÜMA | (Kıblenâme) f. Kıblenin tâyinine yarayan pusula. Cihet ve yön gösteren âlet. |
KIBS | Çok adet, çok miktar. |
KIBT | Mısır'ın eski yerli halkı. |
KIBTÎ | (C.: Kabâti) Kıbt soyundan olan. Çingene. * Çingene ile alâkalı. |
KIBTİYAN | (Kıbti. C.) Kıbtiler, çingeneler. |
KIDAD | Perâkende olup dağılmak. |
KIDAH | Temrensiz ok. |
KIDD | Kayış. |
KIDDE | Tarikat. * Bölük. |
KI'DE | Halı. * Bir oturma tarzı. |
KIDEM | Öncelik ve eskilik. * Evveli bulunmamak. Ezeli olmak. * Başkasından daha önce olmak. Zamanca daha evvelki olmak. Rütbece daha yüksek olmak. * Cenab-ı Hakkın "Kıdem" sıfatı, yâni; ebedî ve ezelî oluşu. |
KIDEMEN | Kıdemce, kıdem yoluyla. |
KIDN | Havan. * Kadının mahfe içinde kendisi için koyup sakladığı giyim eşyası. |
KIDR | (C.: Kudur) Çömlek, tencere ve kazan gibi, yemek pişirmeye mahsus kaplar. |
KIDVE | İlimde ileri olup kendisine uyulan. Kendine itimad edilip ardınca gidilecek olan. |
KIFAR | Çöller. Susuz, otsuz yerler. |
KIFVE | Kuyruk. * Fuhuş sözle iftira etmek. |
KIHF | (C.: Akhâf) Kafatası. Beynin, içinde bulunduğu kafa kemiği. |
KIL' | (C.: Kılâ) Gemi kanadı. * Eyerde oturmayan kimse. |
KILA' | (Kal'a. C.) Surlar, kaleler, hisarlar. |
KILÂ-İ RASİNE | Sağlam kaleler. Muhkem surlar. |
KILAA | Yelken. |
KILADE | Gerdanlık. Boyna takılan kıymetli şey. * Akarsu. |
KILAFET | Gemi ziftleme san'atı. Kalafatlık. |
KILAVUZ | Yol gösteren, rehber. * Vapurlara yol gösteren. * Bazı hayvan katarlarının önüne düşüp, onları sevkeden hayvan. * Eskiden evlenme işlerine vasıtalık eden kadınlar. * Düşman hakkında mâlumât edinmek için ordu hizmetinde kullanılan kişiler. * Okçuluk müsabakalarında ilk atılan ok. |
KILDE | Yağ tortusu. |
KILEVB | Kurt, zi'b. |
KILHIM | Yaşlı hayvan. |
KILIBIK | Karısının sözünden çıkmayan erkek. Karısının baskısı altında olan adam. |
KILKAL | Hareket ettirmek. |
KILKIL | Siyah tohumlu bir ot. |
KILLE(T) | Titremeğe benzer bir hâlet ki hiddet vaktinde ârız olur. * Azlık. Nâdirlik. Kıtlık. |
KILLET-İ NUKUD | Para darlığı. Para sıkıntısı. |
KILLÎB | Eski kuyu. * Kurt. |
KILS | (C.: Kulus) İftira etmek. * Atmak. * Liften yapılmış kalın ip. * Kusmak. * Kap dolup dökülmek. |
KIL Ü KAL | (I ve A, uzun okunur) Dedikodu. |
KILV | Yeyni eşek. * Çelik oyunu oynamak. |
KILYAN | Beyaz nohut. |
KIMAH | Sudan başını kaldırmak. |
KIMAR | Kumâr. |
KIMAT | Örtü, sargı. Sarılacak bez. Beşik bağırdağı. * Keserken koyunun ayağını bağlamada kullanılan ip. |
KIMATR | Eşya veya kitab saklanan yer. Kitaplık. |
KIMCAR | Bıçak kını. |
KIMIZ | Ekşimiş kısrak sütü. |
KIMKIM | İyi cins olmıyan kuru hurma. |
KIMME | (C.: Kumem) Boy, kamet. * Beden. * Başın tepesi. * Dağ tepesi. * Her şeyin yükseği. * İnsan cemaati, topluluk. |
KIMT | Kamıştan yapılan evlerin kamışlarını bağladıkları ip. |
KINA' | Başörtüsü, eşarp. Örtü, yaşmak, peçe, nikâb. * İçinde hediye gönderilen tabak. |
KINA | Burnun ortası yumru olmak. * Hurma salkımı. |
KINA | Râzı olmak, kabul etmek. |
KINAF | Büyük burunlu kişi. |
KIN'AR | Dağ keçisinin semiz ve büyük olanı. |
KIN'AS | Büyük deve. |
KINDÎD | şarap, hamr. |
KINKIN | Yol gösterici, kılavuz. * Bir cins çekirge. * Yer altındaki suyun miktarını bilip kazan kimse. |
KINN | (C.: Aknân-Akınne) Köle. |
KINNARE | Mezbaha. |
KINNE | (C.: Kinen) Hurma lifinden yapılan urganın sağlam ve dayanıklı olması. * Dâne çadırı dedikleri ot. * Bir nevi devâ. |
KINNEB | Kendir otu. * Kınnap. İnce sicim. |
KINNESRİN | Şam diyârında bir mekân adı. |
KINNÎNE | Büyük şişe. * Şarap kabı. |
KINS | Her nesnenin aslı ve bitecek yeri. |
KINTAR | (C.: Kanâtir) Yüzyirmi rıtıl veya yetmiş bin dinar. * Çok mal. * Bir sığır derisi dolu altın ve gümüş. |
KINTAR | Belâ, meşakkat, zahmet. |
KINVE (KUNVE) | Koyunu döl için saklamak. |
KIPTİ | Avrupanın bazı cihetlerine Hintten gelerek yerleşen çingenelere verilmiş isim. Çingene. |
KIRA | Konaklık etmek. * İhsan etmek. |
KIRA' | Cimâ etmek. * Sağlam, muhkem. * Şiddetli. |
KIRAAT (KIRAET) | Okuma. Düzgün ve çabuk okuma. * Okuma kitabı. * Fık: Namazda Kur'an-ı Kerim'den bir miktar okumak.İnsan bir yazıyı ya kendi kendine yahut başkasına dinletmek üzere okur. Hususi mütâlaa nasıl olsa olur. Fakat dinletmekten maksad, anlatmak olduğu için o yolda okumanın dikkat edilecek bâzı noktaları vardır.Bir eser mensur ise onu okumağa Kırâet, manzum ise inşâd denir. Gerek kırâet, gerek inşâd: Mihânikî, mantıkî, bediî diye üçe ayrılır. (Bak: Bediî kıraet, İnşad, Mantıkî kıraet, Mihanikî kıraet) |
KIRAAT-I SEB'A | Kur'an-ı Kerim'i yedi türlü okuma tarzı. Mâna değişmemek üzere Kur'an-ı Kerim Kureyş, Huzeyl, Havâzin, Kinane, Sakif, Temim ve Yemen lehçeleriyle "sırat, mâlik, cibril" gibi kelimelerin yedi türlü okunmasına denir. * Yedi türlü okuma. |
KIRAATHANE | Müşterilerine gazete, mecmua ve kitap gibi şeyleri bulunduran geniş ve içi döşenmiş kahvehane. |
KIRAB | Kılıç veya bıçak kını. |
KIRAF | Cima etmek. * Karışmak. |
KIRAĞI | (Bak: Şebnem) |
KIRAM | Nakışlı perde. * Duvara tutulan örtü. * Çarşaf. |
KIRAN | (C.: Kırânât) Yakınlık, mukarenet. * Ayrı iki şeyin birleşmesi. * İki gezegenin bir burçta bulunması. |
KIRAR | Davarın yaşını anlamak için dişine bakmak. |
KIRAT | Dirhemin onaltıda birini ifade eden eski bir ağırlık ölçüsü. |
KIR'AV | Çorak tarla. |
KIRBA | (C.: Kıreb-Kırebat) Saka tulumu. Deriden su kabı. * Tıb: Çocuklarda karın şişmesi. * Süt tulumuna da kırba denir. * 13 bin dirhemlik veya 32 okıyyelik bir kab. |
KIRBAN | Yakınlık. * Cimadan kinâye olur. |
KIRD | Atılmış yünü andıran bulut. * Maymun. |
KIRF | Kabuk. |
KIRFE | Töhmet. * Ağaç kabuğu. * Darçın. |
KIRGIZ | Türk Milletlerinden büyük bedevi bir kavim olup Asyanın kuzeybatısında ve Türkistanla Sibirya arasında, başka bir deyimle Türkistanın kuzey taraflarında ve Doğu Türkistanın kuzeyinde olarak Rusya ile Çin hududunda bulunuyorlar. Batı tarafındakilere Kırgız ve Kazak; Çin hududundakilere ise Kara Kırgız ismi verilmiştir. Kırgız ismi, kır kelimesinden mürekkeb olup; kır adamı yani göçebe demektir. Kırgız ve Kazaklar, Rusya'daki Volga Nehrinden Doğu Türkistan hududuna kadar geniş ve uzun bir mıntıkada bulunup cevelângâhları yaklaşık olarak 2,5 milyon kilometrekare genişliğindedir.Kırgız ve Kazaklar cinsiyet ve simaca Türklerden sayılıp; konuştukları dil, esasında Türkçe olduğu halde Moğolca bazı kelimeleri ve İslâm lisanı olan Arabî ve Farisîden alınmış tabirleri de vardır. |
KIRİTİK | (Bak: Kritik) |
KIRKANBAR | İçinde çok çeşitli şeyler bulunan yer veya kap. * Çok şeyler bilen kişi. |
KIRKBAYIR | Geviş getiren hayvanların midelerinin bir bölümü. |
KIRKIS | Küçük üvez.* Köpeği çağırmak. * Yüzük yapılan özlü balçık. |
KIRLA | Bir kuş cinsidir ve sulardan balık avlar; derler ki su içine girdiğinde bir gözüyle üstünü gözler, bir gözüyle su içinde avını gözler. Gayet korkak bir kuştur. |
KIRM | (C.: Kurum) Ulu şerif, şerefli kişi. |
KIRMAZ | Beyaz ekmek. |
KIRMETA | Kitapla satırların veya yürürken adımların birbirine yakınlığı. |
KIRMÎD | (C.: Karâmid) Pişmiş kiremit. |
KIRMİL | (C.: Karâmil) Azgın devenin yavrusu. * İki hörgüçlü deve. |
KIRN | Korkak. |
KIRNAK | Halayık, cariye, esir kadın. |
KIRNAS | Doğan kuşunun, avının ardınca gitmesi. |
KIRRA | Soğuk, berd. * Çok fazla susuzluk. * Akıllılık. |
KIRRÎS | Sazan balığı. |
KIRŞİB | Yaşlı davar. * Arslan. Çok yiyen, obur. * Uzun boylu kimse. * Kötü ahlâklı. |
KIRTAB | Kafası üstüne yıkmak. |
KIRTA'BE | Bez parçası. |
KIRTALE | (C.: Kırtâl) Yemiş toplamakta kullanılan sepet. |
KIRTAS | (C.: Karâtis) Kâğıt. Kâğıt tabakası, sahife. * Kâğıtçı. |
KIRTASİYE | Kâğıt işleri. Kâğıtla alâkalı. Onunla yapılan muâmeleler. |
KIRTIBİYY | Bir nevi oyun. |
KIRTÎT | Zahmet meşakkat. |
KIRVAN | Kafile, kervan. * Dünyanın her tarafı. Doğu ve batı. |
KIRZAB | (C.: Karâzıbe) Keskin kılıç. * Hırsız. |
KIRZAM | Saçma sapan şeyler konuşan. Manâsız sözler söyliyen kimse. |
KIRZÎN (KİRZİN) | (C.: Kerâzin) Büyük balta. |
KIS | "Kıyas et, buna benzet, bununla ölç!" mânalarına gelir ve bazı tâbirlerde geçer. Meselâ: (Ve kıs ala hâzâ: Bunun üzerine kıyas et.) |
KISA' | (Kas'a. C.) Tabaklar, çanaklar, çömlekler. |
KISABE | Kesicilik, kasaplık. |
KISAR | (Kasir. C.) Kısalar. Kasr olanlar. |
KISAR-I MUFASSAL | Kur'an-ı Kerim'de 99. sure olan Zilzal suresinden 114. olan Nas suresine kadar olan surelerdir. |
KISAS | Kıssalar. Fıkralar. Hikâyeler. |
KISAS | Cinayette ödeşmek. Bir suç işliyenin aynı şekilde cezalandırılması. Öldürme veya yaralanmada suçlu olana aynı şeyin yapılması. Suçsuz yere adam öldürene veya yaralayana şeriatın aynı cezayı tatbik etmesi. |
KISASEN | Kısas yoluyla. Öldüren veya yaralayanı eşit şekilde cezalandırarak. |
KISDE | (C.: Kusad) Bir şey kırıldığında herbir parçası. |
KISIM | (Kısm) Bir parça, bölük, takım, kesim. * Kapalı avucunun alabildiği miktar. |
KISM-I SÂNİ | İkinci kısım. |
KISIR | Çocuğu olmaz, doğurmaz. * Münbit olmayan ve mahsul alınamayan verimsiz toprak. |
KISL | Zayıf kişi. |
KISLAM | Isırıcı hayvan. |
KISMAL | Kesmek. |
KISME | Kırık parçası. * Misvak parçası. |
KISMEN | Bir kısım olarak. Bir parça olarak. |
KISMET | Bölmek ve ayırmak. Bahşetmek. Taksim etmek. * Fık: Hisse-i şâyiayı, yani, taksim olunmamış maldaki hisseleri sahiplerine tahsis etmektir. |
KISMÎ | Bir kısmı, bir parça, bir bölüm. |
KISRA (KUSÂRE) | Ekincilerin kesmik dedikleri başakta kalan buğday. Buğday çalkandığında kalbur içinde kalan kaba buğday başları. |
KISS | Nasâra tâifesinin ulusu, reisi ve danişmendi. * Bir yerin adı. |
KISSA | Fıkra. Hikâye. İbret verici hikâye. Vak'a. Mâcerâ. Rivâyet. |
KISSAGÛ | f. Hikâye ve kıssa anlatan. |
KISSAGÜZÂR | f. Hikâye anlatan kimse, masal söyliyen kişi. |
KISSAHÂN | f. Hikâye söyliyen, kıssa ve masal anlatan. |
KISSAPERDÂZ | f. Hikâye düzen kişi. Kıssacı, masalcı. |
KISSÂT | (Kıssa. C.) Kıssalar. Hikâyeler. |
KISSİS | Keşiş. Papaz. Hristiyan din adamı. |
KIST | Pay. Hisse. Nasib. Kısım. Mizan. Rızık. Kısım kısım verilen bir hediyenin, borcun her defada verilen bir parçası. Tartı ve ölçüde doğruluk. Adalet etmek. |
KIST-EL YEVM | Bir aylık maaşın bir güne isâbet eden miktârı. * Çalışılmayan günler için kesilen para. |
KISTAS | Mizan, ölçü. Büyük terazi. Kıyamet günündeki büyük terazi. * Mânevi değer ve kıymet ölçüsü. * En doğru tartan. * Taksit. Taksit ile ödenen şey. |
KISTEYN | İki hisse, iki pay. İki ölçü, iki parça. |
KISVED | Kuvvetli, boynu kalın olan kişi. |
KIŞ' | (Bak: Kaş') |
KIŞ'A | Bulut açılıp dağıldıktan sonra havada geri kalan parça. |
KIŞA' | (C.: Kuşu) Hamam süprüntüsü. * Kuru deri. * Deriden olan ev. |
KIŞ'AME | Fak dedikleri nesne. * Küçük arı. * Kene. |
KIŞBAR | Ağaç parçası. |
KIŞDE | Yağın tortusu. * Maymunun dişisi. |
KIŞLA | Askerlerin barınmalarına mahsus bina veya yer. |
KIŞLAK | Kışın, otundan ve suyundan istifade edilen arazi. |
KIŞM | Et. * İç yağı. |
KIŞR (KIŞIR) | Kabuk. Dış taraf. * Libâs. |
KIŞR-I ARZ | Yer kabuğu. |
KIŞR-I ŞECER | Ağaç kabuğu. |
KIŞRÎ | Kışra, kabuğa dair. Dış yüce ait ve müteallik. Yüzünden. Derinden ve esastan olmayan. Künhü ve esası olmayan. |
KIŞŞEBE | Dişi maymun eniği. * Cüssesi küçük olan kız. |
KIT' | (C.: Aktâ-Aktu) Deve palası. * Yük üstüne örttükleri palas. * Gecenin bir miktarı. * Yassı ve büyük olan ok temreni. |
KIT'A | (C.: Kıtat) Dünyanın kara parçalarından her biri. * Memleket. Ülke. * Mat: Bir dairenin bir yayı ile onun çapı arasındaki kısım. * Tıb: Kesik organın vücudda kalan parçası. * Ask: Çok kalabalık olmayan askerî kuvvet. * Edb: En az iki beyitten yapılmış manzume parçası. * Bir dönüm araziden az olan yer. * Parça, cüz. Bölük, kısım. * Taraf. |
KIT'A-İ CESİME | Büyük parça. |
KITA' | Kesme, parçalama, kat etme. * Haram olan şey. |
KITAAT | (Kıt'a. C.) Bölümler, cüzler, parçalar. * Büyük kara parçaları. * Askeri birlikler. * Ülkeler, memleketler. |
KITAB (KUTUB) | Karıştırmak. * Yüzünü pörtürmek. * Kaşlarını bir yere toplayan. |
KITADE | Geven, dikenli ot. |
KITAF | Bağdan üzüm kesecek ve ağaçtan yemiş devşirecek vakit. |
KITAL | Muharebe. Kavga. Öldüresiye yapılan karşılıklı harp. |
KITAR | (C.: Kutur-Kuturât) Deve katarı. |
KITB (KITBE) | (C.: Aktâb) Bağırsak. |
KITF | Üzüm salkımı. Salkım. * Toplanmış yemiş. |
KITFİR | Zeliha'nın kocası olan Mısır azizinin ismi. |
KITKIT | Ufak taneli yağmur. |
KITL | (C.: Aktâl) Düşman, adüvv. * Misil, benzer, eş. |
KITLIK | Kahtlık. (Bak: Kaht) |
KITMİR | Ashab-ı Kehf'in köpeğinin adı. * Hurma ile çekirdeğinin arasındaki ince zar. Çekirdeğin arasındaki ince pürüz. * Hakir ve küçük olan şeylerde mesel olmuştur. |
KITR | Erimiş bakır. |
KITT | (C.: Kutut) Nasib, hisse. * Kitab ve kâğıt. * Erkek kedi. |
KITTA | Dişi kedi. |
KITTAVŞ | Kedi. |
KIVAM | Olgunluk derecesi. Her şeyin en uygun hali. * Mâyi bir şeyin koyulaşmış hali. * Tav. * Durma. * Çağ. * Bir şeyin nizamı. * Doğrular. Dikler. Dik ve doğru çizgiler. |
KIVAM-I DİN | Dinin direği. |
KIVRA' | Horozların birbiriyle döğüşmesi. |
KIY'A | Düz yer, arz-ı müstevi. |
KIYA' | Erkek dişiye aşmak. * Hurma ve buğday döktükleri düz yer. |
KIYAD (KIYÂDE) | Çekmek. |
KIYADET | Kumandanlık, seraskerlik. Kumanda. |
KIYAFET | Bir şeyin dış görünüşü, zâhiri. * Bir kimsenin giydiklerinin bütünü. * Heyet, şekil, suret. * Feraset. * Bir kimsenin ardınca olmak. |
KIYAM | Ayakta durmak. Ayağa kalkmak. * Ayaklanmak. İsyan. * Ölümden sonra tekrar dirilmek. * Bir işe başlamak, devam etmek. * Satılan bir mal hakkında müşteri ile anlaşıp kararlaşma. * Canlanmak. * Kıyâmet günü (mânâsına da gelir). * Namazın iftitah tekbiriyle rüku arasındaki ayakta durma kısmı. |
KIYAM-I BİNEFSİHÎ | (Kıyâm-ı bizâtihî) : Fık: Varlığı, durması kendi zâtı ile olmak mânasında bir sıfat-ı İlâhîdir. Şöyle ki: Hak Teâlâ'nın ezelî ve ebedî olan varlığı kendi zâtı ile kaimdir. Kendi varlığı, kendi hüviyetinin, kendi mukaddes zâtının muktezasıdır. Aslâ başkasının değildir. Bunun için, Allah Teâlâ'ya "Vâcib-ül Vücud" denir. (Bak: Vücud) |
KIYAMET | Dünyanın yıkılıp harab olması. Her şeyin mahvolması. Dünyanın sonu ve mahşer meydanına bütün insanların dirilip toplanacağı zaman. * Mc: Büyük belâ. * Fazla sıkıntı. (Bak: Haşr)(Yevm ve sene vesâire gibi her nevde bir kıyamet-i mükerrere vardır. Ve keza beşerdeki istidad kıyamete bir remizdir. İ.İ.)(Mevt-i dünyanın vuku bulmasıdır. Şu mes'eleye delil: Bütün Edyan-ı Semâviyyenin icmâıdır ve bütün fıtrat-ı selimenin şehadetidir ve şu kâinatın bütün tahavvülât ve tebeddülât ve tagayyürâtının işaretidir. Hem asırlar, seneler adedince zihayat dünyaların ve seyyar âlemlerin, şu dünya misafirhanesinde mevtleriyle, asıl dünyanın da onlar gibi ölmesine şehadetleridir.Şu dünyanın sekeratını, âyât-ı Kur'aniyyenin işaret ettiği surette tahayyül etmek istersen, bak, şu kâinatın eczaları, dakik, ulvi bir nizam ile birbirine bağlanmış. Hafi, nâzik, lâtif bir rabıta ile tutunmuş ve o derece bir intizam içindedir ki; eğer ecram-ı ulviyyeden tek bir cirm, "Kün" emrine veya "Mihverinden çık" hitabına mazhar olunca, şu dünya sekerata başlar. Yıldızlar çarpışacak, ecramlar dalgalanacak, nihayetsiz feza-yı âlemde milyonlar gülleleri küreler gibi büyük topların müthiş sadaları gibi vâveylâya başlar. Birbirine çarpışarak kıvılcımlar saçarak, dağlar uçarak, denizler yanarak, yeryüzü düzlenecek. İşte, şu mevt ve sekerat ile Kadir-i Ezeli, kâinatı çalkalar; kâinatı tasfiye edip, cehennem ve cehennemin maddeleri bir tarafa, cennet ve cennetin mevadd-ı münasibeleri başka tarafa çekilir, âlem-i âhiret tezâhür eder. S.)(Kıyametin hâdisatından ervâh-ı bâkiye müteesir olacaklar mı?Elcevab: Derecatlarına göre müteessir olacaklar. Melâikelerin tecelliyat-ı kahriyede kendilerine göre müteessir oldukları gibi müteessir olurlar. Nasılki bir insan, sıcak bir yerde iken, hariçte kar ve tipi içinde titriyenleri görse akıl ve vicdan itibariyle müteessir olur. Öyle de; zişuur olan ervâh-ı bâkiye, kâinatla alâkadar oldukları için, kâinatın hâdisat-ı azîmesinden derecelerine göre müteessir olmalarını; ehl-i azâb ise, elemkârâne, ehl-i saadet ise, hayretkârane, istiğrabkârane belki bir cihette istibşarkârâne teessüratları bulunmasını, işarat-ı Kur'aniye gösteriyor. Zira Kur'an-ı Hakim, her zaman kıyametin acâibini tehdit suretinde zikrediyor. "Göreceksiniz..." diyor. Halbuki cism-i insani ile onu görenler, kıyamete yetişenlerdir. Demek, kabirde cesetleri çürüyen ervahların da o tehdid-i Kur'aniyeden hisseleri var. M.) |
KIYAMET SURESİ | Kur'an-ı Kerim'in 75. Suresi olup "Lâ Uksimu" Suresi de denir. Mekkidir. |
KIYAS | Benzetmek, karşılaştırmak, mukâyese. İki şeyi birbiri ile karşılaştırmak. Benzeterek hüküm ve muhâkeme etmek. * Man: Doğru kabul edilen iki hükümden bir üçüncü hükmü çıkarmak. * Fık: İki belli şeyden birinin mahsus olan hükmünü, yâni, bu hükmün mislini, aralarındaki müttehid illetten dolayı, diğerinde de ictihad ile izhâr etmektir. |
KIYAS-I AKÎM | Man: Neticesiz veya doğru netice vermeyen kıyas. |
KIYAS-I BİNNEFS | Nefsini misal alarak, nefsine kıyaslayarak. Bir şeyin bizzat kendini kıyas ederek yapılan kıyas. |
KIYAS-I FUKAHA | Hakkında açıkça âyet ve hadis bulunmayan mes'elelere dâir; ilim ve irfanda allâme ve mütebahhir, ilmi ile amelde ve Sünnet-i Seniyyeye ittiba ve imtisalde, ibadet ve taatta, takva ve verada, züht, azimet ve riyazetle, terakki ve taâli eden müctehid fukaha tarafından kıyas ile verilen hüküm. |
KIYAS-I HÂDİ' | Man: Aldatıcı kıyas. |
KIYAS-I HAFİYYE | Man: Sebebi gizli olan,zihne birden gelmeyen kıyas. * Fık: Te'siri kavi olan kıyastır. Veyahut sıhhati zâhir, fesadı gizli olan kıyastır. |
KIYAS-I İSTİSNAÎ | Bir hükmün neticesinin aynı veya nakzı, mukaddemelerinden birinde bilfiil zikredilirse, ona kıyâs-ı istisnâi denilir. Başka bir tâbirle: Neticesi veya zıddı bizzat kendisinde zikredilen kıyas. "Eğer bu cisim ise, mutlaka bir yer tutar" gibi. Veya "Güneş doğmuş ise, gündüz olmuştur" gibi. |
KIYAS-I MAALFÂRIK | Birbirine benzemiyen şeyler arasında yapılan kıyas. Yani, doğru olmayan ve hakikata uymayan mukayese. |
KIYAS-I MUKASSİM | Man: İki şıkkı bulunan ve her iki şıkkın neticesi aynı olan kıyas. (Sultan Mehmed Fatihin, babasına gönderdiği şu haber buna güzel bir numunedir. "Padişan sen isen ordunun başına geç; yok padişah ben isem, sana emrediyorum ordunun başına geç.") |
KIYAS-I MÜREKKEB | Man: İkiden fazla mukaddemeden mürekkeb kıyas. |
KIYAS-I TEMSİLÎ | Temsil tarzında yapılan mukayese.(Diyorsunuz ki: "Sen sözlerde kıyâs-ı temsili çok istimal ediyorsun. Halbuki fenn-i mantıkça, kıyas-ı temsili, yakini ifade etmiyor. Mesâil-i yakiniyede bürhan-ı mantıki lâzımdır. Kıyas-ı temsilî, usul-i fıkıh ulemasınca zann-ı galib kâfi olan metalibde istimal edilir. Hem de sen, temsilâtı bazı hikâyeler suretinde zikrediyorsun. Hikâye hayalî olur, hakiki olmaz. Vâkıa muhalif olur?"Elcevab: İlm-i Mantıkça, çendan "Kıyas-ı temsilî, yakîn-i kat'i ifade etmiyor." denilmiş. Fakat kıyas-ı temsilînin bir nev'i var ki, mantıkın yakînî bürhanından çok kuvvetlidir. Ve mantıkın birinci şeklinin birinci darbından daha yakındır. O kısım da şudur ki: Bir temsil-i cüz'î vasıtasıyla bir hakikat-ı küllînin ucunu gösterip, hükmü o hakikate bina ediyor. O hakikatın kanununu, bir hususî maddede gösteriyor. Tâ o hakikat-ı uzma bilinsin ve cüz'î maddeler, ona irca' edilsin. Meselâ: "Güneş, nuraniyyet vasıtasıyla, birtek zât iken; her parlak şey'in yanında bulunuyor temsiliyle bir kanun-u hakikat gösteriliyor ki, nur ve nurani için kayıd olamaz. Uzak ve yakın bir olur. Az ve çok müsavi olur. Mekân onu zaptedemez.Hem meselâ: "Ağacın meyveleri, yaprakları; bir anda, bir tarzda kolaylıkla ve mükemmel olarak birtek merkezde, bir kanun-u emrî ile teşkili ve tasviri" bir temsildir ki, muazzam bir hakikatın ve küllî bir kanunun ucunu gösterir. O hakikat ve o hakikatın kanununu gayet kat'i bir surette isbat eder ki, o koca kâinat dahi şu ağaç gibi o kanun-u hakikatın ve o sırr-ı Ehadiyyetin bir mazharıdır, bir meydan-ı cevelanıdır.İşte bütün Sözlerdeki kıyasat-ı temsiliyyeler bu çeşittirler ki bürhan-ı kat'i-yi mantıkîden daha kuvvetli, daha yakînîdirler. S.) |
KIYASEN | Kıyas yoluyla, benzeterek, kaideye tatbik ederek. |
KIYASÎ | (Kıyâsiyye) Benzetme ile olan. * Genel kaideye uygun ve muvafık olan. |
KIYASİYYAT | (Kıyâsi. C.) Benzetme veya tatbik ile olanlar. * Umumi kurallara uygun olanlar. |
KIYATE | Azık vermek. |
KIYEM | (Kıymet. C.) Kıymetler, değerler. |
KIYEMÎ | (C.: Kıyemiyyât) Az bulunan pahalı şey. |
KIYEMİYYAT | (Kıyemî. C.) Değerli nesneler, az bulunan pahalı şeyler. |
KIYFAL | Baş damarı. |
KIYMET | Değer, baha, semen, bedel. |
KIYMET-İ HAKİKİYE | Hakiki ve gerçek değer. |
KIYMET-AGÂH | f. Kıymetten anlar, değer bilir. |
KIYMET-DÂR | f. Değerli, kıymetli, pahalı. |
KIYMET-NÂ-ŞİNÂS | f. Değer takdir edemiyen, kıymet bilemiyen. |
KIYMET-ŞİNAS | f. Kıymet bilir. İnsaniyetli, değer bilir. |
KIYTAS | Balina balığı, kadırga balığı. |
KIYYE | Okka. Eskiden kullanılan bir ağırlık ölçüsü. Kıyye-i atika da denir. Şimdiki 1282 gram. (Bak: Okıyye) |
KIYYE-İ ÂŞÂRİ | Kilo. Bin gram olan ağırlık ölçüsü. |
KIYYE-İ ATİKA | Okka. |
KIZA | Yumuşak yerlerde biten bir ot cinsi. |
KIZAF | Sür'atle gitmek, hızla gitmek. |
KIZAN | Oğlan, erkek çocuk. * Delikanlı, cesur ve silâhlı köylü genç. |
KIZBAN | (Kadib. C.) İnce düz fidanlar, çubuklar, dallar. |
KIZIL | t. Kırmızı, alrenk. * Kıldan yapılan ip. * Aşırı, müfrit. |
KIZILBAŞ | Râfizîlere verilen bir isim. |
KIZILELMA | Tar: Osmanlı Türkleri tarafından Roma'ya verilen addır. (O.T.D.S.) |
KIZILHAÇ | Hristiyan ülkelerde Kızılay karşılığı olan yardım teşkilâtı. |
KIZIL TEHLİKE | Dinsizlik, anarşistlik ve komünistlik tehlikesi. |
KIZM | Katı, şiddetli, şedit. |
KIZR | Pak olmayan nesne. * Temiz olmayan şey. |
KIZZE | Ufak taş. * Taşlı çukur yer. * Kızlık dedikleri hâlet. |
KİBA | Süprüntü. |
KİBAR | (Kebir. C.) İnce ve nârin yapılı. Terbiyeli ve nezaket sahibi. Hassas. * Kebirler. Büyük rütbeliler. Büyükler. |
KİBARANE | f. Büyük adamlara, nâzik ve görgülü kimselere yakışır şekil ve surette. |
KİBARE | Ululuk, büyüklük. |
KİBASE | Bütün olan hurma salkımı. |
KİBAŞ | (Kebş. C.) Erkek koyunlar, koçlar. |
KİBER | Ululuk. Büyüklük. Yaşlılık. |
KİBER-İ SİNN | Yaşlılık, ihtiyar olmak, yaş büyüklüğü. |
KİBİR | (Kibr) Kendisini büyük gösteriş. Büyüklük. Kendisini, başkalarından üstün olmadığı hâlde üstün görme ve tutma hastalığı. * Şeref ve şan. * Bir şeyin muazzamı. Büyük. |
KİBRİT | Kükürt. * Kırmızı, yakut, altun. * Ucu kibritlenmiş yakacak madde. |
KİBRİT-İ AHMER | Kırmızı kibrit. * Cisimleri altun hâline koyacak derecede te'sirli olduğu söylenen şey. İksir. * Tas: Mürşid. Kıymeti çok yüksek olan. |
KİBRİTÎ | Kükürtle alâkalı. * Kükürt renginde olan. Açık sarı rengi. |
KİBRİTİYET | Kükürt niteliği. |
KİBRİYA | Azamet. Cenab-ı Allah'ın azameti ve kudreti, her cihetle büyüklüğü. |
KİBS | Menzil, mekân. |
KİBT | f. Bal arısı, nahl. |
KİC | Dağın yüksek ve yüce yeri. |
KİDNE | Et. * Yağ. |
KİFA | Bir parça veya iki bez (ki birbirine dikip çadır eteğini yaparlar.) * Eşitlik, beraberlik, müsâvât. |
KİFAF | (Aslı: Kefaf) Yetecek kadar olma. İhtiyaca yetecek kadar azık. * Bir şeyin güzide ve hayırlısı. * (Keffe. C.) Terazi kefeleri. |
KİFAF-I NEFS | (Aslı: kefaf-ı nefs) Yalnız kendisi için yetecek kadar. * Ölmeyecek kadar olan rızık, gıda. |
KİFAH | Din için muharebe. |
KİFAT | Cem'olmuş, toplanmış, biriktirilmiş. * İçinde birşey toplanıp biriktirilen yer. * Hızlı uçmak, gitmek. * (Küfv. C.) Küfüvler, benzerler, eşler, denkler. |
KİFAYET | Lüzumlu kadar olmak. Yetişmek. Bir işe yetecek kadar olmak. İktidar. Liyâkat. Yararlık. |
KİFFE | (C.: Kifef) Ağ. Tuzak. * Terazi kefesi. * Her yuvarlak nesne. |
KİFL | Nazir, benzer. * Nasib, ecir. * Oturma yeri. |
KİFR | Büyük dağ. |
KİFT | (C.: Kifât) Küçük çömlek. * Çuval ve buna benzer kap. |
KİG | f. Göz çapağı. |
KİH | İrin, cerahat. |
KİH | (C.: Kihân) f. Küçük, sagir. |
KİHAL | (Kehl. C.) Kemâlini bulmuş kimseler. Kâmil insanlar. Olgunluk çağında bulunanlar. |
KİHALET | Göz için sürme yapma. Sürmecilik. * Göz doktorluğu. Göz hastalıkları bilgisi. |
KİHAN | (Kih. C.) Küçükler. |
KİHAN Ü MİHAN | Küçükler ve büyükler. |
KİHANET | (Bak: Kehânet) |
KİHİN | f. Küçük, sagir. |
KİHTER | f. Yaşça en küçük olan. |
KİHTERÎ | f. Yaşça küçüklük. |
KİK | Uzun ve dar sandal. |
KÎL | Söz, kelâm, denilen. |
KİLÂ | Her ikisi, her iki (mânalarında olup dâima izâfet olur). |
KİLÂ' | Saklamak, korumak. |
KİLÂB | (Kelb. C.) Köpekler. |
KİLÂB-I EHLİYE | Ehlî köpekler. Ev, çoban ve av köpekleri. |
KİLAET | Korumak. Gözlemek. Muhafaza. |
KİLAR | f. Kiler. |
KİLAZ | Bodur, tıknaz kimse. |
KİLE | 40 litrelik hububat ölçüsü. Eski bir ağırlık ölçüsü. |
KİLE | (C.: Kilel) İnce tülbendden yapılan cibinlik. |
KİLECE | (C.: Kilecât-Keyalic) Arpa. * Kile, mikyal. |
KİLEM | (Kelime. C.) Kelimeler, kelâmlar, sözler. |
KİLER | Erzak koymağa mahsus dolap. Yiyecek, içecek şeyler koyulan mahzen, anbar veya oda. (Bak: Kilar) |
KİLİSA | f. Kilise. |
KİLİSE | Hıristiyanların mâbedi. Hıristiyan mezhebi. |
KİLK | f. Kalem. Kamış kalem. * Kamıştan ok. |
KİLLE | Kesmez olmak. * Yorulmak. Müsterâh. |
KİLS | Kireç, kireçtaşı. |
KİLSÎ | Kireçtaşı yapısında olan. |
KİLTE | Deste, demet. |
KÎL U KAL | Dedikodu. |
KİLVAZ | Tevrat'ın mukaddes sandığı. |
KİLYE | Böbrek. |
KİLYETEYN | İki böbrek. |
KİLYEVÎ | Böbrek şeklinde olan. Böbrekle ilgili. |
KİMAD | Sıcak bez ile âzâyı kızdırmak. |
KİMAM | (Kimm. C.) Tomurcuklar. * Hayvan ağızlığı. Boyunduruk. |
KİMN | Saman. |
KİMYA | Basit cisimlerin hususiyetlerini, bu cisimlerin birbirlerine olan tesirlerini ve bundan ileri gelen birleşmeyi inceleyen ilim. Basit maddelerdeki değişikliği anlamağa çalışan ilim kolu. * Edb: Aşk. * İlâç. * Tas: Mevcud olana kanaat ve elde edilmesi mümkün olmayana ait arzuyu terk etmek. |
KİMYA-YI AVAM | Dünyanın kıymetsiz ve fâni olan şeylerini âhiret metalarına feda etmek. |
KİMYA-YI HAVAS | Kendinden geçip Allaha tam teslim olmak ve dönmek. |
KİMYA-YI SAADET | Rezaletlerden sakınıp nefsi tehzib ve tezkiye ve faziletleri kazanmak sureti ile nefsi tahliye etmek, süslemek, tezyin etmek. * İmâm-ı Gazalinin bir eserinin ismi. |
KİMYAGER | Kimyacı. |
KİMYEVÎ | Kimyâ ile alâkalı |
KİN | f. Gizli düşmanlık. Garaz. Buğz. Adâvet. |
KİN-İ MUZMER | Gizli kin. |
KİNAİYYAT | (Kinâye. C.) Temsillerle anlatılan imalı ve dokunaklı sözler.(Mâlumdur ki, fenn-i belagatta bir lâfzın, bir kelâmın mânâ-yı hakikisi, başka bir maksud mânaya sırf bir âlet-i mülahaza olsa, ona "lâfz-ı kinâi" denilir. Ve "kinâi" tabir edilen bir kelâmın mânâ-yı aslisi, medar-ı sıdk ve kizb değildir. belki kinâi mânasıdır ki, medar-ı sıdk ve kizb olur. Eğer o kinâi mâna doğru ise; o kelâm, sadıktır. Mâna-yı asli kâzib dahi olsa sıdkını bozmaz. Eğer mâna-yı kinâi, doğru değilse, mâna-yı aslisi doğru olsa, o kelâm kâzibdir. Meselâ: Kinâi misâllerinden: (filânun tavil-ün-necad) denilir. Yâni: "Kılıcının kayışı, bendi uzundur." Şu kelâm, o adamın kametinin uzunluğuna kinayedir. Eğer o adam uzun ise, kılıncı ve kayışı ve bendi olmasa da,yine bu kelâm sâdıktır, doğrudur. Eğer o adamın boyu uzun olmazsa; çendan, uzun bir kılıncı ve uzun bir kayışı ve uzun bir bendi bulunsa, yine bu kelâm kâzibdir. Çünki, mâna-yı aslisi maksud değil. S.) |
KİNAN | (C.: Eknan-Ekinne) Perde, örtü. |
KİNANE | (C.: Kenâin) Okluk, sadak, ok kuburu. |
KİNAS | (C.: Künüs) Geyik yatağı. |
KİNAYE | Dolayısı ile dokunaklı söz. Maksadı dolayısı ile anlatan söz. Üstü örtülü dokunaklı söz. Açıktan olmayıp hakiki mânâyı başka ifâde ile dokunaklı konuşmak. |
KİNCER | f. Büyük fil. |
KİNDAR | f. Kin tutan. İçinde kin ve garez besliyen. Öc ve intikam almağa düşkün. |
KİNDARANE | f. Kinci olarak, kindarcasına. |
KİNDARE | Arkasında deve hörgücü gibi, hörgücü olan bir cins balık. |
KİNDİR | Kaba eşek. |
KİNE | f. Kin, garaz. Kalbde beslenen düşmanlık. |
KİNE-İ PELENG | "Kaplan kini" : Kolay kolay sükunet bulmayan kin. |
KİNECU | f. Öc almağa uğraşan, intikam almak için çalışan. |
KİNEDÂR | f. Kindâr, kin güden, düşmanlık besliyen. |
KİNEGÂH | f. Savaş meydanı, muharebe alanı, harp sahası. |
KİNEHÂH | f. İntikam ve öc almak istiyen. Müntakim, kinci. |
KİNEKEŞ | f. Düşmandan öc ve intikam alan. |
KİNEMEŞHUN | f. Kinle, intikamla dolu. |
KİNETİK | Fr. Hareketle alâkalı. Hareket dolayısıyla meydana gelen, hareketli. |
KİNEVER | f. Kin besleyen, hased eden, kinci. |
KİNCER | f. Büyük fil. |
KİNF | Zenbil. * Çoban dağarcığı. |
KİNFİRE | Burun ucu. |
KİNN | (C.: Eknân) Perde, örtü. |
KİNNAR | Bez ve keten parçası. |
KİNNARAT | Bir nevi elbise. * Çalgılar, defler. |
KİNNE | Erkek görmüş kadın. |
KÎR | Katran, zift. |
KİRA' | Kirâ. Bir eşya veya yerin, geçici bir zaman kullanılmak üzere para ile bir kimseye verilmesi. * Böyle bir şey karşılığı alınan para. |
KİRAB | (Kerübe. C.) Yeri sürüp aktarmak. * Yeri süpürmek. * Suyun aktığı yerler. |
KİRABE | Yeri sürüp aktarmak. |
KİRAM | Benzetmeli, kinâyeli. * (Kerim. C.) Kerimler, şerefliler. * Eli açık cömert kimseler. |
KİRAMEN KÂTİBÎN | İnsanların iki tarafında bulunup, sevablarını ve günahlarını yazan meleklerin adı. |
KİRAR | Bir daha, tekrar. Tekerrür. |
KİRAREN | Tekrar tekrar, çok sefer, tekrar suretiyle. |
KİRAZ | Rahmin, kabul ettikten sonra yine dışarı döktüğü meni. |
KİRAZ | Evmek, acele. |
KİRBAL | (C.: Kerâbil) Hallaç yayı. * Kalbur. |
KİRBAN | Dolu kap. |
KİRBAS | (C.: Kerâbis) Bez. Kumaş, keten veya pamuk bez. |
KİRBASÎ | Bez satıcı kimse. |
KİRDAR | Bir kimse, tasarruf ettiği yerin bir zirâ veya iki zirâ toprağını almak için başkasına satmak. * Bina. * Ağaç. |
KİRDİDE | (C.: Kerâdid) Bir miktar toplanmış hurma. * Sepet dibinde geri kalan hurma. |
KİRDİKÂR | f. Sâni. Yapan Allah (C.C.). |
KÎRFAM | f. Simsiyah, katran renginde. |
KİRFÎ | Bazısı bazısının üstüne yağılmış olan yüksek bulutlar. * Yumurtanın dış kabuğu. |
KİRİS | f. Yaltaklanma. * Aldatma, kandırma, hile yapma. |
KİRİŞEK | f. Savaşçı, cengâver, muharib. |
KİRİŞTE | f. Çerçöp. |
KİRKİRE | (C.: Kerâkir) Şecaat. * Deve göğsü. |
KİRM | f. Böcek kurdu. |
KİRM-İ EBRİŞİM | İpekböceği. |
KİRPAS | f. Padişah veya vezir konaklarındaki divanhâne. |
KİRPİK | Göz kapağının kenarındaki kıllar. * Bir nevi taş. * Hayvan ve nebatların beden yapısında bâzı küçük ve ince uzantılar. |
KİRPİK-İ AKIL | Mc: Akıl gözünün kirpiği. Aklın, hakikatleri anlamasına engel olan şey.(Meşhurdur ki: Îdin hilâline bakardı cemaat-i kesire. Kimse bir şey görmedi.Zevâli bir ihtiyar yemin etti ki; "Gördüm". Hâlbuki gördüğü kirpiğinin takavvüs etmiş beyaz bir kılı idi.O kıl oldu onun hilâli. O mukavves kıl nerede? Hilâl olmuş kamer nerede? Ger anladın şu remzi:Zerrattaki harekât, kirpik-i aklın olmuş birer kıl-ı zulmettar, kör etmiş maddi gözü.Teşkil-i cümle envâ fâilini göremez, düşer başına dalâl.O hareket nerede? Nazzam-ı kevn nerede? Onu ona vehm etmek muhal-ender muhal. S.) |
KİRS | (C.: Ekrâs-Ekâris) Her nesnenin aslı. * Bir araya getirilmiş beytler. * Biri biri üstüne yığılmış kalmış davar tersi. |
KİRŞ | İşkembe. Geviş getiren hayvanların midesi. * Karın, mide. |
KİRZİM | (C.: Kerâzim) Yüksek burunlu kimse. * Büyük balta. |
KİS | (C.: Ekyâs) Cepte taşınır küçük para kesesi. * Rahimde döl yatağı. * Bedendeki bâzı sıvıların toplandığı kese biçimindeki oyuklar. |
KİSA | Halı, seccâde. Yünden yapılan elbise. |
KİSAL | Bir yerde oturup kalan ve gideceği yere geç giden. |
KİSB | (Bak: Kesb) |
KİSBÎ | Kazanılmış, kesbedilmiş. Kesb ile alâkalı. |
KİSB Ü KÂR | Kazanç, iş güç. |
KİSE | (Kis-Kese) f. Küçük-büyük torba kab. * Para kesesi. Kumaştan çanta biçiminde torba kab. * Yoğurt kesesi. * Para. Para hesabı. Öz para. * Kestirme yol. |
KİSEBÜR | f.Yankesici, hırsız. |
KİSEDAR | f. Parayı toplıyan, para hesabını tutan kimse. Vekilharç. |
KİSEF | (Kisf. C.) Kıt'alar, parçalar, kısımlar. |
KİSFE | (C.: Kisef) Kısım, cüz, parça, bölüm. |
KİSKİS | Taşın ve toprağın ufağı. |
KİSR | Üstünde eti çok olmayan kemik. * Çadır eteği. |
KİSRA | Husrevden muarreb veya galat olan bu isim Sa'sâniler sülâlesinden olan Eski İran padişahlarına ve bilhassa Nevşirvan'den sonrakilere verilmiş olup, Rum imparatorlarına Kayser, Çin hükümdarlarına Fağfur ve Hakan denildiği gibi, bunlara da Kisra denilirdi. |
KİSRE | (C: Kiser) Ekmek parçası. * Parçalanmış olan şeyin bir parçası. |
KİST | f. Kimdir? (mânâsına soru edâtı) |
KİSVE | Elbise. Kılık. Hususi kıyafet. Küsve. Kisbet. |
KİSVE-İ İLMİYE | İlim adamlarına, hocalara âit elbise. |
KİSVET | Elbise. * Özel kıyâfet. * Yağlı güreş yapan pehlivanların giydikleri, meşinden ve dar paçalı olan pantolon. Kisbet. |
KİŞ | f. Din, mezheb. * Keten kumaş. * Ok kuburu, sadak. * şimşir. |
KİŞAF (KÜŞÂF) | Bir kaç yıl üstüne yük vurulmayan deve yavrusu. * Dişi deve hâmile iken erkek devenin ona cimâ etmesi. |
KİŞAH | Davarın böğrüne yapılan işaret. |
KİŞMİŞ | f. Çekirdeksiz çok küçük tâneli üzüm. |
KİŞNİŞ | Güzel kokulu bir tohum olan karakimyon. |
KİŞRE | Yüzüne gülmek. |
KİŞT | f. Ekin. * Tarla. |
KİŞTKÂR | f. Çiftçi, ekinci. |
KİŞTZAR | f. Ekinlik, ekin tarlası, tarla. |
KİŞVER | f. Memleket, ülke. * İklim. |
KİŞVERGİR | f. Ülke tutan. Pâdişah, hükümdar. |
KİŞVERGÜŞA | f. Ülke açan, cihangir. |
KİŞVERHÜDA | f. Hükümdar, pâdişah. |
KİŞVERKÜŞA | Memleket fetheden. |
KİTAB | Kitab. * Levh-i mahfuz. * Kur'ân. |
KİTAB-I MÜBİN | (Bak: İmam-ı Mübin) |
KİTABE | Kabartılarak veya oyularak sert levhalar üzerine yazılan yazı. Levha olarak yazılan manzum olmayan nesir halinde levha yazma ilmi. * Mezartaşı yazısı. |
KİTABE-İ SENG-İ MEZAR | Mezar taşı yazısı. |
KİTABET | Yazmak. Kâtiblik. Usulüne göre bir şeyi yazmak. |
KİTABET-İ FITRİYE | Fıtri olan yazılmış şeyler. * Kâinat sahifelerinin kitab gibi oluşu. |
KİTAB-HANE | f. Kitabevi, kütüphane. Kitap okunan veya satılan yer. |
KİTABÎ | Kitaba dair ve müteallik. Kitaba tabi olan. Kitaba uygun. Kur'an, İncil, Tevrat kitablarından birine inanan. Semavî kitaplardan birine inanan. |
KİTAF | İp. |
KİTBE | Kitabe yazmak. Zam ve cem'etmek. Artırmak ve biriktirmek. |
KÎTE | Bir gün veya bir gece yenecek yemek. |
KİTFEYN | İki omuz küreği. |
KİTİ | (Giti) f. Dünya. Yer. Cihan. Âlem. |
KİTLE | Kütle. Yığın. Küme. * Mâden, taş gibi şeylerden toplu şey. |
KİTMAN | Sır saklama. Kimseye sır açmama hâli. |
KİTR | Her nesnenin ortası. * Deve hörgücü. |
KİTR | Nişan oku. * İblisin ismi. |
KİVARE | Petek. |
KİYAE | Zayıflık. * Korkaklık. |
KİYAH | f. Ot. |
KİYAHBESTE | f. Ot bitmiş, ot yetişmiş. |
KİYAN | f. Merkez. * Yıldız, seyyâre. |
KİYAN | Tabiat. |
KİYANE | Kefâlet, kefil olma. |
KİYASET | Zeki. * Uyanıklık. Zekâ. Ferâset. Zeyreklik. |
KİYFE (KİFE) | Bez parçası. |
KİYR | Demirciler körüğü. * Dağ, cebel. |
KİYYA | Sakız. |
KİYYE | Sakız. |
KÎZ | Küçük kap. |
KİZA | Yemeği çok yemekten dolayı basan ağırlık. |
KİZB | Yalan. Yalan söyleme. (Sıdkın zıddı)(Kizb, küfrün esasıdır. Kizb, nifâkın birinci alâmetidir. Kizb, Kudret-i İlâhiyyeye bir iftiradır. Kizb, Hikmet-i Rabbaniyyeye zıddır. Ahlâk-ı âliyeyi tahrib eden kizbtir. Âlem-i İslâmı zehirlendiren, ancak kizbtir. Âlem-i beşerin ahvalini fesada veren, kizbtir. Nev-i beşeri kemalâttan geri bırakan, kizbtir. Müseylime-i kezzab ile emsalini âlemde rezil ve rüsva eden, kizbdir. İşte bu sebeblerden dolayıdır ki; bütün cinayetler içinde tel'ine, tehdide tahsis edilen, kizbdir...Sual: Bir maslahata binaen kizbin câiz olduğu söylenilmektedir...Öyle midir?Cevab : Evet, kat'i ve zaruri bir maslahat için bir mesağ-ı şer'i vardır. Fakat hakikate bakılırsa, maslahat dedikleri şey bâtıl bir özürdür. Zira usul-ü şeriatta tekarrur ettiği vechile, mazbut ve miktarı muayyen olmıyan bir şey hükümlere illet ve medar olamaz; çünki, mikdarı bir had altına alınmadığından su-i istimale uğrar. Maahâza, bir şeyin zararı menfaatına galebe ederse, o şey mensuh ve gayr-i muteber olur. Maslahat, o şeyi terk etmekte olur. Evet, âlemde görünen bu kadar inkılâblar ve karışıklıklar, zararın özür telâkki edilen maslahata galebe etmesine bir şâhiddir. Fakat kinaye veya ta'riz suretiyle yani gayr-i sarih bir kelime ile söylenilen yalan, kizbden sayılmaz. İ.İ.) |
KİZBERE | Baldırıkara adı verilen ot. |
KİZİR | Köy muhtarının yamağı hükmünde olan adam. Köy kâhyası. |
KİZYUN | Toprak parçası. |
KLASİK | Fr. Çok eskiden yazıldığı hâlde değerini kaybetmeyen eser veya san'at eseri. * Âdet hâline gelmiş usul. |
KLASÖR | Fr. Tasnif işlerinde kullanılan, gözlere ayrılmış dolap veya çekmece. * Geniş mukavva dosya. |
KLİNİK | yun. Hastaya bakılan yer. * Ders gösterilen hastahane koğuşu. |
KLİŞE | Fr. Matbaada tipografik baskıda kullanılan kabartma resim veya yazılar çıkarılmış madeni levha. |
KLÜP | ing. Eğlenerek boş olarak vakit geçirmek yahut okumak, konuşmak üzere üyelere mahsus toplantı veya eğlence yeri. |
KOALİSYON | ing. Bir maksad için birleşen kuvvetler yahut partiler topluluğu. |
KOÇKAR | Dövüş için terbiye olunmuş iri koç. |
KOÇ YİĞİT | Güçlü kuvvetli, bahadır, gözünü budaktan sakınmaz, cengâver. |
KODAMAN | İleri gelen. Servet veya mevki sahibi kimseler hakkında alay yollu söylenir. |
KODES | Tavuk yeri, kümes. * Hapishane. |
KOF | İçi boş. Kovuk. * Aklı ve ilmi olmayan. Câhil. |
KOKONA | Yaşlı rum kadını. |
KOLAĞASI | t. Eskiden mevcud olan yüzbaşı ile binbaşı arasındaki rütbe. |
KOLON | Fr. Sütun. * Matbaacılıkta, dizilen yazı sütunu. |
KOLONİ | Fr. Bir ülkenin, sınırları dışında işgal ettiği ve yönettiği ülkeye sıkı bağlarla bağlı arazi. * Başka bir memlekete yerleşmeğe giden göçmen topluluğu veya bir topluluğun yerleştiği yer. * Bir memlekette bulunan yabancılar topluluğu. |
KOLORDU | t. Ekseriyetle üç tümen ve diğer tamamlayıcı birliklerden kurulan askeri birlik. |
KOMANDO | (Portekizce) Ask: Müstakil olarak çalışan ve baskın, sabotaj v.b. gibi özel vazifeler yapan, az sayıda askerlerden kurulu birlik, çete. |
KOMBİNEZON | Fr. Tertib, düzenlemek. * Çare. * Kadın iç gömleği. |
KOMEDİ | yun. Cemiyetin gülünç ve kusurlu hâllerini ortaya koyan tiyatro eseri. * Uydurma, yapmacık hareket veya söz. * Gülünecek hareketler. |
KOMEDİYEN | İki yüzlü, riyakârlık gösteren. * Komedi oynayan tiyatro oyuncusu. Maskara. |
KOMİSER | Fr. Emniyet teşkilâtının meslek dereceleri içinde yer alan ve en az lise tahsilini yapmış, polis enstitüsünün orta ve yüksek kısmını tamamlamış üniformalı veya sivil memur. |
KOMİSYON | Fr. Meclis şubesi. Hususi surette teşkil olunan meclis. * Ticarette vasıtalık etme, dellâllık ücreti. |
KOMİTA | (Slavca) Maksadına ulaşmak için ekserî silah kullanan, siyasî, gizli ihtilaki cemiyet. Eşkiya. |
KOMİTACI | Siyasi bir gayeye ulaşmak için, silâhlı mücadele yapan gizli bir topluluk veya teşkilâtın mensubu olan kimse. |
KOMİTE | Fr. Bir komisyon arasından seçilmiş âzası bulunan, bir iş için toplanan hey'et. Meclis şubesi. Hey'et. |
KOMPARTIMAN | Fr. Yolcu trenlerinde vagonların bölümlerle ayrılmış kısımlarından her biri. |
KOMPETAN | Fr. Bir işi iyi bilen. Bir şey hakkında yerinde kararlar alabilen kimse. |
KOMPLEKS | Fr. Bir anda kavranamıyacak şekilde çeşitli sebeblerden, unsurlardan meydana gelmiş. * Basit olmayan. Mürekkep. * İnsanların davranışlarına, ruh hâllerine yön veren birbirine bağlı şuuraltı hayallerinin bütünü. |
KOMPLO | Fr. Bir kişiye karşı toplu olarak alınan karar. Tuzak. Suikast. |
KOMPRİME | Fr. Toz halinde iken sıkıştırılıp ufak hap haline getirilmiş ilaç. |
KOMÜNİZM | Fr. Cemiyet içinde fertlerin her türlü mülkiyet haklarını ve aile hayatını ve dini kaldırıp materyalizmi esas alan ve bütün mülkiyeti devlete mal eden bâtıl bir nazariye.(Şimalde koca bir devlet, gençlik hevesatını elde ederek, bu asrı fırtınalarıyla sarsıyor. Çünki: Akibeti görmiyen kör hissiyatla hareket eden gençlere, ehl-i namusun güzel kızlarını ibahe eder. Belki hamamlarında erkek kadın beraber çıplak olarak girmeleri ve izin vermeleri cihetinde bu fuhşiyatı teşvik eder. Hem serseri ve fakir olanlara zenginlerin mallarını helâl eder ki: Bütün beşer, bu musibete karşı titriyor. S.)(Evet hariçte iki cereyana karşı bu kahraman millet, Kur'an kuvvetiyle dayanabilir. Yoksa küfr-ü mutlakı, istibdad-ı mutlakı, sefahet-i mutlakı ve ehl-i namusun servetini serserilere ibahe etmesini âlet ederek, dehşetli bir kuvvetle gelen bir cereyanı durduracak, ancak, İslâmiyet hakikatıyla mezcolmuş, ittihad etmiş ve bütün mâzideki şerefini İslâmiyette bulmuş olan bu milletteki din kuvveti ve iman bütünlüğüdür...Şimâldeki dehşetli anarşilik tohumunu saçan ve nesil ve milleti mahveden ve herkesin çocuklarını kendine alıp karabet ve milliyeti izale eden ve medeniyet-i beşeriyeyi ve hayat-ı içtimaiyeyi bütün bütün bozmağa yol açan kızıl tehlike... R.N.) (Bak: Anarşizm) |
KONAK | Menzil, yolculukta gece vakti inilen yer. * Yolculukta bir yerde durma, dinlenme. İki menzil arasındaki yol. * Büyük ev, zengin ve mükellef ikâmetgâh. * Resmi dâire. |
KONDÜKTÖR | Fr. Kılavuz, memur, müdür. * Trenlerde vagon ve bilet işlerine bakan vazifeli kimse. |
KONFERANS | Fr. Dinleyicilere herhangi bir mevzu hakkında bilgi vermek gayesiyle yapılan konuşma. |
KONGRE | Fr. Çeşitli memleketlerden yöneticilerin, elçilerin ve delegelerin katılmasıyla yapılan toplantı. |
KONSEY | Fr. İdare vazifesi yüklenmiş kişilerin topluluğu. * Müzakere hâlinde bulunan kimselerin meydana getirdiği kurul. * Bu tarz bir toplantının yapıldığı yer. |
KONSOLİT | (Konsolide) Fr. Ana sermayenin ödeme tarihi belli olmayan ve yalnız faizi ödenen devlet tahvili. |
KONSOLOS | İtl. Yabancı ülkelerde yurttaşlarının haklarını korumak ve bağlı bulunduğu hükümete siyasî ve ticarî bilgileri vermekle vazifeli hariciye memuru. |
KONTENJAN | Fr. Alâkalıların her birine düşen miktar veya yer. Pay miktarı. |
KONVOY | ing. Aynı yere giden nakil vasıtaları topluluğu. * Aynı yere nakledilen insan grubu. * Harb gemilerinin himayesinde sefer yapan yük gemileri katarı. |
KOPİL | Küçük Rum çocuğu. * Çapkın, külhani. |
KOR | t. Her tarafı iyice yanıp içine kadar ateş hâline gelmiş kömür veya odun parçası. * Askeriyede kolordu. |
KORSAN | itl. Deniz haydutu. Deniz eşkiyası. * Başkaların haklarını zor kullanarak yiyen kimse. * Bir hakkı izinsiz olarak kullanan. |
KORSAN GEMİSİ | Deniz hırsızlığı ve korsanlık yapan gemiler. Düşman gemilerini basarak mallarını alan bir devletin donanma gemilerine de aynı ad verilirdi. |
KOSTANTINİYYE | İslâm dünyasında İstanbul için kullanılmış isimlerden biri. |
KOTRA | ing. Tek direkli, yelkenli, narin küçük gemi. |
KOY | Küçük körfez. Karanın içine girmiş, rüzgârdan saklı deniz parçası. Deniz koyuna benzer, çevresi mahfuz yer. Köşe, bucak. |
KOZMOĞRAFYA | yun. Yıldızların yerlerinden ve hareketlerinden bahseden ilim. Felekiyyat. İlm-i hey'et. |
KOZMOPOLİT | Fr. Her yabancı şeye karşı alâka gösteren, milliyet duygularından mahrum kimse. * Çeşitli milletlerden insanları içine alan. |
KOZMOZ | (Kozmos) yun. Kâinat. Bütün gökler. |
KÖFTEHOR | (Bak: Kuftehar) |
KÖHNE | f. Eski, eskimiş. * Zamanı geçmiş. Demode olmuş. |
KÖHNEBAHAR | Sonbahar. |
KÖLE | t. Bütün tarihî devirlerde başka milletlerden, yabancılardan zorla kaçırılıp hürriyetten mahrum hale getirilerek hizmette kullanılan erkek. (İslâmiyet köleliği en âdil usullerle kaldırmağa çalışmış ve Resul-i Ekrem (A.S.M.), insanları kölelikten kurtarmayı ibadet olarak ilân etmiştir.) |
KÖRÜK | Ateşi havalandırmak için yapılmış bir âlet. * Hava ile çalışan bazı çalgıların hava vermeğe mahsus kısmı. |
KÖŞE | (Bak: Kuşe) |
KÖŞELİ PARANTEZ | t. Cümleden tamamıyla ayrı "haşiye" gibi bir sözü içine alır. |
KRAMP | Fr. Adalenin kasılması. |
KRATER | (Bak: Atmiye) |
KRİTİK | yun. Tenkid. Sıkışık durum, sıkıntılı. * Tıb: Hastalığın en kötü zamanı.KRUVAZÖR : Fr. Daha ziyade toplarla mücehhez açık denizlerde emniyeti te'min etmek ve konvoyları korumakla vazifeli süratli harp gemisi. |
KUAL | Üzüm çiçeği. |
KUAS | Koyunun burnunda olan bir hastalık. |
KUAS | Boynun içine geçik olması. |
KUAS | Bir hastalık (ki göğüsü tutar.) |
KUB | f. "Vuran, vurucu, döven" mânâlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: (Leked-kub: Tekme vuran) |
KUBA' | Hınzır avazı. * Büyük ölçek. |
KUBAA | Serçe gibi küçük bir alaca kuşun adı. * Avcıların giydiği hırka. |
KUBAKIB | Acele eden kimse, aceleci.* Bir yıldan sonra olan yıl. |
KUBALE | Mukabele. * Kapı önü. |
KUBAN | (Kub. C.) f. Vurucular, dövücüler. * Vurarak, döverek mânâlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. |
KUBB | Kürk. |
KUBBE | Yarım küre şeklinde yapılan bina damı. |
KUBBE-İ ÂLİYE | Yüksek kubbe. |
KUBBE-İ HADRÂ | Yeşil kubbe. |
KUBBE-İ KANEK | Ağzın tavanı. Damak. |
KUBBE-İ MİNA | Gökyüzü. Gök kubbesi. |
KUBBE-İ ULYÂ | Sema, gökyüzü. |
KUBBE-İ ZERRİN | Güneş, şems. |
KUBBET-ÜL İSLÂM | İslâmın kubbesi. * Belh şehrinin başka bir adı. |
KUBBE ALTI | Tar: Topkapı Sarayı'nda başta sadrazam olmak üzere devlet adamlarının ve vezirlerin toplanıp devlet işlerini görüştükleri yer. |
KUBBE-NİŞİN | f. İstanbulda Topkapı Sarayı'nda Kubbealtı denen yerde toplanan kabine üyeleri denebilecek toplantıya katılan vezirlerin herbiri. |
KUBBERE | (C: Kubber-Kabbere) Turgay dedikleri küçük kuş. * Bacaksız, kısa boylu kimse. |
KUBBİTÎ | Beyaz helva satan kimse. |
KUBEB | (Kubbe. C.) Kubbeler, kemerler. Tepesi yuvarlak, yarım küre şeklinde yapılan binâ damları. |
KU'BERE | Bileği meydana getiren iki kemiğin küçüğü. |
KUBH | Günah ve çirkin hareket. Kabahat. Suç. * Fık: Aklen ve şer'an müstehcen olup dünyada zemme, âhirette azaba ve itaba mahal olan şey. |
KUBHİYYAT | (Kubh. C.) Çirkin hareketler ve işler. Günah ve çirkin şeyler. |
KUBKUBA | Acele etmek. |
KUBLE | Öpme. |
KUBTİYYE (KIBTIYYE) | (C: Kubâti) Mısırda yapılır parlak ince keten bezi. |
KUBU' | Kirpinin büzülüp başını derisine çekmesi. * Bir kimsenin başını yakasına çekmesi. |
KUBUB | Kuruluk. |
KUBUL | Erlerin ve kadınların önü. * Evvel, önce, ilk. |
KUBUN | Gitmek. |
KUBUR | (Kabr. C.) Kabirler, mezarlar, türbeler. |
KUBUS | Sür'atle yürüdüğünden yere tırnağının ucundan başka yeri değmeyen at. |
KUBZA (KABZA) | (C: Kubzât) Bir tutam nesne. |
KUÇE | f. Dar sokak, küçük sokak. * Pazar, çarşı. |
KUDAHİS | Bahâdır, kahraman, şucâ. |
KUDAM | f. Hangisi? Hangileri? (mânasına sorudur) |
KUDAR | Büyük yılan. * Aşçı, tabbah. Deve boğazlayıcı, deve kasabı. |
KUDAS | Gümüş boncuk. |
KUDAT | (Kadı. C.) Kadılar. Şeriat kanunlarıyla hâkimlik edenler. |
KUDDAM | Ön taraf. İleri taraf. |
KUDDAMÎ | Ön. |
KUDDİSE | "Mübarek, kudsi ve mukaddes olsun." anlamına gelen bir kelimedir. |
KUDDİSE SIRRUHU | "Sırrı ve hakikatı muazzez ve müşerref olsun" meâlinde bir hürmet ifadesidir.(S- Sahabe-i Kiram Hazeratına Radıyallahu Anh denildiğine binaen, başkalara da bu mânada söylemek muvafık mıdır?Elcevap: Evet, denilir. Çünkü Resul-i Ekrem'in bir şiarı olan Aleyhissalâtü Vesselâm kelâmı gibi Radıyallahu Anh terkibi, sahabeye mahsus bir şiar değil, belki sahabe gibi Veraset-i Nübüvvet denilen Velâyet-i Kübrada bulunan ve makam-ı rızaya yetişen Eimme-i Erbaa, Şâh-ı Geylâni, İmam-ı Rabbani, İmam-ı Gazali gibi zatlara denilmeli. Fakat örf-ü ulemada Sahabeye, Radıyallahu Anh; Tâbiin ve Tebe-i Tâbiine, Rahimehullah; onlardan sonrakilere, Gaferehullah; ve Evliyaya, Kuddise Sırruhu denilir. M.) |
KUDDUS | Kusur ve noksanlıklardan müberrâ olan, en mukaddes. Hiç eksiği olmayan, pâk, temiz. Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarındandır. * Mübarekliğin hadsiz derecesini ifâde eder. "En mukaddes" gibi. |
KUDDUSÎ | Cenab-ı Hakk'ın Kuddus sıfatına dair ve müteallik. Kusursuz olan Cenab-ı Hakk'a ait. * Kudsi ve temiz olana ait ve ona müteallik. |
KUDEGÎ | f. Çocukluk. |
KUDEK | (C.: Kudegân) f. Çocuk, sabi. |
KUDEK-MENİŞ | f. Çocuk tabiatlı. Çocuk mizaclı. |
KUDEMA | (Kadim. C.) Kadimler. Eski büyükler. Eski adamlar. İleri gelen büyükler. Eski zamanda gelmiş olanlar. |
KUDEYH | Küçük kadeh, kadehcik. |
KUDMUS | Kadim nesne, eski. |
KUDRET | Güç. Takat. * Her yeri kaplayan kudretullah. * Varlık. Ehliyet. Becerebilme. * Zenginlik. * Kabiliyet. * İlm-i kelâmda: Allah Teâlâ'ya mahsus ezelî ve ebedî ve bütün kâinatta tasarruf eden sıfattır.(Arkadaş bir kelime-i vâhidenin işitilmesinde; bir adam, bin adam birdir. Yaratılış hususunda da Kudret-i Ezeliyeye nisbeten bir şey, bin şey birdir. Nev ile fert arasında fark yoktur. M.N.) |
KUDRET-İ İLÂHİYE | Allah'ın kudreti.(Cenab-ı Hakk'ın kudret, ilim, iradesi; şemsin ziyâsı gibi bütün mevcudata âmm ve şâmil olup, hiçbir şeyle müvazene edilemez; Arş-ı Azama taalluk ettikleri gibi, zerrelere de taalluk ederler. Cenab-ı Hak, şems ve kameri halkettiği gibi, sineğin gözünü de O halketmiştir. Cenab-ı Hak; kâinatta vaz'ettiği yüksek mizan gibi, hurdebinî hayvanların bağırsaklarında da pek ince ve lâtif bir nizam vaz'etmiştir. Semadaki ecramı birbiriyle rabteden câzibe-i umumî kanunu gibi, cevahir-i ferdi de, yani zerratı da o kanunun bir misliyle nazmetmiştir. Sanki bu zerrat âlemi, o semavî âleme küçük bir misaldir. Hülâsa, aczin müdahalesi ile, kudret mertebeleri ayrılır. Aczi mümteni' olan kudretçe; büyük, küçük birdir.Kudret-i Ezeliye, en evvel eşyanın melekût, yani içyüzüne taalluk eder. bu yüz ise, alelumum güzel ve şeffaftır. Evet, şems ve kamerin yüzleri parlak olduğu gibi, gecenin ve bulutların da iç yüzleri ziyadardır. İ.İ.) |
KUDRET-İ KÜLLİYE | Cenab-ı Hakk'ın küllî ve mutlak olan kudreti. |
KUDRETYÂB | f. Gücü yetebilen, yapabilen, kuvvet ve kudreti olan. |
KUDS | Mübareklik. Kudsilik. Nezafet. Pâk olmak. Noksanlardan uzak olmak. |
KUDSÎ | (Kuds. dan) Mukaddes, kutsal, muazzez. |
KUDSİYAN | Kudsiler. * Melekler. Melâike taifesi. |
KUDSİYET | Kudsilik, mukaddeslik, azizlik. * Temizlik, paklık. |
KUDSÜMAN | Erkek örümcek. |
KUDUM | Uzak ve uzun bir yoldan gelmek. * Ayak basmak. * İleri geçmek. İlerilik. |
KUDUMİYYE | Uzak yoldan gelen bir büyük zâta, oranın halkı tarafından takdim edilen hediye. * Edb: Böyle bir vaziyetten dolayı yazılan kaside. |
KUDUR | (Kıdr. C.) Çömlekler, tencereler. Yemek pişirilen kaplar. |
KUDURÎ | (Hi: 362 - 428) Bağdadlıdır. Ahmed İbn-i Muhammed Bağdâdi diye de anılır. Hanefi fıkıh âlimlerindendir. Bu zatın, fıkha dâir meşhur kitabının ismi de Kudurî'dir. |
KUDVE | Halkın uyup tâbi oldukları kimse. |
KUF | f. Baykuş denen bir kuş cinsi. |
KUFAHİR (KUFÂHİRÎ) | Büyük ve iri cüsseli kimse. |
KUFAÎ | Burnu sıcaktan kavlar kızıl kimse. |
KUFAN | Zahmet, meşakkat. * Kufe dedikleri beldenin adı. |
KUFAR | (Kafr. C.) Issız ve susuz yerler. Çöller, sahralar. |
KÛFE | f. Küfe. Dayanıklı ve kaba büyükçe sepet. |
KÛFE | Kızıl kum. * Kızıl kumlu bir yerin adı ki o sebebten "Kûfe" diye isim verilmiştir. |
KUFF | Yüksek yer. |
KUFFAZ | Kadınların ellerine ve ayaklarına taktıkları bir süs eşyası. * Eldiven. |
KUFFE | (C: Kıfâf) Pamuk sepeti. * İçine kumaş konan nesne. * Yüksek yer. * Kurumuş. * Çürük ağaç. |
KUFÎ | Kûfe şehrine mensub. Bu şehirle alâkalı. |
KUFL | (C.: Akfâl) Kilit, sürgü. |
KÛFTE | f. Kıyılıp ezilmiş veya dövülmüş et, köfte. |
KUFTEHAR | f. Köfte yiyen. * Geveze, çenesi düşük. * Şarlatan. Kendini beğenmiş. * Çapkın. |
KUFUF | Kişinin korkudan tüyü ürperip kalkmak. |
KUFUL | (Kufl. C.) Kilitler. * Seferden veya yolculuktan dönme. |
KÛH | f. Dağ. |
KÛH-U KAF | Efsânelerde geçen Kafdağı. |
KÛH-U TUR | Tur dağı, Sina dağı. |
KUHAB | At ve deve öksürüğü. |
KUHAMUN | f. Tepesi düz olan dağ. |
KUHAN | f. Kambur. * Eyer, at eyeri. * Sığır veya deve hörgücü. |
KUHARİYE | Yaşlı kadın. * Yaşlı hayvan. |
KUHAZ | Koyunlara ârız olan bir hastalık. |
KUHBEDEN | f. Dağ gibi iri vücutlu kimse. İri yarı kişi. |
KUHCİĞER | f. Dağ yürekli, kahraman, bahâdır, yiğit. |
KUHE | f. Dağ. * Hücum, saldırma. * Dağ tepesi gibi kubbeli ve sivri olan şey. * Deve hörgücü. * At eyeri. |
KUHH | Halis, saf, katıksız. |
KUHÎ | f. Dağa mensub. * Dağla alâkalı. * Dağlı. |
KUHİSTAN | f. Dağlık bölge, dağlık yer. |
KUHKEN | f. Dağ kazan, dağ deviren. |
KUHKUB | f. Dağ vurucu. Dağı yerinden oynatan. * Kuvvetli at veya katır. * Kale veya sur döven top. |
KUHL | Göz ilâcı. * Göze çekilen sürme. |
KUHLÎ | Sürme gibi siyah olan. |
KUHME | Düşünmeden bir işe girişme. * Şiddet. * Kıtlık senesi. * Zor iş. |
KUHNÜMUN | f. Heybetli, azametli. Dağ gibi görünen. |
KUHPARE | f. Kuvvetli at. * Dağ parçası. |
KUHPAYE | f. Dağlık arazi. |
KUHPÜŞT | f. Kanbur. |
KUHSAR | f. Dağ tepesi. * Dağlık yer. |
KUHUT | Kıtlıktan sıkıntı ve eziyet çekme. |
KUKNAS | Hindistan'da olan bir cins beyaz kuş. |
KU'KU' | Alaca renkli, uzun gagalı bir büyük kuş. |
KUL | De, söyle, bildir (meâlinde emirdir)("Kul" kelimesi Kur'anın çok yerlerinde mezkûr veya mukadderdir. "Kul" emri risalet ve nübüvvete işarettir. İ.İ.)Türkçede "Kul", emir dinleyen hizmetkâr, Allah'ın mahlûku, Allah'a itaat ve ibadet eden veya köle mânasındadır. |
KUL'A(T) | (C: Kulu') Ödünç mal. Yurt edinmeye müsait olmayan yer. |
KULA' | Ağız ağrısı. |
KULAA | Suyu emip yarılmış ve yerden koparılmış balçık. * Büyük taş. |
KULAB | f. Büyük dalga. * Göl, büyük havuz. |
KULAB | Bir çeşit deve hastalığı. |
KULAFE | Kılıf, kın, kabuk. Zarf. |
KULAKIL | İhlâs ve Muavvezeteyn sureleri. |
KULAL | Az, kalil. |
KULAME | Tırnak kesintisi. Kesinti. |
KULAMETEYN | İki tırnak kesintisi. Parantez. ( ) |
KULB | Bilezik. * Bir yılan cinsi. |
KULE | (C: Kulul-Kılâl) Çocukların oynadıkları bir oyun. |
KULEL | (Kulle. C.) Kuleler. * Dağ tepeleri. |
KULEL-İ SEB'A | İstanbul'daki yedi tepe. |
KULFE | Zeker ucundaki sünnet edilecek deri. |
KULİS FAALİYETİ | Toplantı yapılan yerlerde, toplantı haricinde çeşitli grupların yaptığı gizli çalışma. |
KULKALAN | Bir nevi ot. |
KULKUL | Şen, çevik, atik. * Bir şeyin deprenmesiyle çıkan ses. * Büyük, derin deniz. * Hızlı giden at. |
KULKULANİ | Üveyik kuşuna benzer bir kuş. |
KULLAB | (C.: Kalalib) Çengel, kanca. Ucu eğri nesne. |
KULLAM | Çöğene benzer bir otun adı. |
KULLE | (C.: Kulel) Doruk, dağ tepesi, zirve. * Kule. * Bazı harp gemilerinin güvertelerinde bulunan ve makine ile hareket eden ağır top. |
KULMUH | Bir ot. |
KULUB | (Kalb. C.) Kalbler, gönüller. |
KULUCE | Ekin ekmek için yeri ıslah etmek. |
KULUNÇ | Tıb: Şiddetli bağırsak ağrısı. Omuzlarda ve vücutta bir ağrı. |
KULZÜM | Deniz, bahr. * Kızıldeniz. |
KUMAME | (C: Kumâm) Cemaat, topluluk. * Süprüntü. |
KUMANYA | ing. Bir gemi içinde bulunan kimselerin beslenmeleri için gemiye doldurulan erzak. Gemi zahiresi. * Eskiden piyade kayığının arka kısmındaki dolapçık. * Gemi kileri. Geminin erzak koymağa mahsus yeri. |
KUM (KUMİ) | (Kavm. den) Kalk (mânasına emir). |
KUMAR | Para vs. karşılığında oynanılan oyun. Meşru bir ihtiyacın karşılanması için bir çalışma sonucu olmadan piyango ve şans oyunları gibi haram yollarla kazanç elde etmektir. Dinimizde böyle oyunların her türlüsü haramdır. Bir müslüman kendi menfaatini isteyip zararını istemediği gibi; diğer bir müslümanın da çıkarını gözetip kötülüğünü isteyemez. Halbuki kumara katılan herkes, karşı tarafın zarariyle kendi çıkarlarını düşünmektedir.Eğer böyle bir menfaat ve zarar oyunda konulmamışsa ve dince yasaklanan maksadlar da yoksa, yine de her insan için en kıymetli mal olan zamanını boş yere harcamak olur ki bu da zarardır.Maksatsız, fikirsiz ve dünyaya ne için geldiğini bilmeyen basit bir insan böyle yollara düşer ve gittikçe perişan olur. Halbuki insan, sonsuz ve yüksek gâye sahibi, yüksek şahsiyetli ve nizamlı bir hayat yaşamalıdır. (Bak: Meysir) |
KUMARBAZ | Kumar oynayan. Kumarcı. |
KUMAR-HANE | f. Devamlı olarak kumar oynanan yer. |
KUME | Bir yere toplanmış olan şeyler. * Yüksek, yüce yer. |
KUMİSTAN | f. Kumluk çöl veya arâzi. |
KUMKUMA | (C: Kamâkım) İçine mürekkep, zemzem gibi şeyler konulan yuvarlak testi. * Bakır şişe, bakır ibrik. |
KUMME | Arslanın, ağzı ile aldığı şey. |
KUMMEHAN | Za'ferân. * Şarap köpüğü. |
KUMMELE | (C: Kummel) Kene cinsinden bir böcek. |
KUMPANYA | Fr. şirket. * Mc: Cemaat, zümre. |
KUMRÎ | (C: Kamâri) Kumru. Dişisine "kumriye", erkeğine "sakhar" derler. |
KUMUDD | Sağlamak, sert, katı. * Uzun, tavil. |
KUMUS | Suya batıp kaybolmak. |
KUMZE | Toplanmış hurma. |
KÛN | Kuyruk sokumu bölgesi. Arka, mak'ad, kıç. |
KUNABE | Toplu yapraklar (Buğdayın başı onun içinde olur.) |
KUNAH | Çomak. |
KUNAİS | (C: Kanâıs) Büyük cüsseli, iri vücutlu kişi. |
KUNAN | Koltuk kokusu. * Gömlek yeni. |
KUNBUA | (C: Kanâbi) Kestikten sonra yine içinde kalan nesne (Ot kökü gibi) |
KUNBUL(E) | (C.: Kanâbil) Kalın vücudlu kimse. Sinirli ve hiddetli olan. * 30 ilâ 40 yaş arasındaki kimse. * At. * Bomba. |
KUNBURA | (C: Kanâbir) Çökük kuşu. |
KUNBUZA | (C: Kunbuzât) Kısa boylu kadın. (Müz: Kunbuz) |
KUNDAK | Küçük çocukları sıkı bağlamaya yarıyan bezler takımı. * Yangın çıkarmak için bir yere sokulan, tutuşturulmuş yağlı bez çıkısı. |
KUNDAK SOKMAK | Mc: Ara bozacak bir söz söylemek veya böyle bir harekette bulunmak. * Yangın çıkarmak. |
KUNEFHAR | Büyük cüsseli, iri vücutlu. |
KUNFUZ(E) | (C: Kanâfiz) Kirpi. * Fare. * Devenin, kulakları ardında terleyen ve teri akan yerleri. * Otları dolaşık yer. |
KUNN | Gömlek yeni. |
KUNNE(T) | (C.: Kanan-Kunen-Kınan) Dağ başı. |
KUNNEB | Kendir. Kenevir. |
KUNNEBİT | (C.: Kannâbit) Lahana cinsinden bir bitki. |
KUNTA | Karalık. |
KUNU' | Kanaat etme, kâfi bulma. * Suâl ve tezellül. |
KUNUT | Yatsı veya sabah namazlarında ayakta okunan duâ. İbadet. Duâ. Taat. Şükür eylemek. * Namazda dünya kelâmından imsak eylemek, yani kendini tutup konuşmamak.(Kunut, birşeye o suretle devam ve mülâzemet edip durmaktır ki, taat, huşu, sükut, kıyam mânalarını tazammun eder ve lisanımızda, divan durmak tâbir edilir. Bunun için kunut taattir, kunut tul-i kıyamdır, kunut sükuttur, kunut huşu ve hafd-ı cenah ve sükun-ı etraftır diye çeşitli nokta-i nazardan târif edilmiştir. Bir hadis-i şerifte "Efdal-üs salâti tul-ül kunut" buyurulmuştur ki, kıyam demektir. Binaenaleyh namazda kıyam ve kıraeti, duayı veya huşu ve sükutu uzatmağa da kunut denilir. E.T.) |
KUNUT | Ümidsizlik. Ye'se kapılma. |
KUNV | (C: Kınân-Kınyân-Aknâ) Üzerinde hurması olan hurma salkımının çöpü. |
KUNYAN (KINYÂN) | Kişinin nefsi için saklayıp elden çıkarmadığı mal. |
KUNYE (KINYE) | Kişinin nefsi için saklayıp elden çıkarmadığı mal. |
KUNZUA | (C: Kanâzı') Çakıl taşı. * Tıraş edilmiş başın üstünde bırakılan bir tutam saç. |
KÛPAL | f. Gürz. Demir topuz. |
KÛR | (C.: Kûrân) f. Kör, âmâ. |
KUR'A | Talih denemek maksadı ile çekilen kapalı pusla veya fal açma. |
KURA | (Karye. C.) Karyeler, köyler, kasabalar. |
KURÂ-YI MÜTECÂVİRE | Komşu köyler. |
KURA' | İbâdet eden. |
KURAA | Kalem kesintisi. Kalem yongası. |
KURAB | (Kurbet. C.) Yakınlar, akrabalar. |
KÛRABE | f. Kubbeli mezar, türbe. |
KURAD | (C: Kırdân-Ekride) Kene adı verilen böcek. |
KURAKIR | Güzel sesli kimse. |
KUR'AN | Allah (C.C.) tarafından Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâma Cebrâil Aleyhisselâm vâsıtası ile (yâni vahiyle) gönderilen ve beşeriyetin bütün saadet düsturlarını hâvi en mukaddes ve en son kitâb-ı semâvidir. Din ve dünyanın nizâmını en iyi şekilde bildirir, kâinatın neden ve niçin yaratıldığını ve hikmetlerini beyan eder. Başıboşluk ve serserilikten kurtarıp ibâdet ve taata, emniyet ve nizâma ve saadete sevkeder ve insanın ebedi selametine vesile olur. * Lugat mânasına göre Kur'ân: Tilâvet, okumak, cem' ve zammolunmuş, okunmuş mânâlarına gelir. Fürkan, Zikir, Hüdâ, Hitab, Kitab, Mushaf, Nur, Necm, Hüdâ, Mev'iza, Aziz, Besâir, Bürhan...gibi elli beş kadar isimle de anılır. (Bak: Kelâmullah) |
KUR'AN-I HAKÎM | Hakim olan Kur'an-ı Kerim. Hakim: Hikmetli, hikmet sâhibi, yahut çok hâkim ve muhkem mânalarına gelir. |
KUR'AN-I MU'CİZ-ÜL BEYAN | Beyan ve ifadesi mu'cize olan Kur'an.(Kur'an: Şu kitâb-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi.. ve âyât-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedisi.. ve şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri... ve zeminde ve gökde gizli Esmâ-i İlâhiyenin mânevi hazinelerinin keşşâfı.. ve sutur-u hâdisatın altında muzmer hakaikın miftahı.. ve âlem-i şehâdette âlem-i gaybın lisanı... S.)(-Kur'an-ı Kerim-, bütün mebâhis-i esasiyeyi ve mühimmeyi öyle bir tarzda beyan eder ki, o beyan, bütün kâinatı bir saray gibi idare eden ve dünyâyı ve âhireti iki oda gibi açıp kapayan; ve zemin bir bahçe; ve semâ, misbahlariyle süslendirilmiş bir dam gibi tasarruf eden; ve mâzi ve müstakbel, bir gece ve gündüz gibi nazarına karşı hazır iki sahife hükmünde temaşa eden; ve ezel ve ebed, dün ve bugün gibi silsile-i şuunatın iki tarafı birleşmiş, ittisal peyda etmiş bir surette, bir zaman-ı hâzır gibi onlara bakan bir Zât-ı Zülcelâle yakışır bir tarz-ı beyandır.Nasıl bir usta, bina ettiği ve idare ettiği iki haneden bahseder, proğramını ve işlerinin liste ve fihristesini yapar; Kur'an dahi, şu kâinatı yapan ve idâre eden ve işlerinin listesini ve fihristesini tabir câiz ise, proğramını yazan, gösteren bir Zâtın beyanına yakışır bir tarzdadır. Hiç bir cihetle eser-i tasannu ve tekellüf görünmüyor. Hiç bir şâibe-i taklid veyâ başkasının hesâbına ve onun yerinde kendini farzedip konuşmuş gibi bir hud'anın emaresi olmadığı gibi, bütün ciddiyetiyle, bütün safvetiyle, bütün hulusiyle sâfi, berrak, parlak beyânı, nasıl gündüzün ziyâsı, "Güneşten geldim" der. Kur'ân dahi," Ben Hâlık-ı Âlem'in beyanıyım ve kelâmıyım" der. Evet şu dünyâyı antika san'atlarla süslendiren ve lezzetli nimetlerle dolduran ve san'atperverâne ve nimetperverane şu derece san'atının acibeleriyle şu derece kıymettar nimetlerini dünyanın yüzüne serpen, sıravâri tanzim eden ve zeminin yüzünde seren, güzelce dizen bir Sâni', bir Mün'imden başka şu velvele-i takdir ve istihsanla ve zemzeme-i hamd ve şükranla dünyâyı dolduran ve zemini bir zikirhâne, bir mescid, bir temaşagâh-ı san'at-ı İlâhiyeye çeviren Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan kime yakışır ve kimin kelâmı olabilir? Ondan başka kim ona sâhib çıkabilir? Ondan başka kimin sözü olabilir? Dünyayı ışıklandıran ziya, güneşten başka hangi şeye yakışır? Tılsım-ı kâinatı keşfedip âlemi ışıklandıran beyan-ı Kur'an, Şems-i Ezelî'den başka kimin nuru olabilir? Kimin haddine düşmüş ki ona nazire getirsin? Onun taklidini yapsın?Elhak, bu dünyayı san'atlarıyla zinetlendiren bir san'atkârın, san'atını istihsan eden insanla konuşmaması muhaldır. Mâdem ki, yapar ve bilir, elbette konuşur. Mâdem konuşur, elbette konuşmasına yakışan Kur'andır. Bir çiçeğin tanziminden lâkayd kalmayan bir Mâlik-ül Mülk, bütün mülkünü velveleye veren bir kelâma karşı nasıl lâkayd kalır? Hiç başkasına mal edip hiçe indirir mi? S.)(Kur'an-ı Hakim yirmi üç sene mütemadiyen damarlara dokunduracak ve inadı tahrik edecek bir tarzda meydan okudu ve der idi ki: "Şu Kur'anın Muhammed-ül Emin gibi bir ümmiden nazirini yapınız ve gösteriniz. Haydi bunu yapamıyorsunuz, o zât ümmi olmasın, gayet âlim ve kâtip olsun. Haydi bunu da getiremiyorsunuz; bir tek zât olmasın, bütün âlimleriniz, beliğleriniz toplansın, birbirine yardım etsin, hattâ güvendiğiniz âliheleriniz size yardım etsin. Haydi bununla da yapamıyacaksınız, eskiden yazılmış beliğ eserlerden de istifade edip, hattâ gelecekleri de yardıma çağırıp, Kur'anın nazirini gösteriniz, yapınız. Haydi bunu da yapamıyorsunuz; Kur'anın mecmuuna olmasın da, yalnız on Suresinin nazirini getiriniz. Haydi on Suresine mukabil hakiki doğru olarak bir nazire getiremiyorsunuz; haydi hikâyelerden asılsız kıssalardan terkib ediniz. Yalnız nazmına ve belâgatına nazire olsun getiriniz. Haydi bunu da yapamıyorsunuz, bir tek suresinin nazirini getiriniz. Haydi Sure uzun olmasın, kısa bir Sure olsun, nazirini getiriniz. Yoksa, din, can, mal, iyalleriniz; dünyada da âhirette de tehlikeye düşecektir..." M.)(Amerikalı Filozof Karlayl (Carlyle) şöyle diyor: Kur'anı bir kerre dikkatle okursanız, O'nun hususiyetlerini izhara başladığını görürsünüz. Kur'anın güzelliği diğer bütün edebî eserlerin güzelliklerinden kabil-i temyizdir. Kur'anın başlıca hususiyyetlerinden biri, (O'nun asliyyetidir. Benim fikir ve kanaatıma göre Kur'an serâpa samimiyet ve hakkaniyetle doludur. Hz. Muhammed'in (A.S.M.) cihana tebliğ ettiği dâvet, hak ve hakikattır. İ.İ.) |
KÛRÂN | (Kur. C.) f. Körler. âmâlar. |
KÛRÂNE | f. Körcesine. |
KURARE | Çömlek içindeki yemek piştikten sonra yanmasın diye içine konulan su. |
KURAT | Fitil ucundan yanmış yer. |
KURAZ (KARİZA) | Isırgan otu. |
KURAZE | Altun ve gümüş kırıntısı. * Kumaş parçaları. |
KURB | Yakınlık. Yakında oluş. Yakın olmak. Yakınlık kazanmak. (Zamanda, mekânda, nisbette, hatvede ve kuvvette kullanılır.) * Tıb: Böğür. Karnın yumuşaklığına kadar olan yer. |
KURB-İ DERECE | Ölen bir kimseye yakınlık derecesi. |
KURB-İ HÜDÂ | Allah'a manevî yakınlık. |
KURB-İ MESÂFE | Yer, mekân yakınlığı. |
KURBAN | Allah'ın rızasını kazanmağa sebep olan şey. * Etleri, fakirlere parasız olarak dağıtılmak niyetiyle farz, vâcib veya sünnet olarak kesilen koyun, keçi, deve, sığır.. gibi hayvan. * Bir maksad uğrunda feda olma. * Beylerin ve meliklerin yakınlarından olan kimse. |
KURBET | Yakınlık. * Fık: Allah'a manevî yakınlığa sebeb olan amel-i sâlih. |
KURBİYYET | Yakınlık kazanmak. Yakınlık. Bir şeye kendi gayretiyle yakınlaşmak. (Bak: Akrebiyyet)(Sahabelerin kurbiyet-i İlâhiyye noktasındaki makamlarına velâyet ayağıyla yetişilmez. Çünki: Cenâb-ı Hak bize akrebdir ve herşeyden daha ziyade yakındır. Biz ise, ondan nihayetsiz uzağız. O'nun kurbiyetini kazanmak iki surette olur.Birisi: Akrebiyetin inkişafiyledir ki, nübüvvetteki kurbiyet ona bakar ve nübüvvet veraseti ve sohbeti cihetiyle sahabeler o sırra mazhardırlar.İkinci Suret: Bu'diyetimiz noktasında kat-ı meratib edip bir derece kurbiyete müşerref olmaktır ki, ekser seyr-i sülûk-u velâyet ona göre ve seyr-i enfüsî ve seyr-i âfâkî bu suretle cereyan ediyor. İşte, birinci suret sırf vehbîdir, kesbî değil, incizabdır, cezb-i Rahmânidir ve mahbubiyettir. Yol kısadır, fakat çok metin ve çok yüksektir ve çok hâlistir ve gölgesizdir. Diğeri kesbîdir, uzundur, gölgelidir. Acaib hârikaları çok ise de, kıymetçe, kurbiyyetçe evvelkisine yetişemez. Meselâ: Nasıl ki dünkü güne bugün yetişmek için iki yol var. Birincisi: Zamanın cereyanına tâbi olmıyarak, bir kuvvet-i kudsiye ile, fevkaz-zaman çıkıp, dünü bugün gibi hazır görmektir. İkincisi: Bir sene kat'-ı mesafe edip, dönüp dolaşıp, düne gelmektir; fakat, yine dünü elde tutamıyor; onu bırakıp gidiyor. Öyle de, zâhirden hakikata geçmek iki suretledir. Biri: Doğrudan doğruya hakikatın incizabına kapılıp, tarikat berzahına girmeden, hakikatı, ayn-ı zâhir içinde bulmaktır. İkincisi: Çok merâtibden seyr-i süluk suretiyle geçmektir. Ehl-i velâyet, çendan fena-i nefse muvaffak olurlar, nefs-i emmareyi öldürürler. Yine sahabeye yetişemiyorlar. Çünki, sahabelerin nefisleri tezkiye ve tathir edildiğinden; nefsin mahiyetindeki cihazat-ı kesire ile, ubudiyetin envâına ve şükür ve hamdin aksamına daha ziyade mazhardırlar. Fena-i nefisten sonra, ubudiyet-i evliya besatet peyda eder. S.) |
KÛR-BOĞAZ | f. Obur, körboğaz. |
KURBUK | Mevzi ismi. * Yardım. * Dükkân. |
KURDAH | Maymun. |
KÛRDİL | f. Câhil. Gönlü kör. |
KURDUH | Maymun. * Küçük karınca. |
KÛRE | f. Demirci ocağı. Kuyumcu ocağı. * Küre. |
KURENA | Bir padişâhın yakınında bulunan ve onun sohbetine iştirak edenler. Yakınlar. Arkadaşlar. |
KURENG | f. Al at. |
KUREVÎ | (Kurâ. dan) Köylü. Köye âit, köye dâir. |
KUREYŞ | Kökü Hz. İbrahim'e (A.S.) dayanan, Peygamberimiz Hz. Muhammed'in de (A.S.M.) mensub olduğu Arab kabilesi. |
KUREYŞ SURESİ | Kur'an-ı Kerim'in 106. Suresidir. Liilâfi Suresi de denir. Mekkîdir. |
KUREYŞÎ | Kureyş kabilesinden olan. Kureyş'e mensub. |
KUREYZA | Medine-i Münevvere yakınında Yahudi taifesinden bir kavim. |
KURFUSA (KARFESA) | Mak'adı üstüne oturup dizlerini karnına yapıştırıp iki kolunu baldırları üstüne kavuşturmak. |
KURHA | (C: Kuruh) Silâh yarası. * Çıban. |
KURHANE | (C: Kurhân) Bir cins mantar. |
KÛRÎ | f. Körlük, âmâlık. |
KURKUBE | Et, lahm. |
KURKUL | Çekirge. |
KURKUR | Büyük gemi. |
KURKUS | Geniş, bol, vâsi. |
KURMAY | Ordunun muharebeye hazırlanmasında ve savaş sırasındaki sevk ve idaresi için hususi tarzda yetiştirilmiş subay. * Mc: Becerikli. |
KURME | İşaret için devenin burnundan bir miktar deri kesip tam ayrılmadan yine burnu üstüne yapıştırmak. |
KURMUD | Dağ keçisinin erkeği. |
KURMUS | (C: Karâmıs) Avcıların dağda olan kulübesi veya soğuktan sakındıkları küçük çukur yer. |
KURNAS | Dağın burnu. |
KURNE | Sivri veya tümsek şey. * Hamam kurnası. Kurna. |
KURNEVE | Boya otu. |
KURNUK | Yumuşak bedenli delikanlı. |
KURR | Karar. * Soğukluk. |
KURRA | (Kari'. C.) Okuyucular. Kur'ân-ı Kerimi usul ve tecvidine göre okuyanlar. Dindar ve sâlih kimse. |
KURRASA | (C: Kırâs) Papatya çiçeği. |
KURRE | Parlaklık. Tâzelik. Gözün parlak ve nurlu olması. * Ağlamaktan sonraki serinlik. * Dilşâd olmak. * Bir atımlık şey. * Kurbağa. |
KURRET-ÜL A'YUN | Gözlerin nuru. * Çok sevilen ve göz aydınlığına sebeb olanlar. |
KURS (KURSA) | Kelepçe. * Çevrik nesne. * Yuvarlak. Tekerlek şeklinde olan. |
KURS-U ŞEMS | Güneş yuvarlağı. |
KURŞUM (KIRŞÂM) | Büyük kene. |
KURT(A) | (C.: Kırta-Kırat) Küpe. |
KURTAN | At'ın arkasına vurdukları keçe. |
KURTAT | Eyer altına konan bir nesne. * Boyun. |
KURTUBÎ | Kılıç. Halid bin Velid'in kılıcı. |
KURTUM | (C: Karâtım) Usfur otunun tohumu. |
KURTUM | Mestin burnu. |
KURUH | (Kurha. C.) Yaralar. |
KURULTAY | (Bak: Meclis) |
KURUM | (Karm. C.) Değerli insanlar. Kıymetli ve değeri büyük kişiler. |
KURUN | (Karn. C.) Asırlar. Devirler. Çağlar. |
KURUN-U ÂHİRE | Son asırlar. İstanbul'un Fatih Sultan Mehmed tarafından zaptedildiğinden sonraki zaman. Hicri 857, Mi. 1453 yılından sonraki devir. |
KURUN-U SÂLİFE | Geçmiş asırlar. |
KURUN-U ULÂ | Eski Roma Devleti'nin ikiye ayrılması zamanına kadar olan eski devir. İlk çağ. |
KURUN-U VUSTÂ | Eski Roma Devleti'nin ikiye ayrılmasından, İstanbul'un Müslümanlar tarafından zabtedildiği tarihe kadar olan zamandır. Orta asırlar. |
KURUNE | Nefis. |
KURUR | Gözün parlak olması. |
KURUT | Küpeler. Kadınların kulaklarına taktıkları mücevherler. |
KURUT | Kuruluk. |
KURUZ | (Karz. C.) Borçlar. Ödünç olarak verilen paralar. |
KURZUB | Fakir kimse. |
KURZUM | Kavafların ve kunduracıların üzerinde gön ve sahtiyan kesip düzelttikleri yuvarlak tahtalar. |
KURZÜL | Kadınların başına örttükleri nesne. * Kayıt. * Kötü kimse. * At ismi. * Bel, sulb. |
KÛS | f. Kös. Eskiden muharebelerde deve veya araba üstünde taşınarak çalınan büyük davul. |
KÛS-İ GAZA | Savaş davulu. Muharebe kös'ü. |
KUSA | Zayıflık. * Nâhiye. |
KUSAKIS | Çok acı olan sarmısak. |
KUSALE | Buğday ve arpa kesmiği. |
KUSAME | Kassamlara verilen taksim ücreti. |
KUSARA | İsteğin ve arzunun son derecesi. |
KUSARE | Hususi hücre. * Gemilerde güvertelerin en üstündeki yarım güverte. |
KUSAS | Saçın önünde ve ardında nihayeti. |
KUSASA | Tırnak kırpıntısı. * Az miktar, az şey. |
KUSB | (C: Aksâb) Göden bağırsak denilen büyük bağırsak. |
KUSBE | (C: Kuseb) Göden bağırsak. |
KUSE | f. Köse. |
KUSEC | f. Köse. |
KUSEYBE | Bronşcuk. |
KUSEYRA | İyeği kemiklerinin altındaki kemik. |
KUSFEND | f. Koyun. |
KUSKUS (KUSKUSA) | (C: Kusâs) Kaba, kısa boylu erkek. |
KUSLUB | Kuvvetli, dayanıklı, sağlam. |
KUSRE | Yakın, karib. |
KUSSA | Alın saçı. |
KUSSABE | (C: Kısâb) Kamış boğumu. * Düdük. |
KUSSAS | Bir demir madeninin adı. |
KUSS İBN-İ SAİDE | İslâmiyetten önce Arabistan'da yaşamış İyâd Kabilesinin ileri gelenlerinden, mühim hakikatlı bir şâirdir. Cârud gibi hakperesttir. Henüz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm genç iken Suk-ı Ukaz panayırındaki hitabeti ile meşhurdur. Hitabesinde bir Hak Peygamber geleceğini ve onun en güzel bir din üzere olacağını müjdelemiştir. (K. En. Sh. 61) |
KUST | Topalak dedikleri ot. |
KUSTAR (KISTÂR) | Kesedar. Sarraf. * Tüccar, tâcir. * Mizan, ölçü. * Bir şehre veya bir beldeye vâli olan kimse. |
KUSTAS | Büyük terazi. |
KUSU | Uzaklık, ırak olmaklık. * Son olmaklık. |
KUS'UL | Yaramaz, leim, lânet edilen kimse. * Kurt eniği. |
KUSUR | Noksanlık. Eksiklik. Noksan ve âcizlik. İhmal. Tedbirsizlik. * Cem' olmalar. * Pahalanmak. *Eksilmek. * Şiddetli olan şeyin yavaşlayıp sâkin olması. * Bereketlenmek. * İmtina', âciz olmak. * Bir hesabın üstü. Artan kısım. * (Kasr. C.) Kasırlar. Saraylar. Köşkler.(Şeytanın mühim bir desisesi : İnsana kusurunu itiraf ettirmemektir. Tâ ki, istiğfar ve istiâze yolunu kapasın. Hem nefs-i insaniyenin enaniyetini tahrik edip, tâ ki, nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin; âdeta taksiratdan takdis etsin. Evet şeytanı dinliyen bir nefis, kusurunu görmek istemez; görse de, yüz te'vil ile te'vil ettirir. $ sırriyle, nefsine nazar-ı rıza ile baktığı için ayıbını görmez. Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiaze etmez; şeytana maskara olur. Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi bir Peygamber-i Alişan , $ dediği halde, nasıl nefse itimad edilebilir. Nefsini ittiham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiaze eder. İstiaze eden, şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar; itiraf etse, afva müstahak olur. L.) |
KUSUR-İ CİNAN | Cennet'teki köşkler. |
KUSURE | Acizlik, güçsüzlük. |
KUSUT | Haktan sapmakla cevr ve zulmetmek. * Birşeyi kısımlara ayırmak, tefrik etmek. |
KUSVA | Son derecede bulunan. * Son, nihayet. * Son sınır. Erişilecek olan en son nokta. |
KUŞ'AM | (C: Kaşâım) Yaşlı ihtiyar, koca kimse. * Belâ. * Arslan. * Sırtlan. * Örümcek. * Karınca yuvası. |
KUŞAM (KUŞÂME) | Sofrada artan yemekler. |
KUŞ'AMAN | Büyük erkek akbaba. |
KUŞ'AR | Hıyar. |
KUŞA'RİRE | Titreme. * Tavuk derisi gibi ürperip kabarmış deri. |
KUŞE | Köşe. |
KUŞE-İ FERAG | İnsanın, herşeyden feragat edip çekildiği köşe. |
KUŞE-İ NİSYAN | Unutma köşesi, nisyan köşesi. |
KUŞİŞ | f. Çalışma, çabalama, gayret sarfetme, uğraşma. |
KUŞUR | (Kışr. C.) Kabuklar, kışırlar. |
KUŞUR-İ EŞCAR | Ağaç kabukları. |
KUŞUTA | Burnun çökük ve yassı olması. |
KUT | Yaşatacak gıda, rızık. * Kuvvetlendirmek. |
KUT-I LÂ-YEMUT | Ölmeyecek kadar olan rızık, yiyecek. |
KUT-I MESİH | Hurma. * Şarap. |
KUT'A | Bir hurma cinsi. |
KUTA' | (C: Kutâ-Kutevât) Atın arkalaşacak yeri. * Bağırtlak kuşu. |
KUTA' (KUTU') | Düş yormak, rüya tâbir etme. * Su kesilmek.* Başka yere gitmek. |
KUTAA | Bir şeyin kesintisi ve kırıntısı. |
KUTAFE | Toplarken düşüp dökülen üzüm ve yemiş döküntüsü. |
KÛTAH | (Kuteh) Kısa, boysuz. |
KÛTAH-ÂSTİN | f. Aslında kötü olduğu hâlde iyi gibi görünen kimse. |
KÛTAH-BÎN | f. Neticeyi göremiyen, basiretsiz, kısa görüşlü. |
KÛTAHTER | f. Pek kısa, çok ufak. |
KÛTAH-TERİN | f. En çok kısa. |
KUTAR | Kebap kokusu. Ot kokusu. |
KUTB | (Kutub) Dünyanın şimâl veya cenub uçları. (Güney ve kuzey taraflarının son kısımları.) * Elektrik cereyânını meydana getiren veya mıknatısın uçlarından her biri. * Dini bir meslek veya grubun başı. Bir çok müslümanların kendisine bağlandıkları azim ve büyük evliyaullahtan zamanın en büyük mürşidi. |
KUTB-U CENUBÎ | Güney kutbu. |
KUTB-U DEVRAN | Halife ve bu sıfatı alan Osmanlı padişahı. |
KUTB-UL AKTAB | Kutubların başı. Hilafet-i mâneviye-i Muhammediye (A.S.M.). Velâyet-i mâneviye makamlarının en yükseği, nübüvvet-i Muhammediyeye (A.S.M.) veraset makamı olup, bu makama ancak Cenâb-ı Hakkın bir atiyyesi olarak nâil olunur. Bu makamda bulunan zât, Hakikat-ı Muhammediyenin (A.S.M.) mazharı ve Esmâ-i İlâhiyenin câmi'idir. Her asırda bir tane bulunan bu zatların sonuncusu mezkur sıfatların en ekmeline mazhardır. Bu makam hakkında Gavs ve Kutbiyyet-i Kübrâ tâbirleri de kullanılır. |
KUTB-UL ÂRİFÎN | Ariflerin en ileri geleni, en büyüğü. Maddi, mânevi ve İlâhi ilim sahiblerinin başı. Ariflerin kutbu. (Bak: Aktâb) |
KUTB-U RİSALET | Risaletin başı. * Hz. Muhammed (A.S.M.) |
KUTB-U ŞİMALÎ | Kuzey kutbu. |
KUTB-UD DİN | Dinin kutbu. |
KUTB-UZ ZAMAN | Zamanın en ileri gelen ve en büyük ârif ve mürşidi. (Bak: Aktâb) |
KUTBE | Nişan okunun temreni. * Erkek ismi. * Nişanlara atılan ufak ok. |
KUTBEYN | İki kutub. Şimal ve cenub kutbu. Kuzey ve güney kutubları. |
KUTBÎ | (Kutbiye) Dünya kutuplarına ait. Onlarla alâkalı. |
KUTBİYE | Deve ve koyun sütünün birbirine karışması. |
KUTBİYET | (Bak: Kutb-ul aktab) |
KÛTEH | (Kutâh) f. Kısa, boysuz. |
KÛTEHBÂL | f. Kısa boylu. |
KÛTEHBÎN | f. Kısa görüşlü. İleriyi göremez. |
KÛTEHDEST | f. Kısa elli. Elli kısa olan. * Mc: Hasis, cimri, tamahkâr, keremsiz. |
KÛTEHENDİŞ | f. Sonunu ve istikbali düşünmeyen. Kısa görüşlü. |
KUTELA' | (Katil. C.) Öldürülmüş kimseler, maktuller. |
KÛTÎ | Kısa boylu adam. |
KUTİLE | (Katil. den) Katledildi, kahroldu veya kahrolası meâlindedir. |
KUTME | Bozluk ve kızıllık olan renk. (O renkte olana "aktem" derler.) (Müe: Katmâ) |
KUTN | (C: Aktân) Pamuk. |
KUTNE | Geviş getiren hayvanların midelerinin bir bölümü. Şirden. |
KUTNİYE | Aşure tatlısı. |
KUTR (KUTUR) | Taraf. Canib. * Nahiye. Mahal. Arzın veya semânın bir ciheti. * Çap. * Bölük. Bölge. * Geo: Dairenin merkezinden geçip onu iki müsavi kısma bölen doğru parçası, çap. |
KUTR-U DÂİRE | Geo: Dairenin kutru. Çap. |
KUTRE | Avcılar kümesi. |
KUTRENÎ | Kutur itibariyle, çap olarak. |
KUTRUB | Bir kuş. |
KUTRUTÎ | Kısa boylu küçük adam. |
KUTTA' | (Katı'. C.) Kesiciler, kat' ediciler, kesenler. |
KUTTA-İ TARİK | Yol kesenler, eşkiyalar, haydutlar. |
KUTTAL | (Katil. C.) Katiller, öldürücüler, öldürenler. Katledenler. |
KUTTAN | (Katın. C.) Yerliler, oturanlar, sâkinler. |
KUTU' | Sudan veya bir yoldan geçme. * (Kuşlar) göç etme. * (Kat'. C.) Kesintiler. |
KUTU' | Zelil olmak. Hakarete uğramak. |
KUTUB | (Kutb. C.) Kutublar. |
KUTUR | Pintiliğinden dolayı ailesini sıkıntı içinde bırakan adam. |
KÛTVAL | f. Kale muhafızı. Dizdar. * Belediye reisi. Şehir ağası. |
KUUD | Cülus. Oturmak. * Namazın oturarak kılınan kısmı. Secdede iken kalkıp oturmak. |
KUULE | Ayağının arkasıyla yerden toprak saçmak. |
KUUR | (Ka'r. C.) Dipler, derinlikler. Nihâyetler. |
KUVÂ | (Kuvvet. C.) Güçler. Kuvvetler. * Hisler. Hasseler. Takatler. * Şeriatın birer hükmü. |
KUVÂ-İ DİNİYE | Dinî kuvvetler. |
KUVÂ-İ HAMSE | Beş duygu. |
KUVÂ-YI MİLLİYE | Milli kuvvetler. Bir milletin sahib olduğu kuvvetleri. * İstiklâl harbinde Anadoluda kurulan hükümet ve bu hükümetin askeri kuvvetleri. |
KUVÂ-YI SELÂSE | Üç kuvvet. (Kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye ve kuvve-i akliye.) |
KUVÂ-YI UMUMİYE | Umumi kuvvetler. |
KUVA' | Erkek tavşan. |
KUVAM | Koyunun ayaklarını tutan bir hastalık. |
KUVARE | Yuvarlak parça (ki gömlek yakasından veya kavun, karpuz başından keserler.) |
KUVB | Yavru. |
KUVVAD | Kumandanlar, seraskerler, komutanlar. |
KUVVE | Kuvvet. Güç. * Salâhiyyet. İktidar. * Fikir. Niyet. * Hasse. His. Duygu. Meleke. * Kabiliyyet. (Za'fiyyetin zıddı) |
KUVVE-İ AN-İL-MERKEZİYE | Merkezkaç kuvvet. Cisimlerin kendi mihveri üzerine hareketi zamanında merkezinde hâsıl olan kuvvete denilir. Merkezde dönen bir tekerleğin etrafında yapışık veyahut üstünde taşıdığı cisimlerin etrafa yayılıp dağılmasıyla bu kuvvetin mevcudiyyeti anlaşılır. |
KUVVE-İ AZM | f. Azim kuvveti. Emele muvaffak olmak için gösterilen azim, cehd kuvveti. |
KUVVE-İ BÂSIRA | f. Görme duygusu, görme kuvveti. |
KUVVE-İ CÂZİBE | Kendine çekici kuvvet. Dünyanın câzibe, yani çekme kuvveti. |
KUVVE-İ DÂFİA | Zararlı şeyleri men'etme ve onlardan korunma hissi. İtme kuvveti. |
KUVVE-İ GALİBE | Üstün ve ezici kuvvet. |
KUVVE-İ HÂFIZA | f. Zihinde hıfzetme, belleme kuvveti. |
KUVVE-İ HAMSE-İ BÂTINA | İçteki beş his, beş duygu. (Bak: Havâs) |
KUVVE-İ İLE-L MERKEZİYE | Muhitten (etraftan) merkeze doğru gelen çekme kuvveti. (Kuvve-i anil-merkeziyenin zıddıdır.) |
KUVVE-İ İSTİNAD | Dayanma ve istinad etme kuvveti. |
KUVVE-İ KUDSİYE | Evliyâ kuvveti. Cenab-ı Hakk'ın yardımına mazhar olan kuvvet. Hakaik-ı imâniye ve Kur'aniyeyi gayet ince ve derin bir firaset ve dirayetle anlayabilme kuvveti. |
KUVVE-İ LÂMİSE | Dokunma ve hissetme duygusu. Sertliği ve yumuşaklığı anlama duygusu. |
KUVVE-İ MUHASSALA | Muhtelif kuvvetlerin ağırlık merkezi. |
KUVVE-İ MUSAVVİRE | Cenâb-ı Hakkın izni ve kanunu ile maddiyatın şekil ve suretini alma kabiliyeti (Bak: Madde-i musavvire) |
KUVVE-İ MUTASARRIFA | Mütehayyile vasıtasıyla zihinde hazırlanan şeyleri tertib kuvveti. |
KUVVE-İ MÜDRİKE | İdrak kuvveti. Beş duygunun, hissin zihinde duyulması, anlaşılması. |
KUVVE-İ MÜMEYYİZE | İnsanın iç âleminde hissedilenleri birbirinden ayırdetme kudreti. * Hayır ve şerri anlayıp ayıran bir duygu ve kuvvet. |
KUVVE-İ MÜTEHAYYİLE | Hissolunan şeyin gıyabında resim ve tasvir kuvveti. Hayâl kuvveti. |
KUVVE-İ MÜVELLİDE | Tevlid edici kuvve, meydana getirci kuvvet. |
KUVVE-İ NÂTIKA | Konuşma, güzel ifade etmek kudreti. |
KUVVE-İ SEBUİYE | İnsanda başkalarına hücum ve zararları defetmek kuvvesi. |
KUVVE-İ SEBUİYE-İ GADABİYE | Zararlı şeyleri def'e sevkeden his ve kuvvet. |
KUVVE-İ ŞÂMME | Koku alma, koklama duygusu. Burun. |
KUVVE-İ ŞEHEVİYE | Cinsi istek kudreti. Yemek, içmek, konuşmak, uyumak gibi kabiliyetler. |
KUVVE-İ TEŞRİİYE | Kanun vaz'etme kuvveti. şeriata uyan düsturlar yapma kuvveti. * Büyük Millet Meclisi. |
KUVVE-İ VÂHİME | Vehim ve hayâl duygusu. Kuruntu hâssesi. |
KUVVE-İ ZAHRİYE | Yardımcı ve imdatçı kuvvet. |
KUVVE-İ ZÂİKA | Dildeki tad alma duygusu. (Bak: Dil)(Ağızdaki kuvve-i zâika bir kapıcıdır; mide, cesedin idâresi noktasında bir efendi ve bir hâkimdir. O saraya veyahut o şehre gelen ve sarayın hâkimine verilen hediyenin yüz derece kıymeti varsa, kapıcıya bahşiş nev'inden ancak beş derecesi muvafık olur.. fazla olamaz. Tâ ki; kapıcı gururlanıp, baştan çıkıp, vazifeyi unutup, fazla bahşiş veren ihtilâlcileri saray dahiline sokmasın. İşte bu sırra binâen, şimdi iki lokma farzediyoruz. Bir lokma, peynir ve yumurta gibi mugaddi maddeden kırk para; diğer lokma, en âlâ baklavadan on kuruş olsa.. bu iki lokma ağıza girmeden, beden itibariyle farkları yoktur, müsâvidirler; boğazdan geçtikten sonra, cesed beslemesinde yine müsâvidirler. Belki, bazan kırk paralık peynir, daha iyi besler. Yalnız, ağızdaki kuvve-i zâikayı okşamak noktasında yarım dakika bir fark var. Yarım dakika hatırı için kırk paradan on kuruşa çıkmak, ne kadar mânâsız ve zararlı bir israf olduğu kıyas edilsin. Şimdi, saray hâkimine gelen hediye kırk para olmakla beraber, kapıcıya dokuz defa fazla bahşiş vermek, kapıcıyı baştan çıkarır, "hâkim benim" der. Kim fazla bahşiş ve lezzet verse; onu içeriye sokacak. İhtilâl verecek, yangın çıkaracak, "Aman doktor gelsin, hararetimi teskin etsin, ateşimi söndürsün." dedirmeye mecbur edecek. İşte, iktisad ve kanaat, hikmet-i İlâhiyyeye tevfik-ı harekettir. Kuvve-i zâikayı kapıcı hükmünde tutup, ona göre bahşiş verir. İsraf ise; o hikmete zıt hareket ettiği için çabuk tokat yer, mideyi karıştırır, iştiha-yı hakikiyi kaybeder. Tenevvü-ü et'imeden gelen sun'i bir iştiha-yı kâzibe ile yedirir, hazımsızlığa sebebiyet verir, hasta eder. L.) |
KUVVE-İ ZÂKİRE | Hafıza. Ezberleme kuvveti. Ezber edici kuvvet. |
KUVVET | Sükunette bulunan cisimleri harekete, hareket ettikleri sükunete getirmeğe muktedir olan sebeb. (Kuvvet, te'sir ettiği cisimlerin hâricindedir.) |
KUVVET-İ DEVLET | Devletin kuvveti. |
KUVVET-ÜZ ZAHR | Arka veren kuvvet. Yardımcı, imdadcı kuvvet. Geriden gelen yardımcı. * İcabında arkadan yardımcı olacak asker kuvveti. İmdâda hazır asker. |
KUY | f. Karye, mahalle, sokak. * Yol. Semt. |
KUYA | Çok kusmak. |
KUYDAŞ | f. Aynı köyden olanlar. Köyleri aynı olan kimseler. |
KUYUD | (Kayd. C.) Kayıtlar. Resmi muâmelelerin veya her hangi bir şeyin kayıtları, deftere geçirilmeleri, yazılmaları. |
KUYUD-U İHTİRAZİYYE | Korunmak için ilerisine âid tedbir kayıtları. Bazı hakları kullanabilme şartı. |
KUYUDAT | Kayıtlar. |
KUYUDAT-I ATİKA | Eski kayıtlar. |
KUZ | Bardak, kadeh. * Tas, çanak. |
KUZ | f. Kambur. |
KUZA' | Hırka parçası. |
KUZA' | Ağız ağrısı. |
KUZAH | Mevzi ismi. * şeytan ismi. (Bak: Kuzeh) |
KUZAKIZ | Yırtıcı ve paralayıcı yavuz arslan. |
KUZA'MEL | Büyük şişman deve. |
KUZA'MELE | Kötü huylu, kısa boylu kadın. * Şey. |
KUZAT | Şeriat nâmına hükmeden hâkimler. Kadılar. (Bak: Kudât) |
KUZAZAT | Ok yeleği kırpıntısı. * Altın parçaları. |
KUZE | f. Su testisi. |
KUZE-GER | f. Çömlekçi, bardakçı. |
KUZEH | Renk renk çizgiler. * Bulutları idâreye me'mur bir melek ismi. |
KUZEHİYE | Gözün renkli olan tabakası. İris. |
KUZFE | (C.: Kuzuf-Kuzefât) Yüksek yer. |
KUZHA | (C: Kuzeh) Yol, tarik. |
KUZU' | Evmek, acele. |
KUZZ | Yeleksiz oklar. |
KUZZE | (C: Kuzze) Ok yeleği. * Pire, bürgus. |
KÜAYT | (C: Ki'tân) Bülbül. |
KÜBAB | Bir yere toplanmış kum. |
KÜBAD | Tıb: Karaciğer iltihabı. |
KÜBAS | Başı büyük olan erkek. |
KÜBBE | (C: Kübb) At sürüsü. * İplik yumağı. |
KÜBBENE | Bahil kişi. |
KÜBERA | (Kebir. C.) Büyükler. Ulular. |
KÜBERA-YI ÜMMET | Ümmetin uluları, büyükleri. |
KÜBKÜBE | İnsan topluluğu. * At sürüsü. |
KÜBR | Yakınlık. |
KÜBRA | (Ekber'in müennesi) Büyük, daha büyük, en büyük. * Man: İkinci kaziye (İkinci önerme). Yâni, hadd-i ekberin bulunduğu cümle (Bak: Hadd-i ekber). |
KÜBUD | (Kebed. C.) Karaciğerler. |
KÜCA | f. Nereye? Nasıl? |
KÜDA | Mekke-i Mükerreme'de Bâb-ı Umre'nin yolu. |
KÜDADE | Çömlek dibinde kalan yemek. |
KÜDAME | Her nesnenin bakiyyesi. |
KÜDAS | Hayvan aksırığı. |
KÜDS | Dövülmemiş harman. |
KÜDÛ | Yerin otu geç bitmek. |
KÜDU' | Soğuğun bitkilere zarar vermesi.KÜDUR : (Keder. C.) Kederler, hüzünler, üzüntüler, sıkıntılar, ıztırablar. |
KÜDURET | (Keder. den) Bulanıklık. * Koyuluk, kesiflik. * Kaygı. Tasa. Kederlilik. |
KÜDÜRR | Azâsı çok şişmiş olan yiğit. |
KÜDYE | Kazılması güç olan sert yer. |
KÜF | Yetiştiği satıhta kimyevî değişikliklere sebep olan küçük boylu mantarlara verilen umumi ad. * Maddelerin oksitlenme neticesinde dış tarafını kaplayan tabaka. Pas. |
KÜFAE | Davarın bir yıllık dölü, sütü, yoğurdu, yünü ve yapağısı. |
KÜFALE | Zammetmek, artırmak. * Boynuna almak. |
KÜFAT | (Küfv. C.) Eşitler. * Denkler, müsaviler. |
KÜFE | f. Taze dallardan veya kamıştan örülmüş, derin ve çeşitli boyda kaba sepet. |
KÜFFAR | (Kâfir. C.) Gâvurlar. Hak din olan İslâmiyeti inkâr edenler. Kâfirler. |
KÜFFE | (C: Küfât) Kaftan nigendesi, kaftan zencifi. |
KÜFİYYUN | Eski arabça âlimlerinin ayrıldığı iki büyük şubeden biri olup diğerine Basriyyun denirdi. (O.L.) |
KÜFNE | Ağaç, şecer. |
KÜFR | Örtmek mânâsınadır. Kalbe âit bir sıfattır. Hak dini inkâr edip, hakkı inkâr edene ve gizleyene "kâfir" denilir. Kâfirliğin sıfatı küfürdür. * Allaha inanmamak. Hakkı görmemek. İmansızlık. * Allaha (C.C.) yakışmıyan sıfatlar uydurmak. Müslümanlığa uymayan şeylere inanmak. * Nankörlük, dinsizlik, günah, kaba ve ayıp söz. (Bak: Kebâir - Kâfir) |
KÜFR-İ CUHUDÎ | Kalb ve dil ile ikrar etmemektir. (şeytan gibi) |
KÜFR-İ İNADÎ | İnadî dinsizlik, inadî küfür. Hakikat isbat edildiği halde yine imana gelmemek. Bilip de kabul etmez olmak. |
KÜFR-İ İNKÂRÎ | Aslâ Cenab-ı Hakk'ı tanımayıp, İslâmiyet hakikatlarını ikrar ve tasdik etmemektir. (Evet küfr, mevcudatın kıymetini ıskat ve mânasızlıkla ittiham ettiğinden; bütün kâinata karşı bir tahkir ve mevcudat âyinelerinde cilve-i esmayı inkâr olduğundan; bütün esmâ-i İlâhiyeye karşı bir tezyif ve mevcudatın vahdaniyete olan şehadetlerini reddettiğinden; bütün mahlukata karşı bir tekzib olduğundan; istidad-ı insâniyi öyle ifsad eder ki: Salâh ve hayrı kabule liyakati kalmaz. Hem, bir zulm-ü azimdir ki: Umum mahlukatın ve bütün esmâ-i İlâhiyenin hukukuna bir tecavüzdür. İşte şu hukukun muhafazası ve nefs-i kâfir hayra kabiliyetsizliği; küfrün adem-i afvını iktiza eder. S.)(Deniliyor : Deve kuşuna demişler : "Kanatların var, uç!" O da kanatlarını kısıp, "Ben deveyim" demiş, uçmamış. Fakat avcının tuzağına düşmüş. Avcı beni görmesin diye başını kuma sokmuş. Halbuki koca gövdesini dışarıda bırakmış, avcıya hedef etmiş. Sonra ona demişler; "Mâdem deveyim diyorsun, yük götür!" O zaman kanatlarını açıvermiş. "Ben kuşum" demiş, yükün zahmetinden kurtulmuş... Fakat hâmisiz ve yemsiz olarak avcıların hücumuna hedef olmuş. Aynen onun gibi; kâfir, Kur'anın semâvi ilânatına karşı küfr-ü mutlakı bırakıp meşkuk bir küfre inmiş. Ona denilse: "Madem mevt ve zevali, bir idam-ı ebedi biliyorsun; kendini asacak olan darağacı göz önünde... Ona her vakit bakan, nasıl yaşar? Nasıl lezzet alır?" O adam, Kur'anın umumi vech-i rahmet ve şümullü nurundan aldığı bir hisse ile der: "Mevt idam değil, ihtimal beka var." Veyahud, deve kuşu gibi başını gaflet kumuna sokar, tâ ki ecel onu görmesin ve kabir ona bakmasın ve zeval-i eşya ona ok atmasın!.Elhasıl : O meşkuk küfür vasıtasiyle deve kuşu gibi mevt ve zevali, idam mânâsında gördüğü vakit, Kur'an ve semâvi kitabların iman-ı bil'âhiret'e dair kat'i ihbaratı ona bir ihtimal verir. O kâfir, o ihtimale yapışır, o dehşetli elemi üzerine almaz. O vakit ona denilse: "Mâdem bâki bir âleme gidilecek; o âlemde güzel yaşamak için tekâlif-i diniyye meşakkatini çekmek gerektir!" O adam şekk-i küfri cihetiyle der: "Belki yoktur; yok için neden çalışayım." Yâni: Vaktâ ki o hükm-ü Kur'anın verdiği ihtimal-i beka cihetiyle idam-ı ebedi âlâmından kurtulur ve meşkuk küfrün verdiği ihtimâl-i adem cihetiyle tekâlif-i diniyye meşakkati ona müteveccih olur; ona karşı küfür ihtimaline yapışır, o zahmetten kurtulur. Demek bu nokta-i nazarda, mü'minden ziyade bu hayatta lezzet alır, zannediyor. Çünki; tekâlif-i diniyyenin zahmetinden ihtimâl-i küfri ile kurtuluyor ve âlâm-ı ebediyeden, ihtimâl-i imanî cihetiyle kendi üzerine almaz. Halbuki bu mağlâta-i şeytaniyenin hükmü, gayet sathi ve faidesiz ve muvakkattır. L.) |
KÜFR-İ MEŞKUK | Küfürde ve itikatsızlıkta şüpheli olma. |
KÜFR-İ MUTLAK | Hiç bir imâni hükmü olmamak, dine âit hiç bir hakikatı, Allah'ın varlığına âit hiç bir delili kabul etmemek. İhsan ve inayet-i İlâhiyyeye karşı şükür etmiyerek fiilen ve kavlen inkâr etmek. ("Neuzü billâh" dine söğmek gibi) Küfr-ü icabettiren bazı çirkin sözlere de "küfür" denilmiştir.(Bir müslüman bir hakikat-ı imaniyeyi inkâr etse, küfr-ü mutlaka düşer. Çünkü başka dinlerin icmallerine mukabil İslâmiyette tam izahat verilmiş. Rükünler birbiriyle zincirlenmiş. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmı tanımayan, tasdik etmeyen bir müslüman, Allahı da (sıfatıyla) daha tanımaz ve âhireti bilmez. Bir müslümanın imanı o kadar kuvvetli ve sarsılmaz hadsiz hüccetlere dayanıyor ki, inkârda hiçbir özür kalmıyor. Adeta akıl, kabulde mecbur oluyor. S.) |
KÜFR-İ NİFAKÎ | Dil ile imanı ikrar edip kalb ile itikad etmemektir. |
KÜFRAN | Nankörlük etmek. Allah'ın ihsan ve inayetine mukabil teşekkür etmeyip fiilen veya kavlen inkâr etmek. |
KÜFRAN-I Nİ'MET | Cenâb-ı Hakkın ihsan ettiği ni'metleri bilmemek ve hürmetsizlikte bulunmak. (Bak: Tahdis-i ni'met)(Bazan tevâzu, küfrân-ı ni'meti istilzâm ediyor; belki küfrân-ı ni'met olur. Bazan da tahdis-i ni'met iftihar olur. İkisi de zarardır. Bunun çare-i yegânesi ki, ne küfrân-ı ni'met çıksın ne de iftihar olsun. Meziyyet ve kemalâtları ikrâr edip, fakat temellük etmiyerek, Mün'im-i Hakikinin eser-i in'âmı olarak göstermektir. M.) |
KÜFRİYYAT | Küfre sebep olan işler ve sözler. |
KÜFR Ü DALAL | Kafirlik ve sapıklık. Dinsizlik. |
KÜFUF | (Keff. C.) Avuçlar, el ayaları. |
KÜFÜRBAZ | f. Küfür sözü söyleyen. Ahlâksız. Küfrü âdet edinmiş olan. |
KÜFÜV (KÜFV) | şerik. Nazir, akran, denk, eş, benzer, misil. Hemtâ. (Bak: Kefâet) |
KÜFYE | Ancak geçinebilecek kadar olan yiyecek. |
KÜH | (Bak: Kûh) |
KÜHBE | Kırmızılığa yakın olan beyaz renk. |
KÜHEN | f. Eski, zamanı geçmiş. Demode olmuş. Yıpranmış. |
KÜHENPİR | f. Yaşı ilerlemiş. Çok yaşlı, ihtiyar. |
KÜHENSÂL | f. Yaşlanmış, ihtiyarlamış, kocamış. Eskimiş. |
KÜHEYLAN | Cins arab atı. (Gözü sürmelidir.) |
KÜHHAN | (Kâhin. C.) Kâhinler, falcılar. |
KÜHİSTAN | f. Dağlık yer, dağı çok olan mevki. |
KÜHKÜM | Oturak yeri kemiği. |
KÜHL | Sürme. Göz için sürme boyası. |
KÜHLE | Sığırdili denilen ot. |
KÜH-SAR | f. Dağ tepesi. Dağlık. |
KÜHUF | (Kehf. C.) Mağaralar. |
KÜHUL | (Kehl. C.) Orta yaşlı kişiler. Olgun kimseler. |
KÜHULET | Orta yaşlılık. (35-40 yaş arası) Olgunluk çağı. Bazılarına göre: Yirmibir ile altmış yaşa kadar olan insanın hayat devresi. Veya otuz ile elli arası. |
KÜHURE | Yüzünü pörtürmek. |
KÜLA | Kuş kanadının sonunda olan dört telek. |
KÜL'A | Devenin arkasında olur bir hastalık. * Koyun sürüsü. |
KÜLAE | Tehir etmek, sonraya bırakmak. |
KÜLAH | Takke. Kalpak. Baş örtüsü. * Kazıkların toprağa girmesini kolaylaştırmak için uçlarına geçirilen huni şeklindeki demir gömlek. |
KÜLALE | f. Çiçek demeti. * Kıvrım kıvrım olan saç. Kıvırcık saç. Bukle. |
KÜLBE | f. Kulübe. |
KÜLBE(T) | Sıkıntı, zorluk, ıztırab. Şiddet. * İki sahtiyan arasına konup dikilen kırmızı kayış. |
KÜLAM | Kaba, muhkem ve sağlam yer. |
KÜLÇE | Eritilip tasfiye olunmamış veya topraktan çıkartıldığı gibi bulunan maden. * Büyük parça şeklinde dökülmüş maden. |
KÜLEF | (Külfet. C.) Külfetler, zahmetler, sıkıntılar, zorluklar. * Merâsimler. |
KÜLENG | f. Turna kuşu. |
KÜLFET | Zahmet. Sıkıntı. Yorgunluk. Zahmetli iş. Adetten ve lüzumundan çok yorularak çalışmakla iş yapmak. * Merâsim. |
KÜLHAN | f. Hamam ocağı. Hamamda su ısıtmak için ateş yakılan yer. |
KÜLHANİ | f. Serseri, çapkın, âvâre. |
KÜLİÇE | f. Külçe. |
KÜLİÇE-İ NÜHAS | Bakır külçesi. |
KÜLKÜL (KÜLKÂL) | Kısa boylu bodur adam. |
KÜLL | Hep, tüm, bütün. Çok. Cüz'lerden meydana gelen.Bütün cüzlerin şumul ve istiğrak üzere ifadeleri. (L.R.) |
KÜLL-İ A'ZAM | En büyük bütün. En büyük küll. |
KÜLLAB | (C.: Kelâlib) Çengel, kanca. Ucu eğri demir. |
KÜLLE | f. Topuk. * Kâhkül. |
KÜLLE YEVM | Her gün. |
KÜLLÎ | Külle mensub. Cüz'iyat ve ferdlerden meydana gelmiş olan. Umumi, bütün. * Çok, ziyade, fazla. * Man: İnsan dediğimiz zaman küll'ü ve küllîyi ifade etmiş oluyoruz. İnsanın eli, ayağı, kolu, gözü dersek cüz' ve cüz'îyi ifade etmiş oluruz. Dünya denilirse küll; dünyanın karaları, kıt'aları veyahut denizleri dediğimiz zaman küll'ün eczasını ifade etmiş oluyoruz. Küll, cüz'lerden meydana geliyor. |
KÜLLİYAT | (Külliyet. C.) Bütün. Hepsi. Hepsi birden. * Bir müellifin bütün eserleri. |
KÜLLİYE | (Külliyet) Bütünlük, umumilik, genellik. * Bolluk, çokluk, ziyadelik. * Tar: Osmanlı İmparatorluğu zamanında Arap vilâyetlerinde bazı medreselere, üniversite karşılığı verilen ad. |
KÜLLİYEN | Kâmilen, tamamen. Cüz'î olmamak üzere. Büsbütün. Tamamıyla, toptan, kâffesi. |
KÜLLÜ AMM | Her sene, bütün sene. |
KÜLLÜ DAİN | Bütün hastalıklar. Bütün dertler. |
KÜLS | Kireç. |
KÜLSE | (C.: Ekles) Kireç renginde olmak. |
KÜLSUM | Yuvarlak yüzlü. * Yanağı ve yüzü etli olan.KÜLTÜR : Fr. Her türlü fikir, san'at ve âdet varlıklarının hepsi. * Bir kimsenin umumi bilgi seviyesi. * Terbiye. * Ziraat. * Tıb: Tecrübe veya ilâç yapmak için mikrop besleme ve çoğaltma. |
KÜLUH | Katı yüzlülük. |
KÜLÜNG | f. Taşçı kazması. |
KÜLVE | (C: Külu-Külliyât) Dağarcık altına çepeçevre diktikleri deri. * Tirşe dedikleri kayış. |
KÜM' | Ev, beyt. |
KÜMAHE | f. Nazarlık. |
KÜMAN | f. (Bak: Gümân) |
KÜMAŞE | Sürat, hız. |
KÜMAT | (Kemi. C.) Yiğitler, kahramanlar, savaşçılar. |
KÜMDET | Renk değiştirme. |
KÜMEYT | Koyu doru at. * Kırmızı şarap. |
KÜMM | (C: Ekmâm-Ekmime) Gömlek yeni. |
KÜMME | Kavuk. |
KÜMMEL | (Kâmil. C.) Kâmiller. Olgunlar. İlmen, dinen ve mânen kâmil olan büyük zatlar. Büyük mâneviyat ve fazilet sahibi insanlar. |
KÜMMELÎN | (Kâmil ve kümmel. C.) Kâmiller. |
KÜMMÎ | Konik. Koni biçiminde olan. |
KÜMSERAT | (C.: Kümsereyât) Armut. |
KÜMTE | Kızıllık, kırmızılık, humret. |
KÜMTER | (C: Kemâtir) Kısa boylu kaba adam. * Yabani eşek. Vahşi hımar. |
KÜMUN | Pusulanıp gizlenmek. * Tıb: Gözde "gümne" denilen bir dumanlı hastalık görünmesi. |
KÜMZE | Bir yere toplanmış hurma. |
KÜN | "Ol" mânasında emirdir. Allah (C.C.) bir şeye Kün dese; o şey olur. |
KÜNA | f. Arâzi. Tarla. Etrafı çevrilerek ekilen yer. |
KÜNAM | f. Kuş yuvası. * Hayvan ini. * İnsanın rahat edip dinleneceği yer. |
KÜNAN | f. "Ederek, yaparak, eden, yapan" manâlarına gelerek kelimelere eklenir. Meselâ: (Hande-künân: Gülerek) |
KÜNASAT | (Künâse. C.) Künâseler, süprüntüler. |
KÜNASE | Süprüntü, zibil, çöp. |
KÜNAT | (Kâni. C.) Kinâyeciler. Kinâye söyliyenler. |
KÜNBED | f. Kubbe. |
KÜNBÜL | Sağlam, dayanıklı, sert, katı. |
KÜNC | (Günc) f. Köşe. Bucak. Bodrum. |
KÜNC-İ KANAAT | Kanaat köşesi. |
KÜNC-İ MİHEN | Mihnet, sıkıntı ve ıztırab köşesi. |
KÜNCÜD | f. Susam. |
KÜND | Biçimsiz, yakışıksız, kısa. * Kesmez, kör. * Yiğit, cesaretli, cesur. * Anlayışsız. Fehim ve idraki kısa. |
KÜNDE | f. Suçlu bir kimsenin ayaklarına geçirilen tomruk. * Kalın ve yüksek ağaç. |
KÜNDEKÂR | f. Sedefçi. Kıymetli ağaçları işleyen. Marangoz. |
KÜNDGÛŞ | f. Sağır, işitmez. |
KÜNDÜR | (C: Kenadir) "Günlük" denilen nesne. * Şişman ve kısa boylu kimse. * Vahşi hımar, yabani eşek. * Büyük çuval. |
KÜNDÜS | Saksağan kuşu. |
KÜNENDE | f. "Edici, yapıcı" mânâlarına gelerek kelimelere eklenir. |
KÜN FEYEKÛN | (Bak: Emr-i kün) |
KÜNGÂN | f. Toprak ve çimento gibi şeylerle yapılan su borusu, su yolu. |
KÜNGÜRE | f. Kubbenin en yüksek yeri, tepesi. |
KÜNH | Bir şeyin aslı, cevheri, mikdarı. Dip. Kök. Özü, nihâyeti, vechi. * Vakit, zaman. |
KÜNİŞ(T) | f. Mecusi tapınağı. * Yahudi havrası. |
KÜNNAŞE | (C.: Künnâşât) Kök. |
KÜNNE | Ev kapısı üstüne yapılan sundurma. |
KÜNNES | (Kânis. C.) Yuvasında ve yatağında olan geyikler. * Gündüzün gizlenen, gece görünen seyyar yıldızlar. (Bak: Hunnes künnes) |
KÜNTAN | Kısa boylu. |
KÜNU' | Yakın olmak. |
KÜNÜBDÜR | Kaba nesne. |
KÜNUD | Nankörlük. Nimeti inkâr etmeklik. |
KÜNUN | Birşeyi gizleme, saklı tutma. |
KÜNUN | f. şimdi. El'an. |
KÜNUZ | (Kenz. C.) Hazineler. Defineler. |
KÜNUZÂT | Kenzler. Hazineler. |
KÜNYE | Bir kimsenin nereden ve kimden olduğunu bildiren ve hüviyeti yazılı olan kâğıt. |
KÜPEŞTE | Geminin kenarlarındaki tahta siper. * Parmaklığın üzerindeki düz ve kalın tahta. |
KÜRA' | (C: Ekru-Ekâri) İnsanda boyundan aşağısı; hayvanda topuktan aşağısı. * Koyun ve sığır baldırı. |
KÜRABE | Ağaç dibine düşen hurmaları toplamak. |
KÜRAIYY | Paça satan. |
KÜRAN | f. Al renkli at. |
KÜRAT | (Küre. C.) Küreler. Yuvarlak olan nesneler. |
KÜRAZ | Ağzı dar bardak. |
KÜRBAK | Dükkân. |
KÜRBE | f. Dükkân. |
KÜRBET | (Kerb. den) Sıkıntı. Tasa. Keder. * Belâ. Musibet. |
KÜRBET-İ GURBET | Gurbetten dolayı olan keder. |
KÜRDABE | Büyük su içinde olan çürüntü. |
KÜRDE | (C: Kürüd) Sürülmüş tarla. |
KÜRDEVS | (C: Kerâdis) Kemik başı. * At sürüsü. |
KÜRDİSTAN | Kürdlerin oturdukları bölge. * İran'ın Ardelân eyaletinin eski adı. |
KÜRE | (Kürre yanlıştır) Yuvarlak cisim. * Şeklin sathındaki bütün noktalar merkeze aynı uzaklıktadır. Dünya da yuvarlak olduğundan "Küre-i arz" denilmiştir. "Küre-i zemin" de denir. |
KÜRE-İ ARZ | Dünya. (Yuvarlak olduğundan dolayı bu isim verilmiştir.)(Küre-i arz, küçüklüğüyle beraber semâvata karşı gelebilir. Çünki nasılki "Dâimi bir çeşme, varidatsız büyük bir gölden daha büyük" denilebilir. Hem, bir ölçek ile bir şey ölçerek başka yere nakledilen ve onun elinden geçmiş ve ona girmiş çıkmış bir mahsulâtla, zâhiren binler def'a ölçekten büyük ve dağ gibi bir cisimle o ölçek muvâzeneye çıkabilir. Aynen öyle de: Küre-i arz, Cenâb-ı Hak onu san'atına bir meşher ve icadına bir mahşer ve hikmetine medar ve kudretine mazhar ve rahmetine mezher ve Cennetine mezraa ve hadsiz kâinata ve mahlukat âlemlerine ölçek ve mâzi denizlerine ve gayb âlemine akacak bir çeşme hükmünde icad etmiş. Her sene kat kat ve katmerli yüzbin tarzda, masnuattan dokunmuş gömleklerini değiştirdiği ve çok def'a dolup mâziye boşaltarak gayb âlemine döktüğü bütün o müteceddid âlemleri ve arzın müteaddit gömleklerini nazara al; yani bütün mazisini hazır farzet; sonra yeknesak ve bir derece basit semavata karşı muvazene et. Göreceksin ki: Arz, ziyade gelmezse, noksan da kalmaz. İşte $ sırrını anla. S.) |
KÜRE-İ AYN | Tıb: Göz yuvarlağı. |
KÜRE-İ HÂK | Yeryüzü. * Zemin yüzü. |
KÜRE-İ HAVA | Dünyayı kaplayan hava tabakası. Atmosfer. |
KÜRE-İ KAMER | Ay. |
KÜRE-İ ZEMİN | Dünya, küre-i arz. |
KÜRE | f. Toprak ocak. Mâdenci ocağı. |
KÜREK CEZASI | Tanzimattan önce ve yelkencilik devrinde işledikleri ağır cürümden dolayı harp gemilerinden kürek çekmek üzere gemi hizmetine verilen kimseler. Bu gibiler, gemilerde kürek çektikleri için bu tâbir meydana gelmiştir. |
KÜREMA | (Kerim. C.) Kerimler. |
KÜREND | (Küreng) f. Al at. |
KÜREVÎ | Yuvarlak. Küre şeklinde. |
KÜREVİYAT | (Küreviyet. C.) Küre gibi oluşlar. Küreler. Yuvarlaklıklar. |
KÜREVİYET | Yuvarlaklık. Küre gibi oluş. |
KÜREYC | Dükkân. |
KÜREYVAT | Kandaki küçük yuvarlak cisimler. Küçük küreler. |
KÜREYVAT-I BEYZA | Kandaki beyaz renkte ve çok küçük kürecikler. Kan ve lenf gibi vücud mâyilerinde bulunan çekirdekli ve yuvarlak hücreler. Kırmızı küreciklere nisbetle azdırlar. Vazifeleri hastalık gibi düşmanlara karşı asker gibi müdafaadır. Ne zaman müdafaaya girseler Mevlevi gibi iki hareket-i devriye ile sür'atlı bir vaziyet-i acibe alırlar. |
KÜREYVAT-I HAMRA | Kırmızı kan kürecikleri. Kana kırmızı rengini veren, çekirdeksiz, yuvarlak, küçük hücrecikler olup kanın her mm.küpünde beş milyon kadar bulunurlar, beden hücrelerine erzak dağıtırlar ve bir kanun-u İlâhî ile hücrelere erzak yetiştirirler. (Tüccar ve erzak memurları gibi) |
KÜREYVE | (C.: Küreyvât) Küçük yuvarlak. |
KÜRH | Sıkıntı, meşakkat, zahmet. |
KÜRİZ | f. Hizmetkâr, hâdim, hademe. |
KÜRİZÎ | f. Beli bükük ve sefil ihtiyar. |
KÜRK | Kızıl, kırmızı, ahmer. |
KÜRKÎ | (C: Kürâki) Turna kuşu. |
KÜRMİH | f. Çivi, mıh. |
KÜRNÜB | Kelem dedikleri lahana. |
KÜRR | (C: Ekrâr) Yediyüz bin kırksekiz dirhem. * Ölçek. |
KÜRRAS | Pırasa. |
KÜRRASE | (C: Kerâris) Elyazma kitapların sekiz sahifeden meydana gelen forması. |
KÜRRE | f. Hayvan yavrusu. Sıpa. Tay. |
KÜRRE-İ HAR | Eşek yavrusu. Sıpa. |
KÜRRE | (Bak: Küre) |
KÜRRE | Deve ve koyun terslerinin parçası. |
KÜRREC | Top. |
KÜRREZ | İki yaşına girmiş doğan kuşu. * Kötü ve hâzık kimse. |
KÜRSİ | Oturulacak yüksekçe yer. Câmilerde vâizin, medreselerde müderrisin oturduğu yer. * Taht, serir. Erike. Koltuk. * Kaide. * Merkez. * Vazife. * Saltanat, kudret ve mülk. * Başkent, hükümet merkezi. * Mânevi makam. * Arş'ın altına bir semâ tabakası. (Bak: Arş) |
KÜRSİ-NİŞİN | f. Tahtta oturan hükümdar, pâdişah. * Vâli. * Câmide vaaz eden. |
KÜRSU' | Bilek kemiğinin ucunun serçe parmak tarafında olan yumruca kısmı. |
KÜRSÜB | Kesbetmek, kazanmak, çalışmak. * Sert ve sağlam ağaç. |
KÜRSÜF | (C: Kerâsif) Pamuk. |
KÜRTAJ | Dölyatağı (rahim) veya kemik apsesi boşlukları içinde bulunan yabancı cisim veya hasta organları özel bir âletle çıkarıp almak işlemi. Rahmin temizlenmesi ameliyesi. |
KÜRUB | (Kerb. C.) Kederler, tasalar, kaygılar, gamlar. |
KÜRUM | (Kerm. C.) Üzüm kütükleri. Bağ kütükleri. |
KÜRUR | Bir şeyin tekrarlanması. * Geri çekmek. * Menetmek, engel olmak. |
KÜRUR-U A'VAM | Senelerin birbirini takib etmesi. Yılların ard arda geçmesi. |
KÜRUŞ | (Keriş. C.) İşkembeler. |
KÜRUZ | Dühul etmek, girmek, dâhil olmak. * Bir kimseye ilticâ etmek, sığınmak. |
KÜRÜK | f. Deve yavrusu. |
KÜRZ | (C: Karaze) Çan. * Dağarcık, torba. |
KÜS' | Tâbi olmak, ittiba etmek, uymak. |
KÜSAHA | Süprüntü. |
KÜSBE | Yağı veya suyu çıkartılmış her çeşit nebâti artıklar. Yağ posası. |
KÜSBE | Bir parça süt ve hurma. * Taamdan veya başka şeyden az iken çoğalıp toplanan nesne. |
KÜSBÜRE | Kanbel otu. |
KÜSEYRA | Bir dikenli ağacın zamkı. |
KÜSEYRE | Hurma koruğu. |
KÜSFÜRE | Kanbel otunun tohumu. |
KÜSİSTE | (Güsiste) f. Gevşek, uyuşuk, tembel. * Kopuk, kopmuş. |
KÜSR | Çok mal. |
KÜSSAB | Küçük ok. |
KÜSSAR(E) | Kırılan şeyin parçaları. |
KÜSSE | Kaba sakal. |
KÜSTERDE | f. Döşenmiş, yayılmış. |
KÜSTİC | (C.: Kesticât) Mecusiler kuşağı. |
KÜSUD | Kesad. |
KÜSUD | Az nesne. |
KÜSUD | Çekilme, vaz geçme. Ric'at. Gayeye varmadan geri dönme. |
KÜSUF | Güneş tutulması. Ay'ın, dünya ile güneş arasına gelerek dünya üzerinde gölge yapması. * Mc: Birisinin felâketli hâlinde çok teessür göstermesi hâli.(Güneşin ve ayın tutulmaları, küsuf ve husuf namazları denilen iki ibâdet-i mahsusanın vakitleridir. Yâni gece ve gündüzün nurani âyetlerinin nikaplanmasıyla bir azamet-i İlâhiyeyi ilâna medar olduğundan, Cenâb-ı Hak ibâdını o vakitte bir nevi ibâdete davet eder. Yoksa o namaz, (Açılması ve ne kadar devam etmesi, müneccim hesabiyle muayyen olan) ay ve güneşin husuf ve küsuflarının inkişafları için değildir. Aynı onun gibi, yağmursuzluk dahi, yağmur namazının vaktidir. Ve beliyyelerin istilâsı ve muzır şeylerin tasallutu, bazı duaların evkat-ı mahsusalarıdır ki; insan o vakitlerde aczini anlar, dua ile, niyaz ile Kadir-i Mutlakın dergâhına iltica eder... Eğer dua, çok edildiği halde, beliyyeler def olunmazsa; denilmiyecek ki: "Dua kabul olmadı." Belki denilecek ki: "Duanın vakti, kaza olmadı." Eğer Cenâb-ı Hak, fazl ve keremiyle belâyı ref etse; nurun alâ nur.. o vakit dua vakti biter, kazâ olur. Demek dua, bir sırr-ı ubudiyettir. S.) |
KÜSUF-U CÜZ'Î | Güneşin bir kısmının tutulması. |
KÜSUF-U KÜLLÎ | Güneşin tamamının tutulması. |
KÜSUL | Tembel, uyuşuk, gevşek. |
KÜSUR | (Kesir. C.) Artan parçalar, geri kalan adetler. Artık. |
KÜSURÂT | (Küsur. C.) Artan kısımlar, küsurlar, artıklar. |
KÜSV | Bir yere yığılmış ve toplanmış nesne. * Az, kalil. |
KÜSVE | Az, kalil. |
KÜŞ | f. "Öldüren, öldürücü" mânalarına gelerek tamlama yapmada kullanılır. Meselâ: Düşman-küş: Düşman öldüren. |
KÜŞA | f. "Açan, açıcı" mânâlarına gelerek tamlama yapımında kullanılır. Meselâ: Dil-küşâ : Gönül açan, gönül açıcı, ferahlık veren. |
KÜŞAD | (Küşât) f. Açış. İlk açılış merasimi. * Açma, fethetme. * Yeni yapılan resmi bir yapının ilk defa olarak açılması. |
KÜŞADE | (Küşude) Açık. Açılmış. Ferahlı. |
KÜŞADETMEK | Açmak. Açış merâsimi. |
KÜŞAYİŞ | f. Açıklık. Ferahlık. |
KÜŞENDE | f. Öldüren, katil, öldürücü. |
KÜŞİŞ | f. Öldürme, öldürüş. Katletme. |
KÜŞLE | Hind vilâyetinde yetişen zehirli bir ot kökü. |
KÜŞTAR | f. Kesilmiş veya kurban edilmiş koyun. * Et. |
KÜŞTE | (C.: Küştegân) f. Öldürülmüş, maktul. |
KÜŞTEGÂN | (Küşte. C.) Öldürülmüşler, öldürülmüş olanlar. |
KÜŞTEGÂN-I ZİNDE | Şehitler. Şehid olmuş kimseler. |
KÜŞTEN | f. Öldürmek. |
KÜŞTERE | f. Uzun dülger rendesi. |
KÜŞTÎ | f. Pehlivanlık, güreşme. |
KÜŞTÎGİR | f. Pehlivan, güreşçi. |
KÜŞTÎGİRÎ | f. Pehlivanlık. |
KÜŞUD | Memesi küçük davar. |
KÜTA' | (C.: Küt'ân) Tilki eniği. * Kötü adam. * Tamamlanmak, toplanmak. |
KÜTALE | Ağırlık, sıklet. |
KÜTAR | Kereviz. |
KÜTBE | Dikiş. |
KÜTEH | (Kutah) f. Kısa. |
KÜTFANE | (C.: Kütfân-Ketâyif) Çekirgenin evvel kanatlanıp uçanı. |
KÜTLE | (Kitle) Bir cismi terkib ve teşkil eden kısımların bütün hey'etine denir. Toplu şey. Deste. Yığın. Külçe. |
KÜTT | Malı kazanıp yığan kimse. |
KÜTTAB | (Kâtib. C.) Kâtipler. * Mektep, okul. * Başı yuvarlak küçük ok. (Oğlancıklar onunla ok atmayı öğrenirler.) |
KÜTÜB | (Kitâb. C.) Kitablar. |
KÜTÜB-Ü MENSUHA-İ SEMAVİYYE | İslâma ve bütün beşeriyyete gönderilen Kur'an-ı Kerim'den evvel eski peygamberlere gelen -Tevrat, İncil, Zebur- namlarındaki şimdi hükmü kalkmış olan mukaddes kitablar. |
KÜTÜB-Ü MUKADDESE | Mukaddes kitablar. |
KÜTÜB-Ü MÜNZELE | Vahiy ile Cenâb-ı Hak tarafından indirilmiş, ihsan edilmiş mukaddes kitaplar.(... Kur'anı nâzil eden Zât-ı Zülcelâl, Mu'cizat-ı Ahmediye (A.S.M.) ile, Kur'an vahiy olduğunu gösterir; isbat eder. Ve nâzil olan Kur'ân dahi üstündeki i'caz ile gösterir ki; Arştan geliyor. Ve münzel-i aleyh olan Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) bidayet-i vahiydeki telaşı ve nüzul-i vahy vaktindeki vaziyet-i bihuşu ve herkesten ziyade Kur'ana karşı ihlâs ve hürmeti gösteriyor ki; vahiy olup ezelden geliyor, O'na misafir oluyor. M.) |
KÜTÜB-Ü SÂLİFE | Geçmişteki eski mukaddes kitaplar. |
KÜTÜB-Ü SEMÂVİYYE | Mukaddes kitaplar. Tevrat, Zebur, İncil ve Kur'an. |
KÜTÜB-Ü SİTTE-İ HADİSİYYE | Hadise dair altı Kitab. Bu eserler en çok tetkik edilmiş, en sahih, en doğru ve mu'teber hadis kitablarıdır.1- Sahih-i Buhâri. Müellifi: Hâfız Ebu Abdullah Muhammed İbn-i Câfii-i Buharî'dir. Sahih hadisleri tesbit için İslâm ilim merkezlerini dolaşmış, hadis âlimlerinden istifade etmiştir. Cumhurun telâkkisine göre Kur'an-ı Kerim'den sonra en sahih kitab ve ilim menbaıdır. Hicri 256'da vefat etmiş olup bu mezkur kitabında 7395 adet hadis nakletmiştir.2- Sahih-i Müslim. Müellifi: İmam-ı Müslim bin El-Haccac. (Hi: 204-261) Kitab-üs-sahihini yüzbin hadisten seçmiş ve onbeş senede vücuda getirmiştir. Mezkûr eserinde 2775 hadis nakletmiştir.3- İbn-u Mâce (Sünen-i İbn-i Mâce). Müellifi: Ebu Abdullah Muhammed Yezidi Kazvinî'dir. Vefatı: Hicri 273 senesidir.4- Ebu Dâvud (Sünen-i Ebu Dâvud 4800 hadisi muhtevidir) Müellifi : Ebu Davud Süleyman Es-Sicistânî'dir. Hicri 275'e kadar yaşamıştır. Câmi-üs-Sünen isimli kitabı meşhurdur. 500 bin hadis hıfzetmiştir. İslâm hukukçuları arasında çok mühim yeri vardır.5- Tirmizî: (Sünen-i Tirmizî). Müellifi: Hâfız Ebu İsa et-Tirmizî olup, hicri 275 de vefat etmiştir.6- Nesaî: (Sünen-i Nesaî) Müctebâ da denir. Müellifi Hâfız Ebu Nesaî olup Hicri 303 tarihine kadar yaşamıştır.Buharî ile Müslim Hadis Kitablarına: "Sahihân"; diğer dört Hadis kitabına da: "Sünen" tabir edilir. |
KÜTÜB-Ü TEVARİH | Tarih kitabları. |
KÜTÜBHANE | Kitapların bulunduğu salon veya bina. * Belli bir kaideye göre tasnif edilmiş kitaplardan meydana gelen bütün. * Kitap koymağa yarayan bölmeli dolap. |
KÜTÜBHANE-İ UMUMİYE | Umumi kütübhâne. |
KÜTÜM | Bir otun yaprağı. (Mersin yaprağına benzer; kına ile karıştırıp boya yaparlar.) |
KÜUB | (Küubet) Kızın memesinin büyümesi. |
KÜUL | İspirto. Alkol. |
KÜUS | (Ke's. C.) Kaplar, çanaklar, çömlekler. * kadehler. Bardaklar. |
KÜV' | Bileğin başparmak tarafı. |
KÜVAR | (Kivar) f. Petek, bal peteği, kiler. (Bak: Kevare) |
KÜVB | (C.: Ekvâb) Kulpsuz bardak. Küp. |
KÜVBE | Tavla oyunu. * Dümbelek. |
KÜVET | Fr. Leğen olarak kullanılan kapların umumi adı. |
KÜVH | (C.: Ekvâh) Penceresiz ev. |
KÜVM | Bir yere toplanmış olan bir miktar deve. * Yükseklik, yücelik. |
KÜVR | (C.: Ekvâr-Ekvür-Kirân) Deve palanı. * İz. * Ateş yakacak yer. * Arı kovanı. |
KÜVRE | (C.: Küvr-Kirân) Ateş yakacak yer. * Düz nâhiye. * şehir. |
KÜVS | Göç vakitlerinde çalınan meşhur bir büyük sazın adı. |
KÜVSİYY | Küçük yürügen at. |
KÜVVARE | (C: Küvvârât) Arı kovanı. |
KÜVVE (KİVVE) | (C.: Kivâ) Evin duvarına açılan delik. Pencere. |
KÜVVİRET | (Tekvir. den) Toplandı, dürüldü. |
KÜVVİRET SURESİ | Kur'an-ı Kerim'de 81. Suredir. İzeşşemsü Küvviret veya Tekvir Suresi de denir. Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur. |
KÜVZ | (C: Ekvâz-Kizân-Kize) Bardak. |
KÜYY | Pencere. |
KÜZAZ | Tıb: Tetanos. Sinir gerilmesi. |
KÜZAZE | Soğuğun şiddetinden olan bir hastalık. |
KÜZB | Küsbe. |
KÜZEBZİB | Çok yalancı. |
KÜZİNYAK | Bez yıkayanların tokmağı. |
KÜZR | Yay gezi. |
KÜZUM | Ağzında dişi olmayan yaşlı deve. |