\head>
MÂ | f. Biz mânasınadır. (Bak: Şahıs zamiri) * Mim ile elif harfinden ibâret "Mâ". Arabçada muhtelif isimleri vardır. Ve çeşitli mânalara gelir. Cansız şeylere işaret eder. "Şu nesne, o şey ki..." mânâlarına gelerek kelimelerle birleşir. Meselâ: (Mâ-ba'd: Sondaki, alttaki.) |
MÂ-İ İSTİFHAMİYYE | Sual için kullanılan kelimenin başında gelir. (Mâhâzâ: Bu nedir? Mâindek: Yanındaki nedir?) suallerinde olduğu gibi. |
MÂ-İ MASDARİYE | Başında bulunduğu cümleyi masdar mânasına ve hükmüne sokar. |
MÂ-İ MEVSUFE | Şey mânasında nekre olup bir sıfattan evvel kullanılır. $ (Nazartu ilâ mâ mu'cebin leke: Sana hoş gelen şeye baktım) cümlesindeki gibi...Bazan da sıfatsız olur. $(Ni'me-mâ: Ne güzeldir) $ (Meselen-mâ: Bir misâl olarak) kelimelerinde gördüğümüz gibi. |
MÂ-İ MEVSULE | Buna ism-i mevsul de denir. Kendinden sonra gelecek küçük cümleyi daha önce geçen cümleye bağlar. $ (Ketebtu mâ kultü: Söylediğimi yazdım, ne söyledimse yazdım) cümlesinde olduğu gibi. |
MÂ-İ NÂFİYYE | $(Ben kâmil değilim) misâlinde olduğu gibi mânayı nefyeder. |
MÂ-İ ŞARTİYE | İki muzariyi cezmeder, şart ve cezâ mânasını ifade eder. $(Ne yazarsan, yazarım) misalinde olduğu gibi. |
MÂ-İ ZÂİDE | Bazı edat ve fiillerin sonuna fazladan olarak gelir. $ kelimelerinde olduğu gibi. |
MÂ' | Su. Ab. |
MÂ-İ CÂRİ | Akarsu. (Çay ve ırmak suları gibi.) |
MÂ-İ LEZİZ | Lezzetli ve tatlı su. |
MÂ-İ MAGSUL | (Mâ-i müsta'mel) Kullanılmış su. |
MÂ-İ MUKATTAR | İnbikten geçirilmiş (damıtılmış), saf su. |
MÂ-İ MUTLAK | Yaratıldığı vasıf üzere duran su. (Yağmur, kar, deniz, göl, ırmak, pınar, kuyu sularıdır). |
MÂ-İ MUKAYYED | Herhangi bir maddenin karışması ile yaratılmış oldukları hâlden çıkmış ve hususi bir ad almış sulardır. (Gül, çiçek, üzüm, asma, et suları gibi.) |
MÂ-İ MÜKEDDER | Bulanık su. |
MÂ-İ MÜNHEMİR | Akıp giden su. |
MÂ-İ MÜSTAMEL | Temiz olduğu halde temizleyici olmayan, kullanılmış olan sulardır. |
MÂ-İ RÂKİD | Durgun su. |
MÂ-İ ZERRİN | Altun suyu. |
MÂ-ÜL BAHR | Deniz suyu. |
MÂ-ÜL HAYAT | Hayat suyu. (Bak: Ab-ı hayat) |
MA' | Yer yüzüne yayılıp döşenmek. |
MAA | (Beraber) mânasında bir kelime olup, iki türlü kullanılır:1- İzafetle (tamlama hâlinde):a) Zarf olarak: (Celestü maa zeydin: Zeyd ile beraber oturdum)b) Sıla (cümlecik) olarak: (Musaddıkan lima maaküm: Sizdekini tasdik ederek)c) Haber olarak: (Vehüve maahüm: O, onlarla beraberdir.)2- İzafetsiz: Bu takdirde tenvinlenir ve hâl olarak bulunur: (Caû maan: Beraber geldiler.) |
MAAB | Ayıp, eksiklik. * Ayıp şey, utanılacak nesne, ayıp yeri. |
MAABİD | (Meâbid) (Mabed. C.) İbadet edilen yerler. Mâbetler. * (Abd. C.) Hizmetçiler. Kullar. |
MAABİD-İ İSLÂMİYE | İslâm mâbetleri. Mescid ve câmiler. |
MAABÎD | (Ma'bud. C.) Ma'budlar. |
MAABİR | (Ma'ber. C.) Köprüler, geçitler, kemerler. |
MAACİL | (Ma'cel. C.) Yollar, |
MAACÎN | (Ma'cun. C.) Macunlar. Hamur kıvamındaki yoğurulmuş şeyler. |
MAAD | (Meâd) (Avdet. den) Âhiret. Dönülüp gidilecek yer. * Dönüş. * Ahiret işleri. Uhrevi işler. |
MAADA | Başka. Fazla. Bundan gayrı. (Bak: Adâ) (İstisnâ kelimesidir) |
MAADİN | (Maden. C.) Madenler. |
MAAFİR | Hemedan'da bir kabilenin adı. |
MAA-HAZA | Bununla beraber. Bununla birlikte. |
MAAHİD | (Ma'hed. C.) Buluşma yerleri. Anlaşma yapılan ve sözleşilen yerler. |
MAAHU | Onunla beraber. Onunla. |
MAAK | Meslek, mezheb. * Sığınacak yer. |
MAAKAT | Derinlik. |
MAAKID | (Ma'kad. C.) Ma'kadlar, akdedilecek yerler. Toplantı yerleri. * Düğümler. Düğüm yerleri veya noktaları. |
MAAKIL | (Ma'kıl, Ma'kale ve Ma'kule. C.) Sığınacak yerler. * Kan pahaları. |
MAAKIM | (Ma'kım. C.) Eklemler, eklemeler. |
MAAKKA | Çocuğun, anababaya isyan etmesi. Veledin valideyne itaatsizliği. |
MAAL | Yükseklik. İlerilik. Şereflilik. |
MAALCEMAA | (Maa-l-cemâe) Cemaatle beraber, cemaatle birlikte. |
MAALEM | İz. Eser. Nişân. * Dinî mes'ele. |
MAAL-ESEF | Yazık ki. Maalesef. |
MAAL-FARZ | Farzedilerek. Doğruluğu kabul edilmekle. Kabul edilmiş sayılmakla. |
MAAL-FARIK | Yanlış olarak. Farklı olarak. Farklı olmakla beraber. |
MAAL-GAYR | Başkası ile birlikte. Gayrısı ile. |
MAALÎ | şerefler. Yükseklikler. * Yüksek fikirler. * şerefli vazifeler. |
MAALİF | (Ma'lef. C.) Ot, saman gibi yem konan yerler. Samanlıklar. |
MAAL-İFTİHAR | İftiharla. Sevinerek. Kemal-i şevk ile. |
MAALİM | (Ma'lem. C.) Dinî inançlara, itikadlara dair mes'eleler. * İzler. Nişanlar. Eserler. |
MAALİYAT | İnsan aklının yetişemediği veya zor yetiştiği yüksek fikir ve derin bilgiler. |
MAAL-KERAHE | Kerih, çirkin, kötü olmakla beraber. Kerahetle beraber. Mekruh olarak. |
MAAL-KİFAYE | Kâfi olmakla, yetmekle beraber. |
MAAL-MEMNUNİYYE | Memnun olmak suretiyle. İsteyerek. Gönül rızası ile. Memnuniyetle. |
MAAMİ' | (Ma'maa. C.) Ateş çatırtıları. |
MAAN | Birlikte. Beraber. |
MAAN | Menzil, mekân. |
MAANÎ | (Mâna. C.) Mânalar. * Belâgatın üç şubesinden biri. Lafzın muktezâ-yı hâl ve makama uygunluğuna mahsus bir ilim adı. (Bak: Belâgat) |
MAANÎ-İ KUDSİYYE | Kudsi mânâlar. |
MAANÎ-İ MEDLULE | Anlaşılan mânâlar. |
MAANÎ-İ MUKADDESE | Mukaddes mânâlar. |
MAANÎ-İ MÜTEZAHİME | Bir kelimenin çok mânaya gelip birbiri ile yarışma hâli. |
MAANÎ-İ SÂNEVİ | İkinci derecedeki mânâlar. İşarî, mecazî, remzî mânâlar gibi. |
MAANÎ-İ ÛLÂ | Evvelki mânâlar, vesileler. |
MAAR | Ar ve hayâya sebep olacak şeyler. |
MAARIZ (MEÂRİZ) | (Muarraz. C.) Bir sözü söyleyip başka bir şey murad etme ve cem' olmak, toplamak itibariyle ma'razlar, ta'rizler, adem-i tasrihler, sarahatsizlikler. |
MAARÎ | İnsanın daima çıplak kalan organ veya azası. |
MAARÎC | (Mi'rac. C.) Merdivenler. |
MAARİF | Tahsil ile elde edilen ilim, malûmat, bilgi. * Meharet. Üstadlık. Hüner. * Marifetler. Mâruflar. Kültürler. * Çehrenin manzarada zâhir olan yerleri. * Bir memleketin okullarını ve tahsil ihtiyacını idâre ve te'mine çalışan bakanlık. |
MAARİF-İ MÜTENEVVİA | Çeşit çeşit bilgiler. |
MAARİF-İ UMUMİYE NEZARETİ | Maarif vekâleti. Milli Eğitim Bakanlığı. |
MAARİF-MEND | (C.: Maarifmendân) f. Bilgili, bilgi sahibi. Kültürlü. |
MAARİF-MENDÂN | (Maarifmend. C.) Bilgi sahibi kimseler, bilgililer. |
MAARİF-PERVER | f. Maarifin yayılıp intişar etmesine çalışan. Maârife ait şeyleri muhafaza eden. |
MAARİK | (Ma'rek ve Ma'reke. C.) Savaş meydanları, muharebe alanları. Harp sahaları. |
MAARÎZ | (Mi'raz. C.) Kapalı mânâlar. * Edb: Birden fazla mânası olan bir kelimenin, en uzak mânasını kasdetmeler. |
MAARÎZ-ÜL KELÂM | Kelâmda irad olunan kapalı mânâlar. Bir sözün asıl mânâsından başka mânâyı istemeler. |
MAAS | Ayağın siniri çekilip büzülmek. * Ayağın eğri olması. |
MAASIR | (Ma'sara. C.) Üzüm, susam gibi şeylerin sıkıldığı yerler. |
MAASÎ | (Ma'siyyet. C.) Günahlar. * İsyanlar. |
MAAŞ | Geçinilecek şey. Yaşayış. Aylık para. |
MAAŞAT | (Maâş. C.) Maaşlar. Memur, emekli, dul, yetim vs. gibi kimselere verilen aylıklar. |
MAAŞEN | Yaşayış bakımından. |
MAAŞİR | (Ma'şer. C.) (Bak: Ma'şer - İlticâ - Melce'). |
MAATIF | (Ma'tıf ve Mı'taf. C.) Gözlenilecek veya bakılacak yerler. |
MAATÎR | (Mı'târ. C.) Devamlı güzel koku sürünenler. |
MAA-T-TEESSÜF | Yazık ki. Esefle. Teessüfle beraber. |
MAAVİL | (Mi'vel. C.) Taş, kaya parçalamakta kullanılan sivri kazmalar. |
MAAVİN | (Maunet. C.) Yardımlar, muâvenetler. * Yol yiyecekleri. Azıklar. |
MAAYİB | Ayıplar. Lekeler. Kusurlar. |
MAAYİR | Ayıplanmış. |
MAAYİŞ | (Maişet. C.) Geçinmek için gerekli şeyler. |
MAAZ | Sığınacak yer. Penah. |
MAAZ | Şiddetle gadap etmek, çok fazlasıyla hiddetlenmek. * Bir nesne güç gelmek, zor gelmek. |
MAAZALİK | Şu var ki. Bununla berâber. |
MAAZALLAH | Allaha sığındık. Allah korusun. |
MAAZIM | (Mu'zam. C.) Bir şeyde en büyük kısımlar. |
MAAZİR | (Bak: Meâzir) |
MAAZİYADETİN | Fazlasıyla, ziyadesiyle, çok miktarda, bol bol. |
MA-BA'D | Sonra. Gelecekteki. |
MA-BA'DETTABİA | (Mâba'de-t tabia) Metafizik. Beş duygu ile bilinmeyen varlıklar hakkında fikrî araştırma yapan felsefe kolu. Bu felsefe ile alâkalı olan. |
MABA'Dİ | (Mâbadi) Sonrası. Bundan sonrası. |
MABAKİ | Geri kalan, kalan, artan. |
MA'BED | (Mâbet) (İsm-i mekân) İbadet edilen yer. (Mescid, câmi gibi) |
MA'BED-İ FERSUDE | f. Eskimiş, yıpranmış mâbed. |
MA-BEKA | Arta kalan, bâkiye, geri kalan. |
MA'BER | (C.: Maâbir) (Ubur. dan) Geçit, kemer, köprü. * Geçilecek yer. |
MABEYN | Ara. Aradaki şey. İki şeyin arası. * Haremle selâmlık arasındaki oda. * Padişah yakınlarının bulunduğu oda. |
MABGUZ | (Bugz. dan) Nefret ve buğzedilmiş. Sevilmemiş. |
MA-BİHİ-L-HAYAT | Yaşamaya sebep olan, hayata vesile olan. |
MA-BİHİ-L-İFTİHAR | Kendi ile ve onunla iftihar edilecek şey. |
MA-BİHİ-L-İMTİYAZ | Kendisi ile imtiyaz kazanılan şey. |
MA-BİHİ-L-İSTİHKAK | Hak etme sebebi. |
MA-BİHİ-L-İ'TİMAD | İtimada vesile ve sebep olan şey. |
MABSARA | Bedihî ve zâhir olan hususlar. Açık ve meydanda olan hususlar. |
MA'BUD | (Mâbud) Kendine ibadet edilen Allah (C.C.) |
MA'BUD-U Bİ-L HAK | Hak olan ma'bud. Hakkıyla ibadete lâyık olan Allah (C.C.) |
MA'BUD-U HAKİKÎ | Hakiki ma'bud olan Cenab-ı Hak (C.C.) |
MA'BUDE | Şirk, evham ve putperestlikten doğan kadın heykeli ve emsali put. |
MA'BUDİYYET | Mâbud oluş. Kendine ibâdet edilmeğe lâyık olan, ki bu sıfat ancak Allah'a mahsustur. Uluhiyyet.(İşte şu vaziyette bir insana hakiki ma'bud olacak; yalnız, her şeyin dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında, her şeyin yanında nâzır, her mekânda hâzır, mekândan münezzeh, aczden müberra, kusurdan mukaddes, nakstan muallâ bir Kadir-i Zülcelâl, bir Rahim-i Zülcemâl, bir Hakîm-i Zülkemâl olabilir. Çünkü, nihayetsiz hâcat-ı insaniyyeyi ifa edecek ancak nihayetsiz bir kudret ve muhit bir ilim sâhibi olabilir. Öyle ise mabudiyete lâyık yalnız Odur. S.) (Bak: Taabbüd) |
MA'C | Süratle gitmek, hızlı gitmek. * Yürürken dolaşmak. |
MAC | Tuzlu su. |
MACC | Ağzından sular akan yaşlı deve. |
MA'CEL | (C.: Maâcil) Yol. Menzile ulaştıran yol. |
MA'CEME | Sabırlı, tahammüllü kimse. |
MACERA | Olup geçen şey. Baştan geçen hadise. |
MACERAPEREST | f. Maceracı. Macera meraklısı. |
MA'CES | Yay kabzası. |
MA'CEZ | Çalışmaktan ve maişetten âciz oldukları yer. |
MACİD | Çok âli. Şerif. Yüce. Kerim. * Hoş. Nâzik meşreb. |
MACİN | (C: Micân) Her dileğini yapan kimse. * Hile yolunu öğreten. |
MACUN | Hamur kıvamındaki ilâç. * Hamur gibi yoğurulmuş şey. |
MACUŞUN | Gemi, sefine. * Boyanmış elbise. |
MAÇ | f. Öpüş. |
MAÇİN | Çin'e tâbi, Doğu Türkistan tarafındaki çöllerde ve Târim nehrinin güneybatısındaki dağlarda oturan Türk milletinden bir kavimdir ve simaca Moğol ile Aryâ cinslerinden mürekkeb oldukları anlaşılıyor. İçlerinde sarı saçlı ve mavi gözlü adamlar dahi bulunuyorsa da lisan bakımından Doğu Türkistan'ın ahalisinden farkları yoktur. Çağatay dili konuşurlar. Kendileri çok tembel; ve zevk ve eğlenceye çok düşkündürler. Ziraat vs. işleri kadınları tarafından yapılır. Tamamı müslüman ve sünnîdirler. |
MAD | Yumuşak taze ot. |
MA'D | Taze hurma. * Taze ot. * Yumuşak. * Yoğunluk, gılzat. * Gitmek. * Çekmek. |
MADAHİK | (Madhek. C.) Güldürücü ve komik kimseler. Soytarılar. |
MADAK | Sıkıntı, darlık. |
MADALLE | Yolun kaybolduğu yer. |
MADALYA | İtl. Büyük işlerde muvaffak olanlara veya büyük fedakârlık ve kahramanlık gösterenlere hediye ve hatıra olarak verilen ve çok defa yuvarlak biçimde, göğüse takılacak şekilde olan kıymetli madeni parça. |
MÂ-DÂM | Çünkü. Mâdem. Böylece olunca. Dâim ve bâki oldukça. |
MÂ-DÂM-EL MELEVAN | Gece gündüzün devamı müddetince. |
MADARİB | (Madrab. C.) Darbedilecek, dövülecek yerler. |
MADCA' | Yatılan yer. * Kabir. Mezar. |
MADDE | Zahir duygularla hissedilen, ruhâni olmayıp, ağırlığı olan, cismâni bulunan. * Asıl, esas, cevher, mâye. * Bend, fıkra, kısım. * İlm-i Kelâmda: His âzâmız üzerine bir takım muayyen ihtisâsât husule getiren veya getirebilen, her şey. * Tıb: Çıbanın içinde hasıl olan yara. |
MADDE-İ ACİNİYE | Hamur gibi yoğurulmuş cisim. |
MADDE-İ MUSAVVİRE | Tıb: Kanın küreciklerinden başka gıda maddesinden olup, azot ve sair maddeleri içine alan sulu cisim. Canlı hücrelerin vücudunu teşkil eden ve içinde çoğunun çekirdek bulunan albüminli madde. Protoplazma. |
MADDE-İ ULYÂ | Kıymetli cevher maddesi, yüksek madde. Çok kıymetli şey. |
MADDETEN | Cismen. Madde ve cisim olarak. * İş olarak, iş ile. * Gözle görülür ve elle tutulur şekilde. |
MADDÎ | (Maddiye) Cismâni. Madde ile alâkalı olan. Maddeye ait. * Paraca ve malca. * Paraya ve mala fazlaca ehemmiyet veren. * Dokunma, koklama, görme, işitme, tatma ile hissedilip duyulan şeyler. |
MADDİYAT | (Maddiyet. C.) Maddi ve cismâni şeyler. Gözle görülüp elle tutulur cinsten şeyler. |
MADDİYET | (C.: Maddiyât) Gözle görülüp elle tutulan şey. Cismâni. |
MADDİYYUN | (Maddiyun) Maddeciler. Her şeyin esası madde olduğunu iddia edip, ruhaniyatı inkâr eden dinsizler. Her şeyi madde ile ölçenler. Masnuât-ı İlâhiye olan mahlukatı ve zerrelerin muntazam hareketini, tesadüf eseri gibi kabul ve tevehhüm edip dinsizliğe yol açmağa çalışanlar.(Maddiyyun denilen bir kısım ehl-i dalâlet, zerrattaki tahavvülât-ı muntazama içinde Hallâkiyet-i İlâhiyyenin ve kudret-i Rabbâniyenin bir cilve-i âzamını hissettiklerinden ve o cilvenin nereden geldiğini bilemediklerinden ve o kudret-i Samedâniyenin cilvesinden gelen umumi kuvvetin nereden idare edildiğini anlıyamadıklarından, madde ve kuvveti ezeli tevehhüm ederek, zerrelere ve hareketlerine âsâr-ı İlâhiyyeyi isnad etmeye başlamışlar. Fesübhanallah! İnsanlarda bu derece hadsiz cehalet olabilir mi ki, mekândan münezzeh olmakla beraber herbir yerde herbir şeyin icadında herşeyi görecek, bilecek, idare edecek bir tarzda bulunur bir vaziyetle yaptığı fiilleri ve eserleri; câmid, kör, şuursuz, iradesiz, mizansız ve tesadüf fırtınaları içinden çalkanan zerrâta ve harekâtına vermek, ne kadar câhilâne ve hurafetkârâne bir fikir olduğunu, zerre kadar aklı bulunanların bilmesi gerektir. Evet bu herifler vahdet-i mutlakadan vazgeçtikleri için, hadsiz ve nihayetsiz bir kesret-i mutlakaya düşmüşler; yâni; bir tek İlâhı kabul etmedikleri için, nihayetsiz İlâhları kabul etmeye mecbur oluyorlar. Yâni; bir tek Zât-ı Akdesin hassası ve lâzım-ı zâtisi olan Ezeliyeti ve Hâlikıyeti, bozulmuş akıllarına sığıştıramadıklarından; o hadsiz, nihayetsiz câmid zerrelerin ezeliyetlerini, belki Uluhiyetlerini kabul etmeye mesleklerince mecbur oluyorlar... L.) |
MADDİYUNLUK | Maddiyunların mesleği. Maddecilik. Hiçbir müsbet delile dayanmıyan ve sadece maddeye istinad eden ve ruhâniyatı ve mâneviyatı inkâr edenlerin bâtıl akideleri.(Maddiyunluk, mânevi tâundur ki, beşere müthiş sıtmayı tutturdu; gazab-ı İlâhiye çarptırdı. Telkin ve tenkid kabiliyeti tevessü' ettikçe o tâun da tevessü' eder. M.)(Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir, göz ise, mâneviyatta kördür. M.) |
MADE | f. Dişi. Erkeğin zıddı. |
MA'DELE(T) | (Ma'dilet) Adalet eylemek. Hak ile hükmeylemek. * Adalet yeri. |
MA'DELE-İ ULYÂ | Büyük adalet yeri, yüksek adaletle herkesin muhakemesi görülen yer. Huzur-u İlâhiyedeki adâlet. |
MA'DELETGÜSTER | f. İnsaflı, adaletli, vicdanlı ve doğru kimse. |
MA'DELETKÂR | f. Âdil, adaletli. |
MA'DELETPERVER | f. Doğru, insaflı, adaletli ve vicdanlı kimse. |
MA'DEN | Maden. * Bir haslet veya hususiyetin kaynağı. * Herşeyin aslî mekânı, menbâ ve me'hazı olan yer. * Toprak, taş, kum gibi maddelerle karışık demir vesairelerin vaziyetlerine de maden denir. |
MA'DENÎ | Madenden yapılmış. * Madenle alâkalı. |
MA'DENİYAT | Madenî oluşlar. Madenler. Madenden çıkan şeyler. Maden ilmi. |
MÂDER | f. Ana. Çocuğu doğuran. Ümm. |
MÂDERANE | f. Annece. Anaya yakışır surette. |
MÂDERENDER | f. Üvey ana. |
MÂDERÎ | f. Analık. Annelik. |
MÂDERZÂD | f. Anadan doğma. Anadan doğduğu gibi. |
MADG | Çiğneme. Ağızda çiğneyiş. |
MADGARE | Mukabil iki tarafın şiddetli hücumları ile meydanda gelen savaş. |
MADHEK | Maskara. Gülünecek şey. Soytarı. Komik. |
MADİH | (Medh. den) Öven, medheden. |
MADİH | Keskin. |
MA'DİL | Sapılacak yer. Ma'dul. |
MA'DİN | (C: Meâdin) Hak Teâlâ'nın yerde halk ettiği. * İkamet ettikleri mevzi. |
MADİYAN | f. Dişi at. Kısrak. |
MADREB (MADRIB) | (C.: Madarib) Darb edilecek, vurulacak yer. * Kakma, çakma yeri. |
MADREBE | Kılıncın ağzı. |
MADRUB | Vurulmuş. Döğülmüş. Çarpılmış. Darbolunmuş. * Damgalanmış. * Mat: Darbedilen (çarpılan) sayı. |
MADRUBEYN | Mat: Birbirine çarpılan iki sayıdan herbiri. |
MADRUS | Örülerek yapılmış. Örülmüş şey. |
MA'DUD | Hesabedilen. Sayılan. Addedilen. * Muayyen. Belli. |
MA'DUDAT | Yumurta gibi sayı ile satılıp alınan şeyler. |
MA'DUM | Mevcut olmayan. Yok olan. Yok. |
MA'DUM-ÜL CİSİM | Cismi olmayan. |
MA'DUMAT | Yok olanlar. Yokluklar. |
MA'DUMAT-I HÂRİCİYYE | İlm-i İlâhide olup, maddi vücudu olmayan şeyler. |
MA'DUMAT-I MÜMKİNE | Var olacağı ilm-i İlâhîde mâlum olup, henüz mevcud olmayan hâdisat. |
MA'DUMİYET | Yokluk, ma'dumluk, yok olma. |
MA-DUN | Aşağı. Alt. Alt derece. |
MA-FAT | Kaybolan. Fevt olan. Elden çıkan şey. Kaybedilen. |
MA-FEVK | Üstünü. Üstün olanı. * Bir şeyin üstü, üst tarafı. Baş. |
MA-Fİ-HA | İçindekiler. O şeyin içinde olanlar. |
MA-Fİ-L-BAB | Kapı içinde. Bir kitabın içindeki bölümde (babda) olan şey. |
MA-Fİ-L BAL | Gönülde olan maksad ve meram. (Mâ-fi-z zamir de denilir.) |
MA-Fİ-L YED | Fık: Bir terekenin taksimi yapılmadan varislerden biri veya birkaçı ölürse, bunların terekelerinden varislerine düşen kendi mikdarları. |
MA-Fİ-Z ZAMİR | Kalbde ve gönülde olan. |
MAFSAL | Tıb: Vücuddaki kemiklerin ekli olan oynak yerleri. Eklem. |
MAFSAL-I MÜTEHARRİK | Tıb: Oynar eklem. |
MAFTUR | (Fıtrat. dan) Yaradılışta olan. Fıtratta bulunan. * Yaradılmış. |
MA'FUC | Dübürüne vurulmuş. |
MA'FUN | Bozulmuş ve çürümüş şey. * Kokmuş et. |
MA'FÜVV | Suçu afvedilmiş. Bağışlanmış. * İstisnâ edilmiş, müstesnâ kılınmış, ayrı tutulmuş. |
MAGABBE | Akıbet, son, netice. |
MAGABIT | İmrenilme. Gıpta edilme. |
MAGABİN | (Magben. C.) Kasıklar, uyluk kemikleri. |
MAGAFİR | (Miğfer. C.) Çelik başlıklar, miğferler. |
MAGAFİR | Çirkin kokulu bir zamk. |
MAGAK | f. Çukur. |
MAGAKÇE | f. Küçük çukur. Çukurcuk. |
MAGALE | şer, kötü. |
MAGALIK | (Mağlak. C.) Kilitler, sürmeler. |
MAGALIB | Üstün gelen, galebe eden. |
MAGAMİZ | (Magmaz. C.) Karanlık yerler. Karanlık ve çukur yerler. |
MAGAMİZ | Ayıplı, ayıplanmış. |
MAGANİ | (Magni. C.) Evler, hâneler, menziller. |
MAGANİM | (Magnem. C.) Ganimetler. Düşmandan ele geçirilen mallar. |
MAGARAT | (Magare. C.) Mağaralar. |
MAGARE | (C.: Magarât) Mağara. |
MAGARİB | (Magrib. C.) Batılar, magribler, garplar. * Akşamlar. |
MAGARİM | (Magrem. C.) Diyetler. * Ödenecek borçlar. |
MAGARİS | (Magris. C.) Fidanlıklar, fidan bahçeleri. |
MAGAS | (C: Emgâs) Kıymetli iyi deve. |
MAGASİL | (Magsel ve Magsil. C.) Gusülhâneler, yıkanılacak yerler. |
MAGAVİR | (Mugâvir. C.) Kıtal eden, harbeden, çarpışan. |
MAGAZİ | Muharebeye âit hikâyeler. Gazâ hikâyeleri. * Savaşlar, muharebeler, gazalar. |
MAGAZİN | Çeşitli mevzulardan bahseden resimli mecmua. |
MAGBAT | (C.: Magabit) Gıpta edilecek ve imrenilecek yer. |
MAGBEN | (C.: Magabin) Uyluk kemiği. Kasık. |
MAGBUN | (Gabn. dan) Alışverişte aldanmış olan. * Şaşkın. Şaşırmış. |
MAGBUNİYET | Şaşkınlık. |
MAGBUT | (C.: Magabit) İmrenilmiş, gıpta edilmiş. |
MAGD | Kurutan otu. * Yerüç otu. |
MAGDUB | Hiddet ve gadaba uğramış. Doğru ve hak dini tanıyamamış ve rahmetten mahrum kalmış. Lütf-u İlâhîden mahrum olmuş. * Fık: Gasbolan mal. |
MAGDUBEN | (Gadab. dan) Öfke ve hiddet ile. Gadap ile. |
MAGDUBUN MİNH | Fık: Malı gasbolan kimse. |
MAGDUR | (Mağdur) Gadre, haksızlığa uğramış ve gadir görmüş. |
MAGDURE | Mağdur kadın. Haksızlığa uğramış ve gadir görmüş kadın veya kız. |
MAGDURİYYET | Mağdurluk. Gadre uğramış kimsenin hali. |
MAGFELE | Dudak altında biten kılların çevresi. |
MAGFİRET | (Mağfiret) Cenab-ı Hakk'ın kullarının günahlarını örtmesi, affetmesi, rahmeti ile lütfu. |
MAGFİRET-İ İLÂHİYE | Allah'ın mağfireti, affetmesi. |
MAGFUR | (Mağfur) Rahmetlik olmuş. Günahlarının afvı için kendine dua edilmiş olan. Allah'ın, kendisini affı için dua edilen ölmüş kimse. |
MAGİB | Kaybolma. |
MAGİN | Mazaryon otu. |
MAGİZ | İçinde ağaç bitmiş olan su birikintisi. |
MAGL | Yürek ağrısı, kalp ağrısı. |
MAGLAK | Kilitlenecek yer. |
MAGLATA | Mugalata. Boş ve mânasız söz. Zihin yanıltmak için söylenen saçma sapan söz. |
MAGLATA-İ ŞEYTANİYE | İnsanları aldatmak ve yoldan çıkarmak için söylenen karıştırıcı sözler. Şeytanın insan kalbine vesvese vermesi. |
MAGLATA-İ VEHMİYYE | Vehmin, insanı yanıltmak için yanlışı doğru göstermesi. |
MAGLE | Yılda iki kez doğuran koyun ve keçi. |
MAGLUB | (Mağlub) Yenilmiş. Kendisine galib gelinmiş. Yenilen kimse. |
MAGLUBANE | f. Mağlub olana yakışır surette. Yenilmiş bir kimseye uygun şekilde. |
MAGLUBİYYET | Yenilme. Bir kuvvetlinin idaresi altında bulunuş. |
MAGLUK | Kapalı. Kilitli. |
MAGLUL | Susuz kalmış. Su sıkıntısında bulunan. * Eli bağlı. Zincirle bağlanmış kimse. * Hapsedilmiş olan. |
MAGLUL-ÜL YED | Eli bağlı. |
MAGMA | yun. Jeo: Yanardağlardan çıkan hamur kıvamındaki yoğun madde. |
MAGMAG | Boğaz düdüğü. * Yemeği yağlı yapmak. |
MAGMAGA | Karışmak, ihtilat. |
MAGMAS | (C: Megâmıs) Çok fazla çukur olan yer. |
MAGMUM | Gamlı. Kederli. Tasalı. Sıkıntılı. * Bulutlu. Kapalı. |
MAGMUMÂNE | Kederlice. Gamlı olarak. * Mübhem olarak. |
MAGMUMİYET | Kederli, gamlı olma. * Hava bulutlu ve kapalı olma. |
MAGMUR | Şöhretsiz. Adı sanı silinmiş olan. * Harap. Yıkık. |
MAGMURİYET | Mağmurluk, viranlık, haraplık. * Adı sanı kaybolmuş. |
MAGMUZ | Kabâhatli, suçlu. |
MAGN | (C: Megân) Menzil. |
MAGNA | Durmak. |
MAGNATIS | Mıknatıs. |
MAGNEM | (C.: Maganim) Ganimet. Harpte düşmandan ele geçirilen mal. |
MAGNETİK | yun. (Manyetik) Mıknatıs gibi çekici kuvveti olan. |
MAGRE | (C: Migrât) Aşı dedikleri kırmızı balçık. |
MAGREFE | Geniş yer. |
MAGREM | Bir şeye çok düşkün, haris kimse. Tutkun. Aşık. * Borçlu. * Zarar, ziyan. * Cürüm, cinayet. |
MAGRES | Fidan bahçesi. Fidanlık. |
MAGRİB | (Mağrib) Batı taraf. Garb. Güneşin battığı cihet. Akşam vakti. Afrikanın şimâl tarafı. Türkiye'ye nisbetle garbda bulunan Fas, Tunus, Cezayir ve İspanya tarafı. |
MAGRUK | Gark olmuş. Suda batmış olan. |
MAGRUKÎN | (Mağruk. C.) Suda Boğulanlar. |
MAGRUR | (Mağrur) Gururlu. Boş bir şeye güvenen. Fâni ve faydasız şeylere güvenip kendini aldatan. Mütekebbir. Kibirli kimse. Müteazzım. |
MAGRURANE | f. Gururlanarak. Kendini beğenircesine. Kibirlenerek. Güvenilmesi boş olan şeye güvenip kendini aldatırcasına. (Sen ey mağrur nefsim! Üzüm ağacına benzersin, fahirlenme; salkımları o ağaç kendi takmamış, başkası onları ona takmış. S.) |
MAGRUREN | Gururlanarak. Güvenerek, itimad ederek. * Aldanarak. |
MAGRURİYET | Gururluluk, kibirlilik. * Bir şeye itimad edip, güvenip aldanma. * Kibirlenme, gurulanma, övünme, tefahhur, tekebbür. |
MAGRUS(E) | (Gars. dan) Toprağa dikilmiş. |
MAGRUZ | Taze. Bayatlamamış ve bozulmamış. |
MAGS | Bağırsak ağrısı. |
MAGSEL | (C.: Magasil) (Gasl. den) Gusülhâne. Ölü yıkanan yer. |
MAGSUB(E) | (Gasb. dan) Zorla ve cebren alınmış. Gasbolunmuş. |
MAGSUL | Gaslolmuş. Yıkanmış. Gusletmiş. |
MAGŞİ | (Gaşy. den) Baygın. Gaşyolmuş. Kendinden geçmiş. |
MAGŞİYANE | f. Bayılmış gibi, baygıncasına. |
MAGŞİYY | Aklı gitmiş hayran kimse. |
MAGŞİYYEN | Bayılmış olarak, baygın bir halde. |
MAGŞİYYÜN ALEYH | Bayılmış, baygın. |
MAGŞUŞ | Katışık. Karışık. Saf olmayan. |
MAGŞUŞE | Gümüş ve bakır karışığı akçe. |
MAGŞUŞİYYET | Halis ve saf olmayış. Karışıklık. |
MAGT | Çekmek. |
MAGTUS | Su, gaz veya hava gibi şeylerin içine batırılmış. |
MAGTUŞ | Karanlık yer. |
MAGUSE | Medet gelmek, yardım gelmek. |
MAGV | Kedi miyavlaması. |
MAGZ | Beyin. * Öz. İç. Lüb. İlik. * Dimağ. |
MAGZA | Maksad, gaye, meram, istek, arzu. * (C.: Magazi) Harb hikâyeleri. Muharebe ve gazaya ait hikayeler. * Savaş, muharebe, gaza, harb. |
MAGZAB | Gazap edecek yer. |
MAGZEBE | Hiddetlenme, öfkelenme, kızma. * Hiddet ve gazabı icâb ettiren şey. |
MAGZUB | (Bak: Magdub) |
MAH | Mahveden. * Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) bazı kitablarda geçen bir ismidir. Nübüvvet ve risaletinin nuru, küfür karanlıklarını mahvettiğinden bu isim verilmiştir. |
MAH | (Meh) f. Senenin onikide birisi. Yirmisekiz, yirmidokuz, otuz veya otuzbir günlük zaman. * Gökteki ay. Kamer. |
MAH-İ TÂBÂN | (Meh-i tâbân) Parlayan ay. Parlak ay. |
MAHABİB | (Mahbub. C.) Sevilen ve muhabbet edilenler. Mahbublar. |
MAHABİR | (Mahber. C.) Mürekkep hokkaları. |
MAHABİS | (Mahbes. C.) Ceza evleri, zindanlar. Hapishaneler. |
MAHABİS | (Mahbus. C.) Hapsedilmişler, mahbuslar. Bir yere kapatılmış olanlar. |
MAHABİZ | (Mahbeze. C.) Ekmekçi fırınları. |
MAHACİR | (Mahcer. C.) Göz çukurları. |
MAHACCE | Geniş yol. |
MAHADİM | (Mahdum. C.) Mahdumlar, oğullar. |
MAHAFET | Korku. Korkmak. |
MAHAFETULLAH | Allah korkusu. |
MAHAFFE | Mahfe. Deve veya katır üzerine konan ve içinde iki kişi oturabilecek yeri olan kapalı mahmil. |
MAHAFİL | (Mahfil. C.) Mahfiller. * Toplantı yerleri. Oturulup görüşülecek yerler. * Büyük câmilerde eskiden hükümdarlara veya müezzinlere ayrılmış ve etrafı parmaklıklarla çevrilmiş olan yerler. |
MAHAFİR | (Mihfer. C.) Beller, kazmalar. |
MAHAK | Her arabî ayın son üç gecesi. |
MAHAKİM | Mahkemeler. |
MAHAKİM-İ ADLİYE | Adliye mahkemeleri. |
MAHAKİM-İ ASKERİYE | Askerî mahkemeler. |
MAHAKİM-İ ŞER'İYE | şer'î mahkemeler. şeriat mahkemeleri. |
MAHAKK | Mehenk. Ayar taşı. |
MA-HALA | (Bir istisnâ edatıdır) Mâadâ mânasına gelir, kendinden sonraki kelimeyi nasb eder. $ (Allah'tan başka herşey fânidir) cümlesinde olduğu gibi. |
MA-HALAKALLAH | Allah'ın (C.C.) yarattığı ve halkettiği her şey. * Kalabalık, izdiham. |
MAHALE | Çare, tedbir. * Hile. |
MAHALİB | (Mahleb. C.) Yırtıcı hayvanların tırnakları, çengelli pençeleri. |
MAHALL | Yer. Mekân. Cây. |
MAHALL-İ SADAKA | Sadaka olarak verilen mal veya parayı şer'an almağa ehil olan kimse. |
MAHALL-İ TEVARÜD | Vâsıl olunan yer. * Birisine yetişilen mahal. |
MAHÂLL | (Mahall. C.) Yerler. Mekânlar. |
MAHALLE | (C.: Mahallât) Şehir ve kasabaların bölündüğü parçalardan herbiri. |
MAHALLETAN | Çömlek ve değirmen. |
MAHALLÎ | Bir yere mahsus. Yerli. |
MAHAMİD | (Mahmedet. C.) İyi ve güzel huylar. İyi hasletler. * Şükürler, senâlar, medihler. Şükür edilmeğe değer davranışlar. |
MAHAMİL | Deve üzerine konan oturulacak sepetler. Mahmiller. * Kılınç bağ askıları. * İhtimâller. |
MAHANE | f. Aylık maaş. |
MAHARET | (Bak: Mehâret) |
MAHARİB | (Mihrâb. C.) Mihrâblar. |
MAHARİC | Çıkacak yerler. Huruc edecek yerler. |
MAHARİC-İ HURUF | Gr: Ağızda harflerin çıktığı yerler. |
MAHARİM | (Mahrem. C.) Mahrem olanlar. Haram olan şeyler. |
MAHARİT | (Mahrut. C.) Mahruti şekilller. Koniler. |
MAHAS | Udul etmek, dönmek. |
MÂHASAL | Hâsıl olan, meydana gelen. * Netice, sonuç. |
MÂHASAL-I ÖMR | Evlât. Çocuk. * Hayat boyunca çalışılarak vücuda getirilen eser veya elde edilen şey. |
MAHASİN | (Mehâsin) İyilikler. İyi ahlâklar. * İnsanın vücudunda hüsün ve cemal yerleri. * Güzel tavırlar. * İnsanın yüzüne güzellik veren bıyık ve sakal.(İşte şu kâinat hadsiz mehasin-i maddiyesiyle bir ma'nevî ve ilmî mehasinin tereşşuhâtıdır. Ve o ilmî ve ma'nevî mehasin ve kemalât, elbette hadsiz bir sermedî hüsn ü cemalin ve kemalin cilveleridir. S.) |
MAHASİN-İ AHLÂK | Ahlâk ve huy güzelliği. |
MAHAŞŞE | Kıç, dübür, makad. |
MAHATİM | (Mahtum. C.) Bağlanmış ve kilitlenmiş şeyler. * Mühürlenmiş şeyler. |
MAHATT | Konak, menzil. Yolculuk esnâsında inilip durulacak yer. |
MAHATTA | İstasyon. |
MAHAVİF | (Mahuf. C.) Tehlikeli ve korkulu yerler. |
MAHAVİR | (Mihver. C.) Mihverler, eksenler. |
MAHAYİL | Alâmet, işaret. * (Mahile. C.) Hayâl eserleri. |
MAHAZ | Su akacak yer. * Tıb: Doğum ağrısı. Doğum esnalarında gelen sancı. |
MÂHÂZÂ | Bu nedir? * Bu değil. |
MÂHÂZÂ KELÂM-ÜL-BEŞER | Bu, insan sözü, beşer kelâmı değildir. |
MÂHAZAR | Daha evvelden hazır olan. Hazır olarak ne varsa. |
MAHAZIR | (Mahzar. C.) Mahzarlar, mürâcaatlar. Umumi istidatlar. |
MAHAZİ | Rezalet ve kepazelik sebebi olan kötü huylar. |
MAHAZİL | (Mahzul. C.) Rezil ve kepaze olmuş kimseler. |
MAHAZİN | (Mahzen. C.) Mahzenler, sığınaklar, bodrumlar. |
MAHAZİR | (Mahzur. C.) Korkulacak ve sakınılacak şeyler. Maniler, engeller. |
MAHAZZ | Kat'edecek, kesecek yer. |
MAHBA | (C: Mehâbi) Elbise saklayacak mevzi. Kiler. |
MAHBEL | Hayvanın gebelik zamanı. |
MAH BE MAH | Aydan aya. |
MAHBER | (Mahbere) Mürekkep hokkası. Divit. |
MAHBES | Hapishane. Hapsedilen yer. Cezaevi. |
MAHBEZ | (C.: Mahâbiz) Ekmekçi dükkânı. Ekmekçi fırını. |
MAHBUB | Muhabbet edilen. Sevilen. |
MAHBUB-U HÜDÂ | Allah'ın sevgilisi. Hz. Muhammed Mustafa (A.S.M.) |
MAHBUB-U LİGAYRİHÎ | Faydalarından veya başkası sebebi ile sevilen. Dolayısı ile sevilen. |
MAHBUBAT | Sevilenler. Sevgililer. |
MAHBUBE | (Hubb. dan) Sevilmiş veya sevilen kadın. Muhabbet edilen kadın veya kız. * Vaktiyle çok kıymetli ve pahalı olan lâle cinsinden bir çiçek. |
MAHBUBETÜN Lİ-ZÂTİHÂ | Zâtı için sevilen. Kendi zâtında sevgili olan. |
MAHBUBİYYET | Sevilen olmak. Mahbub olmaklık. Sevilecek hâlde bulunuş. (Cenab-ı Hakk'ın kullarını her çeşit nimetler ile besleyip yetiştirmesi ve ihtiyaçlarına cevap vermesi; onları sevdiğini ve mahbubiyyetini gösteriyor.) |
MAHBUK | Katı, şiddetli, şedid. |
MAHBUN | Kıtlık için saklanan şey. * Edb: İkinci harfi düşürülmüş vezin. |
MAHBUS | Hapsedilmiş olan. |
MAHBUSHANE | f. Cezaevi, hapishâne, zindan. |
MAHBUSÎN | (Mahbus. C.) Hapsolunmuş kimseler. Bir yere kapatılmış olanlar. |
MAHBUSİYET | Hapislik, mahbusluk. Hapis kalınan müddet. |
MAHC | Soymak. * Yontmak. |
MAHC | Cima etmek. * Kovayı azıcık çekip yine dolsun diye suya vurmak. |
MAHCAH | Lâyık olacak mevzi. |
MAHCER | Ev, hane. Hususi yer. * Göz çukuru. |
MAHCİR | (C: Mehâcir) Göz çukuru. * Gözün çevre yanı. Yüzde perde varken gözden ve etrafından görünen yerler. * Bahçe. |
MAHCUB | Utanan. Utangaç. * Perdeli, örtülü. Kapalı. * A'ma. * Yaşmak veya perde ile mestur olan. |
MAHCUBÂNE | f. Utanarak, utanmış bir hâlde. Sıkılganlıkla. |
MAHCUBE | Namuslu ve utangaç kadın veya kız. Sıkılgan kadın. * Kapı ardına konulan ağaç. |
MAHCUBİYET | Utangaçlık, sıkılganlık, mahcubluk. |
MAHCUC | Kasdolunmuş olan. * Çok gidilip gelinen. * Delil ve bürhanla isbat edilmiş olan. * Mekke-i Mükerreme'nin bir adı. * Kendi yerine hacca gidilmiş olan. |
MAHCUCUN ANH | (Bak: İhcac) |
MAHCUR | (Hacr. den) Huk: Hacir altına alınmış, malını kullanmaktan men' edilmiş, hacredilmiş. |
MAHCUZ | (Hacz. den) Huk: Hacz edilmiş. Mahkeme kararıyla rehin altına alınmış. |
MAHÇE | f. Minare, kubbe, sancak gibi şeylerin başına konulan hilâl. |
MAHÇEHRE | f. Ay yüzlü. (Aslı: Mâhçihre'dir.) |
MAHDEM | Baldırın köstek takacak yeri. |
MAHDU' | Hileye aldanmış olan. Kandırılmış kimse. * Boyun damarı kesilmiş kişi. |
MAHDUD | Sınırlanmış, çevrilmiş. Az sayılı. Hududlanmış. |
MAHDUDİYET | Sınırlılık. Darlık. |
MAHDUD | Dikeni kesilmiş ağaç. |
MAHDUD | Tesviye edilmiş. Silinmiş, düzgün. * Meyvesi çok olup da dalları eğilmiş. |
MAHDUM | Oğul. Evlâd. * Kendisine hizmet olunan. Efendi. |
MAHDUMİYET | Mahdumluk, oğulluk, evlâtlık. * Efendilik. |
MAHDURE | Örtülü ve kapalı kadın veya kız. |
MAHDUŞ | Vesveselendirilmiş, kuşkulandırılmış. * Tırmalanmış. |
MAHE | f. Matkap, burgu. |
MA'HED | (C.: Maâhid) Sözleşilen ve antlaşma yapılan yer. Buluşma yeri. |
MAHFAS | Yuva. |
MAHFAZA | (Hıfz. dan) Küçük kutu, kap. Zarf. |
MAHFED | (C: Mehâfid) İkamet yeri. Oturulan yer. * Bir renk cinsi. |
MAHFEL | (C: Mehâfil) Dernek yeri. |
MAHFÎ | Gizli, saklı. |
MAHFİL | (C.: Mahâfil) Toplanılacak yer. Toplantı ve görüşme yeri. * Büyük câmilerde eskiden pâdişahlara veya müezzinlere ayrılmış olan etrâfı parmaklıklarla çevrilmiş yüksekçe yer. |
MAHFİYYEN | Gizlice. Gizli ve saklı olarak. |
MAHFUF | Zarar gelmesin diye etrafı çevrili, kuşatılmış. |
MAHFUK | Hafakanlı, ikide bir yüreği oynıyan. |
MAHFUR | Kazılmış toprak. Hafriyat olunmuş. |
MAHFUZ | Alçalmış veya alçatılmış. |
MAHFUZ | (Hıfz. dan) Hıfzolunmuş, saklanılmış. * Ezberlenmiş. Hafızaya alınmış. * Korunup gözetilmiş. * Gizlenmiş, saklanmış. |
MAHFUZAT | (Mahfuz. C.) Mahfuz olunmuş, gizlenilmiş şeyler. * Hıfzedilip ezberlenmiş şeyler. |
MAHFUZEN | Polis veya jandarma gibi resmi bir muhafaza altında olarak. |
MAHFUZ LİMAN | Bütün rüzgarlara kapalı olan ve her türlü hâllerde emniyet ile barınmağa müsâit bulunan limanlar. |
MAHH | Yumurtanın akı. |
MAHICİYY | Palan vurdukları at. |
MAHIK | (Mahk. dan) Yok eden. Silen. Ortadan kaldıran. |
MAHIZ | (C: Muhaz) Ağrısı tutmuş hâmile kadın. |
MAHİ | f. Balık. Semek. |
MAHİ | (Mahv. den) Yok eden, mahveden, perişan eden. |
MAHİ-İ EMRAZ | Hastalıkları yok eden. |
MAHİC | Sâfi, saf, katıksız. |
MAHİDAN | f. Balık havuzu. |
MAHİFÜRUŞ | f. Balık satan. Balıkçı. |
MAHİGİR | f. Balık tutan. Balık yakalayan. Balık avlayan. |
MAHİHAR | f. Balık yiyen. Balık avlayan, balıkçıl. |
MAHİLE | (C.: Mahâyil) Düşünmeğe sebebiyet veren işaret, alâmet. |
MAHİN | (C.: Mihne-Mihan) Hizmetkâr. |
MAHİR | Becerikli, hünerli, san'atkâr. |
MAHİRANE | f. Ustaca, ustalıkla, maharetle. |
MAHÎS | Kaçacak yer. Kaçamak. * Kurtulmak. |
MAHİYAN | (Mâh. C.) Aylar. * (Mâhî. C.) Balıklar, semekler. |
MAHİYANE | f. Ay hesabıyla verilen ücret. Aylık. |
MAHİYAT | Mahiyetler. Esaslar. Hakikatlar. İç yüzleri. |
MA-HİYE | O şey ki. |
MAHİYET | Bir şeyin içyüzü, aslı, esası. Bir şeyin neden ibâret olduğu, künhü, esası, hakikatı. (Mâhiyet, hakikatten daha umumidir. Hakikat, mevcudatta, mahiyet ise, hem mevcudat hem ma'dumatta müstameldir.) (L.N.)(İnsanın kıymetini tayin eden, mahiyetidir. Mahiyetin değeri ise, himmeti nisbetindedir. Himmet ise, hedef ittihaz ettiği maksadın derece-i ehemmiyetine bakar. İ.İ.) |
MAHİYET-İ CÂMİA | Çok vasıfları içinde toplayan mahiyet. (Bak: Himmet) |
MAHİYYE | Aylık. |
MAHÎZ | Hayız hali zamanı. (Bak: Hayız) |
MAHÎZA | (C: Mehâyız) Hayız bezi. |
MAHK | Gidermek. * İptal etmek, saymamak. * Eksik, noksan. |
MAHK | İnat etmek. * Birbirini tutup çekmek. |
MAHKEDE | İkamet mevzii, oturulan yer. |
MAHKEME | (Hüküm. den) Dâvaların görülüp hükme, karara bağlandığı yer. İcra-yı adalet için çalışan resmî daire. |
MAHKEME-İ EVKAF | İkinci meşrutiyetin ilânından sonra evkaf müfettişliği dairesine verilen ad. |
MAHKEME-İ KÜBRA | Öldükten sonra, âhiretteki ve Allah (C.C.) huzurundaki mahkeme. Bütün insanların muhakemesinin huzur-u İlâhiyede yapılacağı yer. |
MAHKEME-İ NİZAMİYE | Adliye mahkemeleri. Temyiz mahkemeleri ile hukuk ve ceza mahkemeleri. |
MAHKEME-İ ŞER'İYYE | şeriat mahkemesi. şeriat hükümlerine göre dâvalara bakan mahkeme. |
MAHKEME-İ TEMYİZ | Adliye mahkemelerince verilen karar ve hükümlerin son inceleme ve tahkik mercii olan yüksek mahkeme. |
MAHKEME-İ UZMA | Büyük mahkeme. Mahkeme-i Kübra. |
MAHKÎ | Hikâye olunmuş. Anlatılmış. Rivayet olunmuş olan. |
MAHKİYYUN ANH | Kendisinden bahsedilen, kendisinden anlatılan. |
MAHKUD | Hased edilen, hased olunan. |
MAHKUK | Hakkedilmiş. Sert bir şey üzerine sert kalemle kazılarak yazılmış. |
MAHKÛM | Aleyhinde hüküm verilmiş olan. Dâvayı kaybedip cezalanan. * Birisinin hükmü altında bulunan. * Zorunda ve mecburiyetinde olma. Katlanma. |
MAHKÛMUN-ALEYH | Kendi aleyhinde hüküm verilmiş olan. |
MAHKÛMUN-BİH | Kendisi hakkında hüküm verilmiş olan. |
MAHKÛMUN-LEH | Dâvayı kazanmış olan. Lehine hükmolunan. |
MAHKUN | Suçsuz, masum. |
MAHKUN-UD-DEM | Fık: Katli lâzım olmayan kimse. |
MAHKUR | (Bak: Muhakkar) |
MAHL | Kıtlık, kaht. |
MAHLAS | Nâm. Lâkab. Bazı muharrirlerde olduğu gibi, isme ilâve edilen başka bir isim. * Halâs olacak, kurtulacak yer. |
MAHLASNAME | şiir söylemeye yeni başlayan bir şâire, usta şâir tarafından mahlas verildiğine dair yazılan manzume. |
MAHLEB | Bal. * Süt sağacak kap. * Bir cins ot. |
MAHLEB | (C: Mahâlib) Kedi, arslan gibi hayvanların pençesi. |
MAHLECE | (C: Mehâlic) Hallaçların yün ve pamuk attıkları yer. |
MAHLEFE | Söğütlük. |
MAHLU | Hal' edilmiş. Tahtından indirilmiş padişah. * Reddedilmiş olan. |
MAHLUB | Sağılmış hayvan. |
MAHLUC | (Pamuk gibi) Atılmış, hallaçlanmış. |
MAHLUCE | Rey ve fikri doğru olmak. |
MAHLUF | Yemin etme, and içme, kasem etme. |
MAHLUF-ÜN ALEYH | Hakkında yemin edilen husus. |
MAHLUK | Traş olmuş. |
MAHLUK | Yaratılmış. Yoktan var edilmiş olan. |
MAHLUKA | Başkasının olup da benimsenen manzum parça. |
MAHLUKAT | (Mahluk. C.) Yaratılmışlar. Mahluklar. Allah'ın yarattığı şeyler.(Şu mahlukat, İzn-i İlâhi ile, zaman nehrinde mütemadiyen akıyor. Alem-i gaybdan gönderiliyor, âlem-i şehadette vücud-u zâhiri giydiriliyor. Sonra âlem-i gayba muntazaman yağıyor. İniyor. M.) |
MAHLUL | Çözülmüş, dağılmış. Hallolmuş, erimiş. * Murisi ölen sahipsiz mal. Mirasçısı bulunmayıp hükümete kalan miras. |
MAHLUL-U MUFASSAL | Tapu usulüne ait bir tâbir olup, köyler ve mezarlar tımarıydı. Berat ile verilirdi. |
MAHLUL-U SIRF | Fık: Hakk-ı intikal ve hakk-ı tapu sahibi bırakmaksızın mutasarrıfının vefatiyle mahlul kalan arazi. |
MAHLUL | Delinmiş. * Öbür tarafına işlenmiş olan şey. |
MAHLULAT | Mirasçısı olmadığı için evkâfa veya hükümete kalan miraslar. |
MAHLULİYET | Mahlul olma hali, mahlulluk. |
MAHLUT | (Halt. dan) Karıştırılmış. Katılmış. Karışık. |
MAHLUTA | Bulgurla karışık mercimek çorbası. |
MAHMASA | Azlık. * Açlıktan zayıf düşme. |
MAHMEL | Üzerine yük konulan şey. |
MAHMİ | Korunan, himaye gören. Hıfzolan. |
MAHMİDET | (C.: Mahâmid) Övme, senâ etme, medhetme. |
MAHMİDETSÂZ | f. Senâ ve medheden. |
MAHMİL | Harameyne hacı kafilesi ile birlikte gönderilen hediyeler. * Deve üzerine konulan sepet. Mahfe. Sürre. * Bir ibareye hamledilen mâna ihtimâllerinden her birisi. |
MAHMİL-İ ŞERİF | Mekke ve Medine'ye, sürre namiyle gönderilen hediye ve paraların yüklendiği vasıta. |
MAHMİYE | (Himâye. den) Bir şeyi koruma, muhafaza ve himâye etme. * (Muhâfazalı) büyük şehir. |
MAHMUD | Medh olmaya müstehak, medhe lâyık. Öğülmüş, medh ü senâ olunmuş. * Peygamberimizin isimlerindendir. * Tar: Ebrehe'nin Kâbeyi yıkmak için getirdiği filin adı. |
MAHMUD-U BİL-ITLAK | Her cihetle ve bütün hallerde medhe ve hamde elyak olan Cenab-ı Hak.(Hiç mümkün müdür ki: Bir baharı halk edemiyen ve bütün meyveleri icad edemiyen ve yeryüzünde sikkeleri bir olan bütün elmaları inşa edemeyen; onların bir misal-i musaggarı olan bir elmayı halk edip o elmayı ni'met olarak birisine yedirsin, şükrünü kazansın, Mahmud-u Bilıtlak'a hamd noktasında iştirak etsin. Hâşâ! M.) |
MAHMUD-ÜL HİSÂL | İyi ahlâk sahibi. |
MAHMUD-ÜŞ ŞİYEM | Medhedilecek huylara sâhib olan. Beğenilen ve takdir edilen hasletler kendinde bulunan. |
MAHMUDİYE | Sultan 2. Mahmud adına yapılan ve kalyon büyüklüğünde olan eski bir harp gemisi. * Sultan 1. Mahmud zamanında basılan 23 ayar altın. * Sultan 2. Mahmud zamanında basılan ve yirmibeş gümüş kuruş değerinde olan ince altın sikke. |
MAHMUL | Yüklenilmiş. Hamlolunmuş. Bir şey arkasına yüklenmiş olan. Üzerine alınmış. * Gr: Bir cümlede fâile yükletilen işi, oluşu veya hâli gösteren fiil. * Man: Müsned, haber. "İnsan nâtık" cümlesinde "İnsan" mevzu, "nâtık" mahmuldur. |
MAHMULE | Yük. Hamule. |
MAHMULEN | Mahmul olarak, yüklü olarak. |
MAHMUM | Hummaya, sıtmaya tutulmuş. Sıtmalı olan. Ateşli olan. Mecnun. Saçma sapan konuşan. |
MAHMUMANE | f. Sayıklarcasına, sayıklıyarak. * Ateşler içinde, ateşli olarak. |
MAHMUR | (Hamr. dan) Sarhoşluğun verdiği sersemlik. * Uyku basmış ağırlaşmış göz. Baygın göz. |
MAHMURANE | f. Baygın bir şekilde. Mahmurcasına. |
MAHMUZ | Oksitlenmiş, hamızlanmış. |
MAHMUZ | (Mihmaz. dan) Binilen hayvanın sür'atini arttırmak maksadıyla dürtme için potin yahut çizmenin ökçesine takılan demirden yapılmış âlet. * Kovanların çerçevelerine peteği tesbit etmek için kullanılan mâden tekerlekçik. * Bir yapıyı veya duvarı, dıştan beslemek için kullanılan destek, payanda. * Bir köprünün ayaklarının uç kısmında çıkıntı yapan taş kütlesi. * Düşman gemisinin bordasına girmek ve onu batırmak için bazı eski harp gemilerinin ön tarafında bulunan, ileriye doğru uzanmış takviyeli kısım. |
MAHN | Kuyudan su çıkarmak. * İmtihan etmek. * Bahşiş vermek. * Vurmak. |
MAHN | Cima etmek. * Ağlamak. * Kuyudan su çekmek. * Uzun boylu adam. |
MAHNAK | Boğazın boğacak yeri. |
MAHNİYE | (C: Mehâni) Derenin dar ve kısık yeri. |
MAHNUK | Boğulmuş. Boğazı sıkılmış. Boğuk. |
MAHNUKAN | Boğazı sıkılarak, boğulmuş olarak. |
MAHNUN | Sar'alı. Cin taifesi dokunmuş hasta. Mecnun. |
MAHPARE | f. Pek güzel kimse. * Ay parçası. |
MAHPERVER | f. Mehtaplı. |
MAHPEYKER | (Bak: Mehpeyker) |
MAHR (MUHUR) | (C: Mevâhır) Yarmak. * Yükseltmek. * Rüzgârın çıkardığı gürültü. |
MAHRA | Değerli ve itibarlı insan. * Uygun, münâsib ve elverişli şey. |
MAHRAB | (C: Mehârib) Cenk edecek, dövüşülecek yer. |
MAHREC | Çıkacak yer. * Ses ve harflerin ağızdan çıktıkları yer. * Mat: Bayağı kesirde çizginin altındaki sayı. (Payda) * Hususi bir meslek için adam yetiştirmeğe mahsus mekteb ve dâire. (Meselâ: Mekteb-i fünun-u harbiye zâbit mahrecidir.) * Tarik-i ilmiyede büyük bir pâyeye vesile-i irtika addolunan bir rütbe. * Mevleviyet. * Dahilde çıkarılan mahsulât ve emtianın sarfı için hariç memlekette bulunan mahal. |
MAHREF | Bostan. Hurmalık. * Yemiş sepeti. |
MAHREFE | Yol. |
MAHREK | (Mahrak) Yakılacak yer. Bir şeyin yandığı yer. |
MAHREK | Koz: Bir gezegenin bir devrede üzerinden gittiği farzedilen dâirevi hat, hareket yeri. Mermi yolu. |
MAHREK-İ SENEVÎ | Bir seyyarenin, bağlı olduğu kürenin etrafında dönmesiyle hâsıl olan farazî daire. |
MAHREM | Gizli. * Dince ve şer'an müsaade olunmayan. * Birisinin hususi hâllerine ait gizli sır. * Nikâh düşmeyen, evlenilmesi haram olan yakın akraba. (Baba, dede, anne, nine, erkek ve kızkardeş, amca, dayı, hala ve teyzeler arasında bir neseb yakınlığı, bir ebedî mahremiyet vardır. Bunlar arasında nikâh asla caiz değildir.) * Çok samimi ve içli-dışlı olan kimse. |
MAHREM-İ ESRAR | Gizli sırlara vakıf olan çok yakın kimse. Gizli sır söyleyen kimse. |
MAHREM | İki dağ arasındaki yol. |
MAHREMAN | (Mahrem. C.) Sırlar. Gizli şeyler. Esrar. * Sırdaşlar. |
MAHREMANE | f. Gizli ve saklı olarak. Mahrem bir tarzda. |
MAHREMİYYET | Gizlilik. Mahrem olma hali. |
MAHRU | (C.: Mâhruyân) f. Ay yüzlü. Yüzü ay gibi parlak olan. Güzel. |
MAHRUB | Mahrum edilmiş. Elinden varı yoğu alınmış. Bomboş bırakılmış. |
MAHRUB | Harabedilmiş, dağıtılmış. |
MAHRUF | Toplanılmış devşirilmiş meyve. |
MAHRUK | Yanan. Yanmış. |
MAHRUK-UL FUAD | Yüreği yanık. |
MAHRUKAT | Yakılacak madde. Yanan şeyler. |
MAHRUKAT-I MÂYİA | Akaryakıt. |
MAHRUM | Maddi veya manevi nimetlerden uzak kalmak. * Malı bereket bulmaz olan bedbaht. Felâhtan nasibsiz olan. * İffetinden dolayı zengin zannedildiğinden sadakadan mahrum olan. |
MAHRUMANE | Mahrumcasına. Bahtsız ve nasipsizcesine. |
MAHRUMİYYET | Elde edemeyiş. Yokluk. Mahrumluk. İstediğini elde edememe. |
MAHRUR | Hararetli. Ateşli. İçi hararetli olan. |
MAHRURÂNE | f. Ateşli ateşli. Hararetli bir surette. |
MAHRUS | Himâye edilen. Korunan. Gözetilen. |
MAHRUS | Hırsla istenilmiş. |
MAHRUSA | Büyük şehir. |
MAHRUT | Geo: Tabanı daire olup, yan kenarları bir noktada birleşen geometrik şekil, koni. |
MAHRUTÎ | Mahrut şeklinde olan. Altı daire ve üstü sivrilerek bir noktada birleşen, huni şeklinde olan. Konik. |
MAHRUTİYYET | Mahrutilik, konik olma hâli. |
MAHRUT | Kasnı denilen zamkın ağacı. |
MAHRUYAN | f. Güzeller, ay yüzlüler. * Mc: Veliler. Allah'a itaatten ayrılmayan manevî güzellik sâhibi kimseler. |
MAHRUZ | Kepâze, rezil, rüsvay, aşağılık, âdi. İtibarsız. |
MAHS | Hayaları çıkarılmış. İğdiş edilmiş. |
MAHS | Hâlis olmak, saf ve katışıksız olmak. |
MAHSAD | Ekini biçilmiş yer. |
MAHSEBE | şüphe etme, şüphelenme, sanma. |
MAHSER | Huy, tabiat. |
MAHSUB | Sayılmış. Hesaplanmış. Hesabına kaydedilmiş. * Bir zata mensub kabul edilen. |
MAHSUBÂT | (Mahsub. C.) Hesab edilmiş olanlar. Hesaba dahil edilmişler. |
MAHSUBEN | Hesaplanarak. Hesaplı olarak. Hesabına kaydedilerek. |
MAHSUBİYET | Mahsubluk, mensubluk. |
MAHSUB | Kızamık çıkarmış kişi. |
MAHSUD | Kendine hased edilen. Kıskanılan kimse. |
MAHSUD | Biçilmiş ekin. * Ekini biçilmiş tarla. |
MAHSUF | Husufa uğramış. Gölgelenmiş. Perdelenmiş. |
MAHSUL | Husul bulan. Hâsıl olan. * Elde edilen şeyler. * Toprak ve hayvanlardan elde edilen şey. |
MAHSULÂT | (Mahsul. C.) Mahsuller. Hâsılat. Tarladan, bahçeden veya hayvanlardan elde edilen gıda maddeleri. |
MAHSULÂT-I ARZİYE | Toprak mahsulleri. |
MAHSULÂT-I SINÂİYE | Endüstri mahsulleri. |
MAHSULDAR | f. Verimli, bereketli. Mahsul veren. |
MAHSUN | İstihkâmlı. Kuvvetlendirilmiş. Sarp, sağlam ve metin kılınmış. |
MAHSUR | Fersiz göz. Yorulmuş, uzun uzadıya bakmaktan donuklaşmış ve göremez olmuş göz. |
MAHSUR | Etrafı çevrilmiş. Muhasara altına alınmış. Hasrolunmuş. Hududlanmış. Kuşatılmış. |
MAHSUS | Duyulmuş. Hissedilmiş. Derk olunmuş. Duyulan. * Aşikâr, belli, zâhir, meydanda. |
MAHSUS | Ayrılmış, tâyin edilmiş. * Herkese âit olmayıp bazılara âit olmuş olan. Yalnız birine âid olan. Hususileşmiş. Müstakil. * Bile bile, istiyerek. * Yalandan, şakadan, lâtife olarak. |
MAHSUSA | Mahsus, hususi. |
MAHSUSAT | Gözle görülen, hisle anlaşılan şeyler. (Ma'kulât'ın zıddı) |
MAHSUSEN | Ayrıca, bile bile, mahsus olarak. |
MAHSUSİYET | Mahsusluk. Hususi olma hâli. |
MAHŞ | Yakmak. |
MAHŞER | Toplanma yeri. Kıyametten sonra insanların tekrar dirilip toplanmaları ve toplandıkları yer. Haşir meydanı. * Çok kalabalık. |
MAHŞER-İ ACÂİB | Herkesi hayrete sevkeden toplanma. Veya toplanma yeri. * Hayret edilecek harika şeylerin bulunduğu yer. |
MAHŞUB | Kesilmeye elverişli olmadan kesilen ağaç. |
MAHŞUD | Toplanmış. Yığılmış. |
MAHŞUR | Toplanmış. |
MAHŞUŞ | Kuru ot. |
MAHŞUŞ | (Haşşe. den) İçine girilmiş. * Buğzedilmiş. * Gizlice bir şey verilmiş. * Karalanmış. |
MAHŞÜV | Fazla. * İçi doldurulmuş. |
MAHT | şiddetli. |
MAHT | Çıkarmak. * Çekmek. |
MAHTAB | (Bak: Mehtâb) |
MAHTAB | (C: Mehâtıb) Odun yığacak yer, odunluk. |
MAHTAM | (C: Mehâtım) Burun. |
MAHTELEF-EL MELEVAN | Gece ve gündüzün ihtilâfı ve değişmesi müddetince. |
MAHTİD | Kişinin durduğu mekân. |
MAHTUBE | Evlenmek için istenilen kadın. |
MAHTUM | Mühürlenmiş. Damgalanmış. * Kilitlenmiş. * Bağlanmış. |
MAHTUMANE | f. Bir kitabı hatmettikten sonra verilen ziyafet. |
MAHTUN | Sünnet olunmuş. Hitan edilmiş. |
MAHTUR | (Hatar. dan) Hatara, tehlikeye yakın. * Düşünme. Fikir ve endişe. |
MAHTUT | (Mahtute) Çizilmiş. Çizgilenmiş. Yazılmış. |
MA'HUD(E) | Vaad edilen. Söz verilen. Belli olan. * Mezkur, sözü geçen. * Mc: Fena bilinen kadın. |
MAHUDANE | Bir ot adı. |
MA'HUDİYYET | (Ahd. den) Söz verilmiş olma. Ahdedilmiş bulunma. Belli olma. |
MAHUF | Korkulu. Tehlikeli. |
MAHULE | Kocası ölmüş kadın. |
MAHUR | f. Kumarhâne. Meyhâne. |
MAHUZA | Temiz. İtibarlı, şerefli, asil. * Saf, hâlis, katıksız. |
MAHV | Harab olma. Yıkılma. Ortadan kalkma. Çökme. Bozulma. * Tas: Beşeri noksanlıklardan kurtuluş hâli. |
MAHV VE SEKİR | Fenafillâh makamında kendi varlığını hiç görmek ve bu mânevi hâlin zevk ve te'sirinden ruhi bir coşkunlukla kendinden geçme hâli. |
MAHVA | Secdede karnını uyluklarından çekip ayıran kimse. |
MAHVAR | f. Ay gibi. |
MAHVARE | f. Aylık maaş. |
MAHVE | Kuzey rüzgârı. |
MAHVEŞ | f. Ay gibi. |
MAHVİYYET | Alçak gönüllülük. Tevâzu. Kendi kusurunu bilip kendine haddinden fazla kıymet vermemek. Tevâzu içinde olmak. |
MAHY | Gidermek. |
MAHYA | Hayat. Canlılık. |
MAHYA | Ramazanlarda, kandillerde veya bayramlarda çifte minâreli olan camilerde iki minare arasına gerilen ipe asılmak suretiyle ışıklarla yazılan yazı veya yapılan resim. * Dam çatısında iki eğik sathın birleştiği çizgi ve buradaki aralığı kapatmak için kullanılan uzunca, oluk biçiminde kiremit. |
MAHYANE | f. Aylık. Aydan aya verilen maaş. |
MAHYERE | Muhayyerlik, beğenip seçmede serbestlik. |
MAHZ | Safi ve hâlis. Katıksız. Sırf. Hâs. Hulus ile muhabbet. * Tâ kendisi. * Sadece. * Su katılmamış hâlis süt. |
MAHZ-I EDEB | Edebin ta kendisi. Sırf terbiye ve edeb. |
MAHZ-I HİKEM | Akıllılığın ve filozofluğun ta kendisi. Hikmetlerin ta kendisi. |
MAHZ-I KERAMET | Tam bir keramet gibi. Kerametin ta kendisi. |
MAHZ | Yoğurdu çalkalayıp yağını almak. |
MAHZ | Nikâh. |
MAHZA | Ancak. Yalnız. Tek. * Sâde. Hâlis. Katıksız. Tam. |
MAHZAN | Ancak. Yalnız. Sadece. Tek. |
MAHZANE | Güvercinlik. |
MAHZAR | (Huzur. dan) Hazır olma. Gösteriş, görünüş. * Huzur yeri. Büyük bir insanın önü. * Birçok kimse tarafından imzalı dilekçe. * Mahkeme sicili. |
MAHZEM | (C.: Mehazim) Atın kolan yeri. |
MAHZEN | Hazine ve define gibi şeyleri koyacak yer. * Erzak yeri. * Bodrum. Yeraltı. |
MAHZEN | Yalnız, ancak, tek. |
MAHZÎ | Kepâzelik ve rüsvaylığa sebep olan huy. Rezil olmağa sebebiyet veren kötü huy. |
MAHZU' | Boyun eğmiş. |
MAHZUB | Boyanmış. |
MAHZUD | (Mahdud) Silinmiş, tesviye edilmiş. * Düzgün. * Meyvesinin çokluğundan dalları basıp bükülmüş. |
MAHZUF | Silinmiş. * Yerinden düşürülmüş. Kaldırılmış. Hazfolunmuş. * Edb: Noktasız harflerle yazılmış olan. (Bak: Mücerred) |
MAHZUL | Hakir. Kıymetsiz. Perişan. Hor. Rüsvay. |
MAHZULEN | Hakir, kepaze, rezil ve rüsvay olarak. |
MAHZUM | Burnunun halkasıyla tutulan sığır ve deve. * Her delinmiş nesne. |
MAHZUN | Hazinede saklanan şey. |
MAHZUN | Tasalı. Kederli. Hüzünlü. Gamlı. |
MAHZUNANE | f. Kederlice, düşünceli, üzgünce. |
MAHZUNİYET | Mahzunluk. Kederli ve kaygılı oluş. Üzüntülü olma. |
MAHZUR | Hazer edilecek şey. Özür. Korkulacak şey. Müsaade olmayan. Mâni. Çekinilecek şey. |
MAHZUR | (Hazr. dan) Haram. Memnu şey. Yasak olan şey. |
MAHZURAT | Yasaklar. Mâniler. Haram şeyler. |
MAHZURAT | Hazer edilip korunulacak şeyler. Yasak olanlar. Engeller. |
MAHZURE | Çekinme, sakınma, içtinâb etme. * Cidâl, muharebe. |
MAHZURE | (C.: Mahzurât) Şer'an yasaklanmış olan şey. Men ve haram edilmiş şey. |
MAHZUZ | Memnun. Hoşnud. Zevkli. Hoşlanmış. Hazzetmiş. |
MAHZUZÂT | Hoşa giden şeyler. Hazlar. |
MAHZUZİYET | Mahzuzluk, hoşlanma, hoşa gitme. |
MAIZ | (C.: Mevâız) Keçi. |
MAÎ | Su cinsinden. Akıcı, su renginde, mâvi. Katı ve sert olmayıp su gibi, akıcı olan. |
MAÎB | (C.: Maâyib) Kusur, eksiklik, noksanlık. Leke. * Ayıplanmış. |
MAİC | Dalgalı deniz. |
MAİDE | Yemek sofrası. Üzerinde nimetler bulunan sofra. Ziyafet. * Kur'an'ın 5. Suresinin adıdır ve Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur. |
MAİDE-İ SENİYYE | Pâdişah ziyâfeti. |
MAİDESÂLÂR | f. Sofracı başı. |
MAİKA | Derin, amik. |
MÂİL | Eğik. Bir tarafa eğilmiş. Eğri. * Meyilli. Hevesli. İstekli. * Düşkün. * Benzer. |
MÂİL-İ İNHİDÂM | Yıkılmağa yüz tutmuş. |
MÂİL-İ KAMER | Ayın dünya etrafında dolaştığı dâire. Ayın mahreki, yörüngesi. |
MAÎL | Ehil, iyal, çoluk çocuk. |
MÂİLE | Coğ: Dağların bir yana doğru alçalıp giden taraflarından her biri. * Eğri, eğilmiş. |
MÂİLİYYET | Eğiklik. Meyillik. |
MAİN | Saf, akar su. * Göz önünde akan su. * Cennet şerbeti. * Zâhir, görünen. * Göz değmiş, nazar değmiş. |
MAİN MEHİN | Zayıf, hakir su. * Meni. |
MAİS | Ağaçları sık bitmiş olan yer. |
MAİŞET | (Ayş. dan) Yaşayış. Yaşama. Ömür. * Yaşamaya lüzumlu bulunan maddeler. |
MAİŞETGÂH | f. Maişet yeri. Geçim te'min edilen yer. |
MA-İ TESNİM | Cennet ırmaklarından biri. |
MAİYYET | Beraberlik. Arkadaşlık. * Yüksek rütbeli bir kimsenin emri altında bulunan hey'et. * Yan. Nezd. |
MAİYYET-İ SENİYYE | Pâdişâhın maiyyeti. Pâdişahın yakınında bulunanlar. |
MAİZ | Keçi. * Az miktar keçi. Ufak keçi sürüsü. |
MAJÜSKÜL | Büyüklük bakımından diğerlerinden biraz daha farklı olan harfler. |
MA'K | (C: Emâık-Emâik) Derinlik. * Sahradan bir taraf. |
MAK | (C: Amâk-Emâık) Göz pınarı. |
MA'K | Ovmak. * Tehir etmek, sonraya bırakmak. |
MAK' | Atmak. * Emmek. |
MAKA | Hıyarşenber denilen nebat. |
MAKABİH | (Makbaha. C.) Çirkin ve yakışıksız davranışlar. |
MAKABİR | (Kabr. C.) Kabirler. Mezarlar. |
MA-KABL | Öndeki. Üstteki. Geçmişteki. |
MA'KAD | Ahidnâme yapılan, anlaşma akdedilen yer. |
MAK'AD | Oturulacak yer. Minder. * Oturulduğunda bedene temel olan âzâ. Kıç. |
MAKADE | Davar yedmek. |
MAK'ADE | Kurbağa. |
MAKADİM | (Makdem. C.) Geri gelmeler. Dönüp gelmeler. |
MAKADİR | (Ka, uzun okunur) Kuvvetler. Kudretler. |
MAKADİR | Mikdarlar. Kısımlar. Ölçüler. * Muayyen ve mâlum olan kısımlar. |
MAKAL | Söz. Lâkırdı. Kavl. Söyleyiş. |
MA'KAL | (C: Meâkıl) Sığınacak ve saklanacak yer. * Kale. |
MAKALAT | (Makale. C.) Makaleler. Söz ve yazılar. Bahisler. |
MAKALE | Söylenen söz. Söyleme. Söyleyiş. Kelâm. Nutuk. * Bir bahsin kaleme alınışı. |
MAKALİD | (Ka, uzun okunur) Hazineler. * Kilitler. Anahtarlar. |
MAKALİD-İ İNKIYAD | İnkıyad, bağlılık kilitleri. |
MAKALİM | (Maklem. C.) Ucu budanmış ve sivrilmiş şeyler. |
MAKAM | Durulacak yer. * Rütbeli yer. * Câh. Mesned. Mansab. * Musikide usul. Tempo. |
MAKAM-I ÂLÎ | Yüce ve âli makam. Eskiden bu tabir, bakanlıklar hakkında kullanılırdı. |
MAKAM-I CİFRÎ | Cifir hesabına göre olan netice, sayı değeri. |
MAKAM-I HİTABÎ | Zanni delil ile iktifa edilen makam. |
MAKAM-I HİZMET | Hizmet makamı. İş görme yeri. |
MAKAM-I İBRAHİM | (Bak: Kâbe) |
MAKAM-I MAHMUD | (Şefaat-ı Uzmâ) En yüksek şefaat makamı. Peygamberimizin (A.S.M.) kavuşacağı, Allah tarafından vaad edilen makam. $ Cenab-ı Hak va'dettiği halde, her ezan ve kametten sonra edilen mervî duada $ deniliyor; bütün ümmet o va'di ifa etmek için dua ederler. Bunun sırr-ı hikmeti nedir?Bu kadar tekrar ile kat'i verilecek olan bir şeyin vermesini istemesinin sırr-ı hikmeti şudur: İstenilen şey, meselâ Makam-ı Mahmud bir uçtur. Pek büyük ve binler Makam-ı Mahmud gibi mühim hakikatları ihtiva eden bir hakikat-ı âzamın bir dalıdır. Ve hilkat-ı kâinatın en büyük neticesinin bir meyvesidir. Ve ucu ve dalı ve o meyveyi duâ ile istemek ise; dolayısiyle o hakikat-ı umumiye-i uzmanın tahakkukunu ve vücud bulmasını ve o şecere-i hilkatın en büyük dalı olan âlem-i bâkinin gelmesini ve tahakkukunu ve kâinatın en büyük neticesi olan haşir ve kıyametin tahakkukunu ve dâr-ı saadetin açılmasını istemektir. Ve o istemekle, dâr-ı saadetin ve Cennet'in en mühim bir sebeb-i vücudu olan ubudiyet-i beşeriyeye ve daavât-ı insaniyyeye kendisi dahi iştirak etmektir. Ve bu kadar hadsiz derecede azim bir maksad için, bu hadsiz duâlar dahi azdır. Hem Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'a Makam-ı Mahmud verilmesi, umum ümmete şefaat-ı kübrasına işarettir. Hem o, bütün ümmetinin saadetiyle alâkadardır. Onun için hadsiz salâvat ve rahmet duâlarını bütün ümmetten istemesi ayn-i hikmettir. ş.) |
MAKAMAT | (Makam ve makame. C.) Makamlar, mertebeler. * Cemaatler, cemiyetler, kalabalıklar, topluluklar. |
MAKAMAT-I ÂLİYE | Yüksek şerefli mevkiler, makamlar. Yüce makamlar. |
MAKAME | (C: Makamât) Meclis. * Topluluk, cemaat, cemiyet, kalabalık. * Nutuk tarzında söylenen sözler. |
MAKAMİ' | (Mikmaa. C.) Gürzler, topuzlar. |
MAKANİ' | (Mıkna' ve Mıknaa. C.) Başörtüleri, eşarplar. |
MAKARİZ | (Mikrâz. C.) Makaslar, kesecek âletler. |
MAKARR | (Karar. dan) Karar yeri. Karargâh. Kararlı yer. Merkez. Pâyitaht. |
MAKARR-I HÜKÜMET | Hükümet merkezi. Pâyitaht. |
MAKARR-I İDARE | İdare merkezi. Pâyitaht. Hükümet merkezi. |
MAKARR-I SALTANAT | Saltanat merkezi. Hükümetin idare edildiği baş şehir. |
MAKASID | Maksadlar, istekler, gayeler. Niyetler. |
MAKASID-I AKSÂ | En uzak, en son ve en büyük maksadlar. |
MAKASID-I İNSÂNİYET | İnsanlık maksadları. İnsanlığın gayeleri. |
MAKASİM | (Maksim. C.) Su taksim edilen yer. |
MAKASİR | (Maksure. C.) Bir hânedeki en mahrem taraflar. Bir evin en mahrem tarafları. * Câmilerde etrâfı parmaklıklarla çevrili yüksek yer. |
MAKASS | Makas. |
MAKATI' | (Ka, uzun okunur) Kesmeler. Kesişmeler. Kesişen yerler. * (Kat'. C.) Sözdeki veya nazımdaki durak yerleri. Heceler. |
MAKATİL | (Maktel. C.) Katlin yapıldığı yerler, öldürme fiilinin geçtiği yerler, makteller. |
MAKATİR | (Maktar. C.) Damlalar, katreler. |
MAKAVİD | (Mekud. C.) Yularlar. |
MAKAVİL | Sözler. Kaviller. Lisânlar. Diller. |
MAKAZZ | Başın arka tarafından iki kulağın arası. |
MAKBAH | (C: Mekâbih) Çirkin olmak. Çirkin olacak yer. |
MAKBAHA | (C.: Makabih) Kabih, yakışıksız ve çirkin hareket. |
MAKBER(E) | (C.: Mekabir) Mezar. Kabir. |
MAKBERE-İ ŞÜHEDÂ | Şehidlerin mezarı. Şehidlik. |
MAKBIZ | Kılıcın ve yayın kabzası. |
MAKBUH | Beğenilmeyen. Çirkin ve kabih görülen. |
MAKBUHA | Kabih olan ve hoşa gitmeyip beğenilmeyen hâl veya iş. |
MAKBUL | (Makbule) Kabul olunan. Beğenilen. Sevablı. |
MAKBUL-ÜŞ ŞAHÂDE | Şahâdeti kabul edilen. Şahidliği kabul edilmiş olan. |
MAKBULİYET | Beğenilmişlik, makbullük. |
MAKBUL | Ayağı bağlı olan. |
MAKBUR | (Kabr. den) Gömülmüş, defnedilmiş, kabre konulmuş. |
MAKBUZ | (Kabz. dan) Alınmış, kabzolunmuş. Alınan. * Daraltılmış, sıkılmış. * Bir şeyin alındığına karşı verilen imzâlı ve mühürlü kâğıt. |
MAKBUZAT | (Makbuz. C.) Alınan paralar. Satıştan veya borçlulardan toplanan paralar. |
MAKDEM | (C.: Makadim) (Kudum. dan) Dönüp gelme. Gelme. |
MAKDEM-İ BEHÂR | Baharın gelmesi. |
MAKDERET | (Kudret. den) Kuvvet, kudret, güç, zor. |
MAKDİS | Mukaddes yer. |
MAKDUD | Uzun boylu kişi. |
MAKDUH(E) | (Kadh. den) Beğenilmemiş, ayıp. |
MAKDUNİS | Maydanoz. |
MAKDUR | Güç. Kuvvet. Kudret. * Takdir olunmuş. Allah'ın takdiri. Daha evvelden takdir olunmuş. |
MAKDUR-İ BEŞER | İnsanın yapabileceği şey. |
MAKDUR-ÜT TESLİM | Ele geçirilmesi mümkün olan. |
MAKDURAT | (Makdur. C.) Takdir-i İlâhi olanlar. Güç ve kuvvet. Elden gelenler. Takdir edilenler. |
MA'KED | (C: Meâkıd) Akdedecek yer. |
MA'KES | Akis yeri. Akseden yer. (Ayna güneşin ma'kesi olduğu gibi.) |
MAKET | Fr. Bina, şehir gibi eserlerin, belirli bir ölçüde küçültülmüş modeli. |
MAKH | Sür'at, hız. |
MAKHUR | (Kahır. dan) Kahredilmiş. Mahvedilmiş. Bozguna uğratılmış. Mağlub. Mahkum. Allah'ın (C.C.) gazabına uğramış. Yenilmiş. Hakaret görmüş. |
MAKHUR-U KAHR-İ İLÂHÎ | Allah'ın gazabına uğramış. Allah'ın kahrıyla kahrolmuş. |
MAKHURANE | Kahr ve gazaba uğramış hâlde. Gazaba uğramış olanlara benzer şekilde. |
MAKHURİYET | Kahrolmuşluk, ezilmişlik, bitkinlik. Allah'ın kahr ve gazabına uğrama. |
MA'KIL | Melce'. Sığınacak yer. |
MAKIT | Dar yer. |
MAKİ | Coğ: Çalı ve küçük ağaçlarla kaplı arazi. |
MAKİD | Kesilmeyen ve daimi olan. |
MA'KİD | Düğüm yeri. Bağ. Akdedilecek yer. |
MAKÎL | Öğle uykusuna yatılacak yer. Kaylule yeri. Rahat edecek yer. Kuşluk uykusu. |
MAKİNİST | Makine ustası. Makineyi çalıştırmakla vazifeli kişi. |
MAKİR | Hile yapan. Mekreden. |
MAKİS | (Mâkise) Durup dinlenen, duraklayıp eğlenen. |
MAKÎS | (Kıyas. dan) Kıyas edilebilen. Benzetilebilen. |
MAKİS | Öşür ve vergi toplayan kimse. |
MAKÎT | Buğz edilmiş. Mebğuz. Nefret edilmiş, sevilmemiş, menfur. |
MAKİYAN | f. Tavuk. |
MAKK | Yarmak. |
MAKL | Suya batırmak. * Nazar etmek, bakmak. |
MAKLEB | Kalbetme. Bir şeyin altını üstüne çevirme. * Kalbedilecek, çevrilecek veya değişecek yer. |
MAKLETE | Helâk olacak yer. |
MAKLU' | Sökülmüş, kökünden çıkarılmış, kal' olunmuş. |
MAKLUAN | Sökülerek, kökünden çıkarılmış olarak. |
MAKLUB | (Kalb. den) Altı üstüne çevrilmiş, kalbolunmuş. Ters döndürülmüş. Başka şekle sokulmuş. * Harfleri tersinden okunduğu zaman yine aynı olan kelime veya cümle. (Anastas mum satsana cümlesi gibi) |
MAKLUBİYET | Ters döndürülmüşlük, altı üstüne getirilmişlik. Maklub olma hâli. |
MAKLUD | Fitil gibi bükülmüş olan. |
MAKLUM | Yontulmuş ve kesilmiş olan. |
MAKLUV (MAKLİYY) | Pişirilmiş kebap. |
MAKMAKA | Sözü boğazı içinden söylemek. |
MAKMENE | Lâyık ve münâsip olacak yer. |
MAKNA' | Kanaat edip râzı olacak yer. * Şâhid, adâlet şâhidi. |
MAKNAT | Ümit kesecek yer. |
MAKNEE (MAKNEUT) | Güneş görmeyen yer. |
MAKR | Çok acı olmak. |
MAKREBE | Hısımlık, yakınlık. Karâbet. |
MAKREME | (Bak: Mikrame) |
MAKRU' | Okunan. Okunmuş olan. |
MAKRUF | Töhmetli kimse. * Yabana atılmış nesne. |
MAKRUH | Yaralanmış, kahredilmiş. Mecruh. |
MAKRUN | (Karn. dan) Ulaşmış. Kavuşmuş. Yakın. * Müsaadeye mazhar. * Çatık kaşlı olmak. |
MAKRUN-U MÜSÂADE | İzin almış, izne kavuşmuş. |
MAKRUN-U SIHHAT | Sıhhat ve hakikata yakın. Doğruluk derecesi fazla. |
MAKRUNİYET | Yaklaşma. Yakınlık. |
MAKRUT | Selem ağacının yaprağıyla dibâgat olan gön ve sahtiyan. |
MAKRUZ | (Karz. dan) Ödünç verilmiş. İkraz edilmiş. Borç olarak verilmiş. |
MAKS | Suya dalmak. Daldırmak. |
MAKSAD | (C.: Makasıd) (Kasd. den) Kasdolunan ve istenilen şey. Merâm, gâye. |
MAKSAD VE MÜSTEKARRIN TEMEYYÜZÜ | Kelâmın maksadının ve karar kıldığı yerin açık olarak belli olması. |
MAKSAL | Mahsul ekilen yer. |
MAKSAR | Nihâyet, son, netice. |
MAKSARA | (C: Mekâsır-Mekâsir) Köşk, kasr. |
MAKSEBE | Sazlık, kamışlık. |
MAKSEE | Hıyar tarlası. |
MAKSİM | (C.: Makasim) Taksim edilecek, dağıtılacak yer. * Suyun kollara ayrılma yeri. Masluk, savak. |
MAKSUD | Kasdedilmiş. Kasdedilen. * İstenilen şey. İstek. Arzu. Gâye. |
MAKSUM | Taksim edilmiş, ayrılmış, bölünmüş. * Kısmet, nasib. |
MAKSUR | Zoraki, cebren. Elinde ve ihtiyarında olmadan. |
MAKSUR | (Kasr. dan) Kasrolunmuş, kısaltılmış, kasılmış, alıkonulmuş. * Mahbus. * Kasrolunmuş nesne. * Gelinin üzerine tutulan duvak. * Gr: Bir kısım arapça kelimelerin sonunda yâ şeklinde yazılan, fakat elif gibi okunan harf. ( : Dâ'vâ) kelimesinde olduğu gibi. Buna, "Elif-i maksura" denir. |
MAKSURE | (C.: Makasir) Câmilerde etrafı parmaklıkla çevrilmiş biraz yüksekçe yer. |
MAKSUS | Kesilmiş, kırpılmış. |
MAKSUV (MAKSIYY) | Kulağının ucu kesilmiş deve veya koyun. |
MAKSÜE | Hıyar tarlası. |
MAKŞUR | Soyulmuş, kabuğu çıkarılmış. |
MAKŞUVV | Men' ve kahrolmuş. Tab'ından çıkarılmış. |
MAKT | Kin, hiddet. İğrençlik. Şiddetli buğz. |
MAKT | Vurmak. |
MAKTA' | Kesilen yer, kat'edilen yer, kesinti yeri. * Uzun bir cismin enliğine kesildiği yerin görünüşü. * Edb: Her manzumenin, hususen gazellerin ve kasidelerin ilk beytine matla', son beytine makta' denir; makta'da şâirin ismi bulunur. |
MAKTAA | Eskiden üzerinde kamış kalemin ucu kesilerek düzeltilen kemikten veyâ mâdenden yapılmış âlet. |
MAKTANE | Pamuk tarlası. |
MAKTAR | Damla, katre. |
MAKTEL | Birinin öldürüldüğü yer. Bir katlin yapıldığı yer. |
MAKTEM | Tozlu yer. |
MAKTU' | (Maktua) (C.: Makati') Kesilmiş, kat olunmuş. * Pazarlıksız, değeri ve pahası biçilmiş. * Götürü. |
MAKTUAN | Götürü olarak, toptan. |
MAKTUL | Öldürülmüş, katledilmiş olan. |
MAKTULEN | Öldürülerek, katledilerek. |
MAKTULÎN | (Maktul. C.) Öldürülmüş insanlar. Vurulmuş veya katledilmiş kimseler. |
MAKTUR | Katranlı. Katran sürülmüş. |
MA'KUD | (U, uzun okunur) Akdolunmuş, bağlanmış, düğümlü, bağlı. |
MAKUL | (Kavl. den) Denilmiş, söylenilmiş. * Söylenilen söz. |
MA'KUL | Akla yakın, aklın kabul edeceği. |
MA'KUL-ÜL-MA'NA | Bir sebebe, illete ve maslahata dayanan şer'i mesele. (Fakat, hakiki sebeb ise emr-i İlâhidir.) Bir hikmete ve bir maslahata binâen tercih edilmiş veya o hükmün teşriine müreccih olmuş olan şer'i mes'ele. (Bak: Taabbüdi) |
MAKULAT | (Makule. C.) Çeşitler, takımlar. Kategoriler. |
MA'KULAT | (Ma'kul. C.) Aklın uygun bulduğu, ancak akıl ile bilinir ve nakle müstenid olmayan meseleler ve ilimler. (Bak: Akliyat) |
MAKULE | Takım, çeşit. Kategori. |
MA'KULE | Diyet. |
MA'KULİYET | Akla uygunluk, mantıki oluş. * Menkul olmayış. |
MA'KUM | Kapalı. |
MA'KUS(E) | Tersine dönmüş, aksetmiş, başaşağı çevrilmiş, zıddı. * Uğursuz. |
MA'KUSEN | Ters olarak, aksine, zıddına olarak. |
MA'KUSEN MÜTENASİB | Mat: Tersine olan müvâzene. Yâni, birbirine nisbet edilen iki şeyden, biri çoğaldığı oranda diğerinin eksilmesi veya birinin azaldığı nisbetinde diğerinin çoğalması. Ters orantılı. |
MA'KUSİYET | Terslik, zıdlık, aksilik. |
MAKV | Cilâ yapmak. * Yıkamak. * Saklamak. |
MAKYA | Kusmak. * Kusma yeri. |
MAKYE | Duracak yer, konak yeri. |
MAKZABA | Yonca ekilen yer. |
MAKZÎ | Kaza olunmuş, ödenmiş, te'diye olunmuş olan. Ümid edildiği üzere tamam ve ikmâl edici olan. Ödeyici. Sâhib-i mucib ve muris. * Fık: Kendi irade ve kesbimizin neticesi olmak üzere Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) yaratıp vücuda getirdiği bazı şeyler vardır ki, bunlar Allah'ın rızasına muhalif olduğundan, bunları irtikâb etmesi caiz değildir. Bu usul-ü kaideye, "makzî" denilmektedir. |
MAKZUF | (Kazf. den) İftira edilmiş. Namusu hakkında lâf edilmiş. * Hazfolunmuş. Atılmış. |
MAL | Fık: Bir kimsenin tasarrufunda bulunan kıymetli, lüzumlu şey. (Varlık, servet, para, ticaret eşyası gibi.) |
MAL-İ CİZYE | Araziden alınan haraç. |
MAL-İ GAYBÎ | Bulunmuş ve sahibi çıkmamış mal. |
MAL-İ HULYA | f. Vesvese, kara sevdâ, kuruntu, boş hayaller. |
MAL-İ KARUN | Mc: Çok zengin. |
MAL-İ MAZMUN | Emânet olmayan mal. |
MAL-İ MENKUL | Taşınabilen ve nakledilebilen mal. (Arâzi ve binanın haricindekiler) |
MAL-İ MİRÎ | Miri malı. Hükümete veya devlete ait mal. |
MAL-İ MÜTEKAVVİM | Huk: İki mânada kullanılır: Birisi, intifâı mübah olan şeydir. Diğeri, mâl-i mührez demektir. Meselâ, denizde iken balık gayr-i mütekavvim olup, tutmak ile ihraz olundukta, mâl-i mütekavvim olur. İntifâı mübah olmayan mal veya elde edilmemiş olan mal gayr-ı mütekavvimdir. Şirâ ile intifa' mübah olduğundan, mâl-i mütekavvimdir. (Ist.F.K.) |
MAL-İ NÂTIK | Canlı mal. (At, deve, koyun gibi) |
MAL-İ UHREVÎ | Âhiret için kazanılan sevap. Uhrevî mal. |
MAL-İ ZIMAR | Bir kimsenin mâlik olduğu halde, onlardan faydalanması kabil olmayan; başka tabir ile, elinden çıkıp galib-i hale nazaran bir daha eline girmeleri umulmayan mallar. |
MAL | f. "Süren, sürülen, sarılan, takılan" anlamlarıyla terkibler yapılmada kullanılır. (Meselâ: Pâymal: Ayak altında çiğnenen) |
MA'L | Evmek, acele etmek, tez tez gitmek. * Alıp kaçmak. |
MALAK | Manda yavrusu. Buzağı. |
MALAKELAM | Diyecek yok. Söz götürmez. |
MALAMAL | Çok dolu, lebâleb, ağzına kadar dolu. |
MALANİHAYE | Sonsuz, nihâyetsiz. Uçsuz bucaksız. |
MALARYA | ing. Sıtma. |
MA'LAT | (C.: Maâli) Derin ve yüksek fikir. * Ululuk, şeref, itibar. |
MALAYA'Nİ | (Mâlâyâni) Mânasız, faydasız, boş söz.(Elbette en bahtiyar odur ki, dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyani şeylerle ömrünü telef etmesin. Kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin. Selâmetle kabir kapısını açıp saâdet-i ebediyeye girsin. M.) |
MÂLÂYA'NİYYÂT | Faydasız boş sözler, boş konuşmalar, faydasızlık. |
MALAYUTAK | Tâkat getirilmez, güç yetmez, dayanılmaz. |
MALAZ | Sürülmüş toprak. * Sular altında kalmış tarla. |
MALDAR | f. Malı mülkü çok olan. Zengin. |
MALDARÎ | Zenginlik, servet. |
MALE | f. Duvarcı malası. |
MA'LEB | (C.: Meâlib) Oyun yeri. |
MA'LEF | (C.: Maâlif) Ot ve saman gibi hayvan yemi konan yer. Samanlık. |
MA'LEM | (C.: Maâlim) Eser, iz, nişan, alâmet. |
MALEMYEKÜN | Sözden ibâret. |
MALEZİM | (Mâlezime) Lüzumlu ve gerekli şey. Malzeme. |
MALÎ | f. Dolu. * Fazla, çok. |
MALÎ | (Maliye) Mala ve paraya mensub. Mal ve para cinsinden. Mala ait. |
MALİDE | f. Sürülmüş, sürmüş. |
MALİH | Tuzlu. |
MALİHULYA | (Bak: Mâl-i hulya) |
MALİK | Sâhib. Malı elinde bulunduran. Bir şeyin mülkiyetini elinde tutan. * Her şeyin sâhibi olan Allah. * Cehennem zebânilerine hâkim ve onları idare eden meleğin adı. |
MALİK-ÜL MÜLK | Bütün mülkün hakiki mâliki olan Allah (C.C.) |
MALİK-İ YEVMİDDİN | Herkesin dünyâda yaptığının mükâfat ve cezasını göreceği yer olan âhiretin, din gününün, mâliki, sahibi olan Allah (C.C.) |
MALİKANE | f. Büyük ve gösterişli köşk. * Tar: Bir kimseye, gelirinden hayatı boyunca istifade etmek; fakat satamamak ve miras bırakamamak şartıyla verilen beylik arazi. |
MALİKÎ | (Bak: İmam-ı Mâlik) |
MALİKİYET | Malik ve sahib olma. |
MALİŞ | f. Sürme, sürüştürme. |
MALİŞGÂH | f. Yüz sürülecek yer. |
MALİŞGER | f. Sürtücü, oğucu. * Tellak. |
MALİYAT | Maliye işleriyle alâkalı. Maliye bilgisi. |
MALİYE | Devletin gelir ve masraflarının idaresi. * Gelir gider hesablarına bakan resmi dâire. |
MALİYET | Kıymet. Mâlolma değeri. |
MALİYYUN | Maliyeci. |
MALİZME | Eskiden yirmi sayfadan meydana gelen cüz, broşür. |
MALKOÇ | Osmanlı İmparatorluğu devrinde akıncıların başı. * Akıncı beylerinden meşhur bir hânedan. |
MAL MÜDÜRÜ | Kazâ mâliye memuru. |
MALPEREST | f. Malı, mülkü ve parayı çok seven. Mala düşkün olan. |
MA'LUFE | Yulaf verilen davar. |
MA'LUL | İlletli, hasta, sakat, kötürüm. * Harpte bir uzvunu kaybetmiş gazi. |
MA'LULEN | Mâlul olarak, sakat olarak. |
MA'LULÎN | (Ma'lul. C.) Sakatlar. Hastalıklı ve illetli kimseler. |
MA'LULİYET | Hastalıklı olma, illetlilik. |
MA'LUM | Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) bir nâmıdır. Onun geleceği, melekler, resuller ve nebiler tarafından mâlum olduğundan ve dünyaya teşriflerinden evvel kendilerinin ta'zim edilmesi ve ona intisab dileklerinden dolayı bu isim verilmiştir. * Bilinen, belli olan. |
MA'LUMAT | Bilinen şeyler, bilinenler. Bir iş veya mevzu hakkındaki bilgiler. |
MA'LUMAT-I CÜZ'İYE | Az ve hafif bilgi. Cüz'i mâlumât. |
MA'LUMAT-I ZARURİYE | Lüzumlu ve zaruri mâlumat. |
MA'LUMATFÜRUŞ | f. Mâlumat ve bilgi satan. Bilgiçlik taslıyan. |
MA'LUMİYET | Ma'lumluk. Bilinme, belli olma. * Bilinen ve belli olan şeyin hâl ve sıfâtı. |
MA'MA' | Kimseye birşey vermeyen kadın. |
MA'MAA | (C: Meâmi) Acele etmek. * Ateşten çıkan ses. * Bahâdırların cenk içindeki haykırmaları. |
MA'MAFİH | Öyle olmakla beraber. |
MA'MEAN | Çok fazla sıcaklık. |
MAMELEK | Elinde bulunan şeyler, sâhib olduğu şeyler. Nesi var ise, hepsi. * Huk: Bir şahsın alacak ve borçlarının hepsi. |
MA'MER | Geniş menzil. |
MAMEZA | Geçen veya geçmiş şey. Geçmiş zaman. Mazi. |
MAMHURAN | Adilcevaz, Patnos, Erciş ve bilhassa Beytüşşebab havalisinde meskun olan bir aşiret ismi. |
MAMİSA | Bir ot cinsi. |
MAMİZAN | Vers denilen ot. |
MA'MUL | (Amel. den) Yapılmış, işlenmiş. * Gr: Avamil'in ikinci bâbı. |
MA'MULÂT | İmal edilmiş, yapılmış şeyler. Makine veya elle işlenmiş eşya. |
MA'MULÂT-I DÂHİLİYE | Dâhilî mamulat. Memlekette yerli olarak yapılan şeyler. |
MA'MULÜN BİH | Kendisi ile amel olunan. (Hukuk, nizam, program kaidesi) |
MA'MUR | İ'mar edilen, tamir edilmiş. |
MA'MURE | İnsanların bulunduğu bayındır yer. Ma'mur olan yer. Şehir, kasaba. |
MA'MURİYET | Bayındırlık, ma'murluk. |
MA'N | Az miktar. * Kolay. |
MA'NA | (Mânâ) İç, içyüz. Bir sözden veya birşeyden anlaşılan. Lâfzın delâlet ettiği şey. * Rüya, düş. * Dilemek, irade. |
MA'NA-YI HARFÎ | Kendisini değil de başkasını veya sahibini, ustasını, kâtibini anlatan, bildiren, tarif eden mânâ. |
MÂNÂ-YI İSMÎ | İsme dair mânâ. Bir şeyin sadece kendisini bilip tanımak. Bir şey başka şeyleri tanıttığı, bildirdiği veya sevdirdiği için olan mânâya da mânâ-yı harfî denir. Bir ağacı gölgesinden, zahirî görünüşünden, bize verdiği meyvesinden dolayı alâka gösterir ve seversek mânâ-yı ismî ile seviyoruz demektir. Ağacı görmek ve tanımakla ve meyvelerini almakla Rahmet-i İlâhiyeyi tanıyor, Cenab-ı Hakk'a sevgi ve şükrümüzü arttırıyor ve O'nun emri dairesinde ağaca Rabbimizin iltifatı, rahmeti olarak alâka gösteriyor isek; bu mânâya da mânâ-yı harfî deniyor.(...Dünyayı ve ondaki mahlukatı mânâ-yı harfî ile sev. Mânâ-yı ismî ile sevme! " Ne kadar güzel yapılmışlar" de. " Ne kadar güzeldir" deme ve kalbin bâtınına, başka muhabbetlerin girmesine meydan verme. Çünkü, bâtın-ı kalb, âyine-i Samed'dir ve O'na mahsustur. Meselâ; nasıl ki bir pâdişâh-ı âli, sana bir elmayı ihsan etse, o elmaya iki muhabbet ve onda iki lezzet var: Biri; elma, elma olduğu için sevilir ve elmaya mahsus ve elma kadar bir lezzet var. Şu muhabbet pâdişaha ait değil. Belki, huzurunda o elmayı ağzına atıp yiyen adam, padişahı değil, elmayı sever ve nefsine muhabbet eder. Bazan olur ki, padişah o nefisperverâne olan muhabbeti beğenmez, ondan nefret eder. Hem elma lezzeti dahi cüz'idir. Hem zeval bulur, elmayı yedikten sonra o lezzet dahi gider, bir teessüf kalır. İkinci muhabbet ise; elma içindeki elma ile gösterilen iltifâtât-ı şâhânedir. Güyâ o elma, iltifât-ı şâhânenin nümunesi ve mücessemidir, diye başına koyan adam, padişahı sevdiğini izhar eder. Hem iltifatın gılâfı olan o meyvede öyle bir lezzet var ki, bin elma lezzetinin fevkindedir. İşte şu lezzet ayn-ı şükrandır. Şu muhabbet, padişaha karşı hürmetli bir muhabbettir!.. S.)(Aynen onun gibi, bütün nimetlere, meyvelere, zatları için muhabbet edilse, yalnız maddî lezzetleri ile gafilâne telezzüz etse, o muhabbet nefsanîdir. O lezzetler de geçici ve elemlidir. Eğer Cenab-ı Hakk'ın iltifâtât-ı rahmeti ve ihsânâtının meyveleri cihetiyle sevse ve o ihsan ve iltifâtâtın derece-i lütuflarını takdir etmek suretinde kemâl-i iştiha ile lezzet alsa; hem mânevî bir şükür, hem elemsiz bir lezzettir... S.) |
MANAHNÜ FÎH | Üzerinde durduğumuz, bahsini ettiğimiz mes'ele. Hakkında konuştuğumuz. |
MANA MERTEBELERİ | Kur'an-ı Kerim'deki âyetlerin anlaşılmasında bilinen muhtelif ma'nâlar. Zâhirî, bâtınî, sarihî, harfî, ismî, işarî, remzî, mecazî, mefhumî, riyazî mânâlar gibi. |
MA'NAT | Dilemek, iradet. * Kasdolunmuş nesne. |
MANCINIK | Eskiden kale kuşatmalarında ağır taşlar fırlatmak için kullanılan, bir ucunda bir kepçe, öbür ucunda da bir karşı ağırlık bulunan kaldıraç biçiminde eski bir savaş âleti. |
MANÇURYA | (Mançu memleketi) Asya'nın kuzeydoğu tarafında büyük bir memleket olup, son zamana kadar kuzeyde Ohurcuk Denizine ve Sahalin Adasını ayıran Tataristan Boğazı'na kadar uzandığı halde; doğudan Japon Deniziyle sınırlanmış iken, sonraları kuzey ve kuzeydoğu tarafları Ruslar tarafından zaptedilerek Sibirya'ya katılmıştır. Bir kısmı da Amur ismiyle bir eyalet halinde kalmış ve diğer bir kısmı da sahiller eyaletine eklenerek o taraflardan Mançurya'nın sahili kalmamış ve kuzeyde Amur Irmağı ve doğuda Usuri Nehri Mançurya'nın hududunu teşkil etmiştir. Şimdiki siyasî coğrafyada Mançurya ismi, bu memleketin sadece Çin'e tâbi olan kısmına verilmektedir. |
MANDA | Fr. Kendini idare edemeyen bir memleket ahalisini başka bir yabancı devletin idare etmesi. * t. Camız denen hayvan. Kömüş. |
MANDE | f. Kalmış, gitmemiş olan. |
MANDIRA | yun. Süt ve süt ürünlerinin elde edildiği; süt veren hayvanların barındığı yer. |
MA'NE | Ekmek. * Az olan akıcı su. * Şey. |
MANEN | Mânâca. Mânâ cihetiyle. Ruhca. Esasca. Bâtınen. İç varlık bakımından. |
MANEND | f. Benzer. Denk. Eş. Gibi. |
MANEND-ÂBÂD | Ölümle kıyamet arasında geçen zaman. |
MANENDE | Benzeyen, mümâsil. |
MANEVÎ | (Ma'nevi) Mânaya âit. Maddî olmayan. Mücerred. Ruhani. |
MANEVİYYAT | Maddi olmayan kuvvet. Mânâ âlemine âit olanlar. Dinden, imândan, mukaddesât ve imândan gelen kuvvet (Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise, mâneviyatta kördür. H.) |
MANEVİYYUN | Allah'a, dine, mukaddesata inanmış olanlar. |
MANEVRA | Fr. Bir makinenin, bir cihazın işleyişini düzenleme veya idare etme işi ve şekli. * Ask: Muharebede düşmanın savaş gücünü yok etmek maksadıyla eldeki askerî kuvvetlerin en te'sirli bir biçimde düzenlenmesini te'min eden bütün hareketler. * Barış zamanında kıt'alara ve kurmay hey'etlerine harptekilere benzer şartlar içinde eğitim sağlamak için yaptırılan hareket. |
MANGA | Ask. Tek bir kumandanın kolaylıkla sevk ve idare edebileceği kadar erden kurulu küçük askerî birlik. (Yaklaşık olarak on erden kurulabilecek olan mangada birkaç makinalı tüfek veya tabanca ile avcı erleri bulunur.) * Savaş gemilerinde erlerin yattığı koğuş. |
MÂNİ' | Men'eden. Geri bırakan. Esirgeyen. Engel. Özür. |
MÂNİ-İ ŞER'Î | şeriatça kabule engel olan, mâni' olan hâl. |
MÂNİA | Men'eden şey. Engel. Özür. Zorluk. |
MA'NİDAR (MÂNİDAR) | f. Bir mânâyı mutazammın olan. * Nükteli, ince mânâlı. Bir mâna ifade eden. Bir mânayı şâmil olan. (Farsça bir ifade olup, mânâ; ma'ni diye okunmuştur.) |
MA'NİDARANE | f. Mânâlı şekilde. |
MANİVELA | Ağır şeyleri çekmek ve kaldırmak için vasıtanın dönen merkezine bir ucu takılıp döndürülen kol. |
MANKEN | Fr. Elbiseleri prova veya teşhir etmek için terzilerin ve hazır elbise satıcılarının kullandığı tahtadan, kartondan, madenden vb. insan şekli. |
MANSAB | (Mınsab) Rütbe. (Bak: Mansıb) |
MANSIB | (Nasb. dan) Devlet hizmeti. * Memuriyet. * Bünyad. Merci'. |
MANSIBDÂR | f. Mansıbda bulunan. |
MANSUB | Nasbolunmuş, me'muriyete konulmuş. * Konulmuş, dikilmiş. * Gr: Sonu fetha (üstün) kılınmış kelime. Meftuh olan. |
MANSUBÎN | (Mansub. C.) Memuriyette bulunanlar. Hizmette olanlar. |
MANSUR | Yardım edilen, yardım görmüş. * Gâlib, muzaffer. (Bak: Mensur) |
MANSURİYYET | Allah'ın (C.C.) yardımıyla muvaffak ve muzaffer olma, başarma. |
MANSUS | Nass ile sâbit kılınmış. Âyetle tesbit edilmiş. İzhar ve beyan edilmiş. * Kur'anda açıkça anlatılmış. |
MANŞET | Fr. Bir gazetede ilk sayfanın en üst kısmındaki büyük puntolu başlık. * Bir gömleğin kol kısmına geçirilen ve elbisenin kolundan dışarı çıkan kumaş parçası. |
MANTIK | (İntak. dan) Konuşturan, söyleten. * Doğru muhakeme ve doğru düşünceyi öğreten ilim. Akıl kaidesi. * Akıl, nutuk, söz. |
MANTIKAN | Mantığa göre. Mantıkça. |
MANTIKÎ | Mantıka dâir. Aklî ve müsbet olan düşünce, fikir. Mantık kaidelerine uygun. |
MANTIKÎ KIRÂET | Acele etmeyerek fakat imlâ kaidelerine dikkat ederek, yâni virgüllerde biraz, noktalı virgüllerde biraz daha durmak, teâcüb ve istifhamları anlatmak, muhaverelerde konuşanların sözlerini ayırmak suretiyle okumaktır. |
MANTIKİYYÂT | Mantıkla alâkalı mes'eleler. |
MANTIKİYYUN | Mantıkla uğraşanlar. Mantık âlimleri. |
MANTUH | Boynuzlu hayvan tarafından yaralanan veya öldürülen. |
MANTUK | Bir lâfzın nutuk hâlinde, söz sahasında üzerine delâlet ettiği şey. " Şu kitabı satın aldım", sözünde bu lâfzın mantuku, o kitabın satın alınmış olmasıdır. * Söz, nukut, mânâ, mefhum. |
MANYATİZMA | Birisinin bâzı hareketleri ile başkası üzerinde uyuşukluk verici te'sir. (Bak: İpnotizma) |
MANYETİK | (Bak: Magnetik) |
MANZAM | (C.: Menâzım) Sıra, dizi. |
MANZAR | (Manzara) (Nazar. dan) Bakılan yer, görülen yer. Görünüş. |
MANZAR-I ÂLÂ | En yüksek bakış yeri. Kudsi ve en yüksek manzara. Cennet manzarası, arş-ı azam. |
MANZAR-I ÇEŞM | Gözbebeği. |
MANZARA | Dışarıyı görecek pencere. |
MANZARANÎ | Gösterişli ve güzel adam. |
MANZARÎ | Güzel, gösterişli ve yakışıklı adam. |
MANZUD | Sık yetişmiş ağaç. * Üstüste istif edilmiş. |
MANZUM | Ölçülü, mizanlı, tertibli. * Vezni ve kafiyesi olan söz. Edebi ölçüsü olan sözler. (Kaside ve şiirler gibi). * Dizilmiş, sıralanmış, düzenlenmiş. |
MANZUMAT | Manzumeler. |
MANZUME | Tertibli, ölçülü yazı, şiir. Vezinli ve kafiyeli olan söz. * Sıra, dizi. Sistem. |
MANZUME-İ ŞEMSİYE | Güneş sistemi, güneş ve etrafında dönen seyyâreler topluluğu.(Şu kâinatın lâmbası olan güneş, kâinat Sânii'nin vücuduna ve vahdâniyyetine güneş gibi parlak ve nurani bir penceredir. Evet, manzume-i şemsiye denilen küremizle beraber oniki seyyare: Cirmleri, küçüklük - büyüklük itibariyle pekçok muhtelif ve mevkileri, uzaklık - yakınlık noktasında pek çok mütefâvit ve sür'at-i hareketleri, çok mütenevvi' olduğu halde kemal-i intizam ve hikmet ile ve kemal-i mizan ile ve bir saniye kadar şaşırmıyarak hareketleri ve deveranları ve güneş ile, câzibe kanunu tâbir edilen bir kanun-u İlâhi ile bağlanmaları, yâni onlar imamlarına iktidaları, büyük bir mikyasta bir azamet-i kudret-i İlâhiyyeyi ve Vahdâniyyet-i Rabbâniyyeyi gösterir. Çünki: O câmid cirmleri, o şuursuz büyük kütleleri, nihayet derecede intizam ve mizan-ı hikmet içinde muhtelif şekillerde ve muhtelif mesafelerde ve muhtelif hareketlerde döndürmek, istihdam etmek, ne derece bir kudreti ve bir hikmeti isbat ettiğini kıyas et. Bu büyük ve ağır işe zerre miktar tesadüf karışsa, öyle bir patlayış verecek ki, kâinatı dağıtacak. Çünki: Bir dakika, tesadüf birisini tevkif etse, mihverinden çıkmasına sebebiyet verir, başkaları ile müsademe etmesine yol açar. Küre-i arzdan bin def'a büyük cirmlerle müsademenin ne derece dehşetli olduğunu kıyas edebilirsin.Manzume-i şemsiyenin, yâni şemsin me'mumları ve meyveleri olan oniki seyyarenin acâibini ilm-i muhit-i İlâhiye havale edip, yalnız gözümüzün önünde seyyaremiz bulunan arza bakıyoruz. Görüyoruz ki: Bu seyyaremiz bir azamet-i şevket-i Rububiyyeti ve haşmet-i saltanat-ı Uluhiyyeti ve kemâl-i rahmeti ve hikmeti gösterir bir surette Güneşin etrafında, emr-i Rabbâni ile - Üçüncü Mektupta beyan edildiği gibi - pek büyük bir hizmet için bir uzun seyr ve seyahat, ona ettiriliyor. Bir sefine-i Rabbâniye olarak acâib-i masnuât-ı İlâhiye ile doldurulmuş ve zişuur ibâdullaha seyrangâh gibi bir mesken-i seyyar vaziyeti verilmiş. Ve evkat ve hesabı bildirecek saat akrebi gibi, Kamer dahi dakik hesaplarla azim hikmetlerle ona takılmış ve o Kamere başka menzillerde ayrı seyr ve seyahat verilmiş. İşte bu mübarek seyyaremizin şu halleri, küre-i arz kuvvetinde bir şehadetle, bir Kadir-i Mutlak'ın vücub-u vücudunu ve vahdetini isbat eder. Mâdem şu seyyaremiz böyledir. Manzume-i şemsiyeyi ona kıyas edebilirsin. Hem Şemse, kendi mihveri üstünde cazibe denilen mânevi ipleri yumak yaptırmak için dolap ve çıkrık hükmünde olan güneşi, bir Kadir-i Zülcelâl'in emriyle döndürüp, o seyyaratı o mânevi iplerle bağlayıp tanzim etmek ve güneşi bütün seyyaratı ile saniyede beş saatlik bir mesafeyi kestirecek kadar bir sür'atle, bir tahmine göre "Herkül Burcu" tarafına veya Şems-üş-şümus cânibine sevk etmek, elbette ezel ve ebed Sultanı olan Zât-ı Zülcelâl'in kudretiyle ve emriyledir. Güya haşmet-i Rububiyyetini göstermek için, bu emirber neferleri hükmünde olan manzume-i şemsiye ordusu ile bir manevra yaptırır. S.) |
MANZUR | Görülen, bakılan, nazar edilen. * Beğenilen. |
MANZURE | Belâ, musibet, felâket, âfet. * Noksan ve kusuru olan, ayıplanacak kadın. |
MAR | f. Yılan. |
MA'RA | Vücudun çok zaman çıplak olan yeri. |
MARAN | (Mâr. C.) f. Yılanlar. |
MARATON | yun. Kırk kilometreden uzun bir yolda mukavemet için yapılan hız koşusu. |
MARAZ | Hastalık, illet, dert. Belâ. |
MARAZ-I MÜSTEVLÎ | Salgın hastalık. |
MARAZ-I SÂRÎ | Tıb: Bulaşıcı hastalık. |
MA'RAZ | (Ma'rez-Ma'riz) Bir şeyin arzolunduğu yer. Göründüğü yer. Sergi, meşher. |
MA'RAZ-I ACÂİB | Acâiblerin teşhir olunduğu yer. |
MA'RAZGÂH | Arzolunan yer, sergi. |
MARAZÎ | (Maraz. dan) Hastalıkla alâkalı. Hastalığa ait. Hastalıklı. |
MARAZİYYÂT | Hastalıklar ilmi, patoloji. |
MA'REC | Çıkacak yer, merdiven. |
MA'REF | Yüzün, devamlı olarak açık görünen yeri. |
MA'REFE | Atın yelesi bittiği yer. |
MAR-EFSA | f. Yılan tutan, yılan efsuncusu. * Yılan sokmuş kimseyi tedâvi eden kişi. |
MA'REKE | Muhârebe meydanı, çarpışma yeri. * Çarpışma. Kıtal. Cenk. |
MAREŞAL | Fr. (Bak: Müşir) |
MA'RET | Kabahat, suç, ayıp, günah. |
MAR-GİR | f. Yılan tutan, yılan tutucu. |
MARHİC | Yılan balığı. |
MARHUK | Kuşkonmaz bitkisi. |
MARIK | Dinsiz, mürted, hak dinden çıkan. |
MARIN | (Mârına) Çekiçle dövülerek açılmağa müsait olan. * Kireçtaşı. * Çeşitli renklerde olan bir çeşit toprak. |
MA'RIZ | (Ma'raz. dan) Bir şeyin görünüp çıktığı yer. Bir şeyin bildirildiği, arzolunduğu makam. |
MARIZ | Hasta, alil, mariz. |
MARİC | Dumansız ateş, alev. * Dumansız barut. |
MA'RİC | Merdiven, yükseliş yeri. |
MARİD | Azgın, sapkın. İnad ve isyanda benzerlerinden çok ileri gitmiş olan. Kibir, inad ve dinsizlikle tanınmış olan. Mütemerrid. |
MA'RİFE | Gr: Arabçada mübhem olmayan " " harf-i ta'rifi ile bildirilen kelime. Böyle bir kelimeden tenvin kalkar, kelime belirli olur. (Bak: Lâm-ı ta'rif) |
MA'RİFET | Bilme, bir şeyi cüz'i vecihle bilmek. * Hüner. Üstadlık. San'at. * Tuhaflık, garib hareket. * Vasıta, tavassut. * İlim ve fenlerle tahsil olunan mâlumat. İrfan kazanmak. (Bak: İrfân) |
MA'RİFET MERTEBELERİ | (Bak: Yakin) |
MA'RİFETPERVER | f. Hünerli, marifetli. |
MA'RİFETULLAH | Masnuat-ı İlâhiyeyi ve Kur'âni hakikatleri tefekkür ve tahsil ile veya lütf-i İlâhi ile kalbi inkişâf ve basirete sâhib olmak. Esmâ-i İlâhiyyeyi tanımak. İlâhi hakikatlara vukufiyet. Her işte Allah rızâsına en uygun hareket tarzını bilip amel etmek. (Ma'rifetin zıddı; inkârdır. İlmin zıddı ise; cehildir.) (Bak: Vicdan-İrfân)(Muhyiddin-i Arabi, Fahreddin-i Râzi'ye mektubunda demiş: "Allah'ı bilmek, varlığını bilmenin gayrıdır." Bu ne demektir? Maksad nedir soruyor?Usul-üd-din imamları ve ulema-i ilm-i Kelâmın akaide dair ve vücud-u Vâcib-ül-Vücud ve Tevhid-i İlâhiye dair beyanatları, Muhyiddin-i Arabi'nin nazarında kâfi gelmediği için, İlm-i Kelâm'ın imamlarından Fahreddin-i Râzi'ye öyle demiş.Evet, İlm-i Kelâm vasıtasiyle kazanılan Mârifet-i İlâhiye, mârifet-i kâmile ve huzur-u tam vermiyor. Kur'an-ı Mu'ciz-il Beyan'ın tarzında olduğu vakit, hem mârifet-i tâmmeyi verir; hem huzur-u etemmi kazandırır ki, inşâallah, Risale-i Nur'un bütün eczaları, o Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın cadde-i nurânisinde birer elektrik lâmbası hizmetini görüyorlar.Hem, Muhyiddin-i Arabi'nin nazarına, Fahreddin-i Râzi'nin İlm-i Kelâm vâsıtasiyle aldığı mârifetullah ne kadar noksan görülüyor; öyle de; tasavvuf mesleğiyle alınan mârifet dahi, Kur'an-ı Hakim'den doğrudan doğruya veraset-i Nübüvvet sırriyle alınan mârifete nisbeten o kadar noksandır. Çünki: Muhyiddin-i Arabi mesleği, huzur-u dâimiyi kazanmak için $ deyip, kâinatın vücudunu inkâr edecek bir tarza kadar gelmiş. Ve sâirleri ise, yine huzur-u dâimiyi kazanmak için $ deyip, kâinatı nisyan-ı mutlak altına almak gibi, acib bir tarza girmişler. Kur'an-ı Hakim'den alınan mârifet ise, huzur-u dâimiyi vermekle beraber, ne kâinatı mahkum-u adem eder, ne de nisyan-ı mutlakta hapseder. Belki, başıbozukluktan çıkarıp, Cenâb-ı Hak nâmına istihdam eder. Herşey mir'at-ı mârifet olur. Sa'di-i Şirazi'nin dediği gibi: $ Herşeyde Cenâb-ı Hakk'ın mârifetine bir pencere açar.Bâzı Sözlerde ulema-i İlm-i Kelâm'ın mesleğiyle, Kur'andan alınan minhâc-ı hakikinin farkları hakkında şöyle bir temsil söylemişiz ki; meselâ: Bir su getirmek için, bâzıları küngân (su borusu) ile uzak yerden, dağlar altında kazar, su getirir. Bir kısım da, her yerde kuyu kazar, su çıkarır. Birinci kısım çok zahmetlidir; tıkanır, kesilir. Fakat her yerde kuyuları kazıp su çıkarmağa ehil olanlar, zahmetsiz herbir yerde suyu buldukları gibi, aynen öyle de: Ulema-i İlm-i Kelâm, esbabı, nihayet-i âlemde teselsül ve devrin muhâliyeti ile kesip, sonra Vâcib-ül Vücud'un vücudunu onunla isbat ediyorlar. Uzun bir yolda gidiliyor. Amma Kur'an-ı Hakim'in minhâc-ı hakikisi ise, her yerde suyu buluyor, çıkarıyor. Her bir âyeti, birer Asâ-yı Musâ gibi nereye vursa âb-ı hayat fışkırtıyor. $ düsturunu, herşeye okutturuyor.Hem imân yalnız ilim ile değil, imânda çok letâifin hisseleri var. Nasılki: Bir yemek mideye girse, o yemek muhtelif âsâba, muhtelif bir surette inkısam edip tevzi olunuyor. İlim ile gelen mesâil-i imâniye dahi, akıl midesine girdikten sonra derecata göre ruh, kalb, sır, nefis ve hâkezâ.. letâif, kendine göre birer hisse alır, masseder. Eğer onların hissesi olmazsa, noksandır. İşte Muhyiddin-i Arabi, Fahreddin-i Râziye bu noktayı ihtar ediyor. M.) |
MARİN | Burun ucunda olan yumuşak kemiksiz yer. |
MARİSTAN | f. Hastahâne. |
MARİZ | (Maraz. dan) Hasta. İlletli. Dertli. |
MARİZANE | f. Hasta olarak. |
MÂRR | Geçen, geçmiş, yürüyen. |
MÂRR-ÜL BEYAN | Beyânı yukarıda geçmiş olan. |
MÂRR-ÜZ ZİKR | Yukarıda zikri geçmiş olan, yukarda bahsedilmiş olan. |
MÂRRE | Fık: Herkesin gittiği umumi yoldan yürüyen. |
MÂRRÎN | (Mâr. dan) Geçenler. |
MÂRRİN Ü ÂBİRÎN | Gelip geçenler. Gelen giden. |
MARSUS | (Bak: Mersus) |
MARTULOS | (Martoloz) Osmanlı Devletinin teşekkülü sıralarında ve yeniçeri teşkilâtından önce, Hristiyanlardan, ordunun geri hizmetlerinde çalışmış olan teşekküllerden biridir. Silâhlanmış kişi mânasında Rumca bir kelimedir. * Eskiden Tuna gemicileri, korsanı mânasında da kullanılmıştır. |
MA'RUF | Bilinen, tanınmış. Belli, meşhur. * Şeriatın makbul kıldığı veya emrettiği. * Adl, ihsan, cud, tatlı dil, iyi muamele. (Bak: Emr-i bi-l ma'ruf) |
MA'RUF-İ CİHÂN | Dünyaca tanınan ve meşhur. Cihânın bildiği. |
MA'RUFAT | Bilinen şeyler. Şeriatın emrettiği hususlar. |
MA'RUFİYET | Ma'rufluk. Ünlülük, meşhurluk, tanınmışlık. |
MA'RUR | Uyuz. |
MA'RUŞ | Üstü çardak şeklinde yapılı bina. |
MA'RUZ | Bir şeyin etkisine uğramak veya uğratmak. * Arzolunmuş, arzolunan. * Serilmiş, yayılmış. * Verilmiş, sunulmuş. * Anlatılmış. * Bir şeye karşı siper alan. |
MA'RUZÂT | (Ma'ruz. C.) Arz olunanlar. Arzedilenler, takdim edilenler. Küçükten büyüğe bildirilenler. |
MARZAT | Rızâ. Memnuniyet, hoşnudluk. |
MARZÎ | Razı olmağa dâir. * Kabul edeceği, razı olacağı. |
MARZÎ-İ İLÂHÎ | Cenab-ı Hakk'ın rızasına uygun işler. |
MARZİYAT | Razı olunacak şeyler. Allah'ın rızasına dair olanlar. |
MARZİYE | Razı olma, hoşnud olma, memnuniyet. |
MA'S | Tıb: Adalelerin tutulması, kasların büzülmesi. Kramp. |
MAS | Yeyni, hafif kimse. |
MAS' | Davarın kuyruğunu salması. * Vurmak. * Parlamak. |
MA'S | Ovmak. * Dürtmek. |
MASA' | Kılıçla vuruşmak. |
MASABAK | (Bak: Masebak) |
MAS'AD | (C.: Masâid) Yukarı çıkılacak yer. Suud yeri. |
MASAD | (C: Musdân-Emside) Dağın yüksek ve yüce yeri. |
MASADAK | Bir sözü veya hükmü tasdik eden husus. "Söylendiği gibi, denildiği şekilde, doğru, sâdık, olduğu gibi, muvâfıktır, mutâbıktır, tıpkısı" gibi mânâlara gelir. Mânânın fertlerine de mâsadak denilebilir. |
MASADIR | (Masdar. C.) Masdarlar. |
MASAFF | Savaş, muhârebe, harp, cidâl yeri. |
MASAHA | Sıhhat mevzii. * Kamer, ay. |
MASAİB | (Bak: Mesaib) |
MASAİD | (Mas'ad. C.) Yukarı çıkacak yerler. |
MASAİF | (Masif. C.) Sayfiyeler, yazlıklar. Yaz mevsiminde oturulacak yerler. |
MASAK | Darlık. |
MASAL | Az miktar olan şey. |
MASALE | Sızıntı. |
MASAM | Duracak yer. |
MASAME | Duracak yer. |
MASAN | Eşya saklanacak yer. |
MASANİ' | (Masna. C.) Sarnıçlar. Su mahzenleri. |
MA'SARA | (Üzüm ve susam gibi şeylerin) sıkıldığı yer. |
MASARİ' | (Mısrâ'. C.) Mısrâlar. * (Masra'. C.) Güreş meydanları. |
MASARİF | (Masraf. C.) Sarfiyatlar, masraflar. (Masârifât da denir.) |
MASARİF-İ UMUMİYE | Umumi masraflar. |
MASARİF | (Masruf. C.) Harcananlar, sarfolunanlar. |
MASARİFAT | (Masârif. C.) Masraflar, giderler. Harcanan paralar. |
MASARÎN | Bağırsaklar. |
MASBAH | Doğacak zaman ve yer. |
MASBU' | Kibirli, gururlu, mağrur. Kendini beğenmiş. |
MASBUG | (C.: Mesâbig) Boyalı, boyanmış. Mülevven. |
MASD | Cima etmek. * Emmek. |
MASDA' | Taşlık yerlerden geçen düz yol. |
MASDAR | Bir şeyin sudur ettiği (çıktığı) menba. * Gr: Fiilin şahsa ve zamana bağlı olmayan şekli, fiil kökü. Okumak, yazmak, kitabet, kıraat, ahz, almak... gibi. Masdar kelimesi.; ism-i mekândır, sudur etmek mânasına gelir. Fiilin mâna ve lâfız ciheti ile mebde' ve me'hazidir. |
MASDAR-I CA'LÎ | (Mec'ul) yapma olan masdar. Arapçada, bazı isim ve sıfatların sonlarına (-iyyet) ilâve edilerek yapılır. Meselâ: İnsan: İnsaniyyet, Şâir: Şâiriyyet. Câhil: Câhiliyyet. Merbut: Merbutiyyet gibi.Arapça veya Farsça kelimenin sonuna (-îden) eki getirilerek yapılır. Meselâ: Cenk. den, Cengîden: Cenk etmek. Fehm. den, Fehmîden: Anlamak.Taleb. den, Talebîden: istemek. |
MASDAR-I MERRE | Fiilin bir defa yapıldığını belli eden masdar. Merre, kerre, lem'a, darbe gibi, "fa'le" vezninden gelen masdarlardır. |
MASDAR-I MİMÎ | Başında mim harfi bulunan masdar. (Ketb: Yazmak) masdarının mimisi (mekteb) olduğu gibi. |
MASDU' | Baş ağrısına tutulmuş olan. Başı ağrıyan. |
MASDUK | Doğruluğu kabul edilmiş, tasdik edilmiş. |
MASDUKA | (C.: Masdukat) Doğru söz. Hakikat ve gerçek olan kelâm. |
MASDUM | Çarpılmış. Kendisine vurulmuş. |
MASDUR | Gönderilmiş, yollanmış olan. * Göğsü incinmiş veya ağrımış olan. |
MASEBAK | Geçen, geçmiş olan, geçmişteki. |
MASELEF | Evvelki, geçmiş. |
MA'SERE | (Ma'seret) Zorluk, güçlük. |
MASFUF | (Masfufe) Saf bağlamış, dizilmiş. Sıra ile dizilmiş. |
MASH | Tutmak. * Çekmek. |
MASH (MUSUH) | Sâbit olma. * Mahvolup belirsiz olmak. * Kısa olmak. |
MASHARA | Maskara, soytarı. * Tuhaflıklar yapan kimse. * Komik, gülünç. * Zevklenme, eğlenme. * Kepaze, utanmaz, rezil. |
MASHARA-İ ÂLEM | Âlemin maskarası. Kepaze, rezil. |
MASHARA | (C: Mesâhır) Büyük taşlı yer. |
MASHUB | (C.: Mesâhib) Beraber alınıp götürülmüş. Kucaklanmış. |
MASHUBEN | Beraberce, birlikte olduğu halde. Yanında bulunarak. |
MASI' | Sağlam vücutlu kimse. |
MASIR | Mâni, engel. |
MASÎ | f. Pervasız, korkusuz. |
MASİF | (C.: Mesâif) (Sayf. dan) Yazlık. Yazın oturulacak yer. Sayfiye yeri. |
MASİK | Yapışkan. * Zapteden, istilâ eden, tutan. |
MASİLE | Üzerinde mum veya fitil yakılan çıra ve şamdan. |
MASÎR | (C.: Masâyi) (Sayruret. den) Sürüp giden. * Karargâh. * Suyun aktığı yer. * Rücu etmek, dönüp gitmek. * Dönüp varılacak yer. |
MASİT | Acı su. * Bir ot cinsi. |
MASİVA | Ondan gayrısı. (Allah'tan) başka her şey hakkında kullanılan tâbirdir) Dünya ile alâkalı şeyler. (Bak: Taabbüd)(...Ey insan! Kur'anın desâtirindendir ki; Cenab-ı Hakkın mâsivasından hiçbir şeyi ona taabbüd edecek bir derecede kendinden büyük zannetme. Hem sen kendini hiçbir şeyden tekebbür edecek derecede büyük tutma. Çünkü mahlukat ma'budiyetten uzaklık noktasında müsavi oldukları gibi mahlukiyet nisbetinde de birdirler. M.N.) |
MA'SİYYET | İtaatsizlik, günah, isyan.(Mâsiyetin mâhiyetinde, bilhassa devam ederse, küfür tohumu vardır. Çünki, o mâsiyete devam eden ülfet peyda eder. Sonra ona âşık ve mübtelâ olur. Terkine imkân bulamıyacak dereceye gelir. Sonra o mâsiyetinin ikaba mucib olmadığını temenniye başlar. Bu hal böylece devam ettikçe küfür tohumu yeşillenmeye başlar. En nihâyet, gerek ikabı ve gerek dâr-ül-ikabı inkâra sebeb olur.Ve keza, mâsiyete terettüp eden hacâletten dolayı, o mâsiyetin mâsiyet olmadığını iddia etmekle o mâsiyete muttali olan melekleri bile inkâr eder. Hattâ şiddet-i hacâletten yevm-i hesabın gelmiyeceğini temenni eder.Şayet yevm-i hesabı nefyeden ednâ bir vehmi bulursa, o vehmi kocaman bir bürhan addeder. En nihayet nedâmet edip terketmiyenlerin kalbi küsufa tutulur, mahvolur gider. El-iyazü Billâh! M.N.) |
MASK | Muhkem, sağlam. (Müe: Maske) |
MASKAT | Düşülen yer. |
MASKAT-I RE'S | Doğum yeri. Vatan. Bir kimsenin doğduğu yer. |
MASKU' | Kırağı düşmüş yer. |
MASKUL | Cilâlanmış, saykal vurulmuş. Mücellâ. |
MASL | Tarhana. * Yoğurt ve süt içinde bulunan yeşilimsi su. |
MASL-ÜD DEM | Kanın sulu kısmı. |
MASLAHAT | İş, mes'ele. * Sulh yolu. * Fayda, maksad, keyfiyet. (Zıddı; mefsedettir) |
MASLAHAT-I MÜRSELE | Şeriat tarafından ne itibar ve ne de ibtâl ve ilgâ edildiği mâlum olmayan bir mes'elenin maslahat üzere fakihler tarafından hükümlendirilmesi. |
MASLAHATBÎN | f. İş yapabilen. İş görmesini bilen. |
MASLAHATGÜZÂR | f. İş bilir. * Elçi vekili. Elçi namına işleri tâkible vazifeli kimse. |
MASLAHATKÂRÂNE | f. Maslahata, işe ve maksada uygun surette. |
MASLAHATŞİNÂS | f. İşten anlıyan, iş bilen. |
MASLAK | Su yolu üzerinde bulunan su haznesi. * Dâima akan su borusu. * Büyük yalak. |
MASLİYE | Tarhana çorbası. * Koruk aşı. |
MASLUB | Salbolmuş, asılmış. Asılarak idam edilmiş. |
MASLUBEN | Asılarak, asılmış olduğu hâlde. Asılma suretiyle. |
MASMASA | Ağzın önü. |
MASNA' | (Masnaa) Su mahzeni. Sarnıç. * Şimdiki Arapçada: Fabrika. * Bucak, köşe. |
MASNEA | İçine yağmur suyu toplanan büyük havuz. |
MASNU' | (Sun'. dan) San'atla yapılan, yapılmış. Yapma, yapmacık. |
MASNU-U VÂHİD | Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) (bir tek olan) san'at eseri. |
MASNUAT | San'atkârâne yapılan şeyler. Yapılanlar. |
MASNUAT-I SAYFİYYE | Cenab-ı Hakk'ın yaz mevsiminde yarattığı san'atlı güzel eserler. |
MASNUK | Nezleli kimse. |
MASON | Fr. Duvarcı mânasına bir kelimeden alınmış isimdir. Dinsiz, imânsız mânâsına kullanılır. Fermeson veya farmason da denir. |
MASR | Parmak uçlarıyla süt sağmak. * Bir şeyi incelemek. * Az olmak. * Dağılmak. (İmtisar veya immisar ile aynı manadadır.) |
MASRA' | Çarpışma, ölme. * Güreş meydanı. |
MASRAF | Sarfedilen, harcanan. Gider. |
MASRİF | (Sarf. dan) Sarfetme ve harcama mahalli. |
MASRU' | Sar'a hastalığına tutulmuş, sar'alı. |
MASRUAN | Sar'alı olarak, sar'a hastalığına tutulmuş olarak. |
MASRUF | Sarfolunmuş, harcanılmış olan. |
MASS | Emmek. Bir şeyi eme eme içmek. |
MASS | (Mâssa) Emici, massedici. |
MASS | Yakın olan. * Dokunan. Değen. |
MASSA | Maraz, hastalık. * Zahmet. |
MASSETMEK | Emmek, emerek içmek. |
MAST | f. Yoğurt. |
MASTABA | (C.: Masâtıb) Sedir, peyke. |
MASTAKİ | Sakız. |
MASTİHİ | Kıbrıs ve Sakız adalarında yetişen bir ağacın adı. |
MASTUB | Damarlardan taşmış kan. |
MASTUR | (Satır. dan) Çizilmiş, yazılmış. |
MASUBE | İsâbet etmiş (felâket, musibet, belâ, âfet). |
MASUG | Kalıba dökülmüş. * Örneğe uygun. * Düz. |
MA'SUM | Günahsız, suçsuz. |
MA'SUMÂNE | Günahsızcasına, suçsuz olarak. |
MA'SUME | Suçsuz kadın veya kız. |
MA'SUMİYET | Ma'sumluk, kabahatsizlik, suçsuzluk. |
MASUN | Korunan, mahfuz, emin, muhafaza olunan. * Sâlim, sağlam. |
MASUNİYET | Eminlik, sağlamlık, muhafaza altında bulunmak, dokunulmazlık. |
MA'SUR | Zor, güç, zorlaştırılmış. |
MASUS | Sirke ile pişmiş güvercin. |
MASUR | Birbirine katılmış şey. Mümtezic. |
MA'SUR | Sıkılmış. Suyu veya yağı çıkarılmış. |
MASVAT | Çok bağıran. |
MASVER | Sütsüz keçi. * Sütü zor çıkan deve. |
MASYEF | (C.: Mesâyıf) Yaz gününde oturulacak yer. * Su yolunun eğri büğrü yeri. |
MAŞAALLAH | Allah'ın istediği gibi. * Allah korusun, Allah saklasın (meâlinde duâdır.) |
MAŞE | f. Maşa. |
MA'ŞEB | Otlu yer. |
MA'ŞER | Cemâat, müttehid cemâat. Birinin ehil veya iyâli. İns ve cin cemaatı. * Bölük, topluluk. |
MA'ŞERÎ | Cemiyete âit. Topluluğa âit. Ortaklaşa. Pek çok. |
MAŞITA | (Meşşâta) Baş tarayan. |
MAŞÎ | (Mâşiyye) (C.: Müşşât) (Meşy. den) Yürüyen, yürüyücü. |
MAŞİYE | (C.: Mevâşi) Koyun ve keçi gibi hayvan. * Oğlu ve kızı çok olan kadın. |
MAŞİYEN | Yaya olarak, yürüyerek. |
MAŞRIK | (Bak: Meşrık) |
MA'ŞUK(A) | Aşk ile sevilen, sevgili. |
MA'ŞUKİYET | Sevilme hâli. Sevilen bir kimsenin hâli. |
MA'ŞUŞ | Zayıf ve cılız adam. |
MATA | (C.: Emtâ) Arka. |
MA'TAB | (C: Meâtıb) Helâk olacak yer. |
MATABİ' | (Matbaa. C.) Matbaalar, basımevleri. |
MATABÎH | (Matbuh. C.) (Tabh. dan) Tabholunmuş yani pişirilmiş şeyler. |
MATABİH | (Matbah. C.) Mutfaklar. Yemek pişirilen yerler. |
MATAF | (C.: Matâif) (Tavâf. dan) Tavâf edilecek, etrâfı ziyaret edilip dolaşılacak yer. |
MATAHİR | (Mathare. C.) Mataralar, su kapları. * Gusülhâneler. İçinde yıkanılıp temizlenilecek yerler. |
MATAİF | (Matâf. C.) (Tavaf. dan) Tavaf edilecek, etrâfı ziyaret edilip dolaşılacak yerler. |
MATAİM | (Mat'am. C.) Yemek yenilecek yerler. Yemek odaları. |
MATAÎM | (Mıt'âm. C.) Oburlar, doymakbilmez kimseler. * Başkalarını beslemeler. |
MATAİN | (Matin. C.) Balçıkla sıvanmış yerler. |
MATAÎN | (Mıt'ân. C.) Mızrakla yaralamakta mâhir ve usta olan. |
MATALİL | (Matlul. C.) Nemli, ıslak ve yaş şeyler. |
MAT'AM | (C.: Matâim) Yemek yenilecek yer. Yemek odası. |
MATAMİH | (Matmah. C.) Göz dikilen şeyler. Göz dikilen yerler. |
MATAMÎR | (Matmure. C.) Mezarlar, kabirler. * Bazı şeyleri saklamak için kullanılan toprakaltı yerler. |
MATAR | (C.: Emtâr) Yağmur. |
MATARA | Askerlerin kullandığı üzeri aba ve çeşitli kumaşlarla kaplı madeni su şişesi veya yolculukta kullanılan deriden yapılmış su kabı. |
MATARE | Kuşu çok olan yer. |
MATARIK | (Mıtrak ve Mıtraka. C.) Demirci çekiçleri. |
MATARİD | (Mıtred. C.) Mızraklar, zıpkınlar. |
MATARİH | (Matrah. C.) Bir şey atılan yerler. * Tarhedilecek yerler. |
MATAVİ | (Matvi. C.) Kıvrımlar. Bükülmüş şeyler. |
MATAYA | (Matiyye. C.) Binek hayvanları. |
MATBAA | (Tab'. dan) Tab'edilen yer. Kitab, gazete ve sâir yazıların basıldığı yerler. Basımevi. |
MATBAA-İ ÂMİRE | Devlet matbaası. |
MATBAH(A) | Mutbah. Yemek pişirilen yer. |
MATBAH-I ÂMİRE | Saray mutfağı. |
MATBAHA-İ KUDRET | Cenab-ı Hakk'ın âşikâr kuvvet ve kudreti ile bahçe, bağ, tarla ve bostan gibi yerlerde pişmiş gibi hazır gıda maddelerinin yetiştiği yer. Kudret mutbahı. |
MATBU' | Tab' olunmuş. basılmış, kitap veya gazete haline gelmiş. Basılıp matbaadan çıkmış olan. |
MATBUAT | Tab' edilmiş neşriyat. Basılmış şeyler. (Kitap ve gazeteler gibi) |
MATBUH | (C.: Matâbih) (Tabh. dan) Kaynatılmış veya haşlanmış (ilâç). * Pişirilmiş yemek. |
MATBUHAT | (Matbuh. C.) Kaynatılmış veya haşlanmış ilâçlar. * Pişirilmiş yemekler. |
MATE | Öldü. |
MATEAHHAR | (Mâ-teahhar) Sonra gelen. Sonradan gelen. |
MA'TEBE | Kızgınlık ve hiddetle hitabetmek. |
MATEKADDEM | (Mâtekaddem) Geçmiş zaman, mâzi. * Sâbık. Geçen şey. * Önceleri. |
MÂTEM | Ağlama. Üzüntü veya kederden ağlayıp sızlama. Kederinden yas tutma.(...Bak! Öyle bir ziya-yı hakikat neşreder ki, eğer O'nun o nurâni daire-i hakikat-ı irşadından hariç bir surette kâinata baksan, elbette kâinatın şeklini bir matemhâne-i umumi hükmünde ve mevcudatı birbirine ecnebi, belki düşman ve câmidatı dehşetli cenâzeler ve bütün zevil-hayatı zevâl ve firakın sillesiyle ağlayan yetimler hükmünde görürsün. Şimdi bak; O'nun neşrettiği nur ile o matemhâne-i umumi şevk-i cezbe içinde bir zikirhâneye inkılâb etti. O ecnebi düşman mevcudat, birer dost ve kardeş şekline girdi. S.) |
MÂTEMDÂR | f. Mâtemli, acılı, yaslı. |
MÂTEMENGİZ | f. Mâtemi ve yası iktiza eden. |
MÂTEMFEZÂ | f. Yası ve mâtemi ziyadeleştirip arttıran. |
MÂTEMHANE | f. Ağlanılan, yas tutulan yer. |
MÂTEMÎ | Yaslı, mâtemli, üzüntülü. |
MÂTEMKÜNÂN | f. Yas tutup mâtem ederek. |
MÂTEMZEDE | Mâtemli. Yaslı. |
MATERYAL | Fr. Bir işin meydana çıkması için lâzım gelen şeyler. |
MATERYALİST | Fr. Maddeci. Her şeyi madde ile kıymetlendiren. (Bak: Maddiyyun) |
MATERYALİZM | Fr. Maneviyatı ve Allah'ı inkâr eden maddiyyunların mesleği. |
MATFA | (İtfâ. dan) Söndürülmüş. |
MATH | El ile vurmak. * Yalamak. * Birbiri ardınca sulamak. |
MATHARE | (C.: Matâhir) Gusülhâne. İçinde yıkanılıp temizlenilecek yer. * Su kabı, matara. |
MATHUM | Dolu, dolmuş. |
MATIR | (Matar. dan) Yağan, yağıcı. |
MATİ' | Uzun, tavil. * Her nesnenin iyisi. |
MATÎN | (C: Metâyın) Balçıklı yer. |
MATÎR | Yağmurlu gün. |
MATÎRAT | Tehlikeli yerler. |
MATÎTA | (C: Metâyıt) Havuz dibinde kalan balçıklı bulanık su. |
MATİYYE | Binek hayvanı. Binek. * Gerinip sevinerek yürüyen. |
MATİYYE-RÂN | Bindiği hayvanı yola süren. |
MATL | Atlatma, geçirme, defetme. * Çekme. |
MATLA' | Güneş veya yıldızların doğdukları yer, ufuktan çıktıkları yer. * Yıldız veya güneşin zuhur etmesi. * Edb: Kaside ve gazelin kafiyeli olan ilk beyti. (Bak: Musarra') |
MATLAB | İstek, istenilen şey. * Hallolunacak mesele. Mebhas. * Kaziye. |
MATLAB-I DİL-HAH | Gönlün isteği, arzu, maksad. |
MATLUB | İstek, istenilen şey. * Alacak. Ödünç verilmiş. |
MATLUBAT | (Matlub. C.) İstenilen, talebedilen ve aranılan şeyler. * Alacaklar. Ödünç olarak verilmiş olan şeyler. |
MATLUL | (C.: Matâlil) Yaş, ıslâk. * Islanmış, nemlenmiş. |
MATMA' | Tamâ edilecek şey. Çok istenilecek şey. |
MATMAH | Tamâh olunan şey, hırsla göz dikilerek bakılan şey veya yer. |
MATMAH-I CİHANÎ | Bütün herkese ait tamah olunan ve büyük istekle üzerine bakılan şey. |
MATMAH-I NAZAR | Hırsla bakılan şey. |
MATMAZEL | Fr. Evli olmayan gayr-ı müslim kız. |
MATMU' | (Tama'. dan) Tama' olunmuş. Hırsla istenen şey. |
MATMUR | Gömülmüş, defnedilmiş. Toprak altına konulmuş. |
MATMURE | Toprak altında bazı şeyleri saklamağa mahsus yer. * Kabir, mezar. |
MATMUS | Gözü doğuştan değil de, sonradan kör olmuş adam. |
MATNEB | (C: Metânib) Omuz. * Omuzla boyun arası. |
MATRAH | (C: Matârih) (Tarh. dan) Mahal, yer. * Tarh olunacak şey, tarh edilecek nesne. * Bir şey atılan yer. |
MATRAN | Taç giymiş piskopos. |
MATRED(E) | Irak eden, uzaklaştıran. |
MATRİS | Fr. Dizilmiş harflerin hususi bir mukavva üzerine alınan kalıbı. * Dizme makinelerinde harf kalıbı. |
MATRUD | Kovulmuş. Tardedilmiş. Uzaklaştırılmış olan. |
MATRUDÎN | Kovulmuş olanlar. Kovulmuşlar. |
MATRUH | Tarh edilmiş, çıkarılmış. * Belirtilmiş, konulmuş (vergi) * Temeli atılmış (Binâ). |
MATRUK | Gevşek ve uyuşuk adam. * Kuruduktan sonra yine yağmurla tazelenmiş. |
MATRUŞ | Traş olmuş. Sakalsız. * Sağır kimse. |
MATT | Çekmek. |
MATTA | İncil kitaplarından birisinin adı. Tahrif edilmiş dört yüz muhtelif İncil içinden seçilen biri. (Bak: Havari) |
MATTAL | (Mattâle) Devamlı olarak borcunu ileri atıp geciktiren. |
MATTE | Vesile, sebep. |
MA'TUF | Ait ve râci' olan. * Bir tarafa meyletmiş. Mâil olan. * İsnadedilen. Yöneltilmiş. |
MA'TUFUN ALEYH | f. Bir rabt edatı ile kendisine bağlı olan kelime (Bak: Harf-i atıf) |
MA'TUH(E) | (Ateh. den) Bunamış, bunak. * Sakat, kötürüm. Amelmânde. |
MA'TUHANE | Bunakçasına, bunamışçasına. |
MA'TUK(A) | (C.: Maâtik) (Atâk. dan) Azat olunmuş. Azatlı. |
MAT'UM | (C.: Mat'umat) Yenecek yemek. Taam. |
MAT'UMAT | (Taam. dan) Yemekler. Taamlar. Yenecek şeyler.("Hem hiç mümkün müdür ki: Fâtır-ı Kerim, Halik-ı Rahim, küçük midenin cüz'i arzusunu ve muvakkat bir beka için lisan-ı hal ile duasını hadsiz enva-ı mat'umat-ı lezizenin icadiyle kabul etsin de, umum nev-i beşerin pek büyük bir ihtiyâc-ı fıtriden gelen pek şiddetli bir arzusunu ve külli ve daimi ve haklı ve hakikatlı, kalli, halli bekaya dâir gayet kuvvetli duâsını kabul etmesin? Hâşâ.. yüzbin defa hâşâ.." L.) |
MAT'UN | (Tâun. dan) Belâya tutulmuş. Musibet ve tâuna giriftar olmuş. * (Ta'n. dan) Ayıplanmış. |
MAT'UNEN | Vebâya tutularak. |
MA'TUT | Mağlup, yenilmiş. |
MATURİDÎ | Mâturidi Mezhebi ve bu mezhebden olan. Semerkand şehrinin Mâturid köyünden olan Ebu Mansur-u Mâturidi'yi (Hicri: 280-332) itikadda imam olarak kabul edenler. Amelde Hanefi Mezhebinden olanlar, itikadda Maturidi mezhebindendir. Çünkü bu Zât, Ehl-i Sünnet itikadına muhalif görüşleri, eserleri ile reddederek ıslâh etmiştir. |
MATV | Çekmek. |
MATVÎ | Bükülü, dürülmüş, kıvrılmış şey. |
MATVİYY | Dürülmüş nesne. |
MATVİYYÂT | Dürülmüş ve bükülmüş olanlar. Kitap sahifeleri gibi toplanmış olanlar. |
MATVİYYEN | Sarılı olduğu halde. Dürülerek. Kıvrılarak. |
MAUK | şer, yaramaz. |
MAUL | Üstün gelinmiş. |
MA-UL HAYAT | Mc: Haysiyyet. Şeref, yüz suyu. * Hayat suyu. (Bak: Ab-ı hayat.) |
MA-UL VERD | Gül suyu. |
MAUN | Eve lâzım şeyler. Ev eşyası. * Malın zekâtı. * Ufak tefek ihtiyaçlar. * Nefaseti sebebi ile (nefsin çok hoşuna gittiğinden) kimseye verilmek istenmeyen şey. |
MÂUN SURESİ | Kur'an-ı Kerim'in 107. Suresidir. "Eraeyte Suresi" de denir. |
MAUN | Yardım, imdat. * Taat. İnkiyad. İtaat. |
MAUNE | Mavna. Yük taşıyan büyük kayık. |
MAUNET | Yardım. İmdat. * Azık. Yol yiyeceği. * Cenab-ı Hakk'ın salih kullarına olan imdadı, inayeti. * Huk: Masarif. |
MA'V | Olmuş taze hurma. * Ses, avaz. |
MA-VAKAA | Vaki' olan. Hâdise. Sergüzeşt. |
MA-VEKA' | (Mâ-Vaka') Vâki olan, olup biten. |
MA'VEL | Ağıt edecek yer. |
MA-VERA | Bir şeyin gerisinde, arkasında veya ötesinde bulunanlar. |
MÂ-VERAÎ | Öteye mensub ve âid. * Diğer âlemle alâkalı. |
MAVERA-ÜN NEHR | Ceyhun ırmağının doğusunda kalan ülkelere müslüman coğrafyacıların verdiği ad. Türklerin yaşadıkları bu ülkeler, Ceyhun ve Seyhun ırmaklarının havzalarını ihtiva ediyordu. * Dicle ile Fırat arası. |
MAVİYE | Billur taşı. |
MAVNA | Limanlarda, şamandıralara bağlı olarak yükleme ve boşaltma yapan gemilerden, kıyılara römorkör yedeğinde yük götürüp getiren tekne. |
MAVTIN | (C.: Mevâtın) (Vatan. dan) Vatan. Yurt edinilen ve yerleşip oturulan yer. |
MAVZER | Alm. Mavzer adında bir Alman'ın yaptığı çaplı harp tüfeği. Askerlikte kullanılan bir silâh. |
MA'Y | Su arkı. Su mecrâsı. |
MAYE | Damızlık. * Esas. Temel. * Bir şeyin mayalanması ve ekşimesi (tahammürü) için konulan madde. * Para, mal. İktidar. Güç. * İlim. * Dişi deve. |
MAYE-İ ŞEB | Gece karanlığı. |
MAYEDAR | f. Kudretli, paralı. |
MAYHOŞ | f. Biraz ekşice lezzetli tatlı. |
MAYIH | (C: Mâha) Kova doldurmak için kuyu içine inen kişi. * Bahşiş veren, atâ eden. |
MAYIN | ing. Karada ve denizde, daha çok gizlendirilerek konulan ve temas edilince patlayan bomba. |
MÂYİ' | Akıcı. Akıcı madde. |
MÂYİ'-İ NÂRÎ | Ateş halinde su veya buhar. |
MÂYİÂT | (Mâyi'. C.) Akıcı cisimler. Su halinde bulunan, akan şeyler. |
MÂYİİYYET | Mâyilik, akıcılık, sıvılık. |
MAYİR | (C: Miyâr) Taamlandıran, yiyecek veren. |
MA'YUB | Ayıplanmış. Ayıplanan. Bir kusuru ve eksiği olan. |
MA'YUBAT | (Ma'yube. C.) Ayıplanacak şeyler. Eksiklikler, noksanlıklar, kusurlar. |
MA'YUBEN | Kusur ve ayıp sayılarak. Ayıplanarak. |
MAYUHDES | Sonradan olan. |
MAYU'KAL | Anlaşılır. |
MAYU'REF | Bilinmez. * Minder altında saklanan şey. |
MA'Z | Keçi. Karaca. |
MAZ' | Çiğnemek. |
MAZ' | Gön yağlamak. * Ağaç kabuğunu soymayıp üstünde bırakmak. |
MA'Z | Çekmek. |
MAZA | (Mezâ) Geçti (mânasına fiil). |
MAZ'A | Her nesnenin bakiyyesi, artığı. |
MAZACI' | (Mazca. C.) Kabirler, mezârlar. |
MAZACİR | (Mazcer. C.) Gönül daralacak ve sıkıntılı yerler. |
MA'ZAD | Alemi, giyen kişinin pazusuna gelen alemli elbise. |
MAZAĞ | Çiğnenecek veya çiğnedikleri yemek. |
MAZAHİR | (Mazhar. C.) Mazharlar. Eşyanın görüldüğü, çıktığı yerler. * Nâil olmalar. * Şereflenmeler. |
MAZAK | Darlık. |
MAZALİM | (Mazleme. C.) Haksızlık ve adaletsizlikler. Zulümler. * Adâlet dâiresi. |
MAZALLE | Yol aranılan yer. |
MAZALLE | (C.: Mazâil) (Zıll. dan) Gölgelik yer. |
MAZALLENİŞİN | f. Gölgelikte oturan. |
MAZA MA MAZA | Olan oldu. Geçen geçti. |
MAZAMÎN | (Mazmun. C.) Mânâlar, mefhumlar, kavramlar. * Ödenmesi gereken şeyler. * Cinaslı, nükteli sözler. |
MAZANNE | (Mazınne) Zannolunduğu yer. Zan götüren. * Ermiş sanılan. |
MAZANNE-İ HAYR | Kendisinden yalnız iyilik umulan kimse. |
MAZANNE-İ SU' | Kendisinden ancak kötülük beklenen kimse. |
MAZARR | Zararlar, ziyanlar. Mazarrât. |
MAZARRA | Meşakkat, zahmet. * Ziyân. |
MAZARRAT | Zararlar. Ziyanlar. Mazârr. |
MAZAYIK | (Mazîk. C.) Zor güç işler. * Sıkıntılı ve dar yerler. |
MAZAZ | Musibet, felâket ve belâ acısı. * Acıma, üzülme, kederlenme. |
MAZBATA | Bir toplantıda konuşulanların neticesinin yazılı şekli. Kararnâme. |
MAZBUT | Zabtolunmuş, elegeçirilmiş. * Sağlam. * Yazılmış. Kaydedilmiş. Hatırda tutulmuş. Derli toplu. * Muhâfazalı. Korunmuş. * Belli, belirtilmiş. |
MAZBUTÂT | (Mazbut. C.) Ele geçirilmiş; kaydedilmiş; hatırda tutulmuş şeyler. Mazbut olan şeyler. |
MAZCA' | (Madca) Yatılacak yer. Mezar, kabir. |
MAZCER | (C.: Mazâcir) Gönül daralacak ve sıkıntılı yerler. |
MA'ZEL | (C: Meâzil) Irak, uzak, baid. |
MAZEM | İki dağ arasında olan dar yol. * Dar olan her yer. |
MA'ZERET | Elde olmadan suç, kabahat işleme. * Mücbir sebeblerini söyleyerek yardım dileme. Özür dileme. |
MA'ZERETCU | f. Özür arıyan. |
MA'ZERETHÂH | f. Özür dileyen. Afvedilmesini isteyen. |
MA'ZERETMEND | f. Özürlü, kusurlu. Mazeretli. |
MAZFUF | Yanında olan şeyleri tamamen tükenmiş olan kimse. |
MAZG | Ağızda çiğneme. |
MAZGAL | yun. Eskiden kale, hisar, sur veya şato duvarlarında açılan iç yanı geniş, dış yanı dar gözleme siperi. |
MAZHAK | (C: Mezâhık) Gülünç kimse. |
MAZHAR | Sahib olma, nâil olma. Şereflenme. * Bir şeyin göründüğü, izhar olunduğu yer. Çıktığı yer. |
MAZHAR-I ESMÂ | Çok sıfatlara ve isimlere mensub hâller kendinde görünen. İsimlere, isimlerinin üzerinde te'sirlerine mazhar (sâhib) olan. * Cenab-ı Hakkın isimlerinin tecellisine mazhar ve âyine olmuş olan.(Cenab-ı Hak insana giydirdiği vücud libasını san'atına mazhar ediyor. İnsanı bir model yapmış. O vücud libasını o model üstünde keser, biçer, tebdil eder, tağyir eder; muhtelif esmasının cilvesini gösterir. L.) |
MAZHAR-I İLHÂM | Kendine ilhâm olunan. (Arı, hayvan ve insanlara olduğu gibi) Kalbine ilhâm gelen zât. |
MAZHARİYET | Mazhar ve nâil olma. Elde etme. Muvaffakiyet. |
MAZIG | Çiğneyen, çiğneyici. |
MAZINNE | (C: Mezânin) İçinde bir şey olduğu tahmin olunan yer. |
MAZIR | Ekşi, hâmız. |
MAZİ | Geçmiş zaman. Geçen, geçmiş olan. * Gr: Bir işin geçen zamanda yapıldığını bildiren fiil. Fiil-i mâzi. Mazi sigası.(O Kadir-i Mutlak, bütün istikbaldeki acaib-i imkânata muktedirdir. Dünü getiren, yarını getirdiği gibi; maziyi icad eten O Zât-ı Kadir, istikbali dahi icad eder. Dünyayı yapan o Sani-i Hakim âhireti de yapar... M.) |
MAZİ-İ NAKLÎ | Yalnız işitilen bir şeyi anlatan fiil sigası. "Nuri gelmiş" gibi. |
MAZİ-İ ŞÂD | Neş'eli, sevinçli mâzi. |
MAZİ-İ ŞUHUDÎ | Gözle görünen veya görmüş gibi bilinen bir şeyi anlatan fiil sigası, kipi. "Nuri geldi" gibi. |
MAZİF | Herkese sofrası açık olan ev. Kapısı açık, misafir sever ev. Misafirperver olan hâne. |
MAZİFE | İzâfe olunmuş. * Keder, hüzün, tasa, gam. |
MAZÎK | Dar yer. |
MA'ZİL | Ayrı. Ayrı bir yer. * Uzak. Baid. |
MAZİLLE | Kıldan yapılma büyük çadır. |
MAZÎM | Mazlum. |
MAZİN | Karınca yumurtası. * Bir kabilenin adı. |
MAZÎR | Ekşi, hâmız. |
MAZÎRE | Ayran. |
MA'ZİRE | (C: Meâzir) Özür etmek. |
MAZİRYUN | Şahtere otu. |
MAZİYAN | Kendisinden küçük arklara ayrılan büyük su arkı. |
MAZİYAT | Geçmişler. Geçen zamanlar. |
MAZİYE | Şarap, hamr. * Beyaz iyi bal. * Beyaz ince yumuşak gömlek. |
MAZÎZ | Musibet ve belâya uğramış. Felâket acısına giriftar olmuş. |
MAZLEME | (C.: Mezâlim) Zulüm ve adaletsizlik. Haksızlık. Can yakma. |
MAZLUM | Zulüm görmüş. Kendine zulmedilmiş. * Halim, selim, sakin, sessiz. |
MAZLUMANE | Zulüm görmüşe yaraşır surette. * Sessizce. Sessizlikle. |
MAZLUMÎN | Zulüm görmüş kimseler. |
MAZLUMİYYET | Mazlumluk. Zulüm görmüşlük. * Sessizlik, yavaşlık. |
MAZMAZ | (İbranice) Hz. Muhammed'in (A.S.M.) Suhuf-u İbrahim ve Tevrat'taki ismi. |
MAZMAZA | Gusül veya abdest alırken, elleri yıkadıktan sonra üç kere ağız dolusu su alıp ağızda çalkalamak. |
MAZMİ | Sulanan ekin. |
MAZMUM | (Zamm. dan) Zammolunmuş. İlâve olunmuş. * Yapışmış. * Zamme ile okunan. |
MAZMUN | Meâl. Mâna. Mefhum. * Nükteli, san'atlı, ince söz. * Ödenmesi lâzım olan. * Fık: Gasb, telef veya zulüm sebebi ile ödenmesi lüzum etmiş şey. |
MAZNUK | Nezle olmuş. Nezleli. |
MAZNUN | (Zann. dan) Zannolunmuş. Zan altında bulunan, kendisinden şüphe edilen. * Huk: Bir suç dolayısı ile sorguya çekilen kimse. Sanık. |
MAZNUNÎN | (Maznun. C.) Zan altında bulunanlar. Şüpheli kimseler. |
MAZRA | Ayran. Bir nevi yemek. |
MAZRAC | (C: Mezaric) Eski elbise. |
MAZRAHÎ | Akbaba. * Ulu, şerefli kimse. * Her beyaz nesne. |
MAZREB | Vuracak yer. * İlikli kemik. |
MAZRUB | (Zarb. dan) Zarbolunmuş. Çarpılmış. Dövülmüş. * Basılmış, damgalanmış. * Mat: Çarpılan. (Bak: Madrub) |
MAZRUBEYN | Birbirine çarpılan iki sayıdan herbiri. |
MAZRUF | Zarflanan. Sarılıp muhafaza edilen. Zarfa konan. |
MAZRUFÂT | (Mazruf. C.) Zarflı olanlar. |
MAZRUFEN | Zarf içinde olarak. Zarflı surette. |
MAZRUR | Zarar etmiş. Ziyan görmüş. |
MAZRUS | Örülmüş, örülerek yapılmış. Diş takımı. |
MA'ZUB | Kötürüm kimse. |
MAZ'UF | Zayıf ve cılız. Zayıflamış. |
MAZUFE | İzâfe olunmuş. |
MA'ZUL | (Azl. den) İşinden çıkarılmış, kovulmuş, azledilmiş. |
MA'ZULEN | Azledilmiş olarak. İşinden çıkarılmış olarak. |
MA'ZULÎN | (Ma'zul. C.) İşinden çıkarılmış olan kimseler. Azledilmişler. |
MA'ZULİYET | Azledilme hâli. Açıkta kalınış. |
MA'ZUR | Özürlü. Özrü olan. |
MA'ZURİYYET | Ma'zurluk. Özürlülük. |
MA'ZUZ | Katı, şiddetli, şedid. |
MAZZ | Nar. |
MAZZ | Gönlün gamdan ve tasadan yanması. * İkrar etmek, kabul etmek, açıktan söylemek. |
MEAB | Dönülecek yer. Sığınılacak yer. Melce'. |
MEAB | Ayıp yeri. * Ayıp. |
MEABİD | (Bak: Maâbid) |
MEAD | Ahiret. (Bak: Maâd) |
MEADİB | (Me'debe. C.) Ziyâfetler. |
MEADİN | (Bak: Maâdin) |
MEAHİZ | (Me'haz. C.) Me'hazler. Bir şeyin çıktığı veya alındığı yerler. Kaynaklar. |
MEAKİL | (Me'kele. C.) Yenilecek şeyler. Yemekler. Erzâk. |
MEÂL | (Geri dönmek ve rücu eylemek. den) Meydana gelen netice. Mefhum. * Mânası. Kısaca mânası. * Kaymak. * Husul yeri, peyda olunacak yer. * Son, sonuç.(Meâl, te'vilin me'hazi olan "evl" mânasına masdar-ı mimîdir. Bir şeyin varacağı gâye mânasına ism-i mekân da olur ki, te'vilin hasılı demektir. Bundan başka meâl, bir şeyi eksiltmek mânasına da gelir. Onun için örfte bir kelâmın mânasını her vechile aynen değil de, biraz noksaniyle hasılına göre ifade etmeğe de meâl denilmiştir. E.T.) |
MEÂL-İ İCMALÎ | Kısaca hülâsası, kısaca mânâsı. İcmalî meâl. |
MEÂLEN | Mânâca aynısı olmadan eksiği ile anlaşılan neticesi. Mânaya göre. (Bak: Te'vil) |
MEÂLÎ | Kısaca mânasına ait. |
MEALÎ | (Bak: Maâlî) |
MEALİM | (Bak: Maalim) |
MEALPERVER | f. Mânâlı. * Mâna anlatan. |
MEÂN | Mekân, menzil. |
MEANN | Enli, geniş. * şişman gövdeli kimse. * Hatip. |
MEAR | Arlanacak, utandıracak şey. |
MEAR | Saç ve sakalın dökülmesi. |
MEARİB | İhtiyaçlar, hâcetler, lüzumlu ve istenen şeyler. İstekler. |
MEARİC | (Mi'rac. C.) Mi'raclar. Merdivenler. Çıkılacak yerler. |
MEARİC SURESİ | Kur'an-ı Kerim'in 70. Suresi olup Seele veya Mevaki Suresi de denir ve Mekkîdir. |
MEARRE | Keffaret, diyet. * Elem, meşakkat, dert, günah. |
MEASİ | (Bak: Maâsi) |
MEASİM | Günahlar. * Günah işlenecek yerler. |
MEASİR | (Me'sere. den) Güzel eserler. Nişanlar. İzler. |
MEASİR-İ BERGÜZİDE | Seçme güzel eserler, izler, nişanlar. |
MEASS | Çok cür'etli. Hiç çekinmeyen. |
MEASS | Talep mevzii, isteme yeri. |
MEAYİB | Kusurlar, ayıblar, lekeler. (Bak: Maâyib) |
MEAZ | (Bak: Maâz) |
MEAZİB | (Mi'zab. C.) Oluklar. Su yolları. |
MEAZİF | Sazlar. Çalgılar. Saz âletleri. |
MEAZİN | (Me'zene. C.) Ezan okunan yerler. |
MEAZİR | Perdeler. Hicablar. * Özürler. |
MEAZİR | (Mi'zer. C.) Peştemallar. |
MEBAD | (Mebâdâ) f. Sakın, olmaya ki... |
MEBADİ | (Mebde. C.) Mebdeler, başlangıçlar, ilk unsurlar. * Çekirdekler. * Prensipler. |
MEBADİ-İ ZARURİYYE | Bir hakikat tam bilinmeden önceki isbat edici zaruri emâreler, başlangıçlar, hazırlıklar. (Bak: Hads) |
MEBAHİS | Bahisler. Mebhaslar. * Araştırma yerleri. |
MEBAHİS-İ İLMİYE | İlmi bahisler. |
MEBAL | (Bevl. den) Sidiğin çıktığı yer. |
MEBALİĞ | (Meblâğ. C.) Paralar, akçeler. |
MEBANİ | Temeller. Esaslar. * Yapılar. Binâlar. |
MEBANİ-İ KELÂM | Sözün esâsını teşkil eden şeyler. |
MEB'AS | (C.: Mebâis) Yollanma, gönderilme. |
MEB'AT | Yaban sığırının yatağı. * Davar ve deve yatağı. * Mekân, menzil. |
ME'BAZ | (C: Meâbiz) Diz altındaki çukur. |
MEBDE' | Baş taraf. Başlangıç. Başlama. * Kaynak. Kök. Temel. Esas. |
MEBDE-İ SUKUT | Sukutun başlangıcı. Düşüşün mebdei. |
MEBDEİYET | Başlangıç olma işi. |
ME'BELE | Deve duracak yer. * Devesi çok olan yer. |
MEBERRAT | (Meberre. C.) Sevab için, hayır kazanmak için yapılan işler. |
MEBERRE | (C.: Meberrât) Sevab için, hayır kazanmak için yapılan iş. |
MEBERRET | Nöbet şekeri. |
MEBGA | Talep mevzii, isteme yeri. |
MEBGUZ | Sevilmemiş. Buğzedilmiş. Nefret edilmiş. |
MEBHAS | Kısım. Bahis. Fasıl. Bir mes'eleye âid söz. * Arama, araştırma yeri. * Bir şeyin arandığı yer. |
MEBHUR | Nefes darlığına mübtelâ olan, hırhır soluyan. |
MEBHUS | Bahsolunan. Bahsolunmuş. Evvelce bahsi geçmiş. |
MEBHUS-ÜN ANH | Sözü geçmiş şey. Bahsolunan şey. |
MEBHUT | Hayretle, şaşkın, mütehayyir. Sersem. |
MEBİ' | (Bey'. den) Satılmış şey. |
MEBİT | (Beyt. den) Geceleyin kalınacak yer. Geceliyecek yer. |
MEBİZ | (C.: Mebâyiz) Tıb: Yumurtalık. |
MEBKALE | (C: Mebâkıl) Sebzevat yetiştirilen yer. |
MEBLAĞ | Para, mevcud para miktarı. * Yetişmek. |
MEBLEVLE (MİBVELE) | İçine bevledilen kap. |
MEBLU' | (Bel'. den) Yutulmuş. |
MEBLUL | Nemli, yaş. Islak, ıslanmış. |
MEBNA | Temel. Yapı yeri. * Üss-ül esas. Asıl ve esas. |
MEBNİ | Yapılmış. Kurulmuş. * Bir şeye dayanan. Nazar ve itibâr ve isnad olunarak. * ... den dolayı... e binâen. * Gr: Son harfi harekesi değişmeyen kelime. Tasrife tâbi olmayan (fiil çekimine uğramıyan) kelime. |
MEBRADE | Soğukluk. * Soğukluk verecek zaman ve mekan. |
MEBREZ | Abdesthâne. |
MEBRUD | Soğuk, soğumuş. |
MEBRUK | Tebrike şâyeste kimse. Tebrike değer nesne. |
MEBRUR | Hayırlı. Makbul. Beğenilmiş. Sadık olmakla makbule geçmiş olan. |
MEBRUZ | Gösterilmiş, ibraz olunmuş. * Açılmış mektub. |
MEBSEM | (C: Mebâsim) Tebessüm etmek, hafif gülümsemek. |
MEBSUS | Dağılmış. Yayılmış. Herkesçe duyulmuş. şayi' olmuş. |
MEBSUT | Açılmış. Yayılmış. Serilmiş. * Mufassal. Etraflıca beyan olunan. Bast olunmuş. Uzun uzadıya anlatılmış. |
MEBSUTEN | Mebsut olarak. |
MEBSUTEN MÜTENASİB | Birbirlerine nisbetli olan iki şeyden birinin artmasıyla, diğerinin de aynı nisbetle artması; veya eksilmesiyle diğerinin de eksilmesidir. Doğru orantılı. |
MEBŞURE | Yüzü ve vücudu güzel yaratılmış kadın. |
MEBŞUŞ | (C.: Mebâşiş) Silinmiş. İzi eseri kalmamış. |
MABTAHA | (C: Mebâtıh) Kavun karpuz ekecek yer. |
MEBTUN | Karnı hasta olan kimse. |
MEBTUŞ | Tutulmuş. * Hışım olunmuş. |
MEBTUT | Kesilmiş ve ayrılmış. |
MEBTUTE | Fık: Üç talak ile boşanmış olan kadın. |
MEB'UC | Karnı delinmiş. |
MEB'US | Gönderilen. Ba's edilen. * Halk arasından seçilerek Millet Meclisine âzâ edilen. * Allah tarafından gönderilmiş olan. * Öldükten sonra diriltilen. |
MEB'USÂN | f. Meb'uslar. Milletvekilleri. |
MEB'USİYET | Mebusluk. Milletvekilliği vazifesi. |
MEBYET | Geceliyecek yer. Gece vakti kalınacak yer. |
MEBZUL | Bol. Çok sarf olunan. Ucuz. |
MEBZULÎ | Bolluk, çokluk, kesret. |
MEBZULİYYET | Ucuzluk. Bolluk. |
MEBZULİYYET-İ ELVAN | Renk bolluğu. |
MEC' | Hurmayı sütle ıslatıp yemek. |
MECA' | Açlık. |
MECAA | Hilebazlık etmek, hile yapmak. |
MECADİF | (Micdâf. C.) Kayık veya sandal kürekleri. |
MECADİL | (Micdel. C.) Köşkler, kasırlar. |
MECAE | (Mecâet) Açlık. Acıkma. |
MECAL | Tâkat. Güç. Kuvvet. * İktidar. İmkân. * Fırsat. |
MECALÎ | (Meclâ. C.) Aynalar. |
MECALİS | Meclisler. Toplantılar. Toplantı yerleri. |
MECAMİ' | (Mecmua. C.) Mecmualar. Dergiler. |
MECAMİR | (Micmer. C) İçlerinde tütsü yakılan kaplar, buhurdanlar. |
MECANE | Ne bulursa sakınmadan yapmak. Mecnunluk. |
MECANİK | (Mencenik. C.) Mancınıklar. (Bak: Mancınık) |
MECANİN | Mecnunlar. Deliler. |
MECARÎ | (Mecrâ. C.) Mecralar. Su yolları. Su yatakları. |
MECAZ | Yerinden ve haddinden tecavüz etmek. Hududunu aşmak. * (Cevaz. dan) Geçecek yer. Yol. * Edb: Hakiki mânâsı ile değil de ona benzer başka bir mânâ ile veya istenileni hatırlatır bir kelime ile konuşmak. İstenilene benzer bir mâna ifadesi. Meselâ: Bazı Hadis-i Şeriflerde dünyaya nezâret eden iki melâikenin öküze ve balığa benzetildiği gibi.Edebiyat: Lügatı'nın, "Mecaz" Maddesinde şu tafsilât vardır: Bir kelime, kendi mânasında kullanılırsa; hakikat olur. Eğer bir münasebetle asıl mânasından başka bir mânada istimâl edilir ve kendi mânasında kullanılmasında "karine-i mânia" bulunursa mecaz'dır. Meselâ; tahta kelimesi ağaçtan satıh mânasına olduğu halde hakikattır. Fakat yazı levhası mânâsına kullanılır. Faraza, Muallim tarafından talebeye "tahta başına geç" denilirse, mecaz'dır. Çünkü, levhanın tahtadan yapılmış olması münasebeti ile, bir de başına geçilecek tahtanın ancak yazı tahtası olup döşeme ve tavan tahtalarının başına geçilemiyeceği karine-i mâniası ile, o kelime hakikat mânâsından mecâz mânâsına naklolunmuştur.Nakildeki münasebete alâka denilir. Alâkası teşbih olan mecazlar istiâre, başka türlü alâkası bulunanlar da mecaz-ı mürsel'dir. Mecaz-ı mürselin alâkaları teşbihten başkadır ve en meşhurları şunlardır:1- Hulul : Hakikat ve mecaz mânalarında birinin ötekine mahal olmasıdır. (Derse girildi) denildiği vakit, hâl olan dersin söylenip onun mahalli bulunan dershânenin kasdedilmesi. (Yemekhâneye indi) denilince de, mahal bulunan yemekhânenin zikrolunup yemeğe inildi, denilmek istenmesi gibi.Mânâca cüz'i bir fark ile buna, zarfiyyet, mazrufiyyet alâkası da diyebiliriz.2- Sebebiyyet, müsebbebiyyet : Hakiki ve mecazi mânâlardan birinin diğerine sebeb müsebbeb olmasıdır. "Bir muharrir, kalemiyle geçinir" cümlesinde sebeb olan kalemin zikredilip müsebbeb olan yazı ücretinin kasdedilmesi; kar yağarken söylenilen "bereket yağıyor" cümlesindeki müsebbeb olan bereketin zikredilip, sebeb olan karın murad edilmesi gibi.3- Cüz'iyyet, külliyet : Hakikat ve mecaz mânâlarından biri, diğerinin cüz'ü olmasıdır. Diğer bir tabir ile; bir şeyin bütünü kasdedilmesidir. "Marmaradan her yelkenUçar gibi neş'eli"beytindeki yelken kelimesi gibi. (ki, onun zikriyle bütünü söylenip parçası, yahut parçası söylenip bütünü bulunan kayık murad edilmiştir).4- Itlâk ve takyid : Hakikat ve mecaz mânâlarından birinin mutlak yâni umuma; o birinin mukayyed, yâni hususa delâlet eder olmasıdır. Hayvan kelimesindeki mânâ umumidir. Hayvan deyip de meselâ "At" ı murad etmek onu mukayyed bir mânâda kullanmak demek olacağından "Mecaz" olur.5- Kevniyyet : Bir şeye eski hâlinin ismini vermektir. Bir vâlidenin, yetişmiş oğluna; "bizim çocuk" demesi gibi.6- Evveliyyet : Bir şeyi sonra olacağı isim ile zikretmektir. Tıbbiye ve deniz mekteblerine yeni girmiş talebeye "Doktor ve Kaptan" denilmesi gibi.(Mecaz ilmin elinden cehlin eline düşerse, hakikate inkılâb eder, hurâfata kapı açar. S.) |
MECAZ-I MÜRSEL | Edb: Kelimenin asıl mânâsıyla mecazî mânâsı arasında benzerlik bulunmasından başka bir alâka bulunmasıyla olan mecazdır. |
MECAZE | Cevizlik yer. |
MECAZEN | Mecaz olarak. Gerçek değil de mecaz yoliyle. |
MECAZÎ | Mecazla ilgili. |
MECAZİB | (Meczub. C.) Meczublar. Cezbeye tutulmuş olanlar. |
MECBE | Geniş ve işlek yol. |
MECBEE | Mantar yetişen yer. |
MECBUB | Hayası ve zekeri kesilmiş. |
MECBUL(E) | (Cibillet. den) Yaratılmış. Yaratılışında bir hâl veya sıfat bulunan. |
MECBUR | Zor görmüş. Zorla bir işe girişmiş. İcbar görmüş. * Hatırı alınmış, gönlü yapılmış. (Hakiki manası: Kırıldıktan sonra bütünlenmiş.) |
MECBUREN | İster istemez. Cebirle. Zaruret icâbı. Zorla. |
MECBURÎ | Zor altında, ister istemez, yapma mecburiyetinde. |
MECBURİYET | Zora tutulma. Mecburluk. |
MECC | Ağızla su püskürmek. * Sulu şeyler atmak ve saçmak. |
MECCAN | Parasız, karşılıksız, ücretsiz, bedâva, meccânen. |
MECCANEN | Ücretsiz, parasız. |
MECCANÎ | Bedavacı. Parasız. |
MECCANİYET | Ücretsizlik, meccanilik. |
MECD | Büyüklük. Azamet. * şeref, itibar. |
MECDERE | Lâyık olacak mekân. |
MECDEYE | Kıtlık yeri. |
MECDUD | Rızkı bol, nasibli, bahtiyar. * Kesilmiş, maktu. |
MECDUL | Sağlam ve muhkem şey. * Sağlam yapılı ve kemikli kimse. * Bükülmüş. |
MECDUR | Tıb: Çiçek çıkarmış kimse. |
ME'CEL | (C: Meâcil) Su toplanan yer. |
MECELLAT | (Mecelle. C.) Mecmualar, kitaplar, dergiler. |
MECELLE | Mecmua. Fikir topluluğu. Risale. Kitab. Hikmetli sahife. * Fıkıh kitabının muâmelât kısmının toplu bir parcası. * İslâm Hukukuna dâir bir mecmua. |
MECENNE | Kalkan, siper. * Delilik, mecnunluk, divanelik. |
MECER | Koyunun karnındaki kuzu büyüdükçe durmaya kadir olmaması. * Büyük asker. * Susuzluk. |
MECERRE | (Mecerret-üs Sema) Kehkeşan, Samanyolu denilen büyük, parlak yıldız kümesi. |
MECFER | Beli kalın olan at. |
MECHEL | (C.: Mecâhil) Belirtisiz, işaretsiz, nişansız. * Yolu ve izi olmayan çöl. |
MECHELE | Birini câhilliğe sevkeden şey. |
MECHUD | (Cehd. den) Çalışmış uğraşmış, didinmiş, cehdetmiş. * Kuvvet, kudret, güç. |
MECHUL | Bilinmeyen. Belli olmayan. |
MECHUL-ÜL AHVAL | Kimin nesi olduğu bilinmeyen kimse. |
MECHUL-ÜN NESEB | Kimin çocuğu olduğu bilinmeyen kişi. |
MECHULAT | (Mechul. C.) Mechul olan ve bilinmeyen şeyler. |
MECHULİYET | Bilinmezlik, mechullük. |
MECHURE | Harf, hareke ile okunduğu vakit, nefesin hapsolunup sesin âşikâr olmasında okunan harfler. Bu harfler nefesi kendileri ile cereyandan men'ederler. |
MECHURİYE | Aşikâre olunmuş, açıklanmış, meydana konulmuş. |
MECİ | (Meciyyen) Gelme, geliş. |
MECİD | Azametli. Şerefli. Gâlib. * Esmâ-i İlâhiyedendir. |
MECİDİYE | Sultan Abdülmecid zamanında 1840'da basılmış 20 kuruş değerinde gümüş para. |
MECL | Elin kabarması. * Balta gibi bir nesne tutmaktan veya çalışmaktan dolayı elin kabarıp nasırlanması. |
MECLA | (C.: Mecâli) Ayna, mir'at. * Çıkma ve görünme yeri. * Başın tepesinde kıl bitmeyen yer. |
MECLEB | Beyaz çiçekli bir otun adı. (Adam boyu uzar ve yaprağı zerdaliye benzer.) |
MECLİS | Oturulacak, toplanılacak yer. * Görüşülecek bir mes'ele için bir araya gelmiş insan topluluğu. * Devlet işlerini görüşmek üzere Millet Vekillerinin toplandıkları büyük bina. |
MECLİS-İ A'YÂN | Osmanlı İmparatorluğu zamanında hükümet tarafından seçilmiş olan meclis. (Bunun karşılığı, zamanımızda, senato meclisidir.) |
MECLİS-İ MEBUSAN | Halk tarafından seçilen meb'usların meclisi. Millet Meclisi. |
MECLİS-İ ÜLFET | Konuşma meclisi. |
MECLİS-İ VÜKELÂ | Kabine toplantısı. Bakanlar kurulu toplantısı. |
MECLİS-ARA | f. Meclisi süsleyen. |
MECLİS-EFRUZ | f. Meclisi parlatan. Meclisi aydınlatan. |
MECLİS-FÜRUZ | f. Meclisi parlatan. Meclisi aydınlatan. |
MECLİSÎ | Meclisle alâkalı. Meclise ait. |
MECLİSİYAN | Meclis ehli. Mecliste bulunan âzâlar. |
MECLUB | Celbolunmuş. Çekilmiş. Kapılmış. * Tarafdarlığı kazanılmış kimse. * Aşık. Tutkun. |
MECLUBİYET | Tutkunluk, meclubluk. |
MECLÜVV | Parlak, cilâlı. Mücellâ. |
MECMA' | Toplanılacak yer. Kavuşulan yer. |
MECMA-İ ALEYH | Hakkında toplanılan, ittifak edilen, birleşilen şey. |
MECMA-I EKBER | En büyük toplanma yeri. Mahşer. |
MECMA-I HAKAİK | Hakikatlerin toplandığı yer. Hakikatlerin merkezi. |
MECMA-ÜL EZDÂD | Zıtların toplandığı yer. * Mutlak hürriyet. |
MECMA-ÜL KÜLL | Hepsinin toplandığı yer. |
MECMECE | Yazının karışık olması. * Kalbinde olanı demek isteyip, yine demeyip gizlemek. |
MECMEDE | Buzluk, karlık. |
MECMU' | Bütün, hepsi. Topluca. Yığılmış. Cem' olunmuş. Bir araya getirilmiş şey. |
MECMUA | Toplanıp biriktirilmiş, tertip ve tanzim edilmiş şeylerin hepsi. * Seçilmiş yazılardan meydana getirilen kitap. Risâle. * Kolleksiyon. |
MECMUAN | Toptan, birden, toplu olarak. |
MECMUAT-ÜL AHZAB | Şeyh Ahmed Ziyaeddin-i Gümüşhanevî'nin üç ciltlik bir duâ mecmuası. |
MECMUİYYET | Topluluk. Bütünlük. Tamlık. |
MECNEB | Çok şey. |
MECNUB | Güney rüzgârı yetişen kişi. * Akciğer zarı iltihabı olan kişi. |
MECNUN | Deli. Çılgın. * İnsanlara çok hususta uymayan. * Birini çok fazla sevip aklını kaçıran. Âşık. |
MECNUNANE | f. Delice, divanece. Mecnunlara ve delilere yakışır surette. |
MECNUNİYET | Delilik. Mecnunluk. |
MECR | Bir nesneyi devenin karnındaki yavrusuna bey'etmek. Devenin karınındaki yavrusunu bir malla değiştirmek. * Çokluk asker. * Akıl. |
MECRA | Suyun aktığı yol. Su yolu. Kanal. * Cereyan eden yer. * Bir haberin yayılma yolu. * Bir şeyin dolaştığı yer. |
MECRUH | Yaralı. Yaralanmış. * Huk: İnandırıcı sözlerle çürütülmüş fikir, davâ. |
MECRUHÎN | (Mecruh. C.) Yaralılar. Yaralanmış olanlar. |
MECRUR | Sürüklenmiş. * Gr: Başında harf-i cer bulunan kelime. İzafet halinde son kelime. Cerr'li okunan kelime. (i, ı diye okunan kelime, yani esreli) |
MECS | Ovmak. Dibagat etmek. |
MECUBE | Cevap. |
MEC'UL | Yapılmış. Meydana çıkarılmış. İkame ve ihdas olunmuş olan. |
ME'CUR | Karşılık almaya, mükâfata hak kazanmış kimse. * Kiraya verilen. |
MECUS | Kulakları küçük olan adam. * Ateşe tapan kişi. |
MECUSİ | Çok eskiden yaşamış, kulağı küçük olan birisinin adıdır. Ateşperestlik âyinine sebeb olduğundan "Ateşperestlere" bu isim verilmiştir. * Eski İran dini olan Mecusilikten olan kimse. |
MECUSİYÂN | (Mecusi. C.) Mecusiler. Ateşe tapanlar. |
MECUSİYET | Mecusilik. |
MECVED | Doymaya yakın olmak. * Yağmur taneleri değmiş cisim. |
MECZİR | (C: Mecâzir) Deve boğazlayacak yer. |
MECZUB | Başkasının te'siri ile hareket hâlinde olan. Cezbedilmiş. Aklı gitmiş olan. Aşk-ı İlahî ile kendinden geçmiş. * Deli. Divane. Mecnun.(Sultan Mehmed Fatih'in zamanında hikâye edilen meşhur ve mânidar "Cibâli Baba kıssası" nev'inden olarak bir kısım ehl-i velâyet, zâhiren muhakemeli ve âkıl görünürken, meczubdurlar. Ve bir kısmı dahi; bâzan sahvede ve daire-i akılda görünür, bâzan aklın ve muhakemenin haricinde bir hâle girer. Şu kısımdan bir sınıfı; ehl-i iltibastır, tefrik etmiyor. Sekir hâlinde gördüğü bir mes'eleyi hâlet-i sahvede tatbik eder, hatâ eder ve hatâ ettiğini bilmez. Meczubların bir kısmı ise; indallah mahfuzdur, dalâlete süluk etmez. Diğer bir kısmı ise, mahfuz değiller; bid'at ve dalâlet fırkalarında bulunabilirler. Hattâ, kâfirler içinde bulunabileceği ihtimal verilmiş.İşte; muvakkat veya dâimi meczub olduklarından, mânen '"mübarek mecnun" hükmünde oluyorlar. Ve mübarek ve serbest mecnun hükmünde oldukları için, mükellef değiller. Ve mükellef olmadıkları için muahaze olunmuyorlar. Kendi velâyet-i meczubaneleri bâki kalmakla beraber, ehl-i dalâlete ve ehl-i bid'aya tarafdar çıkarlar, mesleklerine bir derece revaç verip, bir kısım ehl-i imânı ve ehl-i hakkı, o mesleğe girmeye meş'umane bir sebebiyet verirler. M.) |
MECZUBÎN | (Meczub. C.) Meczublar. Deliler, mecnunlar. Cezbeye gelmiş olanlar. |
MECZUM | Kat'i niyet edilmiş, cezmolunmuş. Kat'i karar verilmiş. * Gr: Son harfi harekesiz okunan kelime. Cezimli kelime. (İlim, kilim, kitab kelimelerinin son harflerinin okunduğu gibi.) |
MECZUM | (Cüzam. dan) Cüzam hastalığına tutulmuş kimse. |
MECZUR | Cezr olunmuş, kare kökü alınmış sayı. (On sayısı yüz sayısının meczurudur, yani kare köküdür.) |
MECZUZ | Kesilmiş, münkatı'. |
MEÇ | Ateşli silahların icadından evvel kullanılan harp âletlerinden biri. Keskin olmayan tâlim kılıcı, uzun ve ince kılıç. |
ME'D | Yumuşak taze ot. * Titremek. * Sallanmak. |
MEDA | Mesafe, nihâyet. Son. |
MEDE-D-DÜHUR | Dünyanın sonuna kadar. |
MEDACİ' | Yatacak yerler. (Bak: Madcâ') |
MEDAFİ' | (Medfa. C.) Ask: Toplar. |
MEDAFİN | (Medfen. C.) Mezarlar, kabirler. Gömülecek, defnolunulacak yerler. |
MEDAHEK | (Bak: Madhek-Mudhike) |
MEDAHİL | (Medhal. C.) Girişler. Girilecek yerler. |
MEDAİH | Medhetmeler. Övmeler. Medhedişler. |
MEDAİN | (Medayin) Şehirler, medineler. Büyük memleketler. * Şimdi harabe olup İslâmiyyetten evvel yaşamış Kisralıların Nuşirevan zamanında kurdukları merkez-i hükümetleri olan büyük şehir. Peygamber Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın doğduğu gece bu şehirdeki büyük sarayın eyvanları yıkılmıştı. |
MEDAK | Bir şeyi ezmekte kullanılan yassı taş. |
MEDAMİ' | Göz yaşları. * Gözler. |
MEDAMİ'-İ HİCRAN | Hicran gözyaşları. Ayrılık gözyaşları. |
MEDAR | Sebeb, vesile. * Bir şeyin etrafında döneceği nokta. Bir şeyin devredeceği, üzerinde hareket edeceği yer. * Gezegenlerin gezerken hareket noktalarının çizdiği dâire. (Dünya, güneş etrafında seyrederken medar-ı senevîsi bir dâireyi andırır.) |
MEDAR-ÜL AYN | Göz çukuru. |
MEDAR-I FAHR | İftihara sebeb olan. Övmeğe vesile. |
MEDAR-I İBRET | İbret almağa yarıyan. |
MEDAR-I MAİŞET | Geçim vasıtası. |
MEDAR-I SENEVÎ | Dünya, güneş etrafında seyrederken çizdiği farazi dâire. |
MEDAR-I TAAYYÜŞ | Maişet tedarikine sebeb olan, geçim vesilesi. |
MEDARE | Kova gibi dikip su çekmekte kullanılan deri. |
MEDARİC | (Medrec ve Medrece. C.) Merdivenler. * Meslekler, yollar. |
MEDARİS | Medreseler. Ders okunan yerler. Talebe-i ulumun ikametgâhları. Din, imân, ahlâk dersi ve fenni ilim okutulan ve aynı zamanda talebenin ikamet ettiği mektebler. |
MEDAS | Harman yeri. |
MEDASE | Harman yeri. |
MEDAYİH | Medhe lâyık işler ve hareketler. |
MEDAYİH-İ BÂHİRE | Çok açıktan birisini veya bir şeyi övmek, medhetmek. |
MEDAYİN | (Midyân. C.) Dâima borçlanan kimseler. |
MEDBEE (MEDBE) | Kabaklık, kabağı çok olan yer. * Kul, abd. |
MEDBUG | Dibâgat olunmuş, tabaklanmış. |
MEDBUR | Zengin. Malı mülkü ve serveti çok olan. * Yaralı, mecruh. |
MEDCEN | Bulutlu gün. |
MED | Uzatma, çekme. Yayma ve döşeme. * Çoğaltmak. * Bir şeye dikkatlice bakmak. * Nihayet, son. * Sönmek. Bir şeyi söndürmek. * Yardım etmek, mühlet vermek. * Yâr ve yâver olmak. * Tarlaya fışkı ve gübre dökmek. * Sel suyu. |
MEDD-İ BİSAT | Kilim yayma, halı serme. |
MEDD-İ NAZAR | Uzağa bakma. Gözün görebildiği kadar göz alımı. |
MEDD-İ YED | El uzatma. |
MEDD İŞARETİ | Harekenin uzun okunacağını gösteren işaretin adı. * Hemze ile elifin birleşmesi. |
MEDDAH | (Mübalâga ile) Çok çok medheden, sena eden. * Edb: Taklidli hikâyelerle halkı eğlendiren hikâyeci. |
MEDD Ü CEZİR | Coğ: Deniz sularının kabarması ve tekrar geriye çekilmesi. |
MEDED | İnayet, yardım, imdad, eman. Eyvah. |
MEDEDCU | f. Meded isteyen, yardım arayan. |
MEDEDCUYANE | f. Medet isteyene, yardım arayana yakışacak surette. |
MEDEDHÂH | f. Meded isteyen, yardım bekleyen. |
MEDEDHÂHÎ | f. Meded arayıcılık, yardım isteyicilik. |
MEDEDKÂR | f. Yardımcı, muin, nâsır. Nusret veren. |
MEDEDKÂRANE | f. Medet ve yardım edercesine. |
MEDEDKÂRÎ | f. Yardımcılık. |
MEDEDRES | f. Yardımcı. İnâyet eden. Yardım eden. Mededresân da denir. |
MEDEDRESANÎ | Yardımcılık. Yardım ve inâyet edicilik. |
MEDE-L-BASAR | Gözün görebildiği kadar. |
MEDE-L-EYYAM | Günlerin sonuna kadar. |
MEDENİ | Faziletli, terbiyeli, kibâr. * Medineli. Şehirli. * Kur'an-ı Kerimin Medine şehrinde nâzil olan âyet ve sureleri. |
MEDENİ-İ BİTTAB' | Doğuştan, yaradılıştan huyları ile medeni oluş. * Cenab-ı Hakkın yaratması ile tab'an iyi huylu, kibar, faziletli kimse. |
MEDENİYET | Adaletseverlik, insanca iyi ve ferah yaşayış. Şehirlilik. Yaşayışta, içtimaî münâsebetlerde, ilim, fenn ve san'atta tekâmül etmiş cemiyetlerin hâli. * İslâmiyetin emirlerine göre, usulü dâiresinde yaşayış.(Küre-i arzı bir köy şekline sokan şu medeniyet-i sefihe ile gaflet perdesi pek kalınlaşmıştır. Tâdili, büyük bir himmete muhtaçtır. Ve keza, beşeriyet ruhundan dünyaya nâzır pek çok menfezler açmıştır. Bunların kapatılması ancak Allah'ın lutfuna mazhar olanlara müyesser olur. M.N.)(Sual: Sen eskiden şarktaki bedevi aşâirde seyahat ettiğin vakit, onları medeniyet ve terakkiyata çok teşvik ediyordun. Neden, kırk seneye yakındır, medeniyet-i hâzıradan "mimsiz" diyerek hayat-ı içtimaiyeden çekildin, inzivâya sokuldun?Elcevab: Medeniyet-i hâzıra-i Garbiye, semâvi kanun-u esasilere muhalif olarak hareket ettiği için seyyiatı hasenatına; hatâları, zararları, fâidelerine râcih geldi. Medeniyetteki maksud-u hakiki olan istirahat-ı umumiye ve saadet-i hayat-ı dünyeviye bozuldu. İktisad, kanaat yerine israf ve sefahet.. ve sa'y ve hizmet yerine tenbellik ve istirahat meyli galebe çaldığından, biçâre beşeri hem gayet fakir, hem gâyet tenbel eyledi. Semâvi Kur'anın kanun-u esasisi $_ $_ $ ferman-ı esasisiyle: "Beşerin saadet-i hayatiyesi, iktisad ve sa'ye gayrette olduğunu ve onunla beşerin havas, avâm tabakası birbiriyle barışabilir." diye Risale-i Nur bu esası izaha binaen kısa bir-iki nükte söyleyeceğim:Birincisi : Bedevilikte beşer üç-dört şey'e muhtaç oluyordu. O üç-dört hâcatını tedarik etmiyen on adette ancak ikisi idi. Şimdiki garb medeniyet-i zâlime-i hâzırası su'i-i istimâlât ve israfat ve hevesatı tehyic ve havâic-i gayr-i zaruriyeyi, zaruri hâcatlar hükmüne getirip görenek ve tiryakilik cihetiyle şimdiki o medeni insanın tam muhtaç olduğu dört hâcâtı yerine, yirmi şey'e bu zamanda muhtaç oluyor. O yirmi hâcatı tam helâl bir tarzda tedarik edecek yirmiden ancak ikisi olabilir. Onsekizi muhtaç hükmünde kalır. Demek bu medeniyet-i hazıra insanı çok fakir ediyor. O ihtiyaç cihetinde beşeri zulme, başka haram kazanmağa sevk etmiş. Biçâre avâm ve havas tabakasını dâima mübarezeye teşvik etmiş. Kur'anın kanun-u esasisi olan "vücub-u zekât, hurmet-i riba" vasıtasiyle avâmın havassa karşı itâatini ve havassın avâma karşı şefkatini te'min eden o kudsi kanunu bırakıp burjuvaları zulme, fukaraları isyana sevk etmeğe mecbur etmiş. İstirahat-ı beşeriyeyi zir ü zeber etti!..İkinci Nükte : Bu medeniyet-i hâzıranın hârikaları, beşere birer ni'met-i Rabbaniye olmasından, hakiki bir şükür ve menfaat-ı beşerde istimâli iktiza ettiği halde, şimdi görüyoruz ki: Ehemmiyetli bir kısım insanı tenbelliğe ve sefahete ve sa'yi ve çalışmayı bırakıp istirahat içinde hevesatı dinlemek meylini verdiği için sa'yin şevkini kırıyor. Ve kanaatsizlik ve iktisadsızlık yoluyla sefahete, israfa, zulme, harama sevkediyor. Meselâ Risale-i Nurdaki "Nur Anahtarı"nın dediği gibi: Radyo büyük bir ni'met iken, maslahat-ı beşeriyeye sarf edilmek ile bir mânevi şükür iktiza ettiği halde, beşte dördü hevesata, lüzumsuz malâyani şeylere sarf edildiğinden; tenbelliğe, radyo dinlemekle heveslenmeğe sevk edip, sa'yin şevkini kırıyor. Vazife-i hakikiyesini bırakıyor. Hattâ çok menfaatli olan bir kısım hârika vesait, sa'y ve amel ve hakiki maslahat-ı ihtiyac-ı beşeriyeye istimâli lâzım gelirken, ben kendim gördüm; ondan bir-ikisi zaruri ihtiyâcata sarf edilmeğe mukabil, ondan sekizi keyf, hevesat, tenezzüh, tenbelliğe mecbur ediyor. Bu iki cüz'i misâle binler misâller var.Elhâsıl : Medeniyet-i garbiye-i hâzıra, semâvi dinleri tam dinlemediği için, beşeri hem fakir edip ihtiyacatı ziyadeleştirmiş... İktisad ve kanaat esasını bozup israf ve hırs ve tama'ı ziyadeleştirmeğe; zulüm ve harama yol açmış. Hem beşeri vesait-i sefahete teşvik etmekle o biçare muhtaç beşeri tam tenbelliğe atmış. Sa'y ve amelin şevkini kırıyor! Hevesata, sefahete sevk edip ömrünü faidesiz zâyi ediyor.Hem o muhtaç ve tenbelleşmiş beşeri, hasta etmiş. Su'-i istimâl ve israfat ile yüz nevi hastalığın sirayetine, intişarına vesile olmuş.Hem üç şiddetli ihtiyaç ve meyl-i sefahet ve ölümü her vakit hâtıra getiren kesretli hastalıklar ve dinsizlik cereyanlarının o medeniyetin içlerine yayılmasiyle intibaha gelip uyanmış beşerin gözü önünde ölümü idam-ı ebedi suretinde gösterip, her vakit beşeri tehdid ediyor. Bir nevi cehennem azâbı veriyor...İşte bu dehşetli musibet-i beşeriyeye karşı Kur'an-ı Hakim'in dörtyüz milyon talebesinin intibahiyle ve içinde semâvi, kudsi kanun-u esasileriyle bin üçyüz sene evvel gösterdiği gibi, yine bu dörtyüz milyonun kendi kudsi esasi kanunlariyle beşerin bu üç dehşetli yarasını tedavi etmesini; ve eğer yakında kıyamet kopmazsa, beşerin hem saâdet-i hayat-ı dünyeviyesini, hem saadet-i hayat-ı uhreviyesini kazandıracağını; ve ölümü, idam-ı ebediden çıkarıp âlem-i nura bir terhis tezkeresi göstermesini ve ondan çıkan medeniyetin mehasini, seyyiatına tam galebe edeceğini ve şimdiye kadar olduğu gibi; dinin bir kısmını, medeniyetin bir kısmını kazanmak için rüşvet vermek değil, belki medeniyeti ona, o semavî kanunlara bir hizmetkâr, bir yardımcı edeceğini Kur'an-ı Mu'ciz-il-Beyan'ın işarat ve rumuzundan anlaşıldığı gibi, Rahmet-i İlâhiyeden şimdiki uyanmış beşer bekliyor, yalvarıyor, arıyor!. R.N.) |
MEDENK | f. Kapı sürgüsü. Kilit. |
MEDER | Tezek, toprak tezeği. * Çakıl. Kuru çamur. Kuru balçık. * Köy, mahalle. |
MEDFA' | (C.: Medâfi') Ask: Top. |
MEDFEE | Deve sürüsü. Çok miktar deve. |
MEDFEN | Mezar. Defnedilen, gömülen yer. |
MEDFU' | Dışarı çıkarılmış, def olunmuş, kovulmuş. * Verilmiş, vezneden çıkarılmış. |
MEDFUAT | (Medfu'. C.) Defedilip dışarı çıkarılmış olanlar. * Sarfedilmiş ve verilmiş paralar. Harcanan veya kasadan çıkan paraların, hesap defterinde kaydedildiği hâne. |
MEDFUN | Defnedilmiş. Gömülmüş. |
MEDH | Birisinin iyiliğini, iyi vasıflarını söylemek. Övmek. |
MEDH | Büyük bahşiş. |
MEDHA | Deve kuşunun yumurtladığı yer. |
MEDHA | Övmek, medhetmek. |
MEDHAL | Girilecek taraf. Dahil olacak yer. * Giriş. Esere başlangıç. Önsöz. Mukaddeme. |
MEDHALDAR | f. Bir işte parmağı olan. Bir işe karışmış olan. |
MEDHAZA | (C: Medâhız) Ayak kayacak yer. |
MEDHENE | Yağhâne. |
MEDHİYAT | (Medhiye. C.) Medh etmeler, övmeler. |
MEDHİYE | Birini medhetmek için yazılan yazı. |
MEDHUL | (Dahl. den) Ayıplanacak kusuru olan. * Dile düşmüş. * Kendisine birşey girmiş olan. |
MEDHUN | f. Tabaklanmış deri. |
MEDHUR | Uzaklaştırılmış veya kovulmuş olan. Tardedilmiş olan. |
MEDHUŞ | Dehşete uğramış. Şaşırmış. Korkmuş. |
MEDHUŞÂNE | Ürkmüş gibi. Ürkmüş bir hâlde. |
MED'Î | Dâvet edilmiş, davetli. Çağrılmış. |
MEDİ | (C: Emdiye) Bir yerde birikip toplanmış su. |
MEDİBB | Selin aktığı yer. |
MEDİD | Devamlı. Çok uzun süren. * Uzatılmış. Çekilmiş. |
MEDÎH | Keskin. |
MEDÎH | (Medh. den) Övmeye ve medhetmeye sebeb olan şey. Övme mevzuu. |
MEDİHA | Medih için yazılan kaside, övme. |
MEDİHAGÛ | f. Medheden, öven. |
MEDİHASENC | f. Medihnâme yazan, övücü yazılar yazan. |
MEDÎN | Borçlu. * Kul, köle, abd. |
MEDİNE | Şehir. * Hicazda Hz. Peygamberin (A.S.M.) türbesi bulunan şehirdir. Buranın İslâmiyyetten evvel ismi "Yesrib" idi. |
MEDİNE-İ MÜNEVVERE | Nurlu, nurlanmış şehir. |
MEDİNE-İ SELÂM | Bağdat şehri. |
MEDİNET-ÜN NEBİ | Eski ismi Yesrib olan ve Peygamberimiz Hz. Muhammedin (A.S.M.) türbesinin bulunduğu Medine şehri. |
MEDKUK | Döğülmüş, toz hâline getirilmiş. |
MEDL | Zayıf, yeyni kimse. |
MEDLEBE | Çınarlık. |
MEDLUL | Delâlet olunan. Gösterilen. * Mânâ. Meâl. Mefhum. Delil getirilen şey. Bir kelime veya bir işâretten anlaşılan. |
MEDLULİYYET | İşâret ve delil olma hâli. |
MEDMA' | (C.: Medâmi') Göz. Ayn. * Gözyaşı. |
MEDMEC | Kadeh. |
MEDMUM | Kırmızı renkli olan. * Dolu, dolmuş. |
MEDN | Durmak, ikamet. |
MEDR | Havuzun içini sıvamak. * Düzmek. |
MEDRAA | Ferâce, kaftan, çarşaf. |
MEDREC(E) | (C.: Medâric) Basamaklı yol. Merdiven. * Meslek. * Tarikat. * Dar yol. Dağ yolu. |
MEDRESE | (Ders. den) Ders görülen yer. Ders okutulan yer. İslâmi ilimleri okuyan talebelerin yatıp kalktıkları ve tahsil için çalıştıkları vakıf odalarının bulunduğu binâ. |
MEDRESE-İ YUSUFİYE | Hz. Yusuf'un (A.S.) iftira, haksızlık ve zulüm ile hapiste kalmasından kinâye olarak, İmân ve Kur'an hizmetinden dolayı tevkif edilenlerin hapsedildiği yere verilen isim. |
MEDRESENİŞİN | Medreseli. Medresede oturan. |
MEDRESETÜZZEHRA | (Medreset-üz Zehra) 1914'de Birinci Cihan Harbinden evvel Van'da; Üstad Bediüzzaman Said Nursî'nin açılması için teşebbüse geçtiği ve Artemit'te (Edremit) temelini attığı Şark Üniversitesi'nin bir adı.(Münazarat Risalesi'nin ruhu ve esası hükmünde olan, hâtimesindeki Medreset-üz Zehra hakikatı ise, istikbalde çıkacak olan Risale-i Nur'a bir beşik, bir zemin ihzar etmek idi ki; bilmediği, ihtiyarsız olarak ona sevkolunuyordu. Bir hiss-i kablelvuku ile o nurani hakikatı, bir maddî surette arıyordu. Sonra o hakikatın maddî ciheti dahi vücuda gelmeye başladı. Sultan Reşad 19 bin altun lirayı Van'da temeli atılan o Medreset-üz Zehra'ya verdi. Temel atıldı, fakat sâbık harb-i umumi çıktı, geri kaldı. Beş-altı sene sonra Ankara'ya gittim, yine o hakikata çalıştım. 200 meb'ustan 163 meb'usun imzalarıyla o medresemiz -150 bin banknota iblağ ederek- o tahsisat kabul edildi. Fakat binler teessüf medreseler kapandı. Onlar ile uyuşamadım, yine geri kaldı. Fakat Cenab-ı Erhamürrâhimîn o medresenin manevî hüviyetini Isparta vilayetinde tesis eyledi. Risale-i Nur'u tecessüm ettirdi. İnşâallah istikbalde Risale-i Nur şakirdleri o âlî hakikatın maddî suretini de tesis etmeye muvaffak olacaklar. K.L.) |
MEDRUK | Anlaşılmış, derk olunmuş. |
MEDRUS | Eskimiş elbise. * Deli, mecnun. * Ders olarak okunmuş. |
MEDSUS | Gömülerek saklanmış olan. Gizli bulunan. * İçine desise karışmış şey. |
MEDŞ | Elin zayıf olması. Elin eti az ve siniri sarkmış olması. |
MEDUF | Islanmış. * Dövülmüş. |
MED'UV | Davet olunan. Çağırılmış. Davetli. |
MED'UVVEN | Çağrılarak, davetli olarak, davet olunarak. |
MED'UVVÎN | (Med'uvv. C.) Davetliler, davet olunmuşlar, çağrılmış olanlar. |
ME'DÜBE | Ziyafet. Düğün. |
MEDYUM | (Medyom) Lât. İspirtizmacılık için vasıtalık eden.(Nurlarla şiddetli alâkası bulunan birkaç has kardeşimizin nazarını, fikrini başka tarafa çevirmek veya zevkli ve ruhani bir meşreb ile meşgul edip, hizmet-i imaniyeye karşı zaifleştirmek için bâzı şahıslar ispirtizma denilen ölülerle muhabere nâmı altında cinnilerle muhabere etmek gibi hattâ bâzı büyük evliyalarla, hattâ peygamberlerle güya bir nevi konuşmak gibi eski zamanda kâhinlik denilen.. şimdi de medyumluk nâmı verilen bu mes'ele ile bâzı kardeşlerimizi meşgul ediyorlar. Halbuki:Bu mes'ele, felsefeden ve ecnebiden geldiği için ehl-i imana çok zararları olabilir. Ve çok su'-i istimalâta menşe' olmakla beraber içinde bir doğru olsa on yalan karışıyor. Çünki, doğruyu ve yalanı tefrik edecek bir mehenk, bir mikyas olmadığından ervah-ı habise ve şeytana yardım eden cinnilerin bu vesile ile hem onun ile meşgul olanın kalbine ve hem de İslâmiyete zarar vermek ihtimali var. Çünki: Mâneviyat nâmına hakaik-ı İslâmiyeye ve akide-i umumiyeye muhalif ihbarat oluyor. Ervâh-ı habise iken kendilerini, ervah-ı tayyibe zannettirip belki kendilerine bâzı büyük veliler nâmını verip İslâmiyetin esasatına muhalif sözlerle zarar vermeye çalışabilirler. Hakikatı tağyir edip, safdilleri tam aldatabilirler.Meselâ: Nasılki güneş, bir küçük cam parçasında ziyasiyle, hararetiyle, şekliyle görünüyor. Fakat, o küçücük camın içindeki güneşin o küçücük timsali, kendi nâmına eğer konuşsa ve dese: Benim ziyam dünyayı istilâ ediyor. Benim hararetim herşeyi ısıtıyor. Ve küre-i arzdan bir milyon defadan daha büyüğüm dese, ne derece hilâf-ı hakikat olduğu anlaşılır. Aynen bu misal gibi; bir peygamber, güneş gibi hakiki makamında iken o ispirtizmanın veyahut medyumluğun cam parçası hükmündeki istidadına göre bir cilvesinin tezahürü, o hakikat nâmına konuşamaz. Eğer konuşsa yüz derece muhalif olur. İspirtizmanın veya medyumluğun o mazhardaki cüz'i cilvesi, vahyin mazharı olan o mânevi güneşin kudsi mahiyetine hiçbir cihetle kıyas olamaz. Çünki: Esfel-i sâfilindeki bir cam parçası mânen a'lâ-yı illiyyinde olan o mânevi güneşin hakikatını yanına getiremez. Getirmeye çalışmak da hürmetsizlikten başka birşey değildir. Ancak onun makamına karib olmak için, Celâleddin-i Süyuti ve bir kısım evliyalar gibi seyr ü süluk ile terakki ederek o mânevi güneşin sohbetine mazhar olunur. Fakat böyle terakki, Risale-i Nurun isbat ettiği gibi, peygamberin velâyetiyle bir nevi sohbeti.. kendi derecelerine göre ve kendi istidatları derecesinde olur.Fakat Nübüvvet hakikatı, velâyetten ne derece yüksek ise, ispirtizma vasıtasiyle veyahut terakkiyat-ı ruhiyye cihetiyle mazhar olunan sohbet ve muhabere dahi hiçbir cihette hakiki peygamberle muhabereye yetişemiyeceğinden yeni ahkâm-ı şer'iyyeye medar-ı ahkâm olamaz.Evet, dinden gelmeyen, belki felsefenin hassasiyetinden gelen celb-i ervah da; hem hilâf-ı hakikat, hem hilâf-ı edeb bir harekettir. Çünki a'lâ-yı illiyyinde ve kudsi makamlarda olanları esfel-i sâfilin hükmündeki masasına ve yalanların yeri olan oyuncak tahtasına getirmek tam bir ihanettir ve bir hürmetsizliktir. Adetâ bir padişahı kulübeciğine çağırıp getirmek gibidir. Belki ayn-ı hakikat ve edeb ve hürmet ve istifade odur ki, Celâleddin-i Süyuti, Celâleddin-i Rumi ve İmam-ı Rabbâni gibi zâtların seyr ü süluk-u ruhanileri gibi seyr ü süluk ile yükselerek o kudsi zâtlara yanaşmak ve istifade etmektir.Rü'ya-yı sâdıkada ervah-ı habise ve şeytan peygamber suretinde temessül edemez. Fakat celb-i ervahta; ervah-ı habise, belki peygamberin lisanen ismini kendine takıp; Sünnet-i Seniyyeye ve ahkâm-ı Şer'iyyeye muhalif olarak konuşabilir. Eğer bu konuşması şeriatın ahkâmına ve Sünnet-i Seniyyeye muhalif ise, tam delildir ki, o konuşan ervah-ı tayyibe değildir. Mü'min ve müslüman cinni de değildir. Ervah-ı habisedir. Bu şekilde taklid ediyor. R.N.) (Bak: İspirtizma) |
MEDYUN | Borçlu. Vereceği bulunan. |
MEEKA | Ağlamaktan ârız olan hıçkırık. * Gayretlenmek, gayrete gelmek. |
MEENNE | Alâmet, nişan, işaret. |
MEFAD | Fayda vermek. |
MEFAFUN | Aklı ve fikri zayıf olan. |
MEFAHİM | Mefhumlar. Anlaşılan şeyler. Anlaşılan mânâ ve mefhumlar. |
MEFAHİR | İftihar edilecek, övünülecek şeyler. Mefharetler. |
MEFAHİS | (Mefhas. C.) Kuş yuvaları. |
MEFAİL | (Mef'ul. C.) İşlenmiş ve yapılmış işler. |
MEFAKA | Ansızın tutmak. |
MEFALİS | (Müflis. C.) Müflisler. İflâs edenler. |
MEFARİK | (Mefrak ve Mefrik. C.) Başın tepe kısımları. Başta saçın ikiye ayrıldığı noktalar. |
MEFARİŞ | (Mefruş. C.) Kadın eşler. |
MEFASIL | (Mafsal. C.) Mafsallar. Vücuttaki oynak yerleri, eklenti yerleri. |
MEFASİD | (Mefsedet. C.) Fesadlıklar. Bozgunculuklar. Münafıklıklar. |
MEFAT | (Bak: Müfad) |
MEF'AT | Yılanlı yer. |
MEFATIR | Yaradılıştan olan huylar. Fıtri olan huylar. |
MEFATİH | (Miftah. C.) Anahtarlar. |
MEFATİH-ÜL GAYB | (Bak: Mugayyebat-ı hamse) İmam-ı Razi'nin bir tefsiri. |
MEFATİR | (Muftır. C.) Oruç açanlar, iftar edenler. |
MEFAVİZ | (Mefâze. C.) Sahralar, çöller. |
MEFAZ | Feyz, halâs, zafer. * Korkulardan, acılardan kurtulup murada ermek. |
MEFAZE | (C.: Mefâviz) Çöl, sahra. |
MEFDERE | Dağ keçisinin durağı. |
MEF'EM | Karnı geniş olan kişi. |
MEFERR | Kaçılacak yer. |
MEFHAR | İftihara, övünmeğe, sevinmeğe sebeb olan. İftihara vesile olan şey. |
MEFHAR-I KÂİNAT | (Mefhar-i Mevcudat) Kâinatın, kendisi ile iftihar ettiği zat mânâsına Hz. Muhammed'e (A.S.M.) alem olmuş bir tâbirdir.Bu tâbirin kavranabilmesi için nurâni bir bahsi naklediyoruz: "Bak, hârika bir surette hüsn-i suretle hüsn-i sireti cem'eden O Mürşid-i Umumi, O Hatib-i Kudsi; cevâhir dolu bir Kitab-ı Mu'ciz-ül Beyan eline alarak, bütün insanlara mele-i a'lâdan nâzil olan bir hutbe-i ezeliyeyi okuyor ve bütün beni âdemi ve cinleri ve mevcudatı dinletiyor. Evet, pek büyük bir emirden haber veriyor. Hilkat-ı âlemin acib muammasını açıyor. Kâinatın sırr-ı hikmetine dâir tılsımı açıyor. Felsefe ve fenn-i hikmetin, nev-i beşere: "Siz kimlersiniz? Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz?" diye irâd ettiği, akılları acz ve hayrette bırakan üç suâle cevap veriyor...Arkadaş! Şu Zât-ı Nurâni (A.S.M.) Mürşid-i İmâni Resul-ü Ekrem, bak; nasıl neşrettiği hakikatın nuriyle, Hakkın ziyası ile, nev-i beşerin gecesini gündüze, kışını bahara çevirerek, âlemde yaptığı inkılâb ile âlemin şeklini değiştirerek nurâni bir şekle sokmuştur. Evet, O Zâtın nurâni güzelliği ile kâinata bakılmazsa, kâinat bir mâtem-i umumi içinde görünecekti. Bütün mevcudat birbirine karşı ecnebi ve düşman durumunda bulunacaktı. Cemâdat, birer cenaze suretini gösterecekti. Hayvan ve insanlar, eytam gibi zevâl ve firakın korkusundan vâveylâlara düşeceklerdi. Ve kâinata, harekâtiyle, tenevvüü ile ve tagayyüratiyle, nukuşiyle tesadüfe bağlı bir oyuncak nazarı ile bakılacaktı. Bilhassa insanlar, hayvanlardan daha aşağı, zelil ve hakir olacaklardı. İşte, O Zâtın telkin ettiği imân nazarı ile kâinata bakılmadığı takdirde, kâinat böyle korkunç, zulümatlı bir şekilde görülecekti. Fakat O Mürşid-i Kâmil'in gözü ile ve imân gözlüğü ile bakılırsa; her taraf nurlu, ziyadar, canlı, hayatlı, sevimli, sevgili bir vaziyette arz-ı didar edecektir. Evet, kâinat iman nuru ile mâtem-i umumi yeri olmaktan çıkıp mescid-i zikir ve şükür olmuştur. Birbirine düşman telâkki edilen mevcudat, birbirine ahbab ve kardeş olmuşlardır. Cenâze ve ölü şeklini gösteren cemâdât, ünsiyyetli birer hayattar ve lisan-ı hâliyle hâlıkının âyâtını nâtık birer müsahhar me'muru şekline giriyorlar. Ağlayan müteşekki ve eytâm kıyafetinde görünen insan; ibâdetinde zâkir, Hâlikına şâkir sıfatını takınıyor. Ve kâinatın harekât, tenevvüât, tagayyürât ve nukuşu, abesiyyetten kurtuluyor. Rabbâni mektublar, Ayat-ı tekviniyyeye sahifeler, Esmâ-i İlâhiyyeye âyineler suretine inkılâb ederler.Hülâsa: İman nuriyle âlem öyle terakki eder ki: "Hikmet-i Samedâniye Kitabı" nâmını alıyor. Ve insan zelil ve fakir ve âciz hayvanların sırasından çıkar. Za'fının kuvvetiyle, aczinin kudreti ile, ubudiyyetinin şevketi ile, kalbinin şuâı ile, aklının haşmet-i İmâniyyesi ile hilâfet ve hâkimiyyetin zirvesine yükselmiştir. Hattâ, acz, fakr, ihtiyaç ve akıl onun sukutuna esbâb iken, suud ve yükselmesine sebeb olurlar. Zulmetli, karanlıklı bir mezar-ı ekber suretinde görünen zaman-ı mâzi, enbiya ve evliyanın ziyâsı ile ziyâdar ve nurâni görünmeğe başlar. Karanlıklı gece şeklinde olan istikbal, Kur'ânın ziyası ile tenevvür eder. Cennetin bostanları şekline girer. Buna binâen, O Zât-ı Nurâni olmasa idi; kâinat da, insan da, her şey de adem hükmünde kalır; ne kıymeti olur ve ne ehemmiyeti kalırdı.Binaenaleyh bu kadar garib, acib, güzel kâinat için böyle târifat ve teşrifatçı bir Mürşid-i Harika lâzımdır! "Eğer bu Zât (A.S.M.) olmasa idi kâinat da olmazdı" meâlinde $ olan Hadis-i Kudsi şu hakikatı tenvir ediyor." M.N.) |
MEFHARET | Birine şeref veren şey. İftihar edilecek, övünülecek şey. |
MEFHAS | (C.: Mefâhis) Kuş yuvası. |
MEFHUM | Anlaşılan. Mânâ. İfade. Sözden çıkarılan mânâ. |
MEFHUM | Kömürleşmiş olan. |
MEFÎS | Kaçacak yer. |
MEFKAD | Kaybolacak yer. |
MEFKARET | İhtiyaç, zaruret. |
MEFKUD | Kaybolmuş. Olmayan. Yok. Gayr-ı mevcud. * Fık: Ölü veya diri olduğu bilinmeyen, kayıp kimse. |
MEFKUDİYET | Mefkudluk. Bulunmama, kayıplık, yokluk. |
MEFKUK | (C: Mefakik) Ayrılmış olan. * Sökülmüş, çıkarılmış. |
MEFKUR | (C.: Mefâkir) Omurga kemikleri kırılmış olan hayvan veya insan. |
MEFKURE | (Fikir. den) Gâye. Gâye olan şey. Tasavvur hâlindeki gâye. İdeâl. |
MEFLUC | Felc olmuş. İnmeli. Kımıldayamaz hâle gelmiş. |
MEFLUCEN | Felce uğramış olarak. Mefluc olarak. |
MEFLUK | Yoksul, zavallı, biçare, miskin. |
MEFLUL | Kınında bulunan kılınç. * Kapalı, kilitli. |
MEFRAH | Kuluçka çıkarma yeri. Folluk. |
MEFRAK | (C.: Mefârik) Başın tepesi. Tepe kısmı. Başın üstünde, saçların ikiye bölündüğü yer. |
MEFRAT | Çok büyük. |
MEFRED | Çok büyük, kocaman, aşırı derecede iri. |
MEFREŞ | Eskiden göç sırasında yatak ve şilte taşımada kullanılan meşinden veya çadır bezinden yapılmış harar. |
MEFRUG | (C.: Mefârig) (Ferağ. dan) Başkasına bırakılmış, feragat edilmiş. |
MEFRUGÜN BİH | Bir kimseye bırakılan şey. |
MEFRUGÜN LEH | Kendisine bir şeyin mülkiyeti ve tasarruf hakkı bırakılmış olan kimse. |
MEFRUK | Bölünmüş, ayrılmış tefrik edilmiş. |
MEFRUK | Ovulmuş nesne. * Zâ'ferân ile boyanmış nesne. |
MEFRUŞ | Döşenmiş, ferş olunmuş, serilmiş. * Nikâhlı karı. |
MEFRUŞAT | (Ferş. ten) Ev döşemeğe yarayan şeyler. Kilim, halı v.s. |
MEFRUŞAT-I BEYTİYE | Ev eşyası. |
MEFRUZ | İftira olunmuş, ayrılmış, bölünmüş. |
MEFRUZ | (Farz. dan) Farz olunmuş. Farz hâline gelmiş. Çok lüzumlu. Farz kabilinden olmuş. * Var sayılan. |
MEFRUZ-ÜL EDÂ | Edâ edilmesi, ödenmesi farz olmuş. |
MEFSAH | Geniş olacak yer. |
MEFSAH | Bozma. * Feshedecek, bozacak yer. |
MEFSAKA | (Fısk. dan) Günah işlenen yer. |
MEFSEDET | Bozukluk, fenâlık, fesatçılık. Münâfıklık. |
MEFSİL | (C: Mefâsıl) Her âzada olan ek yerleri. Mafsal. |
MEFSUD | Kendinden kan alınmış kimse. |
MEFSUH | Hükümsüz bırakılmış. Yürürlükten kaldırılmış. Battal edilmiş. |
MEFSUHİYET | Mefsuhluk. Yürürlükten kaldırılma hâli. Hükümsüzlük. |
MEFTAH | Hazine. |
MEFTUH | Açılmış. Fethedilmiş. * Ele geçirilmiş, zabtedilmiş. * Gr: Fethalı (üstünlü) okunan harf. |
MEFTUHANE | f. Başlangıç için verilen ziyâfet. Bir kitabı okumaya veya yeni bir derse başlarken, talebelere hocası tarafından verilen başlama ziyafeti. |
MEFTUK | Fıtıklı. |
MEFTUL | (Fetl. den) Bükülmüş, kıvrılmış. Fitil hâline getirilmiş. |
MEFTUM | Sütten ve memeden kesilmiş çocuk. |
MEFTUN | Fitne ve belâya tutulmuş olan. Âşık. Mecnun. * Cünun. Fitne. |
MEFTUNANE | Meftuncasına, kendinden geçmiş olarak, tutkuncasına. Şaşarak, hayrancasına. |
MEFTUNİYET | Tutkunluk. Aşıklık. |
MEFTUR | Füturlu, kederli, üzgün, bezgin. |
MEFTURANE | f. Bitkin bir halde, bezmişcesine. |
MEFTURİYET | Bıkkınlık, bitkinlik, bezginlik. |
MEFTUT | Ufalanmış, parça parça edilmiş, parçalanmış. |
MEF'UL | Yapılan iş. Fâilin eseri. * Gr: Fâilin fiilinin te'sir ettiği şey. "Nuri kitabı okudu" cümlesinde, kitab mef'uldür. |
MEF'UL-Ü SARİH | Doğrudan doğruya mef'ul demektir. Bir harf-i cerle ifâde olunmaz. "Nuri dalı kırdı" cümlesinde "dal" mef'ul-ü sarihtir. "Nuri daldan düştü" dersek, bunu arapça ifâde için (min) harf-i cerri ile söyleyebiliriz. İşte böyle harf-i cerle söylenen mef'ullere, "mef'ul-ü gayr-i sarih" denir. Bunlar mef'uldeki harf-i cerlerin adına göre isim alırlar. Meselâ: Mef'ul-ü maa, mef'ul-ü fih, mef'ul-ü leh gibi. |
MEFZA' | Korku. Korku yeri. * Sığınacak yer. |
MEFZAHA | Rezilliğe ve kepâzeliğe sebebiyet veren şey. |
MEFZUL | Üstün gelen. Fazla gelmiş olan. |
MEFZUR | Eskimiş. * Parçalanmış. |
MEGAD | Bir ot cinsidir, ağaca sarmaşır çıkar; üzüm çubuğundan ince olur ve yaprağı uzun olur. |
MEGAFİR | (Miğfer. C.) Miğferler. Eskiden muharebelerde başa giyilen demir başlıklar. |
MEGAFON | Sesi yükseltip büyüten alet. |
MEGAK | Mezar, kabir, çukur. |
MEGANİM | Ganimet malları. Harbde alınan mallar. |
MEGAVİL | (Migvel. C.) Hançerler. Ufak ve ince kılınçlar. |
MEGER | f. Meğer, halbuki, ancak, oysa ki, şu kadar ki. |
MEGES | f. Sinek. |
MEGES-İ ENGÜBİN | Bal sineği. Arı. Nahl. |
MEGESGİR | f. Örümcek ağı. |
MEGESRAN | f. Yelpâze. |
MEGESVAR | f. Sinek gibi. Sinek şeklinde. |
MEGLUL | (Bak: Maglul) |
MEGMUM | (Bak: Magmum) |
MEGS | (Bak: Meges) |
MEGZ | (Bak: Magz) |
MEH | f. Ay. Kamer. (Bak: Mah) * Senenin onikide biri. Ay. |
MEHAB | Dehşetli ve heybetli yer. |
MEHABB | (Mehebb. C.) Rüzgârın estiği yerler. |
MEHABBET | (Bak: Muhabbet) |
MEHABET | Heybet. * Hürmetle karışık korku. * İhtiram. Azamet. Büyüklük. |
MEHABİL | (Mehbil. C.) Tıb: Rahim yolları. |
MEHACİM | (Mihcem. C.) Hacamat şişeleri. * Çekip emmeye yarayan âletler. |
MEHAFET | (Bak: Mahafet) |
MEHAH | Tazelik, güzellik. |
MEHAİL | (Mehil. C.) Tehlikeli ve korkunç yerler. |
MEHAK | Durgun suyun yeşilliği. |
MEHAKİM | (Bak: Mahâkim) |
MEHAL | Süre, mühlet, vâde. * Korku yeri. |
MEHALİK | (Mehleke. C.) Tehlikeler. Tehlikeli işler. Korkulan yerler. |
MEHAMİD | Şükür ve hamdler. Medihler. Sebeb-i şükür ve hamd olan hasletler. |
MEHAMİL | Mahmiller. * İhtimaller. (Bak: Mahmil) |
MEHAMM | (Mühim. C.) Mühim şeyler. Kıymetli işler. Umur-u azime. * Düşündürücü şeyler. |
MEHAMMŞİNÂS | f. İşinin ehli. İşden anlıyan. |
MEHAN | Ağızdan akan su, ağız suyu. |
MEHAN | (Bak: Mühan) |
MEHANE | Hakaret. |
MEHANEN | Küçümsenerek, hafifsenerek. |
MEHANET | Küçültme. Küçük görülme. * Hor ve zelil olmak. Zayıf ve zebun olmak. * Tedbiri azca olmak. |
MEHANNE | Burun. |
MEHAR | Noksan, eksik. * Merci. |
MEHAR | f. Dizgin, yular. * Devenin burnuna takılan burunluk. |
MEHARET | Ustalık, beceriklilik, üstadlık. Meleke ve mümârese. * Kur'anda meharet: Hıfzın kuvvetiyle harflerin mahreçlerine riâyettir. |
MEHARİC | (Mahrec. C.) Mahreçler. Dışarı çıkacak şeyler. |
MEHARİC-İ HURUF | Tecvidde: Ağızda harf seslerinin çıktığı yerler. |
MEHASİN | (Bak: Mahasin) |
MEHAŞ | Ev eşyası. Mal, mülk, metâ. |
MEHAT | (C: Mehâ-Mehevât) Billur taşı. * Güneş. * Dağ sığırı. * Tazelik. * Güzellik. |
MEHATT | Menzil, konak. |
MEHAVE | Doğru. * İnce olmak. |
MEHAVİ | (Mehva. C.) Çöller, sahralar. * Vâdiler. * İki yükseğin arası. |
MEHAVİF | Korkulu yerler. |
ME'HAZ | Menba'. Bir şeyin alındığı, çıkarıldığı yer. Bir şeyin aslının alındığı kaynak.(Cumhur-u avâmı, bürhandan ziyâde me'hazdaki kudsiyet imtisâle sevkeder. M.) |
MEHAZ | Su akacak yer, su mecrası. * Gebe kadının ağrısının tutması. * Gebe deve. |
MEHAZA | İşlek yol. |
ME'HAZÎ | Me'hazle ilgili. Bir şeyin aslının alındığı kaynakla ilgili. |
MEHAZİN | Mahzenler. Hazineler. Mal doldurulan yerler. |
MEHBEL | Rahim sonu. (Veled yatağı derler) * Veled yolu. |
MEHBİL | (C.: Mehâbil) Rahim yolu. * Rahim, döl yatağı. |
MEHBİT | Bir şeyin indiği yer. İnilecek yer. Yukarıdan aşağı inilecek yer. Düşülen yer. |
MEHBİT-İ VAHY | Vahyin indiği kimse. Vahyin ineceği yer. Münzel-i aleyh. |
MEHBUT | Korkudan şaşırmış. Hayret ve korkuya kapılmış. |
MEHBUT | Hastalık veya bir illetten zayıf nahif olmuş olan. |
MEHC | Cömert, eli açık. |
MEHCEBİN | f. Ay alınlı. Alnı ay gibi parlak olan. |
MEHCENET | Küçük hurma ağacı. |
MEHCUR(E) | (Hicr. den) Uzaklaşmış, uzakta kalmış, ayrı düşmüş. Bırakılmış, metruk, unutulmuş, gayr-i müstâmel. * Saçma sapan, hezeyan. Amel edilmeyen. Kullanılmaz olmuş. Ayrılmış. |
MEHCURİYET | Uzaklık, ayrılık. * Bırakılıp unutulma, metrukiyet. |
MEHCÜV | Hicvolunmuş. Zemmolunmuş. Kötülüğü ilân ile zevklenilmiş. |
MEH-ÇE | Minâre, kubbe ve bayrak direğinin üstüne konulan küçük hilâl, ay. |
MEHD | Beşik. Beslenilecek, büyüyecek yer. * Yeryüzü. * Yayıp döşemek. * Kâr kazanmak. * Hazırlanmak. |
MEHD-İ UHUVVET | Uhuvvet beşiği. Kardeşlik kazanılan yer. |
MEHD-ARA | f. Beşik süsleyen. |
MEHDED | Hindibâ otu. * Acı marul. |
MEHDİ | Hidâyete eren veya hidayete vesile olan. Sâhib-üz-zaman. "Hususi ve şahsi bir tarzda Allah'ın hidayetine mazhar olan, kendisine Cenâb-ı Hak tarafından yol gösterilen" mânasınadır. Bu kelime ihtida etmiş olanlar için de kullanılmıştır. Mehdi-yi Resul, Mehdi-yi muntazır da denir. Ahir zamanda gelip bütün müslümanları Hakaik-ı imâniye ve Kur'âniyeyi câmi' eserleri ile uyandıracak, dinlerini takviye ve imânlarını tecdit edecek olan ve Peygamberimizin (A.S.M.) Al'inden bir Zâttır. Hz. Peygamberimizin Mehdi hakkındaki tavsiflerinden anlaşılıyor ki; "Cenab-ı Hak kemâl-i kereminden Din-i Muhammedinin (A.S.M.) ebediyyetine bir alâmet olarak her asırda, her fitne zamanında Mehdi mânâsında bir zâtı gönderip onunla Din-i İslâmı te'yid buyurmuştur." Mehdi-misâl zâtlar gelmişlerdir. Deccâl ismiyle tâbir edilen dehşetli bir şahsın, Müslümanları İslâmiyetten uzaklaştırmak ve sefâhet ve dalâlete ve dinsizliğe sevk etmeğe çalışmasına karşı, İslâmiyyeti, Kur'ânî eserleriyle müdafaa eden ve Kur'ânın ve imânın hakikatlarını izah ve isbat ile müslümanların imânlarını kuvvetlendiren, taklidi imânları tahkiki imân kuvvetine tebdil eden ve ehl-i imânı ikâz edip uyandıran ve her hâliyle Hz. Peygambere (A.S.M.) tâbi olan evliyaullahtan, mücâhid, ferid ve cadde-i Kübra-i Kur'âniye yolunda giden ve bu cadde-i kübrayı gösteren rehber-i zaman, yüksek bir zâttır. (Bak: Deccâl)(Suâl : Ahir zamanda Hz. Mehdi geleceğine ve fesada girmiş âlemi ıslâh edeceğine dâir müteaddid rivâyât-ı sahiha var. Halbuki, şu zaman, cemaat zamanıdır; şahıs zamanı değil. Şahıs ne kadar dâhi ve hattâ yüz dâhi derecesinde olsa bir cemaatin mümessili olmazsa, bir cemaatin şahs-ı mânevisini temsil etmezse; muhalif bir cemaatin şahs-ı mânevisine karşı mağlubdur. Şu zamanda kuvvet-i velâyeti ne kadar yüksek olursa olsun böyle bir cemaat-i beşeriyenin ifsâdat-ı azimesi içinde nasıl ıslâh eder? Eğer Mehdinin bütün işleri harika olsa, şu dünyada Hikmet-i İlâhiyyeye ve Kavânin-i Adetullâha muhalif düşer. Bu Mehdi mes'elesinin sırrını anlamak istiyoruz?Elcevab: Cenâb-ı Hak, kemâl-i rahmetinden, Şeriat-ı İslâmiyyenin ebediyyetine bir eser-i himâyet olarak, her bir fesâd-ı ümmet zamanında bir müslih veya bir müceddid veya bir halife-i zişân veya bir kutb-u a'zâm veya bir mürşid-i ekmel veyahud bir nevi Mehdi hükmünde mübârek zâtları göndermiş, fesadı izâle edip milleti ıslâh etmiş. Din-i Ahmediyi (A.S.M.) muhafaza etmiş. Mâdem âdeti öyle cereyan ediyor; âhir zamanın en büyük fesadı zamanında; elbette en büyük bir müctehid, hem en büyük bir müceddid, hem hâkim, hem mühdi, hem mürşid, hem kutb-u a'zâm olarak bir zât-ı nurâniyi gönderecek; ve o zât da Ehl-i Beyt-i Nebeviden olacaktır. Cenâb-ı Hak, bir dakika zarfında beynes-semâ ve-l arz âlemini bulutlarla doldurup boşalttığı gibi, bir saniyede denizin fırtınalarını teskin eder ve bahar içinde bir saatte yaz mevsiminin nümunesini ve yazda bir saatte kış fırtınasını icad eden Kadir-i Zülcelâl, Mehdi ile de Alem-i İslâmın zulumatını dağıtabilir ve vâdetmiştir, vâdini elbette yapacaktır. Kudret-i İlâhiyye noktasında bakılsa, gâyet kolaydır. Eğer dâire-i esbâb ve Hikmet-i Rabbâniye noktasında düşünülse, yine o kadar ma'kul ve vuku'a lâyıktır ki; "Eğer Muhbir-i Sâdıktan rivâyet olmazsa dahi, her hâlde öyle olmak lâzım gelir ve olacaktır", diye ehl-i tefekkür hükmeder. M.) |
MEHDİ-Yİ ABBASÎ | (Hi: 120-163) Abbâsi Halifesidir. Ebu Abdullah Muhammed diye de anılır. Halife Mansurun oğludur. Meşhur ve iyiliği ile umumi kabul gören bir zat olup hususan sulh zamanında imparatorluğun inkişafı için çok çalışmıştır. Yeni yollar yaptırmış, postayı ıslâh etmiş ve Abbâsi Sülâlesinin en iyi hükümdarı olarak tanınmıştır. |
MEHDİ-İ MUNTAZIR | (Şiilerin itikadına göre) Kıyameti bekleyen mehdi. |
MEHDİ-MİSAL | Mehdiye benzer surette. Mehdi gibi hidayete vesile olan. |
MEHDİYYE | Mehdiye âit ve mensub olan. Mehdiye dâir ve müteallik. * Hediye. Armağan. |
MEHDUM(E) | (Hedm. den) Yıkılmış, hedmolunmuş, yıkık. |
MEHDUR | (Hedr. den) Yazık edilmiş, ziyan edilmiş. Boş yere gitmiş. |
MEHEBB | (C.: Mehâbb) Rüzgârın estiği yer. |
MEHEL | (C: Mühul-Emhâl) Yavaş yapmak. * Sonraya bırakmak, te'hir etmek. |
MEHENK | Ölçü. Miyar. * Altın ve gümüş ayarını anlamaya mahsus taş. Üzerinde altın tecrübe edilen siyah taş. |
MEHERE | (Mâhir. C.) Mâhirler, ustalar, üstadlar. Hüner sahibi ve elinden iş gelen kimseler. |
MEHFAK | Bol nesne. |
MEHÎB | İnsanın kendisinden korktuğu. Heybetli, azametli, korkunç kimse. * Arslan, esed, gazanfer. |
MEHÎL | Korkulu yer. Korkunç ve tehlikeli yer. |
MEHÎN | Hor ve hakir. Zayıf. Zebun. * Az şey. * Rey', fikir ve tedbirde temyizi zayıf, ahmak. |
MEHÎR | f. Ay, kamer. |
MEHÎRE | Usta, mâhir, hünerli. * Hür olan kadın. * Nikâh bedeli çok olan kadın. |
MEHİST | f. Ağır, sakil. |
MEHÎZ | Ayran. * Yağı alınmış yoğurt. |
MEHK | Suyun rengi yeşil olmak. |
MEHK | İyice ezme. |
MEHL | Vakit verme. Vâde. Mühlet. Bir işi belli bir zamana kadar te'hir etme. |
MEHLEKE | (C.: Mehâlik) Tehlikeli yer veya iş. |
MEHLİKA | f. Güzel. Ay yüzlü. |
MEHMA-EMKEN | Olabildiği kadar. Mümkün mertebe. |
MEHME | (C.: Mehâme) Irak, uzak. * Issızlık. * Korkunç sahrâ. Büyük çöl. |
MEHMED | Muhammed isminin Türkçede meşhur olmuş değişik şeklidir. Resul-i Ekrem Efendimize verilen ve sadece ona lâyık bulunan Muhammed (A.S.M.) ismine hürmeten bu değişiklik âdet olmuştur. |
MEHMED AKİF | (1873-1936) Şiir ve manzumeyi sırf İslâmiyete hizmet için yazdı. İlk Türkiye Büyük Millet Meclisinde İstiklâl Marşı manzumesi kabul edilerek milletin mâneviyatına büyük faydalar sağladı. Çanakkale Şehidlerine hitaben yazdığı manzumesi de aynı mahiyettedir. Bu İslâm mücahidinin şiirleri Safahât isimli yedi kısımdan ibâret bir kitabda toplanmıştır. (R. Aleyh) |
MEHMEDCİK | Kahraman ve mücahid mânasında Türk askerine verilen ünvandır. |
MEHMUM | Endişeli. Düşünceli. |
MEHMUSE | Gizli. Gizlenmiş eşya. * Örtülmüş. * Tecvidde: Gizli okunan harfler. Fısıltı ile okunan harfler. $ sözü, bu harfleri toplamıştır. Bunun zıddı "Huruf-u mechure" dir. |
MEHMUSEN | Gizli olarak. |
MEHMUZ | Gr: Hemzeli kelime. Harfin kökünde hemze varsa o kelimeye denir. |
MEHMUZ-UL AYN | Kelime kökündeki ikinci harf "hemze" olursa, o kelimeye denir. Birinci harfi "hemze" olursa ona: Mehmuz-ul fâ; üçüncü harf hemzeli olur ise ona da: Mehmuz-ül lâm denir. |
MEHN (MİHN) | Hizmet. * Mübtezellik, değersizlik. |
MEHPARE | f. Ay parçası. * Çok güzel kimse. |
MEHPEYKER | Nurlu, ay yüzlü. Yüzü ay gibi parlak ve güzel olan. |
MEHR | Aşk, şefkat, muhabbet. * Güneş. * Huk: Mihr. Evlenme muamelesinde erkek tarafından kadına verilen nikâh bedeli. |
MEHR-İ MUACCEL | Nikâhta erkek tarafından kız tarafına verilen ağırlık, para. |
MEHR-İ MÜECCEL | Boşanma veya ölüm halinde, kız tarafına verilmesi nikâhta kararlaştırılmış olan para. |
MEHR-İ MÜSEMMA | İki tarafın rızası ile nikâh bedeli olarak kararlaştırılan para. |
MEHRAK | (C: Mehârik) Sahife, sayfa. |
MEHREB | Sığınılacak yer. * Ürküp kaçma. |
MEHREC | (Bak: Mahrec) |
MEHRECAN | Eylül ayının onaltıncı günü. |
MEH-RU | (C: Mehruyân) f. Ay yüzlü, güzel. |
MEHRU' | Sar'alı kimse. Sar'a hastalığı olan kişi. |
MEH-RUYAN | f. Ay yüzlüler. Ay gibi parlak olanlar. * Mc: Manevî güzellik. Ahlâk sahibi ve dindar olanlar. |
MEH-ŞİD | f. Ay, kamer. * Ay ışığı, mehtâb. |
MEHTAB | f. Mâhtâb. Ay ışığı. |
MEHTER | (Mih-ter) f. Daha büyük. * Reis. * Seyis. Osmanlı askeri mızıkası ve buna mensub müzikçiler. * Vaktiyle Bâb-ı âli çavuşu. * Rütbe, nişan veya vazife alanların evlerine müjde götürenler. * Tanzimattan önce Pâdişah çadırını kurmağa vazifeli asker. * At uşağı. |
MEHTERÂN | (Mehter. C.) Mehterler. |
MEHTERHANE | f. Tar: Zurna, nakkare, nefir, zil, davul ve kösden kurulu askeri mızıka takımı. |
MEHTUK | (Hetk. den) Bozulmuş, yırtılmış, hetkolunmuş. |
MEHUB | Heybetli. Azametli. Korkunç. * Arslan. |
MEHUL | Yumuşak yay. |
ME'HUL | Ma'mur, imar edilmiş. |
MEHUL | Benli, benekli. |
ME'HUZ | Ahzolunmuş. Çıkarılmış. Alınmış. * Ödünç olarak başka bir yerden alınmış. |
ME'HUZÂT | Alınmış olanlar. Alınan paralar ve bu paraların defterde yazılı kısmı. |
MEHV | İnce kılıç. * Sulu süt. |
MEHVA | (C: Mehâvâ) Sahrâ, çöl, * Uçurum, yar. * İki dağ arası. * İki şeyin arası. |
MEHVARE | f. Ay gibi. * Aylık maaş. Aylık ücret. |
MEHVAT | Çöl, sahra. * İki şeyin arası. |
MEHVEŞ | f. Ay gibi. * Mc: Güzel. |
MEHYUM | Şaşmış, hayrette kalmış, şaşırmış. * Sevgi ve aşkdan serseme dönmüş. |
MEHZUL | Düşkün. Zayıf. Arık. |
MEHZUM | Hezimete uğramış. Mağlub olmuş olan. |
MEIK | Gayretli kişi. * Hiddeti galip kimse. |
MEİN | Ağlanacak ve inlenecek yer. |
MEJENG | f. Keder, hüzün, tasa, gam. * Hoşa gitmeyen, beğenilmeyen, nefret edilen, iğrenilen. |
ME'K (MÜ'K) | (Amâk-Emâk) Göz pınarı. |
MEKA | (C: Emkâ) Tilki, tavşan ve bunlara benzer hayvanlar. * Canavarların inleri ve yatakları. |
MEKABİR | (Bak: Makabir) |
MEKAD(E) | Yakın olmak, yakınlık. |
MEKADİR | (Bak: Makadir) |
MEKAHİL | (Mikhal, mikhel ve mükhüle. C.) Göze sürme çekecek âletler, miller. |
MEKAİD | (Mekide. C.) Hileler, aldatmalar, düzenler, dalavereler. |
MEKAL | (Bak: Makal) |
MEKAMİN | (Mekmen. C.) Gizlenilecek yerler, pusular. |
MEKÂN | (Kevn. den) Yer. Durulan yer. Ev, hane, mesken. Mahal. |
MEKÂN-I BAÎD | Uzak mekân, uzay yer. (Mekân-ı baîd, yâni: İmanın faide vereceği teklif zamanı, teklif dünyası geçtikten, azab gelip çattıktan sonra iman, iman-ı yeis faydasızdır. E.T.) |
MEKÂNE | (C: Emkine-Emâkin) Kudret, kuvvet, güç. |
MEKÂNEN | Mahal ve yer bakımından. |
MEKÂNET | Ağır başlılık. * Kuvvet. Güç. |
MEKANİK | Lât. Cisimlerin hareketleriyle alâkalı hâdiseleri inceleyen ilim. Mihanikiyetten bahseden kitap. * Makina. Makina aksamının hey'et-i mecmuası. * Kafa yormaksızın el veya makina ile yapılan. |
MEKÂNİS | (Miknese. C.) Süpürgeler. |
MEKANİZMA | Lât. Bir şeyin makina kısmı. * Mc: Oluş ve işleyiş. Meydana çıkış. |
MEKÂRE | Eskiden kira ile tutulan yük hayvanı. * Tar: Osmanlı ordusunda taşıma işlerinde kullanılan hayvanlara verilen ad. (Mekâre denilen at, katır, deve gibi hayvanlar, harp zamanlarında halktan satın alınırdı. Bazen geçici bir zaman için, savaş bölgesindeki halktan hayvan toplanır ve belirli miktar ücret ödenirdi.) |
MEKÂRİB | (Mikreb. C.) Çift sürülen sabanlar. |
MEKÂRİH | (Mekrehe. C.) İnsana tiksinti veren şeyler. * Sıkıntılar, dertler. |
MEKÂRİM | (Kerem. C.) Keremler. İyilikler. * Güzel ahlâk sahibi olmak. * Ahlâk-ı hamide, Cenâb-ı Hakk'ın sevdiği, beğendiği güzel ahlâk. |
MEKÂRİM-İ AHLÂK | Hz. Muhammed'in (A.S.M.) ahlâkına ve onun sünnet-i seniyesine ittiba ve imtisâl edenlerin ahlâkı. |
MEKÂRİMKÂR | f. Cömert, eliaçık. Kerem sâhibi. |
MEKARÎS | (Mıkrâs. C.) Makaslar, kesecek aletler. |
MEKÂSİB | (Mekseb ve Meksib. C.) Kazançlar. Kazanç yer ve araçları. Kesbedilen ve kazanılan yerler. |
MEKÂTİB | (Mekteb. C.) Mektebler, okullar. |
MEKÂTİB-İ ÂLİYE | Yüksek mektebler. Yüksek okullar. Üniversite ayarındaki mektebler. |
MEKÂTİB-İ HUSUSİYE | Hususi mektebler. Özel okullar. |
MEKÂTİB-İ İBTİDÂİYYE | İlk mektebler, ilk okullar. |
MEKÂTİB-İ İ'DÂDİYYE | Yüksek mekteblere talebeyi hazırlayan, rüştiyeden sonra gidilen mektebler. Liseler. |
MEKÂTİB-İ LEYLİYYE | Yatılı mektebler. |
MEKÂTİB-İ RÜŞDİYYE | Orta mekteb derecesinde ve altı sınıflık olan Osmanlı Devleti devrindeki mektebler. |
MEKÂTÎB | (Mektub. C.) Mektublar. |
MEKÂYİD | (Mekide. C.) Hileler, düzenler, aldatmalar. |
MEKÂYİL | (Mikyâl. C.) Ölçekler, tahıl ölçekleri, kileler. |
MEKAYÎS | Mikyaslar. Ölçüler. * Mukayeseler. |
MEKÂZA | Şiddetli mümârese. Alışkanlık. |
MEKBİR | İhtiyarlama, yaşlanma. |
MEKBUD | Ciğerinde hastalık olan. |
MEKBUT | Mahzun kişi. Hüzünlü, üzüntülü kimse. |
MEKD | Azlık. * İkamet, oturmak. |
MEKDUR | Kederlenmiş, kederli. |
ME'KEL | (Ekl. den) Yemek yenecek yer. Geçim yeri. * Yemek. |
ME'KELE | (C.: Meâkil) Yenilecek, eklolunacak şey. |
MEKENE | Kertenkele yumurtası. |
MEKER | (C.: Mükur) Bir ağaç cinsi. |
MEKERR | Cenk edecek yer, savaş meydanı. |
MEKFERE | Örtecek, sertredecek yer. |
MEKFUF | Kulplarından sıkıca bağlanıp heybe gibi asılmış. * Kilitlenmiş. * Heybe. * Dürülmüş, toplanmış. * Men olunmuş. Yasak edilmiş. |
MEKFUF-ÜL AYN | Gözü keffolmuş. Kör, âmâ. |
MEKFUL | (Kefâlet. den) Kefil olmuş veya kefil olunmuş. |
MEKFUL-ÜN ANH | Kendisine kefillik edilen kimse. |
MEKFUL-ÜN BİH | Kefâlet olunan kimse veya şey. |
MEKHUL(E) | (Kuhl. dan) Sürme çekilmiş, sürmeli. |
MEKÎD | Tuzağa düşen veya düşecek olan. |
MEKÎDE | (C.: Mekâid) Hile, aldatma, düzen, dalavere. |
MEKÎDET | Düzen, hile, fesat. |
MEKÎL | Ölçmek. * Kilo ile ölçülen şey. |
MEKÎLÂT | (Mekîl. C.) Buğday, arpa gibi kile ile ölçülen şeyler. |
MEKÎN | Yüksek rütbe sâhibi. Vakarlı. Temkinli. Nüfuz ve iktidar sahibi. * Yerleşmiş. Oturmuş. Sâkin, Muhkem. |
MEKÎNET | Onur, vakar, ciddiyet, ağırbaşlılık. |
MEKİR | (Mekr) Hile. Aldatma. Oyun. Düzen. (Birisinin kötü veya iyi hâllerini öğrenmek veya kötülüğe sevketmek ya da gayesinden alıkoymak için yapılır.) |
MEKÎS | Vakarlı. Onur sahibi. Ciddi ve ağırbaşlı kimse. |
MEKK | Emmek. * Helâk etmek. * Noksan etmek, eksiltmek. |
MEKKÂR | Hilekâr. Düzenbaz. Çok aldatıcı. Mekir yapan. |
MEKKÂRÎ | Mekkârlık, hile, düzen. Hilekârlık. |
MEKKE | Hicaz'da Kâbe'nin bulunduğu en mukaddes şehrin ismidir. Aynı zamanda Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) doğduğu şehirdir. |
MEKKE-İ MÜKERREME | İlk ismi Mekke olan bu şehire, Hz. Peygamber'in (A.S.M.) gelmesi ve Mukaddes Kâbe'nin putlardan temizlenmesi ile Mükerrem Mekke mânâsında bu isim verilmiştir. |
MEKKÎ | Mekke'den olan. Mekke'ye dâir ve mensub. * Mekke'de nâzil olan âyet veya sure. |
MEKKUK | (C.: Mekâkik) Birbuçuk sa' alır kile. |
MEKLA' | Otlu yer. |
MEKLUM | Yaralı, mecruh. Yaralanmış. |
MEKMEN | (C.: Mekâmin) Gizlenilip pusu kurulan yer. Pusu yeri. |
MEKMENE | Pusu, gizlenilecek yer. * Define, hazine. |
MEKMUN | Gizli. Saklı. |
MEKN | Kudret, kuvvet, güç. |
MEKNAN | Bir ot cinsi. |
MEKNE | (C: Miken-Mekenât) Kuş yuvası. |
MEKNİYYAT | (Mekniyye. C.) Kinayeli cümleler. |
MEKNUN | Örtülü, gizli. Saklı. * Dizilmiş. Dizili. Manzum. |
MEKNUS | Süpürülmüş. |
MEKNUZ | Gömülü define, örtülü, gizli. Hıfzedilmiş, mahfuz. |
MEKR | (Bak: Mekir) |
MEKRE | (C: Mekârih) Şiddet. * Bıkkınlık. * Kerahet, iğrençlik. |
MEKREME | İzzet, ikram yeri. Seha, cud, şeref. Cömertlik. |
MEKREME-İ UZMÂ | Büyük ikrâm, izzet yeri. |
MEKREMET-GÜSTER | Merhamet dağıtan, merhamet yayan. |
MEKRUB | Kederlenmiş. Musibete uğramış. Tasalı, gamlı insan. |
MEKRUBİYET | Kederli, hüzünlü ve tasalı olma. |
MEKRUH | İğrenç, nahoş görülen şey. * Fık: Şeriatın haram etmediği, fakat zaruret olmadan yapılmasına izin vermediği, zanna dayanan delil ile işlenmesi caiz olmayan iş. * Mihnet. Şiddet. |
MEKRUHA | Keder, mihnet. şiddet. |
MEKRUHAT | (Mekruh. C.) Mekruh olan şeyler. |
MEKRUHİYET | İğrençlik, mekruhluk. |
MEKRUME | (Bak: Mekreme) |
MEKS | Durma, eğlenme, bekleme. |
MEKS | (C.: Mükus) Bir şeyin pahası noksan olma. * Öşür. Vergi. Vergi almak. |
MEKSEB | (C.: Mekâsib) (Kisb. den) Kazanç, gelir. * Kazanç yeri. Kazanç vasıtası. |
MEKSEFE | (Bak: Miksefe) |
MEKSUB(E) | Kesbolunmuş. Kazanılmış. * Sonradan tahsil olunmuş, elde edilmiş. * Yüksekten dökülen. * Çağlayan. |
MEKSUF | Kesafetli, sık ve çok olmuş. Koyu. |
MEKSUF | Küsufa uğramış, ziyâsı, aydınlığı tutulmuş. Kararmış. |
MEKSUR | Çoğaltılan, çoğaltılmış. |
MEKSUR | (Kesr. den) Kırılmış, kesrolunmuş. * Gr: "İ" şeklinde kesreli okunan harf. |
MEKŞUF | Keşfolunmuş, meydana çıkarılmış. Açık. Belli. |
MEKŞUF-ÜL AVRE | Görünmemesi icab eden yeri açık olan kimse. |
MEKŞUF-ÜR RE'S | Başı açık. |
MEKTEB | (C.: Mekâtib) Yazı yazacak yer. * Okul. |
MEKTEB-İ ÂLÎ | Yüksek mekteb, yüksek okul. |
MEKTEB-İ HARBİYE | Harp okulu. |
MEKTEB-İ HUSUSÎ | Özel okul, hususi mekteb. |
MEKTEB-İ İBTİDAÎ | İlk mekteb, ilk okul. |
MEKTEB-İ İ'DADÎ | Osmanlılar devrindeki rüştiyeden, yani eski orta mektebden sonra gelen ve talebeyi yüksek mektebe hazırlayan tahsil devresi. Lise. |
MEKTEB-İ LEYLÎ | Yatılı mekteb, yatılı okul. |
MEKTEB-İ SULTANÎ | İstanbul'da Galatasaray Lisesi. |
MEKTUB | Yazılı, yazılmış kâğıt. |
MEKTUB-U SAMEDANÎ | Hiç bir şeye muhtaç olmayan Allah'ın eserleri. Yeryüzü. İnsanlar, ağaçlar, çiçekler, çekirdekler, dağlar, denizler gibi çok hakikatlı mâna ifâde eden Allah'ın mektupları. |
MEKTUB-U SÂMÎ | Başbakanlık (sadaret) makamından yazılan resmi mektublar. |
MEKTUBAT | Mektublar. Yazılı kâğıtlar. * Bazı meşhur ve mühim kitapların ismi. * Bir yerden başka bir yerdeki şahsa gönderilen yazılı kâğıtlar. * Risale-i Nur Külliyatından bir mecmuanın ismi. |
MEKTUF | İki eli arkasına bağlanmış olan. |
MEKTUM | Gizli. Saklı. Gizli kalmış. * Hükümetten gizli tutulan. |
MEKTUMAT | (Mektume. C.) Hükümetten kaçırılarak gizlenmiş ve yazdırılmamış nüfus, mal veya gelir. |
ME'KUL | Ekl olunmuş, yenmiş şey, yiyecek. |
ME'KULÂT | (Me'kul. C.) Yenilecek gıdâ maddeleri. |
ME'KUM | Tilki ve tavşan ini ve yatağı. |
MEK'UM | Ağzı bağlı deve. |
MEKUR | Hileci, yalancı, dolandırıcı. |
MEKYES | Akıllılık ve ferâsetle bilinen kimse. |
MEKYUL | Kile ile ölçülmüş. |
MEKZEBE | Yalan söz, doğru olmayan kelâm. Palavra. |
MEKZUBE | Palavra, yalan söz. |
MEKZUM | Kederli, hüzünlü, tasalı, üzüntülü, gamlı. |
MEL' | Seri seyr. |
MELA | (C.: Emlâ) Ova, sahra. * Vakit. * Sıcak kül.MELA'Â : Meşveret. * Cemaat. Güruh. * Bir kavmin ileri gelen mes'uliyetli şahısları. * Huy, ahlâk. (Bak: Mele') * Doldurmak. |
MELA | Gece ve gündüz. |
MELA' | Otu olmayan yer. |
MELAB | Bir cins güzel koku. |
MEL'AB | (La'b. dan) Eğlence yeri. Oyun yeri. |
MEL'ABE | (La'b. dan) Oyun. Eğlence vasıtası. Oyuncak. |
MEL'ABE-İ SIBYÂN | Çocuk oyuncağı. |
MEL'ABEGÂH | f. Oyun oynanan yer. Mel'abe yeri. |
MELABİS | Elbiseler. Giyecek şeyler. |
MELACE | Husumeti uzatmak, düşmanlığı çoğaltmak. |
MELACİ' | (Melce. C.) İlticâ edilecek ve sığınılacak yerler. |
MELAGIM | Ağız çevresi. |
MELAH | f. Çekirge. |
MELAH | Atın ayağında olan verem. |
MELAHA (MÜLUHA) | Tuzluluk. * Güzellik. |
MELAHA (MÜLUHA) | Tatsızlık, tuzsuzluk. |
MELAHAT | Yüz güzelliği. Cemal. * Tuzluluk. Tuzlu su. |
MELAHİ | Oyunlar, eğlenceler. Cümbüşler. |
MELAHİDE | Mülhidler. Dinsizler. İmânsızlar. |
MELAHİF | (Milhaf ve Milhafe. C.) Sarınacak veya bürünecek şeyler. Yorganlar. |
MELAHİM | Muharebe ve cenk yerleri. (Bak: Melhame) |
MELAİB | (Mel'ab-Mel'abe. C.) Oyuncaklar. Oyun oynanacak yerler. |
MELAİK | (Mil'aka. C.) Tahta kaşıklar. |
MELAİK(E) | (Melek. C.) Melekler. Nurdan yaratılmış, fıtratları sâfi, makamları sabit, kendileri ma'sum mahluklar. |
MELAİKE-İ KİRAM | Büyük meleklerin büyükleri: Cebrâil, Mikâil, İsrâfil, Azrâil (A.S.)(... Melâike, bir ümmet-i azimedir ki; sıfat-ı iradeden gelen ve şeriat-ı fıtriyye denilen evamir-i tekviniyesinin hamelesi ve mümessili ve mütemessilleridirler. S.)(... Hem meselâ küre-i arz, küre-i arzın nevileri adedince başlar ve o nevilerin ferdleri sayısınca diller ve o fertlerin a'za ve yaprak ve meyveleri mikdarınca tesbihatlar yaptığı için elbette o haşmetli ve şuursuz ubudiyyet-i fıtriyeyi bilerek, şuurdârâne temsil edip Dergâh-ı İlâhiyeye takdim etmek için kırk bin başlı ve her başı kırk bin dil ile ve her bir dil ile kırk bin tesbihat yapan bir melek-i müekkeli bulunacak ki, ayn-i hakikat olarak Muhbir-i Sâdık haber vermiş ve hilkat-ı kâinatın en ehemmiyetli neticesi olan insanlarla münasebât-ı Rabbâniyeyi tebliğ ve izhâr eden Cebrâil (A.S.) ve zihayat âleminde en haşmetli ve en dehşetli olan diriltmek ve hayat vermek ve ölümle terhis etmekteki Halika mahsus olan icraat-ı İlâhiyeyi, yalnız temsil edip ubudiyetkârâne nezâret eden İsrafil (A.S.) ve Azrâil (A.S.) ve hayat dâiresinde rahmetin en cemiyetli, en geniş, en zevkli olan rızıktaki ihsânât-ı Rahmâniyeye nezâretle berâber şuursuz şükürleri şuur ile temsil eden Mikâil (A.S.) gibi meleklerin pek acib mâhiyette olarak bulunmaları ve vücudları ve ruhların bekaları, saltanat ve haşmet-i Rububiyyetin muktezasıdır. Onların ve her birinin mahsus tâifelerinin vücudları, kâinatta güneş gibi görünen saltanat ve haşmetin vücudu derecesinde kat'idir ve şüphesizdir. Melâikeye âid başka maddeler bunlara kıyas edilsin. Ş.) |
MELAİN | (Mel'ane. C.) Lânet edilecek iş ve hareketler. |
MELAİN | (Mel'un. C.) Herkesin nefretini kazanmış olanlar. La'netlenmiş olanlar. |
MELAK | Lütuf, muhabbet, sevgi. |
MELAK | Mala. |
MELAL | Can sıkıntısı. Usanç. Gamlılık. Zaaf ve fütur. |
MELAL-AVER | f. Usanç verici, usandıran, sıkan. |
MELAM | Kınanmış. * Rezillik. Hakirlik. Kıymetsizlik. |
MELAMET | Kınanmışlık. İtab ve serzenişlik. Rezillik ve rüsvaylık. |
MELAMETZEDE | (C.: Melametzedegân) f. Melamete uğramış, ayıplanmış, azarlanmış, kınanmış. |
MELAMET-ZEDEGÂN | (Melametzede. C.) f. Ayıplanmış, kınanmış kimseler, azarlanmış olanlar. |
MELAMÎ | Kınanmış ve ayıplanmışlardan olan. * Hükema-i Kelbiyyun. (Bak: Kelbiyyun) * Melami adındaki tarikata mensub olan. |
MELAMİ' | (Lem'a. C.) Parıltılar. Aydınlıklar. |
MELAMİH | (Lemha. C.) Lemhalar. Bir şeyin başka bir şeye benzeme noktaları. Güzellik ve çirkinlik eserleri. |
MELAMİYYUN | (Melamî. C.) Melamî tarikatından olanlar. |
MEL'AN | Dolu olan, taşkın. |
MEL'ANE(T) | (La'n. dan) Lânete sebeb olan. Lânete müstehak iş. * Yol ayrımı ve insan menzili. |
MEL'ANETKÂRANE | f. Lânete müstehak surette. |
MEL'ANET-PİŞ | f. Mel'unluktan başka işi olmayan. İşi gücü mel'unluktan ibaret olan. |
MELAS | Saracak ve dürecek yer. |
MELAS | Kaypakça olmak. |
MELASET | Yumuşaklık. (Zıddı: Huşunet) |
MELASSA | Hırsız ve haydut yatağı. |
MELAVET | Vakit, zaman. |
MELAZ | Sığınılacak yer. Melce'. |
MELAZE | f. Küçük dil. |
MELAZE | Badem ağaçları olan yer. |
MELAZİB | (Milzâb. C.) Çok tamahkâr ve cimri olanlar. |
MELAZZ | Yalancı, kezzab. (Melzuz. C.) Leziz nesneler, lezzetli şeyler. |
MELBES | Giyecek şey. Elbise. |
MELBES Ü ME'KEL | Giyecek ve yiyecek. |
MELBUS | Giyilen. Giyilmiş olan. * Giyinmiş. Elbise giymiş. |
MELBUSÂT | Giyilecek şeyler. Elbiseler. |
MELC(E) | Emmek. |
MELCE' | Sığınılacak yer. Halas olacak, kurtulacak yer. |
MELD | Yumuşak olmak. |
MELDA | Çok genç ve körpe vücud veya dal. İnce ve nâzik bedenli kız. |
MELDUG | (Ledg. den) Zehirli bir hayvan tarafından ısırılarak sokulmuş. |
MELE' | (C.: Emlâ) Bir cemâatin ileri gelenleri. * Hırs, tama'. * Zan. * Güzellik. * Fls: Kâinatta hiçlik şeklinde boşluk olmadığını, her yerin dolu olduğunu ifade eden bir tabirdir. * Dolu mekân. * Kalabalık, güruh, cemaat, topluluk. Halk. |
MELE-İ A'LÂ | Kerrubiyyun ve melâike cemaati. En yüksek hey'et. Melekler âlemi. Felekler ve unsurlar. |
ME'LE | (C: Miâl) Hazırlanmak. * Şişman kadın, semiz avret. * Bahçe. |
MELED | Tazelik, körpelik, nâziklik, gençlik. |
MELEK | Nurdan yaratılmış, fıtratları sâfi, masum mahluk. * Güzel huylu ve güzel olan kimse. (Bak: Melâike) |
MELEK-ÜL BİHAR | Denizlere nezaret eden melek. |
MELEK-ÜL CİBÂL | Dağlara nezâret eden melek. |
MELEK-ÜL EMTÂR | Yağmurla vazifeli olan melek. |
MELEK-ÜL MEVT | İnsanların ruhlarını kabzeden Azrâil. (A.S.) |
MELEK-İ MÜEKKEL | Muayyen bir işle tavzif edilmiş melek. (Bak: Melâike) |
MELEK-İ SİYÂNET | Allah'ın emri ile insanları koruyan, muhafaza eden melek. |
MELEKA | Düz kayacak nesne. |
MELEKÂT | (Meleke. C.) Melekeler. Tecrübe neticesi elde edilen alışılmış bilgiler. İsti'datlar. |
MELEKÂT-I AKLİYYE | Tecrübe neticesi aklen bilinen kolaylık, tecrübeden doğan bilgililik. |
MELEKE | Tekrar tekrar yapılan bir iş veya tecrübeden sonra hasıl olan bilgi ve mehâret. * Mümârese. |
MELEKÎ | (Melekiye) Meleğe mensub, melekle alâkalı. * Paklık, temizlik, ismet. * Hükümdara, melike âit. Melikle alâkalı. |
MELEKUT | Tam bir hâkimiyyetle, Saltanat-ı İlâhiyyenin müessiriyyet ve idâresinin esrarı. Her şeyin kendi mertebesinde, o mertebeye münâsib ruhu, canı, hakikatı. Bir şeyin iç yüzü, iç ciheti. * Hükümdarlık. Saltanat. * Ruhlar âlemi. (Bak: Arş)(İnsan mülk ciheti ile kalbe zarf olur, melekut cihetiyle de mazruf olur. M.N.) |
MELEKUTİYÂN | Melekut âleminden olanlar. |
MELEK-ZAD | Melekten olmuş gibi, çok güzel. |
MELEL | Bıkma, usanma, bezme. |
MELEM | Yaramaz tenbel kimse. |
MEL'EM (MİL'EM) | Ölçüsünde cimrilik yapan. |
MEL'EME | Cem'etmek, toplamak. * Terbiye etmek, düzeltmek, ıslâh etmek. * Yara yırtığını bağlamak. |
MELEVAN | Gece ve gündüz. |
MELEZ | (Meles) İki ırkın karışması neticesi hâsıl olan yeni bir nesil. Ayrı iki cinsten doğmuş olan. * Aydınlıkla karanlık arası, alaca karanlık. |
MELFUF | Sarılı. Bir mektup veya bir şey içine konulmuş olan. |
MELFUFAT | (Melfuf. C.) Zarf içinde veya tezkereye ilişik yazılar. |
MELFUFEN | Sarılı olarak. Melfuf olarak. Leffen, ekli olan şey. |
MELFUHA | (C: Melâfih) Ana karnındaki erkek çocuk. |
MELFUZ | (Lâfız. dan) Telâffuz olunmuş, okunmuş olan. Söylenmiş. * Ağızdan çıkan söz, hece, kelime veya harf. |
MELFUZÂT | (Melfuz. C.) Konuşulan şeyler. |
MELH | Yemeğe tuz koymak. * Çocuk emzirmek. |
MELH | Kibirlenmek, gururlanmak. * şiddetli seyir. |
MELHAME | Kanlı harb. * Büyük muharebe sahası. |
MELHAME-İ KÜBRÂ | Büyük ve kanlı savaş, harp. |
MELHEC | (C: Melâhic) Darlık. |
MELHED | Kabrin çukur açılacak yeri. |
MELHEM | Hurma ağacı çok olan yer. |
MELHEZ | (C: Melâhız) Darlık çekecek yer. |
MELHUB | (Lehb. den) Alevli, alevlenmiş. |
MELHUD | (Lahd. dan) Mezara sokulmuş, kabre konulmuş. Lâhid içine konulmuş. |
MELHUF | Hasrette kalan. * Kederli, tasalı. * İmdad bekleyen. |
MELHUFÂN | (Melhuf. C.) Kederliler, tasalılar, kaygılılar, üzüntülüler. * Hasrette kalanlar. |
MELHUFÎN | Hasrette kalıp yardım isteyenler. |
MELHUK | Karışmış, kavuşmuş. İltihak etmiş. |
MELHUZ | Mülâhaza ve tefekkür olunmuş olan veya olunabilen. Düşünülebilen. Akla gelebilen. Olabilir. |
MELHUZÂT | (Melhuz ve Melhuze. C.) Olabilir şeyler. Hatıra gelen şeyler. İhtimâller. |
MELİ' | Otu olmayan yer. |
MELÎH | Tatsız tuzsuz yemek. |
MELÎH | (C.: Milâh-Emlâh) Güzel, şirin. Sâhib-i melâhat. * Tuzlu. |
MELİK | Mülk ve melekut sâhibi. Padişah. Mutasarrıf. * Bir kavmin başı. Mâlik. (İsimdir) |
MELÎK | Hâkim-i Mutlak. Hükümdar. Sultan. Memleket sahibi. Padişah. Kadir. (Daimî sıfattır.) |
MELÎKÂNE | f. Hükümdar ve melike mensub. Onunla alâkalı. |
MELÎKE | Kadın hükümdar. Hükümdar karısı. Kraliçe. |
MELÎL (MELİLE) | Kül içinde pişirilen ekmek. * Hararet, sıcaklık. * Üzgün, kederli. Melul. |
MELÎS | şişman ve tenbel olan kişi. |
MELÎS | Bir şeyi şiddetle tutmak. |
MELÎT | Cenin. |
MELİYY | Uzun zaman. * Zengin. Varlıklı. Maldâr. Gani. Eşraf. |
MELK | Dalkavukluk. * Yumuşaklık yapmak. * Mahvetmek. * Yıkamak. * Emmek. * Vurmak. |
MELK | Kudret, kuvvet. Şiddet. * Mübalağa. |
MELKEAN | Kötü, yaramaz kimse. |
MELKEME | El ile vurulan yerin yarası. |
MELKUHA | (C: Melakih) Anasının karnında olan çocuk. |
MELKUT | Yerden kaldırılıp alınan şey. * Sokağa, virâneliğe, câmi veya kilise kapısına bırakılmış çocuk. |
MELL | Küsmek, darılmak. * Yorgunluk. * Kakma, dürtmek. * Mahzun olmak, kederli olmak. * Hamuru külün içinde pişirmek. |
MELLA | Zengin kimse. |
MELLAH | (C.: Mellâhân-Mellâhin-Mellâhun) Gemici. Kaptan. Denizci. |
MELLAH | Dalkavukluk eden, yaltaklanan. Tez tez yürüyen, hızlı yürüyen. |
MELLAHA | Tuz çıkan yer. |
MELLAHAN | (Mellâh. C.) Kaptanlar, denizciler, gemiciler. |
MELLAHÎN | (Mellâh. C.) Denizciler, gemiciler, kaptanlar. |
MELLAHE | Tuzla. |
MELLASE | Yeri düzeltmede kullanılan âlet, sürgü. |
MELLE | Çukur. |
MELMUS | (C.: Melâmis) (Lems. den) El ile dokunulmuş. |
MELMUSAT | (Melmus. C.) El ile dokunmalar. El ile temas etmeler. |
MELS | Enemek. Hayvanı iğdiş etmek, erkekliğini gidermek. |
MELS | Yalan vâde, yalan söz. * Güzellik, hüsün. |
MELSA' | Pürüzsüz ve düz yer. * şarap. |
MELSUK | Yapıştırılmış. Bitiştirilmiş. |
MELSUN | (C.: Melâsin) Yalancı, kezzâb. |
MELTAFA | Güzellik, lâtiflik yeri olan şey veya vasıf. |
MELTEM | Yaz mevsiminde karadan denize doğru esen rüzgâr. |
MELTUT | Karışmış, mahlut. |
MEL'UB | Salyalı ağız. |
ME'LUF | Alışılmış. Ünsiyyet edilmiş. * Alışık. Huy edinmiş. |
ME'LUFİYET | Alışıklık, ünsiyet. |
ME'LUK | Deli. Divâne. |
MELUL | Usanmış. Bıkmış. Bezmiş. * Mahzun. |
MELULÂNE | Acıklı ve mahzun bir hâlde. |
ME'LUM | Kederli. Eleme, derde tutulmuş. |
MELUM | Azarlanmış, tahkir edilmiş, levmolunmuş. |
MEL'UN | Lânetlenmiş. Lânete lâyık. * Kovulmuş, tard olunmuş. |
MELVAN | Gece ve gündüz. |
MELYENE | Yumuşaklık. |
MELZE | At seğirtirken koltuklarını uzatmak. * Süngü ile veya gayrı nesne ile ta'n eylemek. |
MELZUM | Mevcud bir şeyle birbirinden ayrılmayan. Mevcud bir şeyle beraber bulunması lâzım gelen. Lüzumlu olmuş olan. Lüzumlu kılınmış. |
MELZUMİYET | Lüzumlu kılma. Melzumluk. |
MEMALİK | (Memleket. C.) Memleketler. |
MEMALİK-İ HÂRRE | Sıcak memleketler. İklimi çok sıcak olan mıntıkalar. |
MEMALİK-İ OSMANİYE | Osmanlı memleketi. Osmanlılara aid memleketler. |
MEMALÎK | (Memluk. C.) Köleler. kullar. |
MEMAT | Ölüm. Ahirete göç etmek. (Bak: Mevt) |
MEMDUD | (Medd. den) Uzatılmış, yayılmış olan. Çekilmiş. |
MEMDUDE | Balçıklı ve kesekli yer. |
MEMDUDÎ | Tel çeken. |
MEMDUH(A) | Beğenilmiş. Medholunmuş. Övülmüş. * Fık: Peygamberimizin (A.S.M.) sevmiş olduğu hareket, iş. |
MEMDUHAT | (Memduh ve Memduha. C.) Medhedilecek ve övülecek şeyler. Övülmeğe değer şeyler. |
MEMDUHİYYET | Makbul oluş. Makbullük. Beğenilmiş oluş. |
MEMEDD | (Masdar-ı mimî ve mekân ismi) Bir şeyin uzandığı, serildiği yer. |
ME'MEN | Sağlam. Güvenilir. Emin yer. |
MEMERR | Geçilecek yer. Cadde, sokak. Geçit yeri. |
MEMERR-İ NÂS | Herkesin geçtiği yol. Geçit. |
MEMERR-ÜL MAHLUKAT | Mahlukatın geçtiği yer. Dünya. |
MEMHUR | Mühürlenmiş. Damgalanmış. |
MEMHURE | Nikâh bedeli verilmiş olan kadın. |
MEMHURE | Sürülüp nadas olmuş yer. |
MEMHUS | Parlatılmış, cilâlanmış. * Etli, şişman, dolgun insan veya hayvan. |
MEMHUVV | (Mahv. dan) Mahvolmuş, perişan olmuş. |
MEMHUZ | Yağı alınmış yoğurt. |
MEMÎL | Meyletme, bir yana eğilme, temâyül etme. |
MEMKÛR | (C: Memâkir) Av kanıyla kirlenmiş. * Kızıla boyanmış. |
MEMKÛRE | Uysal, yakışıklı. |
MEMKURE | Sirkeli ve sarmısaklı balık. |
MEMKUT | Düşmanlık edilen, hased edilen. |
MEMLAHA | (Milh. den) Tuz çıkarılan yer. Tuzla. |
MEMLEKET | (C.: Memâlik) Bir devletin toprağı, ülke, yurt. * Şehir. İl, kasaba. * Bir insanın doğup büyüdüğü yer. |
MEMLU | Doldurulmuş. Dolu. |
MEMLUH | Tuzlanmış. Tuzlu. |
MEMLUHAT | (Memluh. C.) Tuzlanmış şeyler. Tuzlu şeyler. |
MEMLUK | Köle. Kul. Esir. Bende. Hizmetkâr. * Birinin malı olan. |
MEMLUKÂNE | f. Köleye yakışır hâlde. Kölece. * Eskiden çok defa bir büyüğe sunulan yazılarda, kendinden bahsederken kullanılırdı. |
MEMLUKİYYET | Esirlik. Hizmetkârlık. Kulluk. Kölelik. |
MEMLUL | (Memlule) Usanmış, usanılmış, bıkılmış, bezilmiş. |
MEMNU' | Yasak. Menedilmiş. Mâni olunmuş. |
MEMNUAT | (Memnu ve Memnua. C.) Yasak şeyler. |
MEMNUİYYET | Yasaklık. Haram veya yasak oluş. |
MEMNUN | (Minnet. den) Hoşnud. Razı. Minnet altında bulunan. İyiliğe nâil kılınmış. Çok muteber olan şey. Çok beğenilen. Ölçülü ve hesaplı olan. * Kesilmiş. |
MEMNUNEN | Sevinerek, memnun olarak. |
MEMNUNİYYET | Mesrur oluş. Şâdlık. Mesruriyet. |
MEMRU' | Otlu yer. |
MEMSUD | Vücudu kuvvetli ve sağlam yapılı olan. |
MEMSUDE | Devrik yüzlü, münkabız kimse. |
MEMSUH | Suratı, daha çirkin şekle sokulmuş. Biçimsiz ve çirkin surete girmiş olan. |
MEMSUH | El ile sıvanmış, mesh olunmuş. Temas edilmiş. |
MEMSUN | Mesâne hastalığına tutulmuş kimse. |
MEMSUS | Massolunmuş, emilmiş. * Baldır, incik. |
MEMSUS | Dokunulmuş. |
MEMŞA | (Meşy. den) Ayak yolu. Üzerine basıp yürüdükleri yer. |
MEMŞUK | Yazılmış olan, meşkolunmuş. * Uzun boylu zayıf at. |
MEMTUL | Çekiçle döğülerek işlenmiş. |
MEMTUR | Üzerine yağmur yağmış. Yağmur yağarak ıslanmış. |
MEM'UD | Midesinde hastalık olan. |
ME'MUL | Umulan. Ümid edilen. Beklenilen. |
ME'MUM | İmama uyan kimse. İlerdekine uyan. |
ME'MUME | Beyine ulaşan yara. |
ME'MUN | Emin. Mahfuz. Korkusuz. Emniyyet verilmiş. Sağlam. Tehlikeden azâde olan. * Abbasi halifelerinden Hârun Reşid'in kendisinden ve kardeşi Eminden sonra hükümdar olan oğlunun adı. |
ME'MUN-ÜL ÂKİBE | Akibetinden emin. Sonu emin, korkusuz. |
ME'MUR | Emir ile hareket eden. Emir altında olan. Vazifeli. Kendi istediği gibi olmayıp başka emre göre çalışan. Bir emir alan. Bir işe tâyin olunmuş adam. |
ME'MUR-ÜN BİH | Emrolunan şey. |
ME'MUREN | Me'mur olarak, memurlukla. Bir iş ile vazifelendirerek. |
ME'MURÎN | (Me'mur. C.) Devlet hizmetinde bulunan kimseler. Me'murlar. |
ME'MURİYET | Me'murluk. Vazife, görev, hizmet. |
ME'MURİYET-İ ASLİYE | Asıl me'murluk. |
MEMUT | Meyyit. Ölmüş. |
MEMZUC | Bitişik. Karışık. Karışmış. Birlik olmuş. Birbirine mezc olmuş. * Şakalaşmak. * Oynamak. |
MEN | f. Ben. (Farsçada birinci şahıs zamiri) (Bak: Mâ) |
MEN | (İsm-i Mevsuldür) Şahsa delâlet eder. "O kimse ki, yahut, kimi, kim, kim ki" gibi mânâlara gelir. İstifham için olur, yerine göre tesniye (Menân) şeklinde ve cemi (Menun) gibi okunabilir. Akıl sahibleri hakkında kullanılır. Mevsule, şartiye, nekre-i tâmme, nekre-i mevsule olur. |
MEN' | Yasak etmek. Durdurmak. Bırakmamak. Bir şeyi diriğ etmek, esirgemek. |
MEN-İ MUHAKEME | Muhakemeyi durdurmak, muhakemeye lüzum görmeyip menetmek. |
ME'N | (C: Müün-Me'nât) Böğür. * Yer kazmakta kullanılan ucu demirli ağaç. |
MENA | İki rıtıl. (İkiyüz altmış dirhem) |
MEN'A | Ölüm haberi. Vefat haberi. |
MENAAT | Sarplık, çetinlik, kavilik, güçlük. |
MENAAT-I MEVKİİYE | Arazi sarplığı. |
MENAB | Birinin yerini tutmak, nâib olmak. Birisine vekil olmak. Vekillik yeri. |
MEN'AB | Cömert. * Hızlı yürüyen. |
MENABİ' | (Menba'. C.) Kaynaklar. Pınarlar. Nebeân eden yerler. * Her şeyin zâhir olduğu yerler. * Servetlerin çıktığı yerler. |
MENABİ-İ AŞERE | On menba. |
MENABİ-İ SERVET | Zenginlik kaynakları. |
MENABİK | Batman. |
MENABİR | (Minber. C.) Minberler. Camilerde hatiblerin hutbe okumalarına mahsus kürsüler. |
MENABİT | (Menbet ve Menbit. C.) Çayırlar, otlaklar. |
MENACİL | (Mincel. C.) Ekin orakları. |
MENACİM | (Mencem. C.) Terâzi kolları. |
MENADİF | (Mindef. C.) Hallaç yayları. |
MENADİL | (Mendil. C.) Mendiller. Küçük havlular, peçeteler. |
MEN'AF | (C.: Menâif) Dağın sivri tepesi. |
MENAFİ' | (Menfaat. C.) Menfaatler. Faydalar. |
MENAFİ-İ UMUMİYE | Umumi menfaatler, umumi faydalar. |
MENAFİH | (Minfâh. C.) Körükler. |
MENAFİZ | (Menfez. C.) Delikler. Menfezler. * Nüfuz edecek yerler. |
MENAH | f. Geniş, bol, ferâh. * Dar. |
MENAHE | (C.: Menâih) (Nevha. dan) Ölü için ağlanacak yer. Mâtemhâne. |
MENAHİ | (Nehi. C.) Menedilmiş şeyler. Şer'an yasak edilmiş olan şeyler. |
MENAHİC | (Minhac-Menhec. C.) Açık ve geniş yollar. Bilinen büyük yollar. |
MENAHİC-İ HÜKEMÂ | Hakîmlerin, ilm-i kelâm âlimlerinin meslekleri ve gittikleri mânevi yollar. |
MENAHİL | (Menhel. C.) Durak yerleri. Durulacak sulak yerler. * Hayvan sulanan yerler. |
MENAHİR | (Menhar. C.) Hayvan kesilecek yerler. Hayvan boğazlıyacak yerler. Mezbahaneler. |
MENAHİR | (Menhir. C.) Burun delikleri. |
MENAHİS | (Minhas. C.) Uğursuz şeyler. |
MENAHİT | (Minhat. C.) (Tahta veya taş) yontma âletleri. |
MENAHİZ | (Minhaz. C.) Burun delikleri. |
MENAÎ | (Men'â. C.) Ölüm haberleri. Vefat haberleri. Kötü haberler. |
MENAİF | Dağların sivri tepeleri. |
MENAİH | (Menâhe. C.) Ölü için ağlanacak yerler. Mâtemhâneler. |
MENAİR | (Menâvir) Minâreler. * Nur yerleri. * Alâmet. |
MENAKIB | (Menkıbe. C.) Menkıbeler. Hayat hikâyeleri. |
MENAKİB | (Menkeb. C.) Yollar. * Omuzlar. |
MENAKÎR | (Minkar. C.) Minkarlar, gagalar. Yırtıcı kuşların gagaları. Taşçı kalemleri. |
MENAKİR | (Münker. C.) Günah ve kötü şeyler. |
MENAL | Yetiştirme, nâil olma, kavuşma. * Ele geçirilen şey. Nâil ve sahib olunan şey. |
MENAM | Uyku. Uyku zamanı. * Rüya. Düş. * Uyunacak yer, yatak odası. |
MENAME | Yatak, döşek. |
MENAMEN | Uyuyarak. Uykuda olarak. |
MENAR | Nur yeri. Fener kulesi. * Câmi minâresi. * Yol işaretleri. |
MENARE | (C: Menâr-Menâvir) Alâmet, işaret. * Kandil. * Minare. |
MENAS | Sığınacak yer. Melce'. Penah. * Deprenmek. * Fevt. |
MENASI' | (Minsa'. C.) Medine-i Münevvere'nin dışında meşhur bir yer. |
MENASIB | (Mansıb. C.) Devletin başlıca hizmetleri. Makamlar, rütbeler, pâyeler. |
MENASIB-I SEYFİYE | Askerlik hizmetleri. |
MENASİK | (Mensek. C.) İbâdet edecek yerler. İbâdet ederken lüzum eden usul, yol ve tarz. |
MENASİK-ÜL HAC | Hacı olmak için Mekke-i Mükerreme'ye gidenlerin Kâbe'yi ziyaret etme, Arafat'ta vakfeye durma, kurban kesme, ihram giyme, muayyen bir yerden bir yere kadar yürüme gibi yapılan ibadet rükünleri. (Bak: Sa'y) |
MENASİM | (Mensim. C.) Yollar, tarikler, meslekler. * Alâmetler, izler, eserler, nişânlar. |
MENASİR | (Minser. C.) Yırtıcı kuşların gagaları. * Taşçı kalemleri. |
MENASSA | Çeyiz odası. * Yüksek yer, çardak. |
MENAŞİR | (Minşâr. C.) Testereler. * (Menşur. C.) Tar: Padişâhın verdiği vezirlik veya müşirlik fermanları. * Mat: Prizmalar. |
MENAT | İslâmiyyetten evvel cahiliyyet devrinde Kâbedeki bir putun adı. |
MEN'AT | Ölüm haberi. |
MENAT | Dönecek yer, merci'. * İlişip asacak yer. |
MENATIK | Mıntıkalar, bölgeler. |
MENATIK-I BAÎDE | Uzak mıntıkalar. Uzak bölgeler. |
MENATIK-I DUŞİZE-İ TAHAYYÜL | Tahayyülün bâkir mıntıkaları. |
MENAVİR | (Minare. C.) Minareler. |
MENAYA | (Meniyye. C.) Ölümler. * Maksatlar. Gâyeler. |
MENAZIM | (Manzam. C.) Sıralar, diziler. |
MENAZIR | Manzaralar. Seyredilecek, görülecek güzel yerler. Güzel görünüşler. |
MENAZİ' | (Menze'. C.) Niza ve kavga edilecek yerler. |
MENAZİL | (Menzil. C.) Menziller. İnecek yollar. Duralar. Konak yerleri. |
MENBA' | Kaynak. Nimetin veya herhangi bir şeyin çıktığı yer. Suyun çıktığı yer. Pınar. |
MENBAT | Suyun çıktığı yer. Menba'. |
MENBEL | Tembel, uyuşuk. |
MENBER | (C: Menâbir) Yüksek olacak yer. |
MENBİC | Mevzi ismi. (Oraya nisbetle "menbicâni" derler.) |
MENBİT | Otlu yer, otlak, çayır. |
MENBUŞ | Açılmış, soyulmuş. |
MENBUZ | Piç. Veled-i zinâ. * Hemen doğmasını müteakib bir yere atılmış çocuk. |
MENCA | (Bak: Mence') |
MENCAT | Kurtulma, necât bulma. Halâs olma. |
MENCE | (Mencâ) Kurtulacak yer. Necat bulacak yer. * Necat bulma. Kurtulma. |
MENCED | (C: Menâcid) İnci ve altından olan gerdanlık. |
MENCEM | (C.: Menâcim) Terazi kolu. * Maden. |
MENCENİK | (Bak: Mancınık) |
MENCENUN | (C: Menâcin) Sığırın döndürdüğü dolap. * Sığırların çektiği kağnı. |
MENCINIK | (C: Mencınıkât) Mancınık. |
MENCUB | Dibâgat olunmuş deri. * Geniş kadeh. |
MENCUD | Kederli, tasalı, gamlı. |
MENCUK | f. Bayrak direkleri ve minâre başına takılan küçük ay. * Sancak, bayrak. * Şemsiye. |
MEND | f. Kelimelerin sonuna getirilerek "sahip" mânasına edattır. |
ACZ-MEND | Acizlik, mahviyet sâhibi. |
DERT-MEND | Dertli. |
MEN DAKKA DUKKA | "Kapı çalanın kapısı çalınır." Yâni, kim birisine bir kötülük yahut iyilik yaparsa ona o şey yapılır. Meselâ: "Su-i zan eden su-i zanna mâruz olur." |
MENDEB | Tehlike. Ölüm. * Gürültü ve şamata ile ağlama. |
MENDEME | Pişman olma. Nedâmet etmek. * Pişman olacak yer. |
MENDİL | (Mindîl) (C: Menâdîl) Mendil. * Küçük havlu, peçete. |
MENDUB | Yapılması beğenilen iş. Şeriatın yasak etmediği veya emretmediği iş olmakla beraber yapılmasında sevab ve mendubiyet olan amel. Müstehab. * İyilikleri anlatılarak arkasından gözyaşı döküp ağlanan ölü. |
MENDUD | Meyvesi aşağıdan yukarıya yığılı, istifli. |
MENDUF | Didilmiş, atılmış. |
MENDUHA | Genişlik. * Kifâyet, kâfi gelmek. * Mahlas. |
MEN'E | Dibâgat için ısladıkları deri. |
ME'NE | Böğür, hâsıra. |
MENEA | (Mâni. C.) Engeller, mâniler, özürler. * Engel olanlar, mâni olanlar, geri bırakanlar. * Kuvvet ve cemâat. |
MENEND | (Mânende-Mânend) f. Nazir. Eş. Benzer. şebih. Müşabih. |
MANEND-İ BÎMİSAL | Misilsiz, benzersiz olan. |
MEN ENE | Ben kimim? |
MENFA | Nefyolunan yer. Birinin sürüldüğü yer. Nefiy yeri. |
MENFAAT | Fayda. Kâr. Gelir. İhtiyaç karşılığı olan şey. |
MENFAATBAHŞ | f. Faydalı, yararlı. Menfaat ve fayda veren. |
MENFAATDÂR | f. Menfaat ve fayda gören. |
MENFAATPEREST | f. Yaptığı işin sadece faydasını düşünen. Sadece nefsine ait kârları, faydaları düşünerek çalışan. Allah rızasını esas gaye yapmayan kimse. |
MENFED | Tükenmek, yok olup gitmek. |
MENFER | Geri kaçılacak yer. Nefret edilecek, sevilmeyecek yer. |
MENFES | (Nefes. den) Nefes deliği. Nefes alacak yer. |
MENFEZ | Nüfuz edecek delik, pencere. Delik. Ağız. Yarık. Girilecek yer. |
MENFÎ | Müsbetin zıddı. Müsbet olmayan. * Nefyedilmiş, sürgün edilmiş. Sürgün. * Bir şeyin olmayacak cihetini düşünen. * Hakikatın aksini iddia eden. * Gr: Başında nefiy edatı bulunan kelime veya cümle. * Nâkıs. Negatif, olumsuz. |
MENFİYYEN | Sürgün olarak. |
MENFUH | Üfürülmüş. * Büyük karınlı. Nefholunmuş. |
MENFUR | Kendisinden nefret edilen, sevilmeyen. İğrenç. * Mebguz. |
MENFUS | Yeni doğmuş çocuk. |
MENFUŞ | (Pamuk veya yün gibi) atılmış ve didilmiş. Dağılmış, didik didik edilmiş. |
MENGENE | Tazyik veya sıkıştırma için kullanılan demir veya tahta âlet. |
MENGUŞ | f. Küpe. |
MENH | Verme, ihsan etme. |
MENH | Burun deliği. |
MENHAR | (C.: Menâhir) Hayvan kesilecek yer. Hayvan boğazlanan yer. Mezbaha. |
MENHAT | Mâni, nehyedici, engel. |
MENHEB | Yağma etmek. Yağma edecek yer. |
MENHEC | (C.: Menâhic) Geniş, açık yol. |
MENHEC-İ SEDÂD | Doğruluk yolu. Sırât-ı müstakim. |
MENHEL | (C.: Menâhil) Hayvan sulanan yer. * Menzil, durak. Konaklanacak yer. |
MENHERE | (C: Menâhir) Mahalle arasındaki süprüntülük. |
MENHÎ | Şer'an yapılması yasak olan, haram olan şey. |
MENHİR | (C.: Menâhir) Burun deliği. |
MENHİYYAT | Şer'an haram edilenler. Yasak edilmiş, İlâhi emirle men'edilmiş olanlar. Nehyedilenler. Yasak olanlar. |
MENHUB | Korkak adam. * Muhtar, müntehab, seçkin. |
MENHUB(E) | (Nehb. den) Talan edilmiş, yağma edilmiş. |
MENHUM | Nasıl yerse yesin karnı doymaz kimse. * Bir şeye çok hırs gösteren kişi. |
MENHUS | Uğursuz. Kötü. Meş'um. |
MENHUS | Kuyruğunun yanları uyuz olan deve. |
MENHUS | Zayıf, etsiz. |
MENHUŞ | Yılan, akrep cinsinden bir hayvan tarafından sokulmuş. |
MENHUT | Yontulmuş. Tıraş edilmiş. Yontulmuş ağaç. |
MEN HÜVE | O kimdir? |
MENÎ | f. Benlik. Benlik iddiası. Hodbinlik. |
MENİ | Erkek veya dişinin bel suyu. Döl suyu. Nutfe. Sperma. |
MENİ' | Sarp. Çetin. Zor. El erişmez. Zabtı zor. |
MENİE | Ölüm, mevt. |
MENİHA | Hediye, armağan, bahşiş. |
MENİN | Toz. * Zayıf kişi. * Zayıf ip. |
MENİŞ | f. Tabiat, huy, mizac. |
MENİYYE | Ölüm, mevt. * Takdir olunmuş olan. |
MENKA' | Su toplanan çukur. |
MENKAB (MENKABE) | (C: Menâkıb) Dağ arasında olan yol. * Dar yol. * Güzel hareket ve fiil. * Delik açılacak yer. |
MENKABE | Meşhur kimselerin ahvâline dair hayat hikâyesi. Kıssa. Hikâye. Menkıbe. |
MENKAL | Nakledecek mekân. |
MENKASE | Eksiklik, noksanlık. |
MENKEL | Ayak bileziği. Süs olarak kadınların ayak bileklerine taktıkları bilezik. |
MENKİB | (C.: Menâkib) Omuzbaşı. Omuz ile kol kemiğinin birleştiği yer. |
MENKU' | (Menkua) Haşlanmış. Suda kaynatılmış. |
MENKUB | (U, uzun okunur) Delinmiş. Oyulmuş. |
MENKUB | (Nekbet. den) Dert ve meşakkatlere mâruz kalmış olan. * Rütbe ve haysiyyetten düşmüş olan. |
MENKUHA | Nikâhlı karı. Nikâhlanmış olan kadın. |
MENKUL | Nakledilen. Akli olmayıp mukaddes kitapla bildirilen. * Bir yerden başka yere taşınmış olan. Taşınabilen. * Anlatılan. |
MENKULAT | Nesilden nesile veya ağızdan ağıza yayılıp duyulan. Nakle dayanan bilgiler. Nakledilenler. (Bak: Mürtecel) |
MENKUR | Delinmiş. Oyulmuş. |
MENKUR | İnkâr olunmuş. |
MENKUS | (Nüks. den) Tersine çevrilmiş. Baş aşağı edilmiş. |
MENKUS | (Naks. dan) Noksanlaştırılmış. Eksik olan. |
MENKUŞ | (Nakş. dan) Nakşolunmuş. İşlenmiş. Nakış yapılmış. Boya ile süslenmiş. |
MENKUŞE | Nakşolunmuş, işlenmiş. * Kemik çıkmış olan baş yarığı. |
MENKUT | (Nokta. dan) Noktalanmış. Noktalı. |
MENKUZ | Nakzedilmiş. Bozulmuş. Hükümsüz bırakılmış. |
MEN LEHÜL HAKK | Fık: Hak sahibi olan kimse. |
MEN LEM YEZUK LEM YEDRİ | Tatmayan bilemez. Kim ki tatmamış; o, tadını bilemez. |
MENMUL | (Neml. den) Üzerine karınca üşüşmüş olan şey. |
MENN | Nimet vermek. İyilik etmek. * Minnet. * Rıza. * Esiri fidye almadan, ücretsiz salıvermek. * Kesmek. * Zayıf etmek. * Ettiği iyiliği başa kakmak. * İki batman ağırlık. * Kudret helvası. |
MENNÂ' | (Men'. den) Alıkoyan, mâni olan, yaptırmayan. * Önleyici, men'edici. |
MENNÂ-UL HAYR | Hayır ve iyiliğe mâni olan. Hayrı önleyen. |
MENNAC | Çok bahşiş veren. İhsan eden. |
MENNAN | İhsanı bol. Çok çok ihsan eden. En çok nimet veren. (Allah) |
MENNANE | Malı, mülkü, serveti için kendisiyle evlenilen kadın. |
MENSAF | (C: Menâsıf) Her şeyin yarısı. |
MENSEA | (C: Menâsi') Otu tez biten yer. |
MENSEC | (Nesc. den) Bez, çulha vs. dokunan yer. Örücü işyeri. Trikotaj atelyesi. |
MENSEK | (C.: Menâsik) İbâdet yeri. İbâdetgâh. * İbâdet yapma usulü. * Kurban kesecek yer. |
MENSIB | (C: Menâsıb) Demir sayacak. * Asıl. * Mertebe, derece. |
MENSÎ | (Mensiyye) (Nisyan. dan) Unutulmuş, hatırdan çıkmış. |
MENSİC (MENSEC) | (C: Menâsic) Bez dokuyacak yer. * Boyun ile kürek arası. |
MENSİK (MENSEK) | (C: Menâsik) İbadet edecek yer. * Kurban kesilecek yer. * Kesilmiş kurban. |
MENSİM | (C.: Menâsim) Alâmet, işaret, nişân, iz, eser. * Yol, tarik. * Deve tırnağı. |
MENSİYAT | (Mensi. C.) Hatırdan çıkıp unutulmuş şeyler. |
MENSİYET | Unutulma, hatırdan çıkma. |
MENSİYY | Unutma yeri. * Hiç bahsedilmeyen terkedilmiş nesne. |
MENSUB | (Bak: Mansub) |
MENSUB | Bir şeye veya kimseye nisbeti olan, alâkası bulunan. Bir şeyle ilgili olan. |
MENSUBÂT | (Mensub. C.) Bir yere mensub olanlar. Bir yerin adamları. |
MENSUBÎN | (Mensub. C.) Mensublar. Mensub ve alâkadar olanlar. Bir daire veya yerin adamları. |
MENSUBİYYET | Mensubluluk, ilgili, bağlı oluş. Alâkalı bulunuş. |
MENSUC | (Nesc. den) Dokunmuş, dokunulmuş, dokunulan. Örülmüş. İşlenmiş. |
MENSUCÂT | Bez veya kumaş gibi dokumak suretiyle yapılan tezgâh veya fabrika mahsulü mallar. |
MENSUCÂT-I HARİRİYYE | İpek dokumalar. |
MENSUH | (Nesh. den) Hükmü kaldırılmış. Nesholunmuş. Hükümsüz bırakılmış. |
MENSUK | (Nesk. den) Düzgün olarak dizilmiş olan. |
MENSUR | (Nasr. dan) Yardım görmüş. * Muzaffer. Zafer bulmuş. * Cenab-ı Hak tarafından her işinde nusrete mazhar olduğundan Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın bir ismi de Mensur'dur. |
MENSUR | (Nesr. den) Dağılmış. Saçılmış. * Gece vaktinde güzel kokan bir çiçek. * Edb: Manzum olmayan nesir halindeki yazı. Bunun mânaca çok güzel ve şiir gibi ahenkli yazılmış olanına "mensur şiir" denir. |
MENSUS | (Bak: Mansus) |
MENŞAR | Yayıp dağıtacak yer. * Öldükten sonra dirilecek yer. |
MENŞAT | (C: Menâşıt) Neşat, sürur, neşe. |
MENŞE' | (Neş'et. den) Esas. Kök. Bir şeyin çıktığı, neş'et ettiği yer. Beslenip yetişilen yer. |
MENŞED | İsteme, talebetme. |
MENŞELE | Küçük parmağın yüzük takılan yeri. |
MENŞER | Neşredilip dağıtılan yer. |
MENŞUD | Matlup, istenen şey. |
MENŞUR | (Neşr. den) Neşrolunmuş. Dağıtılmış. Yayılmış. Herkese ilân edilmiş. * İşleri dağınık. Perişan. * Sultanın emri, mühürsüz mektubu, fermanı. * Bayrak. * Mat: Alt ve üst tabanları birbirine müsavi ve müvâzi (eşit ve paralel), kenarları da müsâvi ve müvâzi olup yüzleri birbirine benzeyen şekil. Prizma. |
MENŞUR-U MUKADDES | Mukaddes ferman. (Kelime-i şehadet kastedilmektedir) |
MENTEC | Doğuracak vakit. |
MENUAT | Men'etmeler. Yasaklar. |
ME'NUB | (Bak: İhcâc) |
MENUC | Sütü diğer develerden sonra çekilen deve. |
ME'NUF | Burunda hastalığı olup koku alamayan. |
MENUN | (Menn. den) Kesmek. * Vakit, zaman, ömür ve sâireyi kesen mânâsınadır. |
ME'NUS | Alışılmış. Alışık. Ünsiyet edilmiş. * Beğenilmiş. Mergub. |
ME'NUSE | Ateş. |
ME'NUSİYET | Alışılmış olma. Alışılma. Ünsiyet edilmiş olma. |
MEN'UŞ | Hayır ile yâdedilen ölü. * Yukarı kaldırılmış. * Fakir olduktan sonra sevindirilmiş. * Tabuta konulmuş. |
MENUT | Asılı, muallâk. * Bağlı. Mütevakkıf. Merbut. Vâbeste. * Bir milletten olmayıp sonradan o millete dahil olmuş olan. |
MEN'UT | Medhedilmiş. İyiliği, güzelliği söylenilmiş olan. |
ME'NUT | Hased olunmuş kişi, mahsud. |
MENVÎ | Kasdedilen. * Niyet. Maksad. Meram. |
MENVÎ-İ ZAMİR | İçindeki niyet ve maksat. |
MENY | Meniyi dışarı getirmek. * Takdir etmek. * Okumak. * Hükmetmek. |
MENZAM | (C: Menâzım) Çeşitli şeyleri bir yere dizmek. |
MENZEHE | Gezinti yeri. |
MENZİL | İnilen yer. Konulacak yer. * Yer. Dünya. Ev. * Mesafe. |
MENZİL-İ KAMER | Koz: Ayın dünya etrafındaki mahreki. Bu mahrekte aynı noktaya tekrar gelmek için geçen zaman. |
MENZİL-İ KÜLLÎ | Mahrekin en son noktasına kadar olan mesâfe. |
MENZİLET | Derece, pâye, rütbe, mertebe. Yükseklik derecesi. * Konak yeri, inecek yer. Hane, ev. |
MENZİLGÂH | f. Konak. Yer. Ev. Bir müddet durulan yer. |
MENZİLHANE | f. Konak yeri. Hayvan değiştirilen yer. |
MENZİLNİŞİN | f. Yerinde oturan. |
MENZU' | (Nez. den) Nez olunmuş, koparılmış. |
MENZUF | Susuzluktan dolayı dili kurumuş kimse. * Kan kaybından dolayı dermansız ve güçsüz kalmış olan insan. |
MENZUL | (Nüzul. den) Nüzüllü, inmeli. |
MENZUR | (Nezr. den) Adanmış, nezrolunmuş, va'dedilmiş. Adak olarak belirtilmiş. |
MENZUT | Haris kimse. |
MER | f. Elli (Sayısı). Hamsin. (50) |
MER' | (C: Müru') Er, erkek. * Güzel manzara. |
ME'R | Katı, şiddetli, şedid. * Fesad. |
MER' | Ot çok olmak. |
MER'A | Hayvanların otladığı yer. Kır. Mera. Çayırlık. Otlak. |
MER'A | Aynalar. |
ME-RA | f. Beni. Benim. Bana. |
MERA | Boş yer. * Otsuz yer. |
MERA | (C: Merâyâ) Sütü çok olan dişi deve. |
MERAA | Ucuzluk. |
MER'ABE | Ansızın olarak birdenbire korkutmak. * Tenha ve korkunç yer. |
MERABİ' | (Mürabba. C.) Mürabbalar, kareler. * (Merba. C.) İlkbaharda oturulan evler. |
MERABİH | (Ribh. den) Ticâretten elde edilen kazançlar. |
MERACİ' | (Merci. C.) Rücu edilecek ve dönülecek yerler. * Mürâcaat edilerek başvurulacak kimse veya yerler. |
MERAD | Boğaz. * Talep mevzii, isteme yeri. |
MERADET | Kuvvetlilik, kavilik. Salâbet. |
MERAE | Hazmetmek. * Güzel manzara. |
MERAFIK | (Mirfak. C.) Dirsekler. * Ev kilerleri. * Mutfaklar. |
MERAG | Davar ağnanmak ve toprağa yuvarlanmak. |
MERAH | Yer. Mekân. * Sevinç. * Rahat edilecek yer. * Meşhur bir nahiv kitabının ismi. |
MERAH | (C.: Merahân) Aşırı derecede sevinme. |
MERAHİL | (Merhale. C.) Menziller, merhaleler, konaklar, duraklar. |
MERAHİL-İ BAÎDE | Uzak konaklar. Uzak menziller. |
MERAHİLPEYMA | f. Seyyah, yolcu. Seyahat eden kimse. |
MERAHİM | (Merhamet. C.) Acımalar, merhametler. |
MERAHİM | (Merhem. C.) Merhemler. |
MERAÎ | (Mir'at. C.) Aynalar, mir'atlar. |
MERAÎ | (Mer'a. C.) Otlaklar, çayırlıklar. |
MERAK | Bir şeyi öğrenmek istemek. Çok şiddetli arzu. Heves. Düşkünlük. * Dalgınlık. Kara sevdâ. * Kuruntu, telâş. İç sıkıntısı. İç darlığı.(... Merak, hastalığı ziyade ettiği gibi hikmet-i İlâhiyeyi ittiham ve rahmet-i İlâhiyeyi tenkid ve Hâlik-ı Rahiminden şekva hükmünde olduğu için aksi maksadiyle tokad yer, hastalığı ziyadeleşir. L.) |
MERAKÂVER | f. Merak verici. Düşündürücü. Meraklandırcı. |
MERAK | Etsuyu. * Çorba. |
MERAKIM | (Mirkam. C.) Kalemler. Yazma işinde kullanılan âletler. |
MERAKÎ | Vesvese ve kuruntu içinde bulunan kimse. * (Mirkat. C.) Merdivenler, basamaklar. |
MERAKİB | (Merâkibe) (Araba, at, kayık, vapur gibi) binecek vasıtalar. Merkebler. |
MERAKİB-İ BAHRİYE | Vapur, gemi, tekne, kayık vs. gibi deniz nakil vâsıtaları. |
MERAKİB-İ BERRİYE | Araba, otomobil, kamyon, at vs. gibi kara nakil vasıtaları. |
MERAKİD | (Merkad. C.) Merkadlar, kabirler, mezarlar. |
MERAKİZ | Merkezler. Karargâhlar. Karar yerleri. |
MERAL | (Aslı, marâl'dır) Ceylan, karaca, dişi geyik. |
MERAM | Maksad. Niyet. Arzu. İstek. İçten tasarlanan. |
MERAMBAHŞ | f. Bir kimseye isteyip arzuladığı şeyi veren. |
MERAMİ | (Mermi. C.) Mermi atma yeri. Mermiler. * Nişan okları. |
MERAMİR | Çok etli, şişman kişi. |
MERANET | Yumuşaklık. * Bir mâdenin çekiç vasıtası ile dövüldüğünde yayılması vasfı. |
MERARE | (C: Merâir) Öd kesesi. |
MERARET | Acılık. Tatsızlık. |
MERARET-İ ESARET | Esirliğin acılığı. |
MERASET | şiddet. |
MERASÎ | (Mersiye. C.) Mersiyeler, ağıtlar. |
MERASÎ | (Mersâ. C.) Limanlar. Gemilerin sığınıp barındıkları yerler. |
MERASİD | (Mersad. C.) Gözetleme yerleri, rasat yerleri. |
MERASİM | (Mersem. C.) Resmi merasimler. Âdet hükmündeki gösterişler. Resmi muameleler. * Şiveler. Âdetler. |
MERAŞİD | (Merşed. C.) Gaye ve maksada ulaştıran doğru yollar. |
MERATİ' | (Merta. C.) Çayırlıklar, mer'alar, otlaklar. |
MERATİB | Mertebeler. Basamaklar. Kademeler. Dereceler. |
MERATİB-İ HAYAT | Hayat mertebeleri.(Birinci sual: Hz. Hızır (A.S.) hayatta mıdır? Hayatta ise niçin bazı mühim ulema hayatını kabul etmiyorlar?Elcevap : Hayattadır, fakat merâtib-i hayat beş'tir. O, ikinci mertebededir. Bu sebepten bazı ulemâ, hayatında şüphe etmişler.Birinci Tabaka-i Hayat: Bizim hayatımızdır ki, çok kayıtlarla mukayyeddir.İkinci Tabaka-i Hayat : Hz. Hızır ve İlyas Aleyhimesselâmın hayatlarıdır ki, bir derece serbesttir. Yâni bir vakitte pekçok yerlerde bulunabilirler. Bizim gibi beşeriyet levâzımatiyle daimi mukayyed değillerdir. Bazan istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler; fakat bizim gibi mecbur değillerdir. Tevatür derecesinde ehl-i şuhud ve keşif olan evliyânın, Hazret-i Hızır ile maceraları, bu tabaka-i hayatı tenvir ve isbat eder. Hattâ makamat-ı velâyette bir makam vardır ki, "Makam-ı Hızır" tâbir edilir. O makama gelen bir veli, Hızırdan ders alır ve Hızır ile görüşür. Fakat bâzan o makam sahibi yanlış olarak, ayn-ı Hızır telâkki olunur.Üçüncü Tabaka-i Hayat : Hazret-i İdris ve İsa Aleyhimesselâmın tabaka-i hayatlarıdır ki, beşeriyet levazımatından tecerrüd ile, melek hayatı gibi bir hayata girerek nuranî bir letafet kesbederler. Adeta beden-i misali letâfetinde ve cesed-i necmi nuraniyetinde olan cism-i dünyevileriyle semavatta bulunurlar. Ahirzamanda Hazret-i İsâ Aleyhisselâm gelecek, Şeriat-ı Muhammediye (A.S.M.) ile amel edecek meâlindeki hadisin sırrı şudur ki: Ahirzamanda felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfriye ve inkâr-ı Uluhiyete karşı İsevilik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyete inkılab edeceği bir sırada, nasıl ki isevilik şahs-ı mânevisi, Vahy-i Semâvi kılınciyle o müthiş dinsizliğin şahs-ı mânevisini öldürür; öyle de: Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, İsevilik şahs-ı mânevisini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı mânevisini temsil eden deccalı öldürür... yâni inkâr-ı Uluhiyet fikrini öldürecek.Dördüncü Tabaka-i Hayat : Şüheda hayatıdır. Nass-ı Kur'anla şühedanın, ehl-i kuburun fevkinde bir tabaka-i hayatları vardır. Evet, şüheda, hayat-ı dünyevilerini tarik-ı hakta feda ettikleri için, Cenâb-ı Hak kemâl-i kereminden onlara hayat-ı dünyeviyeye benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayatı Alem-i Berzahta onlara ihsan eder. Onlar kendilerini ölmüş bilmiyorlar.. yalnız kendilerinin daha iyi bir âleme gittiklerini biliyorlar.. kemal-i saadetle mütelezziz oluyorlar.. ölümdeki firak acılığını hissetmiyorlar. Ehl-i kuburun çendan ruhları bâkidir, fakat kendilerini ölmüş biliyorlar. Berzahta aldıkları lezzet ve saâdet, şühedanın lezzetine yetişmez. Nasıl ki iki adam bir rü'yada Cennet gibi bir güzel saraya girerler. Birisi rü'yada olduğunu bilir. Aldığı keyf ve lezzet pek noksandır. "Ben uyansam şu lezzet kaçacak" diye düşünür. Diğeri rü'yada olduğunu bilmiyor, hakiki lezzet ile hakiki saâdete mazhar olur.İşte Alem-i Berzahtaki emvât ve şühedanın hayat-ı berzahiyyeden istifadeleri, öyle farklıdır. Hadsiz vâkıatla ve rivâyatla şühedanın bu tarz-ı hayata mazhariyetleri ve kendilerini sağ bildikleri sâbit ve kat'idir. Hattâ Seyyidüşşüheda olan Hazret-i Hamza Radıyallahü Anh, mükerrer vâkıatla kendine iltica eden adamları muhafaza etmesi ve dünyevi işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vâkıatla, bu tabaka-i hayat tenvir ve isbat edilmiş. Hatta ben kendim Ubeyd isminde bir yeğenim ve talebem vardı. Benim yanımda ve benim yerime şehid olduktan sonra, üç aylık mesafede esarette bulunduğum zaman, mahall-i defnini bilmediğim halde, bence bir rü'ya-yı sâdıkada, taht-el-Arz bir menzil suretindeki kabrine girmişim. Onu şüheda tabaka-i hayatında gördüm. O, beni ölmüş biliyormuş. Benim için çok ağladığını söyledi. Kendisini hayatta biliyor; fakat, Rus'un istilâsından çekindiği için, yer altında kendine güzel bir menzil yapmış. İşte bu cüz'i rü'ya, bâzı şerait ve emârâtla, geçen hakikata, bana şuhud derecesinde bir kanaat vermiştir.Beşinci Tabaka-i Hayat : Ehl-i kuburun hayat-ı ruhânileridir. Evet mevt; tebdil-i mekândır, ıtlâk-ı ruhtur, vazifeden terhistir. İdam ve adem ve fena değildir. Hadsiz vâkıatla ervâh-ı evliyanın temessülleri ve ehl-i keşfe tezahürleri.. ve sâir ehl-i kuburun yakazaten ve menâmen bizlerle münasebetleri ve vâkıa mutabık olarak bizlere ihbaratları gibi çok delâil, o tabaka-i hayatı tenvir ve isbat eder. Zâten beka-i ruha dair "Yirmidokuzuncu Söz" bu tabaka-i hayatı delâil-i kat'iyye ile isbat etmiştir. M.) |
MERATİB-İ İLİM | Bilmek mertebeleri. (Bak: Dimağ) |
MERAVİH | (Mirvaha. C.) Etrâfı açık ve rüzgârlı yerler. Çöller, sahralar. Ovalar. |
MERAVİH | (Mirvaha. C.) Yelpâzeler. |
MERAYA | Aynalar. Mir'âtlar. * Tıb: Hayvanın memeye süt gelen damarları. |
MERAZİBE | (Merzuban. C.) Serhat beylerbeyi. |
MERBA' | (C.: Merâbi') (Rebi'. den) Yazlık. Yazın oturulan mesken. |
MERBA'-NİŞİN | f. Yazlıkta oturan. |
MERBAA (MURABBAA) | Dört bucaklı. * Dört katlı. |
MERBAT | Davar bağlayacak yer. Ahır, ağıl. * Manastır. * Tekke. |
MERBU' | Köle, kul, memlük. |
MERBU' | Orta boylu olan. |
MERBUB | Köle, kul. |
MERBUT | Bağlı. Rabtedilmiş. Mensub. Ekli. Ulaşmış, bitişmiş, bitişik. |
MERBUTAN | Merbut olarak. Bağlanmış ve ekli olarak. |
MERBUTÂT | (Merbut. C.) Rabt olunup bağlanmış şeyler. Ekli ve bağlı şeyler. |
MERBUTİYYET | Bağlılık. Mensub oluş. Mensubiyyet. Eklilik. |
MERC | (Merec) Katıştırmak. * Kararsızlık. * Iztırab. * Bozulmak. * Boşa gitmek. * Serbest bırakmak, salıvermek. * Hayvanların salındığı otlak. |
MERCAN | Denizde geniş resif meydana getiren ve mercanlar takımının örneği olan hayvan ve bunun kalkerli yatağından çıkarılan çoğu kırmızı renkte ve ince dal şeklinde bir madde. Bu madde boncuk gibi süs eşyası olarak kullanılır. Mercanlar ancak 40 metre kadar derinlikte yaşayabilirler. |
MERCANE | Mercan tanesi. (Bak: Mercan) |
MERCEFAN | Leğen ve ibrik. |
MERCİ' | Merkez. Kaynak. Baş vurulacak yer. Müracaat edilecek yer. Dönülecek yer. Sığınılacak yer. * Söylenen sözün kendine fayda verdiği kimse. |
MERCİ'-İ KÜLL | Bütün işler için müracaat edilen makam. |
MERCİ'-İ RESMÎ | Bir idare veya memurun bağlı bulunduğu üst makam. |
MERCİ'-İ RÜ'YET | Bir işin görülmesi için başvurulan yer. |
MERCU | Ümid edilen. Ümid edilmiş. Rica olunan. |
MERCU' | Geri döndürülmüş olan. |
MERCUH | (Rüchân. dan) Başkası ona tercih edilmiş olan. * Fık: Mahkemede hasmından evvel müddeasını isbata salâhiyyetli olmayan şahıs. Evvelâ hak iddiaya salâhiyetli olan râcih, ikinci derecede iddiaya sahib olan ise mercuh olur. |
MERCUM(E) | (Recm. den) Recmolunmuş. Taşlanmış, taşa tutulmuş. |
MERD | f. Adam. Kişi. İnsan. Erkek. Sözünün eri. |
MERD-İ GARİB | Yabancı yerlere, gurbete düşmüş kişi. |
MERD | Misvak ağacının yemişi. * Emmek. * Silmek. Mesh etmek. |
MERDA | Yaralılar. Hastalar. |
MERDA' | (C: Merâd) Ot bitmeyen kumlu yer. |
MERDAN | (Merd. C.) Merdler. İnsanlar, erkekler, yiğitler. |
MERDANE | f. Erkekçesine. Merdcesine. Er'e yakışır surette. * Matbaada baskı, baskı makinelerinde ve ofset makinelerinde ise plâteye değerek mürekkeb vermek; ve toprağı bastırmak gibi çeşitli işlerde kullanılan silindir. * Yufka açmağa yarıyan oklava. * Erkek ayakkabısı. |
MERDANEGÎ | f. Cesurluk, yiğitlik, merdlik, erkeklik. |
MERDBAZ | f. Merd olmayan. Nâmerd. Sözünde durmayan. Orospu. |
MERDBEÇE | f. Yiğit oğlu yiğit. Merd oğlu merd. |
MERDEGA | (C: Merâdıg) Boğaz ile göğüs arası. |
MERDEKUŞ | Merzencüş otu. |
MERDÎ | f. Erlik, erkeklik. * Merdlik, cesurluk, yiğitlik. * İnsanlık, hamiyet. |
MERDİVEN | (Bak: Nerdbân) |
MERDİYE | (Bak: Marziye) |
MERDUD | Reddolunmuş. Kabul edilmemiş. Geri döndürülmüş. Kovulmuş. (Namaz kılmayan hâindir, hâinin hükmü merduddur.) |
MERDUD-ÜŞ ŞEHÂDET | Şahitlikleri kabul edilmiyenler. * Fâsık, yani devamlı günah işleyenler, yalan söyleyenler, müslümanları aldatan kimseler merdud-üş şehâdettir. |
MERDUDİYET | Merdudluk. Kovulmuşluk, geri çevrilmişlik. |
MERDÜM | f. İnsan. Adam. |
MERDÜM-İ ÇEŞM | Gözbebeği. |
MERDÜMAN | (Merdüm. C.) f. İnsanlar, kişiler, adamlar. |
MERDÜM-AZAR | f. İnsanları inciten. Halka eziyet veren. |
MERDÜME | f. Gözbebeği. |
MERDÜMEK | f. Küçük adam. Bebek. |
MERDÜMGİRİZ | İnsanlardan sıkılan, kalabalıktan hoşlanmayıp yalnızlık isteyen. |
MERDÜMHAR | f. Yamyam. * İnsan eti yiyen vahşi hayvan. |
MERDÜMÎ | f. Adamlık, insanlık. |
MERDÜMKÜŞ | f. Katil. Adam öldüren. İnsan katleden. |
MERDÜMZAD | f. İnsan oğlu. Beni Adem. |
MER'E | (Mer'et) Kadın. Zen. |
MEREB | İnsan toplanan yer.ME'REBE $ (Me'ribe) : (C: Meârib) İhtiyaç. * Ümitli bulunma. Ümitvar olmak. |
MEREC | Kararsız ve mütehayyir olma. * Mecburi olma. |
MERED | Kötülükte inad. * Sakal belirmemek, sakal çıkmamak. |
MEREDE | (Mârid. C.) İnadçılar, muannidler, direnenler. |
MEREHAN | Sevinç, ferah, sürur. * Zayıf olma. * Fâsid olmak. * Kurumak. |
MEREK | Köy evlerinin yanında ot, saman ve yaprak gibi şeylerin ve umumiyetle hayvan yiyeceklerinin muhafazasına mahsus kârgir veya kerpiçten yapılmış bina. Samanlık. |
MEREMMET | Onarma, tamir. * Üstünkörü tamir edip onarma. |
MERERE | (C: Merirât) Sert bükülmüş kıvrık ip. * Arsa. |
MERESE | (C: Mires-Emrâs) İp. |
MERFAK | Yumuşak yer. |
MERFU' | Yükseltilmiş. Yüksekte. Terfi ettirilmiş. Ref' olunmuş. * Hükümsüz bırakılmış. * Gr: Zamme ile harekelenmiş harf. Yani: Harfin harekesi, ötre (mazmum) "u, ü, o, ö şeklinde" okunan harf. |
MERFUÂT | Bir yerde kullanılmak için kaldırılan eski eşya. * Gr: Mazmum olan, zamme ile harekelenmiş kelimeler. |
MERFUD | İhsan edilmiş, armağan olarak verilmiş, bağışlanmış şey. |
MERG | f. Ölüm, mevt. |
MERG | f. Çayır. * Sebze. |
MERG | Tükrük. * Salya. |
MERGAM | (C: Merâgım) Girecek ve kaçacak yer. |
MERGAME | Kahretmek. * Galip olmak. |
MERGÂ MERG | f. Umumi vebâ hastalığı. |
MERGÂ MERGÎ | Hastalıktan dolayı umumi ölüm. |
MERGUB(E) | Rağbet edilmiş. Beğenilmiş. Çok kıymet verilen. Çokları tarafından istenen. |
MERGUL | (Mergule) Kıvrılmış veya bükülmüş saç. Kıvırcık saç. * Ahenkli ses. * Kuş sesi. |
MERGZAR | f. Çayırlık, çimenli ve sulak yer. Mer'a. |
MERH | Un yoğurmak. * Deriye ve gövdeye yağ sürmek. * Yağ ile oğmak. * Bir yeşil ağaç. |
MERH | Fesâd. |
MERHA | Gözüne sürme çekmeyi âdet edinmeyen kadın. |
MERHA | (C: Merâhi) Değirmen yeri. |
MERHABA | Şâdlık, neşeli oluş. * Genişlik, vüs'at. * Müslümanlar arasında bir nevi selâmlaşma kelimesi olup, "rahat olunuz, serbest olun, hoş geldiniz" mânasında söylenir. * Nazımda medholunan kimseye hitâb olarak kullanılır. |
MERHALE | (Rihlet. den) Menzil. Konak. * İki konak arası mesafe. * Bir günlük yol. * Derece, kademe. |
MERHALENİŞİN | f. Seyyah, yolcu, turist. |
MERHAMET | (Rahm. den) Acımak, şefkat göstermek. Korumak, iyilik etmek. Biçârelere yardımda bulunmak. Esirgemek. |
MERHAMETBAHŞ | f. Merhamet eden. Merhametli. |
MERHAMETEN | Acıyarak, merhamet ederek. |
MERHAMETGÜSTER | f. Merhametli, merhamet edip acıyan. |
MERHAMETPENAH | f. Merhametli. |
MERHAMETPERVER | f. Merhametli, esirgeyici, acıyan. |
MERHAMETPERVERÎ | f. Merhametlilik, esirgeyicilik. |
MERHAMETPERVERANE | f. Acıma ve şefkat ile, esirgeyip acımak suretiyle. |
MERHAMETŞİAR | f. Çok merhametli. |
MERHAMETŞİARÎ | f. Merhametlilik, merhametli oluş. |
MERHAZ | (C: Merâhiz) Don yıkayacak yer. * Abdest alacak yer. |
MERHEB | (C: Merahib) Kaçacak yer. |
MERHEM | Melhem. Deriye, yaraya sürülen ilâç. * Mc: Acıyı teskin eden şey. * Kederi, derdi gideren. |
MERHEMSÂ(Y) | f. Merhem süren. Çare ve deva bulan. |
MERHEMSÂZ | f. Çare bulan. Merhemci, ilâç yapan. |
MERHEMSÂZÎ | f. Çare buluculuk. |
MERHESA | (C: Merâhis) Mertebe, derece. |
MERHUB | Korkulan ve kendisinden kaçılan şey. * Aslan. |
MERHUM | (Rahm. den) Kendine rahmet edilmiş. * Rahmete kavuşmuş. Dünyanın sıkıcı ahvâlinden kurtulup rahmet-i İlâhiyeye kavuşmuş olan. Dünya imtihanından kurtulup, vazifesini bitirmiş, paydosa kavuşmuş olan. (Vefat etmiş müslüman hakkında söylenir.) |
MERHUME | Vefât etmiş, rahmete kavuşmuş kadın. |
MERHUN | (Rehin. den) Rehin edilmiş olan. Ödünç alınan bir şeyi teminata bağlamak için, onun yerine verilen herhangi bir şey. * Belirli müddetle bir şeye bağlı olan. * Edb: Mânası diğer beyit ile tamamlanan beyit. |
MERHUZ | Yıkanmış, gusül etmiş. |
MER'Î | (Mer'iyye) Riayet edilen, hükmü geçen. Makbul sayılan, hürmet edilen. |
MER'İYY-ÜL HÂTIR | İtibarlı. Sözü geçer. |
MER'Î | Görmeğe âid. Görünür olan. Gözle görülen. Manzara. |
MERİ' | (C: Emrâ-Emru) Otu çok olan yer. * Ucuzluk olan yer. |
MERİC | Çalkantılı, dalgalı. |
MERÎC | Muzdarip, sıkıntılı. * Çeşitli nesne, muhtelif. Karışık, muhtelit. |
MERÎD | Katı, yoğun. Güçlü, kuvvetli kimse. * Süt içinde ıslatılıp yumuşatılan hurma. * Baş kaldıran. Sadece fesadlık çıkaran. İnatçı. Şerli. Haddini aşmakta, azgınlıkta ve günahkârlıkta çok ileri gitmiş olan. |
MERİDYEN | (Bak: Hatt-ı nısf-un nehar) |
MERİH | Koz: Güneş etrafında seyreden seyyarelerden dünyadan sonra güneşe en yakın olanı. (Aslı: Merrih veya Mirrih okunur.) * Mars. |
MERİH | Beyaz servi. |
MERİK | Usfur otu. |
MERİN | Hal, durum. * Ahlâk. |
MERİR | (C: Merâyir) Uzun ve sağlam ip. |
MERİRA (MARURE) | Buğday arasında olan acı bir tohum. |
MERİRE | Azimet. (Ruhsat'ın zıddıdır) |
MERİŞ | Üzerinde kuş tüyü olan nesne. |
MER'İYYAT | (Mer'î. C.) Gözle görülen şeyler. |
MER'İYYET | Mer'î oluş. Makbul olma. Muteber olma. Hükmü geçer olma. |
MERK | f. (Bak: Merg) |
MERK | Kokmuş deri. * Derinin yününü yolmak. * Kazımak. * Nüfuz etmek, içine işlemek. |
MERKAAN | Ahmak kimse. |
MERKAB | Gözetleme yeri. |
MERKAD | Uyku yeri. Yatacak yer. * Mezar, kabir. |
MERKAŞ | Bir şeyin üstünde siyah ve beyaz noktalar olması. |
MERKAT | (Bak: Mirkat) |
MERKEB | (Rekb. den) Binilen vâsıta. Binilen şey. * Eşek. |
MERKEL | (C: Merâkil) Yol. * Hayvan üstüne binen kimsenin iki tarafından ayağı dibindeki yer. |
MERKEZ | (Rekz. den) Bir şeyin ortası. Vasat. Yol. Durum, vaziyet. Hal, suret. * Şubeleri bulunan bir teşkilâtın idâre olunduğu ve emir veren yeri, makamı. Bir şeyin en işlek yeri. Teşkilât olan yerin en yüksek makamı. * Geo: Dairenin orta noktası. Çaplarının kesim noktası. |
MERKEZ-İ ÂLEM | Güneş, şems. |
MERKEZ-İ ARZ | Arzın merkezi. Dünyanın merkezi, iç tarafı. |
MERKEZ-İ DEVR | Hareket eden bir cismin, etrafında devrettiği nokta. |
MERKEZ-İ SIKLET | Ağırlık merkezi. |
MERKEZ-İ TEŞRİ' | Kanun yapma merkezi. |
MERKEZÎ | (Merkeziye) Merkeze mensub. Merkezde bulunan. Merkezle alâkalı. |
MERKEZİYYET | İşlek yerde, merkezde bulunmuş olmak. * Bütün işlerin bir yerden idare edilir olması, merkezleştirilmesi. |
MERKU' | Eski, yırtılmış elbise. |
MERKUB | (Rükub. dan) Üzerine binilmiş, bindirilmiş. * Üzerine binilen hayvan veya nakil vasıtası. |
MERKUM | (Rakam. dan) Yazılmış. Adı geçmiş. Rakamla söylenmiş. Sayılmış. * Basit ve âdi insan. (Bak: Mezbur) |
MERKUM | Cem'olmuş, toplanmış, birikmiş. |
MERKUN | Büyük havuz. |
MERKUZ | (Rekz. den) Dikilmiş. Saplanmış. Batırılmış. Sâbit kılınmış. |
MERKUZİYET | Dikilme, saplanma. |
MERKUZ | Tahrik olunmuş, harekete getirilmiş. * Ayakla tepilmiş. |
MERMA(T) | Etli, şişman kadın. |
MERMAHUR | Bir cins güzel koku. |
MERMAK | Yaramaz nesne. |
MERMARE (MERMURE) | Yumuşak vücutlu kadın. |
MERMAZ | (C: Merâmız) Harâretinden, üzerindeki yanacak gibi olan kumluk yer. |
MERMERÎS | Zahmet, meşakkat. |
MERMİ | (Remiy. den) Atılmış. * Ateşli silâhlar içine konan kurşun, gülle. Fişek. |
MERMİYAT | (Mermi. C.) Atılmış şeyler. * Ateşli silâhlarda atılan tâneler, mermiler. |
MERMUK | Mahfuz, hıfzolunmuş. |
MERMUZ | (Remz. den) Açıktan belirtilmeyip, işaret ve remz ile anlatılan. İmâ edilmiş olan. |
MERMUZAT | (Mermuz. C.) İşaret ve remz ile anlatılan şeyler. |
MERMUZE | (C.: Mermuzât) İşaretle anlatılmış. Remzolunmuş. Açıktan değil de işaretle anlatılmış şeyler. (Bak: Mermuz) |
MERN | (C: Emrân) Kürek. |
MERNEA | Ucuzluk. |
MERNUSA | Mübârek. |
MERR | Geçmek. Mürur etmek. * İp. * Bel dedikleri âlet. * Demir külünk. |
MERRAT | Kerrât. Kerreler. Birçok def'alar. |
MERRE | Bir hareketin bir defa olduğunu bildiren fiil. Def'a. Kerre. |
MERRE-İ VÂHİDE | Bir defa. Bir kere. |
MERRETEN BA'DE UHRÂ | Diğerinden sonra, tekrar. |
MERS | Ekmeği suyla ıslatmak. |
MERSA | (C: Merâsi) Liman. Gemilerin demir atıp barındığı yer. |
MERSA-YI KOSTANTİNİYYE | İstanbul limanı. |
MERSAD | Rasad yeri. Gözetleme yeri. (Bak: Mirsâd) |
MERSED | Arslan, esed. |
MERSEN | Burun. |
MERSİN (MERSİNÎ) | Mersin ağacı. |
MERSİYE | Birisinin ölümü hakkında yazılan, teessürü anlatan manzume. |
MERSİYEHÂN | f. Ağıt okuyan. Mersiye söyliyen. |
MERSİYEKÂR | f. Ağıtçı. Ağıt ve mersiye okuyan. |
MERSUD | Rasad olunmuş, ölçülüp biçilmiş, hesab edilmiş. |
MERSUD | Birbiri üstüne yığılmış kumaş. |
MERSUM | (Resm. den) Yazılmış, çizilmiş. Alâmetli, işaretli. * An'ane, gelenek, örf ü âdât. * Adı ve bahsi geçmiş. Bahsedilmiş. |
MERSUS | Sağlam yapı. Birbirine kenetlenmiş, kurşun veya lehim ile birbirine bağlanmış sağlam yapı. |
MERŞ (MARŞ) | (C.: Müruş) Tırnak ucuyla deriyi yırtmak. * Yağmur suyunun durmayıp üzerinden çabuk geçtiği yer. * İncitici söz. |
MERŞA' | Her hayvanın yavuzu ve yırtıcısı. * Otu çok olan yer. |
MERŞE | Yuvarlak cisim. |
MERŞUŞ | Saçılmış, dağılmış. |
MERŞED | Hakiki maksada ulaştıran doğru yol. |
MERT | f. Çevik, zinde, hareketli. |
MERTA' | Otlak, çayır, mer'a, çimen. |
MERTA | Sür'atle yelmek. Seğirtmek. |
MERTEBA' | Dağ üstünde olan yüksek yer. |
MERTEBE | Derece. Basamak. Rütbe. Pâye. |
MERTEBE-İ ÂLİYE | Yüksek derece, âli mertebe. |
MERTEBE-İ BÂLÂ | Üst derece. |
MERTEBE-İ KUSVÂ | En son derece. |
MERTUB | (Ratb. dan) Rütubetli, ıslak, nemli, yaş. |
MERTUM | Kırılmış, parça parça olmuş, ufalanmış. |
MERTUM | Zor bir işi yapmağa memur edilmiş olan. |
MERTUS | Bir fesleğen çeşidi. |
MER'UB | (Ru'b. dan) Ürkmüş, korkmuş. |
MER'UBEN | Ürkerek, korkarak, korku ile. |
MERUE | Hazmetmek. |
ME'RUŞ | Yer. Arz. Yeryüzü. |
ME'RUZA | Ağaç kurdunun yediği ağaç. |
MERV | Bir cins güzel koku. |
MERVAHA | (C.: Merâvih) Ova, çöl. Her tarafından rüzgâr esen yer. |
MERVE | Mekke-i Mükerreme'de bir tepenin adı olup hacılar, Merve ile Safâ arasında yedi def'a gidip gelirler. Bu, haccın rükünlerindendir. Bu gidip gelmeye "sa'y" denir. |
MERVEB | (C: Merâvib) Yoğurt koydukları kap, yoğurt kabı. |
MERVEHA | (C.: Merâvih) Ova, sahrâ. |
MERVÎ | Rivâyet edilen. Anlatılan. Nakledilen. |
MERVİYAT | (Mervi. C.) Rivayet olunmuş şeyler. Kulaktan kulağa söylenerek gelmiş olan sözler. |
MERY | Sağılır davarın memesini meshedip sağmak. |
MERYEM | İsâ Aleyhisselâmın annesinin adı. (Süryânicede hâdim mânasınadır) (Bak: Zekeriyya) |
MERYEM SURESİ | Kur'an-ı Kerim'in 19. Suresidir. |
MERZ | f. Toprak, yer. * Sınır, hudut. |
MERZ | Parmak ucuyla çimdiklemek ve tırmalamak. |
MERZA | (Mariz. C.) Hastalıklar, illetler. Hastalar. |
MERZA' | Meme. |
MERZAGA | Bataklık, çamur. |
MERZAT | Rıza, hoşnutluk. Râzı olma, kabul etme. |
MERZBAN | f. Sınır muhafızı, hudut muhafızı. Sınır beyi, vâli. |
MERZBUM | f. Hududu belli olan memleket. |
MERZE | Hamur parçası. |
MERZEGAN | f. Cehennem. * Mangal. * Kabristan, mezarlık. |
MERZENCUŞ | Bir ot cinsi. |
MERZGUN | f. Tenâsül organı. |
MERZÎ | (Bak: Marzi) |
MERZİH | Şiddetli ses. |
MERZUBAN | (C: Merazibe) Mecusiler reisi. |
MERZUF | Ateş ile kızmış taş üzerinde pişirdikleri et. |
MERZUK | Rızıklanmış, ihtiyaçları verilmiş. * Bahtiyar. Saadetli, mutlu. |
MERZUKİYYET | Rızıklanış. Bütün mahlukatın rızkını bulması hali. |
MERZUL | Rezil ve kepaze edilmiş. |
MERZUZ | Dövülmüş. * Parçalanmış. |
MERZÜBUM | f. İklim. |
MERZVAN | f. Hudut muhafızı, sınır beyi. |
ME'S | İnsanların arasını bozmak, araya fesad sokmak. |
MESA | Akşam. Akşam vakti. Akşam olmak. * Gamlı olmak. * Öğleden güneş batıncaya kadarki vakit. |
MESA' | Kuyumcu eşyası. |
MES'A | (C. Mesâi) "Sa'y: Çalışma" manasına mimli masdar. |
MES'A | Çirkin yürümek. |
MESAB | Rücu edecek, geri dönecek yer. Kuyu ağzında su çeken kimsenin durduğu yer. * Havuz ortası. * Suyun biriktiği yer. |
MESABE | Derece. Menzile. Rütbe. * Sevab yeri. * Merci, melce'. |
MESABİH | (Misbah. C.) Lâmbalar. Fenerler. Siraclar. |
MESACİD | Mescidler. Namazgâhlar. Küçük namaz yerleri. |
MES'AD | Merdiven. İp merdiven. |
MES'ADET | Bahtiyarlık. Saadete sebeb olacak haslet. İyilik. |
MESAET | Fena ve kötü bir iş yapma. Fenalık etme. |
MESAFAT | (Mesâfe. C.) Mesafeler. Uzaklıklar. |
MESÂFÂT-I BAİDE | Uzak mesafeler. |
MESAFE | Uzaklık. Uzunluk. * Ara. * Bir nevi uzaklık ölçme usulü. |
MESAFF | (Saff. dan) (C.: Mesâff) Sıra sıra dizilme yeri. |
MESAFİR | (Mesfer. C.) Bir şeyin görülen tarafları. |
MESAG | Açlık. * Geçmesi kolay olan. * İtibar, değer. * İzin. Müsaade. Ruhsat, cevaz. |
MESAG-İ KANUNÎ | Kanunen izin ve ruhsat verilmiş. |
MESAG-İ ŞER'Î | Şeriatın verdiği izin. |
MESAH (MÜSUHA) | Yemeğin tatsız ve tuzsuz olması. |
MESAHA | Genişlik. * Genişlik ölçme. |
MESAHİF | Sahifeler. Kitap sahifeleri. * Kur'anlar. Mushaflar. |
MESAİ | Çalışma. Çalışmalar. * İş zamanı. |
MESAİ-İ CEMİLE | Güzel çalışmalar. |
MESAİB | Musibetler. * Güçlükler. |
MESAİB-İ DÜNYEVİYE | Dünya musibetleri ve güçlükleri. |
MESAİB | Felâketler. Uğursuzluklar. Suubetler. Güçlükler. |
MESAİD | (Mas'ad. C.) Yukarı çıkacak yerler. |
MESAİD | (Mas'ad. C.) (Sayd. dan) Av yerleri. |
MESAİD | (Mesâdet. C.) Saâdet ve mutluluğa sebep olan hâl ve ahlâklar. |
MESAİL | Mes'eleler. |
MESAİL-İ AMÎKA | Derin mevzular. Derin mes'eleler. |
MESAİL-İ DİNİYE | Dinî mes'eleler. |
MESAİL-İ HİLAFİYE | İhtilaf mevzuu olan mes'eleler. |
MESAİL-İ HUKUKİYE | Hukuk meseleleri. |
MESAİL-İ İMANİYE | İmanî mes'eleler. |
MESAİL-İ ŞETTA | Dağınık mes'eleler, maddeler. |
MESAİR | (Mis'ar. C.) Ateşi karıştırmağa yarıyan demirler. |
MESAJ | Fr. Sözle veya yazı ile gönderilen haber. * Bir devlet adamının veya makam sahibi şahsiyetin, diğer bir şahsiyete veya cemaate gönderdiği yazılı haber. |
MESAK | Bir şey ileri sürmek. * Sevk edilecek yer. |
MESAK-I KELÂM | Kelâmın sevk edildiği yer, maksad. |
MESAKIB | (Miskab C.) Delme âletleri, matkablar. |
MESAKIL | (Mıskal. C.) Cilâlayan veya parlatan âletler. |
MESAKIT | (Maskat ve Maskıt. C.) Bir şeyin düştüğü yerler. * İnsanın doğduğu yerler. |
MESAKÎL | (Miskal. C.) Miskaller, 1,43 dirhemlik ağırlık ölçüleri. |
MESAKİN | Meskenler. Oturacak yerler. |
MESAKÎN | (Miskin. C.) Ziyadesiyle fakir olanlar. Miskinler. Uyuşuklar. Zavallı, fakir kimseler. * Oturanlar. |
MES'AL | Boğazda öksürecek yer. |
MESA'LEBE | Tilkisi çok olan yer. |
MESALİB | Eksiklikler. Ayıplar. Kusurlar. |
MESALİH | (Maslahat. C.) Maslahatlar. İşler. |
MESALİH-İ MÜRSELE | (Bak: Maslahat-ı mürsele) |
MESALİK | (Meslek. C.) Meslekler. Tutulan yollar. Süluk edilen yollar. |
MESALL | Kabından çıkmış nesne. |
MESAM | (Mesâmet) Duracak yer. |
MESAMAT | (Bak: Mesammât) |
MESAMİ' | (Misma'. C.) Kulaklar. * İşitme âletleri. |
MESAMİR | (Mismar. C.) Mıhlar, çiviler. |
MESAMM | (Mesemm. C.) İnsan veya hayvan cildi üzerindeki teneffüse yarayan küçük delikler, gözenekler. |
MESAMM-ÜL CİLD | Tıb: Cilt üzerindeki küçük delikler. |
MESAMMÂT | (Mesâmm. C.) Mesammlar. Delikler, gözenekler. |
MESANE | Sidik torbası. Sidik kavuğu. |
MESANÎ | (Mesnâ. C.) Bir şeyin tekrarı. İki. Çift. Mükerrer. |
MESANİD | (Mesned. C.) Mesnedler. Dereceler. Rütbe ve mevkiler. |
MESANİD-İ ÂLİYE | Yüksek rütbeler, âli mevkiler. |
ME'SAR | (C.: Meâsır) Hapsetmek. * Hapsedecek yer. |
MESARİB | (Mesrebe. C.) Otlaklar, çayırlar, mer'alar. * Karından göğüse kadar olan yerde biten kıllar. |
MESARİH | (Mesrah. C.) Çayırlar, otlaklar, mer'alar. |
MESARR | (Meserret. C.) Sevinçler, meserretler. Sürurlar. Zevkler. |
MESAS | Esas, asıl, kök. |
MESATIR | (Mistar. C.) Cetveller, mistarlar. Çizgi çizme için kullanılan âletler. |
MESAVİ | (Mesvâ. C.) Meskenler. Haneler. Evler. |
MESAVİ | (Su'. C.) Kötü haller. Fenalıklar. Seyyieler. (Mehâsinin zıddı.) |
MESAVİ-İ MEDENİYYET | Medeniyyetin fenalıkları, kötülükleri. (İsraf ve sefahet gibi) |
MESAVİK | Misvaklar. |
MESBAA | Yırtıcı ve vahşi hayvanların çok olduğu yer. |
MESBAH | Doğacak yer ve zaman. Tulu' edecek yer. Tulu' edecek vakit. |
MESBE' | Şarabı satın almak. * Dağ içinde olan yol. |
MESBERE | Kadının veled getirdiği yer. * Devenin yavruladığı yer. |
MESBUK | Geçmiş. * Sebkedilmiş. Arkada bırakılmış. Başkasından geri kalmış. * İlmihalde: Evvelce imamla namaza durmamış olup, sonradan imama uyan. |
MESBUK-UL EMSÂL | Benzerleri ve emsali önceleri de görülmüş ve geçmiş. |
MESBUK-ÜL HİDME | Hizmet ve emeği geçmiş. |
MESBUK-ÜZ ZİKR | Adı ve zikri geçmiş, bahsedilmiş. |
MESBUK | (Sebk. den) Kalıba dökülmüş. |
MESBUT | Meyyit, ölü. * Deli, aklı gitmiş. |
MESCEN | Cezaevi, zindan, hapishâne. |
MESCİD | Secde edilen yer. Namazgâh. Cami yerine kullanılan namaz yeri. |
MESCİD-İ AKSÂ | Kudüs'te çok eskiden gelen peygamberlerin (A.S.) yaptırdıkları mâbed. |
MESCİD-İ HARAM | Mekke-i Mükerreme'de ve içinde Kâbe'nin bulunduğu en büyük, mukaddes ibadet yeri. (Bak: Kâbe) |
MESCUD | Secde edilmiş. Kendisine secde edilmiş olan. Allah (C.C.) |
MESCUM | Saçılmış, dökülmüş. |
MESCUN | Hapsedilmiş. |
MESCUR | Sulu süt. * Dizilmiş salkım olmuş inci. * Yanmış. * Kızdırılmış. * Doldurulmuş. Taşkın su. * Alevli ateş, kızgın fırın. * Deniz. * Boş. * Muhtelit. * Mc: Firavun'un battığı deniz. |
MESD | İp bükmek. |
MESDUD | Seddedilmiş. Kapatılmış. Hududlanmış. |
MESDUL | Salıverilmiş, serbest bırakılmış. |
MESED | Hurma lifi. * Liften yapılan ip. * Deve kılından ve yününden yapılan urgan. * Yemen diyarında biten bir ağacın adı. * Bağ. |
ME'SEDE | Arslanlı yer. |
MESEKE | (C: Misek) Fil kemiğinden veya deniz boğası kemiğinden yapılan bilezik. |
MESEL | Bir umumi kaideye delâlet eden meşhur söz. Ata sözü. İbretli ve küçük hikâye. * Dokunaklı ve mânalı söz. * Benzer. Misil. * Delil. Hüccet. |
MESEL-UL A'LÂ | En kıymetli, en güzel misal. En güzel ta'rif ve söz. |
MESEL | Suyun aktığı yer. |
MESELA | Misal olarak, söz gelişi, şunun gibi, örnek tarzında. |
MES'ELE | Düşünülecek iş ve husus. Halledilmesi lâzım iş. Ehemmiyetli iş. * Savaş, muharebe, ceng, harp. |
MES'ELE-İ HİLÂFİYE | Hakkında ihtilaf bulunan mes'ele. (Bak: Hilâf) |
MESELE | Gölgelik. |
MESELEN | Misâl ve örnek olarak. Söz gelişi. Meselâ. |
ME'SEM | (Me'seme) Günah. Kabahat, suç. |
MESEMM | (C.: Mesâmm) Tıb: Cild üzerindeki küçük delik. Gözenek. |
MESEMME | (C.: Mesâmm-Mesâmmât) Ciltteki ufak delik. Gözenek. |
MESEN | Kişinin bevlini tutmaya âciz olması. Bir kimsenin, idrarını tutamaması. |
MESER | f. Soğuk, berd. * Buz. |
ME'SERE | (Meâsir) Eskiden kalma güzel eser. * Cömertlik. * Güzel hareket ve fiil. |
MESERRAT | (Meserret. C.) Meserretler, sevinçler, sürurlar. |
MESERRET | Sevinç. şenlik. Sürur. |
MESERRETÂVER | f. Sevinç ve meserret getiren. Sürurlandıran. Sevindiren. Sevindirici. |
MESERRETEFZÂ | f. Meserret. Sevinç ve süruru arttıran. |
MESERRETENGİZ | f. Sevindiren. Meserret meydana getiren. |
MESFİYY | Üç kez karısı ölmüş adam. (Üç kez kocası ölmüş kadına "mesfiye" derler.) |
MESFU' | Nazar değmiş. |
MESFUH | Dökülüp akıtılmış olan. * Dağ eteği. |
MESFUK | (Sefk. den) Sefkedilmiş. Dökülüp akıtılmış olan. |
MESFUR | Yazılmış, adı geçmiş. (Bu tabir, eskiden daha ziyade hakaret görmesi icabeden aşağılık kimseler hakkında kullanılırdı.) |
MESGABE | Açlık. Meşakkat ve yorgunluk içinde açlık. |
MESGUR | Dişi düşmüş kimse. |
MESH | El sürme. * Silme. * Abdest alırken başı ıslâk temiz el ile sığamak. * Taramak. |
MESH | Bir şeyin suretini çirkin ve kötü hale çevirmek. * Hayvanı kovarak koşturup onu sıkıştırmakla yormak, bitâb hale getirmek. |
MESHA' | İnişi ve yokuşu olmayan düz yer. Düzlük. * Ufak taşlı, otsuz düz yer. * Yürüdüğünde iki uyluğu birbirine sürüşen zayıf kadın. * Uylukları ince ve zayıf olan kadın. |
MESHARA | (C.: Mesâhir) Maskara. |
MESHEK | Yel gidecek yer. |
MESHELE | Yumuşak yer. * Alçak yer. |
MESHUF | Susamış. Suya kanamamış. |
MESHUK | (Sahk. dan) Döğülerek toz haline getirilmiş. |
MESHUN | Isıtılmış. |
MESHUR | Büyülenmiş, kendine sihir yapılmış. * Büyülü gibi tutkun. |
MESHUT | Beğenilmeyen iş. |
MESİH | Bir şey üzerined eli yürütmek, bir şeyden ondaki eseri gidermek demektir. * İsa Aleyhisselâm'ın bir ismidir. Elini sürdüğü, meshettiği hastaların iyileşmesinden kinâye olarak "İsa Mesih" denmiştir.(Rivayetlerde Hazret-i İsa Aleyhisselâm'a Mesih nâmı verildiği gibi her iki deccala dahi Mesih nâmı verilmiş ve bütün rivâyetlerde Min-fitneti mesihid-deccal, min-fitneti-mesihid-deccal denilmiş. Bunun hikmeti ve te'vili nedir?Elcevab: Allahu a'lem bunun hikmeti şudur ki: Nasıl ki emr-i İlâhî ile İsa Aleyhisselâm, Şeriat-ı Museviye'de bir kısım ağır tekâlifi kaldırıp şarap gibi bazı müştehiyatı helâl etmiş. Aynen öyle de; büyük deccal şeytanın iğvası ve hükmü ile şeriat-ı İseviyenin ahkâmını kaldırıp hristiyanların hayat-ı içtimaiyelerini idare eden rabıtaları bozarak, anarşistliğe ve "Ye'cüc ve Me'cüc"e zemin hazır eder. Ve İslâm deccalı olan Süfyan dahi, Şeriat-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ebedî bir kısım ahkâmını nefis ve şeytanın desiseleri ile kaldırmağa çalışarak hayat-ı beşeriyenin maddi ve mânevi râbıtalarını bozarak serkeş ve sarhoş ve sersem nefisleri başıboş bırakarak hürmet ve merhamet gibi nurani zincirleri çözer; hevesât-ı müteaffine bataklığında, birbirine saldırmak için cebri bir serbestiyet ve ayn-i istibdad bir hürriyet vermek ile dehşetli bir anarşistliğe meydan açar ki, o vakit o insanlar gayet şiddetli bir istibdaddan başka zabt altına alınamaz. Ş.) |
MESİH-ÜD DECCAL | Deccal'a da bu isim verilmesinin bir sırrı şudur ki: Bir gözü silik, yani kör ve ayıplı olmasındandır. Sadece bu dünyayı görüp, âhireti görecek gözünün kör olmasındandır. * Mesih, uğursuzluğundan nâşi Deccal'ın lâkabıdır. Nakşı silinmiş para, çok gezen adam, çok cima' eden kimse, yalancı, kezzab ve bir tarafında gözü silik olan adama denir. (L.R.)Hak Dini Kur'an Dili, Cilt: 5, sh: 4172'de şu tafsilât vardır: (Yalancı bir Mesih demektir. Vârid olan hadis-i şeriflerde; Deccal; bir yalancı ve halkı aldatmakta meharetli bir sahtekârdır ki, kâfirliği sahtekârlığı yüzünden belli olduğu hâlde bir takım harikalar göstererek uluhiyyet da'vâ eder. Deccalın bu suretle yalancı bir Mesih olması, onun hıristiyanlık taklidi altında zuhur edeceğini anlatır.) (Bak: Deccal) |
MESİH | Yağ sürülmüş. |
MESİH | Mesh olunmuş. Başka bir şekle, hayvan kılığına girmiş. * Şuurunu kaybedecek hale gelen. Sarhoş ve şuursuz. * Acibe. Garibe. * Güzelliği olmayan. * Tuzsuz ve tatsız yemek. |
MESİHA | (C: Mesâyih) Gümüş parçası. * İyi ve yeni yay. |
MESİHÎ | (Mesihiyye) Hristiyan. Hristiyanlığa âit. Hz. İsâ Aleyhisselâma âit ve ona müteallik. |
MESİHİYYUN | Hristiyanlar. |
MESİK | Pinti, hasis, cimri. |
MESİL | Benzer. Misil. Gibi. Şibih. Eş. Nazir. |
MESİL | Su yatağı. Suyun akacak olduğu yer, boru. |
MESİR | Seyretmek. * Yol yol alacalı elbise. |
MESİRE | Seyredilecek, gezilecek yer. Tenezzüh ve gezme yeri. * Seyir. |
MESİREGÂH | f. Seyir yeri. Seyrangâh. |
MESİS | Cimâ etmek. * Yapışmak. |
MESİT | Küçük sel. |
MESK | (C: Müsuk) Deri. |
MESKAB | Yakın olacak yer. |
MESKAT | Doğum yeri. * Düşecek yer. |
MESKAT-I RE'S | Bir kimsenin doğduğu yer. |
MESKAT | (C: Mesâk-Mesâki) Su maslağı. |
MESKEN | Ev. Sâkin olunacak yer. Hâne. |
MESKENE | Tevazu etmek, alçakgönüllülük göstermek. |
MESKENET | Miskinlik. Tembellik. Uyuşukluk. Bitkinlik. Beceriksizlik. Fakirlik. Yoksulluk. |
MESKENET-FİKEN | f. Miskinliği gideren. |
MESKENİYET | Mesken oluş. Sâkin olup durulacak yer olmak. |
MESKIT | Düşecek yer. |
MESKUB | Delikli. Delinmiş. |
MESKUB | Kalıba dökülmüş. Akıtılmış. |
MESKUK | (Meskuke) Sikkeli. Damgası vurulmuş. * Para hâline konulmuş. |
MESKUKAT | (Meskuk. C.) Sikke hâline getirilmiş mâdeni paralar. Akçeler. |
MESKUM | Hasta ve yoksul kimse. |
MESKUN | İçinde oturanları olan yer. İnsan bulunan şenlenmiş yer. |
MESKUR | Sarhoş olan. |
MESKUT | Söylenmemiş. Sükut edilmiş. Hakkında bir şey söylenmemiş. |
MESL | (C: Mislân) Yer yarığı. |
MESLAH | Mezbaha. Davar kesilen yer. |
MESLAH | (C.: Mesâlih) Tulu decek yer, doğacak yer. * Bir şey gözetecek yüksek yer. |
MESLAHA | Sınır kalesi. Derbent. |
MESLEB | Zorla birşey alınan yer. Zorla alma yeri. |
MESLEBE | (C.: Mesâlib) Eksik, kusur, noksanlık, ayıp. |
MESLEC | Karlık. |
MESLEK | Yol. Usul. Gidiş. * San'at. Geçim için tutulan yol. * Sistem. * Mezheb. Mâneviyatta tutulan yol.(Sen, mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit, "mesleğim haktır veya daha güzeldir" demeye hakkın var. Fakat "yalnız hak benim mesleğimdir" demeye hakkın yoktur. $ sırrınca insafsız nazarın ve düşkün fikrin hakem olamaz. Başkasının mesleğini butlan ile mahkûm edemez. M.) |
MESLEK-İ MÜTEASSİFE | Sapık meslek. |
MESLEKÎ | (Meslekiyye) Meslekle alâkalı. Mesleğe ait. |
MESLES | (C: Mesâlis) Üçer üçer olmak. * Üç kıllı tanbur. |
MESLU' | Vücudunda ur bulunan kimse. |
MESLUB | Selbedilmiş. Soyulmuş. Alınmış. Giderilmiş. |
MESLUB-ÜL AKL | Aklı alınmış. Deli. |
MESLUB-ÜŞ ŞUUR | Anlayışsız, idraksiz, şuursuz. |
MESLUC | Yutulmuş, bel'olunmuş. |
MESLUFE | Düzelmiş yer. * Kabuksuz arpa ve buğday. |
MESLUH | Derisi yüzülmüş. Teslih edilmiş. |
MESLUK | Kaynamış. |
MESLUL | Çekilmiş. Kınından çıkmış kılınç. * Din uğruna kendini fedâ eden kahraman. * Tıb: Verem. |
MESLUS | Deli, divane. |
MESLUS | Üç kat olan nesne. * Üçte biri alınmış. |
MESLUT | Mağlub. Yenilmiş. * Zayıf, cılız, arık. |
MESLUT | Kemiği üzerinden eti sıyrılmış. * Tıraş edilmiş. Yontulmuş. |
MESMEL | Sığınacak yer. |
MESMESE | Karıştırmak. |
MESMESE (MİSMÂS) | Karışık ve mültebis olmak. |
MESMU' | Dinlenilen. İşitilen. * Duyulmuş. İşitilmiş. |
MESMUA | Duyulmuş. Kulakla dinlenmiş olan. |
MESMUÂT | İşitilenler. Duyulanlar. |
MESMUD | Fukarânın çok istemesinden vere vere hiç birşeyi kalmayan kimse. |
MESMUM | Zehirlenmiş. Ağu katılmış. Zehirli. |
MESMUMEN | Zehirli olarak. Zehirlenmiş olarak. |
MESMUR | Cismen ufak olmakla beraber, sinirleri kuvvetli olan adam. |
MESMUS | Zehirli. |
MESNA | İkişer ikişer. * Derenin büklüm ve boğaz yeri. * Çalgının ikinci teli. |
MESNA | Bevlini tutmaya kadir olmayan kadın. (Müz: Emsen) |
MESNED | Dayanacak yer, nokta. * Mertebe. Makam. * Destek. |
MESNED-İ MEŞİHAT | Şeyhül-islâmlık mertebe ve mevkii. |
MESNEDNİŞİN | f. Bir mesned veya makamda bulunan. |
MESNEVÎ | İkilik manzume. Her beyti ayrı kafiyeli olan manzume. |
MESNEVÎ-İ NURİYE | Aslı Arapça olup, sonradan tercemesi de yapılmış olan Risale-i Nur Külliyatı'ndan bir eserdir. |
MESNEVÎ-İ ŞERİF | Mevlâna Celaleddin-i Rumî'nin meşhur farsça olan eserinin ismi. (Bak: Mevlâna Celaleddin-i Rumî) |
MESNEVİYYAT | (Mesnevî. C.) Mesnevi tarzında yazılmış olan eserler. |
MESNUN | Sünnet olan. Sünnet olmuş olan. * Âdet edilen şey. * Bilenmiş bıçak. * Üzerinden ömürler geçmiş olan. * Şekillendirilmiş. * Kalıba dökülmüş. * Kokusu değişmiş. |
MESRA | Gece vakti yola çıkma. |
MESRA(T) | Çok olmak. Çok olacak yer. |
MESRAH | (C.: Mesârih) Çayırlık, otlak, mer'a. |
MESRAT | Adet çokluğu. |
MESREBE | (C.: Mesârib) Deve ve koyun sürülerinin çayırlık, mer'a, otlakları. * Vücudda karından göğüse kadar olan kıllı yer. |
MESRECE | Gece kandili konulan şişe. |
MESRUBE | Uzun saç. * Saç kesecek âlet. |
MESRUD | f. Sihir, efsun, büyü. |
MESRUD | (Serd. den) Söylenmiş, bilidirilmiş, mezkur. Serdolunmuş. |
MESRUDAT | (Mesrud. C.) Söylenenler. Bildirilmiş olan şeyler. |
MESRUDE | Ulaştırmak. * Zırh halkalarının birbirine girmesi. |
MESRUE | Çekirgenin yumurtasını döktüğü yer. |
MESRUK | Çalınmış, sirkat edilmiş olan. |
MESRUR | Sevinçli. Sürurlu. Meserretli. Merâmına ermiş. |
MESRURİYET | Sevinçlik. Sürur içinde oluş. Dileğine ermiş olanın hâli. |
MESS | Yapışmak, değmek, dokunmak. * Meydana gelmek. |
MESS-İ HÂCET | Lüzum görülme, iktiza etme, gerekme. |
MESSAH | Ölçü âletleriyle arazi ölçen. Mühendis. * (Mesh. den) Uğuşturan, mesheden. Masaj yapan. Dellâk. |
MEST | Adamın elini deve karnında yavrunun yattığı yere sokması. * Bağırsak içinde iken sıvayıp çıkarmak. |
MEST | Ayakkabı. * Sarhoş. Aklı başında olmayan. Kendinden geçercesine haz duymak mânasında "mest olmak" şeklinde kullanılır. |
MEST-İ ELEST | Elest meclisinde hitab-ı İlahî ile mest olan. |
MEST-İ HARAB | Çok sarhoş olmuş kimse. |
MEST-İ MÜDAM | Her zaman, devamlı sarhoş. |
MEST-İ SERŞAR | Haddinden fazla sarhoş, çok sarhoş. |
MEST-İ TEMAŞA | Seyretme sarhoşu. Bakıp seyretmekten sarhoş gibi olan. |
MESTAN | (Mest. C.) f. Sarhoşlar. |
MESTANE | Sarhoşcasına. Sarhoş bir kimseye yakışır surette. |
MESTÎ | f. Sarhoşluk. |
MESTÎ-ÂVER | f. Bayıltıcı, sarhoş edici. |
MESTÎ-BAHŞ | f. Sarhoşluk veren, sarhoş edici. Bayıltıcı. |
MESTUR | Örtülmüş. Setredilmiş. Gizlenmiş. (Bak: Tesettür) |
MESTUR | Satırlanmış. Çizilmiş. Yazılmış. |
MESTURE | Örtülü kadın. İslâmiyetin emrettiği şekilde örtülmesi farz olan yerlerini örtmüş olan kadın. (Bak: Tesettür) * Gizli tutulan resmi işlerde harcanmak için hükümetin emrine verilen para. (Buna tahsisat-ı mesture de denir.) |
MESUBAT | (Mesube. C.) İyiliğe karşı Allah (C.C.) tarafından verilen mükâfatlar. |
MESUBE | (C.: Mesubât) İyiliğe karşı Cenab-ı Hakk'ın vereceği mükâfat. |
MESUBE (MUSİBE) | (C: Mesâyib) Belâ, zahmet. * Mekruh emir. |
MES'UD | Saadetli, iman ehli olan, bahtiyar. Mutlu. |
MES'UDANE | f. İman ehline, bahtiyar olana yakışır halde. Saadetlice. Cenab-ı Hakk'ın emrine, rızasına uygun şekilde. Sevinçli ve ferahlıkla. |
MES'UDİYET | Mes'udluk, kutluluk, bahtiyarlık. |
MESUK | (Sevk. den) Sevkolunan. İleri sürülen, yollanan. Gönderilen. |
MESUK-U LEHU-L-KELÂM | Kelâmın söyleniş gayesi, garazı ve maksadı. |
MESUK-UN LEH | Bir mânaya sevk olan, mânaya göre söylenen söz. Asıl mevzu (siyaka doğru) ve maksad için söylenen söz. |
MES'UL | Yaptığı iş ve hareketlerden hesap vermeğe mecbur olan. Mes'uliyetli. Bir işin idâresi kendisine âit olan. * Ceza verilmiş olan. |
MESULAT | Azab, ukubet. Cezâ çekme. |
MESULE | (C: Mesulât) Azap vermek, eziyet etmek. * Hayvanı oka nişan edip atmak yahut diri iken bir tarafını kesmek. |
MES'ULİYET | Mes'ul olma hâli. Yaptığı iş ve hareketten hesap vermeğe mecbur oluş. |
ME'SUM | Günahlı, suçlu, maznun. |
ME'SUR | Esir edilmiş. * Hürriyeti alınmış olan. |
ME'SUR(E) | Ecdaddan rivayet edilen. * Meşhur. * İtibarlı. Beğenilmiş olan. * Rivayet yolu ile öğretilmiş meşhur ve mühim haberler. * Bir kılınç ismi. |
MESUS | Yavan su. * Panzehir taşı. |
MESÜNN | (Mesünniyyet) Yaşlı olmak. (Bak: Müsinn) |
MESV | Mürr dedikleri acı yemen zamkı. |
MESVA | (Mesâvi. den) Mesken, hane, ev, me'va. Yurt. |
MESVERE | (C: Mesâvir) Minder. |
MEŞ' | Kesbetmek, kazanmak. * Toplamak, cem'etmek. Davar sağmak. |
MEŞA | Havuç. |
MEŞA' | Duyulan, intişar eden, açıklanan, yayılan. Etrafa yayılmış olan. * Bölünmeyip ortaklaşa kalmış olan. Müşterek olan. |
MEŞA' | Evlad çokluğu. |
MEŞ'AB | Yol, tarik. |
MEŞACİR | (Meşcer ve Meşcere ve Meşcire. C.) Koruluklar, ağaçlık yerler. |
MEŞAD | Mukavemet ve galebe yeri. |
MEŞAET | Taleb etme, isteme, dileme, arzulama. |
MEŞAGİL | Meşguliyetler. İşler. Meşgaleler. |
MEŞAGİL-İ DÜNYEVİYE | Dünyâ meşgaleleri. |
MEŞAGİL-İ KESÎRE | Aşırı meşguliyetler. |
MEŞAGİL-İ UHREVİYE | Ahirete ait çalışmalar. Din için yapılan çalışmalar. |
MEŞAHAT | (Bak: Müşahha) |
MEŞAHİD | Meşhedler. Şehidlikler. * İnsanların toplanacağı yerler. |
MEŞAHİR | Meşherler. Teşhir olunan yerler. |
MEŞAHÎR | Meşhurlar. Çok kimselerce tanınanlar. |
MEŞAHİR-İ ÜDEBÂ | Meşhur edibler. |
MEŞAÎ | Meşşaiyyundan olan kimse. (Bak: Meşşaiyyun) |
MEŞAİL | (Meş'al ve Meş'ale. C.) Meşaleler. |
MEŞAİM | (Meşime. C.) Dölyatakları, ana rahimleri. |
MEŞAÎM | (Meş'um. C.) Uğursuz olan şeyler. Meş'um şeyler. |
MEŞAİN | (Şeyn. C.) Kabahatler, ayıp ve lekeler. |
MEŞAİR | (Meş'ar. C.) Beş duygu, his. Hasseler. * Akıl ve vahiy. * Hacı olmadan evvel durulması lâzım gelen mühim makamlar. |
MEŞAİYYUN | (Bak: Meşşâiyyun) |
MEŞAKİ | (Mişkât. C.) İçerisine lâmba, kandil gibi şeyler koymak üzere duvarda yapılan küçük hücreler, oyuklar. |
MEŞÂKK | Eziyetler. Sıkıntılar. Meşakkatler. Mihnetler. |
MEŞÂKK-I HAYAT | Hayatın meşakkat, zahmet ve sıkıntıları. |
MEŞÂKKA | Muhalefet ve adâvet etmek. Karşı gelip düşmanlık yapmak. |
MEŞAKKAT | Zahmet. Sıkıntı. Güçlük. Zorluk. (Bak: Himmet) |
MEŞ'ALE | Aydınlatıcı âlet. Lâmba, kandil. Ucunda ateş yanan değnek. |
MEŞ'ALE-İ DİL | Gönül meş'alesi. |
MEŞ'ALKEŞ | f. Meş'aleci. |
MEŞAMM | (şemm. den) Koku alacak yer. Burun. Geniz. |
MEŞ'AR | (C: Meşâır) Bilecek yer.Hasse. Duygu. * Hacıların ziyaret ettikleri yerler. |
MEŞ'AR-ÜL HARAM | Hac zamanında ziyaret edilecek muayyen yer. Cebel-i Kuzah, Müzdelife'de bir yerin ismi. |
MEŞARE | Bostan. Tarla. * Çiftçiler arasında meşhur olan tahta yer. |
MEŞARIK | Güneşin doğduğu taraflar. Şark tarafları. |
MEŞARİ' | Caddeler. Doğru ve açık yollar. * Su akan oluklar. |
MEŞARİB | Meşrebler. Mizaclar. Tabiatlar. Huylar. * Fehimler. Anlayışlar. Ahlâklar. * Su içecek şeyler. Maşrabalar. * Köşkler. |
MEŞARİT | (Mişrat. C.) Keskin bıçaklar. Ameliyatta kullanılan keskin hekim bıçakları. |
MEŞAŞ | Beyaz servi. |
MEŞATÎ | (Meştâ. C.) Kışlıklar. Kış mevsiminde barınılacak yerler. |
MEŞAVÎZ | (Mişvâz. C.) Sarıklar. |
MEŞAYİH | Şeyhler. Pirler. İhtiyarlar. |
MEŞBU' | Tok. Doymuş. Kanmış. |
MEŞBUB | (C.: Meşâbib) İki ayağı beyaz olan at. * Güzel nesne. |
MEŞC | Karıştırmak. Haltetmek. |
MEŞCER | (Meşcere) Ağaçlık yer, koru, şeceristan. |
MEŞCUC | Yüzü gözü yaralanmış olan. |
MEŞCUN | Yarılmış. |
MEŞDEN | (C: Meşâdin) Buzağısı büyük olup anasından müstağni olan dişi geyik. |
MEŞDUD | (Meşdude) Kuvvetlice bağlanmış olan. Sıkıca bağlı. Sıkı. |
MEŞDUH | Şaşkın, şaşırmış. Ürküp korkmuş. |
MEŞE | Bir cins ağaç. Odunu sert, sağlam ve parlak olur. |
MEŞEGÂH | f. Meşelik. Meşe ağaçlarının bulunduğu yer. |
MEŞ'EME | Sol taraf. Sol. * Kötü. Uğursuz. |
MEŞERE | Dış kısım. |
MEŞERRE | Eyerin içine konulan yastık. |
MEŞFER | (C: Meşâfir) Sarkık hayvan dudağı. |
MEŞFU' | Müşterek sınırlı gayrimenkul. |
MEŞGALE | İş. Meşguliyyet. Boş durmayış. |
MEŞGEL | f. Yol kesen, haydut, şaki, eşkiyâ. |
MEŞGUF(E) | (Şagaf. dan) Âşık, tutkun. Sevgi ve aşk yüzünden deli olmuş. |
MEŞGUL | (Şugl. den) Bir işle uğraşan. * Dalgın. * Doldurulmuş, tutulmuş, işgal olunmuş. |
MEŞGULİYET | Meşgul olma, bir iş yapma. * Uğraşılan ve meşgul olunan şey. |
MEŞHED | Bir kimsenin şehid düştüğü yer. Şehidlerin mezarlığı olan yer. * İnsanların cemaat olarak hazır olacakları yer. * Şehâdet yeri. Hz. Hüseyinin (R.A.) Kerbelâdaki şehid düştüğü yer. * İranda bir şehir adı. |
MEŞHER | Teşhir yeri. Gösterme yeri. Sergi. |
MEŞHER-İ A'ZAM | Büyük teşhir yeri. Ahiret meydanı. Haşir meydanı. |
MEŞHERGÂH | f. San'at-ı İlâhiyyenin gösterildiği yer, yeryüzü. * Teşhir yeri. Sergi. |
MEŞHUD | Görünen. Şehadet edilen. * Resul-u Ekrem'in (A.S.M.) dünyaya teşrifinden ve risaletinden önce meleklerce ve enbiya hazerâtının dilinde nübüvvet ve risaletlerine şehâdet edilmiş olduğundan kendilerine verilen bir isim. * Suç üstü yakalanan. * Göz ile görülmüş. * Cuma günü. * Kıyâmet günü. |
MEŞHUDÂT | Görünenler. Seyredilenler. Hislerimizle ve gözlerimizle görüp bildiğimiz ve bazı evliyanın keşfen gördükleri.("Fütuhât-ı Mekkiye" sâhibi Muhyiddin-i Arab (K.S.) ve "İnsan-ı Kâmil" denilen meşhur bir kitabın sâhibi Seyyid Abdülkerim (K.S.) gibi evliyâ-i meşhure, küre-i arzın tabakat-ı seb'asından ve Kaf Dağı arkasındaki Arz-ı Beyzâdan ve Fütuhatta Meşmeşiye dedikleri acâibden bahsediyorlar. "Gördük" diyorlar. Acaba bunların dedikleri doğru mudur? Doğru ise; halbuki, bu yerlerin yerde yerleri yoktur. Hem coğrafya ve fen onların bu dediklerini kabul edemiyor. Eğer doğru olmazsa, bunlar nasıl veli olabilirler? Böyle hilâf-ı vâki ve hilâf-ı hak söyleyen nasıl ehl-i hakikat olabilir?Elcevap: Onlar ehl-i hak ve hakikattırlar; hem ehl-i velâyet ve şuhuddurlar. Gördüklerini doğru görmüşler, fakat ihâtasız olan hâlet-i şuhudda ve rü'ya gibi rü'yetlerini tâbirde verdikleri hükümlerinde hakları olmadığı için, kısmen yanlıştır. Rüyadaki adam kendi rü'yasını tâbir edemediği gibi, o kısım ehl-i keşf ve şuhud dahi rü'yetlerini o halde iken kendileri tâbir edemezler. Onları tâbir edecek, "Asfiyâ" denilen verâset-i nübüvvet muhakkikleridir. Elbette o kısım ehl-i şuhud dahi, Asfiya makamına çıktıkları zaman, Kitab ve Sünnet'in irşadiyle yanlışlarını anlarlar, tashih ederler; hem etmişler.Şu hakikatı izah edecek şu hikâye-i temsiliyeyi dinle. Şöyle ki:Bir zaman ehl-i kalb iki çoban varmış. Kendileri ağaç kâsesine süt sağıp yanlarına bıraktılar. Kaval tâbir ettikleri düdüklerini, o süt kâsesi üzerine uzatmışlardı. Birisi "uykum geldi" deyip yatar. Uykuda bir zaman kalır. Ötekisi yatana dikkat eder, bakar ki; sinek gibi bir şey, yatanın burnundan çıkıp, süt kâsesine bakıyor ve sonra kaval içine girer, öbür ucundan çıkar gider, bir geven altındaki deliğe girip kaybolur. Bir zaman sonra yine o şey döner, yine kavaldan geçer, yatanın burnuna girer; o da uyanır. Der ki: "Ey arkadaş! Acib bir rü'ya gördüm." O da der: "Allah hayır etsin, nedir?" Der ki: "Sütten bir deniz gördüm. Üstünde acib bir köprü uzanmış. O köprünün üstü kapalı, pencereli idi. Ben o köprüden geçtim. Bir meşelik gördüm ki, başları hep sivri. Onun altında bir mağara gördüm, içine girdim, altun dolu bir hazine gördüm. Acaba tâbiri nedir?"Uyanık arkadaşı dedi: "Gördüğün süt denizi, şu ağaç çanaktır. O köprü de, şu kavalımızdır. O başı sivri meşelik de şu gevendir. O mağara da, şu küçük deliktir. İşte kazmayı getir, sana hazineyi de göstereceğim." Kazmayı getirir. O gevenin altını kazdılar. İkisini de dünyada mes'ud edecek altunları buldular.İşte, yatan adamın gördüğü doğrudur, doğru görmüş, fakat rü'yâda iken ihâtasız olduğu için tâbirde hakkı olmadığından, âlem-i maddi ile âlem-i mâneviyi birbirinden farketmediğinden, hükmü kısmen yanlıştır ki, "Ben hakiki maddi bir deniz gördüm." der. Fakat uyanık adam, âlem-i misâl ile âlem-i maddiyi farkettiği için tâbirde hakkı vardır ki, dedi: "Gördüğün doğrudur, fakat hakiki deniz değil; belki şu süt kâsemiz senin hayâline deniz gibi olmuş; kaval da köprü gibi olmuş ve hâkezâ..." Demek oluyor ki: Alem-i maddi ile âlem-i ruhâniyi birbirinden farketmek lâzım gelir. Birbirine mezcedilse, hükümleri yanlış görünür. Meselâ: Senin dar bir odan var; fakat dört duvarını kapayacak dört büyük âyine konulmuş. Sen içine girdiğin vakit, o dar odayı bir meydan kadar geniş görürsün. Eğer desen: "Odamı geniş bir meydan kadar görüyorum." doğru dersin. Eğer "Odam bir meydan kadar geniştir." diye hükmetsen, yanlış edersin. Çünki, âlem-i misâli, âlem-i hakikiye karıştırırsın.İşte Küre-i Arz'ın tabakat-ı seb'asına dâir, bâzı ehl-i keşfin, Kitab ve Sünnet'in mizaniyle tartmadan beyan ettiği tasvirat, yalnız coğrafya nokta-i nazarındaki maddi vaziyetten ibâret değildir. Meselâ, demişler: "Bir tabaka-i Arz, cin ve ifritlerindir. Binler sene genişliği var." Halbuki bir-iki senede devredilen küremizde, o acib tabakalar yerleşemez. Fakat âlem-i mâna ve âlem-i misâlde ve âlem-i berzah ve ervâhda küremizi bir çamın çekirdeği hükmünde farzetsek, ondan temessül ve teşekkül eden misâli şeceresi, o çekirdeğe nisbeten koca bir çam ağacı kadar olduğundan, bir kısım ehl-i şuhud, seyr-i ruhânilerinde, Arz'ın tabakalarından bâzılarını âlem-i misalde pek çok geniş görüyorlar; binler sene bir mesafe tuttuklarını görüyorlar. Gördükleri doğrudur; fakat âlem-i misâl sureten âlem-i maddiye benzediği için, iki âlemi memzuç görüyorlar; öyle tâbir ediyorlar. Alem-i sahveye döndükleri vakit, mizansız olduğu için, meşhudatlarını aynen yazdıklarından hilâf-ı hakikat telâkki ediliyor. Nasıl küçük bir âyinede büyük bir saray ile büyük bir bahçenin vücud-u misaliyeleri onda yerleşir. Öyle de: Alem-i maddinin bir senelik mesafesinde, binler sene vüs'atında vücud-u misâli ve hakaik-ı mâneviye yerleşir.HATİME : Şu mes'eleden anlaşılıyor ki: Derece-i şuhud, derece-i imân-ı bilgaybdan çok aşağıdır. Yâni: Yalnız şuhuduna istinad eden bir kısım ehl-i velâyetin ihâtasız keşfiyatı, verâset-i nübüvvet ehli olan Asfiya ve Muhakkikinin şuhuda değil, Kur'ana ve vahye, gaybi fakat sâfi, ihâtalı doğru hakaik-ı imâniyelerine dâir ahkâmlarına yetişmez. Demek bütün ahval ve keşfiyatın ve ezvak ve müşâhedatın mizânı: Kitab ve Sünnettir. Ve mehenkleri, Kitab ve Sünnetin desâtir-i kudsiyeleri ve Asfiya-i Muhakkikînin kavanin-i hadsiyeleridir. M.) |
MEŞHUDİYYET | Gözle görüş. şâhid oluş. şâhidlik. |
MEŞHUM | Cesaretli. Sözü geçer kimse. Zeyrek. Zeki. Akıllı. * Korkmuş. Korkutulmuş. * Çok güzel hareketli at. |
MEŞHUN | Doldurulmuş. Dolu. Dopdolu. |
MEŞHUN-U MESÂRR | Sevinçler ve zevklerle dolu. |
MEŞHUR | Tanınmış, herkesin bildiği. Çoklarının bildiği. |
MEŞHURAT | (Meşhur. C.) Şöhret kazanmış ve meşhur olmuş kimseler. Şöhretliler. |
MEŞHUR HADİS VEYA HADİS-İ MEŞHUR | Asr-ı evvelde, Ahâdi hadis kabilinden iken ikinci asırda iştihar edip, kizb üzerine ittifakları aklen tecviz olunmayan bir cemaat tarafından rivâyet olunan hadis. İlm-i yakin derecesinde karib bir surette kalbe itmi'nan verir. |
MEŞÎ | Yürüyüş. Gidiş. Doğru yola gitmek. |
MEŞÎB | İhtiyarlık. Yaşlılık. Saç ağarması. |
MEŞÎD | Harçla yapılmış sağlam bina. Sıvanmış bina. |
MEŞİET | Meşiyyet. Dilemek. İrade. Arzu. Matlub. Murad. İstek. |
MEŞİET-İ HÂSSA-İ İLÂHİYYE | Allah'a ait, O'na mahsus meşiet, dilek, arzu ve işler. |
MEŞİH | Göğsü çukur, kanbur. |
MEŞİHAT | Mürşidlik, şeyhlik. * Eskiden İstanbul'da din işlerini tedvir eden Osmanlı Devletinin Diyanet İşleri Dairesi. |
MEŞİHAT-I İSLÂMİYYE | İslâmî işlerin ilmî mes'eleleri ile uğraşan devlet dairesi.(Zaman gösterdi ki, hilâfeti temsil eden şu Meşihat-ı İslâmiyye, yalnız İstanbul ve Osmanlılara mahsus değildir. Umum İslâma şâmil bir müessese-i celiledir. Bu sönük vaziyetle, değil koca âlem-i İslâmın, belki yalnız İstanbul'un irşadına da kâfi gelmiyor. Öyle ise, bu mevki öyle bir vaziyete getirilmelidir ki, âlem-i İslâm ona itimad edebilsin. Hem menba', hem ma'kes vaziyetini alsın. Âlem-i İslâma karşı vazife-i diniyesini hakkiyle ifa edebilsin.Eski zamanda değiliz. Eskiden hâkim bir şahs-ı vâhid idi. O hâkimin müftüsü de, onun gibi münferid bir şahıs olabilirdi. Onun fikrini tashih ve tadil ederdi. Şimdi ise, zaman cemaat zamanıdır. Hâkim, ruh-u cemaatden çıkmış, az mütehassis, sağırca, metin bir şahs-ı mânevidir ki, şûralar o ruhu temsil eder.şöyle bir hâkimin müftüsü de ona mücanis olup, bir şura-yı âliye-i ilmiyeden tevellüd eden bir şahs-ı mânevi olmak gerektir. Tâ ki, sözünü ona işittirebilsin. Dine taalluk eden noktalardan, sırat-ı müstakime sevkedebilsin. Yoksa ferd dâhi de olsa, cemaatin ferd-i mânevisine karşı sivri sinek kadar kalır. Şu mühim mevki, böyle sönük kalmakla, İslâmın ukde-i hayatiyesini tehlikeye maruz bırakıyor.Hatta diyebiliriz, şimdiki za'f-ı diyânet ve şeair-i İslâmiyetteki lâkaydlık ve içtihadâtdaki fevza, Meşihatın za'fından ve sönük olmasından meydan almıştır. Çünkü, haricde bir adam re'yini, ferdiyete istinad eden meşihate karşı muhafaza edebilir. Fakat böyle bir şûraya istinad eden bir şeyhülislâmın sözü, en büyük bir dâhiyi de, ya içtihadından vazgeçirir, ya o içtihadı ona münhasır bırakır.Her müstaid çendan içtihad edebilir. Lâkin içtihadı o vakit düstur-ul-amel olur ki, bir nevi icma' veya cumhurun tasdikine iktiran eder. Böyle bir Şeyh-ül-islâm mânen bu sırra mazhar olur. Şeriat-ı garrada dâima icma' ve rey-i cumhur, medar-ı fetva olduğu gibi, şimdi de fevza-i âra' için, böyle bir faysala lüzum-u kat'i vardır. R.N.) |
MEŞİK | İnce uzun nesne. * Giyilmiş kaftan. |
MEŞİM | Benli kimse. |
MEŞİME | (C.: Meşâim) Dölyatağı, ana rahmi. |
MEŞİYYET | (Bak: Meşiet) |
MEŞK | Yazı örneği. Öğretici yazı. * Bir şeyi uzatmak. * Uzun uzun yazmak. * Bilmeyene bir şeyi öğretmek. * Sür'at, hız. |
MEŞK | f. Kırba. Tulumdan yapılmış su kabı. |
MEŞKA | Fark edip ayıracak yer. |
MEŞKÂ | şikâyet etmek. |
MEŞKÛ | Şikâyet etmek. |
MEŞKUK | Yarılmış. Yarık. |
MEŞKUK | şekli, şüpheli. Kendinden şüphe edilen. |
MEŞKUKİYET | Şüphelilik. Şüpheli oluş. |
MEŞKUL | Ön ayaklarıyla arka ayağının birisi bileklerine varana kadar beyaz olan at. |
MEŞKUR | Şükre lâyık olan. Teşekküre ve kendine şükredilmeğe lâyık olan. Kendine şükür arzolunan. Az şükredene çok ihsan eden. |
MEŞKÜVV | Kendinden şikâyet olunan. |
MEŞLAH | Meşlehe. Maşlah. Altı üstü bir olan ve kol yerine yarıkları bulunan bir çeşit elbise. |
MEŞMEŞİYE | Tas: Âlem-i gaybdan veya âlem-i misalden bir âlem. Bazı evliyanın keşfen müşahede ettikleri bir yer. (Bak: Meşhudât) |
MEŞMUL | (Şümul. den) Kaplanmış, şümullenmiş, etrafı çevrilmiş. * Bir şeyin içinde bulunan. |
MEŞMULE | şarap. |
MEŞMUM | Koklanmış. * Itır ve misk gibi güzel kokulu olan şey. |
MEŞN | Kamçı ile vurmak. * Deri yüzmek. |
MEŞNU' | Çirkin kimse. * Buğzolunmuş. |
MEŞNUF | Uzun başlı at. |
MEŞRA' | Yol. Rah. Tarik. * Su oluğu. |
MEŞREB | Huy. Yaradılış. Adet. Ahlâk. * Gidiş. * İçmek. İçilecek yer. * Fehmetmek. * Mânevi haz ve feyz alınan yer ve yol. |
MEŞREBE | (C: Meşârib) Maşrapa. |
MEŞREF | İyi kılıçlar işlenir bir köyün adıdır. |
MEŞREKA | Güneşte oturacak yer. |
MEŞRIK | Güneş doğacak cihet. Gündoğusu. Doğu. Şark ciheti. * Şems-âbâd, güneşi bol yer. Kış vakti ısınmak için güneşe karşı oturacak yer. * Tövbe kapısının adı. |
MEŞRIK-I NUR | Nurun kaynağı. Nurun geldiği cihet. |
MEŞRIK-I TULU' | Işığın, nurun geldiği şark ciheti. |
MEŞRU' | Doğru. Hak. Şeriatın kabul ettiği. Haram ve yanlış olmayan. |
MEŞRUA | Şeriatın kabul ettiği hâl. Yapılması serbest olup, haram olmayan. Allah'ın (C.C.) kanununda müsaade edilen. Şeriatça yapılması günah olmayan. |
MEŞRUAT | (Meşru. C.) Hak ve meşru olan şeyler. Haram ve yasak olmayan şeyler. * Şeriatla alâkalı şeyler. |
MEŞRUB | (Şürb. den) İçilecek şey. * İçilmiş, şürbedilmiş. |
MEŞRUBAT | İçilen şeyler. Herhangi bir içilecek şey. Şarap. ("Hamr" denen içkiye de şarap denir.) |
MEŞRUBE | İçine yiyecek veya elbise koyup sakladıkları yer. |
MEŞRUH | Şerh olunmuş. Anlatılmış. Açıklanmış. İzah olunmuş. |
MEŞRUHÂT | Açıklama ve izahlar. |
MEŞRUİYYET | Meşruluk. Meşru' olma. Kanuna, şeriata uygun bulunma. Yasak olmayış. |
MEŞRUM | Yarılmış. |
MEŞRUT | Şartlı. Şart ile bağlı. |
MEŞRUTA | Bir kimseye veya bir zümreye bırakılmış, bazı şartlara bağlı oluş. * Sahibi tarafından veresesine satılmamak şartiyle bırakılmış ev vesaire. |
MEŞRUTÎ | Bir şahıs veya millet meclisi ile idare edilen devlet sistemi. |
MEŞRUTİYYET | Bir hükümdarın başkanlığı altında millet meclisi ile idare edilen devlet sistemi. |
MEŞŞ | Elini bez ile silmek. * Bir şeyi aldıktan sonra yine almak. * Davarın sütünü sağıp bazısını koymak. |
MEŞŞAİYYUN | Meşşâiler. Derslerini gezerek veren, peygamberlere uymayarak yalnız akıl ve fikir ile hakikatı bulmaya çalışan ehl-i dalâlet. Dinsizlik yolunu açanlar, sadece akla itimad eden ve vahye tâbi olmayan imânsızlar. (Bak: İşrakiyyun) |
MEŞŞAT(A) | Tarak yapan, tarakçı. * Süsleyen, tarayan. |
MEŞT | Baş tarama. * Tarak. |
MEŞTA | (C.: Meşâti) (Şitâ. dan) Kış mevsiminde barınılacak yer. Kışlık otlak, kışla. |
MEŞTAT | (C: Meşâti) Kışlak. |
MEŞTUM | Şetm olunmuş. Sövülüp sayılmış. |
MEŞUB | Karışmış. |
MEŞUK | Âşık, tutkun. |
MEŞUM | Vücudu benekli adam. |
MEŞ'UM | Kötü. Uğursuz. Bedbaht. |
MEŞ'UMÂNE | f. Kötü bir şekilde. Bedbahtcasına. |
MEŞ'UN | Dağınık saç. |
MEŞ'UR | Bir şeyi iyice idrak eylemek. * Şuurlu. Kendini bilen. * Tanımak. |
MEŞ'URAT | (Meş'ur. C.) şuur hâlinde geçmiş şeyler. |
MEŞUŞ | Mendil. |
MEŞÜVV | Müshil. |
MEŞVERET | Danışma. Konuşup anlaşma. Fikir edinmek için konuşup görüşme. Görüşme meclisi. (Bak: istişâre) |
MEŞY | Yürüme. |
MEŞY-İ ASKERÎ | Asker yürüyüşü. Askerî yürüyüş. |
MEŞYEN | Yayan olarak, yürüyerek. |
MEŞYUHA | Yavşan otunun yetiştiği yer. |
MEŞYUM | Bedeninde beni olan, benli adam. |
MET' | Uzun ve yüce olmak. |
MET' | Vurmak. * Çekmek. |
META | Ne vakit? Ne zaman? mânasında olup, mutlak ve mübhem vakit edatıdır. Bazan "Min" harfi-i cerri yerinde ve suâl için de kullanılır. |
META' | Fayda. Menfaat. * Kıymetli eşya. Tüccar malı. |
META-UL GURUR | Gurur metaı. İnsanı aldatıp Allah yolundan alan dünya zevki veya menfaatı, insanlara riyakârlık için kullanılan dünya malı. |
METAB | Tevbe etmek. * Rücu etmek, geri dönmek, caymak, vazgeçmek. |
MET'ABE | (C.: Metâib) Meşakkat, zahmet. Yorgunluk. |
METABİ' | (Matbaa. C.) Matbaalar, basımevleri. |
METABİH | (Matbah. C.) Mutfaklar. |
METAF | Tavaf edecek yer. |
METAFİZİK | (Bak: Mâba'det tabia) |
METAİB | Yorgunluklar. Meşakkatler. Eziyet verecek şeyler. |
METAİB-İ SEFER | Muhârebe veya yol yorgunlukları. |
METAİB | Seçilmiş ve güzel şeyler. |
METAL | Lât: Mâden. * Matbaacılıkta harfleri teşkil için eritilen kurşun, karışık madde. |
METALİ' | Matla'lar. Tulu' edecek yerler veya zamanlar. Güneş veya benzerinin doğduğu yerler. * Ast: Herhangi bir yıldızın i'tidal-i rebii (Arz'ın güneş etrafındaki gezmesinde, 20 Mart'ta bulunduğu) noktasından geçmek üzere başlangıç kabul edilen daire ile bu yıldızın semavî istiva dairesi üzerindeki ara kesitleri arasında kalan kavis. * Edb: Kaside veya gazelin ilk beyitleri. |
METALİB | İstekler. Arzular. Taleb edilen şeyler. |
METALİB-İ İSTİKBAL | İstikbale aid istekler. Gelecek için olan arzu ve talebler. |
METANET | Sağlamlık. Kavilik. Sözünden ve kararından dönmemeklik. İnsanın, fikrinde sabır, azminde kavi ve akidesinde rüsuh sahibi olması. (Mukabili zaaf'dır) (Hak, iman ve İslâmiyet uğrunda metanet göstermek, çok kıymetli bir seciyyedir.) |
METANET-İ KALBİYE | Kalb sağlamlığı. |
METARIK | (Mıtrak ve Mıtraka. C.) Mızraklar. Tokmaklar. Çekiçler. Değnekler, sopalar. |
METAVİ' | (Mıtvâ. C.) İtâat edenler. Mutiler. |
METBENE | Samanlık. |
METBU' | Kendine uyulan. Tâbi olunan. Halkın, kendine tâbi olduğu zat. * Hükümdar. |
METBU-U MÜFAHHAM | Hükümdar. Padişah. |
METBUİYYET | Kendine uyulmaklık. Başkasının kendisine tâbi olması. Birisine tâbi oluş. |
ME'TEM | (C: Meâtim) Kadınlar cemiyeti. |
METERS | f. Harpte, korunmak gayesiyle yapılan toprak tümsek, siper. * Kapının açılmaması için arkasına konulan ağaç. |
METH | Yerinden koparmak ve çıkarmak. * Cima. Tohum bırakmak için çekirgenin kuyruğunu yere sokması. * Vurmak ve uzaklaştırmak. |
METH | Kuyudan su çekmek ve sulamak. |
METHAF | Müze. |
ME'TÎ | Gelecek yer. |
METİN | Sağlam. Metanet sahibi. Kendine güvenilir olan. (Bak: Metânet) |
METİNÂNE | f. Metanetle, sağlamlıkla. |
METİT | Çulha tarağı. |
METK | İğne ucu. Zeker ucu. |
METL | Tahrik etmek, kımıldatmak, harekete getirmek. |
METN | Sağlam ve sert yer. * Yüksek yer. * Her nesnenin yüzü, üstü, arka ve ortası. * "Vurmak ve seyr" mânâsına mastar. * Bir yazının tamamı. Yazının aslı veya sureti. |
METOD | Fr. Bir neticeye ulaşmak için takib edilen fikir yolu. Usul. Kaide. Yol. Sistem. |
METR | Kesmek. * Çekmek. * Atmak. (Bazan fercten kinâye olur.) |
METREBE | Fakirlik, miskinlik. |
METRUD | (Bak: Matrud) |
METRUK | Terk olunmuş. Bırakılmış. * Boşanmış olmak. * Ölen bir kimsenin bıraktığı eşya. |
METRUKAT | (Metruk. C.) Bırakılan şeyler, metruklar, miraslar. |
METRUKE | (Terk. den) (Erkekten) boşanmış. * Kocası tarafından bırakılmış kadın. |
METRUKİYYET | (Terk. den) Terk edilme, boşanmış olma. * Bırakılmışlık, kullanılmazlık. * Bir işten çekilip uğraşmama. |
METS | Necisle atmak. |
METT | Çekmek. * Ulaşmak. * Kuyudan su çıkarmak. |
METTA | Hz. Yunus'un (A.S.) annesinin adı. |
METTE | f. Burgu. |
METTİHA (METYİHA) | Hafif sopa. * Yaş çubuk. |
MET'UB | (Ta'b. dan) Bitkin, yorgun. |
METUH | Devamlı suyu çekilen işlek kuyu. * Suyu ağzına yakın olan kuyu. |
METVÎ | (Bak: Matvî) |
METY | Çekmek. |
MEUNET | Birisinin ölmeyecek kadar yiyip içeceği. * Külfet. * Masraf. Bir şeyin toplamak, devşirmek, nakil ve boşaltmak ve saymak gibi levazımının teslim yerine kadar olan masraflarına denir. |
ME'V | Çekmek. |
ME'VA | Mekân. Varılacak yer. Mesken. * Sığınacak yer. |
MEV'A | Her nesnenin evveli. |
MEVACİB | (C.: Mevacibât) Maaşlar, aylıklar. * Tar: Yeniçerilerin üç ayda bir defa verilen ulûfeleri. |
MEVACİB-İ LEŞKER | Asker aylıkları. |
MEVACİBAT | (Mevâcib. C.) Mevâcibler. Maaşlar, aylıklar. |
MEVACİD | Vecd hâlleri. Kalbî zevk veren istiğrak halleri. (Bak: Vecd) |
MEVADD | (Madde. C.) Fezâda, boşlukta yer kaplayan varlıklar. Maddeler. Cisimler. * Kısımlar. * Kanunlar. Kaideler. İşler. Hususlar. * Söz ve beyana sebeb olan mevcudat. Her şeyin aslı, mayası. |
MEVADD-I HAYATİYYE | Hayata lüzumu bulunan maddeler. |
MEVADD-I İBTİDÂİYE | İlkel maddeler, ham maddeler. |
MEVADD-I MUZIRRA | Zararlı maddeler. Zarar veren şeyler. |
MEVADD-I MÜNCEZİBE | Cezbolunan, çekilen maddeler. |
MEVADD-I NÂFİA | Faydalı maddeler. |
MEVADD-I ZÜLÂLİYE | Azotlu maddeler. |
MEVAHIF | Zayıf deve. |
MEVAHİB | Hibe olunan şeyler. Karşılıksız verilenler. (Bak: Mevhube) |
MEVAHİB | Mevhibeler. İhsanlar, bahşişler. |
MEVAHİB-İ KUDRET | Cenab-ı Hakkın verdiği nimetler. |
MEVAHİR | Yararak akıp gidenler. (Denizdeki gemi gibi) |
MEVAIZ | (Mev'ıza. C.) Öğütler, nasihatlar. |
MEVAİD | (Mev'ud ve Miad. C.) Söz verilmiş vakitler. Vaad edilen muayyen, belli zamanlar. |
MEVAİD-İ KÂZİBE | Yerine getirilmeyen va'dlar. Yapılmayan va'dlar. |
MEVAİD | (Mâide. C.) Sofralar, mâideler. |
MEVAKA | Hamâkat, ahmaklık. |
MEVAKIF | Durulacak yerler. Vakıflar. Durak yerleri. |
MEVAKIT | (Mevkıt. C.) Evvelden belirtilmiş olan vakitler. |
MEVAKİ' | Mevkiler. Duracak yerler. |
MEVAKİ-İ BAÎDE | Uzak mevkiler. |
MEVAKİ-İ HARBİYE | Muhârebe mevkileri. Savaş yerleri. |
MEVAKİ-İ MÜHİMME | Önemli mevkiler. Ehemmiyetli yerler. |
MEVAKİB | (Mevkib. C.) Cemaatler, kalabalıklar, güruhlar, topluluklar. |
MEVAKİN | (Mevkin. C.) Kuş yuvaları. |
MEVAKİT | (Mikat. C.) Hacıların ihrâma girdikleri yerler. * Bir iş için tâyin edilen vakitler. |
MEVALÎ | Efendiler. * Azad edilmiş köleler. * Azad edenler. * Mevleviyyet pâyesine ulaşmış sarıklı âlimler. * Dost ve komşular. * Yardımcılar. |
MEVALİD | (Mevlid. C.) Doğulan yerler. Mevlidler. Doğma vakitleri. Milâdlar. |
MEVALİD | Mevcudlar. Doğmuşlar. Vücud bulmuşlar. Mevludlar. |
MEVALİD-İ SELÂSE | Nebat, hayvan ve maden. |
MEVALİD-İ TÜRABİYE | Topraktaki mevâlid. Mâdenler, nebatlar. |
MEVAMİT | Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) İncil'deki bir ismi. |
MEVANİ' | Mâni'ler. Engeller. Mâni olanlar. Mâniâlar. |
MEVARİD | Gelecek yerler. Varacak yerler. Caddeler, yollar. Bir yere vasıl olacak yollar. |
MEVARÎS | Miraslar. Verasetle nâil olunan mülk ve mallar. |
MEVASİK | Mevsuk şeyler. Misaklar. Ahd ü peymanlar. Yeminler. Sözleşmeler. |
MEVASİM | Mevsimler. * Pazar yerleri. |
MEVASİM-İ ERBAA | Dört mevsim. Rebi' (İlkbahar), Sayf (Yaz), Harif (Sonbahar), Şitâ (Kış). |
MEVAŞİ | Davar, koyun, keçi, inek ve öküz gibi hayvanlar. |
MEVAT | (Mevt. den) Cansız şeyler. Sürülmemiş topraklar. * Sahibsiz yerler. |
MEVATIN | (Mevtın. C.) Yurtlar. Şenlendirilmiş ve bayındır yerler. |
MEVATİ | (Mevti. C.) Ayak basılan yerler. |
MEVATÎ | Mevâta yani cansız şeye ait, bununla alâkalı. * İşlenmemiş toprağa ait. |
MEVAZI' | (Mevzi. C.) Mevziler, yerler. |
MEVAZİN | (Mizan. C.) Mizânlar. ölçüler. Terâziler. |
MEVBED | Mecusiler reisinin ulusu. |
MEVBİK | (C.: Mevbikat) Korkulu yer. |
MEVBİKAT | (Mevbik. C.) Korkulu yerler. |
MEVBİL | Kaba büyük sopa. * Bir kucak odun. |
MEVC | Dalga. Denizin dalgası. * Titreşim. * Mc: Devir, devre. |
MEVCÂ-MEVC | Çok dalgalı. Dalga dalga. |
MEVCE | Bir dalga. * Ses, elektrik ve hararetin yayılma dalgalarından herbiri. |
MEVCET-ÜŞ ŞEBÂB | Gençlik çağı. |
MEVCEDAR | f. Dalgalı. |
MEVCENÜMUD | f. Dalga gibi. |
MEVC-HÎZ | f. Dalga kaldıran. |
MEVCUB | Kendisine bir şey vâcib kılınmış. |
MEVCUD | Var olan. Bulunan. Hazır olan. Topluluğun hepsi. * Kâinat. Mükevvenat. |
MEVCUD-U HARİCÎ | Maddî vücudu bulunan eşya. |
MEVCUD-U MANEVÎ | Mânevi varlık. |
MEVCUDAT | Var olan her şey. Kâinat. Yaratılmış şeyler. |
MEVCUDAT-I BAHARİYE | Bahar mevsimindeki renk renk, çeşit çeşit varlıklar. |
MEVCUDEN | Kendisi berâber olarak. Mevcud olarak. |
MEVCUDÎN | (Mevcud. C.) Mevcudlar, var olan ve bulunan şeyler. Mevcudât. |
MEVCUDİYET | Mevcudluk, varlık, mevcud ve var olma. |
MEVC-ZEN | f. Dalgalanan, dalgalı deniz. Dalga vuran. |
MEVDU | (Mevdua) Emanet bırakılmış, tevdi olunmuş. |
MEVDUAT | (Mevdu. C.) Emanet bırakılmış şeyler. * Bankaya konan para ki, faizle olduğundan haramdır. (Bak: Riba) |
MEVDUD(E) | Sevilmiş, kendisine muhabbet edilmiş. Sevgi gösterilmiş. |
MEVDUNE | (Mevzune) Altın, inci veya elmasla işlemeli şey. Murassa. |
MEVECAT | (Mevce. C.) Dalgalar. |
MEVEDDET | Dostluk. Sevgi. Muhabbet. Muhabbet etmek. Sevmek. |
MEVETAN | Canı olmayan nesneler. * İhya olunmayan, ekilip biçilmeyen arazi. |
MEVFUR | (Vefir. den) Tam olan şey. Çoğaltılmış. Çok. Kesir. Bisyâr. Evfer. * Edb: Aruz kalıblarından biri. |
MEVH | Avucuyla su içmek. |
MEVH | Kuyunun suyu çok olmak. |
MEVHİBE | İhsan. Sevgi. Hediye. |
MEVHİBE-İ İLÂHİYE | Cenab-ı Hakk'ın ihsan ve hediyesi. |
MEVHİL | (Vahl. den) Çamurlu yer. |
MEVHİN | Gece yarısına yakın vakit. |
MEVHUB | (C.: Mevâhib) (Vehb. den) İhsan edilmiş, verilmiş, hibe olunmuş, bağışlanmış. * Fık: Karşılıksız olarak birine verilmiş. |
MEVHUBAT | (Mevhub. C.) Bağışlar, ihsanlar, bahşişler. |
MEVHUBE | Verilmiş. İhsan edilmiş. Karşılıksız olarak birisine verilmiş mal. |
MEVHUM | Aslı olmayıp evham mahsulü olan. Vehim. |
MEVHUMÂT | Mevhumlar. Asılsız olduğu hâlde zihinde meydana gelen şeyler. |
MEVHUME | Vehim, kuruntu ve hayâl nev'inden bir şey. |
MEVHUN | Zayıf ve arık adam. Zayıflamış kimse. |
MEV'İD | Va'din yerine getirildiği yer. * Vaad etmek. Vaad. Söz vermek. |
MEV'İD-İ MÜLÂKAT | Buluşma yeri. |
MEV'İL | Sığınacak yer. * Sel suyunun karar kıldığı yer. |
MEV'İZA | Mev'ize. Öğüt. Nasihat. * Bir cemaate veya kimseye kalbini yumuşatacak ve iyiliğe sevkedecek surette hakikatları ders vermek. |
MEV'İZA-İ DİNİYE | Dinî nasihat. |
MEV'İZAKÂR | f. Nasihat veren, öğüt eden. Nâsih. |
MEVK | Bir şeyin ucuz olması. |
MEVK | Örümcek, ankebut. |
MEVKIF | Durak. Durulacak yer. Ayakta duracak yer. İstasyon. |
MEVKİ' | Yer. * Sınıflandırılmış yerlerden her biri. * Vapur, tren gibi yerlerde sınıflandırılmış, değeri yüksek olan yer. * Bir şeyin bulunduğu veya vukua geldiği yer. |
MEVKİB | Kafile. Alay. Atlı veya yaya giden kafile. Cemaat. |
MEVKİB-İ İKBAL | Talihli kafile. |
MEVKİD | Ateş ocağı. |
MEVKİN | (C.: Mevâkin) Kuş yuvası. |
MEVKİT | (C.: Mevâkit) Tâyin ve tesbit edilip kararlaştırılan yer veya zaman. |
MEVKUD | (İkad. dan) Yakılmış. Yandırılmış olan. |
MEVKUF | Durdurulan. Vakfedilen. Dâimi bir halde bırakılan. * Tevkif edilen. Tutulup hapsedilen. * Ait, bağlı. |
MEVKUFAT | (Mevkufe. C.) Bir zaman için tutulup alıkonulmuş mal veya para. * Vakfedilmiş mal, emlâk. * Gelirden artıp hazineye mâl edilen para. |
MEVKUFEN | Mevkuf olarak. |
MEVKUFÎN | (Mevkuf. C.) Tevkif edilmiş kimseler. Tutuklular. Mevkuflar. |
MEVKUFİYYET | Maznunun hüküm giyinceye kadar hapsedilmesi. Hapsedilme hâli. * Bağlı olma. |
MEVKÛL | (Vekâlet. den) Bir vekile emanet edilen. |
MEVKÛLÜN İLEYH | Kendisine bir iş bırakılan adam. Vekil. |
MEVKUM | Hüznü şiddetli olan. |
MEVKUT | Vakitli. Vakti belli olan. Mahdud ve muayyen olmuş vakit. |
MEVKUTE | Zamanı muayyen, belirli olarak çıkan matbuât. Gazete, mecmua gibi şeyler. |
MEVKUZE | Ağaçla vurulmuş. |
MEVLA | Sahib. Rabb. * Efendi. Köleyi âzad eden. * Şanlı. Şerefli. Mâlik. * Mün'im-i Mutlak olan Cenab-ı Hak (C.C.). * Terbiye eden, mürebbi. * Yardımcı, muavenet eden. * Dost ve komşu. * Azâd olan. |
MEVLÂ-YI KERİM | İkram sahibi olan Cenab-ı Hak (C.C.) |
MEVLANA | "Efendimiz, mevlâmız" mânâsında olan bu kelime, hürmeten büyük kimselere söylenmiştir. Hazret mânâsında da kullanılır. |
MEVLANA CAMİ | (Bak: Câmi) |
MEVLANA HALİD | (Hi: 1192-1242) Yüzyıl evvelinin müceddidi olduğu milyonlarca irşad ettiği kimselerin şehadetiyle sabit olmuştur. Şam'da vefat etmiştir. Hz. Osman bin Affan (R.A.) soyundandır. İlim ve takvada ve her çeşit makbul vasıflarda, devrindeki en ileri âlimlerin ve velilerin fevkinde idi. Bütün ömrünü zühd ve verâ ile geçirdi. Çok âlim ve veli yetiştirdi. Nahivde, kelâmda, fıkıhda, tasavvufda kıymetli eserler verdi. O zamanda Hindistanda bulunan Kutub Abdullah Dehleviden ders almıştı. |
MEVLANA CELALEDDİN-İ RUMİ | Hi: 672 de Belh'de doğdu. Konya'ya geldi ve yerleşti. Mühim eseri Farsça ve manzum yazdığı Mesnevi'sidir. İkişer mısralı kafiyeli şekilde olduğundan bu isim verilmiştir. Mevlevi Tarikatının piri ve serefrâzıdır. |
MEVLEVÎ | Mevlana Celaleddin-i Rumi Hazretlerinin tarikatından olan müslüman. |
MEVLEVİYYET | Mevlevilik. Mevlevi tarikından olmak. * Mollalık. * Müderrislikten sonra gelen ilmiye sınıfından oluş. * Eyâlet kadılığı; yani, bir eyâletin bütün hukuki ve kazai işlerine bilfiil bakan kadı. "Mevâli" de denir. |
MEVLİD | Doğma. Dünyaya gelme. * Doğulan yer veya zaman. * Peygamberimiz Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın doğumunu anlatan manzum eser, dini manzume. (Bak: Süleyman Çelebi) |
MEVLİD-HÂN | Mevlid okuyan. |
MEVLİM | İncitip acıtan. Elem veren. |
MEVLUD | Çocuk. Yeni doğmuş çocuk. * Birisinin doğması. * Mevâlid-i selâseden herbiri. |
MEVLUDAT | (Mevlud. C.) Belirli bir zaman içinde doğanlar. |
MEVLUDÜN LEH | Çocuk kendisinin olduğu tebeyyün eden, bilinen baba. |
MEVMAT | (C: Mevâmi) Sahrâ. Çöl. * Yazı. |
MEVN | Bir kimsenin zahmetini çekmek. * Nafakalarını vermek. |
MEVR | Başka te'sirle bir şeyin dalga gibi gidip gelmesi. Çalkanmak. * Suyun yeryüzüne yayılması. * Hayvanlardan yün almak. * Yol, tarik. * Toz, gubar. * Rücu etmek, döndürmek. |
MEVRİD | Varılan yer. Vasıl yeri. * Cadde. Yol. Tarik. |
MEVRİD-İ NASS | Nass ile gelen mes'ele. Nass olan yer. Kat'i delil olan husus. |
MEVRUD | (C.: Mevrudât) Gelmiş. Vürud etmiş. Gelen. |
MEVRUDÂT | (Mevrude. C.) Gelen şeyler. |
MEVRUDE | (C.: Mevrudât) Ulaşmış, gelmiş. |
MEVRUS(E) | Vereseye âit olan. Miras edilmiş. Miras edilen eşya. |
MEVRUSAT | Mirastan gelenler. |
MEVS | Yolmak. Traş etmek. |
MEVS | Ekmeği suyla ıslatmak. |
MEVS | Yıkamak. |
MEVSIK | İtimad etmek. Emniyet etmek. İnanmak. * Yemin. Sözleşme. |
MEVSİL | (Vusul. den) Kavşak. Kavuşacak yer. * Ek yeri. |
MEVSİM | (C: Mevâsim) Pazar yeri. * Arap pazargâhları. * Yılın dört kısmından biri. * Zaman. Vakit. Alâmet. |
MEVSİM-İ HARİF | Sonbahar, güz devresi. |
MEVSİM-İ SAYF | Yaz mevsimi, yaz devresi. |
MEVSİM-İ ŞİTÂ | Kış mevsimi. |
MEVSİM BE MEVSİM | Zaman zaman. Mevsimden mevsime, zamanı geldikçe. |
MEVSUF | Vasıflanan. Bir sıfatla tavsif edilen. * Kendisinde bir sıfat mevcud olan, kendisine bir sıfat isnad edilmiş olan. |
MEVSUK | Kendisine inanılır olan. Şâyân-ı itimad olan. * Sağlam. * Vesikalı. Delile dayanan hakikat. |
MEVSUK-UL KELİM | Sözlerine inanılır. Söylediği şeylere itimad edip güvenilir. |
MEVSUKAN | Sağlam, delile dayanır, itimad edilir şekilde. |
MEVSUKİYET | Sağlamlık, gerçeklik. İnanılır hâl. |
MEVSUL | Erişen. Vasıl olan. * Birleşmiş. Kendine başka şey vasıl olmuş olan. Bitirmiş. Vasledilmiş. |
MEVSULE | Bitiştirilmiş. |
MEVSUM | (Vesm. den) İşaretlenmiş, damgalanmış, nişanlanmış. * Ad verilmiş, isimlendirilmiş. |
MEVSUME | Tamamen baştan aşağı süslü zırh. * Bahar yağmuru ile ıslanmış toprak. |
MEVSUT | Ortada. Vasat olan. |
MEVT | Ölüm. Âhirete göç. Dünyadan gitmek. * Mevt, mü'minler için dünya vazifelerinden ve imtihanından bir paydostur.(Sual: Furkan-ı Hakîm'de $ gibi âyetlerde: "Mevt dahi, hayat gibi mahluktur, hem bir ni'mettir." diye ifham ediliyor. Halbuki zâhiren mevt, inhilâldir, ademdir, tefessühtür, hayatın sönmesidir, hâdim-ül-lezzattır... Nasıl mahluk ve ni'met olabilir?Elcevab: "Birinci Suâl"in cevabının âhirinde denildiği gibi, mevt, vazife-i hayattan bir terhistir, bir paydostur, bir tebdil-i mekândır, bir tahvil-i vücuddur, hayat-ı bâkıyeye bir dâvettir, bir mebde'dir, bir hayat-ı bâkıyenin mukaddimesidir. Nasılki hayatın dünyaya gelmesi bir halk ve takdir iledir; öyle de, dünyadan gitmesi de bir halk ve takdir ile, bir hikmet ve tedbir iledir. Çünki, en basit tabaka-i hayat olan hayat-ı nebâtiyenin mevti, hayattan daha muntazam bir eser-i san'at olduğunu gösteriyor. Zira meyvelerin, çekirdeklerin, tohumların mevti tefessüh ile, çürümek ve dağılmakla göründüğü halde, gayet muntazam bir muamele-i kimyeviye ve mizanlı bir imtizâcat-ı unsuriye ve hikmetli bir teşekkülât-ı zerreviyeden ibaret olan bir yoğurmaktır ki, bu görünmeyen intizamlı ve hikmetli ölümü, sünbülün hayatiyle tezahür ediyor. Demek çekirdeğin mevti, sünbülün mebde-i hayatıdır; belki ayn-ı hayatı hükmünde olduğu için, şu ölüm dahi hayat kadar mahluk ve muntazamdır.Hem zihayat meyvelerin yahut hayvanların mide-i insaniyede ölümleri, hayat-ı insaniyeye çıkmalarına menşe' olduğundan; "o mevt, onların hayatından daha muntazam ve mahluk" denilir.İşte en edna tabaka-i hayat olan hayat-ı nebatiyenin mevti; böyle mahluk, hikmetli ve intizamlı olsa, tabaka-i hayatın en ulvisi olan hayat-ı insaniyenin başına gelen mevt, elbette yer altına girmiş bir çekirdeğin hava âleminde bir ağaç olması gibi, yer altına giren bir insan da, âlem-i berzahta elbette bir hayat-ı bâkıye sünbülü verecektir. M.)(Sizlere müjde! Mevt: İdam değil, hiçlik değil, fena değil, inkıraz değil, sönmek değil, firâk-ı ebedî değil, adem değil, tesâdüf değil, fâilsiz bir in'idam değil; belki, bir Fâil-i Hakîm-i Rahim tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Saadet-i ebediyye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır. Yüzde doksandokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visal kapısıdır. M.) |
MEVT-İ AHMER | Kızıl ölüm. Kanlı ölüm. Öldürülmek. * Tas: Nefse karşı koymak. |
MEVT-İ EBYAZ | Ani ölüm. * Açlık. |
MEVT-İ ESVED | Boğazı sıkılmak veya suya atılmak suretiyle husule gelen ölüm. |
MEVT-İ HÂİL | Korkunç ölüm. |
MEVTA | Ölüler. Ölmüşler. Cenâzeler. |
MEVTA' | Ayağın bastığı yer. |
MEVTAÎ | Ölü gibi, ölüye benzer. |
MEVT-ALUD | f. Ölüm gibi. Ölümlü. Korkunç. Ölü gibi. |
MEVTAN | (Mevetan) Cansız. * Baygın. |
MEVTIN | (C.: Mevatın) Yerleşip oturulan, yurt edinilen yer. |
MEVTÎ | Ölümle ilgili, mevte ait. |
MEV'UD | Söz verilmiş. Vaadedilmiş. Vâdeli. Vadesi muayyen ve mukadder olan. * Evvelden takdir olunmuş. |
MEV'UDE | Küçükken diri diri gömülüp öldürülen kızcağız. |
ME'VUM | Koca başlı ve gövdeli kimse. |
MEV'ÜF | Afete uğramış nesne. |
MEVVAC | Çok dalgalanan. Çok dalgalı. Fırtınalı. * Radyo. |
MEVVAR | Seri, çabuk, hızlı, sür'atli. |
MEVZ | Muz ağacı. |
MEVZİ' | Bir şey konulacak yer. |
MEVZU' | Bahis. Üzerinde durulan mes'ele. * Aşağılanmış olan. * Konulmuş. Vaz olunmuş. * Uydurma. Doğru ve hakikat olmayan. * Geçer olan, muteber, işlemekte olan, câri. |
MEVZU-U BAHS | Kendisinden bahsedilen. Bahis konusu. |
MEVZUA | Kabul edilmiş esas. İlk önce ele alınan fikir. Müsellem ve âşikâr olan kaziyye, hüküm. |
MEVZUAT | Bahsedilen hususlar. Bir şeyin esasını teşkil eden hususat. Tatbikat halinde olan hükümler ve kaideler. |
MEVZUAT-I BEŞER | İnsanların koyup kabul ettikleri hükümler ve kanunlar. |
MEVZUN | Vezinli. Ölçülü. Tartılı. Düzgün. * Yakışıklı. * Her bir vasfı ölçülü ve i'tidal üzere bulunup, sırf iyi ve güzel şeylere nâil olan. |
MEVZUNAT | (Mevzun ve Mevzune. C.) Vezinli ve tartılı şeyler. |
MEVZUNEN | Vezinli olarak. Ölçülü olarak. |
MEVZUNİYET | Düzgün, hesaplı ve düzenli. * Mevzun olma hâli. |
MEY | f. şarap, içki. (Bak: şarab) |
MEY' | Eriyip akma. |
MEY'A | (Mey'at) Yiğitlik başlangıcı. * Atı koşuya alıştırmak. * Erimiş sıvı madde. * Yere dökülen bir sıvının akıp gitmesi. * Bir şeyin ilk zamanı. Tâzelik vakti. |
MEYADİN | (Meydan. C.) Meydanlar. Geniş yerler. Arsalar. |
MEYADİN-İ HARB | Savaş meydanları. Muhârebe alanları. |
MEYAMİN | (Meymenet. C.) Bereketler, mutluluklar, uğurlar. |
MEYAMİN | (Meymun. C.) Bereketliler, uğurlular. * Maymunlar. |
MEYAN | (Bak: Miyân) |
MEYASİR | (Meysere. C.) Ordunun sol kanatları. Sol cenahlar. * Zenginlikler, servetler. |
MEYASİR | (Meysur. C.) Kolaylaştırılmış şeyler. |
MEYASİR | Acem merkepleri. (Atlas ve ipek ile süslenen eşeklerdir.) |
MEY-AŞAM | f. İçki içen. Şarap içen. |
MEYAZİB | Oluklar. Su yolları. |
MEYD | Deprenmek. Sallanmak. * Ziyaret etmek. * Hareket etmek. * Kırağı çalmak. * Meyletmek. * Neşv ü nemâ bulmak. * Başı dönüp midesi bulanmak. |
MEYDAN | Arsa. * Geniş yer. * Etrafı çevrilmiş, üstü açık geniş yer. |
MEYDAN-I HARB | Savaş meydanı, muhârebe alanı, harp meydanı. |
MEYDAN-I HAŞİR | Haşir meydanı. Haşrin yeri.(Sual: Meydan-ı Haşir nerededir?Elcevab: $ Hâlik-ı Hakîm'in herşeyde gösterdiği hikmet-i âliye, hatta tek küçük bir şey'e, çok büyük hikmetleri takmasiyle tasrih derecesinde işaret ediyor ki: Küre-i Arz; serseriyane, bâd-ı heva azim bir dâireyi çizmiyor.. belki mühim bir şey etrafında dönüyor ve meydan-ı ekberin daire-i muhitasını çiziyor, gösteriyor. Ve bir meşher-i azimin etrafında gezip, mahsulât-ı mâneviyesini ona devrediyor ki, ileride o meşherde, enzar-ı nâs önünde gösterilecektir. Demek, yirmibeş bin seneye karib bir daire-i muhitanın içinde, rivayete binaen Şâm-ı Şerif kıt'ası bir çekirdek hükmünde olarak o daireyi dolduracak, bir meydan-ı haşir bastedilecektir. Küre-i Arzın bütün mânevi mahsulâtı, şimdilik perde-i gayb altında olan o meydanın defterlerine ve elvahlarına gönderiliyor ve ileride meydan açıldığı vakit, sekenesini de yine o meydana dökecek; o mânevi mahsulâtları da, gaibden şehadete geçecektir. Evet Küre-i Arz; bir tarla, bir çeşme, bir ölçek hükmünde olarak o meydan-ı ekberi dolduracak kadar mahsulât vermiş ve onu istiab edecek mahlukat ondan akmış ve onu imlâ edecek masnuat ondan çıkmış. Demek Küre-i Arz bir çekirdek ve meydan-ı haşir, içindekilerle beraber bir ağaçtır, bir sünbüldür ve bir mahzendir. Evet, nasılki nurani bir nokta, sür'at-i hareketiyle nurani bir hat olur veya bir daire olur. Öyle de: Küre-i Arz; sür'atli, hikmetli hareketiyle bir daire-i vücudun temessülüne ve o daire-i vücud mahsulâtiyle beraber, bir meydan-ı haşr-i ekberin teşekkülüne medardır. $ M.) |
MEYDAN-I İMTİHAN-I İNS Ü CÂN | İnsan ve cinlerin imtihan meydanı, yani dünya. |
MEYDAN-I MAHŞER | Mahşer meydanı. |
MEYDAN DAYAĞI | Eskiden askeri mekteblerle kışlalarda tatbik edilen cezalardan biridir. Meydanda tatbik edildiği için bu adı almıştır. Arkadaşını yaralamak, hoca ve zâbitine hakarette bulunmak gibi büyük kabahatlerden dolayı verilen bu dayak cezası, saf saf dizilen bütün talebelerin; asker ise kışladaki askerlerin huzurunda atılırdı. Cezaya çarpılacak talebe yahut asker, meydana getirilerek cezayı icab ettiren kabahatle meydan dayağının tatbiki için verilen karar okunduktan sonra serilen bir battaniye üzerine yüzükoyun yatırılır, başının ucuna ve ayaklarının üstüne kuvvetli birer hademe yahut asker oturtulur, okulun inzibât subayı, asker ise bölüğün subaylarından biri ince kızılcık sopasıyla kaba etlerine vururdu.Bu gibi cezalar, herkes ibret alıp bu suçlar işlenmemesi için herkesin gözü önünde icra edilirdi. |
MEYEH | Su, mâ. |
MEYELAN | Bir tarafa eğilmiş olma. Ziyâde meyil gösterme. İltizam.(Fıtrat yalan söylemez. Bir çekirdekteki meyelân-ı nümuvv der: "Ben sünbülleneceğim, meyve vereceğim." Doğru söyler. Yumurtada bir meyelân-ı hayat var. Der: "Piliç olacağım." Biiznillâh olur. Doğru söyler. Bir avuç su, meyelân-ı incimad ile der: "Fazla yer tutacağım." Metin demir onu yalan çıkaramaz; sözünün doğruluğu demiri parçalar. Şu meyelânlar, iradeden gelen evâmir-i tekviniyenin tecellileridir, cilveleridir. M.) |
MEYEZD | f. Düğün veya işret meclisi. |
MEY-FÜRUŞ | f. Şarap satan, meyhâneci, şarapçı. |
MEY-GUN | f. Şarap renginde olan, kırmızıya yakın olan. |
MEY-GÜSAR | f. İçki arkadaşı. Birlikte içki içen. |
MEYH | şefâat etmek. * Vermek. * Avuçta su tutmak. * Sallanarak yürümek. |
MEYH | Kuyunun suyunun çok olması. |
MEY-HANE | f. İçki satılan ve içilen yer. |
MEY-HAR | (Mey-hâre) f. İçki içen, içkici, ayyaş. |
MEYHEM | "Hâlin nedir, nasılsın?" mânasına kullanılır. |
MEY-HOŞ | f. Ekşimtrak, mayhoş. |
MEY-KEŞ | f. İçki içen, şarap içen. |
MEYL | Ortadan bir tarafa eğik olmak. * İstek. Yönelme. Arzu. * Sevme, tutulma, âşık olma. * Gönül akışı. |
MEYL-İ TAHADDÎ | Meydan okuma meyli. Üstünlüğünü göstermek fikri. |
MEYL-ÜT TAHRİB | Bozma ve yıkma isteği, meyli. |
MEYL-ÜT TEFEVVUK | Üstünlük elde etmek meyil ve arzusu. (Bak: Himmet) |
MEYL-ÜT TEVESSÜ' | Genişleme isteği. Genişleme meyli. |
MEYL-ÜT TEZEYYÜD | Tekellüfle sözü uzatma, artırma arzusu. |
MEYLA' | Otsuz sahra, çöl. * Acele, hızlı, seri. |
MEYLA | Çok budaklı ağaç. |
MEYLAB | Za'ferân. |
MEYLAK | Seri ve aceleci kimse. |
MEYLEN | Eğilerek, meylederek. O taraftan olarak. |
MEYLETMEK | Bir tarafa doğru eğilmek. Bir tarafa yönelmek. * Sevgisini vermek, eğilmek. Gönül vermek. |
MEYLİYAT | Bir tarafa meyleden istekler. |
MEYMENE | Sağ kol, sağ taraf. * Meymenet, yümn-ü bereket. Bereket. Kuvvetlilik. Uğurluluk. Kutluluk. |
MEYMUM | Denize atılmış olan. |
MEYMUN | Bereketli, uğurlu. Kuvvetli. Kutlu. |
MEYN | (C.: Müyun) Yalan. Yalan söyleme. |
MEY-PEREST | (C: Meyperestân) f. Devamlı şarap içen. |
MEYS | Ceviz ağacı. * Sallana sallana yürümek. |
MEYSA | (C: Miyes) Yumuşak yer. |
MEYSAN | Sallana sallana yürümek. |
MEYSEME | (Vesm. den) Damga, damgalanmış. |
MEYSERE | (C.: Meyâsir) Ordunun sol cenâhı. Sol cenâh. * Zenginlik, servet. |
MEYSİR | Meyser. Kolaylık yeri. Kolaylık. * Kumar. Arablar arasında ok ile oynanan kumar. * Kumar için kesilen hayvan. |
MEYSUR | Kolay. Kolay olmuş. Asan. Kolay kılınmış şey. |
MEYSURAT | (Meysur ve Meysure. C.) Kolaylatılmış şeyler. Asan edilmiş şeyler. |
MEYŞ | Halt etmek, karıştırmak. * Koyun sütünü keçi sütüne karıştırmak. * Yünü kıla karıştırmak. * Sözün birazını söyleyip, bir kısmını söylememe. |
MEYT | (Meyyit) Ölü. Cansız. Ölmüş. Hareketsiz. |
MEYT (MİYÂT) | Irak olmak, ırak etmek. Uzak olmak, uzaklaştırmak. Karışmak. |
MEYTE | Hayvan leşi. |
MEYTEHÂR | Hayvan leşi yiyen. |
ME'YUS | Ümidsiz. Kederli. Ye'se düşmüş. Ümidi kesik. |
ME'YUSÂNE | Ümidsizlikle. (Bak: Ye's) |
MEYVE | (C: Meyvecât) f. Meyva, yemiş. |
MEYVE-İ DİL | "Gönül meyvesi": Evlât, çocuk. |
MEYVE-İ HUŞK | Kuru yemiş. |
MEYVEBAR | f. Yemiş veren, meyveli. |
MEYVECAT | (Meyve. C.) f. Yemişler, meyveler. |
MEYVEDAR | f. Yemişli, meyveli, meyve veren. |
MEYVEFÜRUŞ | f. Meyve satan, yemiş satan. Manav. |
MEYVEHA | (Meyve. C.) f. Meyveler, yemişler. |
MEYYAL | Çok meyleden, eğilen. Çok istekli, düşkün. |
MEYYAL-İ İNHİDÂM | Yıkılmak üzere bulunan. Neredeyse göçecek durumda olan. |
MEYYAL-İ İ'TİLÂ | Yükselmeğe çok meyilli ve istekli. |
MEYYAN | Yalancı. |
MEYYİT | (Mevt. den) Ölü. Cansız. Ölmüş. |
MEYYİT-İ MÜTEHARRİK | Hareket halindeki ölü. * Mc: Sağ olup, gayret sahibi olmayanlara söylenir. |
MEYYİT-İ SÂMİTE | f. Susan ölü. Sessiz ölü. * Hareketsiz. |
MEYYİTÂNE | f. Ölü gibicesine. Ölmüşçesine. |
MEYYİTE | Hayvan leşi. * Kadın cenazesi. |
MEYZ | Ayırmak, birşeyi denklerinden üstün tutmak. * Bir yerden bir yere geçmek. |
MEYZER | (C: Meyâzir) Peştemal. |
MEZ' | Evmek, acele, sür'at. * Kesmek. |
MEZ' | Haberin bazısını söyleyip bazısını gizlemek. |
MEZA | "Geçti" mânâsına mâzi fiilidir. |
MEZABBE | Keleri çok olan yer. |
MEZABIT | (Mazbata. C.) Mazbatalar, tutanaklar. |
MEZABÎ | Yer yarmak, kazmak. |
MEZABİH | Mezbahalar. Hayvan kesilen yerler. |
MEZABİL | (Mezbele. C.) Mezbelelikler, süprüntülükler, çöplükler. |
MEZABİR | (Mizber. C.) Kalemler, kamışlar. |
MEZAD | Artırma ile yapılan satış. * Tuluk, dağarcık. |
MEZADE | (C.: Mezaid) Tuluk, dağarcık. |
MEZAHİB | Mezhebler. İslâm itikadı ve amel hususunda esas ittihaz olunan yollar. (Bak: Müctehid) |
MEZAHİB-İ ERBAA | Dört mezheb. (Bak: Mezheb) |
MEZAHİM | Zahmetler. Sıkıntılar. Belâlar. |
MEZAHİM-İ HÂZIRA | Bu zamandaki belâlar, zorluklar, anarşik hadiseler. İçtimâi zorluklar. |
MEZAHİR | Şereflenmeler. Mazharlar. Eşyanın göründüğü yerler. Eşyanın görünen tarafları. Zâhir ve meşhud olanlar. (Bak: Müzâhir) |
MEZAHİR | Çiçekli yerler. |
MEZAK | Tatmak. * Zevk tadacak yer. Damak. * Zevk. Tat duyma. |
ME'ZAK | (Me'zel) : Dar yer. |
MEZAK | Sür'atli yürüyen deve. |
MEZALİK | (Mezlaka. C.) Kaygan yerler. Ayak kayacak yerler. |
MEZALİM | Zulümler. Haksızlıklar. Eziyet ve işkenceler. |
MEZA MA MEZA | Geçen geçti. Giden gitti. |
MEZAMİR | (Mızmar. C.) Koşu meydanları. |
MEZAMİR | Zebur kitabının sureleri. * Düdükler. |
MEZAMM | Zemmetmek. Ayıplamak. |
MEZAN | Zannolunan yerler veya şeyler. Zan ve şübhe verecek şeyler. |
MEZAN-ÜL ÎCAZ | İcaz zannedilen yerler. |
MEZAR | Ziyaret yeri. Ziyaretgâh. * Mezar. Kabir. Ölünün gömüldüğü yer. Makber. |
MEZAR-I ZÂR | f. Ağlayan mezar. |
MEZARAT | (Mezar. C.) Kabirler. Mezarlar. |
MEZARE | Kalb katılığı. * Büyüklük, azamet. |
MEZARET | Kalbin şiddeti. |
MEZARİ' | (Mezraa. C.) Tarlalar, bostanlar. Zirâat olunacak yerler. |
MEZARİ-İ MÜNBİTE | Münbit ve verimli tarlalar. |
MEZARİ' | (Mezru. C.) Sürülüp tohum atılmış ve zirâat olunmuş yerler, tarlalar. |
MEZARİB | (Mızrâb. C.) Mızraplar. Kanun, ud gibi çalgı âletleri. |
MEZARİK | (Mızrâk. C.) Mızraklar, kargılar. |
MEZARİSTAN | f. Mezarlık. |
MEZARRE | Isırmak. |
MEZAYA | Meziyyetler. İyilikler. Hasletler. |
MEZAYA-YI GALİYE | Çok kıymetli, yüksek meziyetler. |
MEZAYIK | Dar ve sıkıntılı yerler. |
MEZBAHA | Hayvanları kesecek yer. |
MEZBELE | Çöplük. Pis şeylerin bulunduğu süprüntü yeri. |
MEZBELE | (C: Mezâbil) Otun sıcaktan solacak olduğu yer. |
MEZBUB | Sinekli. |
MEZBUBE | Sineği çok olan yer. |
MEZBUH | Kesilen. Zebhedilen. Boğazlanmış. * Kurban edilmiş. |
MEZBUHÂNE | f. Boğazlanır gibi. Boynundan kesilircesine. * Çırpınarak, son ümid ve son kuvvetle. |
MEZBUL | Solmuş çiçek. * Zayıf, arık ve zebun olmuş olan. |
MEZBUR(E) | Adı geçen. İsmi yukarıda geçen. (Bak: Merkum) * Taş ile örülmüş kuyu. |
MEZC | Katma. Karıştırma. |
MEZC-İ İTTİHAD | İttihadın verdiği imtizac. Kuvvetli birlik ve beraberlik. |
MEZCEN | Karıştırmakla. Katma suretiyle. |
MEZCETMEK | Katmak. Karıştırmak. |
MEZCÎ | Katıp karıştırmakla alâkalı. Mezce dair. |
MEZCUC | Süngülenmiş. Süngü ile dürtülmüş. |
MEZD | Misvak ağacının yemişi. |
MEZE | Tad. Çeşni. Zevk. * Eğlence, alay, lâtife. |
MEZEBBE | Sinekli yer. * Dizin aşağısındaki kaba etlerin etrafı. |
MEZELLET | Alçaklık. Zelillik. |
ME'ZEM | (C: Meâzim) Dağ içinde olan dar yol. Cenk yeri, dövüş meydanı. |
MEZEMMET | Ayıplama. Kınama. Yerme. * Kınanacak, yerilecek iş. |
MEZEN | Usul, kaide. Yol. Âdet. Örf. |
ME'ZENE | (C.: Meâzin) (Ezan. dan) Ezan okunacak yer. |
ME'ZER | (C: Meâzir) Sığınacak yer, melce. |
MEZFUFE | Gönderilmiş. |
MEZG | Yemeği ağızda çiğnemek. |
MEZH | (Müzâh-Müzâha-Mizâh) : Lâtife, şaka. * Mezc, katma, karıştırma. |
MEZHAR | (C: Mezâhır-Mezâhir) Karın içi. * Damar. |
MEZHEB | Yol. Gidilen yol. Tutulan çığır. * Dinin esaslarında ve esas temel mes'elelerde bir olmakla beraber, teferruatta bazı muhtelif mes'eleler olması sebebiyle birbirinden az farklı müctehidlerin yolları. Müctehidlerden, kendilerine tâbi olunanların seçtikleri meslekleri. Füruatta Hanefi ve Şâfii; ve Akaidde Mâturidi ve Eş'ari gibi... Bu "Mezheb" kelimesi asıl ve esas mânasına da kullanılır. Beyn-el ulemâ ve mukakkiklerce ince tedkik neticesinde Kur'ân-ı Kerim'in esaslarından, Peygamber'in (A.S.M.) emir ve sünnetlerinden ayrılmamış "Dört Mezheb" Hak olarak seçilmiştir: 1- Hanefî Mezhebi, 2- Şâfiî Mezhebi, 3- Hanbelî Mezhebi. 4- Mâlikî Mezhebi. (Bak: İmam)(Eğer desen: Hak bir olur; nasıl böyle dört ve oniki mezhebin muhtelif ahkâmları hak olabilir?Elcevab: Bir su, beş muhtelif mizaçlı hastalara göre nasıl beş hüküm alır; şöyle ki: Birisine, hastalığının mizacına göre su, ilâçtır, tıbben vacibdir. Diğer birisine, hastalığı için zehir gibi muzırdır; tıbben ona haramdır. Diğer birisine az zarar verir; tıbben ona mekruhtur. Diğer birisine, zararsız menfaat verir; tıbben ona sünnettir. Diğer birisine, ne zarardır, ne menfaattir; âfiyetle içsin, tıbben ona mübahtır. İşte hak burada taaddüd etti. Beşi de haktır. Sen diyebilir misin ki: "Su, yalnız ilâçtır; yalnız vacibdir, başka hükmü yoktur."İşte bunun gibi, ahkâm-ı İlâhiyye; mezheplere, hikmet-i İlâhiyyenin sevkiyle ittiba edenlere göre değişir, hem hak olarak değişir ve herbirisi de hak olur, maslahat olur. Meselâ, hikmet-i İlâhiyyenin tensibiyle İmam-ı Şâfiî'ye ittiba eden, ekseriyet itibariyle Hanefîlere nisbeten köylülüğe ve bedeviliğe daha yakın olup, cemaatı birtek vücud hükmüne getiren hayat-ı içtimaiye de nâkıs olduğundan, herbiri bizzat dergâh-ı Kadıy-ül-Hâcat'ta kendi derdini söylemek ve hususi matlubunu istemek için, imam arkasında, Fâtiha'yı birer birer okuyorlar. Hem ayn-ı hak ve mahz-ı hikmettir. İmam-ı A'zama ittiba edenler, ekseriyet-i mutlaka itibariyle, İslâmî hükümetlerin ekserisi, o mezhebi iltizam etmesiyle, medeniyete, şehirliliğe daha yakın ve hayat-ı içtimaiyeye müstaid olduğundan; bir cemaat, bir şahıs hükmüne girip, birtek adam umum namına söyler; umum, kalben onu tasdik ve rabt-ı kalb edip, onun sözü, umumun sözü hükmüne geçtiğinden, Hanefî mezhebine göre imam arkasında Fâtiha okunmaz. Okunmaması ayn-ı hak ve mahz-ı hikmettir.Hem meselâ, mâdem, şeriat, tabiatın tecavüzatına sed çekmekle onu tâdil edip nefs-i emmareyi terbiye eder. Elbette ekser etbâı, köylü ve nim-bedevi ve amelelikle meşgul olan Şâfiî Mezhebine göre: "Kadına temas ile abdest bozulur; az bir necaset zarar verir." Ekseriyet itibariyle hayat-ı içtimaiyeye giren, nim-medeni şeklini alan insanlar, ittiba ettikleri mezheb-i Hanefîye göre: "Mess-i nisvan abdesti bozmaz, bir dirhem kadar necasete fetva var."İşte, bir amele ile bir efendiyi nazara alacağız. Amele, tarz-ı maişet itibariyle; ecnebi kadınlarla ihtilâta, temasa ve bir ocak yanında oturmaya ve mülevves şeylerin içine karışmaya mübtelâ olduğundan; san'at ve maişet itibariyle, tabiat ve nefs-i emmaresi meydanı boş bulup tecavüz edebilir. Onun için, şeriat onların hakkında, o tecavüzata sed çekmek için, "Abdest bozulur, temas etme; namazını ibtâl eder, bulaşma" mânevi kulağında bir sada-yı semâvi çınlattırır. Amma o efendi, namuslu olmak şartiyle, âdât-ı içtimaiyesi itibariyle, ahlâk-ı umumiye namına, ecnebi kadınlara temasa mübtelâ değil, mülevves şeylerle nezafet-i medeniye namına kendini o kadar bulaştırmaz. Onun için şeriat, mezheb-i Hanefî namiyle ona şiddet ve azimet göstermemiş; ruhsat tarafını gösterip, hafifleştirmiştir. "Elin dokunmuş ise, abdestin bozulmaz; hicab edip, kalabalık içinde su ile istinca etmemenin zararı yoktur. Bir dirhem kadar fetva vardır" der, onu vesveseden kurtarır. İşte, denizden iki katre sana misal... S.) |
MEZHER | Çiçeklik. Bir çiçeği içine alan şeylerin hepsi. |
MEZHERE | Çiçek yeri. Çiçek bahçesi. |
MEZHÜVV | Kibirli, gururlu. |
MEZİ | İlm-i Halde: Kadınla oynamak veya şehvetle yanına gelmek gibi hâllerde erkeğin tenasül cihazında zuhur eden yapışkan renksiz akıcı cisim. (Bu hâl abdesti bozar, gusül icab ettirmez) |
MEZÎD | Çoğalma. Ziyade etme. |
MEZÎK | Su ile karışık süt. |
MEZİL | Daralıp gönlündeki sırrı ifşâ eden, sıkıntıdan içindeki sırrı açıklayan. * Ayağı uyuşmuş. * Malını ve sırrını herkese gösterip açıklayan. * Küçük cüsseli, zayıf, hafif kimse. |
MEZİLLET | Yanlışlığa sebeb olacak şey. * Ayak kayacak yer. |
MEZİR | Zarif kimse. * Katı kalbli ve cesur. * İşlerinde nüfuzlu olan. |
MEZİR | Fâsid olmak, fesatçılık yapmak. |
MEZİYYAT | (Meziyyet. C.) Meziyyetler. Üstünlük vasıfları. |
MEZİYYET | İyilik. İyi ve salih hareket ve faaliyet.(Dünyaca havas tanınan insanlardaki meziyet, sebeb-i tevazu' ve mahviyet iken, tahakküm ve tekebbüre sebep olmuştur. Fukaranın aczi, avâmın fakrı, sebeb-i merhamet ve ihsan iken; esaret ve mahkûmiyetlerine müncer olmuştur. M.) |
MEZİYYET-İ İFÂDE | İfâde meziyeti. |
MEZK | Yarma, yırtma. Kesme. |
MEZK | (Mezâk-Mezka) : Tatmak, tadına bakmak. * Tadacak yer. |
MEZKUM | Zükâm hastalığına tutulmuş. Nezle olmuş, nezleli. |
MEZKÛR | Zikri geçen. Zikredilmiş. Evvelce bahsi geçmiş olan. (Bak: Mezbur-Merkum) |
MEZL | Muztarib olmak, acı ve ıztırab çekmek. |
MEZLAKA | Ayak kayacak yer. Kaypak yer. * Mc: Yanlışlığa düşmeye sebeb olan hal. |
MEZMERE | Çok şiddetli hareket ettirmek. |
MEZMUM | Zemmolunmuş. Makbul olmıyarak ayıplanmış. Kötü. |
MEZMUN | (Bak: Mazmun) |
MEZMUR | Terennümle okunan kaside, ilâhi ve münâcat. * Hz. Dâvuda (A.S.) inen "Zebur"un Surelerinden herbiri. |
MEZNEB | (C: Mezânib) Kepçe. * Suyun akacak olduğu yer. |
MEZR | (Mezra) Zarif adam. * Bir kimseye düşmanlık etmek. * Parmakla çimdiklemek. * Su kırbasını tamamen doldurmak. * Tadını anlamak için biraz ağzına almak, içmek. |
MEZR | Fâsit olma. Bozuk olma. * Pis. * Ayrılık. |
MEZRAA | Tarla. Ekilip mahsul alınan mülk, yer. |
MEZREVAN | Dizin aşağısındaki kaba etlerin etrafı. |
MEZRU' | Ekilmiş. Tohum ekilmiş yer. |
MEZRU' | (C.: Mezruât) (Zirâ. dan) Arşınlanmış, ölçülmüş. Arşınla ölçülmüş. |
MEZRUAT | Ekili olan şeyler. Ekili yerler. |
MEZRUAT | (Mezru. C.) Arşınlanmış şeyler. Ölçülmüş nesneler. |
MEZ'UB | Koyununa kurt gelen. |
MEZ'UK | Mesrur, neşeli, sürurlu. * Tuzlu. |
ME'ZUN | İzinli, izin almış. Salâhiyetli. * Diplomalı. İcâzetli. |
ME'ZUNEN | İzinli olarak. |
ME'ZUNÎN | (Me'zun. C.) Mezunlar. İzin almış kimseler. Salâhiyetliler. İcâzet sahibleri. Diplomalılar. |
ME'ZUNİYET | Me'zun olma. İzinli ve salâhiyetli olma. Diplomalı olma. |
ME'ZUNİYET-İ KAT'İYE | Kat'i mezuniyet, kesin izin. |
ME'ZUNİYET-İ RESMİYE | Resmi izin ve selâhiyet. |
MEZ'UR | (Mez'ure) Korkmuş, çekinmiş. |
MEZZ(E) | Emmek, mass. |
MEZZA' | (C.: Mezâyi) Koğucu. * Yalan. * Sırrını gizlemeyen kişi. |
MEZZAH | Lâtifeci, şakacı. |
MEZZER | Halep vilâyetinden getirilen siyah taş. |
MI'CAZ | Mak'adı büyük olan. |
MIGREFE | (C: Megârif) Kepçe. |
MIGŞA | Bahadır, kahraman. |
MIGTAS | Burun, göz çanağı. |
MIHBASA | (C: Mehâbıs) Helva küreği. |
MIHBAT | Davar için ağaçtan yaprak dökmekte kullanılan sopa. |
MIHBAZ | (C: Mehâbız) Hallaç tokmağı. |
MIHCEN | (C: Mehâcin) Çomak. * Başı eğri ağaç. |
MIHDAME | Hizmeti çok olan kişi. |
MIHFAK | Enli yassı kılıç. |
MIHKAN | (Mıhkana) Şırınga. Tenkıye âleti. |
MIHLAC | Yufka oklavası. * Yün ve pamuk atacak âlet, hallaç tokmağı. |
MIHSAL | Kilit. * Zenbil. |
MIHTAB | Balta gibi odun kesmekte kullanılan âlet. |
MIHTAT | Cetvel tahtası. |
MIHZAK | Makat. |
MIKASS | (C: Makâs) Kesecek âlet, mikrâz. |
MIKATTA | Üzerinde kamış kalemlerin uçları kesilen sedef, kemik, ağaç, fil dişi veya mâdenden yapılan âlet. |
MIKBES (MIKBÂS) | (C: Mekâbis) Ateş parçası. |
MIKDEHA | (C: Mekâdih) Kepçe. * Çakmak. |
MIKLA' | Sapan. |
MIKLA' | (Mıklât) (C: Mekâli) Çelik çeldikleri ağaç. * Kebap tavası. |
MIKLAD | (C.: Mekâlid) Anahtar, miftah. Kilit dili. * Hazine. |
MIKLAT | Evlâdı yaşamayan kadın. * Bir kez doğuran ve daha hâmile olmayan deve. |
MIKLEB | Eski kitap ciltlerinin sol kenarındaki kapak. Ekseriya okunan yer belli olsun için araya konurdu.* Saban demiri. |
MIKLEM (MIKLEME) | (C: Mekâlim) Kalem koyacak kap, kalemlik. |
MIKMA' | (C: Mekami') Fil başına vurdukları demir çomak. |
MIKMAA | (C.: Mekami') Gürz ve topuz gibi parçalayıcı ve yarıcı silâh. |
MIKNA' | (Mıknaa) (C.: Mekani') Başörtüsü. |
MIKNATIS | yun. Demir ve benzeri mâdenleri kendine çekici hususiyeti bulunan câzibe. * Başka te'sir altında kalmadan kuzey ve güney kutuplarına doğru yönünü değiştiren demir çubuk. (İki kutbu bulunan bu mıknatıslı çubuğun şimale bakan kısmına şimal (kuzey) ucu, cenuba çekilen ucuna da cenub (güney) ucu diyoruz. * Mağnetik oluş. |
MIKNATISİYYET | Mıknatıs kuvveti ve hassası. |
MIKNEB | (C: Mekanib) Otuz kırk kadar olan at sürüsü. * Avcılar torbası. |
MIKNEVA | Hizmet eden, hizmetçi. |
MIKRA' | Balta gibi bir âlet olup, onunla taş parçalanır. |
MIKRA' | Hekimlerin, hastanın vücudunu dinledikleri âlet. |
MIKRAME | Nakışlı eşarp. Mendil. Havlu. Peştemal. |
MIKRAZ | (C.: Mekariz) Makas. Kesecek âlet. |
MIKTAL | (C.: Mekâtıl) Bıçkı. |
MIKTARE | Kuş ayağına yapılan köstek. * Kelepçe. |
MIKVEM | (C: Mekâvim) Saban ağacının tutulacak yeri. |
MIKVES | Yay kabı. |
MIKZAF | Kayık küreği. |
MIKZEF | Tanbur. |
MI'LA | Çulhaların çukur içinde ayak ile basıp oynadıkları nesne. |
MI'LAK (MA'LUK) | (C: Meâlik) Üzengi kayışı. * Üzüm hevneği. * Et ve üzüm asılan çengel. |
MINKARÎ | Gaga biçiminde. Gagaya benzer olan. * Gaga ile alâkalı. |
MINTAKA | (Mıntıka) Muayyen bir yer. Havali. Taraf. Kısım. Kuşak. Kenar. Yeryüzünde bir kısım. Bölge. |
MINTAKA-İ MEMNUA | Yasak bölge. |
MINTIKAT-ÜL BÜRUC | Burçlar mıntıkası. Coğ: Oniki burcun bulunduğu tutulma dairesi. (Bak: Büruc) |
MINTIKA-İ HARRE | Sıcak mıntıka. Ekvator iklimi olan yerler. Hatt-ı istiva mıntıkası. |
MINTÎK | Çok düzgün konuşan. |
MINZAR | Röntgen. * Bakma âleti. |
MIS'AD | Merdiven. Yükseğe çıkmakta kullanılan âlet. Asansör. |
MI'SAM | (C: Meâsım) Kolun bilezik takacak yeri. |
MI'SAR | (C: Meâsır) Yeni hayız görmüş ve büluğuna yetişmiş olan kız. |
MISBAH | Kandil. Çıra. Meş'ale. Lâmba. (Aya, güneşe, yıldızlara ve mecâzen de Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) bu isim verilmiştir.)Sabah ve sabahat maddesinden ism-i âlettir ki; sabah gibi lâtif ve kuvvetli aydınlık veren lâmba demektir. (E.T.) |
MISBAH-ÜL MESHUR | Sabahlayan, sabahlamış. |
MISDAGA | Yüz yastığı. |
MISDAK | (Sıdk. dan) Bir şeyin doğru olduğunu isbata yarayan şey. Tasdik âleti. * Alâmet. Tavır. Tarz. Düstur. * Değer ölçüsü. |
MISDAKIYYÂT | Mısdak ilmi. |
MISFAT | Süzgeç. Tasfiye âleti. |
MISKAB | Delme âleti. |
MISKAL | Cilâlayan, parlatan âlet. * İnce. Zarif. |
MISKAT | Su kovası. |
MISGAR | Sarı yüzlü. |
MISKA' | (C: Mesâki) Fasih dilli, güzel sesli kişi. |
MISR | (C.: Emsâr) İki şey arasındaki perde, hâil. * Memleket. Şehir. * Afrika'nın şimalinde bir memleket ismi. * Bir hububat adı. |
MISRA' | Kapı kanadı. * Edb: Bir manzum yazının her bir satırı. Tam bir vezin ölçüsüne göre tanzim edilmiş söz. |
MISRÂ-İ ÂZÂDE | Edb: Başlıbaşına mânası bulunan mısra. |
MISRÂ-İ BERCESTE | Edb: En güzel ve en kuvvetli olan mısra. |
MISRAM | (C: Mesârim) Orak. |
MISRAN | Basra ile Kufe şehirleri. |
MISRÎ | (Mısriyye) Mısırlı. * Mısır ülkesiyle alâkalı. |
MISTABA | (C.: Mesâtıb) Peyke, sedir. |
MISTABANİŞİN | f. Sedirde oturan. |
MISTAR | Yazının güzelliğine, düzgünlüğüne yarayan âlet. Yazı yazarken satırları doğru gösterebilmek için lâzım olan çizgileri yapmağa yarayan âlet. * Sıvacıların bir âleti. |
MISTAR-I HİKMET | Hikmetin mıstarı. |
MISVA | Uylukları zayıf ve etsiz olan kadın. |
MISVAT | Çok haykıran, çok bağıran. * Ses kuvveti. |
MISVELE | (C: Mesâvil) Harman süpürgesi. |
MISYAF | Yaz günlerinde çok yağmur yağan yer. * Sakalı ağarmayınca evlenmeyen erkek. |
MISYED(E) | Av avlamağa mahsus âlet. Tuzak, kapan. |
MIŞAT | (Mışt. C.) Taraklar. |
MIŞMIŞ | Zerdali, erik veya kayısı. |
MIŞRAK | Güneşi bol olan yer. |
MI'TA | (C: Mıât-Mıâtâ) Bahşişi ve hediyesi çok olan kişi. |
MIT'AM | Çok yemek yediren. |
MIT'AM | Çok yeyici, fazla yiyen. |
MIT'AN | (C.: Metâin) At sürücüsü. |
MI'TAR | (C: Meâtır) Devamlı güzel kokular sürünen. |
MITFEHA | Kevgir. |
MITHAN | Değirmen. |
MITHAR | Uzağa giden ok. |
MITHERE | Su kabı. Matara. |
MI'TÎR | Güzel kokular sürünen. |
MITLA | (C: Metâli) Dikenli otlar biten yumuşak yer. |
MITLAK | Sık sık kadın boşayan erkek. |
MITMER | Yapı ipi. |
MITRAB | Neşeli adam. Neşesi bol kimse. |
MITRAK(A) | (C.: Metârık) Sopa, değnek. * Tokmak. * Mızrak. * Çekiç. |
MITRED | (C: Metârıd) Avın ardından atılan kısa süngü. |
MITREDE | Yünden veya haz denilen kumaştan yapılan elbise. |
MITRÎ | Cendereci. |
MITV | (C: Mitâ) Hurma salkımı. |
MITVA' | Çok muti', çok itaatli. |
MI'VEL | (C: Meâvi) Sivri külünk ve balta. |
MIZFAR | Zafer kazanan. Galib. olan. Asma çubuğuna sarmaşık gibi sarılan filiz. |
MIZMAR | (C.: Mezâmir) Koşu meydanı. Yarışma sahası. |
MIZRAB (MIZRÂB) | (C.: Medârib) Saz zahmesi. (Onunla saz çalarlar). |
MIZRAK | Ucu sivri uzun saplı harp âleti. Kargı. |
MIZREB | Büyük çadır, oba. |
MIZYA' | Malını çok harcayan kimse. Malını fazlaca zâyi eden adam. |
MIZZ | Yemeğin lezzetinden ağzını şapırdatmak. |
MİA | Günlük adı verilen zamk. |
MİÂ' | (C.: Em'â) Bağırsak. |
MİÂ-İ A'VER | Körbağırsak. |
MİÂ-İ GALİZ | Kalınbağırsak. |
MİÂ-İ İSNÂ-AŞER | Oniki parmak bağırsağı. |
MİÂ-İ RAKİK | İncebağırsak. |
MİAD | Vaad edilen gelecek zaman veya yer. * Müsaade edilen zaman. * Kıyâmet. Mahşer. * Vaad. Müddet. |
MİÂÎ | (Miâiyye) Bağırsakla alâkalı. |
MİAT | (Mie. C.) Yüzler. Yüz sayıları. |
Mİ'BER | Suyu geçmeğe yarıyan kayık, sal gibi vâsıtalar. * Köprü. Su geçme geçidi. |
Mİ'BER | (Mi'bere) İğne kutusu, iğne kabı. |
MİBLA' | (Bel'. den) Obur. |
MİBNAH | Heybe. |
MİBRED | Eğe. * Eğe cinsinden bir yazı âleti. |
MİBREE | Kalemtraş. Kalem açmağa yarıyan âlet. |
MİBTAN | Çok yemekten karnı şişen etli ve yağlı kişi. |
MİBVEL | (Mibvele) Sidik kabı. Küçük abdest edilecek delikli taş veya oluk. |
MİBZA' | Kan almakta kullanılan âlet. Neşter. |
MİBZAG | Nişter, kan alacak âlet. |
MİBZEL | (C: Mebâzil) Süzgeç. |
MİBZELE | (C: Mebazil) Her gün giyilen kaftan, günlük elbise. |
MİBZER | Tohum ekmekte kullanılan bir âlet. |
MİCDAF | (C: Mecâdif) Sandal, kayık küreği. |
MİCDAH | (C: Mecâdih) Kavut karıştırdıkları ağaç. * Menazil-i Kamerden bir yıldız. |
MİCDAR | Bostan korkuluğu. Korkuluk. |
MİCDEL | (C.: Mecâdil) Köşk, kasır, kâşâne. |
MİCENE | (C.: Mevâcin-Meyâcin) Kassar tokmağı. |
MİCENN | Kalkan, siper. |
Mİ'CER | Bir cins kadın başörtüsü. Eşarp. |
MİCERR | Gem çenberi. * Matkap kayışı. |
MİCERRE | (C: Mecirr) Yer düzeltilen sürgü. * Demir kürek. ("Bel" denir) |
MİCESSE | Ağaç budamada kullanılan keskin demir. |
MİCEŞŞ | El değirmeni. |
MİCHAR | Yüksek sesle konuşan. |
MİCLAT | Ağaç budamada ve bağ filizini kesmekte kullanılan demir. |
MİCMER | İçinde tütsü yakılan bakır yahut bronzdan küçük şamdan şeklindeki aletin adıdır. "Buhurdan" da denilir. |
MİCR | Çenber. |
MİCREFE | (C: Micref-Mecarif) Ateş küreği. |
MİCSED | Cesede yapışık olan elbise. |
MİCVAD | Güzel şiirler söyliyen şâir. |
MİCVEB | Bir şey kesmeye yarıyan demir. |
MİCVEL | Gömlek. * Küçük esvap. * Kalkan. |
MİCZAF | (C: Mecâzif) Gemi küreği. |
MİCZAM | Pek keskin kılıç. |
MİCZEM | Çok keskin kılıç. |
MİDA' | Bir şeyin son bulduğu yerin sonu. * Yolun sıklaştığı yeri. |
MİDA' (MİDEA) | (C.: Mevadi') Eski kaftan, eski elbise. |
MİD'A(T) | Şehrin burcu. |
MİDAD | Yazı mürekkebi. Mürekkeb. |
MİDADİYE | Mürekkep konan şey. Mürekkep hokkası. |
MİDAE | Kırba. Deriden su kabı. İbrik. Matara. * Çeşme lülesi. * Abdest alınan yer. |
MİDAKA (MİDAKKA) | Kendisiyle bir şey dövülüp ezilen şey. Havan. |
MİDANEM | f. Biliyorum. |
MİDARE | Çuvaldız gibi bir demir. (Kadınlar onunla saç düzeltirler.) |
MİD'AS | Çok işlek olduğundan yumuşamış olan yol. |
MİDAS | Pabuç. |
MİDDE | Cerahat, irin. |
Mİ'DE | (C.: Miad) İnsan ve hayvanlarda, yenen şeyleri hazmetmek vazifesi olan bir iç uzvu. |
MİDE-NÜVAZ | Mide okşayan (maydanoz). |
MİDEVÎ | Mide ile alâkalı mideye ait. * Mideye yarar. |
MİDFA' | (C.: Medâfi') Ask: Top. |
MİDHANE | Buhurdan. |
MİDHAT | Medhetme, övme. |
MİDHATGER | f. Övücü, medhedici. |
MİDİLLİ | At cinsinin küçük çaptaki nev'ine verilen addır. Bu türlü atlar Midilli adasında yetiştirildiği için bu adı almıştır. |
MİDKAS | İpek. |
MİDLES | (C: Medâlis) Def'edecek yer. |
MİDMAK | Binanın iskeleti. |
MİDMEK | (C: Medâmik) Ziynet verecek âlet. * Haberi şâyi eden, duyuran nesne. |
MİDRA | Boynuzdan veya demirden çuvaldız gibi bir nesne. (Kadınlar onunla saçlarını düzeltip islâh ederler ve tarakla da tararlar.) |
MİDRAR | Yağmur yağdıran bulut. * Çok su döken. |
MİDRAS | Okuma yeri. * İçinde Tevrat dersi verilen ev. |
MİDRE | Bahadır, kahraman. |
MİDREBE | Demir yerine ucuna boynuz takılan süngü. |
MİDVEK | Bir şey ezmekte kullanılan taş. |
MİDYAN | (C.: Medâyin) Daima borç eden kimse. |
MİE | Yüz. Yüz sayısı. |
MİETEYN | İki yüz. (200) |
MİFAD | Kebap demiri. |
MİFER | Hizmetkâr, hizmetçi. |
MİFEZZA | Tokmak. |
MİFRAK | (C: Mefârik) Başın ortası (saçın bölük olduğu yerdir.) |
MİFRAS (MİFRÂS) | (C: Mefâris) Gümüş kesecek âlet. * Demir. |
MİFSAD | Kan almakta kullanılan âlet. Neşter. |
MİFSAL | Dil, lisan. |
MİFTAH | Açan âlet. Anahtar. Kilidleri açan anahtar. |
MİFTELE | Yün eğirmekte kullanılan çatal değnek. |
MİFZAL | Fazilet ve şeref sahibi. |
MİFZAL | Gündelik iş elbisesi. |
MİG | f. Duman, sis, duhân. * Kara bulut. |
MİGDAD | Çok gadaplı, çok kızgın. |
MİGFER | Ateşli silâhların icadından evvel, muharebede kılıç, mızrak ve ok gibi harp âletlerinden korunmak için başa giyilen bir nevi başlık idi. Miğfer, zırh ile beraber bir bütün teşkil ederdi. Osmanlı miğferleri çeşitli şekillerde olmakla beraber genel olarak iki kısma ayrılırdı. Bir kısmı ince bakırdan, diğer kısmı ise çelikten yapılırdı. Miğfer; tepesi sivri fes biçiminde idi. Asıl tepeye gelecek yer temrenle süslenir, temrenin ucu kâh sivri olur, bazan da lâfza-i Celâl ve bazı kere de hilâl ile son bulurdu. |
MİGFERÎ | Miğfer şeklinde olan, miğfer biçiminde olan. * Miğferle ilgili. |
MİGLAK | (C.: Megalik) Kilit, mandal. |
MİGNAK | f. Dumanlı, sisli. Bulutlu. |
MİGSEL | Tas, ibrik. Yıkanmada kullanılan kab. |
MİGVEL | (C.: Megavil) İnce kılıç. Hançer. |
MİGZEL | (C.: Megazil) İplik eğirmekte kullanılan âlet. iğ. |
MÎH | f. Çivi, mıh. Kazık. |
MİH | (C.: Mihâ) f. Ulu, büyük. Azim, kebir. |
MİHA | Yaş değnek. |
MİHAD | Yer. Arz. * Beşik. * Döşeme. Döşek. |
MİHADDE | Baş ve yüz altına koydukları yastık. * Kazma. * Balta. |
MİHAFFE | Mahfe. Katır veya develerin sırtına konulan ve iki kişinin oturabileceği büyüklükte olan sepet. |
MİHAH | (Muhh. C.) Beyinler. * İlikler. |
MİHAİL | Resul-i Ekremin (A.S.M.) geleceğini haber veren ve bir ismi de Mişâil olan eski zaman Peygamberlerinden bir Zâttır. Kitabının 4. bab'ında: "Ahir zamanda bir ümmet-i merhume kaim olup, orda hakka ibadet etmek üzere, mübarek dağı ihtiyar ederler. Ve her iklimden oraya birçok halk toplanıp Rabb-ı Vâhide ibadet ederler. O'na şirk etmezler." diye bahsetmiştir.(İşte şu âyet, zâhir bir surette dünyanın en mübarek dağı olan Cebel-i Arafat ve orada her iklimden gelen hacıların tekbir ve ibadetlerini ve ümmet-i Merhume nâmıyla şöhret-şiar olan ümmet-i Muhammediyeyi (A.S.M.) tarif ediyor. M.) |
MİHAK | (Mahâk-Muhâk) Her arabi ayın son üç gecesi. |
MİHAL | Kuvvet. Azab. Ukubet. |
MİHAMME | Küçük bakır ibrik. |
MİHAMME | Yer süpürgesi. |
MİHAN | (Mihnet. C.) Mihnetler, sıkıntılar. |
MİHAN | (Mih. C.) Ulular, büyükler. |
MİHANİKÎ KIRAET | Kelimeleri, terkibleri doğru telâffuz etmekle beraber ezber dersi dinletiyormuş gibi çabuk çabuk okumaktır. Böyle okuyuş dinleyene bir şey anlatmaz. Ancak okuyanın mevzuu kavramış olduğunu anlatır. Öyle kıraet bir makinanın duygusuz işlemesine benzetilir. |
MİHANİKİYYET | yun. (Mihanik. den) Makine sanayiini ihate eden fen ve ilimler. Makine gibi cansız şeyler. * Cansız ve duygusuz fakat ahenkli hareket ve hareket kabiliyeti. |
MİHAR | (Mühür. C.) At yavruları. Taylar. |
MİHAŞŞ(E) | Ot biçtikleri âlet. Orak ve tırpan. * Ot koydukları kap. |
MİHATT | Deriden kıl ve yün yolacak demir. |
MİHAZ | Çizme mahmuzu. |
MİHBAZ | (C.: Mehâbiz) Hallaç tokmağı. |
MİHBEB | Tâne tâne kesecek âlet. |
MİHBERE | (C.: Mehâbir) Mürekkep koydukları kap. |
MİHCEM(E) | (C.: Mehâcim) Hacamat şişesi. * Çekip emmeğe mahsus âlet. |
MİHDA | İçine hediye konulan kap. |
MİHEK | f. Küçük çivi. * Karanfil. |
MİHEN | (Bak: Mihan) |
MİHENK | (Mihek) Altının ayarını anlamaya mahsus bir taş. Ölçü. İyiyi kötüyü ayıran, ayar âleti. * Mc: Bir insanın kıymetini, ahlâkını anlamaya yarayan vasıta. |
MİHFAR | Toprak kazan âlet. Kazma. |
MİHFEN | Değirmen sepeti. |
MİHFER(E) | (C.: Mahâfir) Kazma. Bel. |
MÎHÎ | f. Çivi şeklinde. Çiviye âit. |
MİHÎN | (Mihine) Daha büyük, daha ulu. |
MÎHKADEM | f. Ayağı kırık. |
MİHLA(T) | İçine yulaf koyup davara vermekte kullanılan torba. |
MİHLAF | Vaadinde çok hilâf eden, sözünde durmayan kimse. |
MİHLAK | Ustura. |
MİHLEB | (C.: Mehâlib) Yırtıcı kuşların tırnağı, pençesi. * Orak, bıçak. |
MİHLEB | İçine süt sağılan kap. |
MİHMAN | f. Misafir. |
MİHMANDAR | f. Misafire hizmet ve yardım eden. Misafiri ağırlayan. |
MİHMANDAR-I KERİM | Dünya misafirhanesinde kullarına yardım ve in'am eden Rabbimiz, Allah (C.C.). * Müslümanlara dünya misafirhanesinde rehberlik eden, Hazret-i Peygamber (A.S.M.) |
MİHMANDARÎ | f. Mihmandarlık. Misafir ağırlayıcılık. |
MİHMANHANE | f. Misafirhane. Misafir edilecek yer. Otel. * Mc: Dünya. |
MİHMANÎ | f. Mihmanlık, misafirlik. |
MİHMANNEVAZ | f. Misafire iyi muamele ederek ikram eden. Misafir ağırlayan. |
MİHMANPERVER | f. Misafir ağırlayan, misafire ikram eden, misafir seven. |
MİHMANPERVERÎ | f. Misafirperverlik, misafir ağırlayıcılık. |
MİHMANSERAY | f. Misafirhane. Otel. * Mc: Dünya. |
MİHMEL | (C.: Mehâmil) Kılıç bağı. * Büyük mahfe. |
MİHMER | (C.: Mehâmir) Semer atı. |
MİHMEZ (MİHMÂZ) | Çizme mahmuzu. |
MİHNEKA | (C.: Mehânık) Maktul. * Gerdanlık. * Boğacak âlet. |
MİHNET | Zahmet. Eziyet. Dert. Belâ. * Mc: Tecrübe, sınamak. |
MİHNET-ÂBÂD | f. Keder, mihnet ve gam dolu olan yer. * Mc: Dünya. |
MİHNETDİDE | f. Musibete uğramış. Keder ve mihnet görmüş. |
MİHNETGÂH | f. Keder, gam ve mihnet çekilen yer. * Mc: Dünya. |
MİHNETKEDE | f. Gam ve keder çekilen yer. Nihnet yeri. * Mc: Dünya. |
MİHNETKEŞ | f. Keder, eziyet ve mihnet çeken. |
MİHNETZEDE | f. Afet ve belâya uğramış. Keder, mihnet ve musibete giriftar olmuş. |
MİHR | (Bak: Mehr) |
MİHRAB | Camide imamın namaz kılarken cemaatin önünde durduğu yer. * Şiddetli harbeden cengâver. Bahadır. * Evin şerefli yüksek yeri, çardak. * Meclisin sadrı ve ekrem mevzii. * Mc: Harb âleti. * Orman. * Melikin hususi makamı. * Mc: Şeytan ve hevâ ile muharebe edecek yer. * Ümit bağlanan yer. |
MİHRAB-I CEMŞİD | Güneş, Şems. |
MİHRACE | (Hind'ce: Mahraca) Hindistan'da Hindu dininden olan hükümdarların büyüklerine verilen ünvandır. Hindu kral. |
MİHRAF | Hekimin yarayı muâyene ettiği âlet. |
MİHRAK | Çok hareket eden. * Hareket âleti. Karıştıracak nesne. |
MİHRAK | Fiz: Küre içi biçiminde (içbükey) bir aynaya müvâzi (paralel) gelen ışıkların, aksettikten sonra toplandıkları nokta. Yakıcı nokta. * Hareket merkezi. |
MİHRAKÎ | Mihrak noktasına âit. |
MİHRAK | (C.: Mehârik) Ağaç kılıç. * Yırtıp parçalayacak âlet. |
MİHRAS | (C.: Mehâris) Dibek taşı. |
MİHRAT | Tennur odunu karıştırdıkları âlet. * Çiftçi sabanı. |
MİHRAT | (C.: Mehârit) Her yıl derisi kavlayıp soyulmak âdeti olan yılan. |
MİHRBAN | f. Merhamet ve şefkat sahibi. Muhabbetli, sevimli, yumuşak huylu ve güleryüzlü. |
MİHRBANÎ | f. Dostluk, muhabbet, sevgi. |
MİHRE | f. Acemi ördekleri avlamak için su kenarlarına bağlanan ördek. |
MİHREF | (C.: Meharif) İçine yemiş koydukları kap. |
MİHREZ | İğne, ibre. |
MİHRGAN | f. Sonbahar. Güz mevsimi. * Eski İranlıların iki büyük bayramlarından birinin adı. |
MİHRNAZ | f. Naz güneşi. Çok nazlı. |
MİHSAD | Ekin orağı. |
MİHSAF | (C.: Mehâsıf) Biz dedikleri ince uzun demir. |
MİHSAL | Ok yapılan demir. |
MİHSAL | Keskin kılıç. |
MİHSARRE | Bir kimsenin elinde tuttuğu sopa veya değnek. |
MİHSERE | Süpürge. |
MİHŞAH | (C.: Mehâşi) Kaba kilim. |
MİHTAB | Balta. Odun kesmekte kullanılan âlet. |
MİHTAT | Cetvel tahtası. |
MİHTER | (C.: Mihterân) Daha büyük. Daha ulu. |
MİHTERÂN | (Mihter. C.) f. Daha büyükler. |
MİHTERÎ | f. Büyüklük, ululuk, azimlik. |
MİHVAL | Çok hilekâr. Hileci. Dolandırıcı. |
MİHVEKA | Süpürge. |
MİHVER | Dünyanın kuzey ve güneş kutbu arasından geçtiği farz olunan hat, dönen bir şeyin ortasından geçen mil. Düzgün geometrik şekilleri iki eşit kısma ayıran doğru çizgi. Çark ve tekerlek gibi dönen şeylerin ortasından geçen mil. Merkez. * Mat: Üzerinde bir müsbet ciheti var farzedilen sonsuz hat. * Kağnı arabasının dingili. |
MİHVER-İ ÂLEM | Arzın merkezinden geçerek semâ küresini her iki tarafta kesen mevhum hat. |
MİHVER-İ HAREKÂT | Askeri harekâtın yapıldığı yer. |
MİHVER-İ ARZ | Arzın kuzey ve güney kutupları arasında uzanıp, merkezden geçtiği farz olunan hat. |
MİHVER-İ NEBAT | Kök, gövde ve yaprakların tamamı. |
MİHYAC | Şiddetli. * Çok, ziyâde, fazla. |
MİHYAF | Tez susayan davar. |
MİHYAL | Bir yıl ekilip, bir yıl ekilmeyen arazi. |
MİHYAT | İğne. |
MİHZA (MİHZAB) | Ateş karıştırmakta kullanılan ağaç. |
MİHZAB | Boyacıların elbise boyadıkları küp. |
MİHZAC | Çamaşır tokacı. |
MİHZAK | Çok gülen kadın. |
MİHZAR | Mânâsız ve saçma sapan sözler konuşan. |
MÎK | f. Çekirge. |
MÎK | Çabuk ağlayan, yufka yürekli olan. |
MİKA | Muhabbet, sevgi. |
MİKAA | Kassarların üzerinde bez döğdükleri ağaç. * Kassarlar tokmağı. * Yaşlı ve uzun boylu kimse. |
MİK'AB | Geo: Küb. * Mat: İki defa kendisi ile çarpılan sayı. |
Mİ'KAB | Kızdan sonra oğlan doğuran kadın. Bir oğlan sonra bir kız doğuran. |
MİK'AB | (C.: Mekâıb) Topuk mesti. |
MİKÂİL | Rezzakıyyet arşının hamelesi olan büyük Melek. Dört Büyük Melekten birisi. (Bak: Melâike) |
MİKAMME | Süpürge. |
MİKAT | Bağırdak ipi, (oğlancıkları beşikte onunla bağlarlar.) * Kesilme ânında koyunun ayağını bağladıkları ip. |
MİKAT | Bir iş için tayin edilen zaman veya yer. * Mekke-i Mükerreme yolu üzerinde hacıların ihrama girdikleri yer. |
MİKATÎ | Hacc mevsimini beklemek üzere Mekke-i Mükerreme'de kalan kimse. |
MİKAT SÜNNETİ | Hacca niyet edenin ihrama girmesi. |
MİKATT | (C.: Mikât) Üzerinde kalem kesecek âlet. |
MİKDAD | Demir kesme âleti. |
MİKDAM | (C.: Makadim) Çok ayaklı. * Kıdemli. * Çok çabalayıp uğraşan. Fazlaca gayret sarfedip ikdâm eden. |
MİKDAR | Parça. Kısım. Bölük. * Kıymet. Değer. Derece. |
MİKDAR-I KÂFİ | Yeter derecede. |
MİKDAR-I KAMET | Namaza başlamak için okunan kamet zamanı kadar. |
MİKELE | Sofra takımı. |
MİKHAL | (C.: Mekâhil) Göze sürme çekmekte kullanılan âlet. |
MİKLEB | Eskiden ciltlenen kitapların sol tarafındaki fazlalık parçanın adı. |
MİKLEME | Kalemlik, kalem konacak âlet. |
MİKNE | (C: Mekenât) Süpürge. |
MİKNESE | Süpürge. |
MİKNET | Güç, kudret, kuvvet. |
MİKRA' | Balta gibi bir alettir ve onunla taş parçalarlar. |
MİKRAA | (C: Mekâri) Davul çomağı. * Çoban değneği. |
MİKRAM | Çok ikram ve kerem eden. Bağışlayan, ihsan eden. |
MİKRAM (MİKRAME) | (C: Mekârim) Kadınların başını ve yüzünü örttükleri nakışlı bez. |
MİKRAT | (C: Mekârâ) Su mecrâsı. (Her taraftan gelen yağmur suyu orada toplanır.) * Büyük havuz. * Büyük çanak. |
MİKRAZ | (C.: Mekariz) Makas. |
MİKREB | (C.: Mekârib) Çift sürmede kullanılan saban. |
MİKRON | Fr. Metrenin milyonda biri. Milimetrenin binde biri. |
MİKROSKOP | Fr. Gözle görülmeyecek kadar küçük cisimleri, çok defa büyük göstermeye yarayan âlet. |
MİKSAHA | (C.: Mekâsih) Süpürge. |
MİKSAL | Çok keskin kılıç. |
MİKSAR | Çok konuşan, sözü uzatan, geveze. * Çoğaltan, teksir eden. |
MİKSEFE | (Kesâfet. den) İçine elektrik enerjisi yığılan âlet. (Kondansatör) |
MİKSEHA | (C.: Mekâsih) Süpürge. |
MİKSİR | Çok söyleyici, çok konuşan. |
MİKŞAT | Hattatların, kamış kalemlerinin kabuğunu soymakta kullandıkları âlet. |
MİKTA' | Kesecek âlet. |
MİKTEBE | Tabak üstüne örttükleri nesne. |
MİKTEL | Onbeş sa' miktarı nesne alır ölçek. |
MİKVAL | Çok konuşan. |
MİKVED | (C.: Mekavid) Yular. |
MİKVEL | Lisan. Dil. |
MİKYAL | (C.: Mekâyil) (Keyl. den) Ölçek. Tahıl ölçeği. |
MİKYAS | Kıyas edecek, ölçecek âlet. Ölçü âleti. Uzunluk ölçüsü. Ölçek. |
MİKYAS-I KUVVET | Kuvvet ölçer. Dinamometre. |
MİKYAS-I MÂ | Hidrometre. |
MİKYAS-I ZELAZİL | Yer sarsıntısının şiddet ve yönünü gösteren âletler. |
MİKYAS-ÜL HARARE | Harâret derecesini ölçen âlet. Termometre. |
MİKYAS-ÜL MÂYİAT | Sıvıların yoğunluk derecesini ölçen âletin adı. |
MİKYAS-ÜR RİYAH | Rüzgâr hızını tâyin eden âlet. |
MİL | İğne gibi ince ve uzun bir âlet. * Göze sürme çekecek âlet. * Ucu sivri çelik kalem. * Sivri dağ tepesi. * Bir çarkın, üzerinde döndüğü mihver, eksen. * Elektromotordan iş tezgâhına kuvvet nakleden uzun çelik çubuk. * Selin bıraktığı en verimli münbit toprak. * Mesafeyi gösteren işaret çubukları. * Bir kilometreden fazla mesafe, uzaklık. |
MİL-İ BAHRÎ | İngiliz deniz mili. (1852 metre) |
MİL-İ BERRÎ | Kara mili. (1609 metre) |
MİLA | Bir kap dolusu nesne. |
MİLAD | (Velâdet. den) Doğum günü. * Hz. İsa'nın (A.S.) doğum günü kabul edilen yıl başı. |
MİLADÎ | Milada ait. Milada dayanan. Ekser Avrupalıların takvim başlangıcı yaptıkları Milad yılına ait. * İsa'nın (A.S.) doğumundan itibaren başlayan takvim ki, miladî tarih denir. |
MİLAH | (Milh. C.) Milhler, tuzlar. |
MİLAHAT | Gemicilik. Gemicilik bilgisi. |
MİLAK | Bir nesnenin kıyam ve sebâtına sebep olan nesne. |
MİL'AKA | (C.: Melâik) Tahta kaşık. |
MİL'AKA-TIRAŞ | f. Tahta kaşık yapan. |
Mİ'LAT | (C: Meâli) Yas tuttuğunda, kadınların gözyaşı sildikleri bez. |
MİLAT | Duvara yaptıkları çamur. Sıva balçığı. |
MİLBEN | Kerpiç kalıbı. * Süt sağacak kap. |
MİLDEM (MİLDÂM) | Çekirdek dövdükleri taş. * Ahmak ve iri vücutlu kimse. |
MİLDES | Hurma çekirdeğini dövdükleri büyük taş. |
MİL'E | Dolu, dolusu. * Cemaat. (Bak: Mele') * Havuz. |
MİLEL | (Millet. C.) Milletler. Bir millet sayılan topluluklar. * Bir din veya mezhebde olan topluluklar. |
MİLEL-İ MÜTEMEDDİNE | Medenileşmiş milletler. |
MİLEL-İ SÂİRE | Başka, diğer milletler. |
MİLEZZ | Katı, şiddetli, şedid. |
MİLG | Ahmak. |
MİLH | (C.: Emlâh-Milha-Milah) Tuz. |
MİLHA | (Milhât) (C.: Melâhi) Eğlence, oyun, cümbüş. |
MİLHA | (Milh. C.) Tuzlar. |
MİLHA | Kutu. Dağarcık. |
MİLHAB | (C.: Melâhib) Kesecek âlet. * Ber nesnenin kabuğunu soyacak âlet. |
MİLHAFE | Bürünecek şey. Yorgan. |
MİLHE | Güzel kelâm, lâtif söz. |
MİLHEZ | Mürekkep karıştırmakta kullanılan bir âlet. |
MİLHÎ | (Milhiye) Tuzla alâkalı. Tuzdan. |
MİLİ | f. Kedi. |
MİLİS | Fr. Orduya yardımcı halk kuvveti. |
MİLK | Mal cinsinden olan yer. Birisinin tasarrufu altında bulunan yer. Mülk. |
MİLK-İ YEMİN | Köle, cariye. |
MİLKA | Eskiden mürekkep hokkalarına konulan ham iplik. |
MİLKAT | Cerrah cımbızı. |
MİLKAT | (C: Melâkıt) Tandırdan ekmek çıkaracak âlet. |
MİLKDAR | f. Hükümdar, pâdişah. Mülk sâhibi. |
MİLKED | Nesne dövecek âlet. |
MİLLET | Bir dinden olanların topluluğu. Din, dil ve târih beraberliği bulunan insan cemaatı. Sınıf. Topluluk. * Bir sülâleden gelenlerin hepsi. * Maddi, mânevi bir unsurdan sayılıp beraber yaşayanların hepsi. |
MİLLET-İ BEYZA | Bütün Müslümanlar. |
MİLLET-İ HÂKİME | Hâkim millet. |
MİLLET-İ MERHUME | Müslümanlar, İslâm Milleti. (Allah'a ve onları ebedi saadete sevkeden emirlerine itaat ettiklerinden, kendileri rahmete mazhar olmuşlardır.) |
MİLLÎ | (Milliye) Din ve millete âit, milletle alâkalı, millete mensub. |
MİLLİYET | Ümmet. Aralarında din, dil ve tarih birliği olan topluluktaki hâl. Millet olma. Aralarında maddi mânevi birlik ve beraberlik râbıtaları bulunan topluluktaki vasıf. (Milliyetimiz bir vücuddur. Ruhu, İslâmiyyet; aklı, Kur'ân ve imândır.)(Kimin himmeti milleti ise, o tek başiyle küçük bir millettir. M.)(Fikr-i milliyet, şu asırda çok ileri gitmiş. Hususan dessas Avrupa zâlimleri, bunu İslâmlar içinde menfi bir surette uyandırıyorlar, tâ ki, parçalayıp, onları yutsunlar.Hem fikr-i milliyette bir zevk-i nefsâni var; gafletkârâne bir lezzet var; şeâmetli bir kuvvet var. Onun için şu zamanda hayat-ı içtimaiye ile meşgul olanlara, "Fikr-i milliyeti bırakınız!" denilmez. Fakat, fikr-i milliyet iki kısımdır. Bir kısmı menfîdir. Şeâmetlidir, zararlıdır; başkasını yutmakla beslenir, diğerlerine adâvetle devam eder, mütayakkız davranır. Şu ise, muhâsamet ve keşmekeşe sebebdir. Onun içindir ki, hadis-i şerifte ferman etmiş: $Ve Kur'an da ferman etmiş: $ İşte şu hadis-i şerif ve şu âyet-i kerime; kat'i bir surette menfî bir milliyeti ve fikr-i unsuriyeti kabul etmiyorlar. Çünki: Müsbet ve mukaddes İslâmiyet milliyeti, ona ihtiyaç bırakmıyor... M.) (Bak: Türk)(Menfî milliyette ve unsuriyet fikrinde ifrat edenlere deriz ki:Evvelâ: şu dünya yüzü, hususan şu memleketimiz, eski zamandan beri çok muhaceretlere ve tebeddülâta mâruz olmakla beraber; Merkez-i Hükümet-i İslâmiyye bu vatanda teşkil olduktan sonra, akvâm-ı sâireden pervane gibi çokları içine atılıp, tavattun etmişler. İşte bu halde Levh-i Mahfuz açılsa ancak hakiki unsurlar birbirinden tefrik edilebilir. Öyle ise, hakiki unsuriyet fikrine, hareketi ve hamiyeti bina etmek mânasız ve hem pek zararlıdır. Onun içindir ki: Menfî milliyetçilerin ve unsuriyet-perverlerin reislerinden ve dine karşı pek lâkayd birisi mecbur olmuş; demiş: "Dil, din bir ise; millet birdir." Mâdem öyledir. Hakiki unsuriyete değil; belki dil, din, vatan münâsebatına bakılacak. Eğer üçü bir ise, zaten kuvvetli bir millet; eğer biri noksan olursa, tekrar milliyet dairesine dâhildir. M.) |
MİLLİYETPERVER | f. Milliyetini seven. |
MİLSAH | (C.: Melâsıh) Keten tarağı. |
MİLT | Nesebi bilinmeyen. |
MİLTAN | Yağ değirmeni. |
MİLTAT | Dimağa ermiş olan baş yarası. * Deniz kenarı. |
MİLVAH | Tuzak yanında koydukları kuş. * Semiz olmayan hayvan. |
MİLVAT | Mala. |
MİLZAB | (C.: Melâzib) Aşırı derecede cimri, pek hasis. |
MİM | Kur'ân-ı Kerim alfabesindeki yirmidördüncü harf olup, ebced hesabında kırk sayısının karşılığıdır. * Tarih yazarken bazan Muharrem ayına bir işaret olabilir. * Bir kitap veya ibarenin sonuna veya altına temme (bitti) yerine ve "mâlum oldu, görüldü" makamında konulan bir harftir. (Bak: Ebced) |
Mİ'MAR | İmar eden. Hüner sâhibi. İnşaat plânlarını yapan ve bunların kurulmasına bakan san'atkâr. Binâ inşa eden mühendis. |
Mİ'MARÂN | f. Mimarlar. |
Mİ'MARÎ | (Mi'mariyye) Mimarlıkla alâkalı. Mimarlığa âit. * Bir yapı için mimara verilen para. |
MİMHA | Meni silmeye mahsus bez parçası. |
MİMHAZA | Yayık. (Onunla yoğurttan yağ çıkarırlar.) |
MİMÎ | (Mimiyye) Mim harfi ile alâkalı. İçinde mim harfi bulunan kelime. |
MİMLAKA | Yer düzeltecek taş. |
MİMLEHA | Tuzlu yer. |
MİMRAZ | Hastalıklı, illetli. |
MİMSAH | Yalancı. |
MİMSAHA | Adi basacak nesne. * Yüz silecek mendil. |
MİMSİZ MEDENİYET | Vahşilik, denîlik. Alçaklık. * Medeni kelimesinin, Kur'ân alfabesine göre "mim" harfini kaldırırsak, denî kelimesi kalır. Buna binaen, "mimsiz medeniyyet" de denî, alçak ve zâlim yerinde kullanılmıştır. |
MİMTAR | Yağmurluk. |
MİN | Arabçada harf-i cerrdir. 1- Mekân ve bir şeye başlamayı ifâde eder.Meselâ: $ "Haftadan haftaya" da olduğu gibi.2- Teb'iz için olur. Meselâ: $"Kim bir kavme benzemeğe özenirse onlardan sayılır" cümlesinde olduğu gibi. Bazılarını, bir kısmını ifâde ediyor. 3- Cinsi beyan için olur. Meselâ: $ "İşlediğiniz hayrı Allah bilir" cümlesinde "min" tebyine (açıklamaya) vesile oluyor.4- Bedel-i ivâz (karşılık) için olur. Meselâ: $ "Ahirete bedel, dünya hayatına râzı mı oldunuz" cümlesinde olduğu gibi.5- Tâlil (sebeb bildirmek) için olur. Meselâ: $ "Allah'tan korktuğu için ağlıyor." cümlesinde olduğu gibi. Önündeki kelime mef'ulün leh olur.6- İstiğrak ifadesi için olur. Gâyet, hiç bir, hiç... gibi. "Bize hiç bir yorgunluk dokunmadı" cümlesinde olduğu gibi. $ Bâzı fiiller mef'ul-ü bihini, "min" ile alır. Bu takdirde... den, dan... manası ile tercüme edilmez.7- Tahsis-i alel umum (katiyyet ifadesi) için olur. Bu da zâidedir. Meselâ: $ "Hiç kimse bana gelmedi" cümlesinde olduğu gibi. Bunlardan başka "min" harf-i icerri;fasıl mânasına, birbirine zıd iki kelimeden ikincisine dahil olur. Bâ-i cerreye, an $, fi $, ind $, alâ $'ya müradif olur. $ Rubbemâ, mânasına ve sıla olur. Lâm-ı zâide ve $ müz ve ba-i kasem yerinde de kullanılır. |
MİNA | Şişe, cam, billur. * Parlak saray. * Sırça. Kuyumcuların kullandıkları lâcivert renkli sırça. |
MİNA' | (C.: Miyâni) Liman. |
MİNAFAM | f. Cam mavisi, sırça renkli. |
MİN'AM | Çok in'am ve ihsan eden. |
MİNARAT | (Minare. C.) Minareler. |
MİNARE | (C.: Minarat) (Aslı menare'dir) Nur mevzii. Ezan mevkii. |
MİNA-RENK | f. Gök mavisi. |
Mİ'NAS | Kız doğuran kadın. |
MİN-BA'D | Bundan sonra, bundan böyle. |
MİNBAZ | Hallaç tokmağı. |
MİNBER | Camide hatibin hutbe okumasına mahsus kürsü. (Rif'at mânasına olan nebr'den ism-i âlettir.) (Bak: Hutbe)(... Minber, Vahy-i İlâhinin tebliğ makamı olduğundan, o vesvese-i siyasiyenin hakkı yoktur ki o makâm-ı âliye çıkabilsin. S.) |
MİNBEZE | Yastık. |
MİNCAB | Zayıf kimse. * Yeleği ve temreni olmayan ok. |
MİNCAR | Havan. Havan eli. |
MİNCEDE | Küçük asâ, küçük sopa. * Yorgancı çubuğu. |
MİNCEL | (C.: Menâcil) Orak. Ekin orağı. |
MİNCEM | (C.: Menâcim) Terâzi kolu. |
MİNCERE | Soğuk suya harâret veren kızmış sıcak taş. (O suya "necire" derler.) |
MİN-CİHETİN | Bir cihetten, bir bakıma göre. |
MİNCİLAB | Murdar su, pis su. |
MİNDAG | Hücum edecek âlet. |
MİNDAS | Yeyni avret, hafif kadın. |
MİNDEF | (C.: Menâdif) Hallaç yayı. |
MİNDEL | Hırslı, doymaz ve açgözlü insan. Yırtıcı kimse. * Zorba, eşkiya. |
MİNDİF | Atılmış pamuk. |
MİNDİL | (C: Menâdil) Peşkir. Mendil. Bez parçası. |
MİN-EL-ARŞ İLE-L-FERŞ | Arştan yeryüzüne kadar. |
MİN-EL EVVEL | Evvelden beri. |
MİN-EL EZEL | Ezelden beri. |
MİN-EL KADİM | Çok evvelden. Eskiden beri. |
MİN-EL MÜHLİKAT | Helâk edenlerden. Mühlik olanlardan. |
MİNEN | (Minnet. C.) Minnetler. |
MİNESSERA İLESSÜREYYA | (Mines serâ il-es süreyyâ) Yerden göğe kadar. |
MİN-EŞ ŞEMS | Güneşten. |
MİNFAH | (C.: Menâfih) Körük. |
MİNFAK | Çok fazla nafaka veren. |
MİNFEHA | Peynir mayası. |
MİN GAYR-I HADDİN | Had harici, edeb dışı olarak. * Haddim olmayarak. |
MİNH (MİNHÜ) | (C.: Minhüm) Ondan. (Müzekker hâli.) |
MİNHA | (C.: Minhünn) Bundan, ondan. (Müennes hâli) |
MİNHA | (C: Minah-Menâyih) Atiyye, bahşiş. |
MİNHAC | Meslek. Yol. Açık ve belli yol. * f. Büyük ve işlek cadde. |
MİNHAC-I HİDAYET | Doğru yol. Hidayet yolu. |
MİNHAC-ÜS SÜNNET | Sünnet yolu. Sünnet caddesi. Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) gittiği, emrettiği şeriat yolu. |
MİNHAR | Misafirperver. Misafir kabul edip ağırlayan. |
MİNHAS | (C.: Menâhis) Uğursuz şey. |
MİNHAT | (C.: Menâhit) Dülger rendesi. Taş veya tahta yontmada kullanılan âlet. |
MİN-HAYSÜ-LAYAHTESİB | Hesab edilmedik ve umulmadık yerden veya kadar (mânasında). |
MİNHÜM | Onlardan. |
MİN.. İLA | den... ye kadar. |
MİNKAA | Küçük taş çömlek. |
MİNKAB | Delecek âlet. Ateş yakmak ve tutuşmak. |
MİNKAL | (C: Menâkıl) Çamur teknesi. |
MİNKALE | Geo: Yarım dâire şeklinde dereceli geometri âleti. İletki. |
MİNKAR | (C.: Menâkir) Yırtıcı kuşların gagası. * Taşçı kalemi. Taş yontmağa mahsus kalem. |
MİNKAR-I MAHRUT | Gagaları konik biçimde ve kuvvetli olan kuşlar. (Serçe, karga gibi) |
MİNKAR-I MEŞKUK | Kırlangıç ve çobanaldatan gibi gagaları kısa ve çok yarık olan kuşlar. |
MİNKARÎ | Gaga biçiminde. Gagayı andırır tarzda. |
MİNKAŞ | (Minkaşe) Cımbız, kıskaç. * Demir kalem. |
MİNKAZ | Uzunluğuna yarılmış, boylamasına bölünmüş. |
MİN KÜLL-İL VÜCUH | Her yönden. Her cihetle. |
MİN-MA | (Mimmâ okunur) Şey, nesne. O şeyden. |
MİNMAS | Kıl yolacak âlet. |
MİNNET | İyiliğe karşı duyulan şükür hissi. * Birisine iyilik etmek. * Yapılan iyilikleri sayarak başa kakmak. |
MİNNETDAR | f. Bir iyiliğe karşı minnet duyan. Yük altında kalır gibi birisinin iyiliğine karşı mahcubiyet. |
MİNNETDARANE | f. Minnetli olarak. Minnet eder surette. |
MİNNETDARÎ | f. Minnetdarlık. |
MİNNETDİDE | f. Minnet ve iyilik görmüş. |
MİNNETKEŞ | (C.: Minnetkeşân) f. Minnet altında bulunan. Minnet çeken. |
MİNNETKEŞÂN | (Minnetkeş. C.) Minnet altında bulunanlar, minnet çekenler. |
MİNNETŞİNÂS | (C.: Minnetşinâsân) İyilik tanıyan. Minnet bilir. |
MİNNETŞİNÂSÎ | f. İyilik tanıyıcılık, minnet bilirlik. |
MİNSAF | (C: Menâsıf) Hizmetkâr, hizmetçi. |
MİNSAR (MİNSİR) | Yardımı çok olan kimse. * Yardım edecek âlet. |
MİNSEC | (C: Menâsic) Çulhaların bez tarağı. |
MİNSEE (MİNESSEE) | Asâ, sopa. |
MİNSEF | (C: Menâsif) Elek. Kalbur. Külünk. |
MİNSEGA | (C: Menâsıg) Ekmekçilerin ekmek tozunu sildikleri nesne. * Yufka yuvarlağı. |
MİNSER | (C: Menâsir) Yırtıcı kuşların gagası. * Taşçı kalemi. * Yüz ile ikiyüz adet arasında olan asker. * Önlerinde ne bulunur yıkıp yakıp târumar eden asker. * Otuz ile kırk arasında olan at. * Kırktan elliye veya altmışa; ve yüzden ikiyüze kadar olan at. |
MİNŞAA | Çulha mekiği. |
MİNŞAKKA | Yarık, çukur, oyuk. |
MİNŞAR | (C.: Menâşir) Testere, biçki. |
MİNŞEFE | Sünger, bez gibi su silmeğe mahsus nesne. |
MİNŞEGA | Ot ve yem koydukları kap. |
MİNŞEL (MİNŞÂL) | (C: Menâşil) Yemek çatalı. |
MİN-TARAFİLLAH | Allah tarafından. Cenâb-ı Hakk'ın emriyle. |
MİNTAŞ | (C: Menâtiş) Kıl yolacak âlet. Cımbız. |
MİNU | Şişe, sırça, cam. * Zümrüt. * Cennet, firdevs. |
MİNU-YU HÂK | Mezar, kabir. |
MİNVAL | Hareket tarzı, davranış. Usul, yol. * Fayda. * Uslub, tarz. * Bez dokuyan cüllah. |
MİN-VECHİN | Bir bakımdan, bir cihetten. |
MİNYATÜR | Eski el yazısı kitapları süslemek için sulu boya ile yapılan ince resimler hakkında kullanılır bir tâbirdir. İtalyanca "minyatura" kelimesinden alınmadır. Buna vaktiyle küçük nakış demek olan "hurde nakış" denilirdi. (O.T.D.S.) * İnce bir san'atla yapılmış küçük resimler. |
MİNZAR | Ayna. Bakma âleti. Gözlük. |
MİR | Amir. Bey. Baş. Kumandan. Vâli. |
MİR-İ KELÂM | Güzel ve zarif konuşan. |
MİRA' | (Riya. dan) Riya etme, riyakârlık yapma. * Başkasının sözüne itiraz edip mücâdele etme. * İçindekinin aksini söyleme. |
MİR-AB | f. Bir kentin su işlerine bakan kişi. |
Mİ'RAC | Merdiven, süllem. * Yükselecek yer. * En yüksek makam. * Huzur-u İlâhî. Peygamberimiz Hz. Muhammed (A.S.M.) Efendimizin, Receb ayının 27. gecesinde Cenab-ı Hakk'ın huzuruna ruhen, cismen, hâlen çıkması mu'cizesi ki; en büyük mu'cizelerinden birisidir.(Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nasılki Arz ahâlisine inşikak-ı Kamer mu'cizesini göstermiş; öyle de: Semâvat ahâlisine, Mi'rac mu'cize-i ekberini göstermiştir. İşte Mi'rac denilen şu mu'cize-i âzamı, Otuzbirinci Söz olan Mi'rac Risalesi'ne havale ederiz. Çünki o risale, o mu'cize-i kübrâyı, ne kadar nurani ve âli ve doğru olduğunu kat'i bürhanlarla, hattâ mülhidlere karşı da isbat etmiştir. Yalnız, mu'cize-i Mi'racın mukaddimesi olan Beyt-ül-Makdis seyahatı ve sabahleyin Kureyş kavmi, Ondan Beyt-ül Makdis'in târifatını istemesi üzerine hâsıl olan bir mu'cizeyi bahsedeceğiz. Şöyle ki:Mi'rac gecesinin sabahında, Mi'râcını Kureyş'e haber verdi. Kureyş tekzib etti. Dediler: "Eğer Beyt-ül Makdis'e gitmiş isen, Beyt-ül Makdis'in kapılarını ve duvarlarını ve ahvâlini bize târif et." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman ediyor ki: $Yâni: "Onların tekziblerinden ve suâllerinden pek çok sıkıldım. Hattâ öyle bir sıkıntı hiç çekmemiştim. Birden Cenab-ı Hak, Beyt-ül-Makdis'i bana gösterdi; ben de Beyt-ül-Makdis'e bakıyorum, birer birer herşey'i târif ediyordum." İşte o vakit Kureyş baktılar ki: Beyt-ül-Makdis'ten doğru ve tam haber veriyor...Hem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Kureyş'e demiş ki: "Yolda giderken sizin bir kafilenizi gördüm kâfileniz yarın filân vakitte gelecek. Sonra o vakit kâfileye muntazır kaldılar. Kâfile bir saat teehhür etmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ihbarı doğru çıkmak için, ehl-i tahkikın tasdikıyla, Güneş bir saat tevakkuf etmiş. Yâni Arz, O'nun sözünü doğru çıkarmak için; vazifesini, seyahatını bir saat tâtil etmiştir ve o tâtili, Güneş'in sükunetiyle göstermiştir. İşte Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'ın birtek sözünün tasdikı için, koca Arz vazifesini terkeder; koca Güneş şâhid olur. Böyle bir Zâtı tasdik etmeyen ve emrini tutmayanın, ne derece bedbaht olduğunu.. ve O'nu tasdik edip emrine $ diyenlerin ne kadar bahtiyar olduklarını anla. M.) |
Mİ'RAC-UN NEBİ | Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) huzur-u İlâhîde yükselmesi.(Mi'râc-un Nebi : Zât-ı Ahmediyye (A.S.M.) Efendimizin seyr-i sülukundan ibârettir. Zât-ı Muhammediye'nin bütün kâinatın fevkine çıkıp, bütün mevcudattan geçip, bütün mahlukatın Hâlikı ile umumî, küllî, ulvî bir sohbetidir.)(Mi'rac meselesi erkân-ı imaniyyenin usulünden sonra terettüb eden bir neticedir. Ve erkân-ı imaniyyenin nurlarından medet alan bir nurdur. Erkân-ı imaniyyeyi kabul etmeyen dinsiz mülhidlere karşı elbette bizzat isbat edilmez. Çünkü Allah'ı bilmeyen, peygamberi tanımayan ve melâikeyi kabul etmeyen veya semâvatın vücudunu inkâr eden adamlara Mi'rac'dan bahsedilmez. Evvelâ o erkânı isbat etmek lâzım geliyor. S.) (Bak: Bast-ı zaman) |
Mİ'RAC GECESİ | Leyle-i Mi'rac da denir. Arabî aylardan Receb-i şeri'fin yirmiyedinci gecesidir. |
Mİ'RACİYYE | Mi'raca âid. Mi'rac hakkında. Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) Mi'rac mu'cizesi hakkında yazılmış manzume veya bu hususta yazılan eser. |
MİRADE | Mancınık taşı. |
MİRADES | (C: Merâdis) Kuyu içinde su var mıdır diye bilmek için bıraktıkları taş. * El değirmeni. |
MİRAH | Sürur, neşat, sevinç. |
MİR-AHUR | f. Sarayda at işlerine bakan memurun ünvanıdır. |
MİRALAY | Alay kumandanı. Albay. |
MİRAN | (Mir. C.) Beyler. |
MİRAN | (C: Mârin) Vahşi canavar yatağı. |
MİRAN AŞİRETİ | Cizre havalisinde Bühti ismi ile de anılan bir aşiret adı. |
MİRAR | Kerreler. Def'alar. |
MİRAREN | Defalarca, birçok kere. |
MİRAS | Ölen kimseden akrabalarına ve yakınlarına kalmış olan mal, mülk.( $ olan hükm-ü Kur'anî, mahz-ı adâlet olduğu gibi, ayn-ı merhamettir. Evet adâlettir. Çünki; ekseriyet-i mutlaka itibariyle bir erkek, bir kadın alır, nafakasını taahhüt eder. Bir kadın ise, bir kocaya gider, nafakasını ona yükler; irsiyetteki noksanını telâfi eder. Hem merhamettir, çünki: O zaife kız, pederinden şefkate ve kardeşinden merhamete çok muhtaçtır. Hükm-ü Kur'ana göre o kız, pederinden endişesiz bir şefkat görür. Pederi ona, "Benim servetimin yarısını, ellerin ve yabanilerin ellerine geçmesine sebeb olacak zararlı bir çocuk" nazariyle endişe edip bakmaz. O şefkate, endişe ve hiddet karışmaz. Hem kardeşinden rekabetsiz, hasedsiz bir merhamet ve himayet görür. Kardeşi ona, "hânedanımızın yarısını bozacak ve malımızın mühim bir kısmını ellerin eline verecek bir rakib" nazariyle bakmaz; o merhamete ve himayete bir kin, bir iğbirar katmaz. Şu halde o fıtraten nazik, nâzenin ve hilkaten zaife ve nahife kız, sûreten, az bir şey kaybeder; fakat ona bedel akaribin şefkatinden, merhametinden, tükenmez bir servet kazanır. Yoksa rahmet-i Hak'tan ziyade ona merhamet edeceğiz diye hakkından fazla ona hak vermek, ona merhamet değil, şedit bir zulümdür. Belki zaman-ı câhiliyette gayret-i vahşiyaneye binaen kızlarını sağ olarak defnetmek gibi gaddarâne bir zulmü andıracak şu zamanın hırs-ı vahşiyanesi, merhametsiz bir şenâate yol açmak ihtimali vardır. M.) |
MİRASHAR | f. Mirasyedi. Kendine kalan mirası yiyen. Mirashor. |
MİR'AŞ (MER'AŞ) | Çok yüksekten uçan güvercin. |
MİR'AT | Ayine. Ayna. * Meşhur bir cins lâle. |
MİR'AT-ÜL AYN | Bir şeyin dış görünüşü. |
Mİ'RAZ | (C: Meâriz) Zıpkın adı verilen yeleksiz uzun ok. * Bir sözün gizli mânâsı. Ta'riz. |
Mİ'RAZ | Süs için giyilen güzel elbiseler. |
MİRAZZA | Harmanı sürecek döven. |
MİRBA | Ganimet malının dörtte biri. |
MİRBA (MİRBÂE) | Gözcülerin üstüne çıkıp baktıkları yüksek yer. |
MİRBAA | Asâ, değnek, sopa. |
MİRBAT | Davar bağlanacak bağ. |
MİRBED | (C: Merâbid) Ev içinde olan küçük hücre (içine esvap koyarlar). * Davar ahırı. * Davar duracak yer. * Hurma kuruttukları yer. |
MİRCEL | (C.: Merâcil) Kazan. |
MİRDA | Gemicilerin kullandıkları uzun ağaç. |
MİRDİYAN | (Mirdiyane) Mersin ağacı. |
Mİ'RE | (C: Miâr) Kin, adâvet, düşmanlık. |
MİREMME | Sığır ve deve gibi tırnaklı hayvanların dudağı. |
MİRFA(T) | İttifak etmek, bir olmak, birleşmek. |
MİRFAK | Dirsek. * Mutfak. Kiler. * Semânın şimal tarafında bir yıldız ismi. |
MİRFAKA | Dirsek yastığı. |
MİRFED | Büyük kâse. |
MİRFEŞE | Kürek. |
MİRGAH | Kaymak alacak âlet. |
MİRHA | İrhâ denilen yelmekle yelip seğirten at. |
MİRHA(T) | (C.: Merâhâ) Yürüyücü at. |
MİRHA(T) | Salıverilmiş, bırakılmış perde. |
MİRHAZ (MİRHÂZA) | Gasilhâne, abdesthâne, kenif. * Çamaşır tokmağı. |
MİR'IZZA (MİR'IZÂ) | Keçi kılının altında olan tiftik. |
MİRÎ | Devlete âid. Devlet hazinesine mensub. |
MİRİLU | Uzayan harblerde ve askerin kifayetsizliği zamanlarında aylıkla toplanan askerler. Bunlar talimsiz, intizamsız oldukları için "Nefer-i âm: Bütün halkın cenge sürülmesi" hükmünde kalıyor, bir istifade te'min olunamıyordu. Yeniçeri Ocağı'nın ilgasıyla muntazam askerî teşkilât yapılınca bu türlü asker istihdamından vaz geçilmiştir. * Hükümete ait gelir menbaları yerinde de mirilu tabiri kullanılırdı. |
MİRKAK | Oklava. |
MİRKAM | (C.: Merâkım) Kalem. |
MİRKAT | Merdiven. Basamak. Derece. |
MİRKEN | (C: Merâkin) Don yıkayacak kap. * Küçük leğen. |
MİRLİVA | Tugay kumandanı. Tuğgeneral. |
MİRMA(T) | (C: Merâmâ) Nişan oku. |
MİRRE | Kuvvet. * Öd. * Akıl. * Kat. * Sağlamlık. |
MİRRİD | Müfsid, kötü ve şerir kimse. |
MİRRİH | Şâd, neşeli ve mesrur kimse. |
MİRRİH | Uzun ok. ("Pertev oku" derler) * Yeleği olmayan ok. * Bir yıldız adı. |
MİRSAD | Gözetleme yeri. Rasad yeri. * Gözetleme âleti. * Suçluları gözleyip duran. * Pusu. * Suçlular için hazır bekleyen. |
MİRSAD-I İBRET | İbretle seyretme yeri. |
MİRSAD-I TEFEKKÜR | Tefekküre sebep olan. |
MİRSAD | (C: Merâsıd) Geniş yol. |
MİRSAL | (C: Merâsil) Tenbel yürüyüşlü davar. * Küçük ok. |
MİRSAT | Gemi demiri. Lenger. |
MİRŞAH | (Mirşaha) Süzgeç. |
MİRŞAHA | Eyer altına konulan keçeyi davardan almak. |
MİRŞEKA | (C: Merâşik) Terzi yüksüğü. |
MİRŞEM | Ekmek tozunu silecek tüy süpürge. |
MİRT | (C: Mürât) Yünden veya haz denilen kumaştan elbise. * Kadınların, esvapları üstüne giydikleri elbise. |
MİRTAC | Kapı kilidi. * Dar yol. |
MİRTAC | Yarış atlarının beşincisi. |
MİRTAL (MİRTALE) | Bulaşmak. |
MİRTAZ | Dinin yasaklarından sakınan kimse. |
MİRVAHA | (C.: Merâvih) (Rih. den) Yelpaze. |
MİRVAHA CÜNBÂN | f. Yelpaze sallıyan. |
MİRVED | (C.: Merâvid) Milve makara ortasındaki demir, mihver. |
MİRYE | Şek, şüphe. * Münazara. Cedel. (Bak: Temâri) |
MİRZA | Reis. Bey. * Büyük kimselerin çocuğu. Beyzâde. * Bazı İslâm topluluğunda iyi sülâleden olanlara, şehzâdelere, seyyidlere verilen ünvân olmakla beraber, bugün bir isim olarak çokca kullanılmaktadır. |
MİRZAB | (C: Merâzib) Ululuk. * Uzun ve büyük gemi. |
MİRZAH | (C: Merâzıh) Çekirdek ve ona benzer şeyleri dövüp ezdikleri taş. |
MİRZAH | Üzüm çubuğunu yerden kaldırıp bağlayıp sardıkları ağaç. |
MİRZAZ | Havan eli. |
MİRZEBE | (C: Merâzib) Tokmak. |
MİS | f. Bakır. |
MİS' | Şimal yeli, kuzey rüzgârı. |
MİS'AB | (C: Mesâib) Değirmen oluğu. * Havuz oluğu. |
MİSAFİR | Seferde olan. (Bak: Müsafir-Mukim) |
MİSAHA | Ölçmek, miktarını bilmek. |
MİSAK | Anlaşma. Sözleşme. Yeminleşme. Verilen söz. |
MİSAK | Sürme, gütme, sevketme. * Havada uçarken kanadını birbirine vurup uçan güvercin. |
MİSAL | Bir şeyin benzer hali. Benzer. Örnek. * Düş. Rüya. * Ahlâk ve âdâbla ilgili kıssa ve hikâye. * Bir şeyin örneği ve sıfatı. Kısas. * Gr: İlk harfi harf-i illet olan (yani; elif, vav veyahut da yâ olan) fiil veya kelime. |
MİSAL-İ VAVÎ | İlk harfi "vav" olan kelime. |
MİSAL-İ YAYÎ | İlk harfi "ye" olan kelime. |
MİSALİYYE | Misale dair. |
Mİ'SAM | Nabız yeri. Bilek. |
MİSANE | Dizgin kayışı. |
MİS'AR (MİS'ÂR) | (C: Mesâir) Uzun. * Ateş küsküsü yapılan ağaç. Ateş karıştırmağa mahsus âlet. |
Mİ'SAR | (Mi'sara) Mengene. |
MİSAS | El sürme, değme, dokunma. * Cima etmek. * Almak. |
MİSBAH | Lâmba. (Bak: Mısbah) |
MİSBAH | Yüzgeç. |
MİSBAH-I SADRÎ | Göğüs yüzgeçi. |
MİSBAH-I ZENEBÎ | Balıkların kuyruğu. |
MİSBAR | (C.: Mesâbir) Yaraya konulan fitil. |
MİSBEKE | Mâden eritilip dökülecek kap. |
MİSDAK | (Bak: Mısdak) |
MİS'EB | Bal konulan tulum, bal tulumu. |
Mİ'SELE | (Asel. den) Arı kovanı. |
MİSELLE | (C: Misâl) Çuvaldız. |
MİSELLÎ | Çuvaldızcı kimse. |
MİSEM | Dağlama eseri. * Dağ yapılan âlet. * Güzelin çehresindeki cemâl eseri. |
MİSENN | Bileği taşı. |
MİSFAT | Süzgeç. Tasfiye âleti. |
MİSFEN | Törpü. |
MİSFERE | Süpürge. |
MİSHA(T) | (C: Mesâhi) Demir kürek, bel. |
MİSHAB | Bel âletinin sapı. |
MİSHAB | (C: Mesâhib) Sacayak. |
MİSHAL | Eğe, törpü gibi yontma aletleri. |
MİSHANE | Taş parçaladıkları nesne. |
MİSHAT | Şarap koyacak kap. |
MİSHEB | Siyah at. |
MİSHEL | Dil, lisan. * Eğe, törpü. * Ziynet verecek nesne. * Yabâni eşek. * Dizgin. |
MİSHELÂN | Geminin iki tarafındaki iki halka. |
MİSİL | (Misl) Benzer. Eş. Nâzır. Tıpkısı. |
MİSİLLİ | (Misillü) Benzeri. Gibi. Aynısı. |
MİSK | Bir cins güzel koku ismi. (Asya'nın büyük dağlarında yaşayan bir cins erkek ceylanın karınderisi altındaki bir bezden çıkarılır.) |
MİSK İLE ANBER | Tamamıyla isteğe uygun. (Misk ü anber de denir). |
MİSKÂ' | Sıklık vermek. |
MİSKAB | (C: Mesâkıb) Mâden, kemik veya tahta gibi şeyleri delmekte kullanılan âlet, matkap. |
MİSKAL | Yirmidört kıratlık (4,5 gr. kadar) bir ağırlık ölçüsü. (Bir kırat, beş normal arpa ağırlığında olup, bir dirhemin 1/14 üdür.) |
MİSKAL | Devamlı tenbel olmak. |
MİSKAM | Hastalıklı, illetli. |
MİSKA(T) | (C: Mesâki) Su bardağı. Su kovası. |
MİSKATA | Düşürtücü ilâç veya sebep. |
MİSKET | Fr. Alaybozan tüfeği. Patlayan bombadan etrafa sıçrayarak tahribe, yaralanmaya ve ölüme vesile olan sert parça. Eskiden kullanılmış geniş çaplı bir silâh. * Güzel kokulu meyve. (Elma, üzüm vs.) |
MİSKİN | Uyuşuk, tenbel, hareketsiz. Zavallı. * Cüzzam hastası. * Fık: Kendi kendini idâre edemiyen, iktisabtan âciz, mal ve mülkü hiç olmayan kimse. |
MİSKİNÂNE | f. Tenbelcesine, miskincesine. |
MİSL | (Bak: Misil) |
MİSLAH | Ham iken hurması dökülen hurma ağacı. |
MİSLAK | Fesih lisanlı, güzel konuşan. * Kırkbeş sene yaşayan adam. |
MİSLAK | Fesih, beliğ konuşan kimse. |
MİSLAT | (C: Mesâlit) Anahtarın bir dişi. |
MİSLİYET | Benzeri ve misli olmak. Benzerlik. |
MİSMA' | (C.: Mesâmi') (Sem'den) Kulak. * Hastanın iç organlarını dinlemeğe yarıyan âlet. |
MİSMAK | Çadırı yükseğe kaldıracak ağaç. |
MİSMAR | Ensiz çivi, mıh. Demir kazık. |
MİSMAR-I ÂHENİN | Demir kazık. |
MİSMAS | Karıştırmak. |
MİSMAZ | Deyyus kimse. |
MİSRED | Büyük taş, çanak. |
MİSSİK | Çok cimri. Hasis ve tamâhkâr. |
MİSTAH | Yatık bardak. * Çadır direği. * Hurma yayıp kuruttukları yer. |
MİSTAR | (Bak: Mıstar) |
MİSTİK | Fr. Mistisizm ile âlâkalı. * Fls: Bâtıni. Kalben çok dindar. Sofi. |
MİSVAK | Kullanılması pek çok faydalı olan ve Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) ehemmiyetle tavsiye ettiği, diş fırçası vazifesini de gören, hoş kokulu ve meyvesiz bir ağacın dallarından kesilip kullanılan parça. |
MİSVAT | Ekincilerin sürgüsü. |
MİSVAT | Kazan kepçesi. |
MİSYON | Fr. Bir vazife ile bir yere gönderilen hey'et. * Bir şahıs veyâ hey'ete verilen vazife. |
MİSYONER | Fr. Hıristiyanlığı neşre ve tanıtmağa çalışan kimse. |
MİŞ | f. Koyun, ganem. |
MİŞ' | Aşı dedikleri kızıl balçık. |
MİŞA' | Kumsuz yer. |
Mİ'ŞAB | Otu bol olan çayırlık yer. |
MİŞAİL | (Bak: Mihâil) |
MİŞ'AL | (C: Meşâıl) Köylülerin deriden yaptıkları ayaklı küp. |
Mİ'ŞAR | Mat: Onda bir. (1/10) * Bâzılarınca da binde bire denir. |
MİŞ'AR | Şan, şeref, haysiyet ve vakar. |
MİŞAR | Testere. |
Mİ'ŞAR (MİŞÂR) | (C: Meâşir) Dülger testeresi. |
MİŞAT | (Meşt. C.) Taraklar, baş taramağa mahsus taraklar. |
MİŞATİYE | Tarak kılıfı. |
MİŞ'AT | (C: Meşâi) Kuyunun toprağını çıkardıkları zenbil. |
MİŞCEB | (C: Meşâcib) Üzerinde çamaşır kuruttukları kafes. * Yüksek yere erişmek için yapılan sandalye. |
MİŞCER | (C: Meşâcir) Çamaşır asacak yer. * Mahfe ağacı. * Ağaçlık. |
MİŞEZAR | f. Küçük koruluk, ağaçlık, meşelik. |
MİŞHAZ | Bileği taşı. |
MİŞİN | f. Meşin. |
MİŞK | Aşı dedikleri kızıl toprak. |
MİŞKA | Tarak. |
MİŞKAS | (C: Meşâkıs) Ensiz uzun demir. |
MİŞKAT | İçine lâmba konan küçük hücre. Duvarda içine ışık konulan yer. * Kandil. |
MİŞMAA | Şamdan. |
MİŞMAK | Kağnının iki kolu. * Bir nevi araba. |
MİŞMEL | Kaftan altında götürüldüğü hâlde görünmeyen küçük kılıç. |
MİŞMİŞ | Zerdali yemişi. |
MİŞRAK | Her zaman güneşli olan yer. |
MİŞRAT | (C.: Meşârit) Keskin bıçak. |
MİŞTAT | Kış günlerinde oturulacak yer. |
MİŞVAR | Tarz, tavır, gidiş, gidişât. * Gümeçten bal peteği sağılan âlet. * Davar satılacak yer. |
MİŞVARE | Testi, çömlek. |
MİŞVARGÂH | f. Gösteri yeri. * Pehlivanların güreştikleri saha. * At pazarı. Satılık atların koşturulduğu meydan. |
MİŞVAZ | Sarık. |
MİŞVEL | Orak. |
MİŞVERE | Minder. |
MİŞVEZ | (C: Meşâviz) Tülbend. |
MİŞYA' | Boşboğaz. Çok konuşan. |
MİŞYE | Bir yürüme çeşidi. |
MİŞZEB | Dişli orak. * Bağcıların asma çubuğu kesecek âletleri. |
MİTA' | Bir şeyin son bulduğu yerin sonu. * Geniş yol. * Yolların birleştiği yer. |
MİTADE | Matkap başı. |
MİT'AM | (C.: Matâim) Çok yemek yiyen. Yemeği bol olan. |
MİTAM | Her zaman ikiz doğuran kadın. |
MİTAN | (C: Meyâtın) At yarıştırdıkları yer. |
MİTAT | (Bak: Midhat) |
MİTE | Bir nevi ölmek. |
MİT'EM | Bir defalık ikiz doğuran kadın. |
MİTHARA | (Tahâret. den) Matara. |
MİTİN | f.. Taşları kayaları paçalamada kullanılan büyük çekiç. |
MİTİNG | İng. İçtimaî ve siyasî bir mes'ele için yapılan büyük toplantı. |
MİTOLOJİ | Fr. Efsane bilgisi. |
MİTRALYÖZ | Fr. Makinalı tüfek. |
MİTRES | Kapı ardınca koydukları ağaç. |
MİV | f. Kıl. |
Mİ'VAN | Ahâliye yardım eden, halka yardımı çok olan kimse. |
MİVE | Meyve kelimesinin aslıdır. |
Mİ'VEL | (C.: Meâvil) Büyük taşları ve kayaları parçalamaya yarıyan sivri kazma. |
Mİ'VEZ(E) | (C: Meâviz) Çocuk sardıkları bez, kundak. * Eski kaftan. |
MİYAH | (Mâ. C.) Sular. |
MİYAH-I CÂRİYE | Akar sular. |
MİYAH-I HÂRRE | Kaplıca suları gibi olan sıcak sular. |
MİYAH-I MALİHE | Tuzlu sular. |
MİYAH-I MERRE | Acı sular. |
MİYAN | f. Orta, ara, vasat, meyan. |
MİYANBEND | f. Kemer, kuşak. |
MİYANBESTE | f. Bel bağlamış. * Mc: Hemen işe hazır. |
MİYANE | f. Ara. * Orta, vasat. * Helva gibi bazı yemeklerin pişme kıvamı. * Ortaya serilen halı. * Gerdanlığın ortasındaki büyük inci. |
MİYANÎ | (Minâ. C.) Limanlar. |
MİYANSER | f. Yarısı kıymetli taşlarla süslü bir cins taç. |
MİYANSERA | (Miyânserây) Avlu. Ev meydanı. |
Mİ'YAR | Ölçü. Bir şeyin kıymet ve vasfını gösterir olan. |
MİYERE | Taam, yemek. |
MİYSERE | (C: Mevâsir) Eyer yastığı. * Eyer altına koydukları keçe. * Çul içine koyulan keçe. * Yatacak döşek, yatak. |
MİZ | Misâfir. * Sofra, mâide. * Temiz, pak. |
MİZ'A | Ayıracak alet. Kesecek alet. |
Mİ'ZA | Ufak taşlı sert yapılı sağlam yer. |
Mİ'ZAB | (C: Meâzib) Dam oluğu. |
MİZAB | (C.: Meâzib) Oluk, su yolu. |
MİZAB-I BÂRÂN | Yağmur oluğu. |
MİZAC | Huy, tabiat, fıtrat, bünye. * Bir şeyle karıştırılmış olan başka bir şey. |
MİZAC-I NÂZİK | İnce yaradılış. Nâzik tabiat. |
MİZ'AC | Bir yerde karar etmeyen kadın. |
MİZAC-DAN | f. Mizac bilen, mizaçtan anlıyan. |
MİZACGİR | f. Mizâc ve keyiflere göre hareket eden. |
MİZAD | Sürur, sevinç, neşe. |
Mİ'ZAD | Ağaç veya tahta budama bıçağı. * Pazvant, kolçak. |
MİZAE | Abdest alacak kap. |
MİZAH | Şaka, lâtife. * Edb: Bâzı düşünceleri nükte, şaka veya takılmalarla süsleyip anlatan bir yazı çeşidi. Hoş, nükteli söz. (Zıddı ciddiyettir) |
MİZAHÎ | Mizahlı, eğlenceli. |
MİZAH-NÜVİS | f. Eğlenceli mizahlı yazılar yazan. |
Mİ'ZAL | (C: Meâzil) Zayıf ahmak adam. * Silâhsız kimse. * Davarını halktan ayırıp uzak yerlerde otlatan kimse. |
MİZAN | Terazi, ölçü, tartı. * Akıl, idrak, muhakeme. Mikyas. * Fık: Mahşerde herkesin amellerini tartmağa mahsus bir adâlet ölçüsü olup, hakiki mâhiyeti ancak âhirette bilinecektir. * Mat: Yapılan hesabın doğruluğunu anlamak için yapılan diğer bir hesap. Sağlama. |
MİZAN-ÜL HARARE | Sıcaklığı, soğukluğu ölçen âlet. Termometre. (Mikyas-ul hararet de denir.) |
Mİ'ZAR | (C.: Meâzir) Örtü, perde. |
MİZBAH | Bıçak. |
MİZBAN | (C.: Mizbanân) f. Ev sahibi. Misafir kabul eden kimse. |
MİZBANÂN | (Mizban. C.) Misafirleri ağırlayanlar, ev sahipleri. |
MİZBED | (C: Mezâbid) Hayvan ahırı. |
MİZBER | (C.: Mezâbir) Kamış kalem. |
MİZCEL | "Harbe" denilen küçük kılıç. |
MİZDEA | Yüz yastığı. |
MİZEBBE | Yelpaze. |
MİZEC | Küçük süngü. |
Mİ'ZEF | (Mi'zefe. Azf) Çalgı âleti, saz v.s. |
MİZEFFE | Gelin mahfesi. |
MİZEK | f. İdrar, sidik. |
Mİ'ZENE (MİZENE) | Ezan okunacak yer. |
Mİ-ZENEND | (f. Fiil) Söylüyorlar, vuruyorlar. " : Zeden" vurmak" masdarındandır. |
Mİ'ZER | (C.: Meâzir) Peştemal. |
MİZKÂR | Dâima erkek doğuran dişi. |
MİZLAC (MİZLÂK) | El ile açılan kilit. |
MİZLAKA | Uzun burunlu ışık fitili makası. |
MİZMAN | f. Misâfiri ağırlıyan, misâfire ikram eden ev sâhibi. |
MİZMAR | (C: Mezâmir) Meydan. At yarıştıracak ve at oynatacak yer. * İnce belli at. |
MİZMAR | Düdük, kaval. * Mukaddes Zebur Kitabının her bir suresi. * Hançere, nefes borusu. (Bak: Mezâmir) |
MİZMAR-ZEN | f. Düdük çalan. |
MİZR | Bir nevi meşrubat. * Ahmak kimse. |
MİZRA | (C: Mezâri) Yaba, kürek. |
MİZRAK | (C: Mezârık) Harbe, kısa kılınç. |
MİZRAKA | Küçük şırınga. |
MİZVAC | Çok koca değiştiren kadın. Çok kocalı kadın. |
MİZVED | Dil, lisan. |
MİZVED | (C: Mezâvid) Azık koyacak kab. |
MİZZ | Bir şeyin diğeri üzerine olan fazlı, üstünlüğü. |
MODA | Fr. Geçici yenilik. Elbise ve süslenmede geçici hevesler ve fantezi düşkünlüğü sebebiyle çıkartılan yeni tarz ve şekiller. Bunlar israfı artırır ve iktisada aykırıdır. |
MODEL | Fr. Biçim, örnek, şekil. * Resim yâhut heykel yapılırken bakarak benzetilmeğe çalışılan şey veyâ şahıs. |
MODERN | Fr. şimdiki zamana uygun, asri. (Bak: Medeniyet) |
MOĞOL | Turâni milletlerinin en büyüklerinden bir kabile olup Türkler ve Mançurlarla cinsi yakınlıkları vardır. Asyanın ortalarında bugün Çin Devletine tâbi olan ve Moğolistan ismiyle bilinen geniş bir çölde ve Sibirya ve Türkistan'ın da bazı taraflarında bulunurlar.Cengiz Hanla beraber Asyanın batı taraflarına akın ettikleri zaman, Asyanın büyük bir kısmıyla Avrupanın da bir kısmını yakıp yıkmışlardır. |
MOLA | İstirahat için işe ara vermek ve duraklamak. * Denizcilike: Gevşetme, koyverme manâsındadır. |
MOLEKÜL | Fr. Kim: Vasıflarını kaybetmemek şartıyla ayrılabilen herhangi bir maddenin en küçük cüz'ü, parçası. |
MOLLA | Eskiden büyük âlimlere verilen isim. * Büyük kadı. * Efendi, hoca, Medrese talebesi. |
MOLLA CÂMİ | (Bak: Câmi) |
MOLLAYANE | Mollaya yakışır şekilde. Mollaca. |
MOLOZ | Yapılardan artan veya viranelerden çıkartılan ufak taşlar. * Bir işe yaramaz insan. |
MONARŞİ | Fr. Hâkimiyetin kaynağı birtek şahısta (Kral, padişah, han v.s.) olduğu kabul edilen devlet şeklidir. Bu şahsın, yani devlet başkanının yanında bir meclis (parlamento) olursa; meşruti monarşi; olmazsa; mutlak monarşi ismini alır. Ayrıca devlet başkanının iş başına gelmesi şekline göre, irsi veya seçimli monarşi adlı çeşitleri de vardır.Monarşi, istibdat demek değildir. 1877 yılına kadar Osmanlı Devletinde bir parlamento yoktu. Fakat kanunlar âdil bir şekilde tatbik ediliyordu. Bu tarihte mutlak monarşi sona ermiş, meşruti monarşi devri başlamıştır. Asırlardır İngiltere de, meşruti monarşi devlet şekline sâhiptir. Monarşi, bir devlet şekli olduğu için, hükümet şeklinden ayrıdır. Yâni monarşik bir devlette, hükümetin kurulması ve vazife görmesi hukuk ve adâlete uygun olabilir. Eğer meşruti monarşi ise, hükümetin teşkili ve faaliyeti, parlamenter demokrasi esaslarına uygun olarak tanzim edilebilir ve yürütülebilir. |
MUABBİR | (İbâret. den) Rüyâ tabir eden. Görülen rüyalardan mânâ çıkaran. |
MUABBİRÎN | (Muabbir. C.) Görülen rüyalardan mânâ çıkaranlar. Rüya tabir eden kimseler. |
MUACCEL | Acele olunmuş, ta'cil edilmiş, mühletsiz. Peşin. Va'desiz. |
MUACCELÂNE | Acele olarak. Peşin olarak. |
MUACCELAT | (Muaccel. C.) Peşin ödemeler. |
MUACCELE | Beylik ve evkaf kiralarından peşin alınan kısım. |
MUACCELEN | Peşin olarak. * Çabuk ve acele olarak. |
MUACCİZ | Sıkıcı. Bıktırıcı. Usandırıcı. Taciz edici. Rahatsız eden. Yapışkan. Sırnaşık. |
MUAD | Geri çevrilmiş, iâde edilmiş, döndürülmüş. |
MUADADAT | Yardım etme, muvavenet etme. |
MUADAT | Karşılıklı düşmanlık, karşılıklı husumet. |
MUADD | Hazırlanmış. İdâd olunmuş. |
MUADDEL | Tadil edilmiş. Eski hâli değiştirilmiş. |
MUADDIL | (Muazzıl) Güçleştiren, güç duruma sokan, daraltan. |
MUADDİL | Tadil eden. * Düzelten. Müsâvi ve beraber kılan. Denkleştiren. |
MUADELAT | (Muâdele. C.) (Adl. den) Beraberlikler, musâvilikler. |
MUADELE | Müsâvilik, eşitlik. İki şey arasında mikdarca, vasıfca beraberlik. * Karşılıklı anlayış. * Adâlet. * Mc: Anlaşılmaz iş. Muammâ. |
MUADELET | Müsâvilik, denklik. Karşılıklı uygunluk. Eşitlik. |
MUADİL | Müsâvi, eşit, denk. * Fiz: Eş değer. |
MUAF | Afvolunmuş. İstisna edilmiş, ayrı tutulmuş. Bağışlanmış. Serbest. |
MUAFAT | Afvetmek. * Sıhhat vermek. * Sıhhat ve âfiyet bulmuş, iyileşmiş kimse. * Hastalık veya belâdan korunma. Musibetlerden muhafaza olunma. |
MUAFESE | Tedavi etmek. |
MUAFÎ | Afiyet verici. * Belâ ve musibeti def eden. |
MUAFİR | Yavaş yürüyen kişi. |
MUAFİYYET | Bir hastalığa $karşı aşı ile elde edilen hâl. * Afvolunmuş olma. Bağışlanmış olma. |
MUAFNAME | f. Afv kâğıdı. Bir şeyin muaf tutulup afvedildiğini gösteren kâğıt. |
MUAHAT | Kardeşlik edinme. |
MUAHED | Zimmi kâfir. |
MUAHEDAT | (Muâhede. C.) Muâhedeler, antlaşmalar. |
MUAHEDE | Karşılıklı yeminleşme, anlaşma. Devletler arasında andlaşma. |
MUAHEDE-İ İTTİFAKİYYE | Bir savaş çıktığında birbirlerini desteklemek üzere iki veya daha fazla devletler arasında yapılan andlaşma. |
MUAHEDE-İ TİCARÎ | Yalnız ticâret işleriyle alâkalı olmak üzere devletler arasında yapılan andlaşma. |
MUAHEDE-NAME | f. Ahdleşmenin yazıldığı ve imzalandığı kâğıt. |
MUAHEZ | Muâheze olunan. Tenkid edilen, çekiştirilen. |
MUAHEZAT | (Muâheze. C.) (Ahz. den) Tenkid ve itirazlar. * Azarlama ve paylamalar. Çıkışmalar. |
MUAHEZE | Azarlama. Çıkışma. Darılma. Alay eder tarzda karşısındakini küçümseme. Tenkid. |
MUAHEZEKÂR | f. Tenkid ve itiraz edici. * Azarlayıp çıkışan. Paylayan. |
MUAHHAR | Sonraya bırakılmış, te'hir edilmiş, geriye bırakılmış. Sonradan. |
MUAHHAREN | Sonradan, bilâhare. Muahhar olarak. |
MUAHİD | Andlaşma yapanlardan her biri. Yeminli ve anlaşmalı olanlardan her biri. * İslâm hükümetine vergi ödeyerek kendini himâye ettiren gayr-ı müslim. (Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) Arab müşriklerinden muâhid ve halifleri vardı, beraber harbe giderlerdi.) |
MUAHİZ | (Ahz. den) Çekiştiren, muâheze eden. Tenkid edip itiraz eden. |
MUAKAB | Cezalandırılmış. |
MUAKABE | Bir kimseyi cezalandırma. Cezaya çarpma. |
MUAKADE | (Akd. den) Mukavele yapma. Akid yapma. Anlaşma. |
MUAKARA | Nefret etmek. |
MUAKIB | Cezalandıran. * Takibeden. |
MUAKİD | Birbiriyle akid yapan, sözleşen. |
MUAKKAB | (Akab. dan) Ardına düşülmüş, tâkib olunmuş, peşinden gidilmiş. |
MUAKKAD | İnce ve müşkil olan. Zor anlaşılan söz. * Ukdeli, düğümlü. |
MUAKKID | Düğümleyen, sihir yapan, cadı. |
MUAKKİB | Ardına düşen, takib eden, ardından koşan. * Tağyir ve ibtal eden. |
MUAKKİBÂT | Gece ve gündüz melâikesi. * Namazı müteakib otuz üçer defa tekrar edilen tesbih. (Bak: Tesbih) |
MUAKKİBÎN | Tâkipçiler, arkasından koşanlar, ardından gelenler. |
MUALEBE | Erkeğin, karısı ile oynaması. |
MUALECAT | Tedâviler, ilâç kullanmalar. * Bir hususta çalışmalar. |
MUALECE | Bir hususa çalışıp devam etmek. * Hastaya bakmak. İlâç kullanmak, ilâç vermek. * Bir işe teşebbüs, bir işe girişmek. |
MUALLA | Yüksek, yüce, âli. Makamı ve rütbesi yüksek. |
MUALLAK | Askıda. Hakkında karar verilmemiş, hallolunmamış. * Havada boşta duran. * Sürüncemede kalmış iş. * Edb: Açık hece, bir vokalle okunan hece. (Bak: Müsned) |
MUALLEKA | (C.: Muallekat) Askılar. Henüz karar verilmemiş olanlar. * Kocası kaybolan kadın. * İslâmiyet'ten evvel Arabların meşhur edib ve şâirlerinin Kâbe duvarına astıkları yazılar ve şiirler. |
MUALLEKAT-I SEB'A | (Yedi askı) Kur'ân henüz nâzil olmadan, câhiliyet devrinde meşhur Arap şâirlerinin en beğenilmiş şiirlerinden, Kâbe'nin duvarına astıkları yedi meşhur kaside.(Ceziret-ül Arab ahalisi o asırda ekseriyet-i mutlaka itibariyle ümmi idi. Ümmilikleri için mefâhirlerini ve vukuat-ı tarihiyelerini ve mehâsin-i ahlâka yardım edecek durub-u emsâllerini kitabet yerine şiir ve belâğat kaydiyle muhafaza ediyorlardı. Mânidar bir kelâm, şiir ve belâgat cazibesiyle eslâftan ahlâfa hafızalarda kalıp gidiyordu. İşte şu ihtiyac-ı fıtri neticesi olarak o kavmin mânevi çarşı-yı ticaretlerinde en ziyade revac bulan, fesâhat ve belâgat metâı idi. Hattâ bir kabilenin beliğ bir edibi, en büyük bir kahraman-ı millisi gibi idi. En ziyâde onunla iftihar ediyorlardı. İşte İslâmiyetten sonra âlemi zekâlariyle idare eden o zeki kavim, şu en revaçlı ve medar-ı iftiharları ve ona şiddet-i ihtiyaçla muhtaç olan belâgatta akvâm-ı âlemden en ileride ve en yüksek mertebede idiler. Belâgat, o kadar kıymetdar idi ki, bir edibin bir sözü için iki kavim büyük muharebe ederdi ve bir sözüyle musâlaha ediyorlardı. Hattâ onların içinde "Muallekat-ı Seb'a" nâmiyle yedi edibin yedi kasidesini altınla Kâbe'nin duvarına yazmışlar, onunla iftihar ediyorlardı. İşte böyle bir zamanda, belâgat en revaçlı olduğu bir anda Kur'an-ı Mu'ciz-ül-Beyan nüzul etti. Nasılki, zamân-ı Musâ Aleyhisselâm'da sihir ve zaman-ı İsâ Aleyhisselâm'da tıb revaçta idi. Mu'cizelerinin mühimmi o cinsten geldi. İşte o vakit bülegâ-yı Arabı, en kısa bir suresine mukabeleye dâvet etti: $ fermaniyle onlara meydan okuyor. Hem der ki: "İman getirmezseniz mel'unsunuz. Cehennem'e gireceksiniz." Damarlarına şiddetle vuruyor. Gururlarını dehşetli surette kırıyor. O kibirli akıllarını istihfaf ediyor. Onları bidâyeten idam-ı ebedî ile ve sonra da Cehennem'de idâm-ı ebedî ile beraber dünyevî idam ile de mahkûm ediyor. Der: "Ya muâraza ediniz, yahut can ve malınız helâkettedir."İşte eğer muâraza mümkün olsaydı acaba hiç mümkün mü idi ki, bir iki satırla muâraza edip dâvâsını ibtal etmek gibi rahat bir çare varken, en tehlikeli, en müşkilâtlı muharebe tariki ihtiyar edilsin! Evet o zeki kavim, o siyasi millet ki, bir zaman âlemi, siyasetle idare ettiği halde, en kısa ve rahat ve hafif bir yolu terketsin! En tehlikeli ve bütün mal ve canını belâya atacak uzun bir yolu ihtiyar etsin, hiç kabil midir? Çünki: Edipleri, birkaç hurufatla muâraza edebilseydi; Kur'an, dâvasından vazgeçerdi. Onlar da maddi ve mânevi helâketten kurtulurlardı. Halbuki, muharebe gibi dehşetli, uzun bir yolu ihtiyar ettiler. Demek, muâraza-i bilhuruf mümkün değildi, muhaldi. Onun için muharebe-i bissüyufa mecbur oldular. Hem, Kur'anı tanzir etmek, taklidini yapmak için gayet şiddetli iki sebep var. Birisi, düşmanın hırs-ı muârazası; diğeri, dostlarının şevk-i taklididir ki, şu iki sâik-ı şedid altında milyonlar Arabi kitablar yazılmış ki hiçbirisi ona benzemez. Âlim olsun, âmi olsun her kim O'na ve onlara baksa kat'iyyen diyecek ki: "Kur'an, bunlara benzemez. Hiçbirisi onu tanzir edemez." Şu hâlde, ya Kur'an, bütününün altındadır. Bu ise bütün dost ve düşmanın ittifakıyla battaldır, muhaldir. Veya Kur'an, o yazılan umum kitabların fevkindedir. S.) |
MUALLEKİYYET | Muallak olma, askıda oluş, boşta durma. |
MUALLEL | Sakat, eksik, noksan. * Hasta, illetli. |
MUALLEM | Ta'lim görmüş, ta'limli. |
MUALLEM ASKER | Tâlim görmüş asker. |
MUALLÎ | Yücelten, yükselten. * Sağılır davarın sağ tarafından sağmaya varan kişi. |
MUALLİL | Ta'lil eden. Sonradan bir sebeb ve bahane ileri süren. * Eyyam-ı acuzdan bir gün. |
MUALLİM | Ta'lim eden, öğreten, ilim öğreten. |
MUALLİMÂT | Öğretici kadınlar, kadın hocalar. |
MUALLİME | Hanım hoca. Öğreten ve tâlim eden kadın veya kız. |
MUALLİMÎN | Muallimler. Hocalar, ta'lim edenler, öğretenler. |
MUAMELAT | (Muâmele. C.) Muameleler. |
MUAMELE | (C.: Muâmelât) Hatt-ı hareket. Davranma, davranış. Birbiri ile iş görme, amel etme. Alış veriş. * Resmi dairelerde yapılan herhangi bir iş. |
MUAMERE | İmaret etmek. |
MUAMİL | (Amel. den) İş yapan. Muamele yapan. Muameleci. |
MUAMMA | (Amâ. dan) Anlaşılmaz iş. Karışık şey. Bilinmeyen hâl. |
MUAMMEM | Başı sarıklanmış. İmamelenmiş. Sarıklı olan. |
MUAMMER | Ömür süren. Çok yaşamış. Uzun ömürlü, bahtlı. |
MUAMMERÎN | (Muammer. C.) (Ömr. den) Muammerler. Uzun ömürlü kimseler. |
MUANAKA | Birbirinin boynuna sarılma. Kucaklaşma. |
MUAN'AN | An'aneli. Senedli. Kimden kime haber verildiği şâhid ve râvilerin isimleri ile bildirilmiş olarak. |
MUANAT | Bir şeyin zahmetini çekme. * Bir nesneyi dikkatle göz altında bulundurma. Ona göz kulak olma. |
MUANBER | (Anber. den) Güzel kokan. Güzel kokulu. |
MUANEDE | (Anud. dan) İnad etme, ayak direme. |
MUANIK | Birbirinin boynuna sarılan. Kucaklaşan. |
MUANİD | İnadcı. Kimseye uymayan. Dediğini yapmak isteyen. |
MUANİK | (Unk. dan) Birbirinin boynuna sarılan, kucaklaşan. |
MUANNE | Muhâlefet etmek, karşı gelmek. |
MUANNİD | İnadcı. Muânid. |
MUANNİF | Ta'nif eden. Şiddetle azarlayan. |
MUANVEN | İsim sahibi. Ünvanlı. Ünvan verilen. Meşhur. Tantanalı. |
MUAR | Ödünç alınmış olan mal. |
MUARAZA | Bir şeyden yan verip sapmak. * Biri ile yarışmak. * Birbirine karşı gelmek. Sözle karşılıklı mücadele. Söz mücadelesi. |
MUARAZA-İ BİL-HURUF | Söz, yazı veya fikir ile birisine karşı gelmek. Sözlü mücâdele. (Bak: Muallekat-ı seb'a) |
MUARAZA-İ BİS-SÜYUF | Kılınçla, kuvvetle, silâhla mücadele etmek. Silâhla karşı koymak. |
MUARE | Zarar etmek. |
MUAREFE | Karşılıklı görüşme ve tanışma. * Gr: Nekre olmayan kelime. Muayyen ve harf-i târifli olmak. (Bak: Lâm) |
MUAREKAT | (Muâreke. C.) (Ark. dan) Vuruşmalar, savaşlar, kavgalar. |
MUAREKE | (C.: Muârekât) Kavga. Vuruşma. Muharebe. Döğüşme. |
MUARIZ | Bir şeyden yan çizen. Muâraza eden. Karşı gelen. (Bak: Münâkaşa) |
MUARIZ-ÜL KELÂM | (Bak: Maarîz-ül kelâm) |
MUARIZÎN | (Muârız. C.) Muârızlar, muhalifler. Karşı gelenler. |
MUARRA | Fenalıktan uzak. Boş. Beri. Yüksek. Temiz. Çıplak. |
MUARREB | Arablaştırılmış. Arablaşmış. |
MUARREF | Târif edilmiş, anlatılıp bildirilmiş. Bildik. Belli. Bilinen. * Gr: Harf-i târifli kelime. * Mat: Sınırlı. Hududlu. |
MUARRES | Çömlek koyacak yer. Gecenin geç vakitlerinde inilecek yer. |
MUARRIK | (Arak. dan) Tıb: Terletici ilâç. |
MUARRIZ | Dokunaklı söz söyliyen. |
MUARRİF | Târif edici. Anlatıcı. İzah edip bildirici. Tanıtan. Tercüman. |
MUARRİFÂN | (Tesniye şeklindedir) İki tarif edici. * f. Tarif ediciler. Muarrifler. |
MUARRİYE | Hekim bıçağı. |
MUASAME | Hıfzetmek, korumak. |
MUASARA | (Muâsarat) (Asr. dan) Muâsır olma. Aynı asır ve zamanda yaşama. |
MUASAT | İtâatsizlik etme. Baş kaldırma. İsyân etme. |
MUASERE | Fakirlik. * Zorluk, güçlük. |
MUASFER | Usfur ile boyanmış nesne. |
MUASIR | Bir asırda yaşayanlardan herbiri. Hem asır olan. Aynı devirde yaşayan. |
MUASIRÎN | (Muasır. C.) (Asr. dan) Aynı asırda yaşayanlar. Bir asırda yaşamış olanlar. |
MUASÎ | İtaatsiz, isyan eden, baş kaldıran. |
MUASKER | (Asker. den) Ordu yeri, asker karargâhı. Ordunun muharebe zamanında toplandığı yer. |
MUASSEL | İçine bal katılmış. Ballı. |
MUAŞAKA | Sevişme. Ziyadesiyle arz-ı muhabbet etme. Birbirini sevme. Karşılıklı aşk ve muhabbet. |
MUAŞERE | Karışmak. |
MUAŞERET | Birlikte yaşanılanlar. * Sünnet dâiresinde insanlarla iyi münâsebet. |
MUAŞIK | (Işk. dan) Seven, âşık olan. Muhabbet eden. |
MUAŞİR | Muâşeret eden ve birbiriyle iyi geçinir olan. |
MUAŞİRÂN | (Muaşir. C.) Muaşirler. Birbirleriyle iyi geçinen kimseler. |
MUAŞŞER | (Aşr. dan) Onlu, onluk. On kısma bölünmüş. * Edb: Onar mısralık bendlerden teşekkül eden manzumeler. |
MUAŞŞEŞ | Ağaçlarında kuş yuvası çok olan yer. |
MUAŞŞİR | (Aşr. dan) Ondalıkçı. Öşürcü. Aşar memuru. |
MUATAT | Birbirine atâ etmek, karşılıklı hediyeleşmek. * Vermek. |
MUATEB(E) | Azarlanılan. Tekdir olunan. Azarlanmış. * Paylamak, çıkışmak. |
MUATİB | (İtâb. dan) Tekdir eden, paylıyan, azarlıyan. |
MUATTAL | Tatil edilmiş. Kullanılmaz olmuş. Battal edilmiş. Terkedilmiş. * İşsiz. Tenbel. |
MUATTAR | Itırlı, kokulu. * Güzel kokulu bir lâle çiçeğinin adı. |
MUATTIL | Atıl bırakan. İşsiz eden. İşe yaramaz hâle getiren. |
MUATTILA | Boş bırakılmış. Atâlete atılmış. * Hâlık'a itikat etmeyen. (Bak: Ta'til) |
MUATTIŞ | (Atş. dan) Susatan, susatıcı. |
MUATTİS | (Ats. dan) Aksırtan, aksırtıcı. |
MUÂVAZA | İki tarafın da ivaz vererek, anlaşarak yaptığı akit. Sayışma. Bir şeyi diğer bir şeye bedel, ivaz olarak vermek. Aslı olmadığı halde menfaat celbi için hususi bir surette müzakere ile yapılan hileli iş. Yapmacık. |
MUÂVAZATEN | Değiş yapma ile. İki tarafın da rızası dâhilinde değiştirme ile. * Hileli, dalavereli. |
MUAVEDE(T) | (Avdet. den) Dönüş, geri dönme, avdet etme. * Adet edinme. |
MUAVEME | (Ağaç) bir sene meyve verip, bir sene vermeme. * Bir seneliğine tutma. |
MUAVENAT | (Muâvenet. C.) Muâvenetler, yardım etmeler. |
MUAVENET | Yardımcılık. Yardım. Teâvün. |
MUAVENET-İ NAKDİYE | Para yardımı. |
MUAVİD | Geri dönen, avdet eden. |
MUAVİN | Yardımcı. Yardım eden. Vekil. * Mekteblerde ve resmi dairelerde müdürden sonra gelen idare memuru. |
MUAVİYE | (Mi: 603 - 682) Sahabe-i Kiramdan olup Şam'da yirmi seneden ziyade valilik yaptı, sonra hilâfetini ilân etti. Yirmi sene de halifelik yaptı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtu Vesselâmın kayın biraderi ve vahiy kâtibi idi. Beni Ümeyye sülalesinden olan bu zattan itibaren İslâm Devletine, Emevi Devleti denmiştir. (Bak: Emevi Devleti)(Eğer denilse: Neden hilâfet-i İslâmiye Al-i Beyt-i Nebevide takarrur etmedi? Halbuki en ziyade lâyık ve müstehak onlardı?El-Cevab: Saltanat-ı dünyeviye aldatıcıdır. Al-i Beyt ise hakaik-ı İslâmiyeyi ve ahkâm-ı Kur'aniyeyi muhafazaya memur idiler. Hilâfet ve saltanata geçen, ya Nebi gibi mâsum olmalı veyahud Hulefâ-i Râşidin ve Ömer ibn-i Abdulaziz-i Emevi ve Mehdi-i Abbasi gibi harikulâde bir zühd-i kalbi olmalı ki; aldanmasın. Halbuki, Mısır'da Al-i Beyt nâmına teşekkül eden Devlet-i Fatımiyye hilâfeti ve Afrikada Muvahhidin hükümeti ve İranda Safeviler devleti gösteriyor ki; saltanat-ı dünyeviye Al-i Beyte yaramaz, vazife-i asliyesi olan hıfz-ı dini ve hizmet-i İslâmiyeti onlara unutturur. Halbuki saltanatı terk ettikleri zaman, parlak ve yüksek bir surette İslâmiyete ve Kur'ana hizmet etmişler. M.) |
MUAVİYE | Tilki eniği. |
MUAVVAK | (Avk. dan) Ta'vik edilip geriye bırakılmış iş. |
MUAVVEC | (İvec. den) Eğik, eğri, eğilmiş. |
MUAVVEZ | Gerdanlık. Nazarlık. Nüsha geçirilecek yer. * Evin etrafındaki mer'a. |
MUAVVEZETÂN | (Muavvezeteyn) Kur'ân-ı Kerim'in son iki suresi. (Dâima okunacak gâyet lüzumlu dersleri verdiği ve her çeşit şerli işlerden Allah'a sığınmayı tavsiye ve emrettiği için bu isim verilmiştir.) |
MUAVVIK | Ta'vik eden. Geriye bırakan. Oyalanan. |
MUAVVİZAT | (Bak: Felak) |
MUAYEDE | (Îd. den) Bayramlaşmak. |
MUAYENE | Zâhir ve âşikâre olmak, görünmek, belli olmak. * Gözden geçirme, yoklama, kontrol etmek. |
MUAYENEHANE | f. Hekimlerin, hastaları muayene ettikleri yer. |
MUAYERE | Ayarlama. |
MUAYEŞE | Beraberce hoşça geçinme. |
MUAYİN | (Ayn. dan) Kat'i ve kesin olarak belli olan. Görülmüş olan. |
MUAYYEB | (C.: Muayyebât) (Ayb. dan) Ayıplanmış. |
MUAYYEBAT | (Muayyeb. C.) Ayıp ve iğrenç şeyler. |
MUAYYEN | Görülmüş olan, kat'i olarak belli olan, belli, ölçülü, tayin ve tesbit olunmuş, karalaştırılmış. |
MUAYYİN | (Ayn. dan) Tâyin eden, belirten, belirtici. |
MUAZADE | Yardım etme. |
MUAZALE | Bir sözün mânasını başka sözle bağlayıp kelâmı arka arkaya getirme. * Kafiyeyi ayrılmıyacak şekilde mâkabliyle bağlama. * Sözde kelimeleri tekrarla kullanma. |
MUAZERE | Ma'zeret, özür dileme. |
MUAZERE | İnadlaşmak. * Yardımlaşmak. * Birbirinden kaçmak. * Ekin kuvvetlenmek. |
MUAZID | Yardım eden. |
MUAZ İBN-İ CEBEL | (Ebu Abdurrahman el Ensarî) Ashâb-ı Kirâm arasında hürmetle yâd olunan büyük fakihlerdendir. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sağlığında Kur'an-ı Kerim'i cem'edip ezberleyen bahtiyarlardandır. Peygamberimiz, "Kur'ânı, Muaz İbn-i Cebel'den alınız" buyurmuştur. 157 hadis rivâyet etmiştir. Ürdün nâhiyesinde otuz yaşında olduğu hâlde ebediyete intikal etti. (R.A.) |
MUAZZAM | Büyük, iri, cesim, mükerrem, mübeccel, koskoca. |
MUAZZAMÂT | Büyük ve ağır işler. Muazzam şeyler. |
MUAZZEB | Eziyet çeken, azap içinde bulunan. Sıkıntıda kalan. |
MUAZZEF | Nefsin arzularını terkeden, zühd sâhibi. |
MUAZZEL | Ayıplanmış, ta'zil edilmiş. Azarlanmış, paylanmış. |
MUAZZEZ | Çok aziz. Muhterem. Çok sevgili, kıymettâr, izzetlendirilmiş. |
MUAZZEZEN | İzzet ve ikram ile, ikram olunarak, ağırlanarak. |
MUAZZİ | Sabredici. |
MUAZZİB | Ta'zib edin, azapla eziyet veren. |
MUAZZİR | (Özür. den) Ta'zir eden, sahte özür süren. |
MUBADİL | (Bak: Mübâdil) |
MUBAH | (İbâhe. den) İşlenmesinde sevab ve günah olmayan şey. * Fık: Yapılması ve yapılmaması şer'an câiz bulunan şey. (Yemek, içmek, uyumak gibi.) |
MUBAHASE | (Bak: Mübâhese) |
MUBAHAT | (Mubah. C.) Mübahlar. Günahı, sevabı olmayan, işlemesi ne haram, ne de helâl olan şeyler. |
MUBAHHAL | Cimri, tamahkâr, pinti. |
MUBAHHAR | Tütsülenmiş. * Buhar hâline gelmiş, buharlanmış. |
MUBAREK | (Bak: Mübârek) |
MUBAREZE | (Bak: Mübâreze) |
MUBASARA | Görme yarışına çıkma. İki kişinin, "hangimiz evvel görüyor" diye bir yere bakması. |
MUBASSIR | Gözetici, bekleyici, bakıcı. * Eskiden gümrüklerde muhafaza memuru ve mektebte talebenin inzibatına bakan memur. |
MUBAŞERET | (Bak: Mübâşeret) |
MUBATAŞA | İki kişi elleriyle birbirlerini kucaklamağa çalışma. |
MUBATTIN | Kin tutan, hased eden. * Karnı zayıf ve içine çökük olan. |
MUBEMU | f. Tel tel, kıl kıl. Birer birer. İnceden inceye, çok dikkatle. |
MUBEND | f. Saç bağı. |
MUBİD | Zerdüşt. Mecusi din adamı. * Tedbirli, akıllı adam. |
MUBİK | (C.: Mubikat) Helâk edici. * İsyan. * Büyük günah. |
MUBİKAT | (Vebk. den) Helâk edici şeyler. Mühlik. |
MUBİKAT-I SEB'A | İnsanı felâkete götüren yedi kebâir, yedi büyük günah: Katil, zinâ, şarab içmek, ukuk-ı vâlideyn (yâni; sılâ-yı rahmi terk), kumar oynamak, yalan şâhidliği, dine zarar verecek bid'alara tarafdarlık. (Bak: Kebâir) |
MU'BİLE | (C.: Meâbil) Yassı, uzun ok temreni. |
MU'BİR | Terkolunmuş, bırakılmış, terkedilmiş. |
MUBSIR | Görücü, gösterici, görünen, bilici, bildirici, vazıh ve âşikâr. * Mantık. Kelâm ve seyrin mutediline denir. |
MUBSIRÂT | (Mubsır. C.) Görünenler, görünen âlem. |
MUBTAL | İptal edilmiş. |
MUBTIL | İptal eden. |
MUCEB | İcâb etmiş, lâzım gelmiş. Bir söz veya emrin icâb ettiği şey, netice. * Büyük bir memurun, kendisine sunulan evrakı tasdik için ettiği işaret. |
MU'CEM | İ'câm edilmiş, noktalanmış, noktalı. * Hadis şeyhlerinin herbirisi. * Harf-ı heca sırasına konularak, her birisinin tarikından müellife kadar gelen rivayetleri toplayan kitaba denir. |
MUCER | (Ecr. den) Kiraya verilmiş olan şey. |
MUCEZ | (İcaz. dan) İcaz yoluyla. Muhtasar ve mücmel bir tarzda. Kısaca. |
MUCÎ | (Vecâ. dan) Acıtan, ağrıtan. |
MUCİ' | (Vecâ'. dan) Elem ve acı veren. |
MU'CİB | (Aceb. den) Taaccübe, hayrete düşüren. Şaşkınlık veren. |
MUCİB | (Mucibe) İcâb eden, lâzım gelen. * Bir şeyin peydâ olmasına vesile ve sebep olan. Gereken. Gerektiren, lâzım gelen. |
MUCİB-İ BİZZAT | İster istemez kendisi işi yapmaya mecbur olan. Serbest ve istediği gibi hareket edemeyen. (Meselâ: Güneş ışığının, güneşin kendi zâtının zaruri neticesi olması gibi.) |
MUCİB-İ İSTİKRAH | Nefrete, sevmemeye sebeb olan. |
MUCİB-İ TEYAKKUZ | Teyakkuzu, yâni uyanıklığı icâb ettiren. |
MUCİBE-İ KÜLLİYE | Man: Müsbet ve umumi (şumüllü) olan kaziye. |
MUCÎB | (Cevab. dan) İcabet eden, uyan. Kendisinden istenilen iş ve suali cevaplandıran. |
MUCİBAT | (Mucib. C.) Sebepler. |
MU'CİBE | Taaccüb edilecek, şaşılacak şey. |
MUCİD | Yeni bir şey icad eden, meydana getiren, bulan. * Yaratan. Yoktan var eden.(Ve keza, bu fâni dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise, aziz olarak çıkmaya çalış. Vücudunu Mucidine fedâ et. Mukabilinde büyük bir fiat alacaksın!.. M.N.) |
MUCİD-İ HAKİKÎ | İcad etme iktidarının yegâne sahibi mânasında olarak (Allah) hakkında kullanılır. |
MUCİR | (Ecir. den) İcar eden, kiraya veren. (Bak: Mücir) |
MU'CİR | Bir çeşit kadın başörtüsü. Eşarp. |
MUCİZ | Kısa. Muhtasar. Özlü. Az sözün çok mânâ ifâde edeni. |
MUCÎZ | İcâzet veren, izin veren. |
MU'CİZ | İnsanı âciz bırakan iş. Aynısını yapmakta başkalarını acze düşüren, kudretsiz kılan, kimsenin yapamıyacağı yolda olan. |
MU'CİZ-ÜL BEYAN | Beyanı herkesi âciz bırakan. |
MU'CİZAT | Mu'cizeler. Allah tarafından verilip, yalnız peygamberlerin gösterebilecekleri büyük harika işler. |
MU'CİZAT-I AHMEDİYE (A.S.M.) | Hz. Muhammed'in (A.S.M.) mu'cizeleri. (Bak: Mu'cize) |
MU'CİZAT-I SEB'A | Yedi meşhur mu'cize, yedi külli i'caz esasları. |
MU'CİZBEYAN | f. Anlatış tavrı herkese benzemeyen. Tarz-ı beyanı mu'cize olan. Kur'an-ı Kerim. |
MU'CİZE | İnsanların, yapmasında âciz kaldıkları ve ancak Allah tarafından peygamberlere nasib olan hârika. Kerametten yüksek, fevkalâde hâdise. * Mu'cize, Halik-ı Kâinat tarafından peygamberlerin hakkaniyetine ait bir tasdiktir. Sahih hadislerle mu'cizeler haber verilmiş ve tesbit edilmiştir.(... Mu'cize davâ-yı nübüvvetin isbatı için münkirleri ikna etmek içindir. İcbâr için değildir. Öyle ise davâ-yı Nübüvveti işitenler için ikna edecek bir derecede mu'cize göstermek lâzımdır... S.) |
MU'CİZ-EDA | f. Mu'cize gösteren. Başkalarının yapamıyacağı kadar mu'cize derecesinde iş ortaya koyan. Edası mu'ciz olan. |
MU'CİZEGU(Y) | f. Mu'cize gibi söz söyleyen. |
MU'CİZEKÂR | f. Mu'cizeli, mu'cize hâlinde, başkalarını âciz bırakan. |
MU'CİZNÜMA | f. Mu'cize gösteren. |
MUÇİNE | f. Cımbız. |
MUDA' | Fık: Emâneten kendine bir şey bırakılan kimse. * Serkeş ve oynak olmayıp, mazlum ve sâkin olan at. |
MU'DAL | (Mu'dıl) Güç, içinden çıkılmaz, girift. |
MUDAREBAT | (Mudarabe. C.) Mudarebeler, döğüşmeler, vuruşmalar. |
MUDAREBE | (Darb. dan) Döğüşme, vuruşma. * Bir taraftan sermaye diğer taraftan emek ile kurulan ticaret şirketi. (O.L.) |
MUDARİB | (Darb. dan) Döğüşen. Birbirlerine vuran. |
MUDCER | (Ducret. den) Sıkıntılı olan. Sıkılmış. |
MUDCİR | (Ducret. den) Sıkıntı veren, sıkan, gamlandıran. |
MU'DEM | Bir şeyi yitiren, kaybeden. |
MUDGA | Et parçası, bir çiğnem et. |
MUDHAK | Kendisine gülünen. Soytarı. Gülünç hâle düşen. |
MUDHİK | Güldürücü, güldüren, maskaralık ederek halkı güldüren. |
MUDHİKÂT | (Mudhike. C.) (Dıhk. den) Gülünecek şeyler. Mudhikeler. |
MUDHİKE | Gülünç şey, gülünecek hâl. Komedya. |
MUDİ' | Fık: Malının muhâfazasını başkasına emânet ve havâle eden. |
MUDÎ | Işık verici, parlak ve ruşen olan. |
MU'DÎ | Sirâyet edici, bulaşıcı, sâri. |
MUDÎK | (Bak: Muzîk) |
MU'DİL(E) | (C.: Mu'dilât) Zor, güç ve çetin. |
MU'DİLAT | (Mu'dal. C.) Büyük, ağır, çetin ve zor işler. |
MUDİLL | İdlâl edici, yoldan çıkaran, eğri yola teşvik edici. |
MUDİLLE | (Dalâlet. den) Baştan çıkaran, azdıran, doğru yoldan saptıran. |
MU'DİM | Öldüren, idam eden. |
MUDİYYEN | Giderek, geçerek. |
MUFAD | (Bak: Müfad) |
MUFADALA | (Bak: Mufâzala) |
MUFADDEL | Faziletlendirilmiş, diğerlerinden ayrıca fazilet itibarıyla temayüz etmiş, yükselmiş. |
MUFADDIL | Faziletlendiren, iyilik eden ve nimet veren. |
MUFADDILÎN | Faziletliler. Yüksek ve büyük zatlar. |
MUFAHHAM | Büyüklük kazanmış, kerem sahibi, itibarlı, azim, büyük. |
MUFAHHAM | (Fahm. dan) Kömürleşmiş, kömür halini almış. |
MUFARAKAT | Ayrılık, ayrılmak. |
MUFARRİT | (Fart. dan) Kusur yapan, eksik işleyen. Aşırı giden. |
MUFASALA | Ayrılma. |
MUFASSAL | Tafsilli, tafsilâtlı, izahlı. Geniş mâlumatlı, kısımlara ayrılıp anlatılmış. |
MUFASSALAN | Geniş, izahlı olarak. Tafsilâtlıca. Kısımlara ayrılıp anlatılmış olan. |
MUFASSIL | Kısımlara ayrılan, fasıl fasıl ayıran, adalet eden. |
MUFAVVAZ | Yapılması ısmarlanmış. |
MUFAVVİZ | Bir kimseye bir vazifeyi veren. Yapmasını ısmarlıyan. |
MUFAZ | Çok, bol. Bereketli, feyizli. |
MUFAZALA | Fazilet ve meziyetle birbiri ile yarışma. |
MUFAZZAL | (Fazl. dan) Başkalarına üstün tutulmuş. Tafdil edilmiş. |
MUFAZZAZ | Gümüş kaplamalı, gümüşlü. |
MUFAZZİH | Rezil eden. |
MUFÎ | İfa eden, ödeyen, yerine getiren. |
MUFSİH | Fesâhetle ve düzgün olarak konuşan. |
MUFTIR | (Fıtr. dan) Oruç açan, iftar eden. |
MUG | (C.: Mugan) Mecusi. Ateşperest. Ateşe tapan. Zerdüşt dininde olan. |
MUGABBER | Tozlu nesne. |
MUGABENE | (Gabn. dan) İki taraf birbirini aldatma. |
MUGABESE | Karıştırmak. |
MUGADDÎ | (Mugazzi) Gıdalı, besleyici, gıdası çok, faydalı. |
MUGADERE | (Mugaderet) Bırakmak, salıvermek. |
MUGAFAZA | Ansızdan tutmak. |
MUGALAKA | Diğerleri karışmayarak iki kişinin atlarıyla yarışması. |
MUGALATA | (Galat. dan) Karşısındakini yanıltmak için söz söylemek. Doğruya benzer yanlış sözler. Safsata. Hatalı ve yanlış söz. Demagoji. * Man: Vehimlerden terekküb eden kıyastır. |
MUGALATAT | (Mugalata. C.) Safsatalar. Demagojiler. Mugalâtalar. |
MUGALAZA | Düşmanlık, husumet, adâvet. |
MUGALEBE | Üstün olmağa, galib gelmeyeğe çalışmak. Birisine galib gelmek. |
MUGALGAL | Haber. |
MUGALLAT(A) | (Galat. dan) Yanlış telâffuz edilmiş. |
MUGALLEB | Defâlarca mağlup olan kişi. |
MUGALLÎ | (Galeyân. dan) İyice kaynatılmış. * Ihlamur, papatya gibi çiçeklerin kaynatılmış suyu. |
MUGAMERE | (Ga, uzun okunur) Nefsini zorluğa ve şiddete zorlama. |
MUGAMESE | Suya daldırışmak, birbirini suya daldırmak. |
MUGAMEZE | Birini göz işaretiyle zemmetme. |
MUGAMİR | Nefsini tehlikeye koyan kişi. |
MUGAMMED | (Gamd. dan) Örtülü, kılıflı. Kınına konmuş. |
MUGAMMER | İşten anlamıyan bön kimse. |
MUGAN | (Mug. C.) f. Mecusiler, ateşe tapanlar. Zerdüştler. |
MUGANE | Ateşe tapan mecusilerin âyini. |
MUGANNÎ | Nağmeli ve çeşitli sesle okuyan, ahenkle okuyucu. * Hoş sesle öten. |
MUGANNİYE | Şarkıcı kadın. |
MUGAR | Düşman üzerine hücum etmek. |
MUGARRAK | (Gark. dan) Suya daldırılmış. * Gümüşle süslü. |
MUGARRİD | Pek güzel öten kuş. * Yüksek sesle nefse hoş gelen şarkılar söyliyen. |
MUGAS | Yaban narının kökü. |
MUGASMER | Kaba dokunmuş kötü bez. |
MUGASSAS | Kalıba dökülmüş. |
MUGAŞŞÎ | (Gaşy. den) Bayıltıcı, bayıltan. |
MUGATTÎ | Perdelenmiş, örtülmüş. Üstü örtülü. |
MUGAVELE | Bir kimseyi azdırıp yoldan çıkarmak. * Helâk etmek. |
MUGAVERE | Yağma, çapul. |
MUGAYEBE | Kaybolma. * Bir kimseyi arkasından zemmetme. Gıybet etme. |
MUGAYERET | (Gayr. den) Aykırılık. Uymazlık. Başka türlü olma. |
MUGAYİR | Aykırı. Uymaz. Zıd. Başka türlü. |
MUGAYLAN | Çölde yetişen bir nevi dikenli çalı. Deve dikeni. |
MUGAYLANGÂH | f. Dünya. |
MUGAYLANZAR | f. Dünya. * Deve dikeni biten yer, dikenlik. |
MUGAYYEB | (C.: Mugayyebât) (Gayb. dan) Kayıp. Kaybedilmiş. |
MUGAYYEBAT | (Magibât) Zâhir duygularla bilinmeyen, bizce gaip olan, bilinmeyen şeyler. |
MUGAYYEBÂT-I HAMSE | Beş bilinmeyen. Bizce gaib olan beş şey:1- Kıyamet vakti, 2- Yağmurun ne zaman yağacağı, 3- Ana rahmindeki çocuğun mahiyeti ve ceninin isti'dadı ve mânevi simasının ne olduğu, 4- Yarın insan hayr ve şer olarak ne kazanacağını, 5- İnsanın nerede öleceğini Allah bildirmedikçe kimse bilemez. Bunlara mefâtih-ül gayb da denir.("Mugayyebât-ı Hamse"ye dair Sure-i Lokman'ın âhirindeki âyetin hakkında mühim sualinize gayet mühim bir cevap isterken, maatteessüf şimdiki hâlet-i ruhiyem ve ahvâl-i maddiyem o cevaba müsaid değildir. Yalnız sualinizin temas ettiği bir iki noktaya gayet mücmel işaret edeceğiz. Şu sualinizin meâli gösteriyor ki, ehl-i ilhad tarafından tenkid suretinde mugayyebât-ı hamseden yağmurun gelmek vaktine ve rahm-i mâderdeki ceninin keyfiyetine itiraz edilmiş. Demişler ki: "Rasathânelerde bir âletle yağmurun vakt-i nüzulü keşfediliyor. Onu da Allah'dan başkası da biliyor. Hem röntgen şuâiyle rahm-i maderdeki ceninin müzekker, müennes olduğu anlaşılıyor. Demek mugayyebat-ı hamseye ıttıla' kabildir"?Elcevap: Yağmurun vakt-i nüzulü bir kaideye merbut olmadığı için, doğrudan doğruya meşiet-i hâssa-i İlâhiyye ile bağlı ve hazine-i rahmetten hususi iradeye tâbi olduğunun, bir sırr-ı hikmeti şudur ki: Kâinatta en mühim hakikat ve en kıymetdar mahiyet, nur, vücud ve hayat ve rahmettir ki, bu dört şey; perdesiz, vasıtasız, doğrudan doğruya Kudret-i İlâhiyye ve meşiet-i hassa-i İlâhiyyeye bakar. Sair masnuatta zahiri esbab; kudretin tasarrufuna perde oluyorlar. Ve muttarid kanunlar ve kaideler, bir derece irade ve meşiete hicab oluyor. Fakat vücud, hayat ve nur ve rahmette o perdeler konulmamış. Çünki; perdelerin sırr-ı hikmeti o işte cereyan etmiyor. Madem vücudda en mühim hakikat rahmet ve hayattır; yağmur, hayata menşe ve medâr-ı rahmet, belki ayn-ı rahmettir. Elbette vesait perde olmıyacak. Kaide ve yeknesaklık dahi, meşiet-i hassa-i İlâhiyyeyi setretmiyecek; tâ ki, her vakit herkes herşeyde şükür ve ubudiyete ve sual ve duaya mecbur olsun. Eğer bir kaide dahilinde olsaydı, o kaideye güvenip şükür ve rica kapısı kapanırdı. Güneşin tuluunda ne kadar menfaatler olduğu mâlumdur. Halbuki muttarid bir kaideye tabi olduğundan, Güneşin çıkması için dua edilmiyor ve çıkmasına dair şükür yapılmıyor. Ve ilm-i beşerî, o kaidenin yoluyla yarın Güneşin çıkacağını bildiği için, gaibden sayılmıyor. Fakat yağmurun cüz'iyatı bir kaideye tâbi olmadığı için, her vakit insanlar rica ve dua ile dergâh-ı İlâhiyyeye ilticaya mecbur oluyorlar. Ve ilm-i beşerî, vakt-i nüzulünü tayin edemediği için, sırf hazine-i rahmetten bir nimet-i hassa telâkki edip hakiki şükrediyorlar.İşte bu âyet, bu nokta-i nazardan yağmurun vakt-i nüzulünü, Mugayyebat-ı Hamse'ye idhal ediyor. Rasadhanelerdeki âletle, bir yağmurun mukaddematını hissedip vaktini tayin etmek, gaibi bilmek değil, belki gaibden çıkıp âlem-i şehadete takarrubu vaktinde bazı mukaddematına ıttıla' suretinde bilmektir. Nasıl, en hafi umur-u gaybiye vukua geldikte veyahud vukua yakın olduktan sonra hiss-i kabl-el-vukuun bir nev'iyle bilinir. O, gaybı bilmek değil; belki o, mevcudu veya mukarreb-ül-vücudu bilmektir. Hatta ben kendi âsâbımda bir hassasiyet cihetiyle yirmi dört saat evvel, gelecek yağmuru bazen hissediyorum. Demek yağmurun mukaddematı, mebâdileri var. O mebâdiler, rutubet nev'inden kendini gösteriyor, arkasından yağmurun geldiğini bildiriyor. Bu hal, aynen kaide gibi, ilm-i beşerin gaibden çıkıp daha şehadete girmiyen umura vüsule bir vesile olur. Fakat daha âlem-i şehadete ayak basmayan ve meşiet-i hassa ile rahmet-i hassadan çıkmıyan yağmurun vakt-i nüzulünü bilmek, ilm-i Allâm-ül-Guyub'a mahsustur.Kaldı İkinci Mes'ele: Röntgen şuâiyle rahm-ı mâderdeki çocuğun erkek ve dişisini bilmek ile $ âyetinin meâl-i gaybîsine münafi olamaz. Çünki: Âyet yalnız zükuret ve ünuset keyfiyetine değil, belki o çocuğun acib istidad-ı hususisi ve istikbalde kesbedeceği vaziyetine medar olan mukadderat-ı hayatiyesinin mebâdileri, hatta simasındaki gayet acib olan sikke-i Samediyet muraddır ki, çocuğun o tarzda bilinmesi, ilm-i Allâm-ül-Guyub'a mahsustur. Yüzbin röntgen-misal fikr-i beşerî birleşse, yine o çocuğun umum efrâd-ı beşeriyeye karşı birer alâmet-i fârikası bulunan yalnız hakiki sima-yı vechiyesini keşfedemez. Nerede kaldı ki sima-yı veçhisinden yüz defa daha harika olan istidadındaki sima-yı mâneviyi keşfedebilsin. Başta dedik ki: Vücud ve hayat ve rahmet, bu kâinatta en mühim hakikatlardır ve en mühim makam onlarındır. İşte onun için o câmi hakikat-ı hayatiye, bütün incelikleriyle ve dekaikiyle irade-i hassaya ve rahmet-i hassaya ve meşiet-i hassaya bakmalarının bir sırrı şudur ki; hayat, bütün cihazatiyle ve cihâtiyle şükür ve ubudiyet ve tesbihin menşe' ve medârı olduğundandır ki, irade-i hassaya hicab olan yeknesaklık ve kaidelik ve rahmet-i hassaya perde olan vesâit-i zahiriye konulmamıştır. Cenab-ı Hakkın rahm-ı mâderdeki çocukların sima-yı maddî ve mânevîlerinde iki cilvesi var:Birisi : Vahdetini ve Ehadiyetini ve Samediyetini gösterir ki, o çocuk âzâ-yı esasîde ve cihazat-ı insaniyenin envâında sair insanlarla muvafık ve mutabık olduğu cihetle, Hâlık ve Sâniinin vahdetine şehadet ediyor. O cenin bu lisan ile bağırıyor ki: "Bana bu sima ve âzâyı veren kim ise, bütün esasat-ı âzâda bana benzeyen bütün insanların sânii dahi O'dur. Ve hem bütün zihayatın sânii O'dur."İşte rahm-i mâderdeki ceninin bu lisanı, gaybî değil, kaideye ve ıttırada ve nev'ine tâbi olduğu için mâlumdur, bilinebilir. Âlem-i şehadetten âlem-i gayba girmiş bir daldır ve bir dildir.İkinci Cihet : Sima-yı istidadiye-i hususiyesi ve sima-yı veçhiye-i şahsiyesi lisaniyle Sâniinin ihtiyarını, iradesini ve meşietini ve rahmet-i hassasını ve hiçbir kayd altında olmadığını, bağırıp gösteriyor. Fakat bu lisan, gayb-ül-gaybdan geliyor. İlm-i ezeliden başkası, kabl-el-vücud bunu göremiyor ve ihata edemiyor. Rahm-i mâderde iken bu simanın binde bir cihazatı görünmekle, bilinmiyor!Elhasıl: Ceninin sima-yı istidadîsinde ve sima-yı veçhiyesinde hem delil-i vahdaniyet var, hem ihtiyar ve irade-i İlâhiyyenin hücceti vardır. L.) |
MUGAYYEBE | Gizli şey. Görünmeyen ve saklı olan nesne. |
MUGAYYER | (Gayr. dan) Değiştirilmiş, başkalaştırılmış. Tağyir edilmiş. |
MUGAYYİR | Tağyir eden, değiştiren. |
MUGAZANE | Gözün yanlarında olan büklüm. |
MUGAZEBE | Karşılıklı olarak birbirini kızdırıp gazaba getirme. |
MUGAZELE | (Ga, uzun okunur) Aşıkane şakalaşma, lâtifeleşme. |
MUGAZIB | Gadap etmek, kızmak, hiddetlenmek. |
MUGBEÇE | (C.: Mugbeçegân) f. Meyhaneci çırağı. * Mecusi çocuğu. |
MUG-BEÇEGÂN | (Mugbeçe. C.) f. Mecusi çocukları. * Meyhâne çırakları. |
MUGBER | (Gubar. dan) Gücenmiş, darılmış, küskün. * Tozlanmış, tozlu. |
MUGBERR-ÜL HÂTIR | Hatırı kalmış, gücenmiş. |
MUGBİR | Gücenmiş. İğbirar sahibi. * Toz koparan. |
MUGF | Uyuyan. |
MUGFEL | (Guful. den) Aldatılmış, iğfâl olunmuş. Kandırılmış. |
MUGFİL | Aldatan, iğfal eden. |
MUGİDD | Gadap edici, kızgın, hiddetlenici. |
MUGÎS | Yardım eden, yardıma koşan. Medet edici. Muin. |
MUGİŞŞ | Birisini fenalığa bırakan, aldatan. |
MUG-KEDE | f. Meyhane. * Ateşe tapanların ibadethanesi. |
MUGLAK | (Galak. den) Kapalı, kilitli. * Anlaşılmaz, çapraşık söz. |
MUĞLAKAT | (Muğlak. C.) Kapalı ve anlaşılması zor olan şeyler. |
MUĞLAKİYYET | Muğlak olma hali. Anlaşılmazlık. |
MUGLİYY | Kaynamış çiçek, papatya veya ıhlamur suyu. |
MUGNAT | İhtiyaç. |
MUGNÎ | Def'edici, kovan. * Zengin eden, müstağni kılan. * Doyuran gönlünü tok eden. |
MUGRAK | (Gark. dan) Batmış veya batırılmış (suya). Gark edilmiş. |
MUGRE | Bulanıklık. |
MUGREM | Âşık, tutkun. |
MUGREMUN | Ağır borca uğratılmış olanlar. |
MUGRİB | Anka kuşu. |
MUGRÎL | şişmiş maktul. |
MUGŞA | (Gaşy. den) Bürünmüş, örtülmüş. |
MUGTAB | Gıybet söyleyici, gıybet eden. |
MUGTANEM | Ganimet olarak alınmış olan, alınan. |
MUGTASIB | Gasb eden, zorla alan. |
MUGTEBIT | Gıbta olunmuş, hâli iyi olan kimse. |
MUGTEDÎ | (Gıda. dan) Gıda alan, gıdalanan. Beslenen. |
MUGTELİM | Hırs ve şehveti çok olan. |
MUGTEMİZ | Gammazlıyan. |
MUGTENEM | (Ganimet. den) Ganimet olarak alınmış. |
MUGTENİM | Ganimet olarak alan. Bedava alan. Ganimet bilen. |
MUGTERİB | (Gurub. dan) Batan, gurub eden. * Gurub. * (Gurbet. den) Gurbete giden. Gurbete çıkan. |
MUGTERİF | Elini daldırarak avucuyla su alan. |
MUGTERİK | Batan, suda boğulan, garkolan. |
MUGTESİL | (Gusl. den) Yıkanan, gusleden. |
MUGVE | (C: Mugveyât) Canavarı düşürüp yakalamak için kazıp ağzını örttükleri kuyu. |
MUGZİB | (Gazab. dan) Gazaba getiren, kızdıran. |
MUHAB | Kendisinden ürkülüp korkulan. |
MUHABA | Korku, perva, havf, çekingenlik. |
MUHABBET | Sevgi, sevme. * Sohbet. Ruhun, kendisinden lezzet duyduğu şeye meyletmesi. (Zıddı: Buğzetme ve adavettir.)(Eğer denilse: Al-i Beyt'e muhabbeti, Kur'an emrediyor. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm çok teşvik etmiş. O muhabbet, Şialar için belki bir özür teşkil eder. Çünki ehl-i muhabbet, bir derece ehl-i sekirdir. Ne için Şialar hususan Râfızîler, o muhabbetten istifade etmiyorlar; belki, işâret-i Nebeviye ile o fart-ı muhabbetten mahkûmdurlar.Elcevab: Muhabbet iki kısımdır:Biri : Mâna-yı harfiyle, yâni; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hesabına, Cenab-ı Hak nâmına, Hazret-i Ali ile Hasan ve Hüseyin ve Âl-i Beyt'i sevmektir. Şu muhabbet Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın muhabbetini ziyadeleştirir. Cenab-ı Hakk'ın muhabbetine vesile olur. Şu muhabbet meşrudur, ifratı zarar vermez, tecavüz etmez, başkalarının zemmini ve adavetini iktiza etmez.İkincisi : Mâna-yı ismiyle muhabbettir. Yâni: Bizzat onları sever. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ı düşünmeden Hazret-i Ali'nin kahramanlıklarını ve kemâlini ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in yüksek faziletlerini düşünüp sever. Hattâ Allah'ı bilmese de, Peygamber'i tanımasa da yine onları sever. Bu sevmek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın muhabbetine ve Cenab-ı Hakk'ın muhabbetine sebebiyet vermez; hem ifrat olsa, başkaların zemmini ve adavetini iktiza eder.İşte işaret-i Nebeviye ile, Hazret-i Ali hakkında ziyade muhabbetlerinde, Hazret-i Ebu Bekir-is Sıddık ile Hazret-i Ömer'den teberri ettiklerinden hasârete düşmüşler. Ve o menfi muhabbet, sebeb-i hasârettir. M.) |
MUHABBETDARANE | Muhabbete yakışır şekilde. |
MUHABBETKÂR | Muhabbetli, sevgi gösteren. |
MUHABBETNAME | f. Sevgisini bildiren yazılı kâğıt. Aşkını bildiren yazı. |
MUHABBETULLAH | Cenab-ı Hakk'a karşı beslenen ihlâslı sevgi.(...Sende, senin nefsine olan şedid muhabbetin O'nun zâtına karşı muhabbet-i zâtiyedir ki, sen su-i istimal edip kendi zâtına sarfediyorsun. Öyle ise, nefsindeki eneyi yırt, hüveyi göster. Ve kâinata dağınık bütün muhabbetlerin, O'nun esmâ ve sıfâtına karşı verilmiş bir muhabbettir. Sen su-i istimal etmişsin, cezasını da çekiyorsun. Çünkü yerinde sarfolunmayan bir muhabbet-i gayr-i meşruanın cezası, merhametsiz bir musibettir. Rahman-ür-Rahim ismiyle hurilerle müzeyyen Cennet gibi senin bütün arzularına câmi' bir meskeni, senin cismani hevesatına ihzar eden ve sair esmâsiyle senin ruhun, kalbin, sırrın, aklın ve sair letâifin arzularını tatmin edecek ebedi ihsanatını, o cennette sana müheyya eden ve her bir isminde mânevi çok hazine-i ihsan ve kerem bulunan bir Mahbub-u Ezelinin, elbette bir zerre muhabbeti, kâinata bedel olabilir. Kâinat O'nun bir cüz'i tecelli-i muhabbetine bedel olamaz. S.)(Velâyet yollarının ve tarikat şubelerinin en mühim esası ihlâsdır. Çünkü, ihlâs ile hafi şirklerden halâs olur. İhlâsı kazanmıyan, o yollarda gezemez ve o yolların en keskin kuvveti, muhabbettir. Evet muhabbet; mahbubunda bahaneler aramaz ve kusurlarını görmek istemez. Ve kemâline delâlet eden zayıf emâreleri, kavi hüccetler hükmünde görür. Dâima mahbubuna tarafdardır.İşte bu sırra binaendir ki, muhabbet ayağı ile marifetullaha teveccüh eden zâtlar şübehata ve itirâzata kulak vermezler, ucuz kurtulurlar. Binler şeytan toplansa, onların mahbub-u hakikisinin kemâline işaret eden bir emareyi, onların nazarında ibtal edemez. Eğer muhabbet olmazsa, o vakit kendi nefsi ve şeytanı ve harici şeytanların ettikleri itirazât içinde çok çırpınacak. Kahramancasına bir metanet ve kuvvet-i imân ve dikkat-ı nazar lâzımdır ki, kendisini kurtarsın.İşte bu sırra binaendir ki, umum meratib-i velâyette, mârifetullahtan gelen muhabbet, en mühim mâye ve iksirdir. Fakat muhabbetin bir vartası var ki, ubudiyyetin sırrı olan niyazdan, mahviyetten, naza ve dâvaya atlar, mizansız hareket eder. Mâsiva-yı İlâhiyeye teveccühü hengâmında, mâna-yı harfîden mâna-yı ismîye geçmesi ile, tiryak iken zehir olur. Yâni gayrullahı sevdiği vakit Cenab-ı Hak hesabına ve onun nâmına, onun bir âyine-i esmâsı olmak ciheti ile rabt-ı kalb etmek lâzım iken; bazan o zâtı o zât hesabına kendi kemâlât-ı şahsiyesi ve cemâl-i zâtîsi nâmına düşünüp, mâna-yı ismîyle sever. Allah'ı ve Peygamber'i düşünmeden yine onları sevebilir. Bu muhabbet, muhabbetullaha vesile değil, perde oluyor. Mâna-yı harfî ile olsa, muhabbetullaha vesile olur, belki cilvesidir denilebilir. M.)( $ âyetinde i'cazlı bir îcaz vardır. Çünki çok cümleler, bu üç cümlenin içinde dercedilmiştir. Şöyleki: Şu âyet diyor ki: "Allah'a (Celle Celâluhu) imanınız varsa elbette Allah'ı seveceksiniz. Mâdem Allah'ı seversiniz, Allah'ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise, Allah'ın sevdiği zâta benzemelisiniz. Ona benzemek ise, ona ittiba etmektir. Ne vakit ona ittiba etseniz. Allah da sizi sevecek. Zâten siz Allah'ı seversiniz, tâ ki, Allah da sizi sevsin". L.) |
MUHABERAT | Muhabereler. Haberleşmeler. Haberleşme yapan dâireler. |
MUHABERE | Haberleşme. Karşılıklı birbirine haber verme. |
MUHABERE MEMURU | Telgrafçı. |
MUHABİR | Haber veren, haberci. * Gazeteye havadis gönderen kimse. |
MUHACAT | (Hecv. den) Birbirini hicvetme. Karşılıklı olarak birbirlerini yerme. |
MUHACAT | Bilmece hususunda birbiriyle zekâ yarışına çıkma. |
MUHACCE | (Hüccet. den) İddiâ edip münakaşa ederek deliller ve hüccetler gösterme. İsbatlar gösterme. |
MUHACCEB | Perdelenmiş, tecrid edilmiş. Perde ile ayrılmış. |
MUHACCEL | Ayağı sekili, beyazlı at. * Gerdeğe konulmuş. |
MUHACERE | Birbirini men'etmek, birbirine engel olmak. |
MUHACCİL | (Haclet. den) Utandıran, tahcil eden. |
MUHACEMAT | Hücumlar, üşüşmeler. Her taraftan ve birden hücum etmeler. |
MUHACEME | Hücum etme, saldırma. |
MUHACERAT | Göç etmeler, hicretler. Muhacirlik. |
MUHACERET | (Hicret. den) Hicret etme, göç etme, göçme. |
MUHACET | (Hecv. den) Karşılıklı olarak birbirini hicvetme, yerme. |
MUHACEZE | Fısıldamak. |
MUHACİM | Hücum eden, saldıran. |
MUHACİMÎN | (Muhâcim. C.) Hücum edip saldıranlar, üşüşenler. |
MUHACİR | Göç eden, bir memleketten kalkıp, başka bir yere yerleşen. * Mc: Allah'ın yasak ettiğinden uzaklaşan. |
MUHACİRÎN | Göç edenler, hicret edenler. İslâmiyetin ilk zuhurunda İslâm olanlardan Mekke'den Medine'ye hicret eden sahâbeler. (Bak: Ensar) |
MUHADAA(T) | (Had'. dan) Aldatma, hile yapma, oyun etme. |
MUHADAT | Hediyeleşmek. Karşılıklı olarak hediyeler vermek. |
MUHADDA' | Aldana aldana bilgi ve tecrübe sâhibi olan. |
MUHADDAB | Boyanmış. |
MUHADDAR | Yeşil renkle boyanmış. Rengi yeşil yapılmış. |
MUHADDE | (Hadde. den) Bilenmiş. * Sınırlanmış, belirlenmiş, hudutlandırılmış. |
MUHADDE | Muhâlefet, uyuşmazlık. |
MUHADDEB | Kamburlu, tümsekli, üstü yumru olan. Dürbin camı gibi yumru olan. |
MUHADDED | Sınırı belirtilmiş olan. Sınırlanmış, tahdid edilmiş. |
MUHADDED | Eti buruşmuş olan. |
MUHADDER | (Muhaddere) Kapalı, örtülü. * Nâmuslu müslüman kadını. |
MUHADDES | Haber verilmiş. Tahdis olunmuş, şükranla bildirlimiş. Sadık-ül hads olan kimse. * Her zan, tahmine feraseti isabetli olan. * Nakil ve rivayet edilmiş olan. |
MUHADDİD | Keskinleştirici, bileyici. * Sınırlıyan, sınırını tâyin eden. Tahdid eden. Hududlandıran. |
MUHADDİR | Şişiren, kabartan. |
MUHADDİR(E) | Uyuşturucu ilâç. |
MUHADDİRAT | (Muhaddire. C.) Uyuşturucu ilâçlar. |
MUHADDİS | Hadis ilminin bir çok usul ve füruunu bilen zât. Peygamber Efendimizin (A.S.M.) hâl ve sözlerini bize nakleden ve hadis ilminin mütehassısı. |
MUHADDİSÎN | Hadis ilmiyle uğraşan eskiden gelmiş büyük ve kâmil zâtlar. Peygamberimizin (A.S.M.) sözünü işiterek bildirenler. (Bak: Hâfız) |
MUHADDİSÎN-İ MUHADDESÛN | Allah tarafından kendilerine ilham olunan muhaddisler. |
MUHADDİŞ | Kulağı tırmalıyan. Tahdiş eden. |
MUHADEA | Aldatmak, hilecilik, oyun etmek. |
MUHADEME | Hizmet etmek. |
MUHADENET | Yakın ahbablık, samimiyet. Dostluk. |
MUHADENET | Barışma. * Veda etme. |
MUHADERE | Sür'at etmek. |
MUHADESE | (Hadis. den) Konuşma. Birbirine hikâye söyleme. |
MUHADEŞE | Tırmalama. Sıkıntı ve zahmet verme. |
MUHADİ' | (Had'. dan) Aldatan, kandıran. Hile eden, oyun yapan. |
MUHADİANE | f. Aldatarak, hile yaparak. |
MUHADİŞ | Zahmet, ıztırab ve sıkıntı verici. Tırmalayıcı. |
MUHAFAZA | Zarar ve ziyandan sakınıp korumak. * Himâye ve hıfzetmek. Gözetlemek. * Bir şeye devamlı olmak. |
MUHAFAZAKÂR | f. Koruyucu. * Dinî amel ve işlere muhabbet eden. Dinî inanışında sağlam olan ve değiştirmeden muhafaza eden yüksek ve sâdık insan. |
MUHAFAZAT | Muhafızlık, koruyuculuk. |
MUHAFETE | Söyleme, yavaş okuma. |
MUHAFFEF | Hafiflendirilmiş, hafif edilmiş olan. |
MUHAFFİF | (Hıffet. den) Hafifleten, hafifletici. |
MUHAFIZ | Muhafaza eden. Değiştirmeyen. Saklayan. Koruyan. Bekçi. |
MUHAFIZÎN | (Muhafız. C.) Muhafızlar, bekçiler. Bir yeri koruyup bekleyen kimseler. |
MUHAHA | Kemikten çıkan nesne. |
MUHAK | (Mahâk - Mihâk) Her arabi ayın son üç gecesi. |
MUHAKAT | Bir kimseyi ahmak yerine koyma. |
MUHAKAT | Müşabehet eylemek. Bir kimseyi taklid etmek. * Birbirine hikâye söylemek. |
MUHAKEMAT | (Muhakeme. C.) Muhakemeler. |
MUHAKEME | (C.: Muhakemât) (Hüküm. den) Dava için iki tarafın mahkemeye baş vurması. * İki tarafın mahkemeye baş vurması. * İki tarafı dinleyip hüküm vermek. * Düşünmek. * Zihinde inceleme yapmak. * Karar vermek için iyice düşünmek. |
MUHAKEME-İ GIYABİYE | Dâvâcılardan biri veya her ikisi de bulunmadıkları hâlde mahkemece verilen karar. |
MUHAKÎ | Benzeyen, benzer olan. |
MUHAKKA | Çekişme. * Hak iddia etme. |
MUHAKKAK(A) | (Hakk. dan) Hakikatı ve gerçeği belli olmuş. Tahkik edilmiş. Doğru. * Mutlaka ne olursa olsun. |
MUHAKKAR | Hakir görülen. Hakarete uğramış. |
MUHAKKİK | Hakikatı araştırıp bulan. İç yüzüne inceliyerek vakıf olan. * Hakikat âlimi. Hakikatlara hakkı ile vakıf ve ehl-i tahkik olan büyük İslâm âlimi. |
MUHAKKİKANE | f. Gerçeği ve hakikatı araştıran bir kimseye yakışır surette. Muhakkik olan bir insana yakışacak şekilde. |
MUHAKKİKÎN | Hakikatı bulup meydana çıkaranlar. * İç yüzünü araştırıp bulan büyük İslâm âlimleri ve velileri. Hakikat araştıran, hak âlimleri. |
MUHAKKİR | Hakir gören, zelil ve hor gören. |
MUHAKKİRÂNE | f. Tahkir edercesine. Hakarette bulunurcasına. |
MUHAL | İmkânsız, vukuu mümkün olmayan. Bâtıl, boş söz. * Hurâfe olan nazariye. |
MUHAL-İ ÂDİ | Herkesin anlayabileceği imkânsızlık ve muhal. Az düşünenlerin de bilebileceği, mümkün olmayan iş. |
MUHALAA | (Muhâlaat) Birbirlerinden resmen ayrılma (karı-koca.) |
MUHALAT | (Muhal. C.) Mümkün olmayanlar. Muhaller. Muhal ve bâtıl olan şeyler. |
MUHALATA | (Halt. dan) Karışma, güzel uyuşma, anlaşma. |
MUHALATÂT | Güzel anlaşmalar, karışmalar, uyuşmalar. |
MUHALE | Dostluk, sadâkat. |
MUHALEBE | Beraberce süt sağmak. |
MUHALEFET | Kabulsüzlük. Karşı durma. Uyuşmazlık. Zıt gitmek. Zıddiyet. Muvafık olmamak. |
MUHALEFET-ÜN Lİ-L HAVADİS | Cenab-ı Hakk'ın ne zâtında ne sıfâtında (mevcud olsun, mevhum olsun, muhayyel olsun), hiç bir şeye hiç bir cihette benzememesi. |
MUHALESE | Bir şeyi alıp kaçmak. |
MUHALESET | (Hulus. dan) Birbirlerine iyi muamele etme. Birbirleriyle dostça geçinme. |
MUHALHİL | Havayı hafifleten. |
MUHALİB | Süt sağan. * Devrin hayır ve şerli işlerini tecrübe eden. |
MUHALİF | Uymayan. Birbirine benzemiyen. Birbirine zıt olan. * Başka şekilde düşünen. * Karşı duran. |
MUHALİFÎN | Muhalif olanlar. Muhalifler. |
MUHALİF | Yardımcı. |
MUHALLA | Tahliye olunmuş. Boşaltılmış. * Serbest bırakılmış. |
MUHALLA | Süslenmiş. Süs yapılmış. |
MUHALLAK | Tıraş olmuş. * Hacıların Mina'da tıraş oldukları yer. |
MUHALLASA | Mevruz otu denilen bir nevi ot. |
MUHALLEB | Nakışı ve güzelliği çok olan elbise. * Cam. * Aldanmış. |
MUHALLED | (Huld. dan) Ebedî. Dâimî. Bâki. Sürekli olarak kalan. |
MUHALLEDAT | (Muhalled. C.) Dâimî olarak kalacak şeyler. * şâheserler. |
MUHALLEDÎN | (Muhalled. C.) Sürekli ve dâimî olarak kalan şeyler. |
MUHALLEDÛN | Bâki ve dâimî olanlar. * Dâimî surette Cennet'te kalacak olanlar. |
MUHALLEF | Bir ölünün bıraktığı mal. * Geride kalan. |
MUHALLEFAT | (Muhallefe. C.) Ölen bir kimsenin bıraktığı şeyler. Metrukât. |
MUHALLEFE | Ölen bir adamın dul kalan karısı. |
MUHALLES | Kurtarılmış. Tahlis olunmuş. |
MUHALLIK | Tıraş eden. * Tıraş olan. |
MUHALLÎ | Süslendiren, yaldızlayan. |
MUHALLÎ | Boşaltan. Tahliye eden. |
MUHALLİD | (Huld. den) Ebedîleştiren. Devamlı, sürekli ve ebedî kılan. |
MUHALLİL | (Hall. den) Eriten. Analiz yapan, tahlil eden. * Fık: Üç talakla boşanan ve iddetini bitiren bir kadınla evlenen erkek. (Karıyı boşayan birinci kocaya: Muhallelün leh denir.) * Tıb: Şişlere, iltihablara yarıyan ilaç. |
MUHALLİM | Halim selim eden. Yavaş kılan. (Öfkeli birisini) yumuşatan. |
MUHALLİS | (Halâs. dan) Kurtaran, halâs kılan, tahlis eden. |
MUHALLİT | (Halt. dan) Karıştıran, tahlit eden. |
MUHALÜN ALEYH | Fık: Havaleyi ödeyecek kimse. Üzerine havale yapılan şahıs. |
MUHALÜN BİH | Fık: Birine havale olunan mal. |
MUHALÜN LEH | "Lehine gönderilen" Alacaklı olan kişi. |
MUHAMAT | Korumak. * Avukatlık etmek. * Birinden birşeyi def etmek. |
MUHAMERE | Karışmak. * Gizlemek. |
MUHAMESE | Fısıldaşma. |
MUHAMÎ | Avukat. * Himaye eden. |
MUHAMMAT | Kızdırılmış nesne. |
MUHAMMED | Pek çok tekrar tekrar övülmüş, medhedilmiş meâlinde bir isim olup ilk olarak Peygamberimize (A.S.M.) verilmiştir. (Allahımızın bütün insanlara son peygamberi olan Hz. Muhammed (A.S.M) Efendimiz, Arabistan'da Mekke-i Mükerreme şehrinde milâdi 571 tarihinde dünyaya teşrif etmişlerdir.Fahr-i Âlem Efendimiz, Kureyş kabilesinden ve Haşim âilesindendir. Muhterem pederinin adı Abdullah, dedesinin adı Abdülmuttalib, vâlidesinin adı ise Amine'dir.Peygamberimizin (A.S.M.) baba cihetinden mübarek nesebleri şöyledir. Hz. Muhammed İbn-i Abdullah, ibn-i Abdulmuttalib, Haşim, Abdi Menaf, Kusey, Hakim, Mürre, Keab, Lüey, Galib, Fihr, Mâlik, Nazr, Kinane, Huzeyme, Müdrike, İlyas, Mudar, Mirar, Mead, Adnan. Adnan da İsmâil Aleyhisselâm'ın oğlu Kıyzar'ın neslindendir. Adlarını yazdığımız bu zatlardan her birinin evlâdı birçok kabilelere ayrılmış, Mâlik'in oğlu Fihr'in evlâdından da Kureyş kabilesi teşekkül etmiştir.Resul-i Ekrem Efendimizin (A.S.M.) vâlidesi cihetinde yüksek nesebleri de şöyledir: Hz. Muhammed ibn-i Amine Bint-i Vehb, ibn-i Abdi Menaf, ibn-i Zühre, ibn-i Hâkim.Peygamber Efendimizin (A.S.M.) babası tarafından mübârek nesebiyle anası tarafından nesebi, Mürre oğlu Hâkim'de birleşirler.Peygamber Efendimizin dedesi ve zamanında Kureyş kabilesinin reisi bulunan Abdülmuttalib, Kâbe-i Muazzama'nın mütevellisiydi. Ebu Tâlib, Ebu Leheb, Hâris, Zübeyr, Hamza, Abbas, Abdullah v.s. adında onüç oğlu vardı. Fakat bunların içinde en fazla Abdullah'ı severdi. Çünki onda başka bir güzellik, başka bir nuraniyet vardı. Abdülmuttalib, bu sevgili oğluna Benî Zühre reisi Vehb'in kızı Amine'yi nikâhla aldı. Abdullah Hazretleri, Peygamber Efendimiz doğmadan iki ay evvel bir ticaret kafilesiyle Medine-i Münevvere'ye gidip orada vefat etti ki, daha yirmibeş yaşında bulunuyordu. Bu cihetle Fahr-i Âlem Efendimiz (A.S.M.) yetim kaldı.Peygamber Efendimizin çocukluk devresi pek kudsi bir halde geçmiştir. Daha doğar doğmaz bir takım hârikalar meydana gelmiştir. (Bak: Delâil-i Nübüvvet) Süt anası, Beni Sa'd kabilesinden Haris'in refikası Halime idi. Dört sene onun yanında kaldı. Annesi Hz. Amine ile birlikte Medine-i Münevvere'ye dayı-zâdeleri bulunan Neccar oğullarını ziyarete gittiler. Sonra Mekke-i Mükerreme'ye dönerlerken Hz. Amine, Ebva denilen yerde daha yirmi yaşında olduğu halde vefat etti. Altı yaşında öksüz kalan Peygamberimizi, Ümmieymen adındaki dadısı alıp, Mekke-i Mükerreme'ye getirip dedesi Hz. Abdülmuttalib'e teslim etti. İki sene sonra da dedesi vefat edince amcası Ebu Tâlib'in yanında kaldı.Peygamber Efendimiz gençliğinde Kureyş kabilesi arasında büyük bir şeref ve şânı haiz bulunuyordu. Kendisine "Muhammed-ül Emin" deniliyordu. Yirmibeş yaşında iken, pek yüksek bir ruha sahib, pek şerefli bir hânedana mensub olan ve daha genç iken dul kalmış olup çok zengin olan Huveylid kızı Hatice ile evlendi. Peygamber Efendimiz, tam kırk yaşlarına girince Peygamberlik şerefine nâil oldu. Kendisine peygamberlik verilince ilk evvel çevresinde bulunan kişileri hususi surette İslâm dinine dâvet etmişti. Bu dâveti ilk önce Hz. Hatice vâlidemiz kabul etti. Sonra Kureyşin büyüklerinden olan Hz. Ebubekir-is sıddık ile Peygamberimizin âzatlısı olan Zeyd ibn-i Harise ve peygamberimizin amcası Ebu Tâlib'in oğlu olup, henüz dokuz-on yaşlarında olan Hz. Ali kabul ettiler. Bir müddet sonra da Hz. Ebubekir'in vasıtasıyla Osman bin Affan, Abdurrahman ibn-i Avf, Sa'd ibn-i Ebu Vakkas, Zübeyr ibn-ül Avvam, Talha-t-übnü Ubeydullah Hazretleri İslâmiyetle müşerref oldular.Bi'setin ondördüncü senesinde Mekke'deki müslümanlar, Medine-i Münevvere'ye hicret ettiler. Peşinden de Peygamberimiz Hz. Ebubekir ile birlikte hicret etti. (Bak: Hicret)Peygamberimiz (A.S.M.) hicretin onbirinci senesinin Rebiülevvel ayının onikisinde pazartesi günü Medine-i Münevvere'de hücre-i saadetinde vefat etti.) (B.İ.İ.)(Şu kâinatın Sâhib ve Mutasarrıfı, elbette bilerek yapıyor ve hikmetle tasarruf ediyor. Ve her tarafı görerek tedvir ediyor. Ve her şeyi bilerek, görerek terbiye ediyor ve her şeyde görünen hikmetleri, gayeleri, faydaları irade ederek tedvir ediyor. Mâdem yapan bilir; elbette bilen konuşur. Mâdem konuşacak, elbette zişuur ve zifikir ve konuşmasını bilenlere konuşacak. Mâdem zifikirle konuşacak; elbette zişuurun içinde en cem'iyetli ve şuuru külli olan insan nev'i ile konuşacaktır. Mâdem insan nev'i ile konuşacak, elbette insanlar içinde kabil-i hitab ve mükemmel insan olanlarla konuşacak. Mâdem en mükemmel ve istidâdı en yüksek ve ahlâkı ulvi ve nev'-i beşere muktedâ olacak olanlarla konuşacaktır. Elbette, dost ve düşmanın ittifakı ile, en yüksek isti'datta ve en âli ahlâkta ve nev-i beşerin humsu ona iktida etmiş ve nısf-ı arz onun hükm-ü mânevîsi altına girmiş ve istikbal onun getirdiği nurun ziyası ile bin üçyüz sene ışıklanmış; ve beşerin nuranî kısmı ve ehl-i imanı mütemadiyen günde beş defa onunla tecdid-i biat edip, ona dua-i rahmet ve saadet edip, ona medh ve muhabbet etmiş olan Muhammed (A.S.M.) ile konuşacak.. ve konuşmuş ve Resul yapacak ve yapmış; ve sair nev-i beşere rehber yapacak ve yapmıştır. M.) (Bak: Fahr-i Kâinat ve Resulullah ve Mefhar-ı mevcudat)(Zât-ı Zülcelâl (C.C.) demiş: $ Bütün ümmet, hattâ düşmanları da dahil olduğu halde icma etmişler ki, bütün ahlâk-ı haseneye câmi'dir.Nübüvvetten evvel ondaki ahlâk-ı hamidenin kemâline tercüman olan Muhammed'ül Emin ünvaniyle iştihar etmişler.Hazret-i Aişe (R.A.) her vakit derdi: $ Demek Kur'an tazammun ettiği bütün ahlâk-ı haseneye câmi idi. İşte o Zât-ı Kerimde icma-ı ümmetle tevatür-ü mânevî-i kat'îyle sabittir ki; insanların sîreten, sureten en cemili ve en halimi ve en sâbiri ve en şâkiri ve en zâhidi ve en mütevazii ve en afifi ve en cevâdı ve en kerimi ve en rahimi ve en âdili, herkesten ziyade mürüvvet, vakar, afv, sıhhat-ı fehim, şefkat gibi ne kadar secâya-yı âliyye varsa en mükemmel bir fihriste-i nuranîsidir. Bunların içindeki nokta-i i'caz şudur ki: Ahlâk-ı hasene çendan birbirine mübayin değil, fakat derece-i kemâlde birbirine müzaheme eder. Biri galebe çalsa öteki zayıflaşır. Meselâ: Kemâl-i hilm ile kemâl-i şecaat, hem kemal-i tevazu ile kemal-i şehamet, hem kemal-i merhamet ve mürüvvet, hem tam iktisat ve itidal ile tamam-ı kerem ve sehavet, hem gayet vakar ile nihayet haya, hem gâyet şefkat ile nihayet Elbuğzu fillah, hem gayet afv ile nihayet izzet-i nefs, hem gayet tevekkül ile nihayet içtihad gibi mecâmi-i ahlâk-ı mütezahime birden derece-i âliyyede bir zâtta içtimâı müzayakasız inkişafları mu'cizelerin mu'cizesidir. Bediüzzaman) |
MUHAMMED SURESİ | Kur'an-ı Kerim'in 47. Suresi olup Kıtal Suresi de denir. Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur. |
MUHAMMEDÎ | Hz. Muhammed'e (A.S.M.) mensub olan. Müslüman. (Ecnebi dillerinde geçen bu mânadaki tabirlere göre Muhammedî, Muhammedîlik: Müslüman ve Müslümanlık mânasına gelmektedir.) |
MUHAMMEDİYYUN | Müslümanlar. Hz. Muhammed'in (A.S.M.) ümmetinden olanlar. |
MUHAMMEN | (Hamn. den) Tahmin edilen. Ortalama olarak bir değer kabul edilen. Sanılan. |
MUHAMMER | (Hamr. dan) Mayalanmmış, ekşiyip kabarmış. * Yoğurulmuş. |
MUHAMMER | (Himâr. dan) Kendine eşek denilmiş. Eşeğe benzetilmiş. Tahmir olunmuş. |
MUHAMMERE | Başı beyaz, cesedi siyah olan koyun. * Örtülmüş nesne. |
MUHAMMES | Ateş üzerinde kızdırılıp kurutulmuş. (Kavrulmuş kahve gibi) |
MUHAMMES | Beşli. Beş katlı. Tahmis edilmiş. * Edb: Her bendi beş mısrâlı olan manzume. * Birbiri ardından gelen ve kapalı olarak uç uca eklenmiş beş kenarın meydana getirebileceği çeşitli şekillerden her biri. Beşgen. |
MUHAMMES-İ MUNTAZAM | Geo: Düzgün beşgen. |
MUHAMMEZ | (Hamz. dan) Oksitlenmiş, paslanmış. |
MUHAMMIS | Mısır, kahve gibi şeyleri kavuran veya kavurarak satan kimse. * Tava. |
MUHAMMİN | Tahmin eden, sanan, karar veren, değer biçen kimse. Eksper. |
MUHAMMİR | (Hamr. dan) Tahmir eden. Mayalayan. Ekşitip kabartan. Yoğuran. |
MUHAMMİR | Kızdırıcı ilâç. |
MUHAN | Kendine ihanet olunmuş. * Alçak kimse. |
MUHANNA | Çarpık, bükük, eğri. * Kınalanmış. |
MUHANNES | Kadınlaşmış erkek. Alçak tabiatlı. * Korkak. Nâmerd. Kalleş. |
MUHANNET | Mumyalanmış, tahnit edilmiş. |
MUHANNİT | Mumyalayan, tahnit eden. |
MUHAREBAT | (Muhârebe. C.) (Harb. den) Harpler, muhârebeler. Harbetmeler, savaşmalar. |
MUHAREBE | (C.: Muharebât) Harbetmek. Karşılıklı cenk. Cidal. |
MUHARECE | Parmaklarıyla hesap edip taksim etmek. |
MUHAREDE | Men'etmek, engel olmak. |
MUHAREF | Fakir. |
MUHARESE(T) | (Hirâset. den) Muhâfaza, koruma. |
MUHAREŞE | Kışkırtma, halkı birbirine düşürme. |
MUHAREZE | Saklamak. |
MUHARİB | Harbeden. Cenkci. Cengâver. * Cesur. Atılgan. Kahraman. * İyi harbeden. Harb usullerini iyi bilen. |
MUHARİBEYN | İki savaşçı, iki cengâver, iki muhârib. |
MUHARRAK | (Harik. den) Yakışmış, yanmış. Tahrik olunmuş. |
MUHARRECE | Boynunda tasması olan köpek. |
MUHARREF | (Harf. den) Tahrif edilmiş. Değiştirilmiş. kalem karıştırılmış. Bozuk. İfsâd ederek tahrib edilmiş. |
MUHARREFAT | (Muharref. C.) Tahrif edilmiş ve değiştirilmiş şeyler. |
MUHARREM | Arabi ayların başı, birincisi. * Haram edilmiş olan. * Bu muharrem ayında Müslümanlıktan evvel Arablar arasında muharebe yasaktı. Bundan dolayı bu isim verilmiştir. * Haram kılınmış, tahrim olunmuş. (Bak: Eşhür-ü hurum) |
MUHARREMÂT | Haramlar. Haram edilen şeyler. Dinimizce helâl olmayan şeyler. |
MUHARRER | Tahrir olunmuş. * Yazılmış. Yazılı.(Muharrer : İyice azadlanmış, tam hürriyetine kavuşturulmuş demektir ki; ibadette muhlis veya mâbed hâdimi yahut da dünyadan azade mânalarıyla da tefsir edilmiştir. E.T.) |
MUHARRERÂT | Yazılı şeyler. Yazılmış kâğıtlar. Mektuplar. |
MUHARRERÂT-I RESMİYE | Resmi mektublar veya yazılar. |
MUHARRİB | Tahrib eden. Harâb eden. Yıkan. Bozan. Perişan eden. |
MUHARRİBÎN | (Muharrib. C.) Yıkıp yok edenler. Harab edenler. |
MUHARRİC | (Bak: Tahric) |
MUHARRİF | Tahrif eden. Bozan. Silen. Hilecilik yapan. |
MUHARRİK | (Hark. dan) Tahrik eden, çok yakan. * Çok susatan, çok harâret veren. * Yakıp yıkan. |
MUHARRİK | Harekete getiren. Hareket veren. Tahrik eden. Teşvik eden. Ayaklandıran. |
MUHARRİKE | Hareket veren duygu. |
MUHARRİR | Yazan. Tahrir eden. Kâtib. Kitab te'lif eden. Gazetede yazı yazan. |
MUHARRİRÎN | (Muharrir. C.) Muharirler, yazarlar. Eser sâhipleri, müellifler. |
MUHARRİS | Hırslandıran. Tamah ve hırsı artıran. |
MUHARRİSÂNE | f. Hırslandırırcasına. |
MUHARRİŞ | Tırmalayan, azdıran, tahriş eden. |
MUHARRİT | İshâl verici bir ilâç. |
MUHARRİZ | Kışkırtan. Teşvik ve tahriz eden. |
MUHASAMA | (Muhasamet) (C.: Muhâsamât) Muhalefet. İki taraf arasındaki düşmanlık. Birbiri ile çekişmek. Birbirine husumet etmek. |
MUHASAMAT | (Muhasama. C.) Düşmanlık. İki taraf arasındaki husumet. |
MUHASAMET | (Bak: Muhasama) |
MUHASARA | Etraftan çevirmek. Kuşatmak. Düşmanı etraftan sarmak. Abluka etmek. |
MUHASARA | Bir kişinin, diğer kimsenin elini tutup yürümesi veya ellerini birbirinin kuşağına sokup yürümeleri. |
MUHASEBAT | (Muhasebe. C.) Hesap işleri, hesap görme işleri. Hesap dâireleri. |
MUHASEBE | Hesablaşmak. Hesab görmek. Hesab işi ile uğraşmak. Hesab işini gören resmi makam. |
MUHASEDE | (Hased. den) Birbirini çekememe, hased etme, kıskanma. |
MUHASIM | Düşmanlık eden. Düşman olan taraflardan biri. Hasım olan. Birbirini dâva edenlerden her biri. Karşı tarafı tutan. |
MUHASIMEYN | Bir dâvâ veya çekişmede birbirine karşı olan iki kimse. |
MUHASIMÎN | (Muhasım. C.) Düşmanlar, muhasımlar. |
MUHASIR | (C.: Muhasırîn- Muhasırûn) (Hasr. dan) Etrafının kuşatıp saran. Muhasara eden. |
MUHASIRÎN | (Muhâsır. C.) Muhasara edenler, etrafını kuşatanlar. |
MUHASIRÛN | (Muhasırîn) Düşmanı etraftan kuşatanlar. Muhasara edenler. |
MUHASİB | Hesab eden. Hesap işi ile uğraşan. Muhasib. |
MUHASSAL | Netice. Husule gelen. Tahsil olunan. Hâsıl olmuş bulunan. Toplanılmış, cem'olunmuş. Hülâsa. Sözün kısası. |
MUHASSAL-İ KELÂM | Sözün kısası. |
MUHASSALA | (Husul. den) Elde edilen netice, hâsıl olan sonuç. * Fiz: Bileşke. |
MUHASSAN | (Hısn. dan) Kuvvetlendirilmiş, istihkâmlandırılmış. |
MUHASSAS | Birine âid kılınmış. Tahsis edilmiş. Has kılınmış. Ayrılmış. Tâyin edilmiş. |
MUHASSASAT | (Muhassas. C.) Devlet bütçesinden, devlet dâireleri için ayrılan para. * Bir kimseye verilmiş olan maaş veya tayın. |
MUHASSENAT | (Muhassene. C.) Üstünlük sebepleri. * Güzel, hayırlı ve faydalı işler. |
MUHASSER | Hasret kalmış, tahsir olunmuş. |
MUHASSIL | Husule getiren. Hâsıl eden. Meydana getiren. |
MUHASSIN | Kale gibi mahfuz ve sağlam kalan ve kendini haramdan koruyan. (Bak: Muhsın) |
MUHASSIR | Hasrette bırakan. * Mina ile Arafat arasında Muhassir vadisi. Ebrehe'yi mağlub eden Ebabil kuşlarının taş yağdırdıkları mevki. |
MUHASSİL | Sütü çok emdiğinden hasta olan çocuk. |
MUHASSİN | (Hasen. den) Güzelleştiren, güzellik veren. |
MUHASSİR | (C.: Muhassirîn) (Hasar. dan) Zarara uğratan. Hasar ve ziyan verdiren. |
MUHASSİRÎN | (Muhassir. C.) Zarar ve ziyan verdirenler. Hasara uğratanlar. |
MUHASSİS | Tahsis eden. Has kılan. Hususileştiren. |
MUHAŞ | Yanmış nesne. |
MUHAŞŞA | Hâşiye yazılmış. Tahşiye olunmuş. |
MUHAŞŞEM | Sarhoş, mest. |
MUHAŞŞİ | Hâşiye yazan. Hâşiyeliyen. |
MUHAŞŞİ' | Kibirli bir kimsenin kibir ve gururunu kıran. |
MUHAŞŞÎ | (Haşyet. den) Korkutan, ürküten. |
MUHAŞŞİD | Tahşideden. Bir yere toplayan. |
MUHAŞŞİM | Keskinliği dolayısıyla sarhoş edici şey. |
MUHAŞŞİN | Öfkelendiren, kızdıran. Gücendiren. |
MUHAT | İhâta olunmuş. Etrafı çevrilmiş. Etrafı kuşatılan. Bir şey içinde bulunan. |
MUHAT | Burundan akan sümük. * Sümük gibi ve yapışkan cisim. |
MUHATAB | Söyleyeni dinleyen. Kendisine hitab edilen. * Gr: İkinci şahıs. |
MUHATABA | Birbirine söz söyleme, hitabetme. * Mc: Çekişme. |
MUHATABAT | (Muhâtaba. C.) Konuşmalar. |
MUHATAB İTTİHAZ ETMEK | Karşısındakilerini dinleyen. * Dinleyici kabul edip, sözünü dinliyor bilmek. * Konuşmaya lâyık görmek. |
MUHATARA | Tehlike. Korkulacak hâle tutulmak. * Zarar. Ziyan. Korku. * Tehlike ve zarar ihtimali olan. |
MUHATARA-İ İZMİHLÂL | Dağılma tehlikesi. |
MUHATARAT | (Muhatara. C.) Zararlar, ziyanlar, hasarlar. * Korkular. Tehlikeler. |
MUHATIB | (Hutbe. den) Birine söz söyliyen. Hitâbeden. |
MUHATTAT | (Hatt. dan) Çizilmiş, resmi yapılmış. |
MUHATTATA | İstasyon. |
MUHATTIT | (Hatt. dan) Çizen, resmini yapan. |
MUHAVELE | İsteme, taleb etme. Bir şeyi yapmaya girişme. |
MUHAVERAT | (Muhavere. C.) Konuşmalar. Muhâvereler. Karşılıklı görüşüp konuşmalar. |
MUHAVERE | (C.: Muhaverat) Konuşma. Görüşerek konuşma. |
MUHAVEZE | Muhalefet, uyuşmazlık. |
MUHAVVEF | Korkulu. Korkutulmuş. |
MUHAVVEL | Hâvâle edilmiş. Ismarlanmış. Tebdil ve tağyir edilmiş. Değiştirilmiş. Bırakılmış. |
MUHAVVEN | Hâinleşen. Tahvin edilen. |
MUHAVVET | Etrafına sur ve duvar çekilmiş yer. |
MUHAVVIT | Duvar çeken, tahvit eden. |
MUHAVVİC | Muhtaç edici. |
MUHAVVİF | Korkutan. Korkutucu. |
MUHAVVİFÂNE | f. Dehşetlice. Korkutucu bir vaziyette. Korkutmak suretiyle. |
MUHAVVİL | Başka hâle koyan. Değiştiren. Tahvil eden. |
MUHAVVİL-ÜL HAVLİ VE-L AHVÂL | Havli, kuvveti ve hâlleri değiştiren, başka şekle sokan Cenâb-ı Hak (C.C.) |
MUHAVVİLE | (Havl. den) Fiz: Elektrik cereyanını, akımını başka hâle koyan. Transformatör. |
MUHAYA | Bölünemiyen bir şeyi nöbetleşe ve sıra ile kullanma. |
MUHAYEE | Pay edilmesi ve bölünmesi mümkün olmayan bir şeyi sıra ile nöbetleşe kullanma. |
MUHAYENE | Belirli bir zaman için kiralama. |
MUHAYYA | Yüz, vech. |
MUHAYYEB | Yoksun bırakılmış, mahrum kılınmış. |
MUHAYYEBEN | Mahrum ederek. Yoksun bırakarak. |
MUHAYYEL | Tahayyül edilmiş. Hayâl olarak düşünülmüş. Zihinde tasarlanmış. |
MUHAYYELAT | (Muhayyele. C.) Hayâl edilmiş olan şeyler. Muhayyel olan şeyler. |
MUHAYYEM | (Hayme. den) Çadırı kurulmuş ordugâh. * Kurulmuş çadır. * Çadırda yatan insan. Kamp yeri. |
MUHAYYEMGÂH | f. Ordu çadırlarının kurulduğu yer. Ordugâh. |
MUHAYYER | (Hayr. dan) Seçilmesi serbest olan. Seçmece. Beğenmece. |
MUHAYYİB | Yoksun bırakan, mahrum kılan. |
MUHAYYİBÂNE | f. Mahrum ve yoksun bırakırcasına. |
MUHAYYİL | Tahayyül eden. Hayal kuran. Zihinde olmayacak şeyleri düşünen. |
MUHAYYİLE | Kuvve-i hayâliye. Hayâl kurma merkezi. Zihinde bulunan hayal kuvveti. |
MUHAYYİR | Hayret veren. Hayrette bırakan. Şaşkınlık veren. |
MUHAYYİR-ÜL UKUL | Akıllara hayret veren. Akılları şaşırtan, akılları durduran. |
MUHAYYİR | İlmî şeyler arasında seçim yaparak beğenmeyi serbest eden. Muhayyer kılan. |
MUHAZAH | Mukabele olmak, karşılık olmak. |
MUHAZANE | Çocuklara şaşırtıp sevindirecek şeyler söylemek. |
MUHAZARA | Yemiş olmadan henüz ham iken satmak. |
MUHAZARA | (C.: Muhazarât) (Huzur. dan) Hatırda tutulan şeyler. * Tarihi ve edebi fıkra ve hikâyeler anlatma. * Konferans verme. |
MUHAZARÂT | (Muhazara. C.) Akılda tutulan faydalı bilgiler veya hikâyeler. |
MUHAZAT | Aynı hizâda bulunmak, karşı durmak, karşı olmak. |
MUHAZAT-I NİSA | Fık: Kadınlarla erkeklerin namazda aynı hizada aynı safta beraber durmaları (ki, bazı şartlar müvacehesinde namazı ifsad eden bir haldir.) |
MUHAZAT | Yüz yüze gelme, karşılaşma. |
MUHAZELE | Hakirlik, aşağılık, rezillik. |
MUHAZERE | Birbirini korkutmak. * İhtiraz etmek. * Uyanık olmak. |
MUHAZÎ | (Hiza. dan) Birbirinin karşısında ve bir hizada bulunan. Paralel. |
MUHAZREB | Katı bükülmüş ip. |
MUHAZZA | Birbirini tahrik edip bir işe kandırmak. |
MUHAZZAB | Boyanmış, tahzib olunmuş. |
MUHAZZAR | Yeşile boyanmış. Yeşil renk ile renklendirilmiş. |
MUHAZZİ' | Saman ve ot kesmekte kullanılan bir çeşit ziraat makinesi. |
MUHAZZİL | Alçaklık ve bayağılık içinde bırakan. Tahzil eden. |
MUHAZZİLÂNE | f. Alçaklık ve bayağılıkla. |
MUHAZZİL | Korkutucu. |
MUHAZZİR | Tahzir eden. Sakındıran. Çekindiren. |
MUHBİR | Haber veren. Haberci. Haber toplayan. * Birisinin fenâlığını alâkadar makama haber veren. Jurnalcı. |
MUHBİR-İ SÂDIK | Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ismi. Diğer Peygamberlere de denebilir. Çünkü hepsi sâdık, sağlam, doğru haberleri insanlara ulaştırmışlar, kendilerine bildirilenleri aynen bildirmişler, insanları doğruluğa, felâha, hakka, hakikata, imana dâvet etmişlerdir. |
MUHBİT | Alçak gönüllü, mütevazi. Mütezellil. |
MUHCEN | Kısa boylu ve suyu az olan bir bitki çeşidi. |
MUHDA' (MIHDA') | Kiler. |
MUHDAR | (Muhzar) Hazırlanmış. * Amellerinin sâhifelerini müşâhede etmiş olarak. |
MUHDEC | İçine esvap koydukları küçük ev, kiler. * Azâsı noksan olan. |
MUHDES | İhdas edilmiş. Sonradan meydana gelmiş, eskiden olmayan. * İlm-i Hâlde: Şer'î temizliği gitmiş, abdest veya guslü lâzım gelmiş olan. |
MUHDÎ | (Bak: Mühdi) |
MUHDİS | Hâdiseye sebeb olan. İhdas eden. Yeni bir şey ortaya çıkaran. |
MUHEYH | Beyincik. |
MUHFES | Seri, hızlı. |
MUHH | (C.: Mihâh) İlik. * Beyin. * Cevher, madde. |
MUHH | Yumurtanın sarısı. * Eskiyip köhne olmak. |
MUHIKK | (Muhik) Haklı. Hakkı yerine getiren. Haklı olan. |
MUHIKKANE | f. Haklı olarak. Haklı olmak suretiyle. İhkak-ı hak etmek suretiyle. |
MUHİBB | Seven. Muhabbet eden. Dost. Hayrı isteyen. |
MUHİBBAN | f. (Muhibbin) Dostlar. Muhabbet edenler. Sevilenler. Sevgi besleyenler. Bir kimsenin taraflıları. |
MUHİBBANE | f. Severek. Dostça. Dosta yakışır surette. |
MUHİBBE | Kadın sevgili. Kadın dost. |
MUHİBBÎ | Muhibb ile alâkalı. * Kanuni'nin nazımda kullandığı mahlâs. |
MUHÎF | (Muhife) Korkunç. Korkutucu. |
MUHÎL | İhâle eden. Havâle eden. * Fık: Borcunu başkası ödemesi için havâle eden kimse. Başkasının borcuna nakleden. |
MUHÎLÎ | Hilekârlık. Sahtekârlık. Hile. |
MUHİLL | (Halel. den) İhlâl eden. Bozan. Sakatlayan. Karıştıran. |
MUHİLL-İ ÂSÂYİŞ | Asâyişi ihlâl eden. Güvenliği bozan. |
MUHİLL-İ NÂMUS | Nâmusa zarar veren, nâmusa dokunan. |
MUHİN | Zayıflatan, hor ve hakir eden. İhanet eden. |
MUHÎS | Zindan. |
MUHİSS | (Hiss. den) Hissettiren, duyuran. |
MUHİŞ | Korkutan, korku veren. |
MUHİT | İhata eden. Etrafını kuşatan, çeviren. * Etraf. Çevre. * Büyük deniz. Okyanus. * Mc: Büyük âlim. |
MUHİT-İ ARZ | Dünyanın çevresi. |
MUHİT-İ DÂİRE | Mat: Daire çevresi. Çember. |
MUHİT-İ NİGÂH | Göz çevresi. |
MUHİTAT | (Muhit. C.) Çevreler, muhitler. |
MUHKEM | Sağlam. Metin. Sıkı sıkıya. Kuvvetli. Tahkim edilmiş. Sağlamlaştırılmış. * Fık: Tefsir edilenlerden daha kuvvetli olan söz. İhtimalli olmayan söz. |
MUHKEMAT | Muhkem olanlar. Sağlam ve kuvvetli olanlar. * İçinde hüküm bulunan ve mânası açık olanlar. |
MUHKEMAT-I KUR'ANİYYE | Mânası açık ve te'vile ihtiyacı olmayan âyetler. Başka bir mânaya ihtimali olmayıp sarih emir ve nehiyleri müştemil olan âyetler. Bu âyetler mensuh veya anlaşılmayan şekilde müteşabih ve muhtemel olmayıp muhkem ve mübeyyin olmakla aslâ te'vile muhtaç olmazlar. Bâzı şeylerin haram olması veya enbiya kıssaları (Ekasis-i enbiya) gibi. |
MUHKEM KAZİYE | Huk: Kat'i ve sağlam bozulmaz hüküm. Mahkemenin en sonunda vermiş olduğu kararlar. Temyiz mahkemesince tetkik ve tasdik edildikten sonra veyahut temyiz müddeti geçen bir mahkeme kararının, mevzuunu teşkil eden hâdise hakkında, kat'i bir karine ve delil ve kanunen değişmez bir hüküm olarak kabul edilmesi. (Bak: Kaziye-i muhkeme) |
MUHKİM | Kuvvetleştiren, sağlam kılan, ihkâm eden. |
MUHLA | Ot biçecek âlet, orak. * Nalbantların tırnak yonacak âleti. |
MUHLED | Saçı ve sakalı geç ağaran kişi. |
MUHLES | İhlâsı dâimi olan. Devâmlı hâlis olan. |
MUHLES | Orta yaşlı kimse. |
MUHLEVLAK | Düz kaypak nesne. |
MUHLİK | (Bak: Mühlik) |
MUHLİS | Saç ve sakalına kır düşmüş olan kimse. |
MUHLİS | Hâlis olan. İhlâsı kazanmak için gayret gösteren, samimi ve itikadı doğru olan. Her hâli içten ve riyâsız olan. Katıksız. |
MUHLİSÂNE | f. Hâlisâne. Samimi olarak. Dostlukla. Riyâsızlıkla. |
MUHLİSEN | Hâlis olarak. Muhlis olarak. |
MUHMEL | Tüylü ve saçaklı nesne. |
MUHMİD | Ateşin alevini bastıran. |
MUHNAK | (C: Mehânik) Zayıflamış davar. |
MUHNİK | (Hank. dan) Boğucu, boğan. |
MUHNİS | Birine verdiği sözü geri alan. |
MUHNİS | Yumuşak kimse; yâni şiddeti ve katılığı olmayan. Mülâyim. |
MUHRAZA | (C: Mehârız) Çöğen koyacak kap. |
MUHREC | (Huruc. dan) Dışarı çıkarılmış, ihrâc olunmuş. * Bir şeyin sureti çıkarılmış. |
MUHRENBIK | Başını eğip tınmayan, sükut eden, susan ve fırsat bulduğu gibi fevri söyleyen kimse. |
MUHRENŞİM | Azametli, kibirli kimse. * Zayıf ve rengi değişmiş kişi. |
MUHRENZİM | Gadaplı, hışımlı, kızgın. |
MUHREZ | Kazanılmış, elde edilmiş. * Sudaki balık, av hayvanları v.s. gibi, kimsenin malı olmayıp herkesçe faydalanılan bir şeyin ele geçirilmesi. |
MUHRİB | Harp gemisi. Torpidoları avlayan ve hızla giden bir nevi harp gemisi. |
MUHRİB | Tahribeden. Yıkan. Muharrib. Harâb eden. |
MUHRİBÎN | (Muhrib. C.) Muhribler. Yıkıp yok edenler. Harâb edenler. |
MUHRİCE | Çıkrıkçı. |
MUHRİK | Yakan. Yakıcı. * Çok acıtan. İhrak eden. |
MUHRİK-DEM | f. Nefesi yakıcı olan. Âşık. |
MUHRİZ | (İhraz. dan) Elde eden, kendi payına alan, kazanan. |
MUHSAN | Fık: Akıl. Büluğ. İslâmiyet. Hürriyet. Nikâh-ı sahih ile teehhül vasıflarını câmi olan kimse. |
MUHSANAT | (Muhsana. C.) Muhsan olan kadınlar. |
MUHSANE | Muhsan olan kadın. Temiz ve namuslu kadın. |
MUHSAR | (Bak: İhsar) |
MUHSIN | Kale gibi mahfuz ve sağlam olan. Kendini haramdan saklayan. |
MUHSÎ | Sayı sayan. |
MUHSİN | İhsan eden, iyilik eden. Kerim. Cömert. * Allah'ı görür gibi O'na ibadet eden. |
MUHSİNÎN | (Muhsin. C.) Muhsinler. |
MUHTAC | İhtiyacı olan. Akşam evinde yiyeceğini bulamayacak derecede fakir olan. Bir şey kendine lâzım olan kimse. Bir eksiğini tamamlamak isteyen. Fakir. |
MUHTAC-I TA'RİF | Tarif edip anlatmağa muhtaç. |
MUHTACÎN | (Muhtac. C.) Muhtaç kimseler. İhtiyaç sâhibleri. Fakirler, yoksullar. |
MUHTACİYET | İhtiyaç sahibi olmak. Muhtaçlık, fakirlik, sefalet, yoksulluk. |
MUHTAL | (Hile. den) Hilekâr, dalavereci, hileci. |
MUHTAL | Mütekebbir. Kibirli. |
MUHTALE | Hileci ve dalavereci kadın. |
MUHTAN | Kendisine hıyanet edilen kimse. * Hâin. Hıyanet eden. |
MUHTAR | İhtiyar eden. Seçilmiş olan. * Hareketinde serbest olan. İstediğini yapmakta serbest olan. Hür. * Köyde veya şehrin mahallesinde seçimle o semtin idâre ve hükümet işlerini üzerine alan kimse. * Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ism-i şerifi. |
MUHTARİYET | Muhtarlık. Kendi kendine hareket edebilme. İhtiyar ve iradesi kendi elinde olma. |
MUHTASAR | Az. Kısa. Uzun olmayan. * Tekellüfsüz. * İhtisar edilmiş. Kısaltılmış. |
MUHTASARAN | Kısa olarak. Muhtasar olarak. Kısaltılmış tarzda. |
MUHTASID | (Hasad. dan) Ekinci, çiftçi. İhtisâd eden, ekin biçen. |
MUHTASIM | Düşmanlık yapan. Adavet eden. Husumet eden. |
MUHTASIRA | Kısaltma. Hülâsa. |
MUHTASS | (C: Muhtassin) (Husus. dan) Bir şeye veya bir kimseye ait olan. |
MUHTASSAN | Ençok, bilhassa. Daha ziyâde. |
MUHTASSÎN | (Muhtass. C.) (Husus. dan) Bir şeye mahsus olanlar, bir kimseye ait olan şeyler. |
MUHTATİB | Nikâhla isteyen. |
MUHTATİF | Göz kamaştıran. * Kapıp götüren. |
MUHTAZAR | Hazırlanmış. * Ölüme hazır. |
MUHTAZI' | Boyun eğen. Tevâzu yapan. Alçak gönüllülük gösteren. |
MUHTAZIÂNE | f. Alçak gönüllülükle. Tevâzu ve mahviyetle. Boyun eğerek. |
MUHTAZIB | Renklenen, boyanan. |
MUHTAZIR | Can çekişen. |
MUHTAZIRANE | Can çekişiyormuşcasına. |
MUHTEBA | Dizlerini yere dikip ellerini dizlerine kavuşturup oturan; dizlerini iple bağlayıp oturan kimse. |
MUHTEBER | Tecrübe ve imtihan eden, deneyen. |
MUHTEBES | (Habs.den) Hapsedilmiş. |
MUHTEBIT | Gece vakti dilenen. |
MUHTEBİL | Delirmiş olan. |
MUHTEBİR | Yoklayan, deneyen, tecrübe eden. * Sağlam haberi olan. İyice bilen. |
MUHTEBİRÂNE | f. Yoklar ve denercesine. Tecrübe eder tarzda. |
MUHTEBİS | Zorla alan. |
MUHTECİB | Hicablanmış. Perdeli. Örtülü. Örtülmüş. Saklanan. Gizlenen. |
MUHTED | (Hadd. dan) Hiddetlenmiş, kızmış. * Keskin. Keskinleşmiş. |
MUHTEDİ' | Hilekâr. Dolandırıcı. |
MUHTEDİÂNE | f. Hile ve dalaverecilikle. |
MUHTEFÎ | Gizlenen. Saklı, gizli. * İftira eden. |
MUHTEFİD | Seri kesici olan. |
MUHTEKİR | Hakir ve hor gören. Aşağı ve adi kabul eden. İhtikar eden. |
MUHTEKİR | İhtikâr yapan. Vurguncu, ihtiyaç mallarını kıymeti artsın da satayım diye saklayan. Halkın zararına çalışarak malı saklayan. (Bak: İhtikâr) |
MUHTEKİRÂNE | f. Vurgunculukla, ihtikârcılıkla. |
MUHTEKİR | Yardımcı. |
MUHTEKİRÎN | (Muhtekir. C.) İhtikâr edenler. Vurguncular. |
MUHTELEF | Uyuşmamış. Birbirine uymamış. İhtilâf olunmuş. |
MUHTELEF-ÜN FİH | Hakkında ihtilâf olunan mes'ele. |
MUHTELİ' | Kocasından boşanan kadın. İhtilâ eden kadın. |
MUHTELİB | Hilekâr, aldatıcı, hile yapan, dalavereci. |
MUHTELİC | (Halecân. dan) (Kendi elinde olmıyarak) titreyen. |
MUHTELİF(E) | Çeşitli. Bir türlü olmayan. Birbirine uymayan. |
MUHTELİF-ÜL CİNS | Çeşit çeşit cinste. Muhtelif cinste. |
MUHTELİK | Tıraş eden. |
MUHTELİK | Yalancı. Yalan uyduran. |
MUHTELİM | İhtilâm olmuş. |
MUHTELİS | Beylik maldan çalan. Çalıp çırpan. |
MUHTELİSÂNE | f. Çalarcasına. Çalıp çırparcasına. |
MUHTELİT | Karışmış. Karışık. Karma. |
MUHTELL | Bozuk. Berbâd. Karışmış. İşgal ve ihlâl edilmiş. * İntizamsız. Nizamsız olmuş. * Fakir kimse. * Çok susuz kalmış olan. |
MUHTELL-ÜS SIHHA | Sıhhati bozulmuş. |
MUHTEMEL | (Haml. den) Olabilir. Mümkün. Ümid edilir. Kabil. Me'mul. |
MUHTEMEL-ÜZ ZIDDEYN | Edb: Birbirine zıt ve iki mânâya da gelebilen ifadelere denir. |
MUHTEMELAT | (Muhtemel. C.) Olabilir ve umulur şeyler. İhtimâl dahilindeki şeyler. |
MUHTEMER | Mayalandıran. Ekşiyip kabartan. |
MUHTEMÎ | Perhiz yapan. İhtima eden. |
MUHTEMİR | (Hamr. dan) Mayalanan. Mayalanarak ekşiyip kabaran. * Örtü ile örtünen. Yaşmaklanan. |
MUHTENİK | (Hank. dan) Nefes alamayıp boğulan. Boğuk. Boğulmuş. |
MUHTER | Yol, tarik. |
MUHTERA' | İcad edilmiş. İhtira' olunmuş. Uydurulmuş. |
MUHTERAAT | Yeni icad edilmişler. Yeniden meydana çıkarılmış olanlar. İhtira' olunmuşlar. |
MUHTEREM | Hürmet görmüş. İhtiram olunmuş. Kıymetli ve şerefli kimse. |
MUHTERİ' | Misli görülmedik bir şey icâd eden. İcâd eden. Yeni bir şey bulan. Yeni bir şey meydana getiren. * Uydurma şeyler ortaya atan. Müfteri. |
MUHTERİÂNE | f. Yeni bir şeyler icad ederek. Yenilikler ortaya koyarak. * İftirada bulunarak. |
MUHTERİB | (C.: Muhteribin) (Harb. den) Savaşan, harbeden, muhârib. |
MUHTERİBÎN | (Muhterib. C.) Harbedenler, savaşanlar, muhâribler. |
MUHTERİF(E) | (Hiref. den) Sanatkârlar. İş sâhibleri. |
MUHTERİK | Ateşle yanmış olan. Yanan. |
MUHTERİS | İhtiras sahibi. Çok fazla hırslı istiyen. |
MUHTERİS | (Muhteriz) Sakınan. Çekinen. Çekingen. |
MUHTERİZ | Sakınan. Çekinen. Çekingen. |
MUHTERİZÂNE | f. Sakınarak, çekinerek. Çekine çekine. |
MUHTESİB | (Hisab. dan) Belediye işlerine bakan memur. * Kanundan ziyâde idâri ve örfi işler için karar veren. İhtisâb ağası. (Bak: İhtisab) |
MUHTEŞEM | Büyük, debdebeli, tantanalı. * Etraflı ve taraftarlarının çokluğu ile büyük. |
MUHTEŞİ' | Kendini aşağı gören. |
MUHTEŞİD | Biriken, toplanan. |
MUHTETIB | (Hatab. dan) Koruluk, orman, meşelik. * Odun toplıyan. |
MUHTETİM | Sona erdiren. Hitâma vardıran. |
MUHTETİN | Sünnet olmuş. |
MUHTEVA | Bir şeyin içindekiler. Kaplanan, içine alınan. İçindeki şey. |
MUHTEVÎ | İhtivâ eden. Bir yere toplayan. İçine alan. Kaplayan. |
MUHTEVİYYÂT | İçindekiler. Kapladığı şeyler. |
MUHTEZEN | Biriktirilip ambar veya hazineye konmuş. |
MUHTEZİN | Kederli, hüzünlü, mahzun, mükedder. |
MUHTEZİR | Sakınan, çekinen. (Bak: Muhteriz) |
MUHTIR | (Hatır. dan) Hatıra getiren, hatırlatan. |
MUHTIRA | Hatırlatmak veya hatırlamak için yazılan tezkere. |
MUHTÎ | Hatâ işleyen. Günahkâr. Hatâlı. * Hatâya düşürten. Yanıltan. |
MUHVİL | Bir yaş tamamlamış. |
MUHYÎ | Maddî mânevî hayat veren, dirilten, canlandıran, can ve ruh veren mânalarında olup, Cenab-ı Hakk'ın bir ismidir.(Ehl-i dünya küfür ve dalâlet karanlığında mânen ölü gibi iken Resul-i Ekremin (A.S.M.) mübarek irşadları ve iman nurları ile dirilmelerine ve o mânevî ölümden kurtulmalarına binaen Peygamberimize de (A.S.M.) Muhyî denilmiştir) |
MUHYİDDİN-İ ARABÎ | (Hi: 560 - 638) İspanya'da doğmuş, Anadolu ve Arabistan'ı gezmiştir. Mutasavvıf ve büyük âlim idi. Birçok ilmi eserler yazmıştır. Kendisine Şeyh-i Ekber de denir. Fütuhat-ı Mekkiye, Füsus-ül Hikem adlı eserleri meşhurdur. Şam'da vefat etmiştir. (K.S.) |
MUHYEM | (C: Mehâyim) İkâmet yeri, oturma yeri. |
MUHZAR | İnce belli. Beli ince olan. |
MUHZIR | (Huzur. dan) Eskiden şeriat mahkemelerinde mübâşir hizmetini gören kimse. Alâkalı kimseleri mahkemeye çağırmaya memur kişi. |
MUHZİN | (Hüzn. den) Hüzün verici. Acıklandırıcı. Kederlendirici. |
MUÎD | Yardımcı. Mubassır. * Dersi iade eden, tekrar ettiren. Muallim yardımcısı. * Geri çevirtici. * Bir şeyi âdet edinmiş olan. * Tecrübeli. Hâzık. * Güçlü. Kuvvetli. * Arslan. * Gazâ ve cihad eden kimse. |
MUİDD | Hazırlayıcı. Amâde edici. * İâde eden. * Sayan. |
MUÎL | Evlâd ü iyâli, yâni çoluk çocuğu çok olan kimse. |
MUİLL | Hasta eden. |
MUÎN | Yardımcı. Muâvin. İane eden. |
MUÎR | Ödünç olarak veren. Borç veren. Karz-ı hasen tarzında veren. |
MUİZZ | İzzet ve ikram eden. Ağırlayan. Aziz ve şerif eyleyen. |
MUJE | f. Musibet, belâ. * Keder, gam, tasa, hüzün. |
MUJİK | (Rusça) Rus köylüsüne verilen isim. |
MUK | Göz pınarı. * Akılsızlık. * Kanatlı karınca. * Mest üzerine giyilen çizme. |
MUK | f. Diken. |
MUKA | Islık çalmak. |
MUKA'AR | (Ka'r. dan) Oyuk, çukur, çökük. |
MUKA'ARİYET | Çukurluk, oyukluk. |
MUKABBEB | (Kubbe. den) Kubbeli. |
MUKABBEL | (Kabl. dan) Öpülmüş, takbil edilmiş. |
MUKABBIZ | (Kabz. dan) Sıkan, daraltan. |
MUKABBİL | (C.: Mukabbilîn) Öpen, takbil eden. |
MUKABBİLÎN | (Mukabbil. C.) Öpenler, takbil edenler. |
MUK'ABE | Kadeh gibi çukur göbek. |
MUKABEDE | şiddet ve zahmet vermek. |
MUKABELE | Karşılık, karşılamak. * Mücadele. * Karşılaştırmak. Karşılıklı yapılan iş, karşılıklı yapılan okuma. * Camide Kur'ân-ı Kerimi okuyup halka dinletmek.* Yüz yüze olmak. * Düşmanın şerrinden kurtulmak ve onun şiddetini kaldırmak için onu yıldıracak tedbirde bulunmak. |
MUKABELE-İ BİLHURUF | Söz ile konuşmak ve hakikatı müdafaa etmek suretiyle karşı çıkıp mukabele etmek. (Bak: Muaraza-i bilhuruf) |
MUKABELE-İ BİLMİSİL | Karşılaştığı aynı muameleyi sahibine iade etmek, o kimseye aynı muameleyi yapmak. Mukabil hareketi karşısındakine icra etmek. |
MUKABELE-İ BİSSÜYUF | Silâha, kılınca sarılmak suretiyle karşı koymak. |
MUKÂBELE | Hapsetmek. * Sonraya bırakmak, tehir etmek. * Meşveret etmek, danışmak. * Bir kimsenin evi yanında bir ev satıldığında; "başka kimse satın alsın, ben ondan şüf'a yolu ile alayım" diye şirâsına muhtaç iken tehir etmek. |
MUKABİL | Karşılık olan. Karşı taraf. İvaz, bedel, karşılığı. |
MUK'AD | Kötürüm. |
MUKAD | Ağır yüklü. |
MUKADDED | Parçalanmış. |
MUKADDEM | Zaman ve mekân cihetiyle daha evvel olan. * Askerin ön tarafına sevkedilen karakol. * Değerli, üstün. * Küçükten büyüğe sunulan, takdim edilen. |
MUKADDEM-ÜL AYN | Gözün kenarı. Gözün pınarı. |
MUKADDEMA | Önce. Evvelce. Eskiden. Bundan evvel. |
MUKADDEMAT | (Mukaddeme. C..) Başlangıçlar. Mebde'ler. İleride bulunanlar. |
MUKADDEMÂT-I İHZARİYE | Bir şeyi hazırlamak için önceden yapılan işler. |
MUKADDEME | İlk söz. Başlangıç. * Önde gelen. Medhal. Giriş. * Man: İki kaziyeden ibaret olan sözün evvelki kaziyesi. |
MUKADDEME-İ İSTİSNAİYE | Man: İçinde istisnâ edatı olan evvelki kaziye. "Eğer güneş doğarsa gündüz olacak. Güneş doğmuştur." kaziyelerinde: "Eğer güneş doğarsa" kaziyesi Mukaddeme-i istisnâiyedir. |
MUKADDER | Tâyin olunmuş. * Kısmet. Kader. Miktarı tâyin ve takdir olunmuş olan. * Kazâ. * Kıymeti biçilmiş. * Beğenilmiş. * Yazılmış olan. * Edb: Yazılı olmayıp da sözün gelişinden anlaşılan. Lafzan zikredilmeyip, mânen murad edildiği anlaşılan. Meselâ: Kur'an-ı Kerim'de, her sureden evvel "Bismillâh" yazılı olması, bize her işimizde veya her okumaya başlarken Bismillâh diye emir olduğu "mukadder" dir. Meselâ: Kur'an-ı Kerim'de ( De ki:) mânasındaki Cenab-ı Hakk'ın hitabında: "Ya Muhammed (A.S.M.), Sen kullarıma de ki!" mânası, mukadder olarak vardır. Aynı zamanda Peygamber'in (A.S.M.) yolunda olanlara ve bütün vâris-i nebi olabilen büyük hakikatlı ve veli kullara aynı emir mukadderdir. Çünkü, emir olarak hitabdır. Hitab ise muhakkak bir muhataba söylenir. Vahiy hitabında birinci muhatab ise, Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dır. (Bak: Kader) |
MUKADDERAT | (Mukadder. C.) Kader. Ölçü ve miktarı tâyin olunan şeyler. Alın yazısı. (Bak: Kader)(Hayat, "İman-ı Bil'kader" rüknüne bakıyor; remzen isbat eder. Çünki, madem hayat, âlem-i şehadetin ziyasıdır ve istilâ ediyor; ve vücudun neticesi ve gayesidir; ve Hâlik-ı Kâinat'ın en câmi âyinesidir; ve faaliyet-i Rabbaniyenin en mükemmel enmuzeci ve fihristesidir, temsilde hata olmasın, bir nevi programı hükmündedir. Elbette âlem-i gayb yani mâzi, müstakbel yani geçmiş ve gelecek mahlukatın hayat-ı mâneviyeleri hükmünde olan intizam ve nizam ve mâlumiyet ve meşhudiyet ve taayyün ve evâmir-i tekviniyeyi imtisâle müheyyâ bir vaziyette bulunmalarını sırr-ı hayat iktiza ediyor. Nasılki bir ağacın çekirdek-i aslîsi ve kökü ve müntehasında ve meyvelerindeki çekirdekleri dahi aynen ağaç gibi bir nevi hayata mazhardırlar. Belki, ağacın kavânin-i hayatiyesinden daha ince kavânin-i hayatı taşıyorlar. Hem nasılki bu hazır bahardan evvel geçmiş güzün bıraktığı tohumlar ve kökler, bu bahar gittikten sonra, gelecek baharlara bırakacağı çekirdekler, kökler, bu bahar gibi cilve-i hayatı taşıyorlar ve kavânin-i hayatiyeye tâbidirler... Aynen öyle de; şecere-i kâinatın bütün dal ve budaklariyle herbirinin bir mâzisi ve müstakbeli var. Geçmiş ve gelecek tavırlarından ve vaziyetlerinden müteşekkil bir silsilesi bulunur. Her nevi ve her cüz'ünün ilm-i İlâhiyyede muhtelif tavırlar ile müteaddit vücudları bir silsile-i vücud-u ilmî teşkil eder. Ve vücud-u hârici gibi o vücud-u ilmî dahi, hayat-ı umumiyenin mânevi bir cilvesine mazhardır ki, mukadderat-ı hayatiye, o mânidar ve canlı elvâh-ı kaderiyeden alınır. Evet âlem-i gaybın bir nevi olan âlem-i ervah, ayn-ı hayat ve madde-i hayat ve hayatın cevherleri ve zâtları olan ervah ile dolu olması, elbette mâzi ve müstakbel denilen âlem-i gaybın bir diğer nev'i de ve ikinci kısmı dahi, cilve-i hayatîye mazhariyetini ister ve istilzam eder. Hem herbir şeyin vücud-u ilmîsindeki intizam-ı ekmeli ve mânidar vaziyetleri ve canlı meyveleri, tavırları; bir nevi hayat-ı mâneviyeye mazhariyetini gösterir. Evet, Hayat-ı Ezeliye Güneşinin ziyası olan bu gibi cilve-i hayat, elbette yalnız bu âlem-i şehadete ve bu zaman-ı hâzıra ve bu vücud-u hâriciyeye münhasır olamaz; belki, herbir âlem, kabiliyetine göre o ziyanın cilvesine mazhardır; ve kâinat, bütün âlemleriyle o cilve ile hayattar ve ziyadardır. Yoksa nazar-ı dalâletin gördüğü gibi muvakkat ve zâhirî bir hayat altında herbir âlem, büyük ve müdhiş birer cenaze ve karanlıklı birer virane âlem olacaktı. S.)(Eşyanın mürur-u zamanla giydikleri suretler ve ettikleri harekât ile hâsıl olan vaziyetler dahi, bir intizam-ı kadere tâbidir. Evet, bir çekirdekte, hem bedihî olarak, irade ve evâmir-i tekviniyenin ünvanı olan "Kitab-ı Mübin"den haber veren ve işaret eden, ham nazarî olarak emir ve ilm-i İlâhinin bir ünvanı olan "İmam-ı Mübin" den haber veren ve remzeden iki kader tecellisi var. Bedihî kader ise, o çekirdeğin tazammun ettiği ağacın, maddi keyfiyat ve vaziyetleri ve hey'etleridir ki, sonra göz ile görünecek. Nazarî ise, o çekirdekte, ondan halkolunacak ağacın müddet-i hayatındaki geçireceği tavırlar, vaziyetler, şekiller, hareketler, tesbihatlardır ki, tarihçe-i hayat namiyle tâbir edilen vakit-bevakit değişen tavırlar, vaziyetler, şekiller, fiiller; o ağacın dalları, yaprakları gibi intizamlı birer kaderî miktarı vardır. Mâdem en âdi ve basit eşyada böyle kaderin tecellisi var. Elbette umum eşyanın vücudundan evvel yazılı olduğunu ifade eder ve az bir dikkatle anlaşılır. Şimdi; vücudundan sonra herşey'in sergüzeşt-i hayatı yazıldığına delil ise âlemde "Kitab-ı Mübin" ve "İmam-ı Mübin"den haber veren bütün meyveler ve "Levh-i Mahfuz"dan haber veren ve işaret eden insandaki bütün kuvve-i hâfızalar birer şahittir, birer emâredir. Evet herbir meyve, bütün ağacın mukadderat-ı hayatı onun kalbi hükmünde olan çekirdeğinde yazılıyor. İnsanın sergüzeşt-i hayatiyle beraber kısmen âlemin hâdisat-ı mâziyesi kuvve-i hâfızasında öyle bir surette yazılıyor ki, güya hardal küçüklüğünde bu kuvvecikte dest-i kudret, kalem-i kaderiyle insanın sahife-i a'mâlinden küçük bir senet istinsah ederek, insanın eline verip, dimağının cebine koymuş. Tâ, muhasebe vaktinde onunla hatırlatsın. Hem, tâ mutmain olsun ki; bu fena ve zeval herc ü mercinde beka için pek çok âyineler var ki, Kadir-i Hakîm, zâillerin hüviyetlerini onlarda tersim edip ibka ediyor. Hem, beka için pek çok levhalar var ki, Hafîz-i Alîm, fânilerin mânalarını onlarda yazıyor... S.) (Bak: İmam-ı mübin) |
MUKADDERAT-I HAYATİYE | Bütün canlıların hayatları müddetince geçirdikleri ve geçirecekleri tavır, hareket, şekil ve amelleri gibi hususiyetleri. |
MUKADDES | (Kuds. den) Takdis edilmiş olan. Temiz ve pâk. Noksan ve kusurdan müberra ve uzak olan. Her çeşit noksan, ayıp ve kusurlardan münezzeh ve uzak olan. Kudsi. |
MUKADDESÂT | (Mukaddes. C.) Kudsi olanlar. Mukaddes olanlar. |
MUKADDİM | (Kıdem. den) Takdim eden. Sunan. Öne, ileriye geçiren. Öne koyan. * Cür'etli çeri kimse. * Gözün pınarı, ("mukdim-ül ayn" da derler.) |
MUKADDİMAT | (Mukaddime. C.) Mukaddimeler. İlk gelenler. İlk sözler. |
MUKADDİME | Evvel gelen. Öne geçen. Her şeyin evveli. * Bir kitapta asıl maksada başlamadan evvel kitapda olan bahisler hakkında ve kitabın muhteviyatına dâir yazılan makale, önsöz. * Alın. Nâsiye. Alındaki perçem. |
MUKADDİME-İ KÜBRÂ | Büyük başlangıç. |
MUKADDİR | Takdir eden. Bütün mahlukatın ve her şeyin esaslarını tanzim ve takdir edip sıralayan. Allah (C.C.). Bir şeyin kıymetini biçen, takdir eden. Beğenen. |
MUKADDİRÂNE | f. Takdir edercesine, kıymetini bilircesine, kıymetine göre sıralarcasına. Mukaddire yakışır hâlde. |
MUKADDİRÎN | (Mukaddir. C.) Kıymet ve paha biçenler. Takdir edenler. |
MUKAFFA | Kafiyeli, kafiyelenmiş. Birbirini tâkib eden. |
MUKAFFEL | (Kufl. den) Kilitlenmiş, kilitli. |
MUKAFFÎ | Resul-i Ekremin (A.S.M.) bir ismidir. (Çünkü, O'nu dünyanın hiç bir şeyi Allah'a tâbi olmaktan ayıramamış ve bütün enbiyâ ve resullerin iyi yollarını da tâkib etmiştir.) |
MUKAHHİR | (Kahr. dan) Kahreden, tahkir eden, yok eden. |
MUKALKAL | Kararsız. * Şarap, hamr. |
MUKALKALE | şişe. Sürahi. |
MUKALLED | (Kald. dan) Boynuna gerdanlık takılmış. * Padişah tarafından nişan takılan kimse. * (Taklid. den) Taklid edilen. Örnek tutulan. Misal alınan. |
MUKALLEF | Kalafatlanmış, taklif edilmiş. |
MUKALLİB | (Kalb. den) Başka tavra geçiren. Başka hâle değiştiren. Bir başka tarafa döndüren. |
MUKALLİD | Benzemeye veya benzetmeğe çalışan. Taklid eden. * Bir şeyi boynuna takan, asan. * Kuşatan. |
MUKALLİDÂNE | f. Benzetmeğe, taklide özenircesine. Taklid edercesine. Benzemeğe çalışırcasına. |
MUKALLİDÎN | (Mukallid. C.) Taklidçiler. Örnek ve misâl alanlar. * Takınanlar. Boyuna takanlar. |
MUKALLİS | Ağaç oynatıcı. |
MUKAM | Durduracak mekân. İkamet mevzii. * Durmak, ikamet. |
MUKAME | İkamet, oturma. * İkamet yeri, vatan. * Ümmet. |
MUKAMEHA | Başını yukarı kaldırmak. |
MUKAMERE | Kumar oynama. |
MUKAMİK | Sözü boğazı içinden söyleyen. |
MUKAMİR | Kumarbaz. Kumar oynatan. |
MUKANAT | Karıştırmak. |
MUKANFEZ | Üzeri yumuşak dikenlerle örtülü olan hayvan. Kirpi. |
MUKANNA' | Peçeli. |
MUKANNEN | (Kanun. dan) Muntazam. Tertibli. * Kanun ile vâcib ve mukarrer olan. * Zaman ve miktarı hiç şaşmayan. Tertibe dahil olarak kararlaşmış olan. |
MUKANNİBE | Gelin süsleyen kadın. |
MUKANNİN | Kanun yapan. İntizama koyan. Kanun tertib ve ihdas edici olan. |
MUKANNİT | Yer altından kanalla su akıtan kişi. * Muti kimse, itaat eden, emre boyun eğen kişi. |
MUKANTAR(A) | (Kantara. dan) Kemer şeklinde olan köprü. * Birbiri üstüne yığılmış çok şey. * Muhkem. |
MUKANTARAT | (Mukantara. C.) Köprüler. Kemer şeklinde olan yapılar. |
MUKARAA | (Kur'a. dan) Ad çekişme. Karşılıklı kur'a çekme. * Kılınç kullanarak döğüşmek. Cenkte, muharebede kahramanların birbiriyle vuruşmaları. * Bir şeyin taksiminde atışmak. |
MUKARAZA | Kazanca ortak olup zararı sermâyeye ait olmak üzere bir kimseye belirli bir miktar sermaye verme. |
MUKAREBET | (Kurb. dan) Akrabalık, yakınlık. |
MUKARENET | (A, uzun okunur) Yakınlık. Ayrılmayıp musâhebe etmek. * Bitişmek. Birleşmek. * Uygunluk. * Bir yere gelmek. |
MUKARİB | Birbirine yakın ve karib olan. İyi ve kötü ortasında orta hâlli olan. |
MUKARİB-ÜL VÜCUD | Olması yakın, vücuda gelmesi yakın. |
MUKARİN | Yakın olan. Bitişen. Ulaşan. Ulaşmış olan. |
MUKARNES | Kubbe biçiminde olan. * İşlemeli, nakışlı ve rengarenk olan. * Merdiven şeklinde dereceleri olan kubbe. |
MUKARR | (Karâr. dan) İkrâr olunmuş. "Vardır, öyledir evet." denilmiş. |
MUKARRE | Göz yaşının durması. |
MUKARREB | (Kurb. dan) Yakınlaşmış. Yakınlaştırılmış. Yakın. * Büyük zât veya padişah gibi kimselere hizmette yaklaşmış olan. |
MUKARREBUN (MUKARREBÎN) | Büyük meleklerden bir zümre. * Takva ve ubudiyyet ile evliya derecesine gelmiş, Cenab-ı Hakk'ın indinde çok kıymetli ve mübarek büyük zâtlar. * Yakınlaşmış olanlar. |
MUKARREN | Bağlanmış nesne. |
MUKARRER | Kararlaşmış. Takrir edilmiş. Karar verilmiş. Kat'i. Şek ve şüpheden beri olan. Muhakkak ve müsellem olan. Anlatılmış. Bildirilmiş. |
MUKARRERÂT | Kararlaştırılan şeyler, kararlar. |
MUKARRİ' | Azarlıyan, paylıyan, başa kakan. |
MUKARRİB | Takrib eden. Yaklaştıran. |
MUKARRİB-ÜL VÜCUD | Vücudunu yakın eden, yaklaştıran. |
MUKARRİH | (C.: Mukarrihât) Yara açan ilâç. |
MUKARRİHAT | (Mukarrih. C.) Yara açmakta kullanılan etkili ilâçlar. |
MUKARRİN | Birlikte bulunduran. |
MUKARRİR | (Karar. dan) Yerleştiren. Takrir eden. Sabit kılan. * Tekrar eden. Dersi tekrar ederek anlatan müderris. |
MUKARRİZ | (C.: Mukarrizin) (Karz. dan) Medheden, öven. Bir eseri medheden. |
MUKARRİZÎN | (Mukarriz. C.) Medhedenler, övenler. Medih yollu yazı yazanlar. Bir eseri medhedenler. |
MUKARRÜN-BİH | Başka birisine âit olduğu, birisi tarafından haber verilen hak. İkrâr olunan hak. |
MUKASAT | Zahmet ve eziyet çekme. |
MUKASEME | (Kısm. dan) Paylaşma, bölüşme, taksim etme. |
MUKASIM | (Kısm. dan) Paylaşan, bölüşen, taksim eden. |
MUKASMEL | Asâsı çok şiddetli olan. |
MUKASSA | Kısas etmek. * Üzerlerinde olan borcu birbirine takas edişmek. |
MUKASSAT | (Kıst. dan) Taksitli. |
MUKASSATAN | Taksitli olarak, taksitle. |
MUKASSEM | (Kısm. dan) Ayrılmış, bölünmüş, taksim edilmiş. * Güzel yüzlü. |
MUKASSIR | Taksir eden, yapabilir iken yapmayıp çekinen. * Kusur işleyen. * Gücü yetmediği için yapmayan. |
MUKASSÎ | (Kasvet. den) Kasvet verici. Sıkıntılı, kasvetli. Sıkıcı, dar. |
MUKASSİM | (Kısm. dan) Ayıran, bölen, taksim eden. |
MUKAŞŞER | (Kışr. dan) Kabuğu soyulmuş. |
MUKATAA | (Kat'. dan) Kesişmek. * Ülfeti terk eylemek. * Birbirinden kesmek ve kesişmek. * Muayyen bir kira karşılığında arazinin kesime verilmesi. * Ekilen toprak için verilen muayyen vergi. |
MUKATANE | Mukim olmak, oturmak, ikamet etmek. |
MUKATELAT | (Mukatele. C.) (Katl. den) Muharebeler, savaşlar, kavgalar, dövüşler. * Vuruşmalar, düello yapmalar. |
MUKATELE | (A, uzun okunur) Birbirini vurmak, öldürmek. Vuruşmak, kavga, döğüş. |
MUKATİL | (Katl. den) Birbirini öldüren, birbiriyle vuruşan. Düello yapan. |
MUKATİLUN | (Mukatil. C.) Düşmanla muharebe eden mücâhidler. |
MUKATTA' | Kesilmiş. * Parçalanmış. |
MUKATTAA | (Kat'. dan) Bitişik olmayan. Kesik, ayrı. |
MUKATTAAT | (Mukattaa. C.) Kat' edilmiş, kesilmiş şeyler. * Kısaltmalar. * Çeşitli gazel ve kasidelerden seçilmiş beyitler. * Herbiri bir kelimeye delâlet eden harfler. |
MUKATTAAT-I HURUF | Edb: Matlâsız şiir parçaları. Muhtelif olarak alınmış şiir parçaları. * Kısaltmalar. Tamamlanmamış cümleler. (Bak: Huruf-u mukattaa) |
MUKATTAR | (Katr. den) İnbikten geçirilmiş saf su. Taktir edilmiş. Damıtılmış su. |
MUKATTARAT | (Mukattar. C.) Taktir edilmiş, damıtılmış sular. |
MUKAVELAT | (Mukavele. C.) Mukaveleler. |
MUKAVELAT MUHARRİRİ | Noter. Kâtib-i adl. |
MUKAVELE | Kavilleşmek. Karşılıklı anlaşmak. Sözleşmek. * Anlaşmada imzalanan ve karar altına alınanların yazıldığı kâğıt. |
MUKAVELENAME | Anlaşma yazılı olan kâğıt. Mukavele yapılan kâğıt. |
MUKAVEMET | Karşı durmak, dayanmak. Karşı koymak. Muhalefetle kıyam etmek. |
MUKAVEMET-SUZ | f. Dayanmayı te'sirsiz hâle koyan. Tahammülsüzlük veren. Mukavemeti kıran. |
MUKAVEMET-ŞİKEN | f. Mukavemeti kıran. |
MUKAVERE | Zayıflamak. |
MUKAVİM | Sağlam. Dayanıklı. Mukavemet eden. Direnen. Karşı duran. |
MUKAVİMÎN | (Mukavim. C.) Karşı koyanlar, direnenler. |
MUKAVVA | (Kuvvet. den) Sağlamlaştırılmış, kavileştirilmiş. |
MUKAVVER | Ziftle karışık veya ziftle kaplı. * Yuvarlak kesilmiş. |
MUKAVVES | (Kavs. den) Yay gibi bükülmüş ve eğri olan. * Kavis teşkil etmiş, bükülü. |
MUKAVVÎ | Takviye eden. Kuvvetlendiren. Kuvvet veren. Takviye eden ilâç. |
MUKAVVİM | Kıvama getiren. Biçimine koyan. Tesviye ve tanzim edici. Eğriyi doğrultucu. |
MUKAYAZA | Trampa etme, değişme. Mübadele. |
MUKAYEFE | Firâset etmek. * Bir kimsenin ardınca gitmek. |
MUKAYESAT | (Mukayese. C.) Mukayeseler. Kıyas etmeler. |
MUKAYESE | (Kıyas. dan) Kıyas etme. Ölçme. Karşılaştırma. |
MUKAYYED | Kayıtlı. Serbest olmayan. Sınırlı. Bağlı. * Deftere geçmiş, kaydedilmiş olan. Bağlanmış. El veya ayağında zincir, kelepçe bulunan. Mevkuf olan. * Bir işe ehemmiyet veren. İşine önem verip bakan. |
MUKAYYİ | Kay ettiren, kusturan. |
MUKAYYİAT | (Mukayyi. C.) Kusturucu ilâçlar. |
MUKAYYİD | Kayd eden. Kayıt me'muru. Kayıt takan. |
MUKAYYİDÎN | (Mukayyid. C.) Kayıt memurları, mukayyidler. |
MUKAZEFE | Sövüşmek. |
MUKAZZEZ | Heyeti hafif olan kimse. |
MUKBİL | Mübârek. İkbali kutlu, mutlu. Mes'ud. Bahtiyar. |
MUKBİLAN | (Mukbil. C.) (Kabl. den) Mutlular, bahtiyarlar, mes'ud kimseler. |
MUKBİLÎN | (Mukbil. C.) (Kabl. den) Bahtiyarlar, mutlular, mes'udlar. |
MUKDİM | İşine düşkün, gayret ve fedakârlıkla çalışan. Cüretli ve cesaretli olan. |
MUKDİMÂNE | f. Gayret ve dikkatle. |
MUKES'AL | İyi yonulmamış ok. |
MUKHEM | Cümle arasındaki lüzumsuz ve fazla kelime. |
MU'KIB | Ökçeli ayakkabı. |
MÛKID | Ateş yakan. |
MUKILL | Malı az olan. Fakir. |
MUKILLÎN | Fakirler. Muhtaç olanlar. |
MÛKIN | Şüphesiz ve kat'i olarak bilen. |
MÛKINÛN | Yakîn sahibi olanlar. Şüphesiz ve tereddüdsüz olarak imanî ve Kur'anî hakikatlara vâkıf olanlar. (Bak: Yakin) |
MÛKIR | Yemişinin çokluğundan dolayı dalları sarkmış olan ağaç. |
MU'KIR | Malı mülkü çok olan kimse. |
MUKIRR | (Karâr. dan) Doğruyu ve gerçek olanı söyliyen. Kabahat veya ayıbını gizlemeden söyliyen. * Fık: Birinin, kendisinde hakkı olduğunu haber veren kimse. |
MÛKIZ | (Yakaza. dan) Uyandıran, ikaz eden. * Gaflet ve dalgınlıktan kurtaran. |
MUKİBB | Lüzumlu olan, icab eden. |
MUKÎL | Hataları, yanlışları afveden. |
MUKÎM | İkamet eden. Ayakta duran. * Okuyan. * Bir memlekette devamlı duran. * Fık: Vatanında veya vatanı sayılan bir yerde onbeş günden fazla kalan kimse. (18 saatlik uzağa gidene "Misâfir" denir.) * Esmâ-i İlâhiyyeden olup "Her şeyi ayakta tutan, devam ettiren ve kayyumiyet sırrıyla bir an bile hiç bir şeyden alâkasız olmayan" meâlindedir. |
MUKÎM-ÜS SÜNNET | Hz. Muhammed'in (A.S.M.) Tevrat ve Zebur'daki ismi, sünnet ikame eden. |
MUKÎT | Muhafaza eden. Hâfız. Amelleri zâyi' etmeyip koruyan. Gizliyi bilen. Gıda ve rızık veren. |
MUKKA | (C: Mükâyâ-Mükâki) Hicaz diyarında yaşıyan bir cins beyaz kuş. |
MUKLE | (C: Mukul) Gözün karası. Göz bebeği. * Göz. * Su taksimi için kullanılan taş. |
MUKMAH | Başını kaldırıp gözünü bir yere dikip duran kişi. |
MUKMEHUN | Elleri boyunlarına bağlı veya boyunlarından zincir takılı olarak azab çekenler. * Başı yukarı kalkmış, gözleri bir yere dikilmiş ve etrafa bakamayan somurtmuş kimseler. |
MUKMİR(E) | (Kamer. den) Mehtaplı. Ay ışığıyla aydınlanmış. |
MUKNİ' | İkna eden. Kanaat veren. Kâfi derecede izah ve isbât eden. * Başını kaldırıp gözünü önüne dikip duran. |
MUKNİA | Kurbağa yavrusunun, yumurtadan çıktığı ilk hâli. |
MUKRAZ | (Karz. dan) Ödünç verilmiş, borç verilmiş. İkrâz olunmuş. |
MUKREM | Bir kavmin ulusu, seyyidi. |
MUKRİ' | Kur'an-ı Kerimi kaidelerine uygun okuyan. |
MUKRİB (MUKREB) | Nöbete tutulmuş at. |
MUKRİF | Babası köle, anası hürre olan kimse. * Anası arabi, babası arabi olmayan deve. |
MUKRİN | Birlikte. Berâber. |
MUKRİZ | (Karz. dan) Ödünç veren. Borçla emânet para ve sâir şeyler veren. |
MUKSA | Uzaklaştırılmış. Uzak kalınmış. |
MUKSEM | (Kasem. den) Yemin edilmiş, kasem edilmiş. |
MUKSİM | (Kasem. den) Yemin edilecek yer. * Yemin eden, kasem eden. |
MUKSİT | Adaletle iş gören. Haklı hareket eden. * Nefsine lâyık görmediği zararlı şeyi başkasına da münasib görmeyen. |
MUKSİTÎN | (Muksit. C.) Haklı iş görenler. Hakkı edâ edenler. |
MUKŞA | Kabuğu çıkarılmış. * Derisi soyulmuş. |
MUKŞAİRR | Ürperen. |
MUKTASIR | Kısa kesen, uzatmıyan. |
MUKTATAF | (C.: Muktatafât) (İktitaf. dan) Toplanmış, devşirilmiş. * Derleme, toplama. Derlenmiş. |
MUKTATAFAT | (Muktataf. C.) (İktitaf. dan) Derlemeler, toplamalar. Derlenmiş şeyler. |
MUKTATIF | (İktitaf. dan) Derleyen, toplayan. |
MUKTEB | (C: Mekâtib) Yazı talim eden kimse. |
MUKTEBES | İktibas olunmuş olan. Bir yerden alınan, bir kitab ve sâir yerden istifade ederek alınan. |
MUKTEBESAT | (Muktebes. C.) (Kabs. dan) Muktebes olan şeyler. İktibas edilmiş ve faydalanmak üzere alınmış olan şeyler. |
MUKTEBİS | (C.: Muktebisîn) (Kabs. dan) İktibas eden. Faydalanmak üzere aktaran. Birinin bilgisinden faydalanan. |
MUKTEBİSÎN | (Muktebis. C.) (Kabs. dan) Aktaranlar, iktibas edenler. Faydalanmak için alanlar. |
MUKTEDA | Kendisine uyulan. Önde giden. * Müçtehid. Pişivâ. Peşivâ. * Namazda kendine uyulan imam. |
MUKTEDÂ-BİH | Kendisine tebaiyyet edilen. Kendisine uyulan. |
MUKTEDÎ | Tâbi olan, uyan. İmama uyan. |
MUKTEDİR | Güçlü, kuvvetli, becerikli. İşe gücü yeten. İktidarlı. |
MUKTEDİRÎN | (Muktedir. C.) İktidar sahibleri. Muktedirler, gücü yetenler. |
MUKTEF | "Kendine uyulmuş, kendisi tâkib edilmiş" meâlinde olup, Hz. Resul-i Ekreme (A.S.M.) verilen isimlerden biridir. |
MUKTEFA | (Kafâ. dan) İzinden gidilmiş. Ardına düşülmüş. Misâl alınmış, örnek tutulmuş. |
MUKTEFÎ | Ardından giden. İzinden giden. İktifâ eden. Misâl alan, örnek tutan. |
MUKTEHİM | Mülâhazasız bir işe hücum edip giren. * (Bak: İktiham) |
MUKTELA' | (Kal'. den) Kökünden koparılmış. Kökünden koparan. |
MUKTELİ' | (Kal'. den) Kökünden koparan. |
MUKTERİH | Bir şeye kasd eden, araştıran. * Yeniden meydana çıkaran. * Düşünmeden, aklına geldiği gibi söyleyen, iktirah eden. |
MUKTERİN | (İktiran. dan) Yaklaşan, yakın gelen, iktirân eden. |
MUKTESEB | (Bak: Mükteseb) |
MUKTESİD | İktisadlı, tutumlu. Malını, ömrünü, vaktini boşuna geçirmeyen, lüzumsuz masrafta bulunmayan. (Bak: İktisad) |
MUKTESİDAN | (Muktesid. C.) Muktesidler. Lüzumsuz masrafda bulunmayan ve vaktini boşa geçirmeyenler. İktisadlılar, tutumlular. |
MUKTESİR | Kısa kesen, iktisar eden. |
MUKTEZA | Lâzım getirilmiş. Lüzumuna binaen istenmiş. İcab eden. Lâzım gelen. (Bak: Dâll-i bi-l iktiza) |
MUKTEZA-İ HÂL | Duruma göre. İcabına göre. Hal ve vaziyetin gerektirdiğine göre. |
MUKTEZA-İ HİLKAT | Yaradılışın gerektirdiği şey. Yaradılış itibariyle olan hal ve netice. |
MUKTEZÎ | (Muktazî) Lüzumlu olduğu taayyün etmiş, anlaşılmış. * İktiza eden. Gerekli. Lâzım. |
MUKTEZİYYAT | İktiza eden şeyler. Gerekli olan ve icab eden şeyler. |
MUKTİR | Dar hâlli, durumu sıkıntılı. * Kocasını nafaka bakımından sıkıştıran kadın. |
MUKVERE | İnce, zayıf kadın. |
MUKZA | Tamamlanmış. * Lüzumlu görülmüş. |
MUKZA' | Seri, hafif nesne. |
MUKZI' | Fuhşiyat söyleyen, ahlâksızca şeyler konuşan. |
MUKZÎ | Gerekli görülmüş. * Hüküm ve kazâ olunmuş. * Tamamlanmış. |
MU'LAT | (C: Meâli) şeref kazanmak. * Yüksek derece. |
MULEKKIN | (Bak: Mülekkın) |
MU'LEM | (İlm. den) Belirtilmiş, işâretlenmiş. |
MULİ' | Tutkun, düşkün, ihtiraslı. |
MULİF | (Ülfet. den) Alışık, alışmış. Ülfet etmiş. |
MULİM | (Elem. den) Elem ve keder verici. |
MU'LİN | İlân eden. Herkese bildiren. |
MUM | f. Yumuşak. * Mum. |
MUMAHELE | Hile etmek. * Oyunla aldatmak. Hilekârlık. |
MUMA-İLEYH | (Mumâileyhâ) Kendisine işâret edilen. İsmi evvelce geçen. |
MUMA-İLEYHİM | İsmi evvelce geçenler. * İmâ edilenler, yukarıda anlatılmış olanlar. |
MUMA-İLEYHİNN | (Mumâ-ileyhâ. C.) Adı geçen kadınlar, yukarıda anılan kızlar, imâ edilenler. |
MUMATELE | (Bak: Mümatala) |
MUMDAR | f. Mum tutan. Işık veren. Işık tutan. |
MUMÎL | Bir tarafa doğru eğen. Meylettiren. |
MUMİYAN | f. Belleri ince olan güzeller. Kıl belliler. |
MUMYA | f. Uzun müddet çürümemesi için ilâçlanmış ölü. İnsan ve hayvan ölüsünün kurusu. * Çok zayıf (kimse).(Kur'anda çok tekrar edilen kıssa-ı Musa Aleyhisselâm'ın cümleleri ve cüz'leridir ki, herbir cümlesi, hattâ herbir cüz'ü, bir düstur-u küllînin ucu olarak gösterilmiş ve o düsturu ifade ediyor. Meselâ: $ Fir'avun, vezirine emreder ki: "Bana yüksek bir kule yap, semâvatın hâlini rasad edip bakacağım. Semanın gidişatından acaba Musa'nın (A.S.) dâva ettiği gibi semada tasarruf eden bir İlâh var mıdır?" İşte Î kelimesiyle ve şu cüz'î hâdise ile, dağsız bir çölde olduğundan dağları arzulayan ve Hâlik'ı tanımadığından tabiat-perest olup Rububiyyet dâva eden ve âsâr-ı ceberutlarını göstermekle ibka-yı nâm eden şöhret-perest olup dağ-misâl meşhur ehramları bina eden ve sihir ve tenâsuha kail olup cenazelerini mumya edip dağ misillu mezarlarda muhafaza eden Mısır fir'avunlarının an'anesinde hükümferma bir düstur-u acibi ifade eder.Meselâ: $ Gark olan Fir'avuna der: "Bugün senin gark olan cesedine necat vereceğim" unvaniyle umum Fir'avunların tenâsuh fikrine binaen cenazelerini mumyalamakla mâziden alıp müstakbeldeki ensal-i âtiyenin temâşâgâhına göndermek olan mevt-âlud, ibretnüma bir düstur-u hayatiyelerini ifade etmekle beraber, şu asr-ı âhirde o gark olan Fir'avunun aynı cesedi olarak keşfolunan bir beden, o mahali-i gark denizinden sahile atıldığı gibi, zamanın denizinden asırların mevceleri üstünde şu asır sahiline atılacağını, mu'cizâne bir işaret-i gaybiyye, bir lem'a-yı i'cazı ve bu tek kelime bir mu'cize olduğunu ifade eder. S.) |
MUMZA | (Mazâ. dan) İmza edilmiş olan. |
MU'NAN | Su arkı, su mecrâsı. |
MUNASSAB | (Nasb. dan) Birbirinin üzerine tertiplenmiş olan. |
MUNAZZAF | (Nazif. den) Temizlenmiş, arınmış, tanzif edilmiş. |
MUNAZZAMA | Tanzim olunmuş, yoluna konulmuş olan. İntizamlı teşkilât. Nizamlı. Adaletli. |
MUNAZZIM | Sıralayıp dizen, tanzim eden. * Nazm yazan. Vezinli, kâfiyeli, tertibli yazan. |
MUNDAK | Dövülüp ufalanmış. |
MUNFASIL | İnfisal etmiş. Birbirinden ayrılmış. Yerinden ayrılmış, fasl olmuş. İşinden ayrılmış. |
MUNFASILAN | Ayrı ayrı olarak. Ayrılmış olarak. Munfasıl tarzda. |
MUNFASIL ZAMİR | Gr: Başka kelimeye bitişik olmayan zamir. Ene, Ente: Ben, sen.. gibi. |
MUNFASIM | Kırılan, kırılmış olan, kırık. Eksilen. |
MUNFASÎ | Bir şeyden ayrılıp kurtarılmış olan. |
MUNFATIR | Yarılan, infitar eden. |
MUNFAZİH | Rezil ve kepaze olmuş. |
MUNİKA | Hoşa giden, beğenilen şey. Güzel. |
MUNİS | Alışılmış. Ehlileşmiş. Cana yakın. Sevimli. Ünsiyyet edilmiş. |
MUNİSE | Hayat yoldaşı. Can yoldaşı. |
MUNKABIZ | Sıkıntılı. Mânevi sıkıntı. * Çekilmiş. Büzülmüş. Daralmış. Toplanmış. * Barsakları sıkışmış. Kazâ-i hâcet edemeyen. Kabız. |
MUNKALİB | İnkılâb eden. Dönen. Dönmüş. Başka bir şekle ve kılığa girmiş olan. Değişmiş, değişen. |
MUNKARIZ | İnkıraz bulmuş. Batmış. Bitmiş. Son bulmuş. Mahvolmuş. Sönmüş. |
MUNSABB | (Bir denize veya nehire) dökülen, karışan. |
MUNSABİG | (Sıbg. dan) Boyanan, insibâg eden. |
MUNSADI' | Yarılmış, bölünmüş. |
MUNSALİH | Sulh üzere olan. Barış hâlinde olan. |
MUNSAMÎ | Dökülüp akıtılmış. |
MUNSARIM | Kesilen, kat edilen. |
MUNSARİF | (Sarf. dan) Geri dönen, çekilip giden. * Gr: Esre ve tenvin kabul eden isim. |
MUNSARİH | (Sarâhat. dan) Açık, meydanda, zâhir. |
MUNSIF | İnsaflı. Merhametli. Hakkı kabul eden. Hakka riayet eden. |
MUNSIFÂNE | İnsaflıca. İnsaflılıkla. |
MUNTABI' | (Tab. dan) Yaradılışdan olan, fıtraten. * Basılmış, tab' edilmiş, damgalanmış. * Hoş görülen, güzel. |
MUNTABIH | (Tabh. dan) Pişmiş, pişen. |
MUNTABIK | İntibak eden. Birbirine uyan. Uygun. |
MUNTAFİ | Sönmüş. Sönen. * Bastırılmış. |
MUNTALİK | (Talâk. dan) Salıverilmiş, bırakılmış. * Bağsız. * Kederi, hüznü ve gamı olmıyan. Sevinçli, mesrur, neşeli. |
MUNTAMIS | Belirsiz olan. İntımâs eden. |
MUNTASIF | (Nısf. dan) Orta, yarı. * Yarıya varılmış, yarılanmış. |
MUNTASIF-I SENE | Yılın ortası. Senenin yarısı. |
MUNTASIH | (Nush. dan) Nasihat dinliyen. Öğüt dinliyen. |
MUNTASIHÂNE | f. Nasihat dinliyerek. |
MUNTASIR | Öç alan. İntikam alan. |
MUNTAVÎ | (Tayy. dan) Dürülmüş, dürülüp bükülmüş, devşirilmiş. |
MUNTAVİ' | Söz dinler. Muti. |
MUNTAZAM | Düzenli. Tertibli. İntizamlı. Düzgün sıralanmış. Her şeyin yerli yerinde olması. Derli toplu olma. |
MUNTAZAMAN | İntizamlı ve düzgün olarak. Muntazam bir tarzda. * Devamlı ve sürekli olarak. Dâima. |
MUNTAZAR | Ümid ile gözlenen. Beklenen. Gözetilen. |
MUNTAZIR | Bekleyen. Gözleyen. Birisinin gelmesini bekleyen. |
MUNTAZIRAN | Bekliyerek, intizâr ederek. |
MUNTAZIRÂNE | f. Bekliyerek, muntazıran, intizâr ederek. |
MUNTAZIRÎN | (Muntazır. C.) Bekliyenler, gözliyenler. İntizar edenler. |
MUNZACIR | Yüreği sıkılmış. |
MUNZALİM | Kendi isteğiyle veya istemiyerek zâlimin zulmüne boyun eğen. |
MUNZAMM | Zamm edilen. İlâve edilen. * Ek. Üste konan, katılan. |
MUNZAR | Geciktirilmiş, te'hir edilmiş. Sonraya bırakılmış. |
MUNZİC | Hazmettirici, sindirici. * Tıb: Yara veya çıbanı cerahatlendiren. * Kemâle eren, inzâc eden. |
MUNZİCÂT | Yaranın iltihabını yok edici, irinini akıtıcı (ilâçlar). |
MUR | f. Karınca. Neml. |
MURA | Kedi sesi. Kedi miyavlaması. |
MURABAA | Yazlığa çıkmak üzere mukavele yapma. |
MURABAHA | Bir malı kâr ile satmak. * Bir miktar ilâve ederek ödünç para alıp vermek. * Fâiz ile para alıp vermek. |
MURABATA | Düşmanla karşılaşılacak yerlerde gözetip sebatla nöbet beklemek. * Mülâzemet etmek. * Bağlamak. |
MURABBA | Terbiye görmüş. * Kaynatıp kıvama geldikten sonra dondurulmuş. * Meyve suyu tatlısı. Reçel. Ezme. |
MURABBA' | Dört köşeli şekil. * Dörde çıkarılmış. Dörtlü. Dört şeyden olmuş. * Geo: Kare. |
MURABBA-İ TÂMM | Geo: Tam kare. |
MURABBANİŞİN | f. Bağdaş kurup oturan. |
MURABBAYAT | (Murabbâ. C.) Kaynatılıp kıvamına getirildikten sonra dondurulmuş meyve suyu tatlıları. |
MURABIT | Kalbini Allah'a bağlayan. * Düşmanla karşılaşılacak yerlerde gözetip nöbet bekleyen. |
MURABITÎN | (Murâbıt. C.) Kalblerini Allah'a bağlayanlar. * Şeyhler, dervişler. |
MURAD | İstenerek, ümid ederek beklenen. Arzu edilen şey. * Gâye. Maksad. Emel. |
MURAD-I HAK | Allah'ın isteği ve muradı. |
MURAFAA | Karşılıklı hak iddia ederek konuşmak. * Bir dâvâ için birisini hâkim huzuruna celb ettirmek. Yüzleşerek muhakeme olunmak. |
MURAFAKAT | Beraberlik, arkadaşlık. |
MURAFIK | Refakat eden, beraber bulunan, yoldaş, arkadaş. |
MURAFİ' | (Ref'. den) Murâfaa eden. |
MURAGABET | Arzu etme, dileme. |
MURAGIB | Rağbet eden. |
MURAHHAM | Kısaltma. * Son harfleri veya heceleri düşürülmüş. |
MURAHHAS | Devlet veya herhangi bir teşekkül nâmına, salâhiyyetli olarak bir yere bir vazife ile gönderilen kimse. * Terhis edilen. İzin verilen. Tâlimat verilen kimse. |
MURAHHASA | Ermeni piskoposu. |
MURAHHASİYET | Murahhaslık, delegelik. |
MURAHHİL | (Rıhlet. den) Bir yerden diğer bir yere göçüren. Terhil eden. |
MURAÎ | Riayet eden. Bakıp gözeten. |
MURAÎ | (Bak: Mürâi) |
MURAKABE | Kontrol etmek. İnceleyip vaziyeti anlamak. Teftiş etmek. * Kendini kontrol etmek. İç âlemine bakmak. Gözetmek. * Hıfz etmek. * Beklemek. İntizar. * Dalarak kendinden geçmek. * Tas: Kendisini tamamen nâfile ibâdet ve itaate vermek için mâbede kapanmak. |
MURAKASA | (Raks. dan) Raksetme, dans. |
MURAKIB | Murakabe eden. Teftiş ve kontrol eden kimse. * Hıfzeden. * Allah'a (C.C.) bağlanmış olan. |
MURAKKA' | (Ruk'a. dan) Yamalı, yamanmış. |
MURAKKAK | (Rikkat. den) İnce. İncelmiş. |
MURAKKAM | (Rakam. dan) Yazılı, yazılmış. * Numaralanmış, numara konulmuş, sayı konulmuş. |
MURAKKAN | Bozulmuş, aradan çıkarılmış. |
MURAKKIK | Tecvidde bir harfi ince okumağa; terkik, ince okunan harflere ise; murakkık denir ki, şunlardır: Elif, nun, şın, ra, ha, dal, yâ, se, ayın, lam, mim, kef, sin, vav, fe, te, cim, he, ze, bâ, zel. |
MURAKKIM | (Rakam. dan) Pusulanın iğnesi. |
MURAN | (Mur. C.) Karıncalar. |
MURANE | f. Karıncavâri, karınca gibi. |
MURASADE | (Rasad. dan) Rasad etme, gözetleme. * Dikkatle bakma. |
MURASSA' | Süslü. Kıymetli taşlarla süslenmiş. Sırmalı. * Birbirine yanaştırılmış. Oturtulmuş. * Edb: İki mısra veya iki fıkrası birbiri ile aynı vezin ve kafiyede olan söz veya beyit. * Bir nevi yazı. |
MURASSAAT | (Murassa'. C.) Murassâlar. Cevher ve inciler gibi şeylerle. Süslenmiş olanlar. Takdir edilip yerleştirilmiş süslü ve kıymetli şeyler. |
MURASSAS | Lehimlenmiş. * Kurşun veya kalayla kaplanmış. |
MURAVAGA | Güreşme. |
MURAVAZA | Bir kimseyi kahır veya hile ile iknâ etme, aldatma, kandırma. |
MURAZAA | (Rızâ. dan) Emzirme. |
MURÇE | f. Küçük karınca. |
MURD | f. Mersin ağacı. |
MURDAR | f. Pis. Kirli. Mülevves. Temiz olmayan. * İslâmiyetin gösterdiği kaidelere uygun olmıyarak kesilmiş hayvan. |
MURDİA | Süt emziren. Süt anası. |
MU'REB | Gr: Sonu her çeşit harekeyi alabilir olan. Mebni olmayan. İrablanmış. Sonu harekelenmiş olan kelime. |
MU'RİB | İzhar edici, izhar eden, gösteren. |
MURİS | Getiren. Veren. Kazandıran. * Fık: Miras bırakan. |
MU'RİZ | İ'raz eden. Yüz çeviren. Başka tarafa dönen. Ta'riz eden. Dokunaklı konuşan. |
MURTABİT | Bağlı. İrtibatlı. Birbirine bitişik. Ekli. |
MURTAD | (Bak: Mürted) |
MURTAZ | Alıştırılmış, tâlimli hayvan. |
MURTAZI' | (Rızâ. dan) Süt emen, irtiza eden. |
MURTEZA | Beğenilmiş. Seçilmiş. Makbul. Rağbet gören. Beğenilen. * Hz. Ali'nin (R.A.) bir lâkabı. |
MURZI' | (Rızâ. dan) Çocuk emziren. |
MURZİA | (Rızâ. dan) Çocuğa süt emziren. Meme veren. Sütnine. Bebeğe süt vermek üzere para ile tutulmuş kadın. |
MUS | Bıçak. |
MUSA | Beni İsrâil peygamberlerinden Hz. Musa'nın (A.S.) ismi. Dört büyük kitaptan birisi olan Tevrat, vahiy yoluyla kendisine gelmiştir. Yahudilerin en büyük peygamberidir. Şeriatı, İsa'ya (A.S.) kadar devam etti. Yusuf'un (A.S.) soyundan Yuşa nâmındaki peygamberi yerine tâyin ederek vefat etmiştir. Mısır firavununa karşı mücadele etti. Harun (A.S.) kardeşi ve kendi veziri hükmünde idi.(Mısır Kıt'ası, kumistan olan Sahra-yı Kebir'in bir parçası olduğundan Nil-i Mübarek'in feyziyle gâyet mahsuldâr bir tarla hükmüne geçtiğinden, o cehennem-nümun sahra komşuluğunda şöyle cennet-misal bir mevki-i mübarekin bulunması, felâhat ve ziraatı, ahalisinde pek mergub bir surete getirmiş ve o sekenenin seciyesine öyle tesbit etmiş ki ziraatı, kudsiye; ve vasıta-ı ziraat olan "Bakar"ı ve "Sevr"i mukaddes, belki mâbud derecesine çıkarmış. Hattâ o zamandaki Mısır milleti, sevr'e, bakar'a ibadet etmek derecesinde bir kudsiyet vermişler. İşte o zamanda Benî-İsrail dahi, o kıt'ada neş'et ediyordu ve o terbiyeden bir hisse aldıkları, "İcl" mes'elesinden anlaşılıyor.İşte Kur'an-ı Hakîm, Hazret-i Musa Aleyhisselâm'ın risaletiyle, o milletin seciyelerine girmiş ve istidatlarına işlemiş olan o bakar-perestlik mefkuresini kesip öldürdüğünü, bir bakar'ın zebhi ile ifham ediyor. S.) |
MUSA | Vasiyet olunan mal. * Menfaat. |
MUS'A | (C: Musu) Böğürtlen otunun meyvesi. * Bir kuşun adı. |
MU-SA(Y) | f. Ustura. |
MUSAARA | Büyüklük taslayarak birisinin yüzüne bakmayıp başını çevirmek. |
MUSAB | Kendine bir şey isabet eden. Hasta. Musibetzede. Musibete uğrayan. |
MUS'AB | Aygır at. * Her nesnenin erkeği. |
MUSAB | Sevab kazanmış olan. Ameline karşılık ecir kazanmış olan. |
MUSABBAG | Boyalı, boyanmış. |
MUSABE | Musibet, belâ, âfet. |
MUSABERET | Karşılıklı sabır. Sabırlılık. Katlanmak. |
MUSA BİH | Vasiyyet olunan şey. |
MUSABİYET | Bir hastalığa tutulma. Bir musibete giriftar olma. |
MUSADAKAT | (Sıdk. dan) Karşılıklı dostluk. |
MUSADDA' | (Sad'. dan) Başı ağrıtılmış, rahatsız edilmiş. |
MUSADDAK | Doğruluğu tasdik edilmiş. Sadakati ve doğruluğu tanınmış, isbat edilmiş olan.(Hem zâtiyle, hem lisâniyle, hem delâlet-i hâliyle, hem kaliyle kâinatın Sâniine delâlet eden şu delil; hem hakikat-ı kâinatça musaddak, hem sâdıktır. Çünkü bütün mevcudatın vahdâniyete delâletleri, elbette vahdaniyeti söyleyen Zâtı tasdik hükmündedir. Demek söylediği da'vâ da umum kâinatça musaddaktır. M.) |
MUSADDAR | (Sudur. dan) Çıkmış, sudur etmiş. |
MUSADDE | Muhâlefet, uyuşmazlık, zıtlık. |
MUSADDIK | Tasdik eden. İmzalayan. * Doğruluğunu kabul eden. |
MUSADDİ' | Tasdi' eden. Baş ağrıtan. Rahatsız eden. |
MU'SADE | (İ'sad. dan) Sımsıkı kapatılmış, kilitlenmiş olan. |
MUSADE | Avlanan canavar. |
MUSADEFE | Bulmak. * Yetişmek. |
MUSADEKA | Dostluk. |
MUSADEMAT | Çarpışmalar. Vuruşmalar. Müsademeler. |
MUSADEME | İki şeyin birbiriyle çarpışması. Çarpışmak. Vuruşmak. |
MUSADERE | Zulüm ve cebir etmek. (Bak: Müsadere) |
MUSAF | Cenk, harp. |