\head>
HA | Osmanlı alfabesinde sekizinci harftir ve ebced sayısı ile de sekizi ifade eder. şeklinde okunursa: Haram şey, haşarı yüzsüz kadın mânâlarına gelir. |
HA | harfinin ismidir. Ebcede göre beş sayısına delâlet eden ( ) harfi, mehmusedendir. Bazan başka harfe yâni "yâ" veya "hemze" veya "elif"e kalbolur. Bir kelimenin evveline ve âhirine ilâve edilebilir. Arabçada beş vecih üzere müstameldir:1- Zamir olarak, nasb ve cerr yerlerinde kullanılır.2- Gaib harfi olur. Mücerret gaib mânasına gelir: ( Ebûhu: Onun babası) kelimesinde olduğu gibi.3- Sekte "Hâ"sıdır. Kelimenin sonunda olan harekeyi veya harfi beyan için diğerine eklenir. ( Mâ-hiye) ve ( Hâ-hünâ) da olduğu gibi.4- Soru hemzesinden değişmiş olan "hâ" dır.5- Müennes işareti olan "hâ" dır. |
HA | f. "İşte!" mânasınadır. * Cemi edatıdır. Kelimelerle birleşerek onları çoğul yapar. Meselâ: Ayine-hâ : Aynalar. Der-hâ : Kapılar. Esb-hâ : Atlar. Zülüf-hâ : Zülüfler. |
HA(Y) | f. Çiğneyen mânasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Şeker-hâ : Şeker çiğneyen. * Mc: Tatlı sözlü, güzel ve dokunmaz sözler söyleyen. |
HA | Kelime-i tenbihtir. İşaret ismi olan Zâ ve Zi kelimeleri ile Hâzâ Hâzihi Hâzâke gibi. Bundan başka "hâ" tenbih edatı olarak kelimeye dâhil edilir. (Hâzâ ) da olduğu gibi yakını ifade eder. İşaret ismi veya nida olur. (Eyyühâ ) daki gibi. |
HAB' | Gizli, saklı, hafi. * Gizlemek, örtmek, setretmek. |
HAB | f. Uyku. Rü'yâ. |
HÂB-I ADEM | Ölüm uykusu. |
HÂB-I CÂVİD | Ebedî uyku, ölüm. |
HÂB-I GAFLET | Gaflet uykusu. |
HÂB-I GİRAN | Ağır uyku. |
HÂB-I HARGUŞ | Tavşan uykusu. Şüpheli ve hafif uyku. * Yalan, hile. |
HÂB-I NUŞİN | Tatlı uyku. |
HÂB-I RAHAT | İstirahat için uyku. |
HAB (HÂBE) | Günah. Suç. |
HABAB | (Habâbe) Son derece muhabbet. * Su üzerindeki hava kabarcığı. |
HABAİB | (Habibe. C.) Habibeler, sevgili kadınlar. |
HABAİK | (Habike. C.) Kehkeşanlar, samanyolları. * Çizgiler. |
HABAİL | (Hibale. C.) Ağ, tuzak, bağ, kement. |
HABAİL-İ MEVT | Ölümün sebepleri. |
HABAİL-ÜŞ ŞEYTAN | Şeytanın tuzakları. * Kadınlar. |
HABAİS | (Habise. C.) Kötülükler. Murdar ve pis şeyler. |
HABAK | f. Mandıra, ağıl. * Dört yanı bir duvar veya set ile çevrilmiş yer, avlu. |
HABAL | Bozulma, düzensizlik. Karma karışıklık. * Sıkıntı, hüzün, keder, üzüntü. |
HABALA | (Hublâ. C.) Gebeler. |
HABALEYAT | (Habâlâ. C.) Hâmileler, gebeler. |
HAB-ALUD | Uykulu. Uyku karışık. |
HABAR | (C.: Habârât) İmzâ. Mühür, damga. |
HABARAT | (Habâr. C.) İmzâlar. * Damgalar. |
HABARÎR | (Hıbrîr. C.) Dağçiçekleri. Dağda yetişen çiçekler. |
HABASET | (Hubs) Murdarlık, pislik, kötülük. |
HABAT | Vücuttaki bir yara iyileştikten veya vücuda bir sopa ile vurulduktan sonra bedende kalan iz. * Davarın çok yemekten dolayı karnının şişmesi. |
HABAYA | Gizli işler, gizli şeyler. * Defineler. |
HABAZ | Hareket. * Bâtıl olmak. * Eksilmek. |
HABB | Tane, çekirdek. * Yuvarlak olarak hazırlanmış ilâç. * Buğday tanesi veya buna benzer tohum. |
HABB | Aldatıcı, kurnaz, hileci, hilekâr. * Denizin kabarması, denizde dalga olması. |
HABBAL | (Habl. dan) Urgan ve ip satan kimse. |
HABBAR | Terzi. * Mürekkepçi. |
HABBAS | Zindancı, gardiyan, hapseden. |
HABBAT | (Habbe. C.) Habbeler, tohumlar, tâneler. * Haplar. |
HABBAZ | (Hubz. dan) Ekmekçi. Ekmek yapan veya satan kimse. |
HABBAZÎ | Ekmekçilikle ilgili. |
HABBE | Tane. Tohum. * İhtiyaç. * Parça. * Dirhemin 1/48 kadarı. |
HABBET-ÜL KALB | (Bak: Süveydâ) |
HABBET-ÜS SEVDA | Çörek otu. |
HABBE (HUBBE) | Yol, tarik. |
HABBE | Gammazlık yapan kadın. (Müz: Habb) |
HABBEYİ KUBBE YAPMAK | Değeri olmayan bir şeye çok fazla ehemmiyet vermek. Zihinde büyütmek. |
HABBEZA | "Ne güzel, ne sevimli, ne hoş" mânâsında bir takdir edatıdır. |
HABBÜL BÜLUĞ | (Habb-ül büluğ) Erginlik çağındaki erkek ve kız çocukların yüzlerinde ve alınlarında çıkan sivilceler. |
HABC | Vurmak, darbetmek. |
HABC | Devenin ot yemekten dolayı karnının şişmesi. * Vurmak. |
HABCAME | f. Gecelik ve pijama gibi gece uyurken giyilen elbise. |
HAB-DİDE | f. "Rüya görmüş." Büluğa ermiş genç. |
HABE | f. Sıkılma, bunalma, darlanma, boğulma. |
HABE | Zarara ziyana uğradı (mânâsına fiil). |
HABEB | Aldatma, kandırma. Hile, kurnazlık. |
HABEK | f. Üzülme, sıkıntı yapma. * Sıkılma, bunalma. |
HABEL | Ana rahmindeki çocuk, cenin. * Gebelik, gebe olma zamanı. * Fls: Musallat fikir. |
HABELE | Üzüm çubuğu. |
HABELLAK | Küçük olup büyümeyen koyun. |
HABEN | Siroz denilen ve karında su toplanmasından ileri gelen bir hastalık. |
HABEN | Kısaltma, azaltma, kasma. * Edb: Aruzda "fâilâtün" den "ât" hecesini atarak, nazmı "fâilün" veznine sokma. |
HABENDAT | Şişman kadın. |
HABENNEKA | (Bak: Hebenneka) |
HABENTA' | Kısa boylu, tıknaz kişi. |
HABER | Hâriçten insanın fikrine intikal eden ilim. * Yeni havadis. Ağızdan ağıza nakledilen söz. * Peyam. Peygam. Nebe'. İlim ve malumat. Bilgi. * Hadis, Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâm'ın sözü. * Edb: Hâdiseyi bildiren fiil veya cümle. * Gr: Müsned. Mübtedanın mukabili. Bir isme yakıştırılan sıfat. Allah büyüktür cümlesinde: Allah, mübteda; büyüktür, onun haberidir. Bu, mübteda ise beraber tam bir cümle teşkil eden; merfu' bir isim, fiil veya cümle olabilir. (Bak: Müsned) |
HABER-İ KÂZİB | Yalan haber. |
HABER-İ MEŞHUR | Bidayette râvisi mahdut iken sonraki devirlerde, yalan üzere ittifakları muhal olan bir cemaat tarafından nakledilegelen makbul hadistir. (Ist. Fık.K.) |
HABER-İ MÜTEVATİR | Birçok kimselerin çokları vasıtası ile rivâyet ettikleri hadis. |
HABER-İ SÂDIK | Doğru haber. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) sözü. Hadis. |
HABER-İ VÂHİD | Bir sahabeden, bir kişiden veya bir koldan gelen sahih hadis. (Bak: Mütevatir) |
HABER | Berelenme, yaralanma. Çürüme. |
HABERDAR | Haberli, vâkıf, bir mes'eleden haberi olan. |
HABERÎ | (Haberiyye) Haberle ilgili. Haberden ibaret olan. * Gr: Yüklemle ilgili. |
HABERKAS | Küçük deve. * Küçük adam. |
HABERPİJUH | f. Haber almaya çalışan. Haber araştıran, haber toplayan. |
HABES(E) | (Habis. C.) Kötüler. Alçaklar. Pisler. * Necaset denilen ve maddeten pis şeyler (Necis veya necaset-i hakikiye de denir.) |
HABEŞ | Afrika'nın Kızıldeniz sâhili güneyinde müstakil bir memleket. Bu memleket ahalisinden olan. * Beyaz ve siyah arasında koyu esmer adam. |
HABEŞÎ | Habeş memleketi ahalisinden olan. Habeş'e mensub ve müteallik olan. * Koyu esmer renkli adam. * Hat, tezhib, minyatür gibi güzel san'atlarda kullanılan bir cins kâğıt. |
HABETIKTIK | Atın tırnağı taşa dokunduğunda çıkan ses. |
HABEVKERA | Belâ, mihnet. |
HABGAH | f. Yatak odası. * Uyunacak yer. |
HAB-GÜZAR | f. Uyuyan, uyuyucu. |
HABHAB | Karpuz. |
HABHAB | (C: Habâhıb) Kısa boylu adam. |
HABHAB | Takunye. * Canbaz ayaklığı. |
HABHABE | Yumuşaklık, rahavet. * Muzdarip olmak, acı çekmek. |
HABHABÎ | İşsiz güçsüz boş olarak dolaşan adamlar. |
HABIT | Susturucu. * Batıl kılan. İptal ettiren. * Değersizleşen. |
HABIT | (Hübut. dan) Yukarıdan aşağıya inen. İnici. Düşen. Hübut eden. |
HABİ | Sürünüp emekleyen ufak çocuk. |
HABİB | (Hubb. dan) Sevilen. Sevgili. Seven. Dost. |
HABİB-ÜL BEKKÂÎN | Ağlayanların sevgilisi. Ağlayanların habibi. |
HABİB-ULLAH | (Habib-i Hudâ) Allah'ın sevgilisi. Hz. Muhammed (A.S.M.) (Eğer Allah'a muhabbetiniz varsa Habibullah'a ittiba edilecek. İttiba edilmezse netice veriyor ki; Allah'a muhabbetiniz yoktur. Muhabbetullah varsa netice verir ki; Habibullah'ın sünnet-i seniyesine ittibaı intac eder. L.)(Sâni-i Âlem'in; âsârın şehadetiyle nihayetsiz cemâl ve kemâli vardır. Cemâl, hem kemâl, ikisi de mahbub-u lizâtihidirler. Yâni bizzat sevilirler. Öyle ise, o cemâl ve kemâl sahibinin cemâl ve kemâline nihayetsiz bir muhabbeti vardır. O nihayetsiz muhabbeti, masnuatında çok tarzlarda tezahür ediyor. Masnuatını sever, çünki, masnuatının içinde cemâlini, kemâlini görür. Masnuat içinde en sevimli ve en âlî, zihayattır. Zihayatlar içinde en sevimli ve âli, zişuurdur. Ve zişuurun içinde câmiiyet itibariyle en sevimli, insanlar içinde bulunur. İnsanlar içinde istidadı tamamiyle inkişaf eden, bütün masnuatta münteşir ve mütecelli, kemâlâtın nümunelerini gösteren fert, en sevimlidir... İşte: Sâni-i Mevcudat, bütün mevcudatta intişar eden tecelli-i muhabbetin bütün envaını; bir noktada, bir âyinede görmek ve bütün enva-ı cemâlini, Ehadiyyet sırriyle göstermek için şecere-i hilkatten bir meyve-i münevver derecesinde ve kalbi, o şecerenin hakaik-ı esasiyyesini istiab edecek bir çekirdek hükmünde olan bir zâtı, o mebde'-i evvel olan çekirdekten tâ münteha olan meyveye kadar bir hayt-ı ittisal hükmünde olan bir Mi'rac ile, o ferdin, kâinat nâmına mahbubiyyetini göstermek ve huzuruna celbetmek ve rü'yet-i cemâline müşerref etmek ve ondaki hâlet-i kudsiyyeyi başkasına sirayet ettirmek için kelâmiyle taltif edip, fermaniyle tavzif etmektir... S.) |
HABÎDE | (C.: Hâbidegân) f. Uyuya kalmış, uykuya dalmış, uyumuş. |
HABÎE | Görülmemiş, daha henüz keşfedilmemiş. * Göze görülmeyen şey. * Kesilmiş, parça parça olmuş. |
HABİH | Ağaçla vurmak. * Bölmek. |
HABÎKE | (C.: Habâik) Kehkeşan, samanyolu. * Çizgi. * (C.: Hubük) Dikkat ve itina ile, sağlam ve san'atlı dokunmuş, yol yol hâreli güzel kumaş. |
HABİL | Sihirbaz, efsuncu, büyücü. * Kement ile yakalanan canavar. |
HABÎL | Yiğit, bahadır, genç, delikanlı. * Tuzak, ağ. |
HABİL | İlk insan Hz. Adem'in (A.S.) oğullarından birinin ismi. |
HABİLE | Gebe, hâmile, yüklü. |
HABÎN | Zakkum ağacı. |
HABİR | Taze ve yeni şey. |
HABİR | Haberli. Haberdar. Agâh. Âlim. Arif-i billâh. * Herşeyi bilen Allah (C.C.) |
HABİRÂNE | f. Bilgili ve haberdar olana yakışır şekilde. |
HABİS | Bağışlanan şey. Mukabilinde bir ücret istenmeyen şey. Parasız olarak verilen nesne. |
HABÎS | (Hubs. dan) Fesadcı. Hilekâr. Alçak tabiatlı. Kötü. Pis. |
HABİS | Hapseden. Tutan. Hapishâneye atan. |
HABİS(A) | Un helvası. |
HABİSTAN | f. Yatakhane, yatak odası. |
HABÎT | Fâsid, yaramaz, bozuk. |
HABİYE | (C: Havâbi) Küp. * Küçük havuz. * Kuyu. |
HABK | Bükmek. * Sağlam yapmak. * İyi dokumak. |
HABL | Bir şeyin bozulması. Noksan olmak. * Delirmek. |
HABL | İp. Urgan. Halat. * Tıb: Vücudda ip gibi olan âzalar. |
HABL-ÜL MESAKÎN | Sarmaşık bitkisi. |
HABL-ÜL METİN | Sağlam ip. * Mc: İslamiyet. Kur'an-ı Kerim. |
HABL-İ MEVHUM | Mc: Daima olacak gibi görünüp de gittikçe uzaklaşan istek, gaye. Mevhum ip. |
HABLULLAH | Allah'ın ipi. Kur'an-ı Kerim. Allah'a kavuşma vasıtası. İhlâs. İtaat. Cemaat. |
HABL-ÜL VERİD | Şah damarı. Atar damar. |
HABN | Karnın şişmesi. |
HABN | Eteğini kaldırmak. * Bir şeyi kabzetmek, almak. |
HABNA' | Çıbanları olan kadın. |
HABNADİDE | (Hâb-nâdide) f. Büluğa ermemiş çocuk. Erginlik çağına gelmemiş erkek veya kız. |
HAB-NAK | f. Uykusu gelmiş kimse, uykulu kişi. |
HABNAME | f. Rüya kitabı. |
HABR | (C.: Ehbâr) Alim ve sâlih kimse. Bilgili. Ehl-i ilim. * Ferahlık. * Nimet, vüs'at. * Refah, sürur. (Bak: Hibr) * Tıb: Dişlerin beyazına ârız olan sarılık. |
HABR-ÜL ÜMMET | Ümmetin âlimi, meşhur âlim. |
HABR | (C: Hubur) Büyük tuluk. |
HABRA' | (C: Habâri-Haberât) Sedir ağacı biten düz yer. Yumuşak yer. |
HABREKÎ | Kene böceği. |
HABRENCE | Güzel yemek. * Yumuşak. |
HABRÎR | Şey mânâsına gelir bir isim. |
HABS | Murdar, pis. Çirkin. * Ayıp, günah. |
HABS | Hapis, alıkoyma, bir yere kapatıp dışarı çıkarmama. Salıvermeme. * Zaptetme, tutma. |
HABS-İ BEVL | İdrarını tutma. |
HABS-İ DÜMÛ' | Metanet gösterip gözyaşlarını zaptetme. |
HABS-İ MÜNFERİD | Tek başına olan hapis. Hapishanede bir kişilik hücre. * Ehl-i dalâlet için olan ölüm ve kabir. |
HABS | Bir kaç şeyi birden karıştırmak. |
HABŞ | Cemetmek, toplamak. |
HABT | Şiddetli vurmak. Önünü görmeyerek körcesine basıp yürümek. * Yanılmak, unutmak, hatâ etmek. * Fesada vermek. * Hiç umulmayan birisinden yardım istemek. * Cin çarpmak. |
HABT | (C.: Ahbât) Sükun. Huşu. * Sönmek. * Çukur yer. * Düz yer. |
HABT | Yanlış hareket. * Maktulün kanının heder olması. * Bozma, ibtâl etme, muteberliğini kaybettirme. * Bir bahis veya münazarada karşısındakinin hatasını isbat ile onu ilzam edip susturma. |
HABT-İ A'MÂL | İrtidad eden, yâni dinden çıkan bir kimsenin, dindar iken yapmış olduğu ibadetlerinin ibtâl olup sevapsız kalması.HABTER : Kısa boylu. |
HABT U HATA | Düzensizlik, yanlış, hata. |
HABUL | Hurma ağacına çıkarken kullanılan urgan. |
HABUS | Galip kimse. |
HABY | (C.: Hıbâyâ) Örtmek. * Gizli olan. |
HABZ | Ekmek pişirmek. * Ekmek vermek. * Sözü birbiri ardınca söyleyip yürümek. * Devenin ayağını yere vurması. |
HAC | (Hâcet. C.) İhtiyaçlar. * Devedikenleri. |
HAC | f. Put, haç. |
HACA | Haris olmak. * Akıllı. |
HACA' | (C.: Ahcâ) Akıl. * Nahiye. |
HACAC (HİCÂC) | Kaş kemiği. |
HACACE | (C.: Hıcc) Su üstünde olan yağmur kabarcığı. |
HACALET | Utanma. Utanç. |
HACALET-ÂVER | f. Utandırıcı. Utanç veren. |
HACAMET | (Hacamat) Tıb: Vücudun bir tarafından kan aldırmak. |
HACAT | (Hacet. C.) Hâcetler. İhtiyaçlar. |
HACB | Men'etme. Mahrum etme. |
HACB-İ HİRMÂN | Huk: Bir vârisi mirastan tamamen mahrum etme. |
HACB-İ NOKSAN | Bir vârisi mirastan kısmen mahrum etme. |
HÂCC | (C.: Hüccac) Hacca gitmiş kimse. Hacı. |
HACC | Kasdetmek. Muârazada delil ve bürhan ile galip olmak. * Bir yere çok tereddütle varıp gelme. * Şâyan-ı tâzim bir şeye teveccüh. * Bir şeyden feragat etmek. * Fık: İslâmın şartlarından ve hâli vakti müsait olan her müslümana farz olan, Mekke-i Mükerreme'deki Kâbe-i Şerif'i usulüne uygun olarak Arabi Zilhicce ayı, Kurban Bayramı günlerinde bir defa ziyaret etmek.Farz olan hacca, Hacc-ı Ekber denildiği gibi, umreye de Hacc-ı Asgar denilir. Maamafih arefe günü cumaya tesadüf eden bir hacca da Hacc-ı Ekber denilir. |
HACC-I İFRAD | Umreye niyet etmeksizin yalnız başına yapılan farz, vâcib veya nâfile hacdır ki, ihrama girerken yalnız hacca niyet edilmiş olur. Bunu yapana "müfrid" denir. |
HACC-I KIRAN | Hac aylarından önce veya hac aylarında hac ile umrenin ikisi için birden ihrama girilip umre yapıldıktan sonra usulü dairesinde ifa edilen hacca denir. Bunu yapan kimseye "karin" denir. |
HACC-I TEMETTU' | Hac mevsiminde evvelâ umre için ihrama girilip umre yapıldıktan sonra; aynı mevsimde daha yurda, aile ocağına dönülmeden tekrar ihrama girilerek usulü dairesinde yapılan hacdır. Bunu yapan kimseye "mütemetti" denir. |
HACC SURESİ | Kur'an-ı Kerim'in 22. suresidir. |
HACCAC | Çok eskiden Irakta vâlilik yapan fakat, Hz. Resul-ü Ekremin (A.S.M.) soyundan gelenlere ve onlara taraftar olanlara çok zulmeden, haddini aşmış bir zâlimin ünvânı. Asıl ismi Yusuf bin Sakafi'dir. Haccac-ı Zâlim diye de anılır. |
HACCAL | Şatafatlı, debdebeli, gösterişli. |
HACCAM | Hacamat eden, kan alan. |
HACCAR | Taş işçisi, taş işinde çalışan, taşçı. |
HÂCCE | (C.: Havâcc) Hacca giden, usulüne uygun olarak Kâbe'yi ziyaret ederek hac vazifesini yerine getiren kadın veya kız. * (C.: Hâcc) Bir cins diken. |
HACCE | Cadde. |
HÂCC-ÜL HAREMEYN | Usulüne uygun surette, Mekke-i Mükerreme'yi ve Medine-i Münevvere'yi ziyaret eden. |
HÂCE | f. Hoca, efendi, sâhib, muallim, âile reisi. |
HÂCE-İ ÂLEM | (Hâce-i Kâinat) Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ünvanı. |
HÂCE-İ EVVEL | Milletin ilmen ve fikren terakki etmesi için, çeşitli bilgileri, halkın rahatlıkla anlayabileceği bir lisan ile yayan kimse. |
HACEB | Gırtlak. |
HACEBE | (Hâcib. C.) Perdeciler, kapıcılar. * İnsanın oturak yeri olan uzvu, kalça. (İkisine "hacebetan" derler) |
HÂCEGÂN | (Hâce. C.) f. Hocalar. * Eskiden yüzbaşı rütbesi karşılığında sivil rütbe. * Bâb-ı Âli kalemleri efendilerinden hususi bir rütbe taşıyan adam. |
HÂCEGÂN-I DİVAN-I HÜMAYUN | Eskiden devlet dairelerindeki yazı işlerinin başında ve bir takım mühim memuriyetlerde bulunanlar hakkında kullanılan bir tâbirdi. İkinci Mahmud zamanında yenilikler yapılıp memuriyete mahsus rütbeler ihdas olunurken hâcegânlık da rütbe sayılmış ve bunlara ait nişanla, resmi günlerde giyecekleri elbise de tâyin olunmuştu. Bu suretle hâcegân-ı divân-ı hümâyun tâbiri de tarihe karışmıştı. (O.T.D.S.) |
HACEGÎ | f. Tüccar, ticaretle meşgul olan kimse. * Efendilik, hocalık. |
HACEL | (Hacl) Utanma, sıkılma, hayâlılık. |
HACEL | Keklik kuşu. |
HACELAN | Ayağında köstek olan kişinin yürümesi. * Bir ayak üstüne yürümek. |
HACELE | (C.: Hacel-Hacelân-Haclâ) Dişi keklik. * Çeşitli elbiselerle süslü gelin evi. |
HACEN | Eğrilik. |
HACER | Taş, kaya. * İsmail Peygamber'in anasının ismi. |
HACER-İ SEMAVÎ | Gökten düşen taş. * Gök taşı. |
HACERAT | (Hacer. C.) Taşlar, kayalar. |
HACEREYN | İki taş. * Mc: Altun ile gümüş. |
HACER-ÜL ESVED | (El-Hacer-ül Esved) Kâbe'de bulunan meşhur siyah taş. Rengi siyah olduğundan "Esved" denmektedir. (İslâm Ansiklopedisi'ne göre: Kâbe'nin şark köşesinde olup, yerden bir buçuk metre yükseklikte kapıya yakın bir yerde yerleştirilmiş, üç büyük ve bir kaç tane de küçük parçadan müteşekkil ve gümüş bir halka ile çevrili ve bir adı da El-Ruh-ul Esved denilen taştır.)Rivayetlere göre; bu semavi bir taş olup Hz.İbrahim Aleyhisselâm'a Cebrail Aleyhisselâm tarafından getirildi. Daha evvel Ebu Kubeys Dağı'nda muhafaza ediliyordu.Hz. Ömer Radiyallahu anhu, Hacer-i Esved'e yaklaşıp öpmüş ve demiştir ki; "Çok iyi bilirim ki, sen zararı ve menfaatı olmayan bir taş parçasısın. Eğer Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm seni takbil ettiğini görmese idim, aslâ seni takbil etmezdim." (Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih Tercemesi) Kâbe'nin şark köşesinde ve yine yerden bir buçuk metre yüksekte diğer bir taş, El-Hacer-ül Es'ad (Mes'ud) da vardır ki; tavaf esnasında buna yalnız el ile temas edilir. |
HÂCE-SERA | f. Haremağası, hadımağası. |
HÂCET | (C.: Hâcât) İhtiyaç, lüzum, muhtaçlık. |
HÂCETAŞ | f. Eskiden bir efendinin müteaddit kölelerinden her biri. |
HÂCETMEND | f. İhtiyaç sahibi, muhtaç. |
HÂCET-MENDÂNE | f. Muhtaçcasına, ihtiyaçlı olarak. |
HÂCET-MENDÎ | f. Muhtaçlık, ihtiyaçlı olma. |
HÂCETREVA | İhtiyacı gideren, ihtiyaç olan bir şeyi te'min eden. |
HACEVCA' | Uzun ayaklı adam. * Uzun adam. |
HACEZE | Zâlimler. |
HACFE | (C.: Hucuf) Sade demirden olan kalkan. |
HACHACE | Korkudan melul olmak. * Sırrını demek isteyip yine dememek. |
HACHACE | Gizlenmek. |
HACI | (C.: Hüccâc) Hacc farizasını yerine getirmiş olan müslüman. |
HACIYATMAZ | Dibindeki ağırlıktan dolayı yere ne şekilde bırakılırsa bırakılsın, dik bir durum alan oyuncak. * Mc: Zor durumlarda kendisini çabucak toparlamayı beceren kişi. |
HACÎ | (Hicv. den) Hiciv yazan, hicveden, yeren. |
HÂCİB | Perde. * Perdeci. Kapıcı. * Eskiden Osmanlı İmparatorluğu zamanında Devlet Reisinin en yakın me'muru. Vezirler veya âmirler. * Kaş. |
HÂCİB-İ BÂRİ | Cebrail (A.S.) |
HÂCİB-İ YEMİN | Sağ kaş. |
HÂCİB-İ YESAR | Sol kaş. |
HÂCİBEYN | İki kaş. |
HACÎC | (Hâcc. C.) Hacılar. |
HACİD | Uyuyucu, uyuyan. |
HACİF | Karın gurultusu. |
HACİL | Utanmış. Utanan. Utanmaktan yüzü kızaran. |
HACİL | Ayaklarından üç tanesi beyaz olan at. |
HACİL | Otu çok olan yer. |
HACİM | Saldıran. Hücum eden. |
HACİM | (Bak: Hacm) |
HACİN | Küçük hayvan. * Büluğdan önce evlenmiş olan kız. |
HACİR | Hicret eden. Bir yerden bire yere göçen. * Sayıklıyan. |
HACİRE | (C.: Hâcirât) Terbiye sınırlarına sığmayan kötü söz ve hezeyan. * (C.: Hevâcir) Günün en sıcak anları. |
HACİRÎ | Yapıcı, kurucu. |
HACİS | Tasa, keder, hüzün, gam. * Hâtıra. Kalb ve hissin en derin ve gizli sesleri. |
HACİSE | (C.: Hevâcis) Merak, kalbe gelen endişe. |
HACİYAN | (Hâcı. C.) Hacılar, hacc farizasını yerine getirmiş olan müslümanlar. |
HACİZ | Ayıran. Bölen. * Vücudun içindeki bazı uzuvları ayıran karın zarı gibi zarların adı. * Haczeden. Borcunu ödeyemeyenin diğer mallarına el koyan. * Tıb: Bâdemin içindeki bazı oyukları ayıran bölme zarlarına denir. (Bak: Hicab) |
HACL (HİCL) | (C.: Ahcâl-Hucul) Köstek. * Bukağı. * Küçük deve yavruları. |
HACLA' | Ayakları beyaz olan koyun. |
HACLE | (Haclegâh) f. Gelin odası. Gerdek odası. |
HACLET | Şaşırma, acaibine gitme, taaccüb. * Utanma, arlanma. |
HACLET-ÂVER | f. Utanç verici, utandırıcı. |
HACLET-DİH | f. Utanç verici, utandırıcı. |
HACLET-ENGİZ | f. Utandırıcı, sıkıltıcı. |
HACM | (Hacim) Bir cismin kapladığı yer. Cirm. Cüsse. * Emmek. Massetmek. |
HACM-İ İSTİABÎ | Bir şeyin içine alabildiği miktar. |
HACMEN | Büyüklükçe. Hacim bakımından. |
HACR | (Hicr) Men'etmek. Birisine bir şeyi yasak etmek. Malını kullanmaktan men'etmek. * Kucak. Ağuş. |
HACRA' | Taş gibi katı ve sert olan şey. |
HACREN | Malını kullanmaktan menetmek suretiyle. |
HACUC | şiddetli esen rüzgâr. |
HACUN | Eğrilik. * Uzak. * Mekke'de bir dağ. |
HACUR | (C.: Hucerât) Dere kenarı. |
HACZ | Men'etmek. Mâni olmak. * İki şeyin arasını ayırmak. * Alacaklı, borçludan alacağını alabilmesi için borçlunun malına el konulmak. |
HAÇ | (Ermeniceden) Put. Haç. İstavroz. |
HAD | f. Çaylak kuşu.HAD' (Hıd') : Aldatmak. * Dühul etmek, girmek. * Kurumak. |
HAD' | Baş aşağı eğmek. * Tevâzu etmek. |
HAD'A | Kamçıdan çıkan ses. |
HADAA | (Hâdı'. C.) Hileciler, hilekârlar, aldatıcılar, dalavereciler. |
HADACİR | Sırtlan. |
HADAD | Mürekkep. * Nakış. * Akılsız, ahmak adam. * Kolay. |
HADAD | Küçük, beyaz boncuk. |
HADADE | Hamâkat, ahmaklık. |
HADAE | İki yüzlü balta. |
HADAFİL | Eski kaftanlar, eski elbiseler. |
HADAİ' | (Hadîa. C.) Hileler, dalavereler, aldatmalar, yalanlar. |
HADAİC | (Hidâce. C.) Deveye yüklenen yükler. |
HADAİD | (Hadîd. C.) Demirden yapılmış şeyler. Sert şeyler. |
HADAİK | (Hadîka. C.) Bahçeler. |
HADAİK-I HÂSSA | Saray bahçeleri. Bunlar biri saray içinde, diğeri saray dışında olmak üzere iki kısımdı. Saray içindeki bahçe ve bostan işleriyle meşgul olanlara "Has Bahçe Bostancıları"; saray dışındakilere ise "Hassa Bostancıları" denilirdi. Saray dışı bahçe ve bostanların bazıları şunlardı: Kadıköy bağı, Davut Paşa bahçesi, Beşiktaş bahçesi, Dolmabahçe, Paşa bahçeşi, Florya, Fenerbahçe, Alibeyköyü, Hasköy bahçeleri ve daha birçok bahçe ve bostanlar. (O.T.D.S.) |
HADAK | Patlıcan. |
HADAKA | Elmas. * Her görüp beğendiğini aldırmak için kocasına teklif eden kadın. |
HADALET | Baldırı ve kolu etli olma. |
HADAN | Necid'de bir dağ. |
HADANE | Çocuk beslemek. |
HADAR | Suyu çok olan süt. |
HADAR | Mukim olmak, ikâmet etmek, oturmak. |
HADAR | Çabuk yetişen ot. |
HADARET | Bir şeyin yanında bulunmak. * Huzur. Yakında olmak. * Hazır etmek. Hazır olmak. * Medeniyet. |
HADASET | Gençlik. Yenilik. Tazelik. Yeniden oluş. Bir şeyin evveli, ibtidası. |
HADB | şefaat etmek. |
HADB | Vurmak, darb etmek. * Deriyi etiyle ayırmak. * Isırmak. * Yalan söylemek. * Uzunluk. |
HADBA' | (C.: Hudeb) Kalçaları sıyrılıp çıkan zayıf dişi deve. |
HADBA' | Uzun boylu akılsız kadın. * Yumuşak gönüllülük. |
HADBE | Arka yumruluğu, kamburluk. |
HADC | Deve palanı. |
HADD | Hudut. Çizgi. Sınır. * Cürüm. * Salahiyyet. * Şeriatça verilen ceza. * Derece. Son derece. Münteha. * İnsana ârız olan şiddet ve titizlik. * Def etme. Men etmek. * Keskin. Sivri. * Sert. Gergin. * Man: Üç tasavvurdan ibaret olan kıyas. * Ekşi. * Tesirli, müessir. |
HADD-İ ASGAR | Man: Bir hükmün veya neticenin mevzuu. Küçük kaziye. |
HADD-İ BÜLUĞ | Büluğa erme yaşı. Teklif-i İlâhînin başladığı, namaz ve oruç gibi dinî emirleri ifaya başlanılan yaş. |
HADD-İ EKBER | Man: Bir hükmün veya neticenin mahmulü, yani sıfatı veya hali, oluşu. Büyük kaziye. |
HADD-İ EVSAT | Man: Hadd-i asgar ile hadd-i ekberden çıkartılan diğer bir hüküm veya netice. Meselâ: Âlem hâdistir. Bunu, bu dâvayı isbat için: "Çünkü: Âlem mütegayyerdir ve her mütegayyer hâdistir" dediğimizde: Âlem, "hadd-i asgar"; hâdis, "hadd-i ekber", mütegayyer, "hadd-i evsat" olur. |
HADD-İ İ'CAZ | Edb: Fasahatın mu'cize şeklinde olanı. (Bak: İ'caz) |
HADD-İ İMKÂN | Mümkünün son haddi. Olabilirlilik. İmkân nisbetinde olan. |
HADD-İ İTTİSAL | Bitişme noktası. |
HADD-İ KAT'-İ TARÎK | Huk: Yolkesenlere verilecek ceza. |
HADD-İ KAZİF | Nâmuslu bir kadına zina isnad edene karşı verilen şer'î ceza. |
HADD-İ KEMAL | Olgunluk hâli. Kemalât haddi. |
HADD-İ KİFAYE | Kifâyet derecesi, yeterlik derecesi. |
HADD-İ KUSVA | Son derece. Son had. |
HADD-İ MA'RUF | şeriatça bilinen, makbul olan had. Emredilen, müsaade edilen hudud. |
HADD-İ MÜNTEHA | Son nokta. |
HADD-İ MÜŞTEREK | Ortak derece. |
HADD-İ SEKR | Fık: Şarap haricindeki diğer içkilerin bil'ihtiyar içilmesinden hâsıl olan sarhoşluğun icab ettirdiği ceza. |
HADD-İ ŞER'Î | Şeriat kanunlarıyla verilen ceza. |
HADD-İ ŞÜRB | Fık: Az veya çok miktarda şarap (alkollü içki) içilmesinden dolayı uygulanacak ceza. |
HADD-İ TE'DİB | Bir suç işleyeni başkalarına örnek olacak şekilde cezalandırmak. Darp ve ta'zir gibi. |
HADD-İ ZÂTINDA | Aslında. Yaradılışında. |
HADD-İ ZİNA | Zinâ suçu işleyene verilen ceza. |
HADD | Gürültülü bir sesle çağıran. * Denizden gelen gürültülü dalga sesi. * Gürültü ile yıkılan. |
HADD | Yol. * İnsan cemaatı. * Bir şeye tesir ederek iz bırakmak. * Yanak, yüz, vecih. * Yeri kazmak, yeri yarmak. |
HADDA' | (Hud'a. dan) Aldatıcı, hilekâr, dalavereci. |
HADDA | Deve çobanı. |
HADDAD | Demir işleri yapan usta, demirci, çilingir. * Muhâfız, bekçi, gardiyan. * Kapıcı. |
HADDADÎ | Demircilik. |
HADDAM | Muvaffakiyetli kişi. * İşlerinde başarılı ve becerikli kimse. * Çalışkan ve gayretli olan. * Hademe, hizmetçi. |
HADDAN | İki yanak. |
HADDAS | (Hads. den) Anlayışlı, zeki, çabuk kavrayan. |
HADDE | Erimiş madeni döküp tel yapmağa mahsus delikli maden levha. |
HADDE-İ TEDKİK | İnceden inceye araştırmak. |
HADD-NA-ŞİNAS | f. Haddini bilmez. |
HADEB | Kambur olma, kamburluk. |
HADEB | Uzun boylu, akılsız kimse. |
HADEBE | Kambur, yumru. * Vücuttaki kamburluk. |
HADEBİYYET | Yumruluk, kamburluk. |
HADED | Engel, mâni, set. |
HADEKA | Gözün siyahlığı, gözbebeği. |
HADEKA-İ AYN | Göz güllesi, göz hadakası. |
HADEMAT | Hademeler. Hizmetçiler. |
HADEME | Hizmetçiler, hâdimler. * (C.: Hıdâm) Halhal. * Devenin ayağını bağladıkları kayış. |
HADENG | (Hadenk) f. Kayın ağacı. * Kayın ağacından yapılmış ok. |
HADER | Uyuşma. |
HADER-İ UMUMÎ | Bütün vücudu kaplayan uyuşukluk. |
HADERNAK | Örümcek. |
HADES | Yeni olmak. Eskiden olmayıp sonradan görülmek. * Taze. Yiğit. Genç. * Fık: Abdest almayı icabettiren hal. Bazı ibadetlerin yapılmasına mâni olan ve necaset-i hükmiye sayılan hal. * Pislik. |
HADES-İ ASGAR | Fık: Taharet-i suğra ile, yani yalnız abdest ile giden taharetsizlik hali. Bevletmek, kan gelmek sebebi ile hasıl olan hades gibi. |
HADES-İ EKBER | Fık: Taharet-i kübra ile, yani gusül abdesti ile giderilen taharetsizlik halidir. |
HADES | (Hads) Sür'atle idrak etmek. Zan ve tahmin eylemek. Fikrini, re'yini bildirmek. Bir sözün mâna ve mefhumunda, bir hususun vaz' ve üslubunda başka tarz tasavvur eylemek. (Bak: Hads) |
HADESAN | Şanssızlık, kısmetsizlik, talihsizlik. * Kaza. |
HADESAT | (Hades. C.) Hadesler. Pislikler. (Bak: Hades) |
HADEYAN | Yelmek. |
HADF | Yürüme hızı. |
HADI' | Alçaltıcı. * Gönül alçaklığı ve huzu ile muttasıf. |
HADIL | Yumuşak taze ot. * Islanmış, nemlenmiş. |
HADIM AĞASI | (Bak: Hâdim ağası) |
HADINE | Süt nine. |
HADIR | Tembel, uyuşuk, uyumuş. |
HADIYD | (Hazîz) Oturaklı, mütemekkin, yer. * Dağ eteği. Zir. Alçak yer. * Koz: Ayın veya başka bir seyyarenin mahreki üzerinde dünyaya en yakın bir mesafede bulunan nokta. Dünya ile diğer seyyarelerin güneşin merkezinden en uzak oldukları bir nokta. |
HADÎ | Birinci. * Mazluma yardım eden. * Deveyi şarkı söyleyerek süren. |
HADİ' | Hileci, aldatıcı. * Bozuk, fena. |
HÂDÎ | Hidayete ermiş. Mürşid. Rehber, delil. Hidayet yolunu gösteren. Hidayete, doğruluğa eriştiren. Önde giden. |
HÂDİY-ÜT TARİK | Hidayet yoluna sevkeden, mürşid. Doğru yolda giden. |
HADÎA | (C.: Hadâyi') Ustalıklı bir şekilde aldatma, oyun yapma. |
HADÎA | Davarın karnından gelen ses. |
HADİÂNE | f. Hile ile, hile yaparak. |
HADÎ AŞER | Onbirinci. |
HADÎB | Kınalı, kına yapılmış. * Boyalı, boyanmış. |
HADİC(E) | Vaktinden evvel doğan erkek veya kız çocuğu. |
HADİD | Demir, çelik. Sert, kavi olan. * Çabuk kavrayışlı, keskin, öfkeli, hiddetli, titiz. * Hudut ve sınır komşusu. |
HADİD-ÜL BASAR | Gözü keskin. |
HADİD-ÜL MİZÂC | Öfkeli, çabuk kızan. |
HADİD-ÜN NAZAR | Görüşü keskin olan. |
HADİD SURESİ | Kur'an-ı Kerim'in 57. suresi. |
HADÎD | Dağ eteği. * İçinde yağmur suyu biriken alçak çukur. * Arz, yer, dünya. |
HÂDİFE | Halktan bir kısım. |
HADÎKA | Etrafı duvarla çevrilmiş bahçe. Sulu, ağaçlı bahçe. |
HADÎKA-YI FERAHFEZA | İç açan bahçe. Gönüle ferahlık veren bahçe. |
HÂDİL | (Hadl. den) Aşağıya sarkıtılmış. * Gözlerinde ve ağzında çıban olan deve yavrusu. |
HADÎLE | Çayır, çimen. |
HÂDİM | (Hidmet. den) (C.: Huddâm) Hademe, hizmetçi, hizmet eden, işe yarayan. * İmân ve İslâmiye'te ve millete faydalı olmağa çalışan. * Erkekliği yok edilmiş olanlar. Bunlardan saraylarla büyük kişilerin konaklarında çalışanlara Hadim ağası denilirdi. Osmanlı İmparatorluğunda bunlardan, büyük mevkilere yükselenler olmuştur. Hattâ sadrazam olanlar bile vardır. |
HÂDİM-ÜL FUKARA | Fakirlere hizmet eden. |
HÂDİM-ÜL HAREMEYN-İŞ ŞERİFEYN | Hilâfeti haiz olmaları hasebiyle Osmanlı Padişahlarına verilen ünvandır. Haremeyn; Mekke ile Medine'ye denilir. İslâm âleminin bu iki şehre hürmet-i mahsusaları sebebiyle ve daha fazla tâzim kasdiyle şerif sıfatını da ilâve ederek "Haremeyn-iş şerifeyn" denilmiştir. Haremeyn'in Hâdimi mânasına gelen bu tâbir ise ilk evvel Yavuz Sultan Selim hakkında kullanılmış, daha sonra bütün padişahlar hakkında istimal olunmuştur. Yavuz Sultan Selim Han Halep'i fethettiği haftanın ilk cum'a namazını Melik Zâhir camiinde eda ederken, hatib hutbede "Malik-ül Haremeyn-iş Şerifeyn" şeklinde adını anar anmaz, Yavuz Selim derhal yerinden kalkarak: "Haremeyn'in maliki olmak ne haddimdir. Ben Haremeyn'in hizmetkârı olmakla iftihar ederim." demek suretiyle tevazu göstermiş ve bu tabir ondan sonra, hutbelerde o suretle söylenmiştir. |
HÂDİM | Yıkıcı olan, yıkan, tahrib eden. |
HÂDİM-ÜL LEZZAT | Lezzetleri mahveden, yıkan. (Ölüm) |
HADİM AĞASI | Erkekliği yok edilmiş olan. Böyle kimselere "Tavaşi" de denilirdi. Bu gibiler, yabancı erkekler için mahrem sayılan harem dairesine girip çıktıkları ve muhafaza ile beraber harem hizmetini de gördükleri için kendilerine "Hâdim Ağası" adı verilirdi. (O.T.D.S.) |
HADİME | (Hâdim. den) Kadın hizmetçi. |
HADÎME | Su içinde eriyince pişmiş olan buğday. |
HADÎN | (C.: Hudenâ) Sâdık dost, vefadar arkadaş. |
HADÎN-İ KADÎM | Eski dost. |
HADİN | Bir kuş cinsidir. (Hiç doymak bilmez, yediğini hemen hazmedip yine yemek ister, yüksek yerleri sever, değme yer üstüne konmaz, ağaç başlarına konup bütün yemişini yer, yemişleri kalmazsa başka yerlere gider.) |
HADİR | Öten güvercin. Kişneyen at. * Üstü koyu, altı sulu olan yoğurt. |
HADİR | (C.: Hadere) Şişen aza, yumrulanan organ. |
HADİR | Gevşek, tembel, uyuşuk. |
HADÎRE | Kalabalık olmayan topluluk. * Yaranın içinde toplanan kan ve irin. |
HADÎRE | Hurması gök iken dökülen hurma ağacı. |
HÂDİS | Yeni. Sonradan olan şey. Değişen. Hudus eden. |
HÂDİS-ÜS SİNN | Yaşı taze. Genç delikanlı. |
HADÎS | Her söylenişinde yeni haber gibi dinlenmeğe lâyık. Peygamberimizin (A.S.M.) sözü, emri ve hareketi. Sünnet-i Nebeviyye. Hadisten bahseden ilim. (Bak: Tevâtür) |
HADÎS-İ Bİ-L MA'NA | Kelâm itibarı ile değil de mânaca doğru olan hadis. |
HADÎS-İ KUDSÎ | Mânası Peygamberimiz'e (A.S.M.) vahy veya ilham edilen, kelimesi kendisinden sudur eden kudsî kelâm. |
HADÎS-İ MEŞHUR | (Bak: Meşhur) |
HADÎS-İ MEVZU' | Başkası tarafından söylendiği hâlde Peygamberimize (A.S.M.) isnad edilen hadis. Muan'an veya senedlerle tesbit edilmemiş hadistir. Manası yanlış demek değildir. |
HADÎS-İ MUALLAK | Senedinin yalnız ibtidasından bir veya birkaç ravisi hazf edilmiş olan hadistir. Meselâ: Bir zat kendi şeyhini ve şeyhinin şeyhini zikr etmeksizin onların fevkindeki râvilerden itibaren senedi zikr etse ta'likte bulunmuş olur. (Ist. Fık.K.) |
HADÎS-İ MÜRSEL | Peygamberimiz'den (A.S.M.) işitildiği bildirilen hadis-i şerif. |
HADÎS-İ MÜTEVATİR | Kizb üzerine ittifakları aklen tecviz olunmayan cemaatlerin birbirinden ve ilk cemaatin de bizzat Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmdan rivâyet ettiği Hadis-i şeriftir. (İlm-i yakîni ifade eder. "Bu hadis-i şerif Peygamber'den (A.S.M.) sâdır olmuş mu?" demeğe imkân kalmaz). |
HADÎS-İ SAHÎH | Hakkında şüphe edilemiyen ve doğru senetlere ve râvilere isnad edilerek müsbet olarak kat'i bilinen hadis-i nebevidir. |
HADÎS-İ ŞEYHEYN | En muteber ve büyük hadis âlimlerinden İmam-ı Buharî ve İmam-ı Müslim'den rivayet edilen hadis-i şerif. |
HÂDİSAT | (Hâdise. C.) Yeni olan şeyler. Hâdiseler. |
HÂDİSE | (C.: Hâdisat, Havadis) Vâkıa, olay. Yeni bir şey, ilk defa olan. Haber. |
HÂDİŞE | Derisi parçalandığı halde kan çıkmayan yara. |
HÂDİYE | Değnek, asâ, sopa. * Su içinden sivrilerek yükselen kaya. |
HADL | Meyletmek, yönelmek. |
HADLEKA | şiddetle bakmak. |
HADM | Birşeyi ağzına koyup, bir lokmada çiğneyip yemek. |
HADMA' | Beyaz koyun. |
HADME | Ateş gürültüsü. |
HADR | Evmek, acele etmek. * Vücutta bir organın şişip yumrulaşması. * Men etmek, engel olmak. * Saçak bükmek. |
HADRA | (Müennestir) Yeşillik. * Sebze. En yeşil. Pek yeşil. |
HADRAVAT | (Hadrevât) (Hadrâ. C.) Yeşillikler, yeşillik. |
HADRE | Yüz yüze olmak. |
HADREBAN | Feryadı şiddetli olan, çok fazla bağıran. |
HADRECE | Bükmek. * Sağlam yapmak, sağlamlaştırmak. |
HADS | Uzun düşünce ve delile ihtiyaç kalmadan hâsıl olan ilim. Sür'at-i intikal. Ani ve doğru idrâk. Delilden neticeye çabuk varmak.(Akıl tâtil-i eşgal etse de, nazarını ihmal etse, vicdan Sânii unutamaz. Kendi nefsini inkâr etse de onu görür. Onu düşünür. Ona müteveccihtir. Hads ki, şimşek gibi sür'at-i intikaldir, dâima onu tahrik eder. Hadsin muzâafı olan ilham, onu dâima tenvir eder. Meyelânın muzâafı olan arzu ve onun muzâafı olan iştiyak ve onun muzâafı olan aşk-ı İlâhi, onu dâima mârifet-i Zülcelâle sevkeder. Şu fıtrattaki incizab ve cezbe, bir hakikat-ı câzibedarın cezbiyledir. M.N.)(.... Hem hiç mümkün müdür ki: O hads-i kat'î, o yakîn-i şuhudî hadsiz emarelerden ve o emareler, hadsiz müşahedat vak'ıalarından ve o müşahedat vakı'aları, şeksiz ve şüphesiz mebâdi-i zaruriyeye istinad etmesin. Öyle ise, şu ehl-i edyandaki bu itikadât-ı umumiyenin sebebi ve senedi, tevatür-ü mânevi kuvvetini ifade eden pek çok kerrat ile melâike müşahedelerinden ve ruhanilerin rü'yetlerinden hâsıl olan mebâdi-i zaruriyedir, esasat-ı kat'iyyedir. S.) |
HADS-İ SÂDIK | Tam, doğru ve şüphesiz idrâk etme ve bilme. |
HADSEN | Sezmekle. Sür'atle intikal ve idrâk etmekle. |
HADSÎ | Hadsle. Hadse dâir ve müteallik. |
HADSİYYAT | Mümkün olan şeyler. Olması ihtimali olan nesneler. Mümkinat. |
HADSİZ | Hesapsız, sayısız. Belirli olmayan, çok. |
HADŞ | Kaşımak. * Tırmalamak. |
HADŞE | (C.: Hadeşât) Vesvese, kuruntu, merak, ye's, üzüntü, hüzün. |
HADŞE-İ DERUN | İç sıkıntısı, gönül üzüntüsü. |
HADŞE-AVER | f. Rahatsızlık veren, insanı sıkıntıya koyan. |
HADŞE-NİSAR | f. Merak veren, vesvese. |
HADUN | Memesinden biri diğerinden uzun olan koyun. |
HADUR | Yemen diyarında bir şehrin adı. |
HADUR | İniş. * Alçak yer. |
HADUŞ | Pire. Sinek. |
HADV | Sürmek. |
HADY | Evmek, acele etmek. * Rüzgârın esmesi. |
HAFA | Gizlilik. Gizli olmak. Saklılık. |
HAFA | Berdi denilen otun beyaz ve yaş olan kökü. |
HAFA' | Yalın ayak yürümek. |
HAFA (HAFÂYE) | Çok yürümekten adamın ayağının ve davarın tırnağının aşınması. |
HAFAFÎŞ | (Huffâş. C.) Yarasa kuşları. |
HAFAGÂH | f. Gizlenilecek yer, gizlenme yeri, siper. |
HAFAİR | (Hafîr. C.) Oyuklar, delikler, çukurlar. |
HAFAK (HAFAKAN) | Muzdarib olmak, acı çekmek. * Deprenmek. |
HAFAKAN | Sıkıntı. Kalb çarpıntısı. Iztırab. |
HAFAT | (Hâfe. C.) Sahiller, deniz kenarları, kıyılar. |
HAFAVE | Bir kimseyi mübâlâga ile sormak. * Şefaat etmek. * İkramda ve iltifatta mübâlağa etmek. |
HAFAYA | (Hafi. C.) Gizli şeyler. Sırlar. |
HAFAYA-YI UMÛR | İşlerin gizli tarafı. |
HAFAZA | (Hâfız. C.) Muhafızlar. Muhafız melekler. |
HAFC | Titremek. * Ayağını eğri basan. |
HAFCAG | Tatar beyi. (Aslı: Kıpçak) |
HAFD | Evmek, sür'at. |
HÂFE | (C.: Hâfât) Sâhil, kıyı, deniz kenarı. * İki veya daha fazla sathın, bir açı teşkil ederek birleşmesinden meydana gelen uzunlamasına keskinlik. |
HÂFE-İ NEHR | Nehir kenarı. |
HÂFE-İ TARÎK | Yol kenarı. |
HAFE | İçine bal konulan sahtiyan tuluk. |
HAFEDE | (Hafid. C.) Yardımcılar, hâdimler. |
HAFEF | Fakirlik. Darlık. * Şiddet. |
HAFELLEH | Ayaklarının uç kısmı birbirine yakın olup, ökçeleri uzak olan. |
HAFENDER | Malını güzel tedbirlerle çoğaltan mal sahibi. |
HAFER | Çukurdan çıkartılan toprak. * Dişin çürümüş kısmı veya kiri. |
HAFER | Çok fazla utanmak. |
HAFEŞ | (C.: Ahfâş) İğne ve iplik koyacak kap. * Sel. |
HAFEŞ | Gözün küçük olması ve görme kuvvetinin zayıf olması. (Öyle kişiye "ahfeş" derler.) |
HAFET | Islıklı yılan. |
HAFF | Bir şeyin etrâfını dolanan. Bir nesnenin çevresini dolanan. |
HAFF | Tavaf etmek. * Süslemek. * Hizmet etmek. * Kesmek. |
HAFF | Alaca renkli at. |
HAFFAF | Ayakkabı, terlik vb. gibi şeyler yapan ve satan. Kavaf. |
HAFFANE | (C.: Haffân) Deve kuşu yavrusu. * Hizmet. * Maiyyet. |
HAFFAR | Çukur kazan, kuyu kazan. |
HAFFE | (C.: Hıff) Çulhaların bez sardıkları ağaç. |
HAFHAFA | (C.: Hafâhıf) Köpeğin, yemek yerken ses çıkarması. * Sırtlan sesi. |
HAFIK | Ufkun nihayeti. Şark veya garb tarafı. * Vuran, çarpan, çırpınan. |
HAFIKAN | (Hâfıkeyn) Mağrib ile maşrık. Şark ile garb. Doğu ile batı. |
HÂFIZ | Kur'ân-ı Kerim'i tamamen ezbere okuyan. * Kur'an-ı Kerim'in mânası ile beraber her şeyini yaşamaya ve muhafazaya çalışan. * Muhafaza eden. Koruyan. Hıfzeden. (Hadis ilmi ile meşgul ve mütehassıs olup yüzbin hadis-i şerifi senetleri ile beraber ezberden okuyanlara da Hâfız-ül hadis denirdi.) (Ist. Fık. K.) |
HÂFIZ-I HAKİKÎ | Hakiki ve tam muhafaza eden. (Allah) |
HÂFIZ-I KÜTÜB | Kitabları hıfzeden, saklayan. Kütüphane me'muru, kütüphaneci. |
HÂFIZ-I ŞİRAZÎ | (Bak: Sa'd-ı Şirazî) |
HÂFIZ | Alçaltıcı. * İnsana haddini bildiren. * Rahatta olan. |
HÂFIZA | Muhafaza eden. Ezberleme kuvvesi. Kuvve-i hâfıza. |
HÂFIZA-PİRÂ | f. Hafızayı süsleyen. * Uğur sayılarak ezberlenen şey. |
HAFİ | Yalın ayak yürüyen veya koşan. * Çok ikram eden insan. İnsanı güler yüzle karşılayan. |
HAFÎ | Gizli. Açıkta olmayan. Saklı. * Fık: Sigasından dolayı değil, bir ârızadan dolayı mânası kapalı kalan lafız. |
HAFÎD | Evlâd. Oğul. Torun. |
HAFÎDE | Kız torun. |
HAFİF | Ağır olmayan. Hafif. Yeğni. |
HAFİF-ÜL MİZAC | Kararsız, hoppa, temkinsiz. |
HAFİF-ÜR RUH | Ruhu hafif olan, hoşsohbet. |
HAFÎF | Kuş uçarken, at koşarken veya rüzgâr eserken meydana gelen hışırtı, hışlama. |
HAFİF-İ KEBUTER | Güvercinin uçarken çıkardığı ses. |
HÂFİL | Dolu, mümteli. |
HÂFİR | Kazan, kazıcı, hafriyat yapan. Yerde çukur açan.(Esâsen kazıcı mânasına sıfat olmakla beraber, atın tırnağına isim olmuştur. Ve o münasebetle tırnağının kazdığı çukura, yani izine ve o suretle açılan çığıra dahi merdiyye mânasına râdiye ıtlak olunur. E.T.) |
HÂFİR-İ Bİ'R | Kuyu kazan. |
HÂFİR-İ KABR | Mezar kazan, mezarcı. |
HAFÎR | Kazılmış yer. Çukur. Mezar. |
HAFİR | (C.: Havâfir) Davar tırnağı. |
HAFİRE | Evvelki hâline ve evvelki yerine dönmek. |
HAFİŞE | Sel yolu. |
HAFİY | Her şeyi arayıp bilmiş olan âlim. * Bir şeyi mübâlağa ile arayıp bilen kimse. |
HAFİYE | Saklı ve gizli şeyleri araştıran. * Casus. * Polis. |
HAFİYE (HÂFİYYE) | (C.: Havâfi) İnsan bedeninde gizli olan can. * Kuş kanadında ebâhirden sonra olan dört kısacık yeleklerin her birisi. * Gizli, mestur. |
HAFİYEN | İkram ederek. * Yalınayak olarak. |
HAFİYYAT | Gizli şeyler. Gizlilikler. |
HAFİYYAT-I UMÛR | İşlerin saklı tarafları, gizli kısımları. |
HAFİYYEN | Gizlice, saklı olarak, gizliden. Aşikâr olmıyarak. |
HAFİYYETEN | Gizlice, gizli ve saklı olarak. |
HAFİYY Ü CELÎ | Gizli ve âşikâr. |
HAFÎZ | Esirgeyen. Koruyan. Muhafaza eden. Muhafız. |
HAFÎZ | Hodbinliği, kibri, serkeşliği kırılmış kimse. Aşağı basılmış. |
HAFİZALLAH | Allah korusun. Allah muhafaza etsin, Allah saklasın (anlamındadır). |
HAFÎZİYYET | Muhafaza edicilik, koruyup esirgeyicilik. * Cenâb-ı Hakk'ın, bütün tohum ve çekideklerde olduğu gibi, bir mahlûkun başına gelecek vaziyetleri ve başından geçenleri muhafaza edici sıfatı. Cenab-ı Hakk'ın muhafaza ediciliği.(İsm-i Hafız'in tecelli-i etemmine işaret eden: âyetidir. Kur'an-ı Hakîm'in bu hakikatına delil istersen: Kitab-ı Mübin'in mistarı üstünde yazılan şu kâinat kitabının sahifelerine baksan, ism-i Hafîz'in cilve-i azamını ve bu âyet-i kerimenin bir hakikat-ı kübrasının naziresini çok cihetlerle görebilirsin. Ezcümle: Ağaç, çiçek ve otların muhtelif tohumlarından bir kabza al. O muhtelif ve birbirine muhalif tohumların cinsleri birbirinden ayrı, nevileri birbirinden başka olan çiçek ve ağaç ve otların sandukçaları hükmünde olan o kabzayı karanlıkta ve karanlık ve basit ve câmid bir toprak içinde defnet, serp. Sonra mizansız ve eşyayı farketmeyen ve nereye yüzünü çevirsen oraya giden basit su ile sula. Sonra senevî haşrin meydanı olan bahar mevsiminde gel, bak! İsrâfil-vâri melek-i ra'd; baharda, nefh-i Sur nev'inden yağmura bağırması, yer altında defnedilen çekirdeklere nefh-i ruhla müjdelemesi zamanına dikkat et ki, o nihayet derece karışık ve karışmış ve birbirine benziyen o tohumcuklar, ism-i Hafîz'in tecellisi altında kemal-i imtisal ile hatasız olarak Fâtır-ı Hakîm'den gelen evamir-i tekviniyeyi imtisal ediyorlar. Ve öyle tevfik-i hareket ediyorlar ki: Onların o hareketlerinde bir şuur, bir basiret, bir kasd, bir irade, bir ilim, bir kemal, bir hikmet parladığı görünüyor. Çünki görüyorsun ki: O birbirine benzeyen tohumcuklar, birbirinden temayüz ediyor, ayrılıyor. Meselâ bu tohumcuk, bir incir ağacı oldu. Fâtır-ı Hakimin nimetlerini başlarımız üstünde neşre başladı. Serpiyor, dallarının elleri ile bizlere uzatıyor. İşte bu, ona sureten benziyen bu iki tohumcuk ise, gün âşıkı namındaki çiçek ile, hercâi menekşe gibi çiçekleri verdi. Bizler için süslendi. Yüzümüze gülüyorlar; kendilerini bizlere sevdiriyorlar. Daha buradaki bir kısım tohumcuklar, bu güzel meyveleri verdi. Ve sünbül ve ağaç oldular. Güzel tad ve koku ve şekilleri ile iştihamızı açıp, kendi nefislerine bizim nefislerimizi davet ediyorlar. Ve kendilerini müşterilerine feda ediyorlar. Tâ nebatî hayat mertebesinden, hayvanî hayat mertebesine terakki etsinler. Ve hâkeza... kıyas et. Öyle bir surette o tohumcuklar inkişaf ettiler ki, o tek kabza, muhtelif ağaçlarla ve mütenevvi çiçeklerle dolu bir bahçe hükmüne geçti. İçinde hiçbir galat, kusur yok. sırrını gösterir. Herbir tohum, ismi-i Hafîz'in cilvesiyle ve ihsaniyle ona pederinin ve aslının malından verdiği irsiyeti; iltibassız, noksansız muhafaza edip gösteriyor. İşte bu hadsiz harika muhafazayı yapan Zât-ı Hafîz, kıyamet ve haşirde, hafîziyyetin tecelli-i ekberini göstereceğine kat'i bir işarettir. Evet bu ehemmiyetsiz, zâil, fâni tavırlarda bu derece kusursuz, galatsız hafîziyyet cilvesi bir hüccet-i katıadır ki; ebedi te'siri ve azim ehemmiyeti bulunan emanet-i kübra hamelesi ve arzın halifesi olan insanların ef'al ve âsâr ve akvâlleri ve hasenat ve seyyiatları, kemal-i dikkatle muhafaza edilir ve muhasebesi görülecek. Âyâ bu insan zanneder mi ki, başıboş kalacak. Hâşâ!... Belki insan, ebede meb'ustur ve saadet-i ebediyeye ve şekavet-i daimeye namzeddir. Küçük-büyük, az-çok her amelinden muhasebe görecek. Ya taltif veya tokat yiyecek. İşte hafîziyyetin cilve-i kübrasına ve mezkûr âyetin hakikatına şâhidler had ve hesaba gelmez. Bu mes'eledeki gösterdiğimiz şahid; denizden bir katre, dağdan bir zerredir. L.) |
HAFK | Naldan çıkan ses. |
HAFL | Kederlenme, hüzünlenme, tasalanma. * Toplantı, toplanma. |
HAFNE | (C.: Hafenât) İki avuç dolusu olan şey. |
HAFR | Kazmak ve çukur etmek. |
HAFR | Ahdinde durmamak. * Kiraya vermek. |
HAFRİYAT | Yeri kazıp derinleştirmeler. Kazılar. |
HAFS | Toplama, cem'etme. Biriktirme. |
HAFS | Hız. Sür'at. |
HAFS | Her nesnenin boşu. |
HAFSA | Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) zevcelerinden biri ve Hz. Ömer'in (R.A.) kızı. |
HAFŞ | Tıb: "Tavuk karası" adı verilen bir göz hastalığı. |
HAFŞ | Celbetmek, çekmek. * Yeri kazıp oymak. * Birbiri ardınca tez tez gelmek. |
HAFT | Dövmek. |
HAFT | Sâkin olmak. * Sözü gizli söylemek. |
HAFTA | f. Yedi günden ibaret müddet. Yedi günlük müddet. |
HAFTAN | Eskiden savaşlarda zırh üzerine giyilen bir cins pamuklu elbise. * Kaftan. |
HAFUD | Karnındaki yavrusunu âzası belirmeden düşüren deve. |
HAFUR | Bir ot cinsi. |
HAFV | Men etmek, mâni olmak, engel olmak. |
HAFY | Gizlemek. * Setretmek, örtmek. * İzhar etmek, görünmek. * Parlamak, yıldıramak. |
HAFZ | Aşırı olmama hali. * Refah ve ferahlık. Huzur ve rahat. * Yavaş yavaş mülayim yürüyüş, itidal. Alçak. * Kelimenin son harfini esre, yâni "i" diye okumak. * Sözü boğaz içinden söylemek. |
HAFZ | Taşımak için hazırlanmış ev eşyası. Ev eşyası taşıtılan deve. * Bir şeyi eğmek veya elden bırakmak. |
HAH | f. (Hasten : "İstemek" mastarından yapılmıştır.) Kelimenin sonuna getirilerek isteyen, ister mânasında terkib yapılır. Meselâ: Bed-hah : Kötülük isteyen. |
HAHAM | Mûsevilerin dinî reisi, râhibi, âlimi. |
HAHAN | f. İstekli, arzulu, tâlib. |
HAHEM | (Hâsten) mastarından, "İsterim" mânasına fiildir. |
HAHER | f. Kızkardeş. Hemşire. |
HAHERÎ | f. Hemşirelik, kızkardeşlik. |
HAHER-ZADE | f. Hemşirezade, kızkardeş çocuğu. Yeğen. |
HÂHİŞ | f. Fazla arzu, isteyiş. |
HÂHİŞ-İ VİCDANÎ | Vicdanî isteyiş ve arzu. |
HÂHİŞGER (HÂHİŞKER) | f. Arzulayan. İsteyen. İstekli. |
HÂHİŞGERAN (HÂHİŞKERÂN) | f. Hâhişgerler, istekliler, tâlibler. |
HAH NA-HAH | f. İster istemez. |
HAİB | (Heybet. den) Kokan, Utanan. Utangaç. |
HAİB | Mahrum. Ümidsiz. Kederli. Me'yus. Bi-behre olan. |
HAİBEN | Muvaffakiyetsiz olarak. Mahrum olarak. |
HAİBÎN | (Hâib. C.) Zarar ve ziyâna uğrayanlar. * Mahrum olanlar. * Me'yus olanlar, üzülenler. |
HAİC | (Hâyic) Coşkun, heyecanlı. |
HAİD | Pişman, nedamet eden, tövbekâr, nâdim. |
HAİF | (Havf. dan) Korkan. Korkmuş olan. |
HAİF | Gadir eden, azarlayan. Zulmeden. |
HAİFEN | Korkarak, korkakçasına. |
HAİFANE | Korkakcasına, ödlekçesine. |
HAİK | (C.: Hayyak) Çulha. |
HAİL | Perde. Mânia. İki şey arasını ayıran. |
HAİL | Korku ve dehşet veren. |
HAİLE | Neticesi fâcialı tiyatro piyesi. Trajedi. (Bak: Dram) |
HAİM | (Hâyim) Hayrette kalan. Mütehayyir. Sersem. |
HAİN | Emanete hıyanet eden. İyiliğe karşı kötülük eden. |
HAİNANE | Hâincesine, hâin bir kişiye yakışır şekil ve surette. |
HAİR | Hayrette kalmış, mütehayyir. Şaşırmış, taaccüb etmiş. |
HAİR-İ BAİR | Şaşkın, sapıtmış. * Aklını kaybederek ne yapacağını bilemiyen. |
HAİT | Bir yeri çevreleyen duvar. Tahta perde. Çit. |
HAİZ | Bir şeye sahip olma. Sahip. Mâlik. * Yer tutan. * Akranından mümtaz olan. |
HAİZ-İ EHEMMİYET | Ehemmiyetli, mühim, önemli. |
HAİZ | (Bak: Hayz) |
HAK | (Bak: Hakk) |
HÂK | Vasat. Vasatî. Orta. |
HÂK | f. Toprak. Turab.(Hâk ol ki, Hüdâ mertebeni eyleye âli.Tâc-ı ser-i âlemdir o kim hâkk-ı kademdir.) |
HÂK-İ MEZAR | Mezar toprağı. |
HÂK-İ PÂK | Temiz toprak. |
HÂK-İ VATAN | Vatan toprağı. |
HAKAİD | (Hakd. C.) Kinler, garezler, hasedler. |
HAKAİK | (Hakayık) (Hakikat. C.) Hakikatler. |
HAKAİK-I NİSBİYE | Nisbete, ölçüye göre olan hakikatlar.(Hakaik-ı nisbiye denilen şeyler, kâinatın eczası arasında bulunan rabıtalardır. Ve kâinattaki nizam, ancak hakaik-ı nisbiyeden doğmuştur. Ve hakaik-ı nisbiyeden kâinatın envaına bir vücud-u vahid in'ikas etmiştir. Hakaik-ı nisbiye, büyük bir ölçüde hakaik-i hakikiyeden çoktur. Hattâ bir zatın hakaik-ı hakikiyesi yedi ise, hakaik-ı nisbiyesi yediyüzdür. Binaenaleyh kubuh ve şerde, şer varsa da, kalildir. İ.İ.) |
HAKALLED | Dar gönüllü, bahil kimse. |
HAKAN | Eski Türklerde hükümdar mânasınadır. |
HAKAN-I MAĞFUR | Ölmüş hükümdar. |
HAKANÎ | Hâkan ile ilgili, hâkana mensub. |
HAKARET | Küçüklük. İtibarsızlık. Hor ve hakir görmek. Küçümseme. Küçük görme. Tâzimsizlik. |
HAKARET-ÂMİZ | f. Hakaretle karışık. Hakaretle beraber. |
HAKAYIK | (Bak: Hakaik) |
HAKAYIK-I NİSBİYE | (Bak: Hakaik-ı nisbiye) |
HAKAYIK-I SEB'A | Yedi hakikat. Fatiha suresinin yedi âyeti. İmanın altı şartı ve İslâmiyet ile yedi olan mühim hakikatlar. Kur'an-ı Kerim'in yedi vechile hârika olması gibi hakikatlar. |
HAKAYIK-ÜL VEKAYİ' | Hâdiselerin hakikatları. |
HAKB | Devenin semerini karnına bağlamakta kullanılan ip. * Tutulmak. |
HAKBA' | Yaban eşeğinin dişisi. |
HAK-BÎN | f. Hakkı gören. Hak veren. Hakka imân eden. Hakka inanan. |
HAKBÎZ | f. Toprak kalburu. |
HAKD | Kin tutmak. Adâvetini gizlemek. (Bak: İhnet) |
HAKDAN | f. Dünya, arz, yer. |
HAKEK | Yumuşak beyaz taş. |
HAKEM | İki tarafın anlaşmak üzere hükmüne rıza göstermek için seçtikleri kimse. Haklı ve haksızın ayrılmasında aracılık eden. |
HAKEME | (C.: Hakemât) Damak geminin halkası. |
HAKEMEYN | İki hakem. * Tar: Sıffîn Vak'asında Hz. Ali (R.A.) ile Hz. Muaviye (R.A.) arasında hakem seçilen Amr İbn-ül As ile Ebu Muse-l Eş'arî. |
HAK-ENDİŞ | f. Hakkı düşünen. Hakkı arayan, doğruluk için endişe eden. |
HAKESARÎ | f. Perişanlık, düşkünlük. |
HAKEZA | Öylece. Bunun gibi. Böyle. |
HAKHAH | Gecenin ilk saatlerinde gitmek. |
HAKHAKA | Zahmetli ve meşakkatli yolculuk yapmak. |
HAKIB | Karnı guruldayan kişi. * Necaseti şedit kişi. |
HAKIL | Erkek fâre. |
HAKIN | Sidik zorluğu olan kimse. |
HAKINE | Boğaz altındaki çukurcuk. |
HAKÎ | Anlatan. Hikâye eden. |
HAKÎ | f. Toprak rengi. Toprakla alâkalı. |
HAKÎ' | Kırağı. |
HAKÎBE | Heybe. |
HAKÎK | Haklı, hak sahibi olan. * Müstehak, lâyık, münasib. |
HAKİKAT | (C.: Hakaik) Bir şeyin aslı ve esâsı. Mahiyeti. Gerçek. Doğru. Sahih. Künh. Sâbit ve vâki. * Kadirbilirlik. Sadâkat, doğruluk. Kâinat ve tabiat ve uluhiyet hakkında bütün teşbih ve mecazlardan âri ve zâhir olan gerçek. * "Mecâz" karşılığı, esas olarak kullanılan kelime. * Edb: Bir kelime neyi anlatmak için konulmuş ise, bu kelimenin o mânada kullanılması; göz kelimesinin, aynı o bilinen uzuv mânasında kullanılması gibi. (Bak: Mahiyet, Mecaz) |
HAKİKAT-I HÂRİCİYE | Hayat gibi âlem-i şehadete gelmiş varlık. |
HAKİKAT-I SÂBİTE | f. Sâbit, değişmez hakikat. |
HAKİKAT-BÎN | f. Hakikatı gören, hakikatı anlayan. Hakikatşinas. Hakikata inanan. |
HAKİKATEN | Doğrusu, gerçekten, hakikat olarak. |
HAKİKAT-GU | f. Doğru sözlü. Doğru konuşan. |
HAKİKAT-PEREST | f. Hakkı ve hakikatı seven, hakikata inanan. Dürüst, hakikat âşığı. |
HAKİKAT-ŞİNAS | f. Hakikatı doğru tanıyan, bilen. Hakikata imân eden. |
HAKİKAT-ŞİNASÂNE | f. Gerçeği, hakikatı tanıyana yakışacak surette. |
HAKİKÎ | Gerçek. Hakikate mensub. Sâhici, doğru. |
HAKÎLE | Uzun buğday. * Bağırsak içinde olan su. |
HÂK İLE YEKSAN | Yerle bir. |
HAKÎM | Hikmetle muttasıf olan ve mevcudatın hakikatına vâkıf olan. Hikmet mütehasssı. İlm-i hikmette mütebahhir ve mütehassıs olan. İş ve emirleri hikmetli ve yanlışsız olan. * Tabib, doktor. |
HAKÎM-İ LOKMAN | (Bak: Lokman) |
HAKÎM-İ MUTLAK | Tam hikmet sahibi olan. Cenab-ı Hak (C.C.) |
HÂKİM | Galib. Haklı ve haksızı ayırıp hak ve adalet üzere hükmeden. Başkasını müdahale ettirmeden idare eden, Allah (C.C.) * Memleketi idare eden. * Mahkeme reisi. (Hâkim-i Hakikî, Hâkim-i Ezelî, Hâkim-i Mutlak, Hâkim-i Zülcelâl, Hâkim-i Lemyezel... gibi isimlerle, Cenab-ı Hakk'a âit olan Hâkim sıfatı Kur'ân-ı Kerim'de 86 def'a zikredilir.) |
HÂKİM-ÜŞ ŞER' | Kadılar (hâkimler) için kullanılan bir tâbirdir. Kadılar davaları şer'î hükümler dairesinde hall ü faslettikleri için bu tâbir meydana gelmiştir. Şeriat hâkimi demektir. |
HAKÎMANE | f. Hikmetli olarak. Hakîm olana yakışır surette. |
HÂKİMANE | Hükmederek, hâkim olarak. Hâkime yakışır tarzda. |
HÂKİME | Kadın hâkim. |
HAKİM EBU ABDULLAH | Muhammed bin Abdullah ibn-i Beyyi' (Hi: 321-405) Sâmâniye Devleti Nişabur Kadılığında bulunmuş büyük muhaddislerden, Şafiî fakihlerinden, asrının en büyük din âlimi diye bilinen bir zattır. Bir çok eser te'lif etmiştir. Başlıcaları: El Müstedrek Ale-s Sahihayn, Kitab-ül İlel, El-İklil, El-Emali, Teracüm-üş Şüyuh, El Medhal ilâ İlm-is Sahih, Fazâil-ül İmam-üş Şafiî, Tarih-i Ulemâ-i Nişabur, Marifet-ül Hadis ünvanlarındadır. |
HÂKİMİYYET | Hâkim oluş. Hükmediş. Âmirlik. Üstünlük. Müdahale ve rakibi kabul etmemek hali.(... Evet, bu kâinata geniş bir dikkat ile bakan; kâinatı gayet haşmetli ve gayet faaliyetli bir memleket, belki idâresi gayet hikmetli ve hâkimiyyeti gayet kuvvetli bir şehir hükmünde görür, her şeyi ve her nev'i birer vazife ile musahharâne meşgul bulur. âyetinin askerlik mânasını ihsas eden temsiline göre; zerrat ordusundan ve nebatat fırkalarından ve hayvanat taburlarından, ta yıldızlar ordusuna kadar olan cünud-u Rabbaniyeden, o küçük me'murlarda ve bu pek büyük askerlerde, hâkimâne tekvinî emirlerin, âmirâne hükümlerin, şâhâne kanunların cereyanları, bedahetle bir hâkimiyyet-i mutlakanın ve bir âmiriyyet-i külliyenin vücuduna delâlet ederler. Ş.) |
HAKÎ-NİHAD | f. Mütevazi, kibirsiz, alçak gönüllü. |
HAKİR | Küçük. Ehemmiyetsiz. Kıymetsiz. İtibarsız. Kudretsiz. |
HAKİRÂNE | f. Hakircesine. Hakir bir kimseye yakışacak tarz ve şekilde. |
HAKİSTER | f. Kül, ateş külü. |
HAKİYAN | (Hâki. C.) İnsanlar, nev'-i beşer, dünya halkı. |
HAKK | (Bâtılın zıddı) Doğru. Gerçek. Vâcib ve lâzım olan. Her sâbit ve doğru olan şey. Adalet. Herkesin meşru olan salahiyeti, iktidarı, bir şey üzerindeki mâlikiyyeti. * Dâva ve iddia. * Hakikate uygunluk. * Geçmiş, harcanmış emek. Pay, hisse. * Münasib * Din. İslâmiyyet. * Kur'an. * Vukuu vâcib, geleceği şüphesiz olan. * Kıyamet. * Mahz-ı hakikat. * Yapacağını yalansız yapan kimse. * Musibet. |
HAKK-I ÂMİRİYYET | Âmirlik hakkı. |
HAKK-I İHTİTAB | Ormana yakın olan kimselerin ormandan odun kesmek hakkı. |
HAKK-UL YAKÎN | (Hakk-al yakîn) Mârifet mertebesinin en yükseği. En yakînî bir surette hakikatı müşahede edip yaşamak hali. Ateşin yakıcı olduğunu bütün hislerimizle yakından duyup yaşadığımız gibi. (Bak: Yakîn) |
HAKK | Kazıma. Oyma. Maden üzerine yazı işlemek. |
HAKK-İ MÜHÜR | Mühür kazıma. |
HAKK-İ SEHV | Yanlışı kazıma. |
HAKKA | (Hakkan) Doğru olarak. Gerçek. Hakikat olarak. Lâzım ve sâbit kılmak. |
HÂKKA | Kıyamet günü. * Âfet. Devamlı musibet. (Herkesin ve her kavmin amellerini isbat ve izhar eylediğinden kıyamet gününe bu isim verilmiştir) (L.R.) |
HÂKKA SURESİ | Kur'an-ı Kerim'in 69. suresi olup Mekkîdir. |
HAKKÂK | Hakkeden. Mühür vesair kazıyan. |
HAKKÂKÎ | Mühür ve saire kazıma, hakkâklık. |
HAKKAK | Hokkacı, kutucu. |
HAKKAN | Hakikaten, doğrusu. |
HAKKANÎ | Hak ve adalete uygun. Haklılığa uyar ve yakışır. |
HAKKANİYET | Haktan ve doğruluktan ayrılmamak. Adalet üzere bulunmak. Adalet ve insaf ile lâzım olanı icra etmek. |
HAKK-BÎNANE | f. Hakkı tanıyana göre. |
HAKK-BÎNÎ | f. Hakkı görme, hakkı tanıma. |
HAKK-CU | f. Hak arıyan. |
HAKKE | Arka yükü. * Diş. |
HAKKETMEK | Oyarak veya kazıyarak işlemek, yazmak. |
HAK-GÛ | f. Doğru ve hak söyleyen. |
HAKK-GÜZAR | f. Haktan ayrılmayan, hakkı tanıyan. |
HAKKIYET | Haklılık. |
HAKK-ŞİNAS | f. Hakka riayet eden. Hakkı tanıyan. Hak ile amel eden. |
HAKL | Ziraate uygun yer. |
HAKLE | (C.: Hıkâl) İçinde binâ ve ağacı olmayan mezrea. |
HAKM | Atın ağzına gem vurmak. |
HAKM | Bir nevi kuş. |
HAKN | Sütü tuluma koyup toplamak ve sağıldıkça üzerine koymak. * Men etmek, engel olmak. |
HÂK-NİŞİN | f. Dilenci, sâil, fakir. |
HÂK-NİŞİNÎ | f. Dilencilik, yoksulluk, fakirlik, sefâlet.HÂK-PA(Y) f. Ayağın tozu, ayağın toprağı. Ayağın batığı toprak. |
HAK-PEREST | f. Doğruluktan ayrılmayan, doğruluğu ciddi ve samimi seven. Hakka iman eden ve hak üzere âmil olan.(Fenn-i âdâb ve ilm-i münazaranın üleması mabeynindeki hakperestlik ve insaf düsturu olan şu: "Eğer bir mes'elenin münazarasında kendi sözünün haklı çıktığına taraftar olup ve kendi haklı çıktığına sevinse; ve hasmının haksız ve yanlış olduğuna memnun olsa, insafsızdır." Hem zarar eder. Çünki: Haklı çıktığı vakit o münazarada bilmediği bir şeyi öğrenmiyor; belki gurur ihtimali ile zarar edebilir. Eğer hak hasmının elinde çıksa; zararsız, bilmediği bir mes'eleyi öğrenip, menfaattar olur; nefsin gururundan kurtulur. Demek insaflı hakperest, hakkın hatırı için nefsin hatırını kırıyor. Hasmının elinde hakkı görse, yine rıza ile kabul edip, taraftar çıkar; memnun olur. L.) |
HAKR | Hor görmek. |
HAKR | Cem etmek, toplamak. |
HÂK-RAH | f. Yol toprağı. |
HÂK-RUB | f. Süpürge. |
HÂK-SAR | f. Toz toprak içinde kalmış. Perişan hâlli. |
HÂKSARÎ | Perişanlık, düşkünlük, rezillik. |
HAK-SEVER | Adaletle hareket eden, doğru bildiği şeyden ayrılmayan, dürüst. |
HAKUD | Çok kin güden, hasetçi. |
HAKV | (C.: Ahkâ-Hukka) Fota. Don. * Böğür. |
HAKVE | Yürek ağrısı. |
HÂL | Durum, vaziyet. Görünüş. Tavır. Suret. Keyfiyet. * Cezbe. * Dert, keder, elem. * Mecâl. Kuvvet. * Gr: Fâili, mef'ulü veya her ikisinin durumunu bildiren sözdür. Halin sâhibine zi-l hâl denir.Meselâ : Reeytuhu mâşiyen: (Onu yürürken gördüm) cümlesinde Mâşiyen (yürürken) kelimesi, cümledeki mef'ulün hâlini bildirir. şimdiki zamanda olan fiilin durumuna da hâl denir. |
HÂL-İ HÂZIR | Şimdiki zaman, bu anki durum. |
HÂL-İ İHTİZAR | Can çekişme, ölüm ânı. |
HÂL-İ İNTİZAR | Bekleme hâli. |
HÂL-İ SAHV | Arızi veya dâimi sebeplerle, şuurunu kaybetmiş bir kimsenin, muvakkaten şuurunun yerine gelmesi hâli. |
HAL' | Kaldırma. Kal' etme. * Hükümdarı tahttan indirmek. Azletmek. * Mansıb ve mesnetten ihraç etmek. * Elbise gibi şeyleri soymak. * Bir şeyi izâle edip ayırmak ve terketmek. * Karısını boşamak. Evlâdını evlâdlıktan reddetmek. |
HÂL | Dayı. * Vücudda hususan yüzde görünen siyah benek, ben. |
HÂL-İ SİYAH | Siyah ben. |
HAL' (HULÂE) | Debbâğların dibâgat ettikleri derinin kazıntısı. * Vurmak. * Men etmek, engel olmak. * Hediye vermek, atâ etmek. * Cima etmek. |
HAL | Küçük Hindistan cevizi. |
HALÂ | (Harf-i cerrdir) İstisnaya delâlet eder. |
HÂLÂ | (Hâlen) şimdi. Henüz. şimdiye kadar. Elân. |
HALÂ' | Boş, hâli. * Ayak yolu, abdesthane. * Devenin çökmesi. |
HALA | (C.: Hâlât) Babanın kız kardeşi, hala. Arapçada: Ananın kızkardeşi. Teyze. |
HALÂ | Yaş ot. |
HALA' | Koparmak. * Pişmiş et. |
HALÂA(T) | Yüzsüzlük, utanmazlık, hayâsızlık. * Kötülüğünden dolayı ailesi ve cemaatı kendisinden ayrılan kimse. |
HALAB | f. Çamur, bataklık. Bataklık arâzi. |
HALACA | f. Ayak yolu, abdesthane. |
HALAFET | Ahmaklık, hamâkat, budalalık. |
HALAHİL | (Halhal. C.) Arap kadınlarının süs olarak ayak bileklerine taktıkları halkalar. Bunlar altun veya gümüşten yapılır. |
HALAİF | Halifeler. |
HALAİK | (Halayık) (Halk. C.) Mahlukat. Yaratılmışlar. * Huylar. Tabiatlar. |
HALAİL | (Halile. C.) Nikâhlı kadınlar, zevceler, karılar. |
HALAK | Nasib, hisse. |
HALAK | Eskimiş ve yıpranmış bez. Paçavra. |
HALAK | (Halka. C.) Halkalar. |
HALAKA | (Hâlik. C.) Berberler. |
HALAKAT | Halkalar. |
HALAKAT | Halukluk, güzel ahlâklılık, iyi huyluluk. * Düzlük, dümdüzlük. |
HALAKÎ | Paçavracı. |
HALAKİM | (Hulkum. C.) İnsan ve hayvanlarda boğazlar. |
HALAL | Dostluk, ahbaplık. * İki şey arasında açıklık olma. |
HALA'LA' | Erkek sırtlan. |
HALALE | Kadın eş. Halile, zevce. |
HALAL(ET) | İki şeyin arası açık olmak. * Dostluk. Samimi dostluk. |
HALALUŞ | f. Kavga, döğüş, şamata, gürültü. |
HALAS | Kurtulma, kurtuluş. Selâmete ermek. |
HALAS | Üzüm ağacına benzer bir ağaç (yanındaki ağaca sarılır gider; hoş kokusu vardır; akik gibi taneleri olur.) |
HALAŞE | f. Gemi dümeni. * Çörçöp. |
HAL-AŞİNA | f. Hâl ve durumdan anlayan. |
HALAT | (Hâlet. C.) Haller. Suretler. Keyfiyetler. |
HALAT | Kalın ip, gemi ipi. |
HALAT | (Hâle. C.) Halalar. Babanın kız kardeşleri. Arabçada: Ananın kız kardeşleri. Teyzeler. |
HALAVET | Tatlılık. Şirin olmak. |
HALAVET-İ KELÂM | Sözün güzelliği ve akıcılığı. |
HALAVETBAHŞ | f. Zevk veren, hâlâvet veren. |
HALAVETYAB | f. Zevk bulan, halâvet bulan. |
HALAYIK | Cariye, hizmetçi. |
HALB | Süt sağmak. |
HALB | Parçalama, pençeleme. * Birinin aklını başından alma. |
HALBA | Ahmak. Şaşkın. * Aldatıcı, hilekâr, sahtekâr. |
HALBE | (C.: Halâbib) Bir yarış yapmak veya bir şeye yardım etmek için toplanan atlılar grubu. |
HALBES | (C.: Halâbis) Bahadır, kahraman. Bir şeye sımsıkı bağlanıp ayrılmayan kişi. |
HALBUKİ | (Hâl bu ki) Hakikat ve doğrusu şudur ki, öyle iken. |
HALBUS | Serçeden küçük bir kuş. |
HALC | Pamuğu temizlemek, havalandırmak ve kabartmak için yay ile atmak. |
HALC | Çekmek. * Hareket etmek. |
HALCE | Uzak, ırak yer, baid. |
HALCEM | Uzun, tavil. |
HALD | Devamlılık. Süreklilik. Dâimi. Bâki. |
HAL-DAR | f. Benli, benekli. |
HALE | Ay ve güneşin etrafında bazen görünen parlak dâire. |
HALE | Annenin kız kardeşi. Teyze. Türkçede babanın kız kardeşine hala denir. Arabçada dayıya "Hâl" denir. |
HALEB | Süt sağma. Sağılmış süt. |
HALEBE | (Hâlib. C.) Kandıranlar, aldatanlar, hile yapanlar. |
HALEBE | (Hâlib. C.) Süt sağanlar. |
HALEBÎ | Halepli, Halep ahalisinden olan. |
HALEC | Çalışmaktan, yürümekten veya ibadetten kemiklerin ağrıması. |
HALECAN | Titreme. Kalb çarpıntısı. Heyecan. |
HALECAN-I KALB | Kalb çarpıntısı. |
HALED | Kalb. |
HALEDAR | Haleli, halelenmiş. Parlak daireli. |
HALEDE | Küpe. |
HAL' EDİLME | Hükümdarın tahttan indirilmesi. * Boşanmış olmak. * Kovulmuş olmak. |
HALEF | Birinin yerine sonradan geçen kimse. Babadan sonra kalan oğul. |
HALEF AN-SELEF | Seleften halefe geçme. Geçen ve gidenden, gelene kalma. Babadan evlâda geçme. |
HALEFEN | Arkadan gelerek. |
HALEFİYYET | Haleflik, birinin yerine geçmiş olma. |
HALEK | Kara, siyah. |
HALEL | Bozukluk. Eksiklik. * Başkası tarafından verilen zarar. * İki şeyin aralığı. Boşluk. Açıklık. |
HALELDÂR | f. Bozma. Bozulma. Bozulmuş. |
HALELPEZÎR | f. Bozulan, Halel bulan. Eksik. Fesad kabul eden. Bozuk. |
HALEM | Helâk olmak. * Dibâgat yaparken derinin kurtlanması. |
HALEMAT | (Halme. C.) Meme uçları, meme başları. |
HALEME | (C.: Halem-Halemât) Meme başı. * Büyük kene. * Bir ot cinsi. |
HALEN | şu anda, henüz, şimdiki hâlde. |
HALENBUS | Serçe renginde, ondan küçük bir kuş. |
HALENC | (C.: Halânic) Ağaç, şecer. |
HALESA | (Hâlis. C.) Hâlis, sâfi. |
HÂLET | Suret. Hâl. Keyfiyet. |
HÂLET-İ CEHENNEM-NÜMUN | Cehennem gibi çok azab verici hal. |
HÂLET-İ GAŞY | Kendini bilmeyecek derecede baygınlık. |
HÂLET-İ NEZ' | Ölüm hâleti. Can verme zamanı. Sekerat vakti. |
HÂLET-İ RUHİYE | İnsanın ruh hâleti, manevi ve iç durumu. |
HÂLET-İ ŞUHUD | şuhud hali, mânen veya misalen seyretme hâleti.(...Fakat ihatasız olan hâlet-i şuhudda ve rü'ya gibi rü'yetlerini tâbirde verdikleri hükümlerinde hakları olmadığı için kısmen yanlıştır. M.) |
HALEVAR | f. Ay şeklinde olan, hilâl gibi olan. |
HALEVAT | (Halâ. C.) Halvetler, boşluklar. * Yalnız bulunulacak yerler. |
HALEZON | Sümüklü böcek kabuğu. Kabuklu sümüklü böcek. |
HALF(E) | Yemin etmek. Andiçmek. Kasem etmek. |
HALF | Ardı. Arka. Kendinden sonra gelen. Arka taraf. |
HALF-I İMÂM | İmâmın ardı, arkası. |
HALFE | Yerine adam koymak. * Kılavuz. |
HALFE | Andiçme, yemin etme. |
HALFÎ | Arka, ard ile alâkalı olan. |
HALHAL | Eskiden kadınların süs için ayaklarının topuklariyle baldırları arasına yani ayak bileklerine taktıkları altundan veya gümüşten yapılmış halka. Ayak bileziği. |
HALHAL | (C.: Halâhil) Ulu, şerif kişi. |
HALHALE | Esneklik, elâstikiyet. |
HALIK | Yoktan yaratan. Yaratıcı. Allah (C.C.) |
HALIK | (C.: Huluk-Havâlık) Büyük dağ. * Ağaca dolaşmış olan üzüm çubuğu. * Süt ile dolu olan koyun memesi. * Tıraş eden. Berber. |
HALIKIYYET | Yaratıcılık. Halk edicilik. İcad ve takdir. |
HALİ | Tenhâ. Boş. Sahipsiz. Issız. İçinde bir şey olmama. |
HALÎ | Hâl ile, vaziyet ile. Tavra âit. şimdiki. Hâle mensub. |
HALÎ | Gamsız, kedersiz, gailesiz, dertsiz. * Evlenmemiş erkek, bekâr adam. |
HALİ' | Boşanmış erkek, zevcesini şer'an terketmiş adam. (Müennesi: Hâlia'dır.) * İtaatsız, isyan eden, utanmaz, kayıtsız, hayasız. * Kovulmuş. * Soyulmuş. |
HALÎ' | Ailesinden ayrılan kimse. * Kurt. |
HALÎ-ÜL-İZAR | Yüzü yırtık. * Mc: Edepsiz, ahlâksız, utanmaz. |
HALİB | Sütçü, süt satan kimse. * Sidik borusu. |
HALİB | (C.: Halebe) Aldatıcı, hilekâr, sahtekâr. (Müennesi: Hâlibe'dir.) |
HALÎB | Taze süt. |
HALÎC | Liman. Boğaz. Kanal. Körfez. Koy. Denizin kara içine nehir gibi uzanmış kısmı. * Irmak. * Büyük çanak. * İp. * Deve ağzı. |
HALÎC-İ FÂRİS | Basra körfezi. |
HALİC(E) | Hareket ettirme. Sarsma, oynatma. |
HALİCE | Pamuk eğiren. |
HALÎCE | İçinde hurma ıslanmış süt. * Üzüm sıkıntısı. |
HALİÇ | (Bak: Halîc) |
HALİÇE | Küçük halı. Kilim. Seccâde. (Kaliçe de yazılır.) |
HALİD | (Hulud. dan) Sonsuz, ebedi. Daimi. |
HALİDAT | (Hâlide. C.) Sürüp gidenler, devam edenler. |
HALİD BİN SİNAN | Benî Abes kabilesinin Bin-Bagis'ten ehl-i tevhid bir zat olup; Hz. Peygamber Efendimiz, bu zat hakkında: "O bir nebi idi, fakat onun kavmi onu zâyi etti" buyurmuşlardır. Kendisi Peygamberimizin zamanına yetişememiş ise de kızı Nezd, Hz. Peygamberimize geldiğinde, o sırada Peygamberimizin âyetini okuduğunu işitince: "Bunu, babam da okurdu" demiş olduğu rivâyet edilir. |
HALİD BİN VELİD | Câhiliye devrinde Kureyş eşrafındandı. Hudeybiye muahedesinden sonra Müslüman oldu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, kendisine Seyfullah namını vermiştir. Çok kahraman bir gazi idi. Suriye, Filistin, Şam gibi yerler onun himmeti ile feth olunmuştur. 18 Hadis-i şerif nakletmiştir.Hicri 21 senesinde Suriye'de dar-ı bekaya göçerken: "Bunca muharebelerde bulunup bu kadar yaralar almış olduğum halde, hiç birinde vefat etmeyip akıbet yatakta öldüğüme kederleniyorum." meâlinde konuşmuş, atını ve silâhlarını fisebilillah vakfetmiştir. (R.A.) |
HALİDE | f. Saplanmış, dürterek bastırılmış. |
HANÇER-İ HALİDE | Saplanmış hançer. |
HALİDE | Hâlid'in müennesidir. (Bak: Hâlid) |
HALİF | Yemin etmek. |
HALİF | Yemin ederek sözleşenlerden herbirisi. |
HALİF | (Half. den) Yemin eden. |
HALİF | İki dağ arasındaki yol. * Eski elbise. * Arkadan gelen. Sonradan gelen. Birinin yerine geçen. |
HALİFE | Öncekinin yerine geçen. * Fık: İlâhî, yâni şer'î hükümlerin tatbik ve icrası için Peygamber'e (A.S.M.) vekil olan zât. İmam. İmamet-i kübra. (Namazda imama uyan cemaat gibi, halifeye de şer'î emirlerde öylece itaat edilir. Halifede aranan dört şart: İlim, adalet, kifayet, a'zâ ve havâsta selâmet.) (Bak: Hilafet) |
HALİFE-İ EVVEL | Devlet dairelerinde yazı işlerinde çalışanlar. Tanzimattan evvel kalem teşkilâtı; halife, halife-i sâni, halife-i evvel olmak üzere üç derece idi. Ondan sonra bir kısım dairelerde bunun yerine baş kâtib, bazılarında da mümeyyiz-i evvel denilmiştir. |
HALİFE-İ MÜSLİMÎN | Yavuz Sultan Selim Han'dan sonraki Osmanlı Padişahları hakkında kullanılmış bir tabirdir. Müslümanların halifesi demektir. |
HALİFE-İ RUY-İ ZEMİN | Yeryüzünün halifesi mânâsına gelen bu tabir, Yavuz Sultan Selim Han'dan sonra Osmanlı Padişahları hakkında kullanılmıştır. |
HALİFE | (C.: Hülef-Hulefât) Gebe deve. |
HALİFE | (C.: Havâlif) Türklerin kıldan veya keçeden yaptıkları çadırların direği, çadır direği. |
HALİFE | (C.: Halefâ) Su içinde biten bir ot. (Türkçede "kandıra" derler.) |
HALİK | Helâk olan. Mahv olan. Fenaya giden. Fâni. Zâil. |
HALİK | Tıraş edilmiş. |
HALİKA | (C.: Halayık) Tabiat, mahlukât. |
HALİKE | Çok hırslı, haris olan nefis. |
HALİKÎ | Demirci. |
HALİL (HALİLE) | Zevc, koca. Nikâhlı karı. Zevce. |
HALİL | Samimi dost. Sâdık dost. * Nahif ve fakir kimse. (L.R.) |
HALİL-ÜR RAHMAN | Allah'tan başkasından hiçbir zaman yardım dilemeyip, O'nun dostluğunu ihtiyar eden Hz. İbrahim'in (A.S.) lâkabıdır. |
HALİLİYYE | Samimi dostluk ve kardeşlik. |
HALİLULLAH | Allah'ın dostu, Hz. İbrahim (A.S.). |
HALÎM | Yumuşak huylu. Hoş muamele yapan. (Bak: Elhalîm) |
HALÎMÂNE | f. Yumuşak surette. Yumuşak huylulara yakışır bir tarzda. |
HALÎME | Yumuşak huylu kadın. * Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın süt anasının ismi. Beni Sa'd bin Bekr kabilesindendir. Halime-i Sa'diye diye de anılır. (R.A.) |
HALİN | Ahmak. |
HÂLİS | Hilesiz. Katıksız. Saf. Duru. Saffetli. * Pek beyaz. * Evvelce karışık iken kusuru zâil olan. * Her ameli, yalnız Allah rızası için işleyen. (Bak: İhlâs) (Müennesi: Hâlise'dir) |
HÂLİS-ÜD DEM | Arı kan, safkan. |
HALİS | Bahadır ve haris kimse. |
HALÎS | Karışmış, muhtelif. * Siyah ile beyazı karışmış saç. * Tel. |
HÂLİSANE | f. Hâlise yakışır bir surette. Hâlis kimselere mahsus bir niyet ve fiil ile. |
HÂLİSEN | Halis ve katıksız olduğu halde. Hilesizce, doğru olarak. |
HÂLİSET | Edb: İbarenin düzgün ve akıcı olması. |
HÂLİSİYYET | Doğruluk, hâlislik, hilesizlik. |
HALÎT | Huk: Yol ve su gibi umumi olan araziler hukukunda ortak olan kimse. * Şerik, ortak. * Karışmış. |
HALÎT | Buz. Kırağı. Dolu. |
HALİTA | Karışık halde olan. Karma. İki veya muhtelif maddelerden yapılmış. * Madenlerin birbirleriyle birleşmelerinden hâsıl olan mürekkep madde. |
HALİTA-İ DİMAĞÎ | f. Akıldaki muhtelif mes'ele ve fikirler. Dimağdaki karışık, muhtelif bilgiler. |
HALİYE | (C.: Havâlî) Kendini süsleyen kadın. |
HALİYEN | Şimdiki hâlde, şimdiki zamanda. |
HALİYEN | (Hâli. den) Boş olarak, boş olduğu hâlde. |
HALİYYAT | (Haliye C.) Bekâr kadınlar, evlenmemiş kızlar. |
HALİYYE | Bağından boşanmış deve. * Yabancı bir yavru emziren deve. * Büyük gemi. * Arı kovanı. * Ahlâktan kinâyedir. * (C.: Haliyyât) Bekâr kadın, evlenmemiş kız. |
HALK | Boğaz. * Tıraş etmek. |
HALK | İnsan topluluğu. İnsanlar. * Yaratmak. İcad. Örneği ve benzeri olmayan bir şeyi yaratmak, ibdâ' eylemek. * Bir şeyi yumuşatıp düzleştirmek. (Bak: İnşa, İbda')(Sivrisineğin gözünü halkeden, güneşi dahi O halketmiştir. M.)(Kâinatı elinde tutamayan, zerreyi halkedemez. M.)(Hem semâvat ve arzı halkeden, semâvat ve arzın meyvesi olan insanın hayat ve memâtından âciz kalır mı? S.) |
HALK-I CEDİD | Ba'sü bade-l mevt, yeniden yaratılış. Yeniden yeniye tekrâren yaratılma. Ana karnındaki çocuğun, insan suretine inkılâb ettiği devre. |
HALK-I DÜ CİHAN | İki cihanın halkı. * Ölülerle diriler. |
HALK-I EF'ÂL | Mu'tezile fırkasının bir tabiridir. Hayvan ve insanların, kendi fiillerinin hakiki müessiri olduğunu iddia etmelerine verilen isimdir. (Bu iddiâlarını Ehl-i Sünnet ulemâsı müsbet delillerle reddetmiştir.)(Ehl-i dalâlet ve bid'at fırkalarından bir kısım zatlar, ümmet nazarında makbul oluyorlar. Aynen onlar gibi zatlar var; zâhiri hiçbir fark yokken, ümmet reddediyor. Bunda hayret ediyordum. Meselâ: Mu'tezile mezhebinde Zemahşerî gibi, İ'tizalde en müteassıb bir ferd olduğu halde, muhakkıkîn-i Ehl-i Sünnet, onun o şedit itirâzâtına karşı; onu tekfir ve tadlil etmiyorlar, belki bir rah-ı necat onun için arıyorlar. Zemahşerî'nin derece-i şiddetinden çok aşağı Ebu Ali Cübbaî gibi Mu'tezile imamlarını, merdut ve matrud sayıyorlar. Çok zaman bu sır benim merakıma dokunuyordu. Sonra lütf-u İlâhî ile anladım ki: Zemahşeri'nin Ehl-i Sünnet'e itirâzâtı, hak zannettiği mesleğindeki muhabbet-i haktan ileri geliyordu. Yâni, meselâ: Tenzih-i hakiki; onun nazarında, hayvanlar kendi ef'âline hâlik olmasiyle oluyor. Onun için, Cenab-ı Hakk'ı tenzih muhabbetinden, Ehl-i Sünnet'in halk-ı ef'âl mes'elesinde düsturunu kabul etmiyor. Merdut olan sâir Mu'tezile imamları muhabbet-i haktan ziyade, Ehl-i Sünnet'in yüksek düsturlarına kısa akılları yetişemediğinden ve geniş kavânin-i Ehl-i Sünnet, onların dar fikirlerine yerleşemediğinden, inkâr ettiklerinden merdutturlar. M.) |
HALK-I EZDAD | Birbirine zıd halleri bir şeyde yaratmak. Meselâ: Bir zerrede hem def edici hem de cezb edici (çekici) kuvvetin bulunmasını yaratmak. |
HALK-I ŞER | Şerrin yaradılışı.(İşte Mu'tezile bu sırrı anlamadıkları için "Halk-ı şer şerdir ve çirkinin icadı çirkindir." diye Cenab-ı Hakk'ı takdis için şerrin icadını ona vermemişler, dalâlete düşmüşler. M.) |
HALKA | Ortası boş yuvarlak şekil. * Dâire şeklinde olan şey. |
HALKA-İ ÂB-GÛN | Gökyüzü, semâ. |
HALKA-İ DÜRR | İnci dizisi. |
HALKA-İ ZİKİR | Tasavvufta, zikir esnasında daire şeklinde oturmak. |
HALKABEGUŞ | f. Kulağı küpeli, kulağı halkalı. * Mc: Köle, esir. |
HALKABEND | f. Toplanıp yuvarlak meydana gelecek şekilde oturma. |
HALKAN | Yaradılışça, hilkatça. |
HALKAVÎ | Halka şeklinde. |
HALKAZEN | f. Kapı çalan, kapı halkasını vuran. |
HALL | Sağlamlaştırmak. * Dostluk, sadâkat. * Fakir, hastalıklı, nahif insan. * Sirke. |
HALL | Giren, dâhil olan. İnen. |
HALL | Çözme. Çözülme. Karışık bir mes'elenin içinden çıkma. * Anlayıp karar vermek. Neticelendirmek. * Susam yağı. * Ezmek. * Açmak. * Dühul etmek, girmek. |
HALL-İ MES'ELE | Mes'elenin halledilmesi. |
HALL-İ MÜŞKİLÂT | Müşkilâtın yenilmesi, zorlukların çözülmesi. |
HALLAC | Pamuk atan. Pamuğu didik didik eden. |
HALLAC-I MANSUR | Asıl adı Hüseyin olan bu zat, tasavvuf mesleğinde meşhurdur. Manevi istiğrak hallerinde hissettiklerini, şeriata zâhiren zıd düşen ifadelerle söylediği için, Hicri 306 senesinde idam edilmiştir. |
HALLAF | Çok fazla yemin eden kimse. |
HALLAK | İyi traş eden. Berber. * Hamal. |
HALLAK | Yaratan, her şeyi halkeden, Kadir-i Zülcelal, Allah Teala Hazretleri (C.C.) |
HALLÂL | Halleden, çare bulan, çözen. |
HALLÂL-I MÜŞKİLÂT | Zorlukları yenen, müşkülâtı halleden kimse. |
HALLÂL-ÜL UKAD | Düğümleri çözen. * Mc: Zorlukları yenen. |
HALLAL | Sirkeci, sirke yapan kimse. |
HALLAS | Yakalıyan, tutan kimse. |
HALLAT | Yersiz ve münâsebetsiz sözler konuşan. * Ortalığı karıştıran. |
HALLE | Fakirlik. * Hâcet, ihtiyaç.* Kum içindeki yol ve gedik. |
HALLEDALLAH | Allah dâim ve bâki eylesin (meâlinde duâ). |
HALLER | Bakla. |
HALLİ | Zengin, gani, malı mülkü çok olan. * Kuvvetli, kavi. |
HALLİ | (Halliye) Sirke ile ilgili. |
HALLİSNÂ | Bizi halâs eyle, bizi kurtar (meâlinde duâ.) |
HALL Ü AKD | Çözme ve düğümleme. İdame etme. Müşkül mes'eleleri ve işleri halledip neticeye bağlama. |
HALL Ü FASL | Çözme ve ayırma. Açıklayarak bitirme. Bir mes'eleyi müsbet bir neticeye bağlama. |
HALLÜSİNASYON | Lât. Tıb: Hakikatte olmayan bir şeyi varmış gibi görme ve işitme. |
HALME | Meme başı, meme tepesi. |
HALS | Bir şeyi soymak. Çalmak. Kapmak. * Dibinden taze yetişen çayırla karışık olan kuru çimen. |
HALSAN | Kişinin dostu, sevgilisi ve yâri. |
HALT | Karıştırmak. Münasebetsiz söz söylemek. Bir şeyi bir şeye karıştırmak. Hatâ etmek. |
HALTA | Köpeklere takılan boyun halkası. Tasma. |
HALTIYYAT | Yersiz ve münasebetsiz sözler. |
HALUB(E) | Sağılan şey. |
HALUF | Sütün veya yemeğin bozulması. |
HALUK | İyi huylu. Güzel ahlâklı. İslâma yakışır ahlâkta olan. İnsâniyyetli. |
HALUM | Yaş peynir gibi olan koyu yoğurt. |
HALVET | Yalnızlık. Tek başına kalmak. Tenhaya çekilme. * Gizlilik. |
HALVET-İ FÂSİDE | Karı-kocanın aralarında şer'î mâni olmasına rağmen birleşmeleri. |
HALVET-İ SAHİHA | Karı-kocanın aralarında şer'î mâni bulunmaması halinde birleşmeleri. |
HALVETGÂH | f. Tek başına oturup ibadetle vakit geçirilen yer. * Halvet yeri. Gizli olarak görüşülecek yer. |
HALVETGÜZİDE | (Halvetgüzin) f. Halveti, tenha bir yeri seçmiş olan kimse. |
HALVETHANE | f. Gizli ibadet yeri. * Gizli konuşup görüşmeye mahsus yer. |
HALVETÎ | Halvete müteallik, halvetle alakalı. * İbadet ve zikirlerini tenhada yapan bir tarikat adı. * Halvetiye Tarikatından olan kimse. |
HALVETNİŞİN | Yalnız başına bir yere çekilip ibadetle meşgul olanlar. |
HALY | Ot biçmek. |
HALY | (C.: Huliy) Altından ve gümüşten olan süs eşyâları. |
HALZ | Kabuğunu çıkarmak, derisini soymak. |
HAM | f. Olmamış, pişmemiş, çiğ. * Nâfile, beyhude, boşuboşuna. * İşlenmemiş, üzerinde çalışılmamış. * Acemi kimse, tecrübesiz. Terbiye görmemiş kişi. |
HAM | f. Bükülmüş, kıvrılmış, eğrilmiş. |
HAM-I ZÜLF | Saç lülesinin kıvrımı. |
HAM' (HIM') | (C.: Ahmâ') : Kaynata. Zevc tarafından olan kimseler. |
HAM' (HUMU') | Eğrilik, aksaklık. |
HAMA | Hıfzetmek, korumak. * Kovmak, defetmek. |
HAMA' | Kara balçık. |
HAMAİD | (Hamîde. C.) Bir kimsenin medhedilmeğe lâyık olan işleri. |
HAMAİL | (Himâle. C.) Tılsım, muska. * Kılıç kayışı, kılıcı bele bağlamaya yarayan kayış. |
HAMAİM | (Hamâme. C.) Güvercinler. |
HAMAK | İki ağaç veya direk arasına asılarak içine yatılan ağyatak. |
HAMAKAT | Ahmaklık. Budalalık. Bönlük. Anlayışsızlık. |
HAMALE | Bir mala kefil olma. |
HAMAM(E) | (C.: Hamâim) Güvercin kuşu. |
HAMAN | Peygamber Hz. Musa (A.S.) zamanındaki Mısır Fir'avununun vezirinin ismi. |
HAMARAT | Becerikli, elinden iş gelir, cerbezeli. |
HAMAS | Verem. * Yumuşaklıkla ve kolaylıkla bir şeyi çıkarmak. |
HAMASET | Yaradılıştan olan cesâret. Bahadırlık. Cesurluk. Kahramanlık. Yiğitlik. |
HAMASÎ | Hamâsetle alâkalı. Fıtrî cesarete âit ve müteallik. |
HAMASİYYAT | Kahramanlık destanları. |
HAMAT | Kaynana. |
HAMATA | Katılık. * Yanmak. * Boğaz ağrısı. * Darı samanı. * Kalbin ortası. |
HAM-BE-HAM | f. Kıvrım kıvrım. Büklüm büklüm. |
HAMD | Medih, övmek.Cenab-ı Hakk'a karşı kulların memnuniyet ve sevinçlerini ve O'na hamd ve şükür ile medihlerini bildirmeleri, senâ etmeleri. (Bak: Elhamdülillah) (Hamd'in en meşhur mânası; sıfat-ı kemaliyeyi izhar etmektir. Şöyle ki: Cenab-ı Hak insanı, kâinata câmi' bir nüsha ve onsekizbin âlemi hâvi şu büyük alemin kitabına bir fihriste olarak yaratmıştır. Ve Esmâ-i Hüsnâ'dan her birisinin tecelligahı olan her bir âlemden bir örnek, bir nümune insanın cevherinde vedia bırakmıştır. Eğer insan, maddi ve manevi her bir uzvunu Allah'ın emrettiği yere sarfetmekle hamdin şubelerinden olan "şükr-ü örfi"yi ifâ ve şeriata imtisal ederse, insanın cevherinde vedi'a bırakılan o örneklerin her birisi kendi âlemine bir pencere olur. İnsan o pencereden o âleme bakar. Ve o âleme tecelli eden sıfatla, o âlemden tezahür eden isme bir mir'at ve bir âyine olur. O vakit insan; ruhu ile, cismi ile, âlem-i şehadet ve âlem-i gayba bir hülâsa olur. Ve her iki âleme tecelli eden, insana da tecelli eder. İşte bu cihetle insan, sıfat-ı kemaliye-i İlâhiyyeye hem mazhar olur, hem müzhir olur. İ.İ.)(Hamd ü senâ, medih ve minnet O'na mahsustur, O'na lâyıktır. Demek nimetler O'nundur ve O'nun hazinesinden çıkar. Hazine ise dâimîdir. M.) |
HAMDE | Ateş gürültüsü. |
HAMDELE | "Elhamdülillah" demenin kısaca ismi. Bu sözün masdar haline getirilip kısaltılması. |
HAMD Ü SENA | Cenab-ı Hakk'a hamd ve O'nu isimleriyle medhetmek. |
HAME | Kafatası, başın üst kısmı. |
HAME' | Uzun müddet su ile yumuşayıp değişmiş cıvık ve kokar çamur. Balçık. |
HAME | Yaş ot demeti, taze ekin destesi, bir sap üzere bitmiş taze ekin. * Havası bozuk hastalıklı yer. |
HÂME | f. Yontulmuş kalem. |
HÂME-İ EDEB | Edebiyat kalemi. |
HÂME-İ ŞEKVÂ | şikâyet kalemi. şikâyet yazan kalem. |
HÂME-İ ZERRİN | Altın kalem, altından yapılmış kalem. |
HÂME VÜ ŞEMŞİR | Kalem ve kılıç. |
HAMEC | Zayıflık. |
HÂMEGÜZAR | f. Kalemle yazılmış. |
HAMEK | Her şeyin küçükleri. * Siyah bulut. |
HAMEL | Kuzu. * Ast: Burçlardan birinin adıdır. Bu burcu teşkil eden yıldızlar kuzuya benzediği için arapça kuzu demek olan hamel denilmiştir. Güneş bu burca 21 Mart'ta girer ve gece ile gündüz bir olur. |
HAMELAT | (Hamle. C.) Saldırışlar, saldırmalar. * Atılmalar, atılışlar. |
HAMELE | Taşıyanlar, yüklenenler, kaldıranlar. |
HAMELE-İ ARŞ | İsrâfil, Cebrâil, Mikâil, Azrâil (A.S.)lar. |
HAMELE-İ HÜCCET | Günah ve sevabları yazan melekler. |
HAMELE-İ KUR'AN | Hâfızlar. Kur'anı ezbere okuyup ilmi ile amel eden mes'ud kimseler. |
HAMELE-İ MÜMTESİL | Aldığı emri imtisal edip yüklenen, mes'uliyeti üzerine alan. |
HAM-ENDER-HAM | f. Kıvrım kıvrım, büklüm büklüm. |
HAMER | Davarın arpa yemekten dolayı içinin ve ağzının kokması. |
HÂME-RÂN | f. Kalem yürüten, yazan. |
HAME-ZEN | f. Üzerinde kalem kesilecek âlet. |
HAMH | Fahirlenmek, büyüklenmek, kibirlenmek. |
HAMHAMA | Hımhımlık, sözü genizden söyleyerek konuşma. |
HAMHAMA | Atın yulaf ve su gördüğünde çıkardığı ses. |
HÂMIZ | Sirke gibi ekşi olan. Ekşiliği fazla olan, asit. |
HÂMIZ-I FAHİM | Kim: Karbonik asit. |
HÂMIZ-I HALL | Kim: Sirke asidi. |
HÂMIZ-I KARBON | Kim: Karbonik asit. |
HÂMIZAT | (Hâmız. C.) Asitler. Sirke gibi ekşi olan şeyler. |
HÂMIZAT-I ŞAHMİYE | Yağ asitleri. |
HÂMIZİYYET | Ekşilik, kekrelik. |
HAMÎ | f. Gevşeklik, hamlık. |
HAMÎ | Himaye edici, himaye eden. Koruyucu, koruyan. Kayıran. |
HÂMİD | Cenab-ı Hakk'a hamd ü sena eden. Allah'a şükreden. * Hz. Peygamber'in (A.S.M.) isimlerindendir. |
HAMÎD | Sena edilmeğe, medhedilmeğe elyak olan. Dünya ve âhirette hamd kendisine mahsus olan Allah (C.C.) * Isparta Vilâyetinin Osmanlılar devrindeki adı. |
HAMİD | Alevi sönen ateş. * Ölü, ölmüş. Sönmüş. idrâksiz. Sâkit ve sessiz. Ölü gibi halsiz olan. |
HAMİDE | f. Kambur, eğrilmiş, kemerli. |
HÂMİDE | Uzun müddet geçmesi sebebi ile rengine tegayyür ve siyahlık gelip eskimiş olan. * Nebatsız kuru yer. * Yanmış kül olmuş. |
HAMİDEGÎ | f. Kamburluk, eğri büğrü olmaklık. |
HÂMİDÎN | (Hâmid. C.) Hamdedenler, hâmidler. |
HÂMİDÛN | (Hâmid. C.) Hamdedenler, hâmidler. |
HAMİE | Hararetli, çamurlu, volkanlı, alevli, dumanlı. |
HÂMİL | (Hâmile) Yüklü yüklenmiş. * Gebe. * Taşıyan, götüren. * Hâiz. * Mâlik, sahib. * Uhdesinde bir poliçe bulunan. |
HÂMİL-İ VAHY | Vahyi Peygamberimize (A.S.M.) getiren Cebrail (A.S.) |
HAMİL | Kötü tanınmış olan kimse. |
HAMÎL | Kefil. * Başka yerden getirilen oğlan. |
HAMÎLE | Sıklığından dolayı birbirine girmiş olan ağaçlar. * Ağaç ve ot bitmiş kumlu yer. * Döşek çarşafı. |
HAMİLEN | Hâmil olarak. Taşıyarak, götürerek. * Hâmil olduğu halde. |
HAMİM | Sıcak ve kızgın su. * Yakın hısım, soy sop. * Samimi arkadaş. |
HAMÎME | (C.: Hamâyim) Her nesnenin iyisi. |
HAMİNNE | Hanım nine sözünün bozulmuş şekli, büyük anne. |
HAMÎR | (Hımâr. C.) Eşekler. Hımarlar. |
HAMÎR(E) | Eyer yapmada kullanılan tüysüz beyaz deri. |
HAMÎR | Hamur. |
HAMÎR-İ MÂYE | Mayanın hamuru. |
HAMÎRE | Hamur içine katılan maya. |
HAMÎR-GÂR | f. Hamurcu, hamur yoğurucu. |
HAMÎS | Beşinci. Hamis günü. Perşembe günü. |
HÂMİSEN | Beşinci olarak, beşinci olmak üzere. |
HAMİŞ | Mektubun altına sonradan yazılan sözler. Hâşiye. |
HAMİT | Şiddetli, sağlam. * Üzerinde kıl olmıyan yağ tulumu. |
HAMİT (HÂMİT) | Yanmış ve pörsümüş süt. |
HAMİYE | Tırnak kenarı. * Kızmış, kızgın. |
HAMİYET | Gayret. * Nâmustan gelen gayretle utanma veya kızma. * İstinkâf etmek. * Mukaddesatı ve milletin haklarını, mâmus ve haysiyeti korumak hususlarında gösterilen gayret ve ihtimam hasleti. İman ve İslâmiyeti ve Hz. Peygamber'in (A.S.M.) Sünnet-i Seniyyesini ve din ve mücahede kardeşlerini muhafaza ve müdafaa etmek gayreti. |
HAMİYET-İ CÂHİLİYE | f. Câhillikten gelen ırkçılık gibi bâtıl inanışları koruma gayreti. * Cenab-ı Hakk'ın ve Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) nehyettiği ve hak dine uymayan eski ve kötü inançları muhafaza gayreti. |
HAMİYET-FÜRUŞ | f. Kendini beğenip hamiyetli olduğunu iddia eden. Hamiyetli olduğunu göstermeğe çalışan. |
HAMİYET-KÂR | f. Hamiyetli. Haysiyet ve şeref sahibi. |
HAMİYET-MEND | (C.: Hamiyyet-mendân) f. Hamiyetli. |
HAMİYET-MENDÂNE | f. Hamiyetlicesine. Hamiyetli olan bir kimseye yakışacak şekil ve surette. |
HAMİYET-MENDÎ | f. Hamiyetlilik, hamiyetli oluş. |
HAMKA | Ahmak ve budala kadın. |
HAMKE | (C.: Humuk) Bit. |
HAML | Yük. * Sırtına yük alıp getirmek. * Kadının karnındaki çocuk. * İsnad. Yüklenme. |
HAML | Saçak. * Büyük saçaklı halı. |
HAMLE | Hücum etme. Atılış, saldırış. Savlet. |
HAMLEC | Bükmek. |
HAMLETMEK | Yüklemek, zannetmek. |
HAMM | Çok sıcaklık, şiddetli hararet. |
HAMM | Kuyuyu temizlemek. * Evi süpürmek. * Etin kokması. |
HAM MADDE | Bir şeyin meydana getirilmesi için işlenilen ana maddelerden her biri. |
HAMMADUN | Çok hamdedenler. Çok çok şükür ve duâ edenler. |
HAMMAL | (Haml. den) Bir ücret karşılığında eliyle veya sırtıyla yük taşıyan adam. * Mc: Kaba, görgüsüz, terbiyesiz. |
HAMMALİYYE | Hamal ücreti. |
HAMMAM | Banyo, hamam. |
HAMMAMÎ | Hamam idare eden adam veya kadın. Hamamcı. |
HAMMAMİYYE | Edb: Divan Edebiyatında giriş kısmı hamam eğlencesi tasvirine tahsis olunan kaside. |
HAMMAR | (Hamr. den) Şarap yapan veya satan kimse. Meyhaneci, şarapcı. * Tas: Mc: Mürşid, şeyh, kılavuz. |
HAMMAR | Eşekçi. |
HÂMME | (C.: Hevâmm) Haşerât-ı muzırra, zararlı böcekler. * Binek hayvanı. |
HÂMME | Bir kişinin akrabası, yakınları. (Hâssa mânâsına da gelir, mukabili âmme'dir.) |
HAMME | (C.: Humm) Kaplıcanın sıcak suyu. * Kuyruk yağının kıkırdağı. * Kızdırmak mânasına mastar da olur. |
HAMMURABİ | (Bak: Nemrud) |
HAMNANE | Kene. |
HAMR | Ekşi. Şarap. İçki olup sarhoşluk veren şey. * Birine bâde içirmek. * Bir hususu söylemeyip setreylemek. Ketmeylemek. (L.R.) |
HAMR | Yüzmek. |
HAMRA | (Müennes) Çok kırmızı, kızıl renk. * Şiddet ve meşakkatli geçen yıl. * Şiddetle olan ölüm. * Arap olmayan cinsten. * Yüzü kızarmış kadın. |
HAMS(E) | Açlık. * Yaradaki şişin inmesi. |
HAMSE | Beş (sayısı). |
HAMSE-İ ÂL-İ ABÂ | (Bak: Âl-i Abâ) |
HAMSE | Mesnevi şekliyle yazılmış beş kitabdan ibaret bir takım demektir ki, böyle eser meydana getirmiş olanlara "Hamsenüvîs", yâhut "Hamseci" denilir. XII. yüzyıla kadar hamse-nüvîslik mutâd değildi. 1195'de vefat etmiş olan Genceli Şeyh Nizamî, manzum olarak beş kitab yazmış ve hepsine birden "penc genç", yâni "beş hazine" "ünvanını vermişti. Ondan sonra o yolda mesnevîler vücuda getirmek İran şâirlerince moda oldu. İran'ın Hüsrev-i Dehlevî, Mevlânâ Câmi gibi şâirleri hamse yazdılar. Çağatay şâiri Ali Şir Nevaî de Çağatay lehçesinde hamse tanzim etmiştir. Bizim lehçede ilk hamse yazan, daha doğrusu Şeyh Nizamî'nin hamsesini terceme eden Behiştî'dir. Bu Behiştî, İkinci Bayezid'in adamlarındandı. Yine bizim lehçemizle yazılmış birçok hamseler vardır. Ak Şemseddin'in oğlu Hamdullah Çelebi (Vefatı: M: 1508) Yusuf ve Züleyha, Leylâ ve Mecnun, Muhammediye, Mevlid-ün Nebi adlı hamseleri yazmıştır. (Edb. L.) |
HAMSENÜVIS | f. Hamseci, hamse yazan. Mesnevi tarzıyla beş kitabdan ibâret bir takım yazan kimse. |
HAMSÎN | Elli. * Erbaîn denen kırk günlük kara kıştan sonra gelen elli günlük kış. |
HAMSUN | Elli sayısı. |
HAMŞ | Baldırı ince olan. |
HAMŞ | Kaşımak. * Tırmalamak. |
HAMŞEK | Mestin üstüne vurulan parça. |
HAMŞÜDE | f. Bükülmüş, eğrilmiş. |
HAMT | Misvak ağacı. * Ekşimiş süt. * Koyunun derisini yüzüp kebap yapmak. * Gadap etmek, kızmak. * Kibirlenmek, tekebbürlenmek. |
HAMT | Şiddetli ve zahmetli olmak. * Çürümek. * Mütegayyer olmak, değişmek. |
HAMTA | Üzüm çiçeğinin kokusu. |
HAMTAR | Dolu kırba. * Yay kirişi. |
HAMUL | (Haml. den) Sabırlı, metanetli, tahammüllü, dayanıklı kimse. |
HAMULANE | f. Tahammüllü kimseye yakışır şekilde. |
HAMULE | f. Yük. Yük taşıyan nakil vasıtalarının yükü. |
HAMULÎ | Tahammüllülük, sabırlılık, dayanıklılık. |
HAMUM | İç yağı. |
HAMUN | f. Bozkır. Büyük sahra, düz ova. |
HAMUS | Sâkin olmak, susmak. |
HAMUŞ | f. Susmuş. Sessiz. Sâkit. |
HAMUŞ | Sivrisinek. |
HAMUŞAN | Mevlevi tâbirlerindendir. Konya'da Mevlâna'nın türbesi haricinde ve kıble cihetindeki büyük kabristana verilen isimdir. * Sessizler, susmuş olanlar, uykuda olanlar. |
HAMUŞANE | f. Sessizce, ses çıkarmadan. Sessizliği andırır bir şekilde. |
HAMUŞÎ | f. Susma, sükut etme. Sessizlik, sükunet. |
HAMVÎ | Sıcaklık. |
HAMYAZE | f. Esnek, elâstik, esneme. * Kötü hareket, fenâ iş. |
HAMYE | İçine yağ ve zeytin konulan kap. |
HAMZ | Keskinlik, katılık, şiddet. Metinlik, sağlamlık. |
HAMZ | Ekşilik. Kekrelik. |
HAMZA (R.A.) | Abdulmuttalib'in oğlu olup, Resulüllah'ın (A.S.M.) amcasıdır. Önceleri, İslâm dinine karşı olanlarla beraberdi. Ebucehil'in İslâm düşmanlığını çok ileri götürmesi karşısında, imana girip Ebucehil ve din düşmanlarına karşı çıktı ve İslâm'a büyük hizmetleri oldu. Uhud Gazası'nda 57 yaşında iken şehid edildi. |
HAMZA | İstemek. Arzu etmek. * Ekşi olan her ota derler. |
HAMZE | Baklaya benzer bir bitki. |
HAN | f. Hükümdar. Eski Türklerde Hakan da denen devlet reisi. |
HAN | f. Yolcuların misafir olduğu bina. Kervansaray. Otel. * Ticaret ehlinin sakin olduğu yer. |
HAN | f. Yemek sofrası. Üstüne yemek konan tepsi. * Yemek, taam. * Ahçı dükkânı, lokanta. |
HAN | f. Okuyan, okuyucu, çağıran manasına gelir. Meselâ: Duâ-hân : (Niyaz ve tazarrukârane bir tezellül ile) duâ okuyan. |
HANA | Yaramaz ve boş sözler konuşmak. |
HANACIR | (Hancere. C.) Gırtlaklar, hançereler. |
HANADIK | (Handek. C.) Hendekler. Bir mekânın etrafına kazılan geniş ve derin çukurlar. |
HANADIR | Görme kabiliyeti kuvvetli olan. |
HANADİS | (Hındıs. C.) Musibetler. * Karanlık geceler. * Şiddetli hâller. |
HANAK | (C.: Hınâk) Hiddetlenme, kızma. |
HANAN | Merhamet, şefkat, acıma. |
HANAN | (Hân. C.) f. Hânlar, hükümdarlar, pâdişahlar, kağanlar. |
HANASÎR | Helâk olmak. |
HANASİRE | Hıyânet ehli, hâinler. |
HANAT | (Hân. C.) Dükkânlar, meyhaneler. |
HANAZÎR | (Hınzır. C.) Hınzırlar, domuzlar. |
HANBELÎ | Dört hak mezhepten birisi. İmam-ı Ahmed bin Hanbel Hazretlerinin mezhebinden olan. (Bak: Mezheb, İmam-ı Hanbelî) |
HANCER | Ucu sivri, iki tarafı keskin büyük bıçak. Halk dilinde hançer şeklinde kullanılır. Divan edebiyatında şâirler, güzellerin kaşlarını hancere benzetirlerdi. |
HANCER-İ BÜRRAN | Keskin hançer. |
HÂNÇE | f. Küçük tepsi, ufak sini. |
HÂNÇE-İ ZER | Küçük altın tepsi. * Mc: Güneş. |
HANÇERE | Gırtlak, boğaz. |
HANDA HAND | f. Devamlı gülme, sürekli olarak gülme. * Devamlı gülen, sürekli gülen. |
HANDAN | f. Gülen, gülücü, mesrur. |
HANDAN-RU(Y) | f. Güler yüzlü, güleç, mütebessim. |
HANDE | f. Gülme, gülüş. |
HANDE-İ ÂFTÂB | Güneşin gülmesi. Güneşin doğması. |
HANDE-İ GÜL | Gülün açması. |
HANDEBAHŞA | f. Güldürücü, tebessüm ettirici. |
HANDEBAR | f. Güldüren, güldürücü. |
HANDEFERMA | f. Güldürücü, güldüren. |
HANDEFEŞAN | f. Gülümsemeler dağıtan, gülmeler saçan. |
HANDEHARİŞ | f. Bir kimseye alay tarzında gülme. |
HANDEK | Kale ve tarla gibi yerlerin etrafına kazılan geniş ve derin çukur. Hendek. |
HANDEKÂR | f. Gülen, tebessüm eden, gülücü. |
HANDEK GAZVESİ | Peygamberimizin (A.S.M.) büyük muharebelerinden birisi olup, hicretin beşinci senesinde Şevval ayında vuku bulmuştur. Asıl muharebeyi uyandıranlar Beni Nadir kabilesi olup bunlar Kureyş ve Gatfan kabilelerini de davet etmekle hepsi birden Medine-i Münevvere'ye hücuma geçtikleri vakit, Hz. Resullulah Efendimiz Selman-ı Fârisî'nin (R.A.) reyiyle Medine'nin etrafına hendek kazılmasını emretti. Bu münasebetle Gazve-i Handek denmekle meşhur oldu. Muharebe bir ay kadar devam edip, nihayet Yahudilerle Kureyş arasına nifak düşmüş ve kâfirler şiddetli bir fırtınaya tutulup perişan bir halde dönmüşlerdir. |
HANDEKÜNAN | f. Gülerek, güle güle. |
HANDEMEŞHUN | f. Devamlı gülen. Çok gülen. |
HANDEMU'TAD | f. Devamlı gülmeye alışmış olan, her zaman gülme alışkanlığı olan. |
HANDEN | f. Okumak. |
HANDENÜMA | f. Gülen. |
HANDERİS | Eski şarap. |
HANDERİZ | f. Gülüp duran, devamlı gülen. |
HANDERUY | f. Mütebessim, güler yüzlü. |
HANDEZEN | f. Gülen. |
HANDİSTAN | f. Şaka, lâtife. |
HANE | f. Ev, mesken, beyt. * Mat: Basamak, bölüm, göz. * Bazı kelimelerle birleştirilip mürekkep isim yapılan bir "ek" tir. "Hasta-hane, ecza-hane, yazı-hane, kıraat-hane" gibi. |
HANE-İ AVARIZ | Avarız ve bedel-i nüzul ve buna benzer vergiler ve tekâlifin toplanmasında tutulan ölçü. Buradaki hanenin, lügat mânası olan evle münasebeti yoktur. Kasabalar, köyler nüfuslarına ve emlâk ve arazilerinin miktar ve hâsılatlarına göre hane itibar edilir ve mahallî masraflarla sair vergiler ona göre tanzim edilirdi. Bu usul Tanzimat-ı Hayriyeye kadar devam etmiştir. (O.T.D.S.) |
HANE-İ ÂYİNE | Her yanı birbirinin aynı olan oda, salon veya köşk. |
HANE-İ DEVVAR | Dâim dönen, devreden hane. * Mc: Yıldız. |
HANE-İ FERDA | Ahiret. |
HANE-İ HUDA | Beytullah, Kâbe. |
HANE BER-DUŞ | Evi omuzunda. Avare. Serseri. |
HANE | Meyhane. |
HANEBERENDAZ | (Hâne ber-endaz) f. Ev yıkıcı. |
HANEDAN | f. Soyca dindar ve asil âile. * Peygamber (A.S.M.) sülâlesi. |
HANEF | İstikamet, doğruluk. * Ayak eğriliği. * Eğrilik, udûl. |
HANEFÎ | Dört hak mezhepten birisi. Veya bu mezhepten olan kimse. (Bak: İmam-ı A'zam) |
HANE-FÜRUŞ | f. Ev komisyoncusu, ev tellâlı. |
HANE-GÎ | f. Evcil, evde beslenen. Evde bulunanlardan, evdekilerden. |
HANE-GİR | f. Bir yeri mekân sayan kimse. |
HANE-HARAB | f. Câhil, bilgisiz. * Evi yıkılmış, evsiz barksız kalmış. * Hâli perişan olmuş kimse. * Mc: Müflis, züğürt, sefil. |
HANE-HUDA | f. Ev sahibi, sahib-ül beyt. |
HANEK | Ağzın tavanı, damak. |
HANE-KÜŞ | f. Mirasyedi, sefih. |
HANEN | şevk. * Nefsin cima arzusu. |
HÂNENDE | f. Okuyan, şarkı söyleyen. |
HÂNENDE-GÂN | f. (Hânende. C.) Hânendeler, şarkı söyleyenler, şarkıcılar. |
HÂNENDE-GÎ | f. Şarkıcılık, hânendelik. |
HANES | Burnun uç tarafının biraz yüksek olup geri kısmının basık olması. * Sığır burnu. |
HANE-SUZ | f. Ev yakıcı. * Mc: Gözü dışarda olan, kendi âilesini düşünmeyen kimse. |
HANEŞ | (C.: Ahnâş) Avlanan haşere veya kuş. * Yılan. |
HANEV | Eğmek. * Davar kösnemesi. |
HANEZ | Mütegayyer olmak, değişmek. * Kokmak. |
HANE-ZAD | f. Efendisinin evinde dünyaya gelmiş olan köle veya cariye çocuğu. |
HANFEC | şişman, etli kişi. |
HANFES | (C.: Hanâfis) Yellengen böceği. * Pislik yuvarlayan böcek. |
HANGAH | f. Allah rızası için ve misafirleri minnet altında bırakmamak ihlâsı ile fakir ve dervişlere ve talebe-i uluma yemek verilen ve misafir edilen yer. |
HANGAR | Fr. Eşyayı muhafaza etmek için yapılan üstü örtülü, yanları açık yer. * Uçakları barındırmaya mahsus garaj. |
HANHANA | Sözü burun içinden söylemek. Hımhımlık. |
HANIK | (Hunk. dan) Boğucu, boğan. * Küçük dar yarık ve sokak. |
HANIK | Boğmak. |
HANIM SULTAN | Tar: Osmanlı hanedanında "sultan" nâmı verilen İmparatorluk prenseslerinin kızlarına verilen resmi ünvan. |
HANİ' | Karısını boşamış koca veya kocasından boşanmış kadın. |
HANİF | İslâmiyetten evvel Allah'ın birliğine inanan ve Hz. İbrahim'in (A.S.) dininden olanların vasfı. * İslâmiyete kuvvetle bağlı olan ve ilmiyle âmil olan kimse. * Eğri. * Eski kötü hallerinden vazgeçip hakka ve doğruluğa yönelen. |
HANİF | Gururlu, mağrur, kibirli. * Dargın, küskün. |
HANİFE | Bir kabile ismi. |
HANİFEN MÜSLİMEN | Müslim ve hanif olarak. |
HANİN | Fazla istekten dolayı inleyiş, şiddetli ağlayış. Sızlanmak. * Şevk ve arzu. |
HANİN-ÜL CİZ' | Kuru direğin inleyip ağlayışı. Hurma kütüğünün inlemesi.(Mescid-i Şerifte hurma ağacından olan kuru direk (Resul-ü Ekrem (A.S.M.) hutbe okurken, ona dayanıyordu) sonra minber-i şerif yapıldığı vakit Resul-ü Ekrem (A.S.M.) minbere çıkıp hutbeye başladı. Okurken, direk deve gibi enin edip ağladı; bütün cemaat işitti. Tâ Resul-ü Ekrem (A.S.M.) yanına geldi, elini üstüne koydu, onunla konuştu, teselli verdi, sonra durdu. Şu mu'cize-i Ahmediye (A.S.M.) pek çok tariklerle tevatür derecesinde nakledilmiştir. M.) |
HANİN-İ HAZİN | Acıklı sızlanma. |
HANÎN | Burun içinden ağlamak. * Burun içinden gülmek. |
HANÎRE | (C.: Hanâyir) Parmak başlarındaki boğum. * Kadınların yün ve pamuk attıkları yay. * Kirişi olmayan yay. |
HANÎS | Yeminini bozan, ahdinde durmayan. Rücu' eden. Te'hir eyleyen. |
HANİS | Sinen, dönen. (Bak: Hannas) |
HANİS | Ettiği yemini yerine getirmeyen. Yeminini bozan. |
HANİS | İki kat olmuş kimse.HANÎS : Zayıflık, gevşeklik. |
HANİYE | Şarap. * Erkeği öldükten sonra evlenmeyip, çocuğuna bakan kadın. |
HANÎS | Kebap olmuş nesne. |
HANK | (Hınk) Boğmak. Boğazını sıkıp öldürmek. Boğazı sıkılıp boğulmak. |
HANK | Muhkem etmek, sağlamlaştırmak. * Bir şeyi çiğneyip damağıyla ezmek. * Davarın ağzına gem vurmak veya urgan koymak. |
HANKAH | (Bak: Hangâh) |
HANKAN | Boğmak suretiyle, boğarak. |
HÂNMÂN | f. Ev-bark, ocak. |
HÂNMÂN-SÛZ | f. Ocak yakıcı, ev-bark yakan. |
HANN | Yalvarmak. * İnlemek. * Esirgemek. |
HANNAK | Boğan, boğucu. |
HANNAN | Rahmetlerin en lâtif cilvesini gösteren, Rahman ve Rahîm olan ve çok merhametli olan Allah (C.C.) |
HANNAS | (El-Hannâs) (Hunus. dan) Geri çekilerek veya büzülerek, sinerek fırsat bulunca vesvese vermek için dönüp gelen. Sinsi şeytan. Besmeleyi işitince kaçan, gaflete dalınca musallat olan şeytan. (Bak: Hunnes) |
HANNASÎ | Şeytanla alâkalı. |
HANSA | Sırtlan. |
HAN-SALAR | f. Kilerci, sofracıbaşı. |
HANSİR | (C.: Hanâsir) Yaramaz, boş, faydasız. * Bir yerden taşınan veya göçen kimseler, eşya ve elbiselerini yükletip gittiklerinde yerde kalan kıymetsiz şeyler. |
HANŞEFİR | Bela, zahmet. |
HANŞUŞ | Bakiyye, artan. |
HANTAL | Kaba, büyük ve ağır. |
HANTEM | (C.: Hanâtim) Kara bulut. * Desti. * İbrik. * Topraktan yapılan kap. |
HAN U MAN | (Hanmân) Ev. Bark. Ocak. Ehil ve iyal. |
HANUN | Gümleyerek esen rüzgâr. |
HANUT | Ölüyü, bozulup kokmaması için ilaçlama. |
HANUT | (C.: Havânit) Meyhane, içki içilen yer. * Dükkân. |
HANVE | Güzel kokulu bir ot. |
HANYA' | Beli bükülmüş kadın. |
HANZ | Kebap yapmak. |
HANZAL(E) | Zakkum. Zakkum ağacı. Ebu Cehil karpuzu denilen portakal büyüklüğünde mevyesi çok acı bir nebat. Karga kabağı diye de adlandırılır. |
HAPİS | (Bak: Habs) |
HÂR | f. Diken. |
HÂR-I FİRKAT | Ayrılık acısı. |
HAR' | Yarmak. |
HAR | (Her) f. Merkep, himar, eşek. * Çay ve havuz diplerinde olan balçık. * Mc: İdraksiz kimse. * Kargaşa. |
HAR-İ DEŞTÎ | Yaban eşeği. |
HAR | Yıkılmış, hedmolmuş. |
HAR | f. Hor, hakir, âdi. Aşağı. (Dinsiz, imansız ve din düşmanı ahlaksızların ve sefihlerin vasıfları.) |
HARA' | Süstlük, zayıflık. |
HARA | Deve kuşu yumurtasının yeri. * Ev ortası. |
HARAB | Viran. Issız. Yıkık. Perişan. |
HARAB-ABAD | f. Harabiyetle dolu olan yer. Tam harabe. |
HARABAT | Harabeler. Viraneler. Meyhâneler. |
HARABE | Harab yer. Şehir veya ev yıkıntısı. Perişan yerler. |
HAR'ABE | İnce kemikli, genç ve güzel kadın. * Uzun. * Yeşil üzüm çubuğu. |
HARABENİŞİN | f. Viranelerde, harabelerde oturan. |
HARABEZAR | f. Viranelik. Yıkıntı yeri. |
HARABİYET | (Harabî) Yıkılma. Yıkılış. Parçalanıp dağılış. Zillet ve sefalet içinde |
HARAC | Vaktiyle müslüman olmayan vatandaşlardan alınan vergiye denirdi. Arazi hasılatından veya çalışanların emeğinden elde edilirdi. Reşit ve vücudu sağlam olan gayr-ı müslim erkek verirdi. Buna harac-ı rüus veya cizye denirdi. Topraktan alınan vergiye de harac-ı araziye denilirdi. |
HARAC-I MUKASSEME | Arazinin hâsılatından yerin tahammülüne göre alınacak bir vergidir. bu harac, hâsılata taallûk eder. Bir sene içinde hâsılat tekerrür ederse bu harac da tekerrür der. Fakat mahsulât mevcud olmayınca bu vergi de alınmazdı. |
HARAC-I MUVAZZAF | Tar: Arazi üzerine her dönüm başına senevi maktuan muayyen bir miktar meblağ olarak alınacak bir vergidir. Buna "harac-ı vazife" adı da verilir. Bu vergi, zimmete taalluk eder ve araziden yalnız bilfi'l intifa edilmekle değil, intifaa temekkün ile de tahakkuk eder. Binaenaleyh, böyle bir araziyi sahibi kasden muattal bırakacak olsa, vergisini yine vermek mecburiyetindedir. (O.T. D.S.) |
HARAC | (Bak: Harec) |
HARAC | Beyazdan ve siyahtan meydana gelen, iki renk olan. |
HARAC-GÜZAR | f. Haraç verici. |
HARAFE | Aklın bozulması. Delilik. |
HARAFET | Hararetiyle dili yakan tad. |
HARAHİR | (Harhara. C.) Tıb: Akciğerden gelen hırıltılar. * Uykuda iken horlamalar. |
HARAİB | (Harîbe. C.) Bir kimsenin geçineceği şeyler. |
HARAİD | (Harîde. C.) Kızlar, bâkireler. * Delinmemiş inciler. |
HARAİF | (Harife. C.) Ev için yapılan güz hazırlıkları. |
HARAİT | Haritalar. |
HARAK | Ateş, nâr. |
HARAK | Korkudan veya utanmaktan dolayı dehşet içinde kalmak. |
HARAM | Helâl olmayan, İslâmiyetçe ve dince nehyedilen şeyler ve ameller. Allah'ın izin vermediği, men'ettiği şeyler. Helâlin zıddı olan şey. |
HARAMİ | Katı-üt tarik, yol kesen. Haydut. |
HARAMİLİK | Tar: Akıncı kumandanının iştirak etmediği ufak kuvvetler tarafından düşman memleketlerine yapılan akınlar. Bu akınlara yüz ve daha fazla akıncı iştirak ederdi. Akıncı kuvvetleri yüzden az olduğu takdirde "çete" ismini alırlardı. Büyük akınlarda olduğu gibi haramilik suretiyle yapılan akınlarda da alınan esirlerden "pencik" denilen beştebir vergi alındığı halde, çeteden bu vergi alınmazdı. |
HARAM-ZADE | Gayr-ı meşru münasebetten doğmuş çocuk. Piç. |
HARARET | Sıcaklık. |
HARARET-İ GARÎZİYE | Vücudun normal harareti. |
HARARET-İ GARİZİYYENİN İLTİHABI ZAMANI | İnsanda şehvanî ve nefsanî hislerin galeyanda olduğu devresi. |
HARARET-İ HEVÂ | Havanın harareti. Havanın sıcaklığı. |
HARARET-BİN | f. Termometre. Sıcaklık derecesini gösteren âlet. |
HARÂS | f. Hayvanla döndürülen değirmen. |
HARÂS-I HARÂB | Harap olmuş değirmen. * Mc: Dünya. |
HARAS | f. Dilsizlik, dilsiz olma. |
HARASET | Çift sürme. * Sürülen yer. Tarla. * Ekincilik, çiftçilik. |
HARAŞ | f. Hayvan ile döndürülen değirmen. |
HARAŞİF | (Harşef. C.) Balık pulları. Pul pul olan şeyler. * Yaprakları balık puluna benzeyen bitkiler. |
HARAT | Davarın memesinde olan bir hastalık. (Sütün parça parça, ufanmış gibi çıkmasına sebep olur) |
HARATÎN-İ HASSA | Osmanlılar zamanında Topkapı Sarayı'ndaki bir sınıf san'atkârın adı idi. Bunlar demir ve ağaç eşyayı tesviye ederlerdi. Bugünkü tâbirle tornacı demekti. Bileziklerden çarklara ve silâh yivlerine kadar her çeşit şey yaparlardı. (O.T.D.S.) |
HARAZ | Tasadan veya aşktan dolayı zayıflayan. |
HARAZET | Hastalığın uzaması, derdin müzminleşmesi. |
HARB | İki veya daha çok devletin birbirleriyle siyasi alâkaları keserek silahlı kuvvetlerle çarpışmaları, vuruşmaları. |
HARB-İ UMUMÎ | Genel harp, umumî savaş. 1914 senesinde başlayan Birinci Cihan Harbi. |
HARB | (C.: Hırbân) Toy kuşunun erkeği. * Yarmak. * "Delmek" mânasına mastar. |
HARBA' | Kulağı delik koyun. |
HARBAK | Yarmak. * Kat'etmek, kesmek. * İfsad etmek, bozmak. * Deva, ilâç. |
HAR-BAN | f. Eşekçi. |
HARBAT | f. Ahmak, bön, ebleh. * İri yapılı kaz. * Kalıp ve kıyafeti yerinde olduğu halde ahmak olan kimse. |
HARBCU | Kavga çıkarmaya istekli olan, savaş arzu eden. |
HARBE | Tar: Kısa mızrak tarzında bir nevi silâhın adıdır. Eskiden "Köylü" adı verilen yangın habercisinin taşıdığı ucu demirli değneğe de harbe denilirdi. Eski tüfekleri doldurmağa mahsus demirden yapılmış âlete de "tüfek harbisi" adı verilirdi. (O.T.D.S.) |
HARBELE | f. Kuyulardan su çekmeğe mahsus dolap. Bostan dolabı. |
HARBEN | Savaşarak, harbederek, döğüşerek. Muharebe etmek suretiyle. |
HAR-BENDE | f. Seyis. Eşek ve katır gibi yük hayvanlarına bakan kimse. * Tar: Saray katırcıları. |
HARBES | Bir ot cinsi. |
HARBESİSA | "Şey" mânasına kullanılan bir isimdir. |
HARBEŞ | Fesâd vermek, ifsad etmek, bozmak. |
HARB-GÂH | f. Harp meydanı, savaş alanı, muharebe yeri. |
HARB-GİR | f. Harp yapan. Harpçi. |
HARBÎ | Dâr-ül harbde bulunan ve müslim olmayan kimse. Arada anlaşma yapılmamış düşman. * Harbe mensub ve müteallik. * Tüfek temizliği için kullanılan demir çubuk. |
HARBİYE | Harb işlerine ait. Harb okulunun adı. Harbiye mektebi. |
HARBİYE NAZIRI | Askerlik işleriyle alâkalı dairenin başında bulunan memura verilen ünvandır. Kuva-yı Milliyenin Anadolu'da kurduğu hükümette "Milli Müdafaa Vekili" adını taşıyan bu ünvan, Osmanlı Hükümetine 1908 Temmuz inkılâbı arifesinde kurulan Said Paşa kabinesiyle girmiştir. Ondan evvel "Serasker" adını taşıyordu. Harbiye Nazırı'nın başında bulunduğu daireye "Harbiye Nezareti" denilirdi. (O.T.D.S.) |
HARBÜŞ | Yırtıcı bir kuş. * Alaca yılan. |
HARBÜZ(E) | f. Karpuz, kavun. |
HARBÜZE-İ RUBAH | Ebucehil karpuzu. |
HARBÜZE-FÜRUŞ | f. Karpuz kavun satan adam. |
HARBÜZE-ZAR | Karpuz kavun bostanı. |
HARC | Gider, sarfiyat, bir iş için kullanılan madde. * Vergi. * Çıkmak. * Yeni çıkan bulut. * Yemâme vilayetinde bir yer. * Ecir. * Buğday. (Dinimizde lüzumsuz harcamak, israf haramdır. Zillet ve fakirliğe sebeptir.) |
HARC-I ÂLEM | Herkese elverişli, her keseye münasib. |
HARC-I RAH | Yol harcı, yol parası. Yol masrafı, yol için verilen para. |
HARCA' | Ayakları beline varana kadar beyaz olan koyun. |
HARCE | (C.: Hurc-Haracât) Deve sürüsü. * Sık bitmiş ağaç. |
HARCEF | Soğuk rüzgâr. |
HARDAL | Çok küçük tohumları olan ve yaprakları yenen bir nebat ismi. Döğülerek macun haline getirilir ve sofrada iştah açmak için kullanılır. |
HARDALE | Hardal tanesi. * Nesneyi ufak edip kesmek. |
HARDAN | Kızgın, hiddetli, gadaplı. * Kast ve men'edici, engel olan. |
HARE | f. Kaya, sert taş. * Bir cins dalgalı kumaş. |
HARE | f. Yiyecek. |
HAREC | Darlık, zorluk, sıkıntı. * Dar yer, sık ağaçlı yer. * Günâh. |
HARED | Hışım etmek. * Menetmek, engel olmak. |
HAREKÂT | (Hareket. C.) Hareketler. |
HAREKÂT-I HARBİYE | Harp harekâtı. |
HAREKÂT-I MÜŞTEREKE | Müşterek hareketler, beraber davranışlar. |
HAREKE | Arapça harflerin u, e, i şeklinde okunacağını gösteren işaretler. (Zamme "ötre" fetha "üstün" kesre "esre" (gibi) * Hareket lafzının Arapça terkibde aldığı şekil. |
HAREKET | Kımıldanma. Davranış. Yola çıkmak. Bir cismin sabit bir noktaya göre yerinin veya durumunun değişmesi. Sarsıntı. |
HAREKET-İ ARZ | Zelzele, deprem, yer sarsıntısı. |
HAREKET-İ DÂHİL | Tar: Kanuni Sultan Süleyman zamanında Süleymaniye medreselerinin binasından sonra onikiye çıkarılan tarik-i tedris (okutma yolu) silsilesinin dördüncü mertebesindeki müderrislerine verilen bir ünvandır. |
HAREKET-İ MER'İYYE | Gerçekte olmadığı halde, var imiş gibi görünen hareket. |
HAREKET-İ MİHVERİYE | Mihver, eksen etrafındaki muntazam hareket.(Şems, hareket-i mihveriyesi ile silkinse, meyveleri düşmez, silkinmezse yemişleri olan seyyarat düşüp dağılacaktır. M.) |
HAREKET-İ MÜSTAKİME | Fiz: Doğru bir çizgi üzerinde olan hareket. |
HAREM | Herkesin girmesine müsaade edilmeyen yer. Kadınlara mahsus oda. (Misafirlere ve erkeklerin girmesine müsaade edilen yere de"selâmlık" denir.)(Tesettür kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktiza ediyor. Çünkü, kadınlar hilkaten zaife ve nâzik olduklarından kendilerini ve hayatından ziyade sevdiği yavrularını himaye edecek bir erkeğin himaye ve yardımına muhtaç bulunduğundan; kendini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskale mâruz kalmamak için fıtrî bir meyli var. L.) |
HAREM-İ ŞERİF | Kâfir ve müşriklerin girmesi yasak olan ve canlı mahlukun öldürülmesi men'edilen Mukaddes Kâbe ve civârı. |
HAREMEYN | İki mukaddes harem. Müşrik ve kâfirlere yasak olan mukaddes Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere. |
HAREMEYN-İ ŞERİFEYN | Mekke'deki Kâbe ile Medine'deki Ravza-i Mutahhara. |
HAREM-SERAY | Sarayların kadınlara mahsus olan kısımları. Buna "Harem-i Hümayun" da denilir. * Câmi içi. |
HARES | (Haris. C.) Bekçiler, muhafızlar. |
HARES | Dilsizlik, ebkemiyyet. |
HAREŞE | Sinek. |
HAR'ET | Terslemek. |
HAREZ | (C.: Ehrâz) Çocukların oynadıkları ceviz. |
HAREZE | (C.: Harez-Harezât) Boncuk. |
HARF | Ağızdan çıkan her bir sese âit verilen işaret. Alfabeyi meydana getiren şekilli çizgilerden herbiri. * Müstakil bir mânâya değil de başka harflerle birleşerek, başka muayyen ve müstakil çok mânaların ifadesi için kullanılan şekil. Başkasının mânalarını gösteren işaret. * Vecih, üslub. * Her şeyin ucu, kenarı, sivri ve keskin kıyısı. |
HARF-İ ÂB-DÂR | Güzel ve mânidar söz. |
HARF-İ ASLÎ | Gr: Arabça bir kelimenin kökünü teşkil eden harften olan. (Ekserisi üç harften ibaret olur.) |
HARF-İ ATIF | Gr: İki kelime veya cümleyi birbirine bağlayan harf. Vav ve fe gibi. Arabçada on şekilde harf-i atıf şunlardır: Bunlar bir kelimeyi veya cümleyi diğer bir kelime veya cümle üzerine atıf ve rabtederler. Bu harflerden evvelkine: ma'tufun aleyh, sonrakine ise, ma'tuf denir. (Bak: Atf) |
HARF-İ CERR | Gr: Kelimenin sonunu esre ile (i diye) okutan harf. Bunlar arabçada şu şekil altında toplanmıştır. (Vav-ı kasem), (Ta-yı kasem) |
HARF-İ İLLET | Gr: Elif, vav, ya harfleri. |
HARF-İ MASDARÎ | Fiil mânasında olan bir kelimeyi, masdar mânâsına çeviren harf. |
HARF-İ MEDD | Kendinden evvel gelen harflerin uzun sesli okunmasına vesile olan "elif, vav, yâ" harfleri. |
HARF-İ MEZİD | Arabçada masdar olan kelimeye harf ilâvesi ile başka masdar yapılır. Bu ilâve edilen harflere "Harf-i mezid" denir. Meselâ: kelimesinde harf-i aslî üçtür. (mükâtebe) dendiği zaman, "Müfâale masdarı şekline göre, mim ve elif harfleri, harf-i meziddendir" denir. |
HARF-İ NÂSIB | Muzari fiilinin sonunu üstün (e, a diye) okutan harf. (Bak: Huruf-i nâsibe) |
HARF-İ NİDÂ' | Ya, ey, â gibi harflerle çağırılanın ismine eklenen harf. Ünlem. |
HARF-İ TÂRİF | Arabçada, elif lâm harflerinin ismin başına gelmesi hali. (Bak: Lâm-ı ta'rif) |
HARF-İ ZÂİD | Gr: Kelimenin bazı tasrifinde düşen harf. Fazla, zâid harf. Te'kid için yazılan harf. Sonradan ilâve olan harf. |
HARF | Yemiş toplama. |
HARF-AŞİNA | Harfleri birbirinden ayırdedebilen. * Mc: Sözden anlayan. |
HARF BE HARF | Aynen, aslı gibi, olduğu gibi. |
HARFECE | Güzel gıda. |
HARF-ENDAZ | Söz atan; dokunaklı, haysiyete ilişen söz söyleyen. |
HARF-GİR | f. Her işte ayıp ve noksan arayan. |
HARFÎ | Harfe âit. * Sahibi tanıtmak için olan. * Başkasının mânası için yazılan. (Bak: Mâna-yı harfî) |
HARFİYE | Kendi başına müstakilen bir mânası ve te'siri olmadığı halde, kendi cinsinden bir topluluğun içinde olduğu zaman ancak bir vazife gören şeylere denir. |
HARFİYEN (HARFİYYEN) | Harfi harfine. Hiçbir değişiklik yapmadan. |
HARGÂH | f. Otağ. Büyük çadır. |
HARGAR(E) | f. Hakaret eden, hakaret edici. |
HARGELE | f. Eşek sürüsü. * Terbiyesiz, görgüsüz ve azılı kimseler. |
HARGUŞ | Tavşan. |
HARHAR | f. Devamlı arzu, sürekli istek. * Gönül üzüntüsü, iç sıkıntısı. * Devamlı kaşıntı. |
HARHARA | Uykuda horlamak. * Kedinin mırıldayışı. * İki dere arasındaki düzlük. |
HARHİŞE | f. Kavga, gürültü, patırtı. |
HARIK | Muhalefet eden, aykırı olan, karşı gelen. * Yırtıcı, yırtan. |
HÂRIK-I ÂDE | Âdeti yırtan, âdetin dışarısında, hârikulâde. |
HARIK | Yakan, yakıcı. Yanan, tutuşmuş. Ateş, od. |
HARIS | Hırslı olan, haris. |
HARISA | İnsanın başında veya yüzünde kan çıkmaksızın yalnız deri yırtılmış olarak peyda olan yara. |
HARÎ | Müstehak, lâyık. |
HARÎ | f. Hakirlik, horluk. |
HARÎ' | Kimseden çekinmeyen, fâcire kadın. * Çok gülen, gülegen. |
HARİB | Yıkan, harab eden. * Haydut. |
HARİB | Kaçan, firar eden. |
HARÎB | Yağma olunmuş, soyulmuş, talan edilmiş. |
HARÎBE | (C.: Harâib) Bir kimsenin geçineceği şey. |
HARÎC | Dar, ensiz. * Kuşatılmış. |
HÂRİC | Bir şeyin veya mahallin veya memleketin dışında kalan. * Ecnebi. |
HÂRİC-İ VATAN | Vatanın harici. |
HARİC | Günahkâr, günah işlemiş. Allahın emrini dinlememiş olan. |
HARİCEN | Dışardan, dıştan. Hariçten. |
HARİCE TEMESSÜL | Zihnî olan kelâmın hâricî âlemdeki kanunlara uygun şekilde tanzim edilişi. |
HARİCÎ | Dışarıya âit olan. İçeriye âit olmayan. Dış ile alâkalı. Ecnebiye âit. * Zorba ve âsi olan. * Seyyid olmadığı halde seyyidlik iddia eden. * Vaktiyle Hazret-i Ali Kerremallâhü veche'ye âsi olan fırka-i dâlle ashabından herbiri. (Bak: Havaric Vak'ası) |
HARİCİYYE | Hariçle alâkalı. Dış işleri. * Ameliyatla tedavi edilebilen hastalıklar. * Haricilik. (Bak: Havâric vak'ası) |
HARİD | Satın alma. |
HARİD | Öfkeli, hidetli, kızgın. |
HARÎD | Tek, ayrı. |
HARİDAR | Satın alıcı, satın alan. |
HARİD(E) | (C.: Harâid) Kız, evlenmemiş kız. * Delinmemiş inci. |
HARİDE | Satın alınmış. |
HARİF | (Hırfet. den) Meslekdaş, san'at arkadaşı. Teklifsiz dost. * Herif, âdi insan. |
HARİF | Güz mevsimi, sonbahar. * Meyve toplama zamanı. |
HARİF | Yemiş toplayan. |
HARİFANE | f. Esnafça. Herkes kendi masrafını, hissesine düşeni vermek suretiyle, ortaklıkla yapılan. |
HARİFE | (C.: Harâif) Ev için sonbahar hazırlığı. |
HARİFÎ | Sonbaharla alâkalı. |
HARİK | Omuz küreklerinin arası. |
HARÎK | Yangın, ateş. |
HARÎK-I KEBİR | Büyük yangın. * Büyük Cihan Harbi. |
HARÎK | Erkekliği olmayan adam. |
HARİK | Zeyrek akıllı kimse. |
HÂRİKA | İmkânların üstünde olan şey, hayret uyandıran, hayranlık vren. Büyük ve görülmedik eser. Görülmedik derecede kıymetli. |
HÂRİKA | Ateş, nâr, od. |
HÂRİKA-İ SEVDÂ | Aşk ateşi. |
HARÎKA | Acı, sızı. * Bulâmaç. Yulaf lâpası. |
HÂRİKA-PİŞE | f. Hârikalı. Hârika işler yapan. |
HÂRİKAT | (Hârika. C.) Şaşılacak şeyler, hârikalar. İnsanda hayret uyandıran şeyler. |
HÂRİKAVÎ | Harika cinsinden, harika gibi. |
HÂRİKULÂDE | Fevkalâde, âdetin hâricinde bulunan şey, eser. Görülmedik derecede. Son derece kıymet ve ehemmiyeti hâiz olan şey. |
HARÎK-ZEDE | (C.: Harikzedegân) f. Yangından zarar görmüş kişi. Evi ve eşyaları yanmış kimse. |
HÂRİM | Fakir. |
HARÎM | Herkesin giremiyeceği, dokunmıyacağı şey. Haram dairesi. * Şerik. * Bir kişinin olup, başkasının duhul ve taarruzundan masun yer. * Hacıların Mekke-i Mükerreme'de giydikleri libas. |
HARÎM-İ HÂSS | Büyük bir kimsenin kendi dairesi. |
HARÎM-İ İSMET | Namus ocağı, mukaddes ocak. Kudsi âile yuvası. |
HARÎM | Saygısız, çekinmez. Kayıtsız kimse. |
HARÎME | Bir kimsenin, istediği gibi kulanabilecek hakka sahib olduğu malı. |
HARİR | İpek. İpekten yapılmış. * Harâretli. Sıcak. |
HARÎR | Su akarken çağlamak. * Yel eserken fışıldamak. * Horuldamak. |
HARİRÎ | İpek eşya. * İpek tüccarı. * Bir nevi kâğıt. |
HARİRÎ | (Kasım bin Ali) (Mi: 1054-1122) Irak'ta doğdu. İnhitat (çöküş) devrinin ediblerindendir. "Makamat" adlı eseriyle şöhret bulmuştur. Bediüzzaman-ı Hemedanî'nin Makamları misal alınarak yazılmış elli makameyi (nutukları) ihtiva eder. |
HARİRİYE | Un ve süt ile yapılan bulamaç. |
HARİS | Süngü demiri. * Soğuk olan şey. |
HÂRİS | Eken, ekici. Çiftçi. |
HÂRİS-İ GAYUR | Çalışkan ve gayretli çiftçi. |
HÂRİS | Muhafız. Bekçi. * Gözcü. Himaye eden. Bekleyen. |
HÂRİS-İ VATAN | Vatanın koruyucusu, vatanın bekçisi. |
HARİS | Son derece hırslı olan. |
HARÎS | Bir şeye fazlası ile düşkün. Hırslı. |
HARÎS-İ CÂH | Mevki, makam ve rütbe düşkünü. |
HARÎS-İ ŞÖHRET | şöhret ve nam düşkünü. |
HARÎSA (HÂRİSA) | Yağmuruyla yer yüzünü süpürüp gideren bulut. * Kan çıkmayan azıcık baş yarığı. |
HARÎSANE | f. Hırslıcasına. Çok haris olarak. Hırslılara mahsus bir tavırla. |
HARÎSET | (C.: Harâyis) Zayıf deve. |
HARİSTAN | f. Çalılık, dikenlik. |
HARÎSUN ALEYKÜM | Tevbe Suresi'nin bir âyetinde geçen bu ifade, birinci derecede Peygamberimiz (A.S.M.) hakkında olup ümmetini ve bütün insanları doğru yola irşadda yılmadan, büyük bir sebat ve azim ve gayretle devam etmesine işaret edilerek böylece tavsif edilmiştir. |
HARİŞ | f. Kaşınma, kaşıma. |
HARÎŞ | Bir cins yılan. |
HARİTA | yun. Yeryüzünün veya bir parçasının belli bir ölçüye göre küçültülerek muvafık bir yere çizilen taslağı. * Dağarcık, kulplu kese. |
HARİYE | Yavuz bir yılan. |
HARÎZ | Tâkatsiz kimse, güçsüz ve kuvvetsiz insan. |
HARÎZ | Mahfuz, hıfzolunmuş, saklanılmış. |
HARİZME | Azgın hayvanların ağzına ve ayının dudağının üstüne geçirilen demir halka. |
HARK | Yakmak. Yanmak. Yangın. |
HARK-I KEBİR | Büyük yangın. * Cihan Harbi. (daha ziyade ihrak olarak kullanılır) |
HARK | Yarma. Yırtma. * Su akacak yarık yer. |
HARKA' | Kulağı delik koyun. * Çeşitli yönlerden esen rüzgâr. |
HARKAFA | (C.: Harâkıf) Kalça kemiği. Uyluk kemiğinin baş tarafı. |
HARKAHE | Koyuncuların kara evi. |
HARKEKET | (C.: Harâkîk) Uyluk başı. |
HARKÜRRE | f. Eşek yavrusu, sıpa. |
HARK VE İLTİYAM | Yarmak ve yapıştırmak. Yırtılmak ve iyileşmek. |
HARM | Muhkem etmek, sağlamlaştırmak. * Davara yük vurmak. * İşinde çabuk çabuk olmak. * Udul etmek. * Kat'etmek. |
HARMED | Kokusu ve rengi değişen. * Kara balçık. |
HARMEL | Üzerlik otu. |
HAR-MENİŞ | f. Eşek huylu, eşek tabiatlı. |
HARMEŞ | İfsad etmek, bozmak. |
HARNUB | Keçiboynuzu adı verilen bir cins yemiş. |
HARP | (Bak: Harb) |
HAR-PÜŞT | f. Diken sırtlı. * Mc: Kirpi. |
HARPÜŞTE | f. Balıksırtı şeklinde olan, harpuşta. |
HARR | Hararet, sıcaklık. Sıcak. |
HARR-I ŞEDİD | Şiddetli hararet, fazla sıcaklık. |
HARR | Yarmak. |
HARR(E) | Hararetli. Kızgın. Çok sıcak. Yakıcı. |
HARRA | (Hurur) Yüksekten aşağı düşmek. |
HARRAKA | Eskiden düşman gemilerini veya düşman şehirlerini ateşlemek için, yakıcı âletlerle donatılmış olan harp gemisi. |
HARRAN | Susuz. |
HARRARE | Gürleyerek, çağlayarak akan su. |
HARRAS | (Harâset. den) Çiftçi, ekinci. Toprağı işleyip ekin eken. |
HARRAS | Yalancı. |
HARRAS | Küp yapan. |
HARRAT | Doğramacı, çıkrıkçı. Tornacı. |
HARRAZ | Terzi. |
HARRE | (C.: Hurer) Değirmenin buğday konulan deliği. |
HARRE | (C.: Hırâr-Hırârât-Harrun) Kara taşlı yer. |
HARRUB | "Keçiboynuzu" adı verilen bir yemiş cinsi. |
HARS | Yarmak, yırtmak. |
HARS | Koruma. Muhafaza etmek. Hırz mânasınadır. |
HARS | (C.: Hırâs) Küp. |
HARS | Tahmin etmek. * Yalan söylemek. * Acıkmak. |
HARS | Tarla sürmek. * Maarif. * Mal toplamak, kazanmak. * Teftiş ve tedbir eylemek. |
HARS-I IRKÎ | Milli maarif, ırkî hars. |
HARSA' | Dilsiz kadın. * Gürlemeyen bulut. * Belâ. (Müz: Ahrâs) |
HARSEK | Küçük cisim. |
HARSİNÎ | Tunç. |
HARŞ | Avlamak. * Kaşımak. |
HARŞ | Kesbetmek, almak. * Tırmalamak. |
HARŞA | Bir cins ot. |
HARŞEF | (C.: Harâşif) Kalkan balığı. * Balık pulu. * Enginar bitkisi. |
HARŞUF | Enginar bitkisi. |
HART | El ile ağacın yaprağını sağmak. * Ağaç kabuğu soymak, yaprak toplamak. * Nikâh. |
HART | Katı katı ovmak. * Davarın yulaf yerken çıkardığı ses. |
HARTAVÎ | Tar: Sipahilerin yeniçeri keçesine mümasil olarak giydikleri toparlak keçe külâh. |
HARTUC | f. Topa merminin ardından sürülen barut kesesi. |
HARUF | Küçük kuzu, hamel. * Tâze et. |
HARUN | Musa Peygamber'in (A.S.) yardımcısı ve büyük kardeşi. * Bağdad Abbasî Halifelerinden Harun-ür Reşid. |
HARUN | İlerleyeceği yerde duran veya geri giden hayvan. |
HARUNÎ | Hayvanın ilerlemeyip durması veya gerilemesi. Hayvanın huysuzluğu. |
HARUR | Sıcaklık. Güneşin kızgınlığı. * Gece esen sıcak rüzgâr. |
HARUR | Yüksekten düşmek. * Akla gelmedik cihetten hücum etmek. |
HARUS | Sütü az olan kadın. * Evlenip hâmile olan kız. |
HARUT | Mukaddes kimse. * İpini sahibi elinden çekip kaçan davar. |
HARUT VE MARUT | Kur'an-ı Kerim'de ismi geçen iki meleğin ismidir. |
HARVA | Büyük kumlu tepe. * Yüce, yüksek. * Bir dağın adı. |
HAR-VAR | f. Eşek yükü. |
HARY | Noksan etmek, noksanlaştırmak, eksiltmek. |
HARZ | Dikmek. |
HAR-ZAR | f. Çalılık, dikenlik. |
HARZE | Yaban şalgamı. |
HARZEM (HAREZM) | Türkistan'da Aral gölünün güneyindeki delta ve çevresindeki ülke. |
HAS' | Reddetme. * Uzak olmak. Uzaklaştırmak. |
HASA' | Saman parçası. * Hurma kabı. |
HASA | Toprak saçmak. |
HASA | Sığır terslemek. |
HASA' | Bulamaç aşı. * Kavun. |
HASA | Saymak. * Taş atıp vurmak. |
HASA' | Suya kanmak ve kandırmak. * Dolmak. * Doymak. * Ufak taş. |
HASAB | Odun. |
HASEBE | Hurması çok olan hurma ağacı. |
HASAD | Ekin biçmek. Ekin biçme mevsimi. |
HASADET | Hasedcilik, kıskançlık. Çekememezlik. |
HASAFE | (C.: Hasif) Hurma yaprağından örülen kap. * Hurma yaprağı. |
HASAFET | Rey sağlamlığı. Hükümde kuvvet ve olgunluk. |
HAS AHUR | Tar: Hükümdarın hayvanlarına mahsus ahır. |
HASAİL | (Haslet. C.) Hasletler. (Bak: Haslet) |
HASÂİS | Bir şeye, birine has olan keyfiyetler. |
HASÂİS-İ İNSÂNİYYE | İnsanlık hassaları. |
HASAİS | (Hasîse. C.) Kötü huylar, fena tabiatlar. |
HASAK | Büyük bir kuşun adı. (Çin'de, Babil'de ve Türk vilâyetlerinde olur.) |
HASAL | Yüreğin ağrıması. |
HASAL | Ağacın, zeminde yanlara sarkmış uçları. * Bir işte ortaya konulan ödül. |
HAS'AM | Yemen diyarında bir kabilenin adı. |
HASAN | Nâmahremden korunur üzere olmak, korunmak. |
HASAN | Güzel. (Bak: Hasen) |
HZ. HASAN | Hz. Ali'nin (R.A.) oğludur. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) sevgili torunudur. Cennet'le tebşir olunmuştur. Hz. Peygamber (A.S.M.) kendisi için cennet gençlerinin seyyidi buyurmuştur. (Hi: 3-49)(Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in Emevilere karşı mücadeleleri ise, din ile milliyet muharebesi idi. Yâni, Emeviler, Devlet-i İslâmiyeyi, Arab milliyeti üzerine istinad ettirip râbıta-i İslâmiyeti, râbıta-i milliyetten geri bıraktıklarından, iki cihetle zarar verdiler:Birisi: Milel-i sâireyi rencide ederek tevhiş ettiler. Diğeri : Unsuriyet ve milliyet esasları, adâleti ve hakkı tâkip etmediğinden zulmeder. Adalet üzerine gitmez. Çünki: Unsuriyet-perver bir hâkim, milletdaşını tercih eder, adalet edemez. ferman-ı kat'isiyle: Râbıta-i diniye yerine râbıta-i milliye ikame edilmez; edilse, adalet edilmez; hakkaniyet gider.İşte Hazret-i Hüseyin, râbıta-i diniyeyi esas tutup muhik olarak onlara karşı mücadele etmiş, tâ makam-ı şehadeti ihraz etmiş. M.) |
HASAN | İyilik. Güzel muamelede bulunmak. |
HASANET | Bir yerin çok sağlam ve korunulacak tarzda olması. * Kadının kendisini haramdan koruması. |
HASAN-I BASRİ | (Hi: 21-110) En ileri Tâbiînden olup hadis ve fıkıhta büyük âlimlerdendir. Basra'da medfundur. Mezheb sahibi bir müçtehiddir. Sahabe-i Kiram'dan 130 zat ile görüşmüş, Buharî, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Neseî, İbn-i Mace kendisinden hadis nakletmişlerdir. |
HASAR | (C.: Hasâret) Ziyan, zarar. |
HASAR | Soğuk, berd. |
HASARAT | (Hasâret. C.) Ziyan ve zararlar. Hasaretler. |
HASAR-DİDE | f. Zarara uğramış, hasar görmüş. |
HASARET | Hasar. Alış-verişte zarar, ziyan. Yoldan sapmak. Sapıtmak. Dalâlete düşmek. |
HASARET | Cıvık ve sulu şeyin koyulaşıp katılaşması. * Dahâmet peyda etme, irileşme. |
HASAS | Başta saçın az olması. |
HASASA | (C.: Hasâs) Fakirlik. * Hali yaramaz olmak. * Küçük delik. * İki kişinin arasındaki açıklık. |
HASASE(T) | Tamahkârlık. Cimrilik. Alçaklık. Hasislik. |
HASASET | İhtiyaç. Yoksulluk. Züğürtlük. * Rahne. * Kalbur ve elek gibi şeylerdeki küçük delik, gedik. |
HASÂT | Küçük taş parçası. Çakıl. * Tıb: Sidik yolunda taş peyda olmak. |
HASÂT-I BEVLİYYE | Tıb: Sidik yollarında ve böbreklerde meydana gelen taş. |
HASÂT-I MESANE | Tıb: Sidik kesesinde meydana gelen taş. |
HASB | (Haseb) Birisinin sülâlesi cihetinden iftihar yolu ile saydığı iyilik. Mal, din, millet. Kerem, fiil ve amelde yüksek şeref, iyi iş, sâlih amel. Şeref, asalet, şan, kadr ve haysiyet. * Dolayı, cihetiyle, gereğince. |
HASB-EL BEŞERİYYE | İnsanlık hali olarak, insanlık dolayısıyla. |
HASB-EL KADER | (Bak: HASBEL KADER) |
HASB-EL LÜZUM | İcabettiği için. |
HASB | (C.: Havâsıb) Taş atmak. * Ufak taşları savuran rüzgâr. |
HASBA | Hafif tahkir yerinde kullanılan bir tabirdir. Halk dilinde "haspa" şeklinde kullanılır. |
HASBA' | (C.: Hasubâ) Ufak taş. |
HASBE | Kızamık hastalığı. Tane tane gövdede çıkan bir hastalıktır. (Hasta kişiye "mahsub" derler.) |
HASBE | Re'y. Tedbir. (Aslı: Ecir ve sevab mânasına gelen "hisbe" dir) |
HASBEL HAMİYYE | (Hasb-el hamiyye) Hamiyet icabı, hamiyet için. |
HASBEL İCAB | (Hasb-el icâb) Durum icabı olarak, hâl ve durum iktiza ettiği için, durum dolayısıyla. |
HASBEL İKTİZA | (Hasb-el iktizâ) İktiza ettiği için, gerektiğinden dolayı. |
HASBEL KADER | (Hasb-el kader) Kader cihetiyle. |
HASBEL MEVSİM | (Hasb-el mevsim) Mevsime göre. |
HASBETEN LİLLAH | Allah rızası için. Allah yoluna. Karşılık istemeksizin. |
HASBÎ | Karşılıksız. Allah rızası için. (Hakiki mürşid âlim, koyun olur; kuş olmaz. Hasbî verir ilmini. Koyun verir kuzusuna hazmolmuş musaffâ sütünü. Kuş veriyor ferhine lüâb-âlud kayyını. S.) |
HASB-İ HAL | Halleşme. Görüşüp konuşma. |
HASBİYE | âyetinin kısaca ismidir. |
HASBÜNA | Bize yeter. Bize kâfidir (meâlinde). |
HASDA' | Yaprağı çok olan ağaç. |
HASEB | (Bak: Hasb) |
HASED | Başkasının iyi hallerini veya zenginliğini istemeyip, kendisinin o hallere veya zenginliğe kavuşmasını istemek. Çekememezlik. Kıskançlık. Kıskanmak.(Hasedin çaresi: Hâsid adam, hased ettiği şeylerin âkıbetini düşünsün. Tâ anlasın ki, rakibinde olan dünyevi hüsün ve kuvvet ve mertebe ve servet; fânidir, muvakkattır. Faidesi az; zahmeti çoktur. Eğer, uhrevi meziyetler ise; zâten onlarda hased olamaz. Eğer onlarda dahi hased yapsa, ya kendisi riyakârdır; âhiret malını dünyada mahvetmek ister. Veyahut mahsudu riyakâr zanneder, haksızlık eder zulmeder.Hem ona gelen musibetlerden memnun ve ni'metlerden mahzun olup kader ve rahmet-i İlâhiyeye onun hakkında ettiği iyiliklerden küsüyor. Adeta kaderi tenkid ve rahmete itiraz ediyor. Kaderi tenkid eden başını örse vurur kırar. Rahmete itiraz eden rahmetten mahrum kalır. M.) |
HASEDE | (Hâsid. C.) Kıskananlar, hased edenler, çekememezlik edenler. |
HASEK | Kin, adavet, hased. * Savaş âletlerinden, üç köşeli diken şeklinde bir silâh. |
HASEKE | (C.: Husek) Kin tutmak, adavet etmek. * Demir dikeni denilen üç köşeli diken. * Demirden yapılan üç köşeli "bıtırak" denilen harp âletleri. |
HASEKİ | Tar: Vaktiyle sarayda görevli bazı subaylara verilen isim. |
HASELE | Tıb: Karnın göbek ile kasık arasındaki kısmı. |
HASEM | Burnun yassı ve geniş olması. |
HASEN | Güzel. Hüsünlü. Güzellik. * Güzel olmak. |
HASEN-ÜL HULK | Huyu ve tabiatı güzel. |
HASEN-ÜS SAVT | Güzel sesli. |
HASENAT | Güzellikler. İyi ameller. İyilikler. (Hasenât da ya kalb ile olur veya kalb ve beden ile olur; veyahut mal ile olur. A'mâl-i kalbinin şemsi imândır. A'mal-i bedeniyenin fihristesi namazdır. A'mâl-i mâliyenin kutbu zekâttır. İ.İ.) |
HASENE | İyilik. Güzellik. Hayırlı amel. Allah rızasına çok uygun iş. * Eski altun paralardan biri. |
HASER | Gözün tam görmemesi, göz nurunun zayıf olması. |
HASF | Ay tutulması. * Işığı sönmek. |
HASFOLMAK | Parlaklığı gitmek. |
HASF | Ayakkabı dikmek. * Birbirine yapıştırmak. * Tasmalı nâlin. * Ağacın yaprağının dökülmesi. |
HASHAS | Zâhir olma, açık ve âşikâr olma, görünme. |
HASHAS | Koparılmış olmak. |
HASHAS | Cömert kimse. |
HASHAS | Toprak. * Ufak taş. |
HASHAS | Seri, çabuk, hızlı. |
HASHASA | Açık ve âşikâr olma. * Bir şeyi diğer bir şey içinde "iyice birleşmesi için" karıştırıp sallama. |
HASHASE | Anlaşılmayan ses. * Hınzır avazı. |
HASHASE | Ateş üzerinde eti pişirip kebap yapmak. * Bir şeyi döndürmek. |
HASHASE | Kandırmak. * Koparmak. * Çok fazla deprenmek. |
HASIB | Tipi. Ortalığı toza toprağa boğan şiddetli rüzgâr. |
HASID | Ekin biçen. |
HASIF | Zayıf. |
HASIK | Süngü demiri. |
HÂSIL | Peyda olan. Husule gelen. Çıkan, meydana gelen. |
HÂSIL-I BİLMASDAR | Hakiki müessirden hâsıl olan fiildir. Kendi sebeb ve şartlarından meydana gelen şey. Meselâ: Bir şeye vurmak, masdardır; o vurmaktan hâsıl olan ses çıkmak, hâsıl-ı bilmasdır'dır. Tüfek atarak bir adamı öldürmekte tüfek atmak fiili, masdar: adamın ölmesi ve tüfeğin sesi çıkması da hâsıl-ı bilmasdar'dır. |
HÂSIL-I CEM' | Mat: Toplam. Bir kaç sayının birlikte toplanmasından meydana gelen yekûn. |
HÂSIL-I DARB | Mat: Çarpım. Çarpmak işinin neticesi. 5 sayısı 2 sayısıyla çarpılırsa, çıkan 10 sayısı, hâsıl-ı darbdır. |
HÂSILAT | Gelirler. Kazançlar. Elde edilenler. Kâr. Mahsul. Îrad. |
HÂSILAT-I SÂFİYE | Sâfi kazanç. Net kâr. Bütün masraflar çıktıktan sonra kazanç olarak geri kalan hâsılat. |
HÂSILAT-I SENEVİYYE | Senelik kazançlar, yıllık gelirler. |
HÂSILI KELÂM | (Hâsıl-ı kelâm) Sözün kısacası, sözün kısası. |
HASIM | (Bak: Hasm) |
HASIN(E) | (C.: Hâsınât) İffetli, namuslu ve şerefli kadın. |
HASIR | (Hasr. dan) Muhâsara eden, etrafını çeviren, hasreden. |
HASIRALTI ETMEK | Ist: Unutmak, saklamak, gizlemek, terviç etmemek manasında kulanılan bir tâbirdir. Hasır, eskiden halı ve kilim yerinde kullanıldığı ve onun altında kalan şeyler unutulup gittiği için bu tâbir meydana gelmiştir. |
HASÎ | (Has'. den) Herkes tarafından kovulan. Sürülüp tardedilen. |
HASÎ | Kuru. |
HASİB | Hesab eden, hesab edici. |
HASÎB | Cömert kimse. Hayır sahibi ve eli açık adam. * Bolluk yer, ucuzluk. |
HASÎB | Muhterem, itibarlı, değerli ve soyu temiz kimse. şahsi meziyet sâhibi insan. * Muhâsebeci. |
HÂSİD | Hased eden, kıskanan. |
HÂSİDANE | f. Kıskanarak, kıskançlıkla. Hased edercesine. |
HASÎD | (C.: Hasâyıd) Tarlada kalan ekin. |
HÂSİF | (Husuf. dan) Sararmış. Rengi, parlaklığı kalmamış. Husufa uğramış. |
HASÎF | (C.: Husef) Suyu hiç kesilmeyen su kuyusu. * Yağmuru çok olan bulut. |
HASÎF | Ak ile kara, alaca renkli urgan. * İki çeşit renkten meydana gelen. |
HASÎF | Aklı başında, kâmil ve olgun adam. |
HASÎFANE | Aklı başında ve olgun olan bir adama yakışacak suretde. |
HASÎFE | Gizlenen kin, hased ve düşmanlık. |
HASÎL(E) | Sığır buzağısı. |
HASÎL | Ot. |
HASÎLE | İyeği arasında olan et. |
HASÎLE | (C.: Hasâyil) Bakiyye, artan, geri kalan. |
HASÎM | Hasım olan, husumet eden, düşmanlık eden. |
HÂSİM | Kat'eden, hasmeden, kesip atan. |
HASÎN | Sağlam. Metin. Mustahkem. * Sağlam muhafaza eden. |
HASÎN | Küçük balta. |
HASÎR | Bir şey söyler veya okurken dili tutulan kimse. Kekeme insan. * Hasır. |
HÂSİR | Hasarete uğrayan. Zarara, ziyana uğrayan. |
HASÎR | Feri gitmiş, donuklaşmış göz. * Hasret çeken. Meramına nail olamayan. * Yorulmuş. * Açılmış. * Zayıf. |
HASÎR | Hüsranda olan. Sapıtan, dalâlete giden. Azgın. * Eli boş. Müdafaasız. Çaresiz. |
HÂSİREN | Ziyana uğrayarak, zarar gördüğü halde. |
HÂSİRÎN | (Hâsir. C.) Zarar görmüş olanlar, ziyana uğramış kimseler. |
HÂSİRUN | Zarar ve ziyana uğrayanlar. Eli boş kalanlar. |
HASİS | Çabuk. Çok aceleci. * Ayartılan, tergib ve teşvik edilen. |
HASİS | Gizli ses. Ateş gürültüsü. * Fitil. |
HASİS(E) | (Hisset. den) Kötü huy, fena tabiat. * Ufak, değersiz. * Tamahkâr, cimri. |
HASİSA | Bir şeye mahsus hal. Kendine mahsus olup başkasında bulunmayan keyfiyet, karakter. |
HASİYY | Hayası çıkarılmış, hadım edilmiş, burulmuş (insan veya hayvan). |
HASİYYET | (Hassiyet) Hususi fayda, kuvvet ve menfaat, tesir, keyfiyet. |
HASL | Fena huylu olma. Kötü haslet sahibi olma. |
HASL | Zayıflık. |
HAS LAFIZLAR | Bir mânaya mahsus olan lafızdır. Hasan, Mehmed, insan, erkek lafızları gibi. |
HASLE | Göbekle kasık arası. |
HASLE | (C.: Husul) Hurma koruğu. |
HASLET | Huy. Ahlâk. Yaradılıştan olan tabiat. |
HASLET-İ CEMİLE | Güzel ve iyi huy. |
HASLET-İ HAMİDE | Medih ve senâ edilmeğe, övülmeğe lâyık olan güzel ahlâk ve haslet. |
HASLET-İ HAMRÂ | Hamiyet, gayret veya mahcubiyetten gelen ve yüz kızarması suretinde görünen güzel haslet. |
HASM | Kesip atma, kesme, kat'etme. * Kat'i olarak bir mes'eleyi hâlledip neticeye varma. |
HASM-I DA'VÂ | Dâvânın halledilmesi. |
HASM | (Hasım) Muhâlif. Karşı taraf. Düşman.(Eğer hasmını mağlub etmek istersen, fenalığına karşı iyilikle mukabele et. Çünkü, eğer fenalıkla mukabele edersen, husumet tezayüd eder, zâhiren mağlub bile olsa, kalben kin bağlar, adaveti idame eder. Eğer iyilikle mukabele etsen nedâmet eder, sana dost olur. M.) |
HASM-I BÎAMAN | Amansız düşman. Merhamet bilmeyen düşman. |
HASM-I CA'LÎ | Huk: Hakikatta hasım olmadığı halde, hasım imiş gibi hâkim önünde husumeti kabul eden kimse. |
HASM-I EKBER | En büyük düşman olan şeytan. |
HASM-I ELEDD | İnatçı düşman, muannid hasım. |
HASM-I MÜTEVARÎ | Huk: Mahkemeye gelmekten ve vekil göndermekten çekinen kimse. |
HASM | Atâ etmek, hediye vermek. * Ovmak. |
HASMANE | f. Düşmancasına. Düşman gibi. Hasma mahsus halde. |
HASME | Kırmızı meşe. |
HASMEN | Bir mes'eleyi kesin bir karar ile halledip bitirmek suretiyle. |
HASMÎ | Düşmanlık, husumet, adavet. |
HASNÂ | Çok fazlasıyla kendini haramdan saklayan kadın. Çok iffetli, çok nâmuslu kadın. |
HASNÂ-YI HÜSNÂ | Hem güzel ve hem de namuslu olan kadın. |
HASNA | Güzel kadın. Hüsün ve cemal sâhibesi. |
HASPUŞ | f. Hilekâr, hileci, iki yüzlü, mürai. |
HASPUŞÎ | Hile, riyâ. |
HASR | Bir şeyin içine alma. Yalnız bir şeye mahsus kılma. * Bir çember içine almak. Askerle etrafını kuşatmak. * Sıkıştırma. Kısaltma. * Okurken tutulup kalmak. * Vakfetmek. * Zaman ayırmak. |
HASR-I FİKİR | Bir şeye bütün fikrini vermek ve başka şeyle meşgul olmamak tarzı ve düsturu ile o şeyde veya meslekte mütehassıs ve muvaffak olmaya çalışmak. Bütün fikri çalışmayı bir şey üzerinde toplamak. |
HASR-I İŞTİGAL | Bütün çalışmaları bir şeye hasretme. |
HASR-I NAZAR | Sadece bir şeye bakıp dikkat etmek. * Yalnız bir mevzu veya meslek üzerinde çalışıp onda mütehassıs ve muvaffak olmaya çalışmak. |
HASR-I ÖRFÎ | Herkesçe bilinen belli bir şey. Böyle meşhur bir şeye mahsus olmak. |
HASR | Noksan olmak. * Sermayesini zayi edip ziyân etmek. |
HASR | Göz kapağında sivilce çıkmak. |
HASR | Keşfetmek. * Yorulmak. |
HASR | Böğür. * Bel. |
HASREME | Üst dudağın alt dudak üzerine taşması. |
HASRET | Özleyiş. İç çekme. Bir şeyi çok isteyip, arzulayıp ona kavuşamamaktan gelen üzüntü. (Bak: Husr) |
HASRET-FİKEN | f. Hasret düşüren, hasret döken. |
HASRET-KEŞ | f. Özlemiş, özleyen, hasret çeken. |
HASRET-KEŞANE | f. Hasret çekene yakışır surette. Özleyenler gibi. |
HASRETMEK | Kısaltmak. Sadece bir şeye mahsus kılmak. Bir şey için vakfetmek. |
HASRET-NAME | Edb: Ayrılık münasebetiyle yazılan mektub. Hasreti belirten yazı, hasret mektubu. |
HASRET-ZEDE | (C.: Hasret-zedegân) f. Hasrete düşmüş, hasrete uğramış. |
HASS | Tergib. Teşvik. Bir kimseyi bir şey için iknâ etmek. |
HASS | Duyan. Hisseden. Duyucu. * Duygu. |
HASS | Alçak, bayağı, âdi. * Marul. |
HÂSS | (C.: Havass) Hususi. Hâlis. Kıymetli ve ileri gelen mühim yakınların topluluğu. * Bir şeyde bulunup başkasında bulunmayan. Umumi olmayıp mahsus olan. * Tam ayar olan, yabancı maddelerle karışık olmayan ve içinde bozuk bulunmayan. Tek, münferid. * Saf. * Tar: Osmanlı İmparatorluğunun ilk zamanlarında, devletin büyüklerine ayrılan yıllık geliri yüzbin akçadan fazla olan arazi. |
HÂSS-ÜL HÂSS | En güzel, en has. |
HÂSS Ü ÂMM | Herkes, bütün herkes. |
HASS | Azlık, kıllet. |
HASS | Zannetmek. * Silkmek. * Davarı kaşağılamak. * Közün üstünde birşey pişirmek. * Katletmek, öldürmek. |
HASSA | (C.: Havass) İnsanın kendisine tahsis ettiği şey. Bir şeyde bulunup başkasında bulunmayan şey. Bir şeye mahsus kuvvet. Te'sir. Menfaat. * Adet ve alâmet. Ekâbir, kavmin ileri geleni. |
HASSA-İ FARİKA | Ayırıcı özellik. Vasf-ı fârık. Bir şeyi diğerinden ayıran hususiyet. |
HASSA | Saç ve sakalı döken bir hastalık. |
HASSA' | Hayırsız kadın. |
HASSA | Fil gözü. |
HASSAD | Orakçı, ekin biçen. |
HASSAS | Duygulu, içli. * Alıngan. Çok ve çabuk hisseden. Hissi galib olan kimse. |
HASSASANE | f. Hassas ve duygulu olana yakışacak şekil ve surette. |
HASSAS BÖLGELER | t. Sivil savunmada düşmanın hedef tutacağı bölgeler. Her hassas bölgenin ehemmiyeti aynı değildir. Hava savunması bakımından eldeki imkanlar ve hassas bölgeler arasında öncelik tesbitine ihtiyaç vardır. Hassas bölgeler, sırasıyla:1) Atomik vurucu üslerin bulunduğu bölgeler.2) Yüzeyden yüzeye füze üsleri.3) Darbe karargahları.4) Özel cephane depoları.5) Uçaksavar birlikleri.6) Radar mevzileri'dir. |
HASSASE | Hissedici kuvve. Hisseden, duyan. |
HASSASİYET | Hassaslık. Duygulu olmak. İhtimamlılık. Dikkatlilik. |
HÂSSE | Duygu uzvu. Bir şeye mahsus kuvvet. Hâl. (Bak: Kuvve) |
HÂSSE-İ LEMS | Elle dokunma kuvveti. Dokunma duyusu. |
HÂSSE-İ RÜ'YET | Görme kuvveti. |
HÂSSE-İ SEM' | İşitme kuvveti, duyma duygusu. |
HÂSSE-İ ŞEMM | Koklama duygusu. |
HASSETEN | Hususi olarak, özellikle. Yalnız, ayrıca. |
HASSİYET | (Bak: Hâsiyyet) |
HASTE | f. Uzanmış. * Ayağa kalkmış. |
HASTE | f. İstenilen, matlub, taleb edilmiş, istenilmiş. |
HASTE | (C.: Hastegân) f. Rahatsız, hasta. |
HASTE-GÂN | (Haste. C.) f. Hastalar, rahatsızlar, marizlar. |
HASTE-GÎ | f. Rahatsızlık, hastalık, maraz, illet. |
HÂST-GÂR | f. İsteyen, talep eden, isteyici. |
HÂST-GÂRÎ | f. Tâliplik, isteyicilik. |
HASUB | Kirişini atan yay. |
HASUD | Çok hased eden. |
HASUDANE | f. Kıskançlıkla, hasetçilikle, hasud olan kimseye benzer surette. |
HASUDÎ | Kıskançlık, çekememezlik, hasetçilik. |
HASUN | Serçe gibi küçük ve alaca renkli bir kuş. |
HASUR | Mânevi mücahededen dolayı kadınlara yaklaşmaya rağbet etmeyen. * Sır saklayan. Keder ve üzüntüden gönlü daralan, tasadan içi sıkılan. * Çok bahil kimse. (Halkla yer ve içer, birşey vermez) * Oğlu ve kızı olmayan. * Avrete cimâ edemeyen. * İhlili dar olan deve. |
HASUS | Katı, şedid, şiddetli. |
HASV | Men etmek, engel olmak. |
HASV | Toprak saçmak. * Az birşey vermek. |
HASVA' | Toprak parçası. |
HASVE | (C.: Husvât) Yudum yudum, azar azar içme. |
HAŞ | f. Süprüntü, kırıntı, döküntü. * Kızgınlık, hiddet. |
HAŞ | Kalb. |
HÂŞÂ | Aslâ. Kat'iyyen. Öyle değil. Allah korusun...(mânasına söylenir.) |
HAŞÂ' | (C.: Ehşâ) Nefes tutukluğu. * Nefesin tutulması. * Nâhiye. * Kalb. |
HAŞÂ-İ BATIN | Bağırsaklar. |
HAŞAFET | Kin ve düşmanlık, haset ve adavet. |
HAŞAHİŞ | (Haşhâş. C.) Haşhaşlar. |
HAŞAİŞ | (Haşiş. C.) Kuru otlar. |
HAŞAK | f. Süprüntü, çöp. Yonga. |
HAŞAN | Kokmuş tuluk. |
HAŞARI | Yaramaz, rahat durmaz, hırçın. |
HAŞAS | Arz haşereleri. |
HAŞB | Hayırsızlık. * Haşinlik. |
HAŞBA' | Kuru, yâbis. |
HAŞEB | Kereste imâlinde kullanılan kalın ve kuru ağaç. |
HAŞEBE | (C.: Haşebât) Odun, ağaç. Yonga. |
HAŞEBİYET | Odunluk, odun niteliği. |
HAŞEB-PARE | f. Tahta parçası. Yonga. |
HAŞED | İnsan topluluğu, cemaat. |
HAŞEF | Hurmanın yaramazı. * Eski elbise diken. * Devenin sütünün çok olması. |
HAŞEFE | (C.: Haşef-Haşefât) Sünnet mevziine varana kadar olan zeker başı. * Yaşlanmış kuru kadın. * Kuru hamur. * Yumuşak taş. |
HAŞEFE | Hiss. * Harekete ve yürüyüş sesine derler. |
HAŞEL | Bayağılaşma, rezil olma. Bayağılık, rezillik, âdilik. * Her nesnenin kötüsü. |
HAŞEM | Taraftarlar ve hizmetçiler. Düşmanlarına karşı koruyanlar. Aile. |
HAŞEM | Burun içinde olan bir illettir ve kokuyu değiştirir. * Genzin tıkanıp burnun koku almaması.* Etin kokması. |
HAŞEME | (C.: Haşem) Kol. Kollukçu. Hizmetkâr. |
HAŞEM-NİŞİN | f. Göçebe. |
HAŞENE | (Haşin. C.) Sert, katı ve kalb kırıcı olanlar. |
HAŞERAT | (Haşere. C.) Küçük zararlı böcek, akrep ve yılan gibi hayvanlar. * Mc: Zararlı ve kıymetsiz kimseler. |
HAŞERE | Yabani arı, böcek, akrep ve yılan gibi zararlı mahluk. |
HAŞHAŞ | Kapsüllerinden uyuşturucu bir madde olan afyon; tohumlarından da yağı çıkarılan bir bitki. * Hazırlıklı. * Silâhlı ve zırhlı topluluk. |
HAŞHAŞA | Silah sesi, yüksek ses. * Silâh. * Kuru ot. * Yeni kaftan. |
HAŞIR | Toplayan, cem'eden, haşreden. |
HAŞİ | Kuru, yâbis. |
HAŞİ' | Huşu içinde olan, alçak gönüllülük eden. * Kusurlarını düşünerek, ürpererek Cenâb-ı Hakka niyâz edip yalvaran. |
HÂŞİAN | Tevazu ve mahviyetle. Alçakgönüllülük göstererek. |
HÂŞİANE | f. Hâşi' olarak. |
HAŞİB | Yoğun, kalın. * Tam düzelmemiş olan kılıç. * Süslü, zinetli. |
HAŞİBE | Tabiat, mizaç, huy. |
HAŞİF | Eskimiş ve yıpranmış elbise. |
HAŞİF | Keskin kılıç. * Damdan aşağı asılmış olan karpuz. |
HAŞİFE | Adâvet, düşmanlık, kin. |
HAŞİÎN | Huşu' içinde olanlar. |
HAŞİM | Haşmetli, gösterişli, muhteşem. |
HAŞİM | Kuru ekmek kırıntısı doğruyan. Ezen, yaran, kıran, parçalayan. |
HAŞİME | Kemiği kırılmış olan baş yarığı. |
HAŞİMÎ | Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) kabilesinden, O'nun sülâlesinden gelen. * Bir tarikat şubesinde olan. |
HAŞİN | Kırıcı, kalb kırıcı. Sert, katı. |
HAŞİN | Korkak, korkan. |
HAŞİN | Kokmuş tuluk. |
HÂŞİR | Haşreden, toplayan. Cem'eden. * Hz. Peygamber'in (A.S.M.) bir ismi. Haşir meydanında bütün insanlar mübarek izlerinde haşr olup toplanacaklarından Delâil-i Hayrat'ta bu isimle mezkurdur. (Bak: Haşr) |
HAŞİŞ | Esrar adı verilen "Hint keneviri"nin yaprağı. * Kuru ot. |
HAŞİŞE | Ot. |
HAŞİV | (Bak: Haşv) |
HAŞİYE | Sahife kenarına veya altına yazılan izah. Bir kitabın izah ve şerhini yapan yazı. Kenar, pervaz. |
HAŞİYY | Kuru, yâbis. |
HAŞİYYE | (C.: Haşâyâ) İçi dolmuş döşek. * Nihalî adı verilen sofra altı. |
HAŞL | Herşeyin âdisi, bayağısı. |
HAŞM | İncitmek. * Gadaplandırmak, hiddetlendirmek. |
HAŞMET | (Hışmet) Kendisine tabi olanlardan dolayı, "haşem" den olan, büyüklük ve heybet. Tantana-i azamet. Hürmetten gelen çekinme. * Hiddet, kızgınlık. * Alçak gönüllülük. |
HAŞMETLİ | (Haşmetlü) Tar: Haşmet sâhibi mânâsına gelir ve ecnebi hükümdarlarına verilen bir ünvandır. |
HAŞMETMEAB | Haşmetli, haşmet sahibi mânâlarına gelir ve eskiden padişahlara karşı hürmet bildirmek için kullanılırdı. |
HAŞNA' | Saliha kadın. |
HAŞR | (Haşir) Toplanmak, bir yere birikmek. * Toplama, cem'etmek. * Kıyametten sonra bütün insanların bir yere toplanmaları. Allahın, ölüleri diriltip mahşere çıkarması. Kıyamet. * Bir tohumun içinden büyük ağaçlar çıktığı gibi, her bir insanın acb-üz zeneb denilen bir nevi çekirdeğinden diriltilerek bütün insanların Haşir Meydanında toplanmaları. (Bak: Acb-üz Zeneb)(Surenin başında, küffar, Haşri inkâr ettiklerinden Kur'ân onları Haşrin kabulüne mecbur etmek için şöylece bast-ı mukaddemât eder; der: "Ayâ, üstünüzdeki semâya bakmıyor musunuz ki: Biz ne keyfiyyette, ne kadar muntazam, muhteşem bir surette bina etmişiz. Hem görmüyor musunuz ki; nasıl yıldızlarla, Ay ve Güneş ile tezyin etmişiz, hiç bir kusur ve noksaniyet bırakmamışız. Hem görmüyor musunuz ki; zemini size ne keyfiyyette sermişiz, ne kadar hikmetle tefriş etmişiz. O yerde dağları tesbit etmişiz, denizin istilâsından muhafaza etmişiz. Hem görmüyor musunuz o yerde ne kadar güzel, rengâ-renk her bir cinsten çift hadrevâtı, nebâtâtı halkettik. Yerin her tarafını o güzellerle güzelleştirdik. Hem görmüyor musunuz, ne keyfiyyette sema cânibinden bereketli bir suyu gönderiyoruz. O su ile bağ ve bostanları, hububatı, yüksek leziz meyveli hurma gibi ağaçları halkedip ibâdıma rızkı onunla gönderiyorum, yetiştiriyorum. Hem görmüyor musunuz, o su ile, ölmüş memleketi ihya ediyorum. Binler dünyevî haşirleri icad ediyorum. Nasıl bu nebâtatı, kudretimle bu ölmüş memleketten çıkarıyorum; sizin haşirdeki hurucunuz da böyledir. Kıyamette arz ölüp, siz sağ olarak çıkacaksınız." İşte şu âyetin isbat-ı haşirde gösterdiği cezalet-i beyaniye-ki, binden birisine ancak işaret edebildik - nerede, insanların bir dâva için serdettikleri kelimat nerede? S.) (Bak: Hudus) |
HAŞR-İ A'ZAM | Kıyamet koptuktan sonraki en büyük haşir, içtimâ. |
HAŞR-İ CİSMANÎ | Cisimle, cesedle dirilme. Bedenlerin ve vücudların haşri. (Sual: Kusurlu, noksaniyetli, mütegayyir, kararsız, elemli cismaniyetin ebediyetle ve cennetle ne alâkası var? Madem, ruhun âli lezaizi vardır; ona kâfidir. Lezaiz-i cismaniyye için bir haşr-ı cismanî neden icabediyor?Elcevab: Çünki: Nasıl, toprak; suya, havaya, ziyaya nisbeten kesafetli, karanlıklıdır... fakat, masnuat-ı İlâhiyyenin bütün envaına menşe' ve medar olduğundan bütün anâsır-ı sairenin mânen fevkine çıktığı gibi.. hem kesafetli olan nefs-i insaniyye: sırr-ı câmiiyyet itibariyle, tezekki etmek şartiyle bütün letâif-i insaniyyenin fevkine çıktığı gibi.. öyle de, cismaniyyet en câmi', en muhit, en zengin bir âyine-i tecelliyat-ı Esmâ-i İlâhiyyedir. Bütün hazâin-i rahmetin müddeharatını tartacak ve mizana çekecek âletler, cismaniyettedir. Meselâ: Dildeki kuvve-i zâika, rızk zevkinde envâ-i mat'umat adedince mizanlara menşe' olmasaydı; herbirini ayrı ayrı hissedip tanımazdı, tadıp tartamazdı. Hem, ekser Esmâ-i İlâhiyyenin tecelliyatını hissedip bilmek, zevkedip tanımak cihazatı, yine cismaniyettedir. Hem, gayet mütenevvi ve nihayet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek istidatlar, yine cismaniyettedir. Madem şu kainatın Sânii, şu kâinatta bütün hazâin-i rahmetini tanıttırmak ve bütün tecelliyat-ı esmâsını bildirmek ve bütün enva-ı ihsânatını tattırmak istediğini; kâinatın gidişatından ve insanın câmiiyyetinden, Onbirinci Söz'de isbat edildiği gibi kat'i anlaşılıyor. Elbette şu seyl-i kâinatın bir havz-ı ekberi ve bu kâinat tezgâhının işlediği mahsulâtın bir meşher-ı a'zamı ve şu mezraa-i dünyanın bir mahzen-i ebedisi olan dar-ı saadet, şu kâinata bir derece benziyecektir. Hem cismanî, hem ruhanî bütün esasatını muhafaza edecektir. Ve O Sâni-i Hakîm ve o Âdil-i Rahim; elbette cismanî âletlerin vezaifine ücret olarak ve hidematına mükâfat olarak ve ibadat-ı mahsusalarına sevab olarak, onlara lâyık lezaizi verecektir. Yoksa hikmet ve adalet ve rahmetine zıt bir hâlet olur ki, hiç bir cihetle Onun cemal-i rahmetine ve kemal-i adaletine uygun değildir; kabil-i tevfik olamaz. S.) |
HAŞR-İ EMVÂT | Ölenlerin dirilerek bir araya toplanmaları. |
HAŞR SURESİ | Kur'an-ı Kerim'in 59. suresi olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur. |
HAŞRECE | Ölüm anında can çekişmekte olan bir kimsenin çıkardığı hırıltı. |
HAŞREM | Kireç taşı. * Alçak dağ. * Arı. |
HAŞRÎ | Haşre âit. Öldükten sonraki dirilişe ve toplanmaya dair. |
HAŞR U NEŞR | Toplanıp dağılmak, yayılmak. |
HAŞŞ | Kat'etmek, kesmek. * Toplamak, cem'etmek. * Davara ot vermek. * Ateş yakmak. |
HAŞŞ | Girmek, dühul etmek. |
HAŞŞAB | Ağaçtan anlayan. * Ağaç satan. |
HAŞŞAK | Bir nehir ismi. |
HAŞŞAŞ | Esrar, eroin gibi uyuşturucu maddeler kullanan. Esrarcı, esrar içen. |
HAŞUR | Her malın değerini bilip aldanmayan tâcir. |
HAŞUŞ | Abdesthane, helâ, tuvalet. |
HAŞV | (Haşiv) (C.: Ahşâ) Tıb: Vücudun içindeki uzuvlardan her birisi. * Minder, yastık gibi şeylerin içini dolduran pamuk, kuru ot. * Kırılması ihtimali olan eşyanın arasına konan yumuşak, ot gibi şey. * Edb: İbarede lüzumsuz söz bulunması, aynı mânada iki kelimeyi yanyana söylemek: Ahd ü peymân, vakt ü zaman, ferid ü yektâ... gibi. |
HAŞV-İ KABİH | Edb: Söze çirkinlik veren kelime fazlalığı. |
HAŞV-İ MELİH | Söz arasında ikinci bir kelime veya cümle ile ikinci derecede bir mâna ifade etmek. |
HAŞV-İ MÜFSİD | Edb: İbarede yalnız kalabalık etmekle kalmayıp mânâyı da anlaşılmaz hale getiren söz. |
HAŞV | Hurmanın kötüsü. |
HAŞVÎ | Mânâsız sözler söyleyen, saçma sapan konuşan. * Haşve benziyen. |
HAŞVİYYAT | Söz arasında, lüzumsuz, fazladan olan sözler. |
HAŞYET | Korku ve dehşet. |
HAŞYETEN | Ürkerek, korku ile. |
HAŞYETEN LİLLAH | Allah için korku. |
HAŞYETULLAH | Allah korkusu. |
HAT | f. Çaylak kuşu. |
HATA | Yanlışlık. Yanılma. * Suç. Günah. |
HATA-YI ADLÎ | f. Adalet dairesine âit hata, yanlışlık. |
HATA | Yarış atlarının sekizincisi. |
HATA' | Saçak bükmek. |
HATA | Kuzey Çin. |
HATAB | (Hatb) Odun. * Kinaye olarak "Dedikodu, nemime" ye de odun denilir. |
HATABAHŞ | f. Kabahatleri affeden, kusurları bağışlayan. |
HATAEN | Hatâ olarak, yanlışlıkla. |
HATA ENDER HATA | Kusur içinde kusur. Hatâ içinde hata. |
HATAİ | Tezhib ıstılahlarındandır. Resim gibi tabiatı taklid ederek yapılmayıp, san'atkârlar arasında kabul edilen çeşitli gül şekli gibi irili ufaklı yapılan şekiller. * Türkistan'da Hatay şehrinde imal edilen bir cins dayanıklı kâğıt. |
HATAİR | (Hatire. C.) Mühim işler, ehemmiyetli ve önemli ameller. |
HATAİYYAT | Yanlışlıklar, yanlışlar. |
HATAKÂR | f. Yanlışlık yapan, hatâ eden, yanılan. |
HATAL | Boş ve yaramaz söz. |
HATA-PUŞ | f. Kabahatleri örtbas eden, suçları örten, hataları göstermeyen. |
HATAR | Tehlike. Uçurum, Emniyetsizlik. Korku. |
HATAR | Bir şeyin etrafını çevreleyen çember nev'inden şeyler. * Çadırın eteklerine bağlanan parça. |
HATARAT | Tehlikeler. Akla gelen fikirler. |
HATARE | Hürmetli ve izzetli olmak. |
HAT'ARE | Bir hâl üzerine karar etmeyip devamlı değişmek. |
HATARGÂH | f. Tehlikeli yer, tehlikeli saha, tehlike yeri. |
HATARİŞ | Deprenmek. |
HATARKÂR | f. Hatarlı, korkulu. |
HATARNÂK | f. Korkunç, korkulu, tehlikeli. |
HATA SAVAB CETVELİ | Basılmış bir kitabın mürettib yanlışlarını göstermek için sonuna ilâve edilen cetvel. (Hatâ: Yanlış; savab: Doğru demektir.) |
HATAT | Sütün kaymağı. * Tıb: Cilt iltihabından meydana gelen kabukların soyularak iyi olanları. |
HATAT | Bağırma, çağırma, feryâd etme. |
HATATİF | (Huttâf. C.) Kırlangıçlar. |
HATAVAT | (Hatvât - Hatuvât - Hutuvât olarak da yazılır) (Hatve. C.) Adımlar, hatveler. (Bak: Hutuvât) |
HATAYA | (Hatâ. C.) Hatâlar. Yanılmalar. |
HATAYİ | (Bak: Hatâi) |
HATB | (C.: Hatub) Mühim iş. * İstemek. * Konuşmak. * Nidâ. |
HATB | Odun toplamak. |
HATBA' | Arkasında siyah çizgiler olan dişi eşek. (Müz: Ahtab) |
HATD | Durdurmak. İkâmet. |
HATEB | (C.: Ahtâb) Odun. * Koğuculuk. |
HATEL | Kahretmek. * Ahdini bozmak. * Aldatmak. |
HÂTEM | Mühür. Üzerinde yazı olan ve mühür yerine kullanılan yüzük. * Son. En son.(...Sath-ı arzda altı ay zarfında beşerin haşrini temsil eden o sayısız haşir ve neşirlerde görünen rububiyetin o tasarruf-u aziminde pek yüksek, büyük ve ince nakışlı bir hâtemi vardır. Mahlukatın icadında görünen şu intizamlar, suhuletler, sür'atler, imtiyazlar hep o hâtemin parıltısından meydana geliyorlar. Evet her bahar mevsiminde pek hakimane, basirane, kerimane faaliyetler başlar ve hârikulâde san'atlar yapılır. M.N.) |
HÂTEM-ÜL ENBİYA | Peygamberlerin en sonuncusu Hz. Muhammed (A.S.M.) |
HÂTEM-ÜL HÂTEM | Hz. Muhammed'in (A.S.M.) Tevrat'taki ismi. |
HÂTEM-İ MAHSUS | Hususi mühür. Bir kimseye âit damga, mühür. |
HÂTEM-ÜR RÜSÜL | Peygamberlerin sonuncusu, son resul, Hazret-i Muhammed (A.S.M.) |
HÂTEM-İ SADARET | Padişahın sadrazamlarda bulunan mührü. Buna "hâtem-i vekâlet", "hâtem-i şerif" veya "mühr-i hümayun" da denilirdi. İlk zamanlar yüzük şeklinde idi ve parmağa takılırdı. Sonraları zincire bağlı olarak sadrazamlar, boyunlarına asarlardı. Bundan ayrılmak, vazifeden azledilmek demek olduğu için; mühürü hamamda bile boyunlarında taşıyan sadrazamlar vardı. (O.T.D.S.) |
HATEM | Çok cömert ve eli açık adam. |
HATEM | Kırılmış olan şey.* Hayvanın çok yaşamaktan dolayı zayıf olması. |
HATEMANE | f. Hâtem'e yakışacak şekil ve surette. Cömertçesine. |
HATEMAT | (Hatme. C.) Hatim etmeler. Sona erdirmeler. |
HATEME | "Allah, sona erdirsin." meâlinde bir dua. |
HATEMİ | Mühür kazıyan, mühür yapan. Mühürle alâkalı. |
HATEM-İ TAÎ | (Ebu Adi bin Abdullah bin Said) Arab kabile reislerinin büyüklerinden ve şairlerinden olup, cömertliği ile meşhurdur. Adı, cömertlik ve keremde darb-ı mesel halini almıştır. Bazı şiirleri toplanarak bir divan yapılmış ve Londra'da bastırılmıştır. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) zamanına yetişmiş ise, de, bi'setten evvel vefat etmiştir. |
HATEMKÂRÎ | Bir sathın "yüzeyin" üzerine süs şekilleri oyarak meydana getirilen boşlukları, o satha benzeyen başka bir madde veya mâdenle doldurmak suretiyle yapılan tezyinât. |
HATEN | (C.: Ahtân) Kadın tarafından olan kimseler. (Baba, kardeş ve emmi gibi) * Araplar, damat mânasına kullanırlar. |
HATENAT | (Hatene. C.) Kaynanalar. |
HATENE | (C.: Hatenât) Kaynana. |
HAT'ET | Vurmak, darb. * Düşürmek. * Cima etmek. |
HATF | Ölüm. Ölmek. Vefat etmek. |
HATF | Kapmak. * Şimşek gibi göz kamaştırmak. * Sür'atli olmak. |
HATIB | (Hatab. dan) Oduncu, odun toplayan. * İyiyi kötüyü ayırd edemeyen kimse. |
HATIB-I LEYL | Geceleyin odun toplayan kimse. * Mc: Mânâsız ve saçmasapan sözler konuşan adam. |
HATIF | Süratli kapıp götürücü. * Göz kamaştırıcı şimşek. |
HATIL | Taş duvarı takviye etmek için her bir-iki metrede çekilen tuğla veya kereste tabakası. |
HATIM | Kırıcı, ufalayıcı. |
HATIM | (C.: Havâtim) Yüzük. |
HATIR | Zihin. Fikir. Gönül. Kalb. Hal. Tedbir. Vesvese. |
HATIR-I NÂ-ŞÂD | Tasalı ve kederli gönül. |
HATIR-I NEFSANÎ | Tas: Dünya ve nefis muhabbetinin cismanî kuvvete galebesi. |
HATIR-I RAHMANÎ | Tasavvuf ehlinin kalbinde, Allah'ın cemal-i vahdetinin tecellisiyle tam bir sükûnet olması. Buna muhabbetullah da denir. |
HATIR-I ŞEYTANÎ | Tas: Nefsin zevklerine muhabbet yüzünden, ma'siyet ve günahlara düşmek. |
HATIRA | Hatıra gelen. Hatırda kalan şey. * Bir kimseyi veya bir hâdiseyi hatırlatması için yazılan veya saklanan veya birisine verilen şey. |
HATIR-AŞÜFTE | f. Gönlü perişan olan. |
HATIRAT | (Hâtıra. C.) Hâtıralar. Hatırda kalan şeyler. * Edb: Bir adamın yaşadığı zamana, bulunduğu işlere, görüştüğü kimselere dair düşüncelerini ve duygularını hâvi olmak üzere yazdığı eser.(... Acaba Hâlık-ı Semavat ve Arz'dan başka hangi sebeb var ki; en ince ve en gizli hâtırat-ı kalbimizi bilecek ve bizim için istikbali, âhiretin icadıyla ışıklandıracak ve dünyanın yüzbin boğucu emvacından kurtaracak, hâşâ; Zat-ı Vacib-ül Vücud'dan başka hiçbir şey, hiçbir cihette Onun izni ve iradesi olmadan imdat edemez ve halaskâr olamaz. L.) |
HATIRAT-I KALB | Kalbe gelen hatıralar ve mânâlar. |
HATIR-AZAR | f. Hatır kıran. |
HATIR-AZÜRDE | f. Hatırı kırılmış. |
HATIR-NEVAZ | f. Gönüle okşayan, hatırnaz. |
HATIR-NİŞAN | f. Hatırda kalan, akılda duran. |
HATIR-GÜŞA | f. Gönle ferahlık veren. İç açan. |
HATIR-MANDE | f. Gücenmiş, kalbi incinmiş, hatırı kırılmış. |
HATIR-NİŞİN | f. Akılda kalan, hatırda kalan. |
HATIR-SAZ | Hatır yapan, gönül alan. |
HATIR-ŞİKEN | f. Gönül inciten, kalb kıran, hatır kıran. |
HATIR-ŞİNAS | f. Gönül alıcı, hatır alıcı. |
HATIR-ZAD | f. Akla gelen, hatıra doğan. |
HATÎ | Şaşırtan, yanıltan, hatâya düşüren. |
HATÎ | Fakir kavutu. |
HATÎ' | Yaramaz kimse. |
HATÎA | Ok atan kimselerin, baş parmaklarına geçirdikleri deri. |
HATİB | Hitâbeden. Söz söyleyen. Cemaate, topluluğa karşı güzel söz söyleyen kimse. * Câmi'de müslümanlara dini nasihatlar ve güzel sözlerle hitâbeden vazifeli zat. |
HATÎB | Mânalı ve fâideli, güzel söz söyleyen. Güzel, düzgün konuşan. |
HATÎB | Odunu çok olan kimse. |
HATİBANE | f. Hatibcesine. Güzel ve akıcı söz söyleyenlere yakışırcasına. Nutuk atarcasına. |
HATÎBE | Ormanlık, ağaçlık yer. * Odunluk. |
HATÎCE | (Hadîce) Vakitsiz ve erken doğan kız çocuğu. * Fetva metinlerinde kadını temsil eden umumi isimlerden birisi. (Ötekiler: Hind, Fâtıma ve Zeyneb'dir.) |
HATÎCE-İ KÜBRA | Peygamberimizin (A.S.M.) ilk zevcesi ve mü'minlerin annesi. Yirmidört sene bütün varlığıyla ve mülküyle Peygamber Efendimize hizmet etmiş ve Ona ilk olarak iman etmiştir. (Radıyallahu Anha) |
HATÎE | Hatâ. Günah. Kabahat. Suç. |
HATİF | Gayıptan haber veren cinnî. * Sesi işitilen ve kendisi görülmeyen, seslenici. Ses verici, çağırıcı. |
HATÎFE | Unu süt ile yoğurup pişirerek yapılan yemek. |
HATİL | Yorgun. * Devamlı yağan yağmur. |
HATİM | Hitâma erdiren. Bitiren. * Mühür basan. |
HATÎM | Kâbe-i Muazzama'nın şimal tarafındaki taş. Duvar gibi olan sur. |
HATİM | Kadı, hâkim. * Sağlamlaştıran. |
HATİME | Son. Nihayet. Son söz. |
HATİME-KEŞ | f. Son veren, hâtime çeken, bitiren, sona erdiren. |
HATİN | Sünnet eden. |
HATİR | Muhâtaralı, tehlikeli, korkulacak durum. Büyük ve şerefli kimse. |
HATÎT | Hasis kimse. |
HATİTA | Bir malın değerinden indirilen tenzilât, iskonto. |
HATİTA | (C.: Hatâyit) İki tarafındaki yerlere yağdığı hâlde kendisine yağmur yağmayan yer. |
HATK (HATKÂN) | Yürürken adımların birbirine yakın olması. * Yönelmek, teveccüh etmek. |
HATLA' | Kulakları sarkık olan kadın. (Müz: Ahtal) |
HATM | Kırmak, ufalamak. |
HATM | Hâlis, saf. * Sağlamlaştırma, muhkemleştirme. * Hüküm ve kazâ icabettirme. |
HATM | Hitâma erdirmek, bitirmek. Kur'an-ı Kerim'i veya herhangi bir şeyi sonuna kadar okuyup bitirmek. * Mühürleme. Mühürlenme. |
HATM | İnsan veya hayvan burnu. * Kuş gagası. |
HATME | Baştan aşağı (bütün Kur'ân-ı Kerimi) okuyup bitirmek. * Bir arada muayyen bir şeyi okuyup bitirmek. |
HATME-İ ENFÂS | Nefesleri tükenmek. Ölmek. |
HATME-İ HÂCEGÂN | f. Nakşi tarikatı mensublarının fikri ve nazarı mâsivadan tecerrüd ederek, topluca muayyen dua ve zikirlerini sonuna kadar okumaları. |
HATME-İ MAHSUSA | Hususi hatme. Kur'andan veya hadisten alınan muayyen duaları okuyup bitirmek. |
HATN (HITN) | Beraberlik, misil, denk olma, eşitlik. |
HATN | Damat. * Sünnet etme. |
HATNE | Kaynana. |
HATR | Devenin kuyruğunu kâh yukarı kaldırıp ve kâh aşağı vurması. |
HATR | Ahdini bozmak, sözünde durmamak. |
HATR | Atâ etmek, hediye vermek. * Sağlamlaştırmak. |
HATRA | Nehirlerde işleyen vapurların iskandil direği. |
HATRE | Bir kere emmek. |
HATREBE | (Hatribe) Dar gelirli olmak. * Maaş sıkıntısı. * Gevezelik etmek. |
HATREME | Sütlü bulamaç. |
HATREŞE | Çekirgenin bir şeyi yerken çıkardığı ses. |
HATRİB | Daima beyhude ve mânasız konuşan. |
HATT | Sınır. Çizgi. Hudud. * Yazı. El yazısı. * Nâme. Mektup. * Gençlerde yeni çıkan bıyık veya sakal. * Çizgi gibi uzanan belirsiz hafif yol. * Deniz yalısı. * Gemilerin hareketteki istikameti. * Parmağın onikide biri olan bir ölçü. * Ferman, buyruk. Padişah emri. * Geo: Sadece uzunluğu olan. |
HATT-I BÂLÂ | f. Tepelerin en yüksek noktalarından geçtiği itibar edilen çizgi. Zirvelerden geçen hat. |
HATT-I BUTLAN | İptal etmek gayesiyle bir kaydın veya künyenin üzerine çekilen çizgi. |
HATT-I DEST | f. El yazısı. |
HATT-I FÂSIL | Ayırıcı çizgi, fasledici çizgi. |
HATT-I HAREKET | Davranış. Davranma tarzı. Hareket tarzı. |
HATT-I HÜMAYUN | f. Padişanın el yazısı. Padişahın emri. |
HATT-I İCTİMA-İ MİYÂH | Suların toplandığı hat. Dere, çay, nehir. |
HATT-I İSTİVÂ | f. Dünyanın kuzey ve güney kutuplarına aynı uzaklıkta olduğu ve dünyayı iki müsavi parçaya böldüğü farzedilen dâire çizgisi. * Ekvator. * Mevlevi semahânesinde, şeyhin oturduğu post ile meydan kapısı ortasında farzolunan çizgi. |
HATT-I MEVHUM | Hayalî çizgi. |
HATT-I MİSMARÎ | Çivi yazısı. |
HATT-I MUVÂSALA | f. Erişme ve vâsıl olma yolu. Birbirine kavuşup buluşma ve birleşme yeri. Birbirine münasebet kurabilme yolu. |
HATT-I MÜDÂFAA | Savunma hattı, müdafaa hattı. |
HATT-I MÜNHANÎ | f. Eğri çizgi. Eğilen hat. |
HATT-I MÜNKESİR | Geo: Kırık çizgi. |
HATT-I MÜSTAKİM | f. Doğru çizgi. * Doğru yol. Doğruluk üzere olan şey. |
HATT-I NISF-ÜN NEHAR | Meridyen. Ekvatora dik olarak geçtiği farzedilen dairelerin her biri. |
HATT-I ŞAKUL | Çekül doğrultusu. Yer çekimi istikametinde, dünyanın merkezine doğru. |
HATT-I ŞEHRİYARÎ | Tar: Padişahın yazısı manâsına gelen bir kelimedir. Eskiden padişahlar "hatt-ı hümayun" "hatt-ı şerif" adı verilen emirleri kendi el yazılarıyla yazdıkları gibi, başkalarına yazdırdıklarının başına da imzalarını koyarlardı. İşte bu türlü vesikalardaki padişahların el yazılarına "hatt-ı şehriyarî" denilirdi. |
HATT-I UFKÎ | f. Düz hat. Ufki hat. |
HATT-I VÂSIT | Geo: Kenarortay. Üçgenin köşelerinin her birini karşı kenarın orta noktasına birleştiren doğru parçaları. |
HATT-I ZERENDUD | Altunla yazılmış celi yazılar. |
HATT | Bir şeyi yukarıdan aşağıya indirmek. * Ucuzlatmak. * Cilâ vurmak. * Bırakmak. |
HATT | Yolmak. * Çekmek. |
HATTA | Harf-i atıftır, gaye bildirir. Ve (fazla olarak, kadar, bile, dahi, hem de...) mânalarına gelir. |
HATTAB | Oduncu. Odun satan. |
HATTAF | Kırlangıç kuşu. * Kapıp kaçıran, kapıp aşıran. |
HATTAN | Sünnetçi. |
HATTAR | (Hatur) Gaddar. * Hud'akâr. Hilekâr. |
HATTAR | Süngü vuran. |
HATTAT | Çok güzel yazı yazan san'atkâr. |
HATT-AVER | Sakalları yeni çıkmaya başlayan genç. |
HATTİYYE | (C.: Hatyât) Canı, kıymeti yüce olmak. * Küçük ok. |
HATT-ŞİNAS | f. Yazı uzmanı, yazıdan anlayan. |
HATUN | (C.: Havâtın) Kadın. Hanım. * Tar: Yüksek şahsiyetli kadınlara veya hakan eşlerine verilen ünvan. |
HÂTUN-U KIYAMET | Hz. Peygamberimizin (A.S.M.) kızı Hz. Fatıma'ya mecaz yoluyla söylenen bir tabirdir. |
HATUT | Yeri tırnağıyla kazıyıp çizgiler çizen vahşi sığır. |
HATUT | Tez yürüyüşlü yedek atı. |
HATV | Adım adım yürümek, adım atmak. |
HATV | Saçak bükmek. |
HATV | Rengin değişmesi.* Engel olmak, menetmek. * İplik bükmek. |
HATVE | (Hutve) Adım. Bir adım atışta iki ayak arasındaki mesafe. Bir adım atmak. |
HATVE-İ TEKARRÜB | Yaklaşma adımı. |
HATVE-ENDAZ | f. Adım atan. |
HATVE-ENDAZÎ | f. Adım atıcılık. |
HATVE-ŞÜMAR | f. Adım sayan. * Çekinerek ve ihtiyatla yürüyen. |
HAV | Çuha ve buna benzer kumaşların ters yüzlerinde bulunan tüy. * Şeftâli gibi bazı meyvelerin üzerlerinde bulunan ince tüy. |
HAVA | (Hevâ) Hava. Dünyayı çeviren atmosfer. Cevv. Yer ile gök arası. * Hafif yel. * Bir binanın üzerine kat çıkma hakkı. * Bir yerin hâli ve sıhhat bakımından durumu. * Müzikte ezgili ses, sadâ. |
HAVA-İ NESİMÎ | Sabahki hava. Temiz hava. |
HAVA' | Hâli olmak, boş olmak. * Düşmek, sâkıt olmak. |
HAVABAT | (Bak: Havbâvât) |
HAVACİB | Hicablar, perdeler, örtüler. |
HAVADİS | (Hâdise. C.) Yeni hâdiseler, yeni sözler. * Alâka ile karşılanan haberler. |
HAVAFİ | Kuş kanadında ebâhir yeleklerinden sonra olan dört kısacık yelekler. |
HAVAFİR | (Hâfir. C.) Kazanlar, yeri kazıcılar. * Hayvan, dâbbe tırnakları. |
HAVAGAZI | t. Isı veya ışık temin etmek maksadıyla yakılarak kullanılan bir gaz. |
HAVAÎ | (C.: Havâiyât) Havaya âit ve müteallik. Hava ile alâkalı. * Heves ve nefis hesabına olan, boşuna veya çirkin. Günahlı iş. Nefsâni hâl ve hareketler. |
HAVAİC | (Havâyic) İhtiyaçlar. Hâcetler. Gerekli ve lüzumlu şeyler. |
HAVAİC-İ ASLİYE | Fık: Mesken ile, eve lüzumlu eşyadan ve kışlık, yazlık elbise ile lüzumlu silâhtan, âletten, kitaptan ve binek (hayvan) ile hizmetçi ve bir aylık - sahih görülen diğer bir kavle göre; bir senelik - nafakaya mahsus erzaktan ibârettir. |
HAVAİC-İ ZARURİYYE | Zaruri ihtiyaçlar. Giderilmesi lüzumlu olan ihtiyaçlar. |
HAVAİYYAT | Havâi şeyler ve sözler. |
HAVAK (HAVKA') | Geniş yer, vâsi. |
HAVAKÎN | (Hâkan. C.) Hükümdarlar, hakanlar, padişahlar, başbuğlar. |
HAVALE | Bir işi veya bir şeyi başka birine bırakma. Ismarlama. * Görmeyi önleyen duvar gibi perde. * Tıb: Küçük çocuklarda veya gebe kadınlarda bazan meydana gelen, baygınlık veren bir hastalık. * Postadan gelen emanet kâğıdı. |
HAVALE-İ MUACCELE | Huk: Havale konusunun, behemehal ödenmesi lâzım geldiği şekilde yapılan havale. |
HAVALE-İ MÜBHEME | Huk: Havale konusunun, ta'cil veya te'cili beyan olunmadan yapılan havale. |
HAVALE-İ MÜECCELE | Huk: Havale edilen şeyin vadesi geldiğinde ödenmesi şeklinde yapılan havale. |
HAVALENAME | f. Posta gibi vasıtalarla para göndermek üzere yazılan havale mektubu. |
HAVALETEN | Havale suretiyle, havale olarak. |
HAVALİ | Çevre, civar, etraf, yöre. |
HAVAMİS-İ SÜLEYMANİYE | Tar: Süleymaniye Medresesini teşkil eden medreselerden beşinin müderrisine verilen ünvan. İlk zamanlarda havamis namı altında beş medrese ve beş aded de müderris bulunurken daha sonraları müderrislerin sayıları arttırılmış ve bundan dolayı "havamis" kelimesi de "hamise"ye kalbolunmuştur. Havamis medreseleri sonraları "Hâmise-i Süleymaniye" ismini almıştır. |
HAVAN | İçinde çeşitli şeylerin dövülüp ufalandığı ağaç, mâden veya taştan yapılmış çukurca kap. * Tütün kesmekte kullanılan makine. * Başkalarına destek olacak gücü bulunmadığı halde, yardakçılık eden kimse. * Elektrikî bir boşalmanın ısı değerini gösteren âlet. * İçine çukur delikler oyulmuş büyük ağaç kütüğü. (XlX. yy.dan önce bu deliklerin içinde, kara barutun bileşimine giren maddeler tokmak vasıtasıyla dövülerek ufalanırdı.) * Ask: Namlusu çapına oranla kısa olan ve aşırma atış yapmak için kullanılan top cinsinden bir ateşli silâh. |
HAVAN | Arslan, esed. |
HAVANIK | (Hânkah. C.) Tekkeler. |
HAVANİT | (Hânut. C.) Dükkânlar. * Meyhaneler, işrethâneler. |
HAVARE | f. Yiyecek, azık. |
HAVARIK | (Hârika. C.) Acib ve garip olan hâdise. İnsanda hayret ve hayranlık uyandıran şeyler. * Okun nişanı delerek öbür tarafından çıkıp gitmesi. |
HAVARIK-I ÂDE | Fevkalâde olaylar, hârika hâdiseler. |
HAVARİ | Yardımcı. * Hz. İsa'nın (A.S.) yardımcı ve sahabeleri olan 12 zâttan her biri. |
HAVARİC | (Hâric ve Hârice. C.) Asiler, zorbalar, isyankârlar. * Hâricîler. Hâriçte kalanlar. (Bak: Hâricî) |
HAVARİYYUN | Hz. İsa'nın (A.S.) yardımcı ve sahabeleri olan 12 kişinin hepsine birden verilen isim. Bunlar: İsa'nın (A.S.) Petrus adını verdiği Yunus'un oğlu Simun, kardeşi Andreas, Yakub, Zebedi'nin oğlu Yuhanna, Filipus ve Bartholomaeus, Matta ve Tomas, Alte'nin oğlu Küçük Yakub, Gayur Simdeu, Yakub'un oğlu Yahuda, hain Yahuda İskariyot'tur. |
HAVAS | (C.: Ahvâs) Çukur ve kısık gözlü olmak. |
HAVASIB | (Hâsıb. C.) Şiddetli rüzgârlar, fırtınalar. |
HAVASIN | (Hâsına. C.) Namuslu kadınlar. |
HAVÂSS | (Hâss - Hâssa. C.) Hâslar. Hâssalar. Keyfiyetler. Hususlar. * Dindarlık ve doğruluğu ile, ilmiyle âmil olup mâneviyat mertebelerinde yükselmekle makbul ve muteber olan zatlar. * Zenginler sınıfı. * Kur'anî ve manevî sırlara ve hususlara vâkıf bulunan, ilim, ibadet, tâat ve takva yolunda yükselerek mümtaz olan Evliyâullah. Herkesin hürmet ettiği büyük zevât. * Manevî te'sir için okunan duâlar. |
HAVÂSS-I HÜMAYUN | Tar: Osmanlı İmparatorluğunun fütuhat devirlerinde (yükselme devri) fethedilen araziden devlet hazinesine ayrılan kısım. Her yer zaptedildikçe, arazi: timar, zeamet ve has namıyla üç sınıfa ayrılırdı. Meselâ 250 köyden müteşekkil bir sancağın 100-150 köyü ikişer üçer köy olarak 40-50 tımara ayrılır, harpte başarı gösteren askerlere dağıtılırdı. Kalanı zeamet ve has itibar edilerek bundan vezirlere, sancak beylerine, beylerbeyilere ve sâir devlet büyüklerine hisse ifraz edildikten sonra geri kalan kısım, "Hass-ı Hümâyun" namıyle devlete bırakılırdı. (O.T.D.S.) |
HAVÂSS-I REFİA | Tar: Eyüp Kadılığı eskiden Çatalca'ya kadar uzanır ve Çatalca'da kadının bir vekili bulunurdu. İkinci meşrutiyete kadar bütün mahkeme işleri, kadının tayin ettiği bir naib tarafından idare edilirdi. Meşrutiyet devrinde diğer kadılara yapıldığı gibi, Eyüp Kadılığına da maaş bağlandı. Şer'î ve nizamî mahkemeler birleştirilince havâss-ı refia ortadan kaldırıldı. |
HAVÂSS U AVÂM | İleri gelen kimseler ve halk. |
HAVASS | (Hasse. C.) Hasseler. Duygular. |
HAVASS-I (HAMSE-İ) BÂTINA | Kalbe bağlı beş duyğu: Hiss-i müşterek (hayâl kuvveti), müdrike (akıl), vehim (vâhime), hâfıza, mutasarrıfa (meydana getirici hayal kuvveti). |
HAVASS-I (HAMSE-İ) ZÂHİRE | Zâhirî beş duygu: Tatmak, görmek, işitmek, koklamak, dokunup duymak. |
HAVAŞİ | (Hâşiye. C.) Bir yazının kenarına eklenen not veya açıklamalar. Hâşiyeler, derkenarlar. * Maiyet adamları. |
HAVAT | Tavşancıl kanadının fısıltısı. * Ses, sadâ. |
HAVATIF | Göz kamaştırıcı şeyler. (Bak: Hâtıf) |
HAVATIR | Hâtıralar. Fikirler. Düşünceler. |
HAVATIR-I RABBANİYE | Rabbanî telkinler. İlâhî ilhamlar. |
HAVATIR-I ŞEYTANİYE | Şeytanî vesvese ve düşünceler. |
HAVATÎM | (Hatime. C.) Sonlar, nihayetler. |
HAVATİM | (Hâtem. C.) Mühürler, hâtemler. |
HAVÂTİM-İ RESMİYYE | Resmî mühürler. |
HAVATİN | (Hâtun. C.) Şerefli kadınlar, hâtunlar. |
HAVAYİC | (Bak: Havâic) |
HAVAZ | Kalbde olan gam ve tasa. |
HAVAZE | (C.: Havâzât) Ziyafet. |
HAVB | (Hub - Havbet) Günah, ma'siyet. * Fakirlik. * Meşakkat. * Maraz, ağrı, dert. * Ana, baba. |
HAVB | Fakir ve muhtaç olmak. |
HAVBA' | Zât, nefs. |
HAVBAVAT | Nefsler. Zâtlar. |
HAVBET | (Havb) Açlık, hâcet, meskenet. * Çayırı, otlağı olmayan kır yer. |
HAVC | (Havcâ') Hâcet, ihtiyaç. |
HAVCEB | (C.: Havâcib) Kırmızı gül. |
HAVCELE | Ağzı büyük, kendisi küçük şişe. |
HAVCEME | (C.: Havâcim) Kırmızı gül. |
HAVD | Güzel ahlâk. * Güzel ve yumuşak vücutlu câriye. |
HAV'EB | Basra yakınında bir mevkinin adı. * Çeşme. * Geniş dere. * Pek büyük kova. |
HAVEBE | Zayıf adam. |
HAVEL | Eğrilik. * Şaşılık. Bir şeyin yerinden ayrılması. |
HAVEL | Mülk. * Haşmet. |
HAVELÂN | Dönme, dolaşma. * Değişme. |
HAVELAN-ÜL HAVL | Senenin geçmesi. Senenin değişmesi. |
HAVEME | Büyük, ulu, yüce. |
HAVENE | (Hâin. C.) Hâinler, hıyânet edenler. |
HAVER | f. Doğu, şark. |
HAVER | Zayıf olmak. * Yumuşak, çukur yer. * Denize suyun akıp döküldüğü yer. |
HAVER | Gözün beyazının çok beyaz ve karasının da çok kara olması. |
HAVERAN | f. Doğu ile batı. Şark ile garp. |
HAVERNAK | Irak'ta bulunan Numân-ı Ekber denen biri tarafından binâ edilmiş olan bir köşk. |
HAVERVER | Şey mânasına gelir bir isim. |
HAVF | Korku, korkutmak. |
HAVF-I ÂR | Utanma korkusu. |
HAVF-I BÂRİ | Allah korkusu. |
HAVF | Kavim, kabile. |
HAVFEN | Çekinerek, korkarak, havf ederek, korku ile. |
HAVFEZAN | Tarhun otu. |
HAVFNAK | f. Korkulu, korkutan, korkunç. |
HAVF VE RECA | Korku ve ümid. (Hem yaşama ümidi, hem de ölüm korkusu. Yahut, affedilmesi ümidi veya cehenneme gitmek korkusu.) (Bak: Celâl) |
HAVIT | Deve semeri. Devenin hörgücüne takılan küçük semer. |
HAVİ | İçine alan, ihtiva eden, kaplayan. Câmi'. * Biriktirici. * Kuşatan. |
HAVÎ | Çekirge. |
HAVİL | (C.: Huvel) Hizmetkâr. |
HAVİYE | Şenliksiz olan yer. Harabe. Issız, boş yer. * Sâkıt. Göçük, çökük. |
HAVİYE | (Sukut mânasından) Cehennem'in 7. tabakası. En korkunç yer. |
HAVİYYE | Çocuk doğuran kadına loğusa yemeği yedirmek. * Namaz kılan kimsenin, secde halinde iken, karnını uyluğundan yukarı tutması. |
HAVİYYE | (C.: Havâyâ) Yağlı bağırsak. * Bağırsak. * Deve palanı. |
HAVK | "Halka" denilen yuvarlak. |
HAVK | Bâdruç otu. * Bez dokumak. |
HAVK | Ev süpürmek. * İhâta etmek, kaplamak. |
HAVKALE | (C.: Havâkıl) İhtiyar, zayıf, kuvvetsiz ve çelimsiz adam. * Hızlı yürüme. |
HAVL | Güç. Kuvvet. * Muhit, etraf. * Yıl, sene. * Tahavvül, inkılâb. * Geçmek. * Bir hâlden bir hâle dönmek. * Rücu etmek. * Sıçramak. * Hile. |
HAVL-İ HAVELÂN | Zekâtın lüzumu için; bir mal üzerinden, bir sene geçmiş olması. |
HAVLA' | Gözü şaşı olan kadın. (Müz: Ahvel) |
HAVLE (HAVÂL) | Çok fazla döndürmek veya dönmek. |
HAVLEKA | "La havle velâ kuvvete illâ billah" demek. |
HAVLÎ | Bir yıllık. |
HAVM | Deve sürüsü. * Devretmek. |
HAVMANE | (C.: Havâmin) Çok sağlam yer. |
HAVME | Tasarruf dâiresi. |
HAVN | Hıyanet etmek, hâinlik yapmak. |
HAVR | Rücu etmek, dönmek. * Eksiltmek, noksan etmek. |
HAVRA | Yahudi mâbedi, sinagog. * Mc: Pek gürültülü yer. |
HAVRA | (Ahver'in müennesidir.) Çok beyaz veya çok beyaz gözlü. Ahu gözlü kadın. |
HAVRAN | Şam diyarından bir yerin adı. * Balıkesir'in bir ilçesi. |
HAVREM | Ayak ovup kir gidermekte kullanılan, kırmızı renkli delikli taş. |
HAVREME | Burun ucu. |
HAVS | Geceleyin istemek. |
HAVS | Ayrılmak. * "Haysü" mânâsına zarf-ı mekân için lügattır. |
HAVSA | Bağır. * Bağırın yanındakiler. |
HAVSA' | Bir gözü beyaz, bir gözü siyah olan koyun. |
HAVSA' | Karnı sarkık olan kadın. (Müz: Ahves) |
HAVSAL | Havuzun kenarında suyun durulduğu yer. |
HAVSALA | Zihnin bir şeyi kavrama derecesi. Anlayış. Akıl. * Tıb: Kuş kursağı. Karın boşluğu. Cevf. * Mide. |
HAVSALA-SUZ | f. Takati kaldıran, tahammülü mahveden. |
HAVSERE | Araptan bir kabile. |
HAVŞEB | Köstek yeri. |
HAVTA' | Tavşan yavrusu. * Bir nevi sinek. * Delil. |
HAVTEK(Î) | (C.: Havâtik) Kısa boylu. |
HAVTEL | Büluğa eren oğlan. * Bağırtlak yavrusu. |
HAVV (HUVV) | Bal, asel. |
HAVVA | Hz. Adem'in (A.S.) muhterem zevcesi, eşi. * Rengi esmere mâil kadın. * Yalancı, kezzab. |
HAVVAS | Hurma yaprağı satan kişi. * Hurma yaprağından zenbil yapıp satan kişi. |
HAVVAT | Bahadır, çeri, kahraman, öncü. |
HAVYA | Madenlerle yapılan kaynak işlerinde, lehimin eritilmesinde kullanılan âlet. Lehimi eritebilmesi için sıcak olarak kullanılması gereken bu havyaların çoğu elektrikle ısıtılır. |
HAVYAR | Balık yumurtası. Mersin balığı yumurtasından yapılan siyah, mugaddi ve leziz bir madde. |
HAVYE | Tıb: Yaranın etrafındaki kabarık etler. |
HAVZ | Suya girme. * Sakınılacak işe girişmek. * Başlamak. |
HAVZ | Seri sevk, yeynilik, sür'atli oluş, hızlılık. |
HAVZ | Cem' etmek. Bir şey ilâve etmek. |
HAVZ | (C.: Hıyâz) Hususi suretle yapılan su havuzu. |
HAVZ-I HAYAL | Hayal havuzu. |
HAVZ-I KEBİR | Fık: Büyüklüğü 45 - 50 metre kare genişliğinde olan akmayan, durgun su bulunan havuzdur. Genişliği bu ölçüden küçük olursa ona havz-ı sagir denilir. |
HAVZ-I KEVSER | Kevser havuzu. (Bak: Kevser) |
HAVZA | Coğ: Açık ve düz deniz kıyısı. Kenar. * Memleket. * Taraf. * Sınır için: Bir şeyin çevresi içinde olan. |
HAVZA | Bir hükümetin idaresi altında bulunan bütün ülkeler. |
HAVZAA | Kumluktan alınmış bir miktar kum. |
HAVZAN | Sarı çiçekli, güzel kokulu bir çiçek. Nilüfer çiçeği. * Tarhun otu. |
HAVZE | Nâhiye. * Cemaat, topluluk. |
HAVZERÎ | Birbirinden ayrılmayı istemek. |
HAY | f. Eyvah! Vay! |
HAYA | Hicab, utanma, edeb, ar, namus. Allah korkusu ile günahtan kaçınmak. |
HAYA | Yağmur. * Ucuzluk. |
HAYADAR | f. Utangaç, çekingen, mahcub. |
HAYADİD | (Haydud. C.) Haydutlar, eşkiyalar. |
HAYA-HUY | f. Çığlık, vâveyla. * Çalıp eğlenmeden çıkan gürültü, ses. |
HAYAL | (C.: Hayâlât) Zihnen tasarlanan şey. Hakikatı bilinmeyip akılla tasarlanan veya gölgeli görünen şey. * Asıl olmayan ve akıldan geçen fikir. |
HAYAL-İ BEŞER | İnsan hayali. |
HAYAL-İ FENER | Sihirbaz feneri denilen ve resimli camları olan ve bu resimleri duvara aksettiren fenere benzer bir âlet. * Mc: Son derece vücutça zayıf olan kimseler için kullanılır. |
HAYAL-İ HÂİL | Korku ve dehşet veren hayal. |
HAYAL-İ SEFİD | f. Beyaz hayal. |
HAY'AL | Yakasız gömlek. |
HAYALÂT | (Hayal. C.) Hayaller, hülyalar. |
HAYALÂT-I ÂLİYYE | Yüksek ve âli hayaller. |
HAYALEN | Hayal olarak. Zihinde tasarlayıp canlandırarak. |
HAYALET | Göze görünen hayal, karaltı. |
HAYALÎ | Hayale âit. Hayale mensub ve müteallik. * Hayal, yahut halk dili ile "Karagöz" oynatanlar. |
HAYALİYYUN | (Hayalî. C.) Romantik şâirler, hayalî yazarlar. |
HAYALİYYUN MEZHEBİ | Aslı olmayan ve hayalde tasavvur edilen şeyleri, gerçek olduğunu vehm edenlerin mesleği. |
HAYAL-PEREST | f. Hayalî şeylerle çok uğraşan. Çok hayal kuran. Dalgın. Olmayacak şeylerle avunan. |
HAYAL-PERESTLİK | Kelâmda hakikatı rencide edecek şekilde lüzumsuz hayallere yer vermek. |
HAYAL-PERVER | f. Hayale düşkün. |
HAY'AME | Yaramaz huylu, kötü mizaçlı. |
HAYAT | Dirilik. Canlılık. Yaşama. Sağlık. * Fık: Allah (C.C.) kendi Zât-ı Ehadiyyetine mahsus bir hayat sıfatı ile muttasıftır. Bu, Hak Teâlâ'nın ilmi ile, irade ve kudret ile ittisafına hâs bir sıfattır. (Bak: Meratib-i hayat) (Hayat, şu kâinatın en ehemmiyetli gayesi.. hem en büyük neticesi.. hem en parlak nuru.. hem en lâtif mâyesi.. hem gayet süzülmüş bir hülâsası.. hem en mükemmel meyvesi.. hem en güzel zineti.. hem sırr-ı vahdeti.. hem rabıta-i ittihadı.. hem en yüksek kemali.. hem en güzel cemali.. hem kemalatın menşei.. hem san'at ve mahiyetçe en hârika bir ziruhu, hem en küçük bir mahluku bir kâinat hükmüne getiren mu'cizekâr bir hakikatı, hem güya kâinatın küçük bir zihayatta yerleşmesine vesile oluyor gibi; koca kâinatın bir nevi fihristesini o zihayatta göstermekle beraber, o zihayatı ekser mevcudatla münâsebettar ve küçük bir kâinat hükmüne getiren en harika bir mu'cize-i kudrettir.Hem hayatın hakikatı altı erkân-ı imaniyeye bakıp, mânen ve remzen isbat eder. Yâni, hem Vâcib-ül Vücud'un vücub-u vücudunu ve hayat-ı sermediyesini.. hem dar-ı âhireti.. hem hayat-ı bâkiyesini.. hem vücud-u melâike.. hem sâir erkân-ı imaniyyeye pek kuvvetli bakıp iktiza eden bir hakikat-ı nuraniyyedir. Hem hayat, bütün kâinattan süzülmüş en sâfi bir hülâsası olduğu gibi, kâinattaki en mühim bir maksad-ı İlahî ve hilkat-ı âlemin en mühim neticesi olan şükür ve ibadet ve hamd ve muhabbeti netice veren bir sırr-ı azamdır...Evet bu hayatın gayesi ve neticesi hayat-ı ebediyye olduğu gibi, bir meyvesi de hayatı veren Zât-ı Hayy ve Muhyi'ye karşı şükür ve ibadet ve hamd ve muhabbettir ki; bu şükür ve muhabbet ve ibadet ve hamd ise hayatın meyvesi olduğu gibi kâinatın gayesidir. Ve bundan anla ki; bu hayatın gayesini "rahatça yaşamak ve gafletli lezzetlenmek ve heveskârâne nimetlenmektir" diyenler, gayet çirkin bir cehaletle, münkirâne, belki de kâfirâne, bu pek çok kıymettar olan hayat nimetini ve şuur hediyesi ve akıl ihsanını istihfaf ve tahkir edip, dehşetli bir küfran-ı nimet ederler. L.)(Ziya ile mevcudat görünür, hayat ile mevcudatın varlığı bilinir. Her birisi birer keşşaftır. M.)(Ey nefis! Eğer şu dünya hayatına müştaksan, mevtten kaçarsan; kat'iyyen bil ki: Hayat zannettiğin hâlât, yalnız bulunduğun dakikadır. O dakikadan evvel, bütün zamanın ve o zaman içindeki eşya-yı dünyeviye, o dakikada meyyittir, ölmüştür. O dakikadan sonra, bütün zamanın ve onun mazrufu o dakikada ademdir, hiçtir. Demek güvendiğin hayat-ı maddiye, yalnız bir dakikadır. Hattâ bir kısım ehl-i tedkik "Bir âşiredir, belki ân-ı seyyaledir" demişler. İşte şu sırdandır ki; bazı ehl-i velâyet, dünyanın dünya cihetiyle ademine hükmetmişler. Madem böyledir; hayat-ı maddiye-i nefsiyeyi bırak. Kalb ve ruh ve sırrın derece-i hayatlarına çık, bak; ne kadar geniş bir daire-i hayatları var. Senin için meyyit olan mâzi, müstakbel, onlar için hayydır, hayatdar ve mevcuttur. S.)(Vücudun kemali hayat iledir. Belki vücudun hakiki vücudu hayat iledir. Hayat vücudun nurudur. S.)(Hayatı veren O'dur. Ve hayatı rızık ile idame eden de odur. M.) |
HAYAT-I ALİL | Hasta ömür, hastalıklı hayat. |
HAYAT-I ASKERİYYE | Askerlik hayatı. |
HAYAT-I HUSUSİYYE | Hususi hayat, özel hayat. Şahsa ait hayat. |
HAYAT-I İNSANÎ | İnsana ait hayat. |
HAYAT-I TAKDİRİYYE | Huk: Ana rahminde bulunan çocuğun hayatı. |
HAYAT | Kasaba ve köy evlerinde üstü kapalı, bir, iki veya üç tarafı açık sofa. * Avlu. |
HAYAT-BAHŞ | f. Hayat bağışlayan, hayat veren, zindelik veren. |
HAYAT-ENGİZ | f. Yaşamaya zorlayan, yaşatan. |
HAYAT-FEZA (EFZA) | f. Hayat artırıcı, hayat bahşedici. (Bak: Fezâ) |
HAYATÎ | Hayata ve yaşamağa ait. Hayatla alâkalı. Hayat için mecburi olan. * Mc: Çok önemli bir şeyin bağlı bulunduğu başka bir şey. Temel. |
HAYATİYET | Canlılık. Hayat işaretinin, alâmetinin görünür olması. |
HAYATİYYUN | Biyoloji âlimleri. |
HAYAVİYE | Hayatla alâkalı âza. (Hayeviye diye de okunur) |
HAYBER | Arap Yarımadasında Hicaz bölgesinin doğu sınırında ve Medine-i Münevvere'nin 170 km. kuzeyinde bir kasabadır. Evleri, yüksek bir kayanın üzerinde kurulmuş olan bir kalenin etrafında bulunur. Hicretin yedinci senesinde vuku bulan Hayber Gazası ile meşhur olmuştur. Aynı sene içinde Hz. Resulullah Efendimiz, Hudeybiyeden döndükten sonra binikiyüz piyâde ve ikiyüz süvari ile Hayberin fethine gitmiştir.Hayberin eski ahalisi yahudi olup, fetihten sonra haraca bağlanarak vatanlarında bırakılmışlar ise de, Hz. Ömer (R.A.) Peygamberimizin son hastalıklarında "Arap Yarımadasında iki din birleşemez." dediğini işittiğinden, daha sonra halifeliği zamanında bu hadise istinaden bütün yahudileri çıkarıp Şam'a naklettirmiştir. |
HAYBET | Mahrumiyyet. İsteğine erememek. Me'yus ve mahrum olmak. |
HAYBET-ZEDE | f. Sıkıntıya uğrayan, kedere düşen, kederli olan. |
HAYD | (C.: Hayud-Ahyâd) Uzanmış büyük dağ burnu. |
HAYDA' | Sıcak günlerde uzaktan görenin su sandığı serap. |
HAYDAR | Yiğit, cesur, kahraman. * Hz. Ali'nin (R.A.) bir nâmı, * Arslan, gazanfer. |
HAYDAR-I KERRÂR | Hz. Ali. * Kahramanca döne döne düşmana saldıran. |
HAYDARANE | f. Hz. Ali gibi. Kahramanca, yiğitçe, cesurca. |
HAYDARÎ | Kahramanlık, cesurluk, yiğitlik. Arslanlık. * Eskiden bazı esnaf ve köylülerin giydikleri kolsuz aba, hırka. |
HAYDARİYYE | Hırkanın altına giyilen kısa ve kolsuz elbise. |
HAYDE | Meyletmek, yönelmek, eğilmek. * Hakdan ve doğru yoldan ayrılmak. |
HAYDEB | Ulu ve yüce yol. |
HAYDO | (Kürdçede ism-i tasgirdir) Haydar demektir. (Ali'ye Alo denmesi gibi) |
HAYDUD | (Haydut) Yol kesici. Dağ hırsızı. Eşkiya. |
HAYE | f. Yumurta. * Haya, husye. |
HAYED | Gölgesinden ürken eşek. |
HAYENDE | f. Ağızda çiğneyen. |
HAYESAN | Doğru yoldan dönmek, udul etmek. * Nefret etmek. |
HAYEVAN | (Bak: Hayvan) |
HAYEVÎ | Canlı. (Bak: Hayaviye) |
HAYF | (Hayfâ) Emansızlık. Haksızlık. Zulüm. Cevr. (Vah vah, yazık, eyvah, yazıklar olsun meâlinde söylenir.) |
HAYF | Gözün birisi birine muhalif olmak. |
HAYFANE | (C: Hayfân) Alacalı çekirge. * Ayakları uzun olan at. |
HAYFES | Kısa adam. |
HAYHAY | t. Baş üstüne, seve seve yaparım, öyle ya!, şüphesiz, elbette (gibi mânâlara gelir.) |
HAYIFLANMAK | Acınmak, üzülmek. Esef etmek. |
HAYIR | Hayrette kalan, mütehayyir. Şaşıran. * Birikmiş su. |
HAYIRSEVER | İyilik ve yardım etmesini seven. |
HAYİA | Şiddetli ses. |
HAYİC | Âşık, hayran. * Mest olmuş deve. |
HAYİDE | f. Çiğnenmiş. * Ağızdan ağıza dolaşmış, bayat söz. |
HAYİDE-GÛ | f. Değersiz sözler söyleyen kimse. * Değersiz şiirler yazan kimse. |
HAYİH | Lâzım olduğu halde mevcud olmayan nesne. |
HAYİL | Kısır olan hayvan. * Engel, mâni. * Hicâb. |
HAYİM | Suyu, tahmin ettiği yerlerde arayıp bulamamak. * Susuz, atşân. |
HAYİR | Mütehayyir kimse. * Toplanmış su. |
HAYİŞ | Sık bitmiş olan hurma ağaçları. |
HAYİZE | Aybaşısı olan kadın. (Bak: Hayz) |
HAYK | Kaplamak. |
HAYK | Sallanmak. * Dokumak. * Tesir etmek, etkilemek. |
HAYKAN | Büyük ve kalın olan. * Kısa boylu bir kimsenin yürümesi. * Omuzunu oynatmak. |
HAYKATAN | Türraç kuşunun erkeği. |
HAYL | At. At sürüsü. * Atlı sürüsü. * Zümre, güruh. * Düşünmek, hıfzetmek. |
HAYL-İ ADÜV | Düşman sürüsü, düşman güruhu. |
HAYL | Kuvvet. Havl. |
HAYLA' | Cin taifesinden bir nesne. * Sırtlan. * Korku. |
HAYLE | Keçi sürüsü. |
HAYLE | Zannetmek, sanmak. |
HAYLİ | f. Oldukça. Epeyce. Çok. Bir takım. Kesir. Bol. |
HAYLULET | Kibir. * Taazzum. Gurur. * Su-i zan. * Korkmak. Tevehhüm etmek. |
HAYLULET | Yolu kapamak. * Araya girme. İki şey arasına girip hicab olmak. |
HAYLULET-İ ARZ | Ay tutulması. Dünyanın güneşle ay arasına girerek güneş ışığına perde olması. |
HAYM | Yaramazlık yapmak. |
HAYMANA | Başıboş hayvanları haylayıp salıverdikleri çayırlık yer. * Ankara'nın bir kazası. |
HAYME | Çadır. |
HAYME-İ KEBUD | Mavi çadır. * Mc: Sema, gök. |
HAYME-GÂH | (Haymegeh) f. Çadır kurulan yer. |
HAYME-NİŞİN | Çadırda oturan. Göçebe. |
HAYMÎ | Çadır biçiminde olan. |
HAYMUME | Korkaklık, cübün. |
HAYN | Helâk olmak. |
HAYNUNET | Yakın olmak, yaklaşmak. |
HAYR | Meşru iş. Faydalı, nurlu ve sevablı amel. Halkın rağbet ettiği akıl, ilim. İbadet, adalet, ihsan, mal gibi nimet. (Bak: Hayrat) |
HAYR-UL BERİYYE | Halkın hayırlısı. Hz. Muhammed (A.S.M.) |
HAYR-UL BEŞER | İnsanların en hayırlısı olan Hz. Muhammed (A.S.M.) |
HAYR-UL ENAM | (Bak: Hayr-ül Vera) |
HAYR-UL FÂSİLÎN | Âdil olanların, hâkimlerin en hayırlısı. |
HAYR-UL HALEF | Hayırlı evlâd. Babasını hayırla andıracak evlâd. |
HAYR-İ MUKAYYED | Bir kimseye hayırlı olduğu halde, diğer bir kimseye göre zararlı ve şer olan şey. |
HAYR-UL UMUR | İşlerin en hayırlısı. |
HAYR-UL VERA | (Hayr-ül Enam) Halkın hayırlısı. Mahlukatın en hayırlısı olan Hz. Muhammed (A.S.M.) |
HAYR | Sakınmak. * Büyük avlu. |
HAYRAN | Takdirkârlığından dolayı şaşa kalmış. Çok takdir etmiş. Çok beğenmiş. |
HAYRAT | (Hayr. C.) Sevap için Allah rızâsı yolunda yapılan iyilikler. Haseneler.Hayır iki çeşittir. Birincisi: Mutlak hayırdır; her halde, herkes için rağbet edilir ve sevilir, herkes için iyidir. İkincisi: Mukayyed olan hayırdır; birisinin yanında hayır olan, başkası için şer olabilir. İsraf ve sefâhette kullanılan çok mal gibi.İlmî, imanî, dinî, manevî ve maddî çok hayır ve menfaat verenlere de ehl-i hayır denir. |
HAYRE | (C.: Hayrât) İyilik, kerem. * Her nesnenin iyisi. |
HAYR-ENDİŞ | f. İyilik düşünen, hayırlı iş düşünen. |
HAYRET | Hiçbir cihete teveccüh edemeyip kalmak. Şaşkınlık. Ne yapacağını bilememek. |
HAYRET-İ SIRFE | Tam bir şaşkınlık. |
HAYRET-BAHŞ | f. Hayret veren, şaşırtan. |
HAYRET-BAHŞÂ | f. Hayret veren, şaşkınlık veren, hayrete düşüren. |
HAYRET-ENGİZ | f. Hayret veren. Hayret içinde bırakan. |
HAYRET-FEZÂ | f. Hayret veren, hayreti artıran. |
HAYRET-NÜMÂ | f. Hayret gösteren, hayret veren. |
HAYRET-ZEDE | f. Hayrete düşmüş ve şaşırmış olan. |
HAYR-HAH | f. Hayır sâhibi. Herkesin manevî ve maddî iyiliğini isteyen. Allah rızası için ilm-i Kur'an ve imanla, manen ve maddeten hayırlı hizmetler etmeyi ve hayırlı işler işlemeyi seven. |
HAYR-HAHÎ | f. İyilikseverlik, hayırhahlık. |
HAYRİ | (Hayriye) Hayra âit. Hayırla alâkadar. |
HAYRİYET | Hayırlılık. Hayırlı olmak. |
HAYS | Saygı, hürmet, itibar. * Alâka, ilgi. Cihet, itibar. |
HAYS | Darlık. * Udûl etmek, doğru yoldan çıkmak. |
HAYS | Hayvan leşinin kokması. * Bir kimseyi aldatmak. * Sözde durmamak, ahid bozmak. * Fâsid olmak. |
HAYS | Az, kalil. |
HAYS | Karıştırmak, halt. |
HAYSAL | Patlıcan. |
HAYSE | Hurmayı yağla ve keşle karıştırmak. |
HAYSE-BEYSE | İleri gidip geri gelmek, bir halde durmak. * Karışıklık. * Şiddet ve darlık. |
HAYSEFUCE | Gemi dümeni. |
HAYSİYET | İtibar. Şeref. Değer. Kıymet. Derece. Câh. Mesned. Mertebe. |
HAYSİYET-ŞİKEN | f. Haysiyet kıran. |
HAYSÜ | İtibariyle, bakımından. * Hangi yerde? Hangi? |
HAYSÜ LÂYEŞ'UR | Hissedilmeksizin. Bilinmedik, duyulmadık cihetten. |
HAYŞ | Nefret etmek. |
HAYŞE | (C.: Huyuş) Yaramaz keten ipliğinden dokunmuş bez. |
HAYŞUM | Geniz (burun) kovuğu. Nunlu sesler, gunne buradan çıkar. (Tecvidde bahsedilmiştir.) |
HAYŞUMÎ | Genizden gelen. |
HAYT | İp. Kalın ip. * İplik. Bağ. * İki şeyi birbirine bağlayan. * Dikiş dikmek. * Tanyeri ağarması. |
HAYT-UL EBYAZ | Fecir zuhurunda ufukta ip şeklinde görülen beyazlık. |
HAYT-UL ESVED | Güneş battıktan sonra ufakta görülen siyahlık. |
HAYT-I NURANÎ | Nurlu bağlantı. Nurâni râbıta. |
HAYTA | Serseri, serkeş kimse. * Ask: Osmanlılarda görevli bir sınıf askere verilen ad. Hayta birlikleri, üstün savaş kabiliyeti olan askerlerden kurulur, lüzumunda düşman topraklarına akın yapmak için de kullanılırdı. Sonraları düzenleri bozulduğunda eşkiyalığa başladılar; bundan dolayı "hayta" kelimesi haydut ve haylaz anlamında kullanıldı. |
HAYTA | şefkat. |
HAYTA' | Deve kuşlarının uzun boyunlu olanı. |
HAYTA | Kazık. |
HAYTEL | Kedi. |
HAYTEUR | Bir vaziyette durmayan. * Arslan. * Kurt. * Belâ. * Cin tâifesinden bir nesne. * Bir su böceği. |
HAYTÎ | Tel şeklinde olan. |
HAYU | f. Salya, tükrük. |
HAYUNET | Vakit yaklaşma. |
HAYVAN | Canlı şey, insanla beraber her canlı. * İnsan olmayan idraksiz canlı yaratık. * Yük kaldıran, araba çeken ve binilen hayvan, beygir, katır v.s. * Mc: Akılsız ve idraksız insan, ahmak. (Aslı "Hayevan"dır) |
HAYVAN-I BERRÎ | Karada yaşayan hayvan. |
HAYVAN-I NÂTIK | Konuşan hayvan. (İnsan) |
HAYVANAT | (Hayvan. C.) Hayvanlar. |
HAYVANAT-I BAHRİYYE | Deniz hayvanları, denizde yaşayan hayvanlar. |
HAYVANAT-I BERRİYYE | Kara hayvanları, karada yaşıyan hayvanlar. |
HAYVANAT-I EHLİYYE | İnsanlara alışık olan hayvanlar, evcil hayvanlar. |
HAYVANAT-I VAHŞİYYE | Vahşi hayvanlar, yabani hayvanlar. |
HAYVANÎ | Hayvana, diriye âit ve ona müteallik. |
HAYVANİYYET | Hayvanlık, canlılık, zihayat olmak. Akıl ve idrakten mahrumiyet. |
HAYY | Diri, canlı, sağ. * Bir şeyi cem' ve ihraz eylemek. |
HAYY-ÜL KAYYUM | Varlığı, diriliği her an için olup, gökleri, yerleri her an için tutan, daimî her şeye her hususta iktidarı yeten Allah (C.C.) (Bak: İsm-i A'zam) |
HAYY-I MEYYİT | Ölü halinde canlı. * Mc: Hiçbir işe yaramayan, hakiki vazifelerini yapmayan insan. |
HAYYÂKALLAH | Allah seni yaşatsın. Allah ömrünü uzun etsin, meâlinde ve dua makamında söylenen bir tâbirdir. |
HAYYAL | (Hayl. den) At terbiyecisi, at yetiştiren. |
HAYYAL | Dalavereci, hileci, hilekâr. |
HAYYALE | Fikir sahipleri. |
HAYYAM | Çadırcı. |
HAYYAT | Terzi. Dikiş diken sanatkâr. |
HAYYAT-I MÂHİR | Usta terzi. Terzi ustası. |
HAYYAT | (Hayye. C.) Yılanlar. |
HAYYATÎN | (Hayyat. C.) Terziler, dikiciler. |
HAYYE | Gel... Haydi... |
HAYYE | (C.: Hayyât) Yılan. |
HAYYE-ALEL-FELAH | Felaha gelin. Toplanın hayır ve ni'metlere, ebedi selâmete... Allah huzuruna gel. Refah ve itmi'nana mucib olacak namaza yetiş. (Bak: Felah) |
HAYYEHELE | Acele et (mânasınadır). |
HAYYEN | Diri olarak. Diri, canlı olarak canlı olduğu halde. |
HAYYEN MEYYİTEN | Ölü ve diri olarak. |
HAYYİR | (C.: Ahyâr) Çok hayırlı. * Her zaman iyilik yapan kimse. Hayırsever, iyiliksever. |
HAYYİZ | Yer. * Cihet, yön. * Mekân. Vüs'at. (Cismin kapladığı hacim) |
HAYYUT | Erkek yılan. |
HAYZ | (C.: Hiyaz) Kadınlara mahsus aybaşı. Kadının âdet hâli. Böyle bir kadına hayize denir. (Kadını döl yatağı denen rahminden, bir hastalık veya çocuk doğurma sebebi olmaksızın, muayyen müddetlerde kan gelmesine o kadının "aybaşısı" denir. Buna ve kan geldiği müddete de hayız müddeti denir. İslâmiyetçe, bu halde bulunan bir kadın, namaz kılamaz, oruç tutamaz ve cinsî münasebette bulunamaz, haramdır.) |
HAYZA | Tıb: Kolera denilen hastalık. |
HAYZERAN | Halk dilinde hezâren denilen bir cins sıcak iklim kamışı ki, sandalye vs. yapımında kullanılır. |
HAYZERANE | Gemi durak yeri, iskele, liman. |
HAYZERÎ (HAYZELÎ) | Dura dura yürümek. |
HAYZEYUN | Yaşlı, acûz, ihtiyar. |
HAYZUM | (C.: Hayazim) Göğüs tahtası. |
HAZ' | Muhalefet etmek. * Taksim etmek, bölmek, paylaştırmak. |
HAZA | Bu. Şu. O. * Gr: İşaret zamiri. |
HAZA' | Asmacık denilen otun tohumu. (Sara hastalarına iyi gelir.) |
HAZA' | Kesme, yarma, ameliyat. |
HAZAB | Odun. * Yakacak nesne. |
HAZABÎ | (Hizbâ. C.) Arızalı topraklar, engebeli yerler. |
HAZAD | Yaş ağaçtan kesilmiş budak ve diken. |
HAZAFİR | (Hizfâr - Hazfur. C.) Cânibler. * Bir kavmin meşhurları, ileri gelenleri, şereflileri. * Hepsi. Tümü. Mecmu'u. |
HAZAİN | (Hazine. C.) Hazineler. |
HAZAİN-İ MEDFUNE | Gömülü hazineler. |
HAZAİR | (Hazire. C.) Duvar veya çitle çevrilmiş ağıl. * Etrafı duvarla çevrili olan mezarlıklar. |
HAZAKAT | İhtisas. Meharet peyda etmek. Üstad olmak. Bir san'atta, hususan tıbda gereği gibi öğrenip mâhir ve mütehassısı olmak. |
HAZAL | Selem ağacının kökünden çıkan bir nesne ki, suda ıslatıp yerler. |
HAZALAN | (Bak: Hizlân) |
HAZAM | Sür'atle yürümek, hızla yürümek. |
HAZAMA' | Kulağı enine yarılmış keçi. |
HAZAMİ | Güzel kokulu bir ot. |
HAZAN | Güz. Sonbahar. * Solgun. |
HAZANDİDE | f. Güz mevsimini görmüş, yaprakları sararmış solmuş. |
HAZANE | Mc: Gönül, kalb, yürek. |
HAZANGÂH | f. Hazan yeri. * Dünya. Göçecek âlem. |
HAZANÎ | f. Sonbahar ile alâkalı, güz mevsimine ait. |
HAZANİSTAN | f. Sonbahar görmüş, sararıp solmuş yer. |
HAZANLİKA | f. Soluk yüzlü, sararmış, solmuş. Hazân yüzlü. |
HAZANNÜMA | f. Sonbahar görünüşlü. * Mc: Hüzün ve keder verici. |
HAZANRESİDE | f. Sonbahara erişmiş, solup sararmış. |
HAZAR | Bir şeyi bir kimseye vermeyip men ve hacr etmek. |
HAZAR | Tahta ve kereste kesmeğe mahsus su ile işler büyük bıçkı. |
HAZAR | Sulh zamanı. Barış zamanı. * Bir kimsenin huzuru, yakını. * Mukim olmak. Yolcu olmamak. |
HAZAR VE SEFER | Barış ve muharebe zamanı. * Evde mukim olma ve yolculuk. |
HAZARET | (Bak: Hadâret) |
HAZARÎ | Köyde ve kasabalarda yaşayanların yaşayış şekli ve tarzlarına ait. Şehirli. * Sulh ve asâyiş, sükun ve istirahat zamanlarına mensub ve müteallik. Barış ve güvenle alâkalı. |
HAZAZ | Yosun. |
HAZAZE | Tıb: Bulaşıcı, müzmin bir cilt hastalığı olup sonradan bağırsaklara geçerse öldürücü olur. |
HAZB | Hayvanın memesi şişip emziğinin deliklerinin dar olması. * Ucuz olmak. |
HAZB | Boyamak. |
HAZB | Yetişmek. |
HAZBAZ | Sinek. * Bir ot adı. |
HAZD | Ağaçtan diken koparmak. * Ağacın kabuğunu soymak. * Çok hızlı ve şiddetle yemek yemek. |
HAZEF | Çamurdan yapılmış olup ateşte pişirilen şeyler. Çanak, çömlek. |
HAZEF | Eski yazıda hepsi noktasız harflerden müteşekkil olarak yazılan şiirler ve nesirler. Hüner göstermek için bu şekilde yüz beyitlik kasideler yazan şairler vardı. |
HAZEFE | (C.: Huzef) Hicaz vilayetinde olan siyah renkli bir cins küçük koyun. |
HAZEFÎ | Çanak çömlek ile alâkalı. |
HAZEFİYYE | Çanak çömlek gibi topraktan yapılan şeyler ve bunları yapma san'atı. |
HAZEF-PARE | f. Çanak çömlek parçası, kırığı. |
HAZEF-RÎZE | f. Çanak çömlek parçası. |
HAZEL | Gayret. * Men etmek, engel olmak. |
HAZEL | Göz kapaklarında olan kabarcıklar. |
HAZELAN | Kızgın kimsenin yürümesi. |
HAZELAT | (Hazele. C.) Alçaklar, âdiler, kalleşler. |
HAZELE | (Hâzil. C.) Alçaklar, kalleşler, yüzsüzler. |
HAZEM | Göğüs kemiği. * Davarın karnının ve böğrünün dolu olması. |
HAZEM | Dizme, sıralama. * Edb: İlk beytin ortasına birden dörde kadar harf ilâve etme. |
HAZEME | Kısa boylu kadın. |
HAZEME | (C.: Huzem) Kabuğundan ip ve urgan yapılan bir ağaç cinsi. |
HAZEN | (Hüzn) Keder. Tasa. Gam. |
HAZEN | f. Baldız. |
HAZEN | (C: Hızân) Etin kokması. * Toplamak, cem'edip yığmak. * Gizlemek, saklamak. |
HAZER | Çekinme. Zarar verebilecek şeyden kaçınma. Korunma. |
HAZER | Vahşi hayvanların yediği et. |
HAZER | Gözün dar ve küçük olması. * Kabile. * Cemaat. |
HAZERAT | (Hazret. C.) (Bak: Hazret) |
HAZEVAN | Eti birbiri üstüne yığılıp cem'olmuş olan etli nesne. |
HAZEVVER | Kısa boylu kimse. |
HAZF | Aradan çıkarma, çıkarılma. Yok etme, silme, ortadan kaldırma, giderme, düşürme. * Selâm ve tahiyyatı uzatmayıp kısa kesmek. * Mahvetmek. * Vurmak. * Atmak. |
HAZF | Parmağıyla taş atma. |
HAZHAZ | Seri, sür'atli, hızlı. |
HAZHAZ | Kavi, sağlam. |
HAZHAZ | Sütü çoğaltır nesne. * Bir nevi katran. |
HAZHAZA | Sallama, el ile harekete getirme. |
HÂZI' | (Huzu. dan) Alçak gönüllü, mütevâzi olan. |
HÂZIÂNE | Mütevâzi olarak, alçak gönüllülükle. |
HÂZIK | Mehâretli, işinin ehli, mütehassıs. (Bak: Hazâkat) |
HÂZIK-I MÜTEDEYYİN | Dindar ve iyi mütehassıs. (Dindar ve iyi mütehassıs doktor için söylenir). |
HAZIK | Süngü demiri. |
HAZIK | (C: Havâzik) Mesti dar olan. * Cânip, taraf. |
HAZIKANE | Mâhirâne, mâhir ve usta olan bir kimseye yakışacak şekil ve surette. |
HAZIKIYYET | Mâhirlik, ehillik, ustalık, hâzıklık. |
HAZIM | Hazmettirici, sindirici. |
HAZIM | Kesici, kesen. |
HÂZIM | İhtiyatlı, akıllı, işinde gözü açık olan. |
HÂZIMÂNE | İhtiyatlı davranan adama yakışır şekilde. |
HAZIMLI | Mc: Tahammüllü, müsamahalı, tolerans sahibi. |
HAZINA | Emzirici, emziren. Dadı. |
HAZIR | Huzurda olan, göz önünde olan. Amade ve müheyya olan. Gaib olmayan. * Müstaid olan. |
HAZIR | Hazer eden. Korkup çekinen. |
HAZIRA | şehirli, medeni. * Bir yerde mukim olmuş, bir yere yerleşmiş. |
HAZIRBAHŞ | f. Hazırlanmış, hazır olmuş. * Hazır ol! emri. |
HAZIR Bİ-L-MECLİS | Mecliste hazır olan adam. |
HAZIRCEVAP | Her söze derhal ve düşünmeden münasib cevap veren kimse. |
HAZİRÎN | (Hâzır. C.) Meydanda, gözönünde olanlar, huzurda bulunanlar. |
HAZIRLÖP | Kabuğu içinde suda pişip katılaşmış yumurta. * Mc: Emek sarfetmeden elde edilen kazanç. |
HAZIRÛN | Meydanda olanlar, gözönünde olanlar. Mevcut ve hazır olanlar. |
HAZIR U NAZIR | Her yerde hazır olup, bilen ve gören, yardım eden veya herkese lâyık cezasını veren Allah (C.C.) |
HAZÎ | Kâhin, keşiş, papaz. |
HAZÎ | Sarkıklık. |
HAZÎ | Ateş yakmak. |
HAZÎK | Kesilmiş olan. |
HAZİL | Yüzsüz, alçak, âdi, dönek, kalleş. |
HAZİLE | Kenarlarında kirpik bulunmayan kırmızımsı gözkapağı. |
HAZİM | Basiretli, tedbirli.* Göğüs. Göğüs ortası. |
HAZÎM | Sarhoş. İçki içip akli müvazenesini kaybetmiş olan. |
HAZİM | Sür'atle kesen. * Çok çabuk yeyip bitiren. * Düşmanı hezimete uğratan. |
HAZÎM | Keskin kılıç. |
HAZİMANE | f. Tedbirli ve basiretli hareket eden. |
HAZÎN | Hüzünlü. Keder meydana getiren. Acı uyandıran. |
HAZİN | (Hızane. den) Hazine nâzırı. Bekçi. |
HAZİNE | Define. * Kıymetli şeyleri saklayacak sağlam yer. |
HAZİNE-İ ÂMİRE | Tar: Para işlerini yönetmek üzere kurulmuş olan müesseselerden birinin adı. Osmanlı Devleti'nin kuruluş devrelerinde para işleri "Beytülmal" denilen ve "Defterdar" adı verilen bir memurun idaresinde iken, sonraları teşkil olunan yeni idarelere göre çeşitli adlar verilmiştir. Hazine-i âmire, devlet kasası yerinde de kullanılırdı. |
HAZİNE-İ DEVLET | Devlet hazinesi. Maliye idaresi. |
HAZİNE-İ EMİRİYE | Maliye dairesi. |
HAZİNE-İ EVRAK | Evrak hazinesi. Arşiv. |
HAZİNE-İ HÂSSA | Osmanlı İmparatorluğu zamanında devlet bütçesinden padişaha maaş sağlayan ve saraya ait gelirlerin toplandığı malî bir müessese. |
HAZİNE-İ HÜMAYUN | Hazine-i Hümayun'da bulunan savaş eşyasından bir kısmının manevî değeri büyüktü. Diğer kısmının ise maddî değeri fazla idi. (Savaşlarda ele geçirilen kıymetli ganimet, padişahlardan kalmış olan değerli eşyalar gibi.) (O.T.D.S.) |
HAZİNE-İ MİLLET | Millet hazinesi. * Maliye idaresi. |
HAZİNE-İ TECEDDÜD | Yenilik hazinesi. Çok yeniliklere sebeb olan. |
HAZİNEDAR | f. Malı muhafazaya me'mur olan. |
HAZİNEDARÎ | f. Hazinedarlık. |
HAZİNE KETHUDASI | Tar: Yavuz Sultan Selim Han zamanında kurulan hazine kethudâlığı, saraya girip çıkan demirbaş eşyanın korunup saklanmasıyla mes'ul idi. Bu müessesenin başında bulunan memura da hazine kethudâsı denilirdi. |
HAZİNE-MÂNDE | f. Şahıs üzerinden kaydı silinerek devlet hazinesine kalan mal veya para. |
HAZÎR | Su sesi, su şırıltısı. |
HAZİR | Korkan, korkak, |
HAZİR | Takdir eden. * Ekşimiş süt. |
HAZÎRE | Etrafında duvar veya çit bulunan ağıl, bahçe. * Mezarlık. |
HAZÎRET-ÜL KUDS | Cennet bahçesi. Peygamber ve evliyanın ruhlarının toplandığı yer. |
HAZÎRE | Az cemaat. * Asker bölüğü. * Yara içinde toplanan kan ve irin. |
HAZÎRE | Eti ufak ufak doğrayıp, çok su ile çömlek içinde pişirip erimeye yakın olduğu anda üzerine un koyup karıştırarak yapılan yemek. (İçinde et olmayınca "aside" derler.) |
HAZİYY | Mertebeli, değerli kişi. * Yarış atlarının sekizincisi. |
HAZÎZ | Bahtiyar. Mes'ud. Saâdetli. Nasibi olan. |
HAZİZ | (Bak: Hadıyd) |
HAZK | Hapsetme. * Darlık. * Men'etme. |
HAZK | Nişan vurmak. * Kuşun terslemesi. |
HAZK | Bağlamak. |
HAZKA | Mahâret, ustalık, mâhirlik. |
HAZL | Badruç adı verilen ot. |
HAZL | Kat'etmek, kesmek. |
HAZL | Terk etmek. * Rezil, rüsvay etmek. |
HAZM | Midedeki yenen şeyleri eritmek, sindirmek. Vücuda yarayacak hale getirmek. * Birisine ansızın hücum etmek. * Ansızın bir şey üzerine inmek. * Birisinin hakkını, malını gasb ile alıp zulmeylemek. * Münasebetsiz bir hale, güce gidecek bir vaziyete düşenin kendi nefsini zaptedip tahammül etmesi ve sabreylemesi.* Taze olmak. * Kırmak.(İslâm hükemasının Eflâtun'u ve hekimlerin şeyhi ve feylesofların üstadı, dâhi-i meşhur Ebu Ali İbn-i Sina, yalnız Tıp noktasında, âyetini şöyle tefsir etmiş. Demiş: Yâni "İlm-i Tıbbı iki satırla topluyorum. Sözün güzelliği kısalığındadır. Yediğin vakit az ye. Yedikten sonra dört beş saat kadar daha yeme. Şifa, hazımdadır. Yâni, kolayca hazmedeceğin miktarı ye. Nefse ve mideye en ağır ve yorucu hal, taam taam üstüne yemektir." L.) |
HAZM-I NEFS | f. Tahammül etmek. Nefsini kırmak. Meydana gelen kendi ile alâkalı gördüğü bir kusuru kendi üzerine almak. Sabreylemek. Sindirmek. |
HAZM | Cem'etmek, toplamak. * Zaptetmek. * Kast etmek. * Bağlamak. * Yumuşak yüksek yer. * Sağlam re'y. Doğru ve kat'i karar. * Basiretle hareket etmek. |
HAZM | Kat etmek, kesmek. * Yab yab yürümek. * Hızlandırmak. |
HAZN | Sağlam yer. * Kabile ismi. * Arap beldeleri. |
HAZNE | Hazine. * Depo. |
HAZR | Bir şeyi takdir ve tahmin etmek, nazar ile tahmin etmek. * Çehresini ekşitip çirkin olmak. |
HAZRA' | Küçük ve dar gözlü kadın. (Müz: Ahzer) |
HAZREC | Sert rüzgâr. * Güney rüzgârı. |
HAZREKA | Darlık. |
HAZRET | (Huzur. dan) Ön. Kurb. Pişgâh. * Hürmet maksadı ile büyüklere verilen ünvan; "Hazret-i Kur'an, Hazret-i Peygamber, Hazret-i Üstad, Paşa Hazretleri" gibi. |
HAZRET-İ RİSALET | Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ismi. |
HAZREVAT | (Hadravat, Hadrâ) Yeşillik. * Gökyüzü, felek. Asuman. |
HAZUF | Sür'atle yürüdüğünden ayağı altından taşlar atılan eşek. |
HAZUL | Kimsesiz. Yardımsız olarak her şeyden mahrum sürünmek. |
HAZUME | Sığır, bakar. |
HAZUN | Yaramaz huylu kimse. |
HAZUR | (Hazer. den) Çok dikkatli, çok çekingen. |
HAZV | Sarkık olmak. |
HAZV | Kat'etmek, kesmek. * Takdir etmek. |
HAZVA' | Sarkık kulaklı eşek. |
HAZVE | (C: Hazavât-Hızâ) Küçük ok. |
HAZY | Kat'etmek, kesmek. |
HAZY | Birbiri üzerine yığılıp toplanmak. |
HAZZ | Sevinç duyma. Hoşlanma. Zevklenme. Saadet. Tali'. Nasib. Nimet ve süruru mucib şey. |
HAZZ | Kesme. Kısaltma. * Kazmak. * Yırtmak. * Silmek. |
HAZZ | Hafif gövdeli. * Bir cins ot. |
HAZZ | (C.: Huzuz) Deniz koyunu. (denizde olur) * "Vurmak" mânâsına masdar. * Duvar üstüne direk koymak. |
HAZZ | Kandırmak. |
HAZZ | Yün. |
HAZZA' | Nâlin yapıcı, nalcı. |
HAZZAF | Çanak çömlek yapan veya satan. |
HAZZAL | Ehline ve ailesine sarfedecek birşey bulamayan fakir. |
HAZZETMEK | Hoşlanmak, zevk ve lezzet almak. |
HEB | (Vehb. den) Bağışla, lutfet (mânasına emir, duâ) |
HEBA | İnce toz. * Boş. Beyhude. Nâfile. Faydasız. İsraf. Ziyan. * Aklı az olan. |
HEBAEN MENSURA | Boşuna olarak. Faydasız yere dağılmış. |
HEBAL | Avcı, sayyad. |
HEBB | Uykudan uyanmak. * Gâib olmak. |
HEBBAR | Çok fazla kılı olan sırtlan veya maymun. |
HEBBE | Vak'a. * Zamandan bir asır. |
HEBBİHÎ | Sallana sallana yürüyen kişi. |
HEBBUR | Ufak inci. |
HEBC | Vurmak. * Ağırlık. |
HEBEC | Devenin memesinde olan verem. |
HEBENKA | Ayak parmaklarını dikip ökçesi üzerine oturmak. |
HEBENNEKA | Ahmaklığı darb-ı mesel olmuş bir kimsedir. * Mc: Zeki ve becerikli olmadığı halde kendini öyle sanan. |
HEBETA | Çukur yer. |
HEBH | Sallanmak. |
HEBHAB | Serap. |
HEBHEBE | Dâvet. |
HEBHEBÎ | Çoban. * Hizmete koşan yiğit. |
HEBÎB | Rüzgâr, yel. |
HEBİD | Hanzal otu tohumu. |
HEBİHA | Yürürken sallanan kadın. |
HEBİR | Çukur yer. |
HEBİT | Zayıf, ince deve. |
HEBİT | Korkak kimse. |
HEBL | Ölüm, mevt. * Taaccüb makamında kullanılır. |
HEB-LENÂ | Bize lutfet. Bize ihsan et, bağışla. |
HEBR | (C.: Hübur) Çukur yer. * Kesmek. * İki dağ arasında olan düz yer. * Etli, semiz olmak. |
HEBRA | Şişman kadın. |
HEBRAKÎ | Demirci. * Yabani öküz. |
HEBRE | (C.: Heberât) Et parçası. |
HEBREME | Obur. Yemeğe düşkün. * Geveze. |
HEBS | Şâdlık, sürür, neşe, neşat. * Döşemek. |
HEBS | Hareket. |
HEBŞ | Cem'etmek, toplamak. * Kazanmak, kesbetmek. |
HEBT | (Hübut) İniş. Aşağı inme. * Aşağı indirme. Bir yere inip konmak. * Nüzul, illet, maraz. * Zayıflama. * Bir memlekete birisini dâhil ettirmek. * Eksiltmek. * Kötü bir hale uğratmak. |
HEBT | Birbiri ardınca vurmak. |
HEBUL | Yavrusu kalmayan deve. |
HEBUT | İniş yer. |
HEBV | Ateşin sönmesi. |
HEBVE | Toz. * Tozlu yol. |
HEBY (HEBYE) | Küçük câriye. |
HEBZ | Sür'at yapmak, hız yapmak. |
HECA | (Hece) Dilin ve ağzın bir hareketi ile çıkan bir veya birkaç harf. Harflerin sesi. Harflerin seslendirilmesi. * Elif-bâ sırasına göre dizili harfler. Bir sözü harfleri ile söylemek. * Şekil. Kıyâfet. * Yemek. * Sükut etmek, susmak. |
HECACE | (C.: Hecâcât) Kurbağa. |
HECAGÛ | f. Nazım veya nesir yoluyla birinin aleyhinde bulunan. Birini zemmeden, bir kimseyi hicveden. |
HECCAV | Çok hicveden. Hiciv söyleyen. (Bak: Hicv) |
HECE | (Hecâ) Bir defada söylenebilen, bir veya birkaç harfden meydana gelen sözcük. * Harfleri birer birer söyleyerek okuma. |
HECEF | Yaşlı devekuşu. * Ağır ve boş kimse. |
HECEMAT | Hamleler, taarruzlar, hücumlar. |
HECENNA' | Uzun ve şişman gövdeli kimse. * Başı dazlak, yaşlı kimse. * Başı dazlak olan devekuşu. |
HECES | Gönüle düşen hatıralar. |
HECE VEZNİ | Türklerin eskiden kullandıkları nazım âhengi ölçüsüdür ki, buna "parmak hesabı" da denir. Parmak hesabı, Türk edebiyatının başlangıcından XI. yy. a, yani Türklerin aruz veznini öğrenmelerine kadar Türk nazmının yegâne âhengi idi. Aruz vezni kabul edilmekle beraber, hece vezni terkedilmeyerek yine halk edebiyatında kullanılagelmiştir. Hece vezninin 3 den 16 ya kadar muhtelif heceli ölçüleri vardır. En çok kullanılanları 7, 8, 11 ve 14 lü hecelerdir. |
HECHECE | Çağırmak. |
HECİ' | Yer yarığı. * Derin dere. |
HECİL | İki dağ arasındaki çukurca kısım. Vâdi. |
HECİME | Tulukta biriktirilip ekşitildikten sonra içilen ve köremez denilen süt. * Yoğurt. |
HECİN | Pek hızlı yürüyen bir cins deve. * Arap atı ile diğer cins attan doğmuş melez at. |
HECİR | Yaz mevsiminde öğle vaktindeki sıcaklık. * Otun kuruması. * Büyük havuz. |
HECL | İki dağ arasındaki çukur ve düz yer. * Atmak. |
HECM | Hamle etmek. Saldırmak. * Büyük kadeh. |
HECME | şiddet, sertlik. |
HECMET-ÜŞ-ŞİTÂ | Kışın şiddeti. Soğuğun sertliği. |
HECMEC | Koç. |
HECR | Ayrılık, firak. * Tıb: Sayıklamak. Hezeyan. (Bak: Hicr) * Çok sıcak günlerde öğle vakti. |
HECR-İ CEMİL | Kalben ve fikren onlardan uzak durup fiillerinde onlara uymamakla beraber, kötülüklerine karşılık vermeğe kalkışmayıp müsamaha, idare ve güzel ahlâk ile hüsn-i muhalefet etmek. (E.T.) |
HECS | Gönüle düşen hâtıralar. |
HECV | (Hicv) Medh ü senânın zıddı. Kötüleme. Birisi hakkında kötülemek için söylenen söz veya manzume. (Bak: Heccâv) |
HEDA | Sakin olmak. |
HEDAD | Yemen'de bir kabile. |
HEDAHÎD | (Hüdhüd. C.) Hüdhüdler, çavuş kuşları, ibibikler. |
HEDAYA | (Hediye. C.) Hediyeler. Lütuf ve ihsanlar. Bağışlar. |
HEDB | Meyve toplamak. * Davar sağmak. |
HEDBE | Ufak tesbih böceği. |
HEDCAN | Yavaş yürüyüş. |
HEDD | Binayı gürültüyle yıkıp göçürmek. Çok ihtiyarlayıp düşkün hâle gelmek. * Zayıf ve korkak. |
HEDDAM | Çok keskin kılıç. |
HEDDE | Duvarın yıkılmasından çıkan gürültü. |
HEDEB | Ensiz, uzun ve ince yaprak. * Servi yaprağı. |
HEDEF | Nişan noktası. * Emel. Varılmak istenen gaye. * Yüksek, bülend. * İri vücudlu adam. * Bir işe yaramayan, tembel ve uykucu olan. (L.R.) |
HEDEF-İ ÂMÂL | Gaye-i hayâl. Ulaşmak istenilen hedef. |
HEDEL | Devenin dudağının sarkık olması. * Bir şeyi aşağı indirmek. |
HEDEM | Binadan yıkılan taş ve kerpiç. |
HEDER | Boşa gitme. Yok yere faydasız giden. * Ölüme giden. |
HEDHED | Suâl etmek, sormak. * Ötmek. * Çocuk sallamak. |
HEDHEDE | Bağırma, ötme. * Devenin bağırması, kuşun ötmesi. |
HEDÎ | (C.: Hevâdî) Mürşid. * Boyun. |
HEDÎL | Erkek güvercin. Güvercin sesi. |
HEDÎR | Güvercin kuşlarının ötmesi. * Aygırın kişnemesi. |
HEDİYE | Parasız verilen, bağışlanan şey. Armağan. |
HEDİYE-İ DENDÂN | Diş kirası. |
HEDİYETEN | Armağan olarak, hediye olarak. |
HEDİYY | (Hediye. C.) Atiyyeler, hediyeler. |
HEDK | Kırmak. |
HEDLAK | Dudakları sarkık olan. |
HEDM | Yıkmak, harab etmek. Parçalamak, mahvetmek. * Birisine vurup belini kırmak. (Râgibâ, düşmanın aldanma tevazularına.Seyl, divârın ayağın öperek hedmeyler.)(Râgıp Paşa) |
HEDM (HİDM) | (C.: Ehdâm) Eski elbiseler. |
HEDMELE | (C.: Hedmelât) Ağacı çok olan kumlu yer. |
HEDN | Vakar, ciddiyet. |
HEDNE | Sükun, sessizlik, durgunluk. |
HEDR | Galeyan etmek. * Ot büyümek. * Güvercin ötmek. |
HEDS | Sürmek. * Reddetmek. * Haykırıp bağırmak. |
HEDUC | Eserken gümleyen rüzgâr. |
HEDY | Cenab-ı Hakk'ın rızası için veya ihramda iken yapılması yasak olan herhangi bir fiili işlemekten dolayı kusurunu affettirmek ricasiyle, keffaret olarak Harem-i Şerif'e götürülen veya kendisi veya parası gönderilen kurban. |
HEFAF | Hafif berrak nesne. |
HEFAFE | Parlamak. |
HEFEVAT | (Hefve. C) Yanlışlıklar, yanılmalar. * Ayak kayması. Sürçmeler, kaymalar. |
HEFFAT | Ahmak. |
HEFHAF | Yeynicek, hafif mizaçlı kimse. |
HEFHEFE | İnce belli olmak. |
HEFÎF | Sür'atli seyir. |
HEFT | Hafiflik sebebiyle uçup dağılmak. * Hafif mizaçlı olup, her dile geleni söylemek. * Vurmak. |
HEFT | f. Yedi sayısı. |
HEFTÂD | f. Yetmiş. 70 |
HEFT-AHTER | f. Yedi gezegen. Yedi seyyâre. |
HEFTAN | Zırhın altına giyilen pamuklu elbise. * Üstten giyilen kürk biçiminde süslü elbise. Kaftan. (Eskiden ekseriyetle taltif için, büyük kimseler tarafından liyâkat sahiplerine giydirilir veya üstlerine atılırdı.) |
HEFT-ASMAN | Yedi kat gök. |
HEFT-DANE | Aşure adı verilen bir cins tatlıyı yapmakta kullanılan yedi çeşit tahıl. |
HEFT-DERYA | Yedi deniz. Pasifik okyanusu, Atlas okyanusu, Karadeniz, Akdeniz, Taberiye, Aral ve Hazer. |
HEFTE | Yedi günlük müddet olan hafta. |
HEFT-ELVAN | Yedi renk. * Türlü yemeği. |
HEFT-ENDAM | Vücudumuzda yedi organ. |
HEFT-GÂNE | f. Yedi türlü olan. Yedi tane. |
HEFT-HUN | f. Cehennemin yedi tabakası. |
HEFT-KALEM | Yedi çeşit yazı. Tâlik, sülüs, tevki, muhfak, reyhanî, rik'a ve nesih. |
HEFT-KÂR | f. Yedi türlü iplikle dokunmuş kumaş. |
HEFT-MERD | f. Yedi büyükler. (Kutub, gavs, ebdâl, ahyâr, evtâd, nücebâ, nukabâ) |
HEFT-RENG | f. Yedi renk. |
HEFTÜM | f. Yedinci. |
HEFV | Açlık. |
HEFVAN | Yanılma, yanlışlık. * Süratle gitme, hızla gitme. * Ayak kayıp sürçme. |
HEFVE | (C.: Hefevât) Sürçme, ayak kayması. * Mc: Hata, yanılma. Zelle. |
HEGEMONYA | yun. Kuvvetle ve kıymetli vasıflarla olan üstünlük. * Bir devletin başka bir devlet üzerindeki siyasi üstünlüğü ve baskısı. |
HEHCA' | Kerim, cömert kimse. |
HE'HE' | Deveyi yulafa çağırmak. * Gülegen adam. |
HE'HEE | Deveyi yulafına çağırıp hey hey demek. |
HEJDEH | f. Onsekiz sayısı. |
HEK'A | Menazil-i Kamer'den bir yıldız. * Atın göğsü üstündeki dâire. |
HEKHEKA | Az birşey verme. * şiddetli seyir. |
HEKİM | (Bak: Hakîm) |
HEKİR | Taaccüp eden, şaşıran. |
HEKK | şiddetli yağmur. * Kılıçla vurmak. |
HEKM | Halka şerle taarruz etmek. |
HEKR | Taaccüp etmek, şaşırmak. |
HEKTAR | Fr. Yüz ar değerinde ölçü birimi. |
HEKTOMETRE | Fr. Yüz metrelik uzunluk ölçü birimi. |
HEKUR | Uzun, tavil. |
HEL | Arapçada soru cümlesinin başına gelen bir harf olup; em bel kad edatları yerinde ve ceza mânasına emri ve bazan isbat, bazan da nehiy için kullanılır. |
HEL' (HİL') | Oğlak. (Müe: Hel'a) |
HELA' | Korku. * Feryad. * Hırs. |
HELAHİL | (Hülhül. C.) Tesiri pek kuvvetli ve öldürücü zehir. Panzehiri olmayan ağu. |
HELAHİL-RİZ | f. Öldürücü zehir saçan. |
HELAK | Yıkılma, bitme, mahvolma. * Harislik ve pek düşkünlük. * Azab. Korku, havf. * Fakr. |
HELAKET | Yıkılma. mahvolma. Felâket. |
HELAL | Allah'ın müsaade ettiği şey. Haram olmayan. Dinî bakımdan kullanılmasında, yenilip içilmesinde, dinlenmesi veya bakılmasında yahut dokunulmasında nehiy olmayan. * İhramdan çıkan hacı. |
HELALÎ | Bürüncük ve pamuk karışımından yapılan bir cins yeli bez. * Yaldızlı bakırdan vaya tahtadan mahfazası olan eski sistem saat. * Helâl ile alâkalı olan. |
HELALLI | Zevce, karı, menkuha. Nikâhlı kadın. |
HELAL-ZADE | Helâl doğmuş, meşru ve nikâhlı ana-babadan dünyaya gelmiş çocuk. * İyi adam, fenalık yapmaktan çekinen. Sâlih, afif, nâmuskâr. |
HELC | İtimat etmeyecek söz söylemek. |
HE'LE (HÂLE) | (C.: Hâlât) Ay ağılı, dâire-i kamer. |
HELECAN | (Bak: Halecan) |
HELEK | İki dağın arası. |
HELEKE | Helâk. * Düşen. |
HELEL | Örümcek ağı. * Korku. * Yağmur evveli. |
HELESAYA ÇIKMAK | Eskiden ramazanlarda iftardan sonra para toplamak için çocuklar tarafından teşkil edilen çalgılı heyetlere katılanlar tarafından nakarat makamında söylenen bir tabirdir. Dilenciliğin kibarcalarından sayılır. |
HELEZON | Saat zenbereği gibi gittikçe daralan daire şekli. Sümüklü böcek kabuğu şeklinde olan. |
HELEZONÎ | Helezon şeklinde olan. Sümüklü böcek kabuğu şeklinde olan, gittikçe darlaşır daire biçiminde olan. |
HELHEL | Seyrek, ince, dakik şey. * Öldürücü zehir. |
HELHELE | Okuyucunun tesirli nağmeyi tekrar etmesi. * Unu seyrek elekten elemek. * Teenni ile encamını beklemek. * Bir şeye pek yaklaşıp çatmak. |
HELÎCE | Saçaklı seccade. |
HELİKOPTER | Fr. Pervanesi tepesinde bulunan ve olduğu yerde durabilen, dikine kalkış ve iniş yapabilen bir uçak. |
HELÎLE | Tıb: Tohumları tıbda müshil olarak kullanılan bir bitki. |
HELÎME | Buğday ve pirinç gibi bazı hububatın kaynamasıyla hâsıl olan koyu ve yapışkanlı su. |
HELKAM | Yaşlı kadın, acuze. |
HELKES | Alçak adam. |
HELLAB (HELLÂBE) | Yağmurlu soğuk rüzgâr. |
HELLE | (C.: Hilâl) Azıcık sesi yükseltmek. |
HELLÜM | Beri gel (mânasına gelir.) |
HEL MİN MEZİD | Daha yok mu? Daha olmayacak mı? mânâlarında kullanılır. |
HELS | Cemaat, topluluk. |
HELS | Çok hayır. * Gizlemek, saklamak. |
HELSAS | Cemaat, topluluk. |
HELTAT | Cemaat, topluluk. |
HELTÎ | Bir ot cinsi. |
HELU' | Sabrı az, hırsı çok olan. Sabırsız olup her halini halka şikâyet eden insan. |
HELUK | Helâk olucu, helâk olan. * Fâcire kadın. Kötü hayata alışmış kadın. |
HELÜMM | "Tez getir" mânasına gelir. |
HELÜMME CERRA | (Helümme cerren) "Var kıyas eyle... Çek beri getir." gibi kinâye için söylenen bir tabirdir. |
HELVA' | Hızlı yürüyüşlü davar. |
HELVA-GER | f. Helvacı. |
HELVA-HANE | f. İçinde helva pişirilen genişçe ve derinliği az tencere. * Tar: Saray için her türlü tatlı yiyeceklerin yapılmasına yarayan saray mutfağının bir bölümü. |
HELVA SOHBETLERİ | Eskiden kış mevsiminin başlıca eğlencelerinden biriydi. Bu eğlenceler, her sınıf halk arasında rağbetteydi. Devlet erkânı, vükelâ, zengin konak sahibleri ve orta halli halk kendi imkânları ölçüsünde helva sohbetleri düzenler, eş ve ahbabına ziyafetler verirdi. Vükelânın düzenlediği sohbetler tantanalı ve hayli masraflı olurdu. Bu sohbetlere zamanın şairleri, edebiyatçıları, nükte ve sohbetleriyle meşhur olmuş kişiler, sazende ve hanendeler davet edilirdi. Kışın en soğuk kırk günü olan erbain'i sağ ve sağlıklı olarak geçirenler kurbanlar keser ve helva sohbetleri bundan sonra düzenlenirdi. Sohbetin en renkli eğlencesi keten helvası yapımıydı. (O.T.D.S.) |
HELVAYÎ | Helva satan. Helvacı. |
HELYOSTAT | Yansıyan güneş ışınlarını, belli bir doğrultuya yöneltmeğe ve bu doğrultuda tutmaya yarayan bir ayna ile bir ayar sisteminden meydana gelen tertibat. |
HELYOTERAPİ | Fr. Güneşle tedavi. |
HEM (HEMM) | Gaile, müşkül iş. * Tasa, gam, keder, hüzün. |
HEM | f. Birlikte, beraber olmak mânasını ifade eder. |
HEM-AHENG | f. Uygun, münasib, denk. |
HEMAHİM | (Hemheme. C.) Üzüntüler, kederler, dertler, tasalar. |
HEMAL | f. şerik, ortak, eş, benzer, nazir. |
HEMALUŞ | Kara balçık. |
HEMAN | f. Derhâl, hemen, acele olarak, çarçabuk, o anda. |
HEMAN (HUMÂN) | İnce zayıf süngü. * Huysuz ve kötü insan. |
HEMANA | f. Sanki, güya. * Aynen, tıpkı, tamamen. |
HEM-AN-DEM | f. Hemen, derakab, derhal, o anda, çarçabuk. |
HEMANEND | f. Benzer, gibi. |
HEM-AN-GÂH | f. Hemen, o anda. |
HEM-ARAMİŞ | f. Birlikte dinlenen, beraber istirahat eden. |
HEMARE | Her zaman, her an, dâima. |
HEM-ASIL | f. Aynı asıldan. |
HEM-ASIR | Aynı asırda olan. Bir asırda beraber olanlar. |
HEM-AŞİYAN | f. Bir yerde beraber bulunan, bir yuvada birlikte olan. |
HEM-AVER | f. Efendileri aynı olan köleler. * Arkadaş, refik. |
HEM-AVERD | f. Savaşan iki kişiden herbiri. |
HEM-AVİZ | f. Harpte karşılaşan iki kişiden biri. |
HEM-AYAR | f. Eşit, denk, müsavi. |
HEMAZÎ | Sür'at, hız. |
HEM-BAR | f. Aynı yükü yüklenmiş olan, aynı yükü taşıyan. |
HEM-BER | f. Beraber olan, birlikte oturan. |
HEM-BU | f. Kokusu bir, aynı kokuda. * Mc: Âdet ve tarzları aynı. |
HEM-CA(Y) | f. Aynı yerde oturan. Hemşehri. |
HEM-CENAH | f. Denk, eşit, müsâvi. |
HEM-CENB | f. Akran. |
HEM-CİNS | Aynı cinsten olan. |
HEM-CİVAR | Aynı yerde oturan, komşu. |
HEM-ÇÜ | f. Onun gibi. |
HEM-ÇÜNAN | f. Böylece. |
HEM-DAMAN | f. Bacanak. |
HEMDE | Ölümle haşir arası. |
HEM-DEM | f. Canciğer arkadaş. |
HEM-DERD | f. Dert yoldaşı, dert arkadaşı. Aynı dert ve kedere düçar olanların beheri. |
HEM-DEST | (C.: Hemdestân) f. Birlikte çalışan, müttefik, arkadaş. * Ortak, şerik. |
HEM-DESTÎ | f. Berâberlik, birlik. * Ortaklık, şeriklik. |
HEM-DEST-İ VİFAK | Bir fikir ve mes'elede anlaşarak elele vermek, hep birden aynı sözü söylemek. |
HEM-DİH | f. Köyleri aynı olan. Aynı köyden olan. |
HEM-DİL | f. Fikirleri, düşünceleri aynı olanların her biri. Bir maksad ve istekte bulunanları beheri. |
HEM-DUŞ | f. Omuz omuza gelen, eşit olan, müsavi olan. |
HEME | f. Cümle. Hep. Bütün. |
HEMEC | Kıymetsiz, değersiz. * Şaşkın. * Övez (denen at sineği). |
HEMECE | Zayıf koyun. |
HEME EZ OST | Herşey ondandır. |
HEMEGAN | f. Cümlesi, tamamı, bütünü, hepsi. |
HEMEL | Çobanı olmayan deve. |
HEME OST | Hepsi odur. |
HEMERCEL | Yorga at. |
HEMEYAN | Akmak, seyelân etmek. |
HEMEZAT | (Hemeze. C.) Kuruntular, vesveseler, şüpheler, tereddütler. |
HEMEZE | Vesvese. Şeytanın desisesi. Kuruntu. |
HEM-FİKR | f. Aynı düşüncede ve aynı fikirde olan. Kafadar. |
HEM-FİRAŞ | f. Zevce. Karı. |
HEMGER | f. Çulha dokuyucu. |
HEM-GİNAN | f. Bütün insanlar, bütün nev'-i beşer. |
HEM-GUŞE | f. Komşu. |
HEM-HAH | f. Arzu ve talebleri aynı olan, aynı istekleri olan. |
HEM-HAL | f. Aynı halde olan. İkisi beraber. |
HEM-HANE | f. Bir evde oturanların beheri. Arkadaş, refik. |
HEMHEME | Rüzgârın esmesi ile ağaç yapraklarından çıkan sesler. * Aslan bağırması. * Deve sesi. |
HEM-HUDUD | f. Hudutları bir olan, sınırları birbirine bitişik olan memleket veya arazi. |
HEM-HUY | f. Bir ahlâk ve tabiatda bulunan. Huyları bir olan. |
HEMÎ | f. Tıpkı bu, bu bile. |
HEMÎ' | Ölüm, mevt. |
HEMİCEK | Şehre köyden yeni gelip bir şey bilmez şaşkın ve kaba adam. |
HEMÎM | Ağır ağır gitmek. * Otun tazeliğinden dolayı parlaması. |
HEMÎME | Yumuşak rüzgâr. * Ufak taneli yağmur. |
HEMÎSA' | Kuvvetli adam. |
HEMÎŞE | f. Dâima. Her zaman. |
HEMK | Bir kimseyi bir işle meşgul etme. Birini bir işe daldırma. * İnat etmek. * Sa'y etmek, çalışmak. * Cür'et etmek. |
HEMK | Yumuşak. Kof. |
HEM-KADD | f. Boyları birbirine eşit olan, uzunlukları aynı olan. |
HEM-KÂR | f. Aynı işi yapan, aynı işte olan. |
HEM-KIRAN | f. Aynı yaşta olan, yaşıt. * Kuvvette müsavi olan. |
HEM-KIYMET | f. Aynı kıymette olan, kıymetleri eşit olan. |
HEM-KİTAB | f. Aynı dersi gören, talebe, öğrenci. * Aynı dinde olan, din kardeşi. |
HEM-KÜN | f. Aynı cins işte çalışan, işleri ve meslekleri aynı olan. Meslekdâş. |
HEML (HEMELÂN) | Gözden yaş akmak. |
HEMLA' | Seri. * Kurt (canavar.) |
HEMLECE (HİMLÂC) | Atın yorga olması. |
HEMM | Gam, keder, tasa, hüzün. |
HEMMAME | Zehirli hayvan. Akrep. |
HEMMAS | Yavuz arslan. |
HEM-MATLA' | Güneş ve ay gibi gök cisimlerinin ufakta doğdukları yerin veya zamanların aynı oluşu. Aynı meridyen üzerinde olup ay ve güneşi aynı saatlerde gören ülkeler. |
HEMMAZ | Koğucu. |
HEM-NAM | f. İsimleri aynı olan, adaş. |
HEM-NEBERD | f. Savaş arkadaşı, muharebe arkadaşı. * Rakib. |
HEM-NEFES | f. Arkadaş, musâhib. |
HEM-NESL | f. Aynı sülâle ve soydan, aynı nesilden, soydaş. |
HEM-PA | f. Ayakdaş. Arkadaş. Yoldaş. |
HEM-PAYE | (C.: Hempâyegân) f. Bir pâye ve rütbede olanların beheri. |
HEMR | Su dökmek. * Göz yaşı akıtmak. * Süt sağmak. * Atâ etmek, hediye vermek. |
HEMRACE | Karıştırmak. |
HEM-RAD | f. Kahramanlık ve cömertlikte müsavi olan kimseler. |
HEM-RAH | (C.: Hem-râhân) f. Yol arkadaşı, yoldaş. |
HEM-RAZ | f. Sırdaş. En yakın arkadaş. |
HEM-RENG | f. Rengi bir olan, aynı renkte olan. * Mc: Huyları bir olan. |
HEM-REV | f. Yol arkadaşı, beraber giden, yoldaş. |
HEM-RİŞ | f. Bacanak. İki kızkardeşle evlenen erkekler. |
HEMS | Gizli ses. Çok gizli. Sesi gizlemek. * Ağzı açmadan lokma çiğnemek. * Fütursuz olarak geceleyin yola gitmek. * Peçe. * Sıkmak. * Kırmak. |
HEM-SABAK | f. Ders arkadaşı. Aynı dersi okuyanların beheri. |
HEM-SAZ | f. Uyan, uygun, muvafık, münâsib. * Arkadaş, refik, arkadaşlık. |
HEMSEN | Gizli sesle. Gizli ses. Savt-ı hafi. |
HEM-SENG | Aynı ölçüde, aynı mizanda, bir tartıda. |
HEM-SER | f. Arkadaş, Karı kocadan her biri. |
HEM-SIFAT | Aynı vasıf ve nitelikte olan. |
HEM-SOHBET | f. Birbiriyle konuşan, sohbet eden, arkadaş. |
HEM SUÇLU HEM GÜÇLÜ | Suçlu olduğu hâlde suçunu bilmez ve suçsuz olduğunu iddia eder kimse hakkında kullanılan bir tâbirdir. |
HEM-SUFRE | f. Aynı sofraya oturan, sofra arkadaşı. |
HEMŞ | Ameli seri olan, hızlı, hareketleri çabuk olan. |
HEMŞEHRİ | f. Aynı şehirden. Aynı memleketli olan. |
HEM-ŞERR | f. Kötülükte beraber olan, kötülüğü birlikte yapan. |
HEM-ŞİKEM | f. İkiz çocuk. |
HEMŞİME | Kuru odun. Kurumağa yüz tutmuş ağaç. Ağaçları kurumuş yer. |
HEMŞİRE | f. Aynı sütü emen kızkardeş. Abla, bacı. * Hastabakıcı kadın veya kız. |
HEMŞİRE-ZÂDE | f. Kızkardeş çocuğu. |
HEMT | Karıştırmak. Değerini anlamadan almak. |
HEMTA | f. Eş denk. Benzer. |
HEMU' | Göz yaşı akmak. |
HEM-VARE | f. Her zaman, dâima. |
HEM-VARÎ | f. Düzlük, düzolma. |
HEMYAN | f. Kese, torba, çanta, dağarcık. |
HEMZ | Dürtme, kakma. * Parmaklarla sıkma. * Yere çalma, vurma. * Isırma, dişleme. |
HEM-ZANU | f. Diz dize oturup konuşan, yan yana oturan. |
HEMZE | ( ) Elif veya elif yerine kullanılan işaret. Elif, vav, ya, he üzerine konulan ve "e" diye okutan işaret. * Parmakla sıkma, dürtme, sıkıştırma. |
HEM-ZEBAN | Aynı dili konuşan, lisanları aynı olan. |
HEM-ZEN | f. Beraber vuran. Birlikte olan. |
HEM-ZEMAN | f. Aynı zamanda işleyen. * Çağdaş, muâsır. Aynı çağda yaşayan insan veya geçen hâdiselerin her biri. |
HEMZEND | f. Beraber olanlar. Beraber çalışanlar. |
HEN'A | Devenin boynunun altına konan işaret. * Menazil-i Kamer'den bir menzil. |
HENABİK | Halka nasihat edip, dediğini kendi yapmayan kimse. |
HENAE | Yemeğin sindirilip hazmolması. |
HENAZÎR | Hınzırlar, domuzlar. |
HENB | Vehamet. * Ağırlık. |
HENBELE | Topal sırtlanın yürümesi. |
HENBER | Kısa boylu kimse. |
HENBERÎT | Sırf yalan. |
HENCAM | f. Elinden iş gelmeyen, beceriksiz kimse. |
HENCAR | f. Kaide, kural, yol, usul. |
HEND | İmsak etmek. |
HENDEK | (Bak: Handek) |
HENDELÎN | Sözü çok olan kimse. |
HENDEME | Bir şeyi yerli yerince yapmak. |
HENDESE | Geo: şekil bilgisi. * Mat: Çizgi, yüzey ve hacim olarak bu üç şeklin özelliklerini ve ölçülerini inceleyen matematik kolu. |
HENDESE-İ MÜLKİYE MEKTEBİ | Osmanlı İmparatorluğu devrinde mühendis yetiştirmek gayesiyle açılan mekteb. XIX. yy. sonlarına kadar memlekette belediye ve mimarî işlerde vazife alacak mühendis bulunmuyordu. Nafia Nezareti bu ihtiyacı nazar-ı itibara alarak bir mühendis mektebi kurulmasının lüzumlu olduğunu ileri sürünce, padişahın emriyle 1884 yılında mekteb açıldı. Ve ilk mezunlarını1888 yılında verdi. 1909 tarihinde ise okulun adı, Mühendislik Mektebi olarak değiştirildi. |
HENDESEHANE | f. Eskiden mühendis mektebi, teknik üniversitesi. * Bayındırlık ve belediye gibi dairelerin mühendislere mahsus şubesi. |
HENDESEHANE-İ BAHRÎ | Bahriye Mektebinin ilk adıdır. Abdülhamid zamanında miladi 1773 yılında Cezayirli Hasan Paşa'nın teşebbüsüyle Tersane içinde açılmıştır. Okulun ilk baş muallimi, Türk riyaziyecisi Gelenbevi İsmail Efendi'dir.Şimdiki ismiyle "Gemi İnşa Mühendisliği" olan Bahriye Mektebi, 1795 senesinde daha muntazam ve mükemmel halde yeniden açılmıştır. |
HENDESÎ | Muntazam şekli ile alâkalı ve hendeseye dâir. Geometrik şekle dâir. * Geometri ile alâkalı ve müteallik. |
HENENE | Bir cins kirpi. |
HENGÂM | f. Zaman, devir, çağ,sıra, vakit, mevsim. |
HENGÂM-I BAHAR | Bahar mevsimi. |
HENGÂM-I SABAVET | Çocukluk zamanı. |
HENGÂM-I ŞEBAB | Gençlik zamanı, delikanlılık çağı. |
HENGÂM-I ŞİTA | Kış mevsimi. |
HENGÂME | f. Seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Kavga, gürültü. Şamata. |
HEMGÂME-İ AZAB | Azab zamanı. |
HENGÂME-GİR | f. Meddah, oyuncu. Hikâye söyleyici, hokkabaz. * Diş macunu, leke tozu gibi şeyler satan çığırtkanlar. * Kavgacı, gürültücü. |
HENF | Sür'at yapmak, hız yapmak. |
HENÎ | Hazmı kolay olan, faydalı ve sıhhate uygun. |
HENÎE | şiddetli emir. |
HENÎEN | Sıhhat ve afiyet olsun. |
HENÎEN LEKÜM | Size âfiyet olsun, şifa olsun. Helâl olsun. * Tebrik ederiz. |
HENÎN | Ağlamak. |
HENİYYE | Kolaylık, sühulet. |
HENK | Darlık. Güçlük zorluk. |
HENK | Katı yağmur. |
HENME | Gizli ses. |
HENN | Ağlamak. * Ayıptan kinayedir. |
HENNE | Kişinin kendi karısı. |
HENT | Bir nevi kirpi. * Göz içinde olan yağ. |
HENÜZ | f. Daha, yeni, şimdiye kadar, ancak. |
HEPTEN | Bütünüyle, tamamıyla. |
HER | f. Bütün, hep, tamamen. |
HER' | şiddet. * Etin iyi pişmesi. |
HER'A | Küçük bir canavar. * Erkeğiyle muhalata ettiğinde şevkinin şiddetinden hemen inzal eden kadın. |
HERAB | Kaçmak, firar etmek. |
HERAS | Dikenli ağaç. |
HERAVE (HİRAVE) | Ağır, yoğun asâ (baston). |
HER-AYİNE | f. Mutlaka, elbette. Behemehal, zaruri, herhalde. |
HER-BAR | f. Her defa, her kere. |
HERC | f. Karışıklık. |
HERC | İnsanların arasında meydana gelen fitne, fesad. * Söze dalıp çoğaltmak. Haltetmek. Sözü karıştırmak. * Kapıyı açık bırakmak. * İnsanların işlerinin karışması. * Seğirtmek. * Katletmek. |
HER-CA | f. Her yer. |
HERCAÎ | (Hercâyî) Her yerde bulunur, kendine mahsus belirli bir yeri bulunmayan. Serseri, derbeder. * Kararsız, sebatsız, vefasız, dönek, mütelevvin. |
HERCÂYÎ MENEKŞE | Bir cins menekşe. |
HERCAN | Uzun ve kalın olan şey. * Hayvanın yab yab yürümesi. |
HERCELE | Karışık yürümek. |
HERC Ü MERC | f. Darmadağınık. Karmakarışık. Allak bullak. |
HERÇ | Karışıklık, gürültü. Nizamsızlık. |
HER-ÇEND | f. Her ne kadar. Her ne zaman. |
HERÇİ BAD ABAD | f. Her ne olursa olsun. İster istemez. |
HERD | Deve kuşunun dişisi. * Yarmak. * Kat'etmek, kesmek. |
HER DEM | f. Her zaman, her dakika. Dâimâ. |
HER DEM TAZE | Parlaklık ve tazeliğini dâima muhafaza eden. * Mc: Daima genç görülen, gençliğe heveskâr. |
HEREB | Kaçma, firar. * şiddetli üzüntü, keder. |
HEREC | Sıcaklığın fazlalığından devenin gözünün kararması. |
HEREK | Asmaları, fidanları, fasulye gibi tırmanıcı nebatları bağlamak için yanlarına dikilen sırık, değnek. |
HEREM | Kocamak, yaşlanmak, ihtiyar olmak. * Mısır'da firavunlar zamanından kalmış piramit şeklindeki mezarların beheri. * Geo: Mahrutî şekil, piramit. |
HEREMDÎDE | f. Yaşlanmış, kocamış, ihtiyarlamış. |
HERF | Acele. Sür'at, hız Hezeyan. |
HERGÂH | f. Her vakit, her an, her zaman. |
HERGELE | Binilmek ve yük taşımak için alıştırılmamış at, kısrak, beygir veya merkep sürüsü. * Böyle bir sürüye dahil olan hayvan. * Mc: Terbiye ve görgüden büsbütün mahrum adam. * Bir işe yaramaz işçi kalabalığı. |
HERGİZ | f. Aslâ, kat'iyyen. Hiçbir suretle. |
HERHERE | Su çağıltısı. * Koyunu çağırmak. * Aktığında sesi ve çağıltısı işitilecek kadar çok olan su. |
HERHÎR | Bir nevi yılan. |
HERİ' | Acele, sür'at. * Akıcı kan. * Korkak kimse. * Zayıf kimse. |
HERİF | (Bak: Harif) |
HERİFÇİOĞLU | Kızılan kimse hakkında zamir gibi kullanılan argo bir tabirdir. |
HERİM | Çok ihtiyarlamış ve kocamış kimse. |
HERİME | Dişi arslan. |
HERÎR | Köpek uluması. * Köpek hırlaması. |
HERİSE | Keşkek yemeği. |
HERÎT | Ağzı büyük kişi. * Ferciyle dübürü bir olan kadın. |
HERKELE | İncelik, nezafet, hoşluk, letâfet. * İnce, zarif, lâtif, hoş. |
HERKÜL | yun. Cesaretiyle meşhur olup, efsaneleşmiş bir Yunanlının adı. (Onlarda kuvvet sembolüdür) |
HERKÜL BURCU | Gök küresi kuzey cihetinde isim verilen bir takım yıldız kümesi. (Bak: Büruc)(...Hem şemse kendi mihveri üstünde cazibe denilen manevî ipleri yumak yaptırmak için dolap ve çıkrık hükmünde olan güneşi, bir Kadir-i Zülcelal'in emriyle döndürüp, o seyyaratı o manevî iplerle bağlayıp tanzim etmek ve güneşi bütün seyyaratıyla saniyede beş saatlik bir mesafeyi kestirecek kadar bir sür'atle, bir tahmine göre Herkül Burcu tarafına veya Şems-üş Şümus cânibine sevk etmek, elbette ezel ve ebed sultanı olan Zât-ı Zülcelal'in kudretiyle ve emriyledir. S.) |
HERM | Bir ot cinsi. |
HERMELE | Yolmak. |
HERNA' | Ufak bit. |
HERR | Köpek uluması, köpek hırlaması. |
HERRU | "Ne olursa olsun. Ya batar ya çıkar." mânâsındaki "ya herrû ya merrû tâbirinde geçer. |
HERS | Tokmak ile dövmek. * Mersin ağacı. * Arslan. * Kedi. |
HERS | Ufak kurt. |
HERSEME | Arslan, gazanfer, esed, haydar. * Burun. |
HERŞ (HERÂŞ) | Yırtmak. * Çekişmek. |
HERŞEBE | Yaşlı kuru kadın. |
HERŞEFE | Bez veya aba parçası. (Su az olduğu zamanda yerden onunla yağmur suyunu alıp bir kabın içine sıkarlar.) * Çok yaşamış, ihtiyar, kuru kadın. * Çok eski olan kova. |
HERT | Dokunaklı söyleme, iğneleyici bir şekilde konuşma. * Yırtma. * Dürtme. |
HERUS | Eski elbise. |
HERV | Dövme, sopalama. * Pişirme. * Afganistan'da bir şehrin adı. |
HERVELE | Yürüyüş. * Koşma. |
HERYA' | Ağaç hışırtısı. |
HERZ | Yırtmak. |
HERZE | f. Boş söz. Saçmasapan söz. Boş lâkırdı. |
HERZEDERAY | f. Mânâsız ve saçmasapan sözler konuşan. |
HERZEGÛ | f. Saçma sapan konuşan. Lüzumsuz ve mânasız söz söyleyen. |
HERZEHAYÎ | f. Mânâsız konuşma, saçmasapan söyleme. |
HERZEKA | Çirkin gülmek. |
HERZEKÂR | f. Saçma sapan konuşan, mânasız sözler söyleyen. |
HERZEKÂRANE | f. Saçma sapan konuşarak. Boş ve lüzumsuzca uydurmalarla, abuk sabukça. |
HERZEVAT | (Herze. C.) Herzeler, mânâsız ve boş sözler. |
HERZEVEKİL | f. Kendine vazife olmayan şeylere karışan. Fodul, boşboğaz. Her şeye burnunu sokan. |
HESAR (HESUR) | Arslan. |
HESB | şeref. * Kifayet. |
HESHESE | Karışıp görüşme. |
HESİS | Gizli ses, gizli kelâm. * Ezilmiş, ufalanmış nesne. |
HESM | Kaba yemek. Bütün bütün yutmak. * Kesmek. * Toplamak, cem'etmek. |
HESM | Kırmak. * Kesmek. |
HESMELE | Gizli söz. |
HESR | İki kat edip eğmek. * Kırmak. |
HESS | Dövmek. * Kırmak, ufalamak. |
HESS | Öldürmek, katl. |
HESS | Sıkmak. |
HESTÎ | f. Varlık. Var olma. Mevcudiyet. |
HEŞAŞ (HEŞUŞ) | Açık yüzlü şen yeynicek kişi. * Sağan kimseye sevip sütünü veren koyun. |
HEŞAŞE(T) | Şâdlık, hafiflik, irtiyah. * Gevreklik. |
HEŞEME | (C.: Heşemât) Dağ keçisinin oğlağı. |
HEŞHEŞE | Şâdlık etmek, neşeli olmak. |
HEŞÎLE | Sahibinin izni olmayarak bir adamın bindiği deve. |
HEŞÎM | Ufalanmak. Kırılmış, ufalanmış olmak. * Kırılmış, ufalanmış kuru ot. |
HEŞM | Kırmak veya kesmek. |
HEŞŞ | Gevrek, kolayca kırılabilir olan. * Keyifli, şen. |
HEŞT | f. Sekiz. |
HEŞTAD | f. Seksen. |
HEŞTÜM | f. Sekizinci. |
HET' | Dikkatle bakmak. Acele etmek. |
HETALAN | Akmak. * Göz yaşı ve yağmur pespeşe gelmek. |
HETALLA' | Uzun ve iri vücutlu erkek. |
HETEPETE | Kekeleme. Konuşurken şaşırıp tereddüd etme. |
HETEROJEN | yun. Kim: Cinsi ayrı olan. Türlü özellikteki taneciklerden yapılan maddelerdir. |
HETF | Bir şeyi gizlice hatırlatmak. Seslenmek. Fısıldamak. |
HETIL | Akıcı, akan. |
HETÎT | Birbiri ardınca tez tez gitmek. |
HETK | Yırtma Yarma. Perdeyi yırtmak. Rezil olmak. Rezil etmek. |
HETK-İ HİCAB-I İSMET | Namus perdesini yırtma. |
HETL | Ulaştırmak. * (Yağmur) çok yağmak. |
HETLAN | Sürekli yağan hafif yağmur. |
HETM | Ön dişleri kökünden kırmak. |
HETMA' | Dişsiz olup kurban edilemeyen hayvan. |
HETME | Çok kelâm, çok söz. |
HETMELE | Gizli kelâm, gizli söz. |
HETN (HÜTUN) | Yağmur yağmak. |
HETR | Bunama, alıklaşma. Ateh getirme, ihtiyarlıktan çocuk gibi olma. * Sersemleşme, aptallaşma. * Birisini kötüleme. * Acib emir. * Zahmet, meşakkat. * Enine yarmak. |
HETR | Ağaçla vurmak. |
HETT | Yırtmak. * İkiye büküp kırmak. * Dökmek. |
HETTAK | Yırtıp parçalayan, paramparça eden. |
HETTAL | Dağ ismi. |
HETTAN | Hafif kimse. |
HETUL | Çok miktar akmak. |
HEV' | Himmet. |
HEV' | Kötü hırs. |
HEVA | İstek. Nefsin isteği. Düşkünlük. Gelip geçici olan heves. Nefsin zararlı ve günah olan arzuları. |
HEVA VÜ HEVES | Zevk ve şehvetler. Boş ve geçici şeyler. |
HEVA | (Bak: Hava) |
HEVA | (C.: Ehviye) İki şeyin arasının uzaklığı. * Yer ile gök arası. * Yukarıdan aşağıya inmek. * Her bir boş, ıssız yer. |
HEVACİ' | Geyik. |
HEVACİR | (Hâcire. C.) Günlerin en sıcak olan anları. * Göçenler, göç yapanlar, hicret edenler. * (Hücr. C.) Hezeler, hezeyanlar, boş ve mânasız sözler. |
HEVACİS | (Hâcise. C.) Vesveseler, kuruntular. Akla gelen kötü düşünceler. |
HEVADAR | f. Hevalı. Nefsine uymuş. Küstah. * Etrafı açık, havalı yer. |
HEVADE | Yavaşlık. * Yumuşaklık. * Kavmin içinde salah ve muvâfakata sebep olması mümkün olan kimse. |
HEVADÎ | (Hâdî. C.) Rehberler, deliller, kılavuzlar. * Hidayet edenler, istikametli ve selâmetli yolu gösterenler. |
HEVADİC | (Hevdec. C.) Kadınların binip oturmaları için devenin üzerine konulan küçük mahfeler. |
HEVAHAH | f. Sevilen, muhib, dost. |
HEVAHAT | Ahmak adam. |
HEVAHÎ | Bâtıl nesne. |
HEVAÎ | f. Ciddi şeylerle alâkasız. Nefsine düşkün. Nefsine ve şehvetine mağlub. Hevâ ve hevese âit ve müteallik. |
HEVA-İ NESİM | f. Güzel, lâtif, hoş hava. Lâtif mânevi gıda. * Hava (Atmosfer.) |
HEVAİYE | Hava gibi hafif ve lâtif karakterde olan şeyler. |
HEVAKÂR | f. Günahlı işlere hevesli. Hevâ ve hevesine bağlı. |
HEVAMM | Böcekler, haşereler. Pire, tahta kurusu, bit, örümcek, yılan gibi, kışın gizlenip yazın meydana çıkan, insan ve hayvanın vücudundan beslenerek yaşayan, insana zararı dokunan (parazit yaşayan) küçük canlılır. |
HEVAN | Hakaret, zillet, alçaklık, zelillik, aşağılık, horluk. |
HEVAPEREST | f. Sadece gayr-ı meşru lezzet ve hevesinin peşinde. Cenab-ı Hakk'ı, dinin emirlerini unutmuş, nefsine şiddetle muhabbet eden. Nefsine tapınır derecede Haktan gafil. |
HEVAS | Çok yiyen kişi. |
HEVATİF | (Hâtif. C.) Hâtifler. Gayıptan işitilen sesler. * Nidâ eden melekler. |
HEVAYA | Zayıflık. |
HEVB | Yol, tarik. * Ateş alevi. * Karışık sözlü kimse. |
HEVBER | Kırmızı gül. |
HEVC | (C.: Hüvüc) Uzun boylu ve akılsız olmak. * Rüzgârın sert esmesi. |
HEVCELE | Hiçbir işaret ve alâmet olmayan ev veya sahrâ. * Yürügen deve. * Uzun boylu, ahmak erkek. |
HEVD | Tevbe etmek. |
HEVDA' | Deve kuşunun erkeği. |
HEVDE | Bağırtlak kuşu. |
HEVDEC | (C.: Hevâdic) Kadınların binmesi için devenin sırtına konulan ufak mahfel. |
HEVEK | Ahmaklık. |
HEVES | Gelip geçici istek. Nefsin hoşuna gitmek. Devran edip gezmek. Akıl ile olmayıp nefis ile olan istek. |
HEVESAT | f. Arzu ve nefsâni emeller. Boş, bâtıl ve günahlı şeylere dâir olan istekler. Hevesler. |
HEVESÂT-I NEFSÂNİYE | Nefsin hevesleri, arzuları ve kötü istekleri. |
HEVESDAR | f. Hevesli. |
HEVESKÂR | f. Hevesli istekli, arzulu. Meyli ve arzusu olan, heves eden. |
HEVESKÂRÂN | (Heveskâr. C.) İstekliler, hevesliler. |
HEVESKÂRÎ | f. Heveskârlık, heveslilik. |
HEVESNÂK | f. Hevesli, heves edici, istekli. |
HEVESNÂKÂN | (Hevesnâk. C.) Hevesliler, heves edenler. |
HEVESPERVER | f. Hevesli, heveskâr. |
HEVEŞ | (Karın) Göçük olmak. |
HEVHEVE | f. Ağacın yapraklarının rüzgâr esmesi ile çıkardığı sesler. |
HEVL | Korku. Korku verici. * Ürkmek. Dehşet. Yılgınlık. İhtilâl-ı dimağ (beyindeki bozukluk) sebebi ile bâzı hayâli suretler tevehhüm ederek ondan korkmak. |
HEVL-ÂVER | f. Korkunç, korku getiren, korku veren. |
HEVL-ENGİZ | f. Korkunç korkulu. |
HEVL-NÂK | f. Korkulu, korkunç. |
HEVLUL | Hafif adam. |
HEVM | Uyuklayıp başını her tarafa eğmek. |
HEVN | Kolaylık, sühulet. * Vakar. Teenni. * Sükunet. Sekine. Rıfk. * Ufak şey. Hor ve zelil olmak. |
HEVR | Birisini itham etmek, töhmet. Zan. Takdir ve tahmin etmek. * Binayı yıkmak, yıkılmak. * Sulu, ağaçlı yer. * Koyun sürüsü. |
HEVRE | Dövmek. * Çok fazla yemek. |
HEVS | Bir şeyi vurarak kırmak. * İfsad etmek. * Dolaşmak. * Davarı yavaşça ileri sürmek. |
HEVŞ | Çok miktar. |
HEVTE | Suya gidecek yol. |
HEVZEB | Yaşlı deve. |
HEVZELE | Depretmek, hareket. |
HEY' | Gönül dönmek. * Yaramaz gönüllü olmak. * Korkak olmak. |
HEY'A | Yere dökülen birşeyin akması. * Korkutucu ses. |
HEYAKİL | Heykeller. |
HEYÂKİL-İ KADÎME | Eski heykeller. |
HEYAM | Hayranlık hâli. * Çok yumuşak kum. |
HEYAMOLA | Eskiden ramazanlarda para toplamak gayesiyle mahalle çocukları tarafından teşkil edilen bir nevi dilenci alaylarında söylenen bir tâbirdir. * Eskiden gemiciler gemi demirini çekerken veyahut bir amele inşaatta ağır bir şey kaldırırken yahut da şahmerdanı yukarı çekerken kuvvetbirliğini sağlamak için hep bir ağızdan "hayemola, yelesa, heyamo heyamo" diye bağırırlardı. |
HEY'ARE | Bir yerde karar etmeyen kadın. |
HEY'AT | Hey'etler. Ayrı ayrı mânalar. Kısımlar. |
HEYATİLE | Hind taifesinden bir kavim. |
HEY'ATIN FELETÂTI | Birini taklit eden kimsenin taklitçiliğini gösterip ilân eden sürçmeleri, falsoları. Kemalât-ı ruhiye veya mükemmelliğin iktizası olan umum ahvaldeki fıtrîlik ve müvazeneyi o seviyede olmayanın sun'î taklitteki gayr-ı fıtrîliği. |
HEYBAN | Korkunç, korku getiren. * Çok utangaç çekingen. * Korkak. * Çoban. |
HEYBE | Eşya koymaya mahsus iki taraflı küçük torba. |
HEYBET | Hürmetle beraber koruk hissini veren hal. Sakınıp korkulacak hal. Azamet. |
HEYBUB | Korkak. |
HEYC | Heyecan, telaş. * Galeyan, tahrik. * Kavga, harp, savaş, cenk. |
HEYCA | Cenk, cidal, vuruşma, birbirini öldürme, kıtal. |
HEYCAGÂH | f. Muharebe meydanı, savaş yeri. |
HEYCEMANE | Büyük inci. |
HEYD | Depretmek. * Zahmetli olmak. |
HEYD | f. Ekinci yabası. |
HEYDEB | Yere yakın olan bulut. |
HEYDEBÎ | Atın bir çeşit yürümesi. |
HEYECAN | Birden bire şiddetle hislenme. Ürperme. * Coşkunluk. Coşmak. |
HEYEF | İnce belli olmak. |
HEYELAN | Toprak kayması. |
HEYEMAN | (Heym) Şaşkınlık. Tutkun olmak, âşıklık. |
HEY'ET | Şekil. Suret. Görünüş. * Birlik teşkil eden şahısların mecmuu. * Gök ve yıldız ilmi. Astronomi. * Duruş, vaziyet, keyfiyet. Tabiat ve cibilliyet. Bir şeyin cibilli vaziyeti. |
HEY'ET-İ ASLİYE | Aslındaki şekil ve suret. |
HEY'ET-İ A'YÂN | Senato. * Mertebesi yüksek ve itibar edilenlerin heyeti. |
HEY'ET-İ HÂKİME | Hâkimler hey'eti. |
HEY'ET-İ İÇTİMAİYE | İçtimaî heyet. Topluluğa âit heyet. Toplantı heyeti. |
HEY'ET-İ MECMUA | Bir şeyin teferruatına ve cüz'lerine bakılmaksızın bütününün gösterdiği hal ve manzara. |
HEY'ET-İ TEMSİLİYE | Temsil hey'eti. * Tar: Erzurum Kongresinde Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ismini alan cemiyetin nizamnamesi iktizasınca seçilen şahıslardan teşekkül etmiş olan hey'et. (6 Ağustos 1919) |
HEY'ET-İ UMUMİYE | Umumi hey'et. Bir şeyin teferruatları nazara alınmadan olan umumi durumu. |
HEY'ET-İ VEKİLE | Vekiller hey'eti, icra vekileri hey'eti. Bakanlar Kurulu. Başbakanın riyaset ettiği heyet. |
HEY'ETŞİNAS | f. Astronomi bilgini. Sema ve ecramın ahvâline vâkıf olan. |
HEYF | Sıcak rüzgâr. |
HEYG | Çoğaltmak. |
HEYHA | Deveyi yulafa çağırmak. |
HEYHAT | Teneffür ve tehassür ifâde eder; "sakın, savul, yazıklar olsun, uzak ol" mânalarına geldiği gibi, daha ziyade; Eyvah, yazık, ne yazık, ne kadar uzak... gibi mânalar için söylenir. |
HEYÎ | f. Varlık, madde. |
HEYKEL | Taş, tunç, kil ve alçı gibi maddelerden yontularak, kalıba dökülerek veya yoğurulup, pişirilerek yapılan insan, hayvan vs. şekli. * Büyük bina, anıt, büyük ve yüksek yapı, âbide. * Mc: Soğuk ve duygusuz kimse. * Güzel ve yakışıklı kişi. |
HEYKELTRAŞ | Heykel yapan kimse. |
HEYL | Dökmek. * Bir şeyi ölçüsüz def'etmek. |
HEYLELE | "Lâ ilâhe illâllah" demek. |
HEYLEMAN | Çok, kesir. |
HEYLULET | (Bak: Haylulet) |
HEYM | (Heyemân) Şaşkınlık. * Âşık olma, tutkun olma. * Yüzü yere koymak. |
HEYMERE | Koca avret. İhtiyar kadın. |
HEYN | (Heyyin) Kolay. Rahat. * Vakar. Sükunet. |
HEYNE | Tıb: Kolera hastalığı. |
HEYNEME | (C.: Heynem) Gizli ses. |
HEYR | Rüzgâr adı. * Sağlam ve sert taş. |
HEYRA' | Korkak, ahmak kimse. |
HEYREA | Çoban düdüğü. * Meyyitin kabrine toprak dökmek. |
HEYRUN | Bir nevi hurma. |
HEYS | Atâ etmek, vermek, bağışlamak. * Hareket. |
HEYS | Yürümek. |
HEYSAM | Arslan. * Kısa boylu kişi. |
HEYSAR | Arslan. |
HEYSEM | Toy kuşunun yavrusu. * Tavşancıl yavrusu. * Akbaba yavrusu. * Kurt eniği. |
HEYŞ | Hareket. * Davar sağmak. * Fitne. * Iztırab, acı. |
HEYŞE | (C.: Heyşât) Husumet, hasımlık. * Çekişmek, nizâ etmek. |
HEYŞER | Ot. * Ağaç. |
HEYŞUR | Ot. * Ağaç. |
HEYTAL | Tilki. |
HEYTALE | (C.: Heyâtıl) Helva kazanı. |
HEYTELEK | "Gel" mânasınadır. |
HEY'UA | Kusmak, kay. * Yavaşlık. |
HEYUB | Azametli, heybetli, gösterişli. |
HEYULA | Zihinde tasarlanan korkunç hayal. * Gösteriş ve iriliği olduğu halde hiçbir te'siri ve değeri olmayan şey. * Eski felsefede: Eşyanın aslı ve gerçek olan kısmı. Madde. (Bak: Esir) |
HEYULÂNİYYUN | Maddeciler. |
HEY'URUR | Meşakkat, zahmet. |
HEYYİN | Kolay, sühuletli. |
HEYZ | Kırık kemik sarılıp ovulduktan sonra tekrar kırmak. |
HEYZA | Fazlaca kusma, istifra etme. * Tıb: Kolera hastalığı. |
HEYZALE | İnsan sesleri. * Cemaat, topluluk. * Çok asker. * Büyük deve. * Belinden aşağısı şişman olan kadın. |
HEYZAM | Bahâdır, kahraman. |
HEYZÜM | f. Kuru odun. |
HEYZÜM-PÂRE | f. Odun parçası. |
HEZ | Eğlence. Ciddi olmayan söz. |
HEZ' | Kırmak. |
HEZABİR | (Hizebr. C.) Arslanlar, esedler. * Yiğitler, kahramanlar. |
HEZAR | f. Bin. (1000) * Pek çok. * Bülbül. |
HEZARAN | f. Binler. Binlerce. Pek çok. * Bülbüller. |
HEZARDASTEN | (Hezârdestân) f. Bülbül. |
HEZAREN | Sıcak memleketlerde yetişen; ve baston, sandalye gibi şeyler yapmakta kullanılan bir cins kamış. |
HEZARFENN | f. Çok bilen, bir çok san'atı birden çok yüksek derecede yapabilen. * Minâre ustası. |
HEZARMÎH | f. Bin yerinden yamalı derviş hırkası. * Çok süslü. * Gök yüzlü. |
HEZARPA | f. Çok ayaklı, bin ayaklı. * Kırkayak. |
HEZARPARE | f. Bin parça, çok ufak. |
HEZARTABE | f. Güneş, şems. |
HEZARYAR | f. Bin defa. Bin kerre. |
HEZAZÎK | Süratle kat'etmek, çok çabuk kesmek. |
HEZB | (C.: Hizâb-Ehazıb) Yağmur damlası birbiri ardınca damlamak. |
HEZBE | (C.: Hüzub-Hizâb Hizabât) İri katreli yağmur. * Otu az olan yüksek tepe. |
HEZEC | Gök gürültüsü. * Güzel sesle şarkı söylemek. |
HEZECAT | (Hezec. C.) Yağmur çisiltisi. Yağmur sesi. |
HEZELİYAT | (Hezl. C.) Ciddi olmayan sözler. Saçma sapan konuşmalar. Deli saçması. |
HEZEYAN | Kötü sözler. Soğuk şakalar. * Sayıklama. Saçma sapan konuşma. |
HEZEYANAT | (Hezeyan. C.) Sayıklamalar. * Saçma sapan ve mânâsız konuşmalar. |
HEZF | Yaşlı devekuşu. |
HEZHAZ | Keskin kılıç. |
HEZHAZ | Aygırları boyunlarından sıkıp zebun eden yavuz aygır. |
HEZHEZE | Cisimlerin, hava yahut başka bir şey dokunmasiyle titremesi. |
HEZÎ | Ahmak. * Vakit, saat. |
HEZÎC | Ahmak kimse. * Süratle yürüyen kimse. |
HEZÎL | Zayıf, arık. Bitkin. |
HEZÎM | Sağanaklı yağmur. * Gök gürültüsü. * Koşarken kişneyen at. |
HEZÎMET | Bozgunluk, mağlubiyet. |
HEZÎZ | Deprenmek. |
HEZK | şiddetli gök gürültüsü. * Uçurmak. * Yuvarlamak. |
HEZL | Ciddi olmayan söz. Saçma, uydurma, yalan konuşmak. * Edb: Meşhur bir manzumeye lâtife tarzından nazım yapmak. Bu tarzda yapılan nazım. |
HEZLÂMİZ | Şaka ile karışık söz. Mizahlı kelâm. |
HEZL-GÛ | Şakacı. Lâtifeci, mizahlı söz söyleyen. |
HEZLİYÂT | (Hezl. C.) Mizah ve şakayla ilgili söz veya şiirler. |
HEZM | Çok çabuk kesmek. * Sür'atle yemek. |
HEZM | Bozma, mağlub etme, hezimete uğratma. * Sıkıştırma, sıkma, bir şeyi sıkıp ezme. |
HEZM | Seğirtmek. * Taze olmak. * Kırmak. |
HEZME | Elle basıldığında veya sıkıldığında oluşan çukur. |
HEZMELE | Bir cins yürüyüş. |
HEZR | Saçmasapan, boş ve mânâsız söz. |
HEZRA | (C.: Hezrât) Vurmak. |
HEZREME | Sür'atle okumak. Sür'atli kelâm. |
HEZZ | Hızlı okumak. * Süratli kesmek. |
HEZZ | Hareket ettirmek. Depretmek. Tahrik. |
HEZZ | Vurmak, dövmek. * Isırmak. |
HEZZA | İnsan topluluğu, hayvan sürüsü. |
HEZZAM | Keskin. |
HEZZAR | Devamlı saçmalayan adam. |
HEZZUZ | Keskin. |
HI | Arabça alfabede dokuzuncu harftir. Ebced hesabına göre 600 sayısına işaret eder. |
HIBA' | Atâ, bahşiş, hediye. |
HIBA | Yağmurdan korunmak için kurulan çadır. Tente. |
HIBAB | Sevişmek, muhabbet. |
HIBAB | (C.: Havâbibe) Hısımlık, yakınlık, akrabalık, karâbet. |
HIBALE | Kement. |
HIBAT | Yüzde olan dağ ve nişân. * Davarın ayağında ve uyluğunda yapılan işâret. |
HIBAZET | Ekmek yapma mesleği, ekmekçilik. |
HIBB | Muhabbet. * Habib. Yoldaş. |
HIBB | Bahadırlık, kahramanlık. * Gammazlık. |
HIBBE | Hımhım otunun tohumu. |
HIBHER | Galiz, kaba. |
HIBIK | Uzun, tavil. * Hızlı yürüyüşlü at. |
HIBK | Yellenmek. |
HIBNE | (C.: Hıben) Büyük çıban. |
HIBRAK | Yellenme. |
HIBRE | Tecrübe etmek, denemek, sınamak. |
HIBRE (HABRE) | (C.: Hıber-Hıberât) Yemeni, alaca renkli bez. |
HIBSE | Yaramaz, habis nesne. |
HIBTE | Azıcık süt. * Bir içim su. |
HIBVE (HUBVE) | (C.: Hubâ) Gökyüzüne yayılmış büyük bulut. * Dizlerini büküp, mak'adı üzerine oturup, elleri dizleri altından bağlamak. * Bele takılan şey. |
HICCE | (C.: Hıcec) Bir kere haccetmek. * Sünnet. |
HIÇKIRIK | t. Fazla yemekten ve asabi sebeplerden diyaframın kasılması ve akciğerlerdeki havanın şiddetli ve gürültülü bir şekilde dışarı atılması. * Boğaz tıkanacak surette ve derinden iç çekerek ağlama. |
HIDA' | Hile. |
HIDAC | Eksik, noksan. |
HIDANE | (Bak: Hızane) |
HIDARE | Oturma, ikamet. |
HIDEB | şişman gövdeli kimse. |
HIDEMAT | (Bak: Hidemat) |
HIDEMM | Bahşişi çok olan kimse. |
HIDÎV | f. Vezir, âsaf. * Kral nâibi. * Osmanlı Padişahı Abdülaziz zamanında (1861 - 1876) Mısır valilerine verilen ünvan. Sultan Abdülaziz, hıdîv ünvanını Büyük Fuad Paşa'nın arzusu üzerine ilk olarak Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın torunu olan İsmail Paşa'ya verdi. (8/6/1867) İsmail Paşadan sonra oğlu Tevfik Paşa, daha sonra da Abbas Hilmi Paşa, Mısır Hıdîvi oldular. Mısır hıdîvleri protokol bakımından şeyhülislâm ve sadrazam ile aynı derecede idiler. |
HIDÎVÂNE | f. Bir vezire veya Mısır hıdîvine yakışır şekil ve surette. |
HIDK | Kesmek. * İhâta etmek, kaplamak, içine almak. |
HIDN | Koltuk altından yan başına varana kadar, kucak. * Nahiye. * Canip, taraf. |
HIDR | Mâni, engel. * Perde, hâil. |
HIDRELLEZ | (Hıdırellez) Rumi Nisan ayının 23. gününe verilen addır. Bu tarih 6 Mayıs'a tekabül eder. Doğrusu Hızır ve İlyas'tır. |
HIFA' | Her şeyin örtüsü ve perdesi. * Kırba örtüsü. |
HIFAF | Yeyni, hafif. |
HIFAZ | Gayret. * Vefalılık. |
HIFAZ | Gelin düğünü. |
HIFF | Hafif, zayıf nesne. |
HIFFE | Yeynilik.Hafiflik, zayıflık. |
HIFRÎ | Bir otun adı. |
HIFŞ | Küçük ev. |
HIFY(E) | Yalın ayak yürümek. |
HIFZ | Saklama. Koruma. Siyanet. Muhafaza. * Ezber etmek. Hatırda tutmak. Kur'an'ı ezberde tutmak. |
HIFZ-I BİLAD U İBAD | Şehirlerin ve şehir ahalisinin korunması. |
HIFZ-I EMANET | Canı muhafaza etme. * Bırakılan emaneti koruma. |
HIFZ-I HUKUK | Hak ve hukukları muhafaza etme. |
HIFZ-I KUR'AN | Kur'an-ı Kerim'i tamamıyla ezberleme. |
HIFZ-ÜL LİSAN | Dili, günah ve lüzumsuz olan sözlerden korumak. Kötü ve fena sözlerden dilini muhafaza etmek. (İhtiyaçtan fazla söz söylememek mendubdur.) |
HIFZE | (C.: Hafâyiz) Gadap etmek, hiddetlenmek, kızmak. * Gayret etmek. |
HIFZISSIHHA | (Hıfz-üs sıhha) Sağlıklı yaşamak için doğrudan doğruya kişi ve içinde bulunan çevrenin sağlıkla alâkalı şartlarını tetkik edip inceleyen, gerekli tedbirleri olan ve bu çeşit çalışmalardan bahseden hekimlik kolu veya sağlık bilgisi. * Sıhhatini korumak. Sağlığını muhafaza etmek. |
HIKAB | Arap kadınlarına mahsus bir nevi kumaştır, onu bellerine kuşanıp süslerini ve zinetlerini ona takarlar. |
HIKB | (C.: Ahkâb) Uzun zaman, dehr. |
HIKBE | (C.: Hıkeb) Yıl, sene. * Seksen yıl. |
HIKD | Kin, buğz, adâvet. * İntikam almak için fırsat beklemek. |
HIKF | Kumun bir yere toplanıp yığılarak tepe gibi olması. |
HIKK(A) | (C.: Hukuk - Hıkâk) Üç yaşını tamamlayıp dördüne girmiş deve. |
HIKMIK ETMEK | t. Bir işten veyahut bir suale cevap vermekten kaçınmak için esassız bahaneler ileri sürmeye çalışmak. Tereddütlü davranmak. |
HILA' | Göze çekilen sürme. |
HILAB | Yırtıcı hayvan veya yırtıcı kuş pençesi. |
HILABE | Aldatmak, hud'a. |
HILACE | Hallaçlık. |
HILAF | (C.: Ahlâf) Söğüt ağacı. * Muhalefet etmek, karşı gelmek. |
HILAL | (C.: Ahılle) Diş arasını ayıklamakta kullanılan nesne. Dostluk. |
HILAS | Kara ile ak arasında olan çocuk. |
HILAS | Her nesnenin dibine çöken ağırlığı. |
HILB | Kalble karın arasında olan perde. |
HILBİD | Küçük deve. |
HILF | Birbirine yardım etmek. * Ahdetmek. |
HILF | Meme başı. |
HILFE | Muhalefet etmek, karşı gelmek. * Biri gidip diğeri geriye gelmek. * Biçildikten veya yandıktan sonra biten ot. * Sonra biten yemiş. |
HILK | Boğaz balgamı. |
HILK | Hükümdar mührü. * Çok mal. |
HILKID | Kötü ahlâklı ve ağır ruhlu kimse. |
HILKÎ | (Bak: Hilkî) |
HILL | Helâl. * Kâbe ile mikat arası. |
HILLE | Mekân ismi. "Büluğ" mânâsına mastar. |
HILLE | Kılıç gediği. |
HILLÎFÎ | Bir kimseyi yerine bırakmak. |
HILM | Dost. |
HILS | (C.: Ahlâs) Yünden veya kıldan yapılan ve palas denilen döşek. * Büyük ve kuvvetli olan dişi deve. |
HILT | Bir şeye karışık, karışmış bulunan. * Eski tıbda: Ahlât-ı erbaa (Kan, salya, safra, dalak) dan birisi. * Soyu, nesebi karışık kimse. |
HILT-I MAHMUD | Vücudun sağlam ve sağlıklı oluşu. |
HILT-I REDÎ | Vücudun hastalanmasına sebebiyet veren madde. * Bir şeye karışmış olan şey. |
HILTA | İşret. * Muaşeret. |
HILYE | Güzel sıfatlar, iyi hasletler. * Süs, zinet. * Peygamberimiz Hz.Muhammed'in (A.S.M.) evsafı ve bundan bahseden kitab. |
HIM' | Kurt. * Hırsız. |
HIMA | Kimsenin giremediği mahfuz otlak. * Sultan için korunup hıfz edilen çayır. |
HIMAM | Ölüm, mevt. |
HIMAR | (C.: Hamir - Humur) Eşek. |
HIMAR | (C.: Humr-Humur) Kadınların başlarına sardıkları bez. |
HIMARE | (C.: Hamâyir) Ayak üstü. * Havuzun etrafına koydukları taş. * Avcıların av vurmak için çevrelerine ev gibi dizdikleri taşlar. |
HIMAS | Karnı aç kimseler. |
HIMASA | İnce bellilik. |
HIMBIL | Budala ve miskin. |
HIMDID | Havuz dibinde olan döşeme. |
HIMHIM | Burundan konuşan. Sesleri burnundan çıkararak konuşan kimse. * Burnundan çıkan ses gibi boğuk. * Arap diyarında biten bir ot. * Çok siyah. |
HIMLAK | (C.: Hamâlik) Gözün etrafı. |
HIMRE | Bir şeyin bozulup şekil değiştirmesi. |
HIMS | Üç gün deveyi susuz bırakıp, dördüncü günü su vermek. * Alaca yemeni bez. |
HIMTAT | Ot arasında olur bir nakışlı böcek. |
HIMVE | Hastanın yemek yememesi. |
HIMYE | Tıb: Hastanın, hekim tarafından verilen ilaçlarla kanaat edip ve tavsiyelerine uyup o hududun dışına çıkmaması. |
HIMYET | Yemek yememek. Perhiz yapmak. |
HINA (HINNÂ) | Kına. |
HINAF | Devenin yulardan burnunu çözmesi. * Deve bileğinde olan yumuşaklık. |
HINAÎ | Kına satan, kınacı. |
HINAK | (Hanak. C.) Kızmalar, darılmalar, kin tutmalar, haset etmeler. |
HINAK | İdam ederken boyna geçirilen ip. |
HINAS | (Hünsâ. C.) Kendisinde hem erkeklik ve hem de dişilik özelliği taşıyanlar. |
HINAT | (Hınta. C.) Buğdaylar. |
HINATA | Buğday satmak. |
HINAYE | Burun ucu. |
HINC | Her nesnenin aslı. * Meyl ettirmek, eğmek, yöneltmek. |
HINCAHINÇ | Ağzına kadar ve tıka basa dolu. Dopdolu. (Bu tabir bir yer veya taşıt için kullanılır.) |
HINCER | (C.: Hanâcir) Hançer. |
HINDELİS | Ağır yürüyüşlü deve. |
HINDİS | (C.: Hanâdis) Katı karanlık. |
HINEZKAR | Kısa boylu kişi. |
HINN | Cinden bir tâife. |
HINNA | Kına. Saça, sakala veya kadınların, parmaklarının uçlarına sürdükleri sarımtırak pembe boya ve bunun esası olan toz. |
HINNAB | Uzun boylu. |
HINNUS | (C.: Hanânis) Hınzır eniği. |
HINS | Bâtıldan hakka veya haktan bâtıla meyletmek. Yeminini bozmak. Günah. |
HINS-I YEMİN | Yemininde durmayıp bozmak. Nakz-ı ahd da denir. |
HINSIR | Küçük parmak. Serçe parmak. |
HINSÎR | Alçak, soysuz, âdi. |
HINTA | Buğday. |
HINTAR | Çok acıkmak. |
HINYE | Yay. |
HINZAB | Kısa boylu. * Yaban havucu. |
HINZIB (HUNZEB) | Kokmuş et parçası. Bir lâkap. |
HINZIR | (C.: Hanâzır) Domuz. (Beğenilmeyen birisine hakaret için mecazen söylenir.) * Pis ve katı kalbli kimse. |
HINZİMAN | Cemaat, topluluk. * Taife. |
HINZÎRE | (C.: Hınzırât) Hileci ve fitnekâr kadın. * Dişi domuz. |
HINZİYAN | Faydasız ve mânasız sözler konuşan. |
HINZÎZ | (C.: Hanâzız) Enenmemiş veya enenmiş erkek davar. |
HIR | Hırıltı. * Kavga, dövüş. |
HIRA | Mekke-i Mükerreme'nin civarında bulunan ve Hz. Peygamber'e (A.S.M.) ilk vahyin geldiği mağaranın ismidir. Bu mağaranın bulunduğu dağa Hırâ dağı denildiği gibi, Harrâ veya Cebel-i Nur da denilmektedir. |
HIRA | Zayıf, cılız. * Küçük, ufak. |
HIRABE | Deve hırsızlığı yapmak. |
HIRAFE | Acılık. * Tezlik. |
HIRAK | Hareket. |
HIRAM | f. Sallanma, salına salına naz ve edâ ile yürüme. |
HIRAMAN | f. Salınarak naz ve edâ yaparak yürüyen. |
HIRASET | Koruma. * Bekleme, bekçilik etme, muhafaza etme. |
HIRAŞ | f. "Tırmalayan, kazıyan" anlamıyla bileşik sıfatlar yapar. Meselâ: Dil-hıraş : Gönlü tırmalayan, inciten. Samia-hırâş : Kulak tırmalayıcı. |
HIRBA | Bukalemun adı verilen keler cinsi. * Güneşin bulutlara aksetmesinden hasıl olan renkler. |
HIRBAK | Sahabeden bir kimsenin adı ki, ona "Zülyedeyn" de derlerdi. * Def'etmek, kovmak. * Yellenmek. |
HIRBAŞ | Fesâd vermek. * Acı bir ot. |
HIRBÜRE | Kavun. |
HIRÇIN | Pek inatçı, titiz. |
HIRDAVAT | Ehemmiyetsiz şeyler, öteberi. * Demirden mâmul eski âlet. (Bak: Hurdevat) |
HIRED | f. Akıl, fikir, zihin. İnsandaki düşünce ve anlayış kuvvesi. |
HIRED-ÂMUZ | Öğreten, öğretici, muallim. |
HIRED-ÂŞUB | f. Akıl dağıtan. |
HIRED-FERSA | f. Akıl yorucu. |
HIRED-MEND | (C.: Hıredmendân) f. Akıllı, anlayışlı. |
HIRED-MENDÎ | Akıllılık. |
HIRED-PESEND | Akıllı, zîakıl, düşünen. |
HIRED-SUZ | f. Şaşırtıcı, akıl yakıcı. |
HIRFET | Geçinmeğe medar (sebeb) olan iş, san'at. Devamlı meşgul olunan iş. |
HIRFU' | Pamuk. |
HIRIZMA | Azgın hayvanların ağzına veya ayının burnuna takılan demir halka. |
HIRÎD | f. Satın alma. |
HIRÎDAR | f. Alıcı, müşteri, tâlib. |
HIRÎDE | f. Satın alınan, satın alınmış. |
HIRİSTİYANLIK | (Bak: İsevî) |
HIRK (HIRRÎK) | Cömert, kerim. |
HIRK | Törpülemek. * Kızgınlıktan dolayı dişini gıcırdatmak. * Bir şeyi dürtmek. |
HIRKA | Bez parçası. Bezden mâmul elbise. * Tas: Mânen dünya zevk u safâsından çekilip kendini ibadete verenlerin elbisesine hırka-i tecrîd denir. |
HIRKA-İ SAADET | Cenab-ı Peygamber'in (A.S.M.) İstanbul'da Topkapı Sarayı'nda gümüş sandık içinde muhafaza edilen hırkasıdır. Mısır'ın fethi üzerine Mekke Şerifi tarafından diğer emanat-ı mübareke ile beraber Yavuz Sultan Selim Han'a hediye edilmiştir. Hırka-i Şerif de denir. (O.T.D.S.) |
HIRKA-İ SAADET DAİRESİ | İstanbul'da Topkapı Sarayı'nda "mukaddes emanetlerin" bulunduğu yer. Burada yüzyıllardan beri, başta Peygamberimiz Hz.Muhammed'in (A.S.M.) hırkaları olmak üzere İslâmî nitelikte birçok mukaddes eşya saklanmaktadır. Bu eşya Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim tarafından, Mısır'ın fethinden (1517) sonra İstanbul'a getirilmiştir. |
HIRKA-İ ŞERİF | (Bak: Hırka-i Saadet) |
HIRKAPUŞ | f. Hırka giyen, derviş. |
HIRKAPUŞANE | f. Fakircesine, dervişçesine. |
HIRKAPUŞÎ | f. Fakirlik, dervişlik. |
HIRKAT | Hararet, sıcaklık, yanma. |
HIRMAN | Mahrumluk, mahrumiyet. * Ümitsizlik, ye's. |
HIRMAN | Yalan, kizb. |
HIRMELE | Akılsız kadın. |
HIRNIK | (C.: Harânik) Tavşan yavrusu. * Bir şâire kadın. |
HIRPADAK | Birdenbire, hemencecik. * Uygun bir şekilde, münâsib bir tarzda. Tıpatıp. |
HIRPANÎ | f. Derbeder, perişan kılıklı, pejmürde. |
HIRRAN | Boyun eğen, itaat eden, muti. |
HIRRE | Susuzluk. |
HIRRÎC | Bir kimsenin çıkardığı nesne. |
HIRRÎF | Acılığından dili acıtan nesne. |
HIRRİK | (C.: Ehrak - Hurrak - Huruk) Cömerd, kerim. Zarif. |
HIRRİT | (C.: Harârit) Delil. * Hâzık. * Mâhir, maharetli. |
HIRS | Aç gözlülük. Tamahkârlık. * Kızgınlık. * Şiddetli istek, arzu. * Azgınlık.(Hırs ile aculiyet sebeb-i haybettir. Zira, müretteb basamaklar gibi fıtrattaki tertibe, teselsüle tatbik-i hareket etmediğinden haris muvaffak olamaz... M.)(Arkadaş! Esbab ve vesaiti insan kucağına alıp yapışırsa, zillet ve hakarete sebep olur. Meselâ: Kelp, bütün hayvanlar içerisinde birkaç sıfat-ı hasene ile muttasıftır ve o sıfatlar ile iştihar etmiştir. Hattâ sadakat ve vefâdarlığı darb-ı mesel olmuştur. Bu güzel ahlâkına binaen, insanlar arasında kendisine mübarek bir hayvan nazarıyla bakılmağa lâyık iken, maalesef insanlar arasında mübarekiyet değil necis-ül-ayn addedilmiştir.Tavuk, inek, kedi gibi sair hayvanlarda, insanların onlara yaptıkları ihsanlara karşı şükran hissi olmadığı halde, insanlarca aziz ve mübarek addedilmektedirler. Bunun esbabı ise, kelpte hırs marazı fazla olduğundan esbab-ı zâhiriyeye öyle bir derece ihtimam ile yapışır ki, Mün'im-i Hakiki'den bütün bütün gafletine sebep olur. Binaenaleyh, vasıtayı müessir bilerek Müessir-i Hakiki'den yaptığı gaflete ceza olarak necis hükmünü almıştır ki tâhir olsun. Çünki hükümler, hadler günahları affeder. Ve beyn-en-nâs tahkir darbesini, gaflete keffaret olarak yemiştir.Öteki hayvanlar ise, vesaiti bilmiyorlar ve esbaba o kadar kıymet vermiyorlar. Meselâ: Kedi seni sever, tazarru eder. Senden ihsanı alıncaya kadar. İhsanı aldıktan sonra öyle bir tavır alır ki, sanki aranızda muarefe yokmuş ve kendilerinde sana karşı şükran hissi de yoktur. Ancak Mün'im-i Hakiki'ye şükran hisleri vardır. Çünki, fıtratları Sânii bilir ve lisan-ı halleriyle ibadetini yaparlar. Şuur olsun olmasın...Evet kedinin "Mır-mır" ları "Yâ Rahim! Yâ Rahim! Yâ Rahim!" dir. M.N.) |
HIRS-I CAH | Makam ve rütbe hırsı. |
HIRS | (Hurs) Takdir, kıyas. * Altın veya gümüşten halka. |
HIRS | Ayı. |
HIRS | Saklamak. |
HIRS-BEÇE | Ayı yavrusu. |
HIRSEK | f. Ayı yavrusu. |
HIRSEME | Ayakkabının başı. |
HIRSİYE | Geceleyin çalınan koyun. |
HIRŞA' | Yılan derisi. * Yumurtanın üst kabuğu. |
HIRT | Erkek keklik. * Hastalıktan dolayı, kesilmiş gibi parça parça olan bulaşık süt. |
HIRTOPOZ | (Argo) Anlayışsız, kaba, ahmak kimse. |
HIRTİT | Kereviz. |
HIRVANÎ | Tar: Düz yakalı önü ilikli bir çeşit elbisedir. Şehzade Abdülmecid'in okumağa başlamasından dolayı yapılan törende, yakınlarının bu elbiseyi giymeleri istenmiş ve bu husus, devletin resmi gazetesi olan Takvim-i Vekayi'de tebliğ edilmişti. |
HIRVAT | Hırvatistan halkından veya bu halkın neslinden olan kişi. |
HIRVATÎ | Tar: Sipahilerin başlarına giydikleri külâh tarzındaki başlık. |
HIRZ | Melce'. Sığınılacak yer. * Tılsım. Cenab-ı Hakk'ın muhafaza etmesine dair yazılı duâ. * Fık: Bir malın âdet üzere muhafazasına mahsus yer. * Muhafaza etmek. |
HIRZ-I CAN | Bağrına basıp canı gibi korumak. Canı koruyan. Canını teslim ederek sığınmak. |
HIRZ-I BİGAYRİHÎ | Aslında eşya saklamaya mahsus olmayan, izin almadan girilebilen ve konacak malların yanında muhafızı olan yer. (Yol, mescid, meydan gibi) |
HIRZ-I BİNEFSİHÎ | İçerisinde mal ve eşya saklamak için yapılmış, hazırlanmış ve içine izinsiz girilemiyen ev, dükkân, çadır, depo vs. gibi mahaller. (Kasa, sandık, dolap, çuval da bu hükümdedir.) |
HISA | (C.: Ahsâ) Sığır tersi. |
HISA' | Hayvanın hayalarını çıkarma, eneme, burma. * İnsanı hadım etme. |
HISAL | (Haslet. C.) Hasletler, huylar, tabiatlar. Ahlâk. |
HISAL-İ HAMÎDE | Medhe ve övülmeğe lâyık güzel huylar, güzel hasletler.(...Dost ve düşmanın ittifakı ile ahlâk-ı hasenenin, şahsında en yüksek derecede; ve bütün muamelâtının şehadetiyle secâyâ-yı sâmiye, vazifesinde ve tebligatında en âlî bir derecede ve din-i İslâmdaki mehasin-i ahlâkın şehadetiyle, şeriatında en âlî hısal-i hamîde, en mükemmel derecede bulunduğuna ehl-i insaf ve dikkat tereddüd etmez. S.) |
HISAM | Düşmanlık, çekişmek, kavga, mücâdele. |
HISAN | Aygır, at. |
HISAN | (Hasna. C.) Güzel kadınlar veya kızlar. |
HISAN | Mümtaz kimseler, seçkin kişiler. |
HISANE | Berklik, sağlamlık, sertlik, muhkemlik. |
HISAS | Hisseler. Paylar. Nasipler. * Kıssadan alınan dersler. |
HISASE (HISSE) | Kabahat. * Alçaklık, denâet. |
HISB | Ucuzluk, bolluk. |
HISB | Yay avazı. Ok atma sırasında yaydan çıkan ses. |
HISIM | Soyca ve evlenme neticesinde aralarında bağ bulunanların beheri. Akraba. |
HISN | Kale. Hisar. Sığınmağa, korunmağa mahsus sağlam yer. |
HISN-I HASÎN | Çok kuvvetli, en sağlam korunma. |
HISREM | Koruk. * Bahil kimse. |
HISREME | Üst dudağın derisinin sarkık olması. |
HISS | Noksan, eksik. |
HISS | (C.: Hısas) Nasip, hisse. |
HISSA | (Bak: Hisse) |
HISSAN | Mümtaz ve belirli kimseler. Tanınmış iyi kimseler. Ekâbirler. |
HISSET | (Bak: Hisset) |
HISSÎS | Hâslık. |
HISSÎSA | Bir kimseye, bir şeye mahsus olan hâl. |
HISVE (HISYE) | (C.: Haseyât) İki avuç dolusu. * Azeryun otu. |
HIŞ'A | Doğum anında ölen annenin karnı yarılarak çıkarılan çocuk. |
HIŞAŞ | Başı küçük adam. * Küçük başlı yılan. * Devenin burnuna geçirdikleri burunduruk. * Kuşlardan, dimağı olmayan. * Çuval. * Cânip, taraf. * Sinir. |
HIŞF | Geyik yavrusu. |
HIŞIR | Kavun ve karpuzun kabuk kısmı. * Olgunlaşmamış kavun. * Kötü bir tabaklama neticesinde, bazı kısımları sert kalan deri. * Mc: Kaba, görgüsüz ve salak kimse. |
HIŞM | f. Öfke, hiddet, gazap, kızgınlık. |
HIŞM-ÂLUD | (Hışm-gîn, Hışmîn, Hışm-nâk) Kızgın, öfkeli. |
HIŞM-GÎN | f. Dargın, öfkeli, kızgın, darılmış, gücenmiş. |
HIŞM-NÂK | f. Kızgın, öfkeli, hiddetli, hışımlı. |
HIŞT | Küçük mızrak şeklinde, ortasında ipten örtülü bir halka olan ve orta parmağa geçirilerek atılan eski bir savaş âleti. * Kerpiç. * Tuğla. |
HIŞT-I HAM | Ham kerpiç. Tam pişmemiş kerpiç. Güneşte kurutulan kerpiç. |
HIŞT-I PUHTE | Fırında pişirilmiş tuğla. |
HIŞTEK | f. Küçük kerpiç. |
HIŞT-TABE | f. Tuğla ocağı. |
HIŞT-ZEN | f. Kerpiç veya tuğla yapan kimse. |
HIŞV | Geyik buzağısı. |
HIT' | Suç, günah. Günah işlemek. |
HITAB | Sözü âşikâre ve yüzüne söylemek. * Seninle gayrin arasında olan kelâm. |
HITABET | Hatiplik etmek. |
HITABİYYE | Rafizî taifesinden bir bölük cemaat. |
HITAM | (C.: Hutum) Dizgin, yular. |
HITAN(E) | Sünnet etmek. |
HITAR | (Hatar. C.) Tehlikeler, hatalar. |
HITAR | Misli, benzer, denk, eş. * Bir çevreyi ihâta edip çevresini dolaşan nesne. |
HITAT | (Hıtta. C.) Ülkeler, memleketler, diyarlar. |
HITBAN | Ebucehil karpuzu. |
HITBE | Huk: Bir kadının nikâhına talib olmaktır. Evlenmeyi taleb eden erkeğe: "hâtıb", evlenmesi taleb edilen kadına da "mahtube" denir. |
HITR | Az miktar vermek. |
HITR | (C.: Ahtâr) Boya otu. * Çok miktar deve. * Suyu çok olan süt. |
HITRE | Azıcık vergi. |
HITTA | Günahlardan istiğfar etmek. * Başkasının üzerinden suçluluğu kaldırmak. * (C.: Hıtat) Diyar, ülke, memleket. |
HITTA-İ CESİME | Büyük ülke. |
HIVA' | (C.: Ahviye) Suya yakın toplanmış evler. * Kaplayıp, toplayıcı olan. |
HIVAN | (C.: Huvn) Sofra. |
HIVAR | Cevap vermek. |
HIVEL | Zeval. * Bir yerden başka yere intikal, tahavvül etmek. |
HIVKAL | Zayıf olmak, zayıflamak. |
HIYABAN | f. Cadde. İki tarafı ağaç dikili yol. Bahçe yolu. İki tarafı ağaçlı muntazam yol. * Ortasından su akan ağaçlık yer. * Tahrân'da büyük bir caddenin adı. |
HIYABE | Ümitsiz ve mahrum olmak. |
HIYAKE | Dokumak. |
HIYAL | Hayvanın kısır olması. |
HIYAM | (Hayme. C.) Çadırlar. |
HIYANAT | (Hıyanet. C.) Hıyanetler, hâinlikler, kahpelikler. |
HIYANET | Hâinlik. Vefasızlık. İtimadı kötüye kullanmak. Sözünde durmayıp oyun etmek. |
HIYANET-İ VATAN | Vatan hainliği. Vatana hıyanet etme. |
HIYANETEN | Kötülükte bulunarak, hıyanet ederek. |
HIYANETKÂR | Hıyanet eden. Hâin. |
HIYAR | Hayırlılar. * (C.: Hıyârât) Huk: Bir işi yapıp yapmamada serbestlik. Genel olarak bir anlaşmadan vaz geçme. Hususi bir sözleşmenin fesh veya tasdiki. Muhayyerlik. Kendisinde böyle muhayyerlik bulunan kimse, yaptığı bir akdi diğer tarafın rızasına hâcet kalmaksızın bozabilir. |
HIYAR-I AYB | Bir şeyde mevcud olan bir kusurun akitten sonra meydana çıkmasından dolayı âkitlerden biri için sabit olan muhayyerliktir. |
HIYAR-I RÜ'YET | Bir şey hakkında görülmeden yapılan bir akitten dolayı, âkitlerden biri için görüldüğü zaman sabit olan muhayyerliktir. |
HIYAR-I ŞART | Âkitlerden birinin veya herbirinin akdi, muayyen bir müddet içinde fesh veya icazetle infaz edebilmek hususunda muhayyer olmasıdır. |
HIYAR-I TAĞRİR | Âkitlerden birinin diğer taraftan aldatılarak bir malı gabn-ı fâhiş ile satmasından veya satın almasından dolayı satış muamelesini fesh hususunda muhayyer olmasıdır. |
HIYAR-I VASF | Bir akitte vücudu şart kılınan veya örfen meşhud bulunan mergub bir vasfın mevcud olmaması sebebiyle âkitlerden biri için sabit olan muhayyerliktir. (Sağılır diye satılan bir ineğin, sütten kesilmiş olması gibi.) |
HIYARAT | (Hıyâr. C.) İslâm hukukunda alışveriş meselelerine ait muhayyerlik hususları. |
HIYARE | Otsuz, otu olmayan yer. |
HIYASA | Kulak halkası. * Dar etmek, darlaştırmak. * Dikmek. |
HIYAT | (Hâit. C.) Perdeler. Mânialar. |
HIYAT | İplik. İbrişim. * İğne. |
HIYATA | Hıfzetmek, korumak, muhafaza etmek. |
HIYATA (HIYATET) | Terzilik, dikiş dikme işi. * Tıb: Ameliyat esnasında kesilip yarılan yerin tekrar kaynaması için dikilmesi. * Ameliyatta dikiş için kullanılan bağırsak ve benzeri şeylerden yapılan iplik. |
HIYATET-HANE | f. Dikimevi, dikişevi, terzihane. |
HIYAZ | (El-hıyaz) Havuzlar. * Kadınlarda aybaşları, hayız kanları. |
HIYAZ(A) | Suya dalmak. |
HIYAZET | İlâve etmek, toplamak. |
HIYERE | Beğenme, seçme. Benzerlerinden ayırma. * Seçkin, seçilmiş, beğenilmiş, ayrılmış. |
HIYERE-İ NÂS | Seçkin kimseler, mümtaz kişiler. |
HIYERE | Küfe yakınında bir şehrin adı. |
HIYFET | Korku. Gizlilik ve havf. |
HIYRE | f. Fersiz ve donuk göz. |
HIYRE-BAHŞ | f. Göz kamaştıran, aklı durduran. |
HIYRE-ÇEŞM | f. Kamaşık ve donuk gözlü. * Cesur, atılgan. * İnatçı, muannid. * Utanmaz, hayâsız, arsız. |
HIYRE-DEST | f. Aldığı işi bozar olan (kimse.). Eli sakar kişi. |
HIYRE-GÎ | f. Kamaşıklık, donukluk (göz hakkında). Şaşkınlık. |
HIYRE-KÜŞ | f. Sevilen, mahbub, sevgili. * Haksız yere adam öldüren. |
HIYRE-RE'Y | f. Reyi zararlı olan, kötü reyli. |
HIYRE-SER | f. Sersem, alık. |
HIYRE-SERANE | f. Alıkçasına, sersemcesine. |
HIYRE-SERÎ | f. Alıklık, sersemlik. |
HIZ | Sür'at, çabukluk.* Gayret, şevk. * Fiz: Alınan yolun zamana oranı. |
HIZAB | Birşeyi boyamak için hazırlanmış terkib. |
HIZAC | Büyük tuluk. |
HIZAD | Dikensiz ağaç. |
HIZAK | (Hızka. C.) Yığınlar, kalabalıklar. |
HIZANE | Bir şeyi bir şeye ilâve etmek. * Fık: Hak ve salâhiyeti haiz olan kimsenin belirli müddet zarfında çocuğunu besleyip büyütmek ve terbiye etmek üzere yanında bulundurması. * Bir şeyi kucağına almak. |
HIZAR | Bahçe çevresine yapılan duvar veya çit. |
HIZB | (C. Ehzâb) Erkek yılan. * Ok atarken yaydan çıkan ses. |
HIZC | (C.: Ehzâc) Devenin içtiği havuzun dibinde kalan su. * Ateş yakmak. |
HIZECR | (C.: Hazâcir) Karnı büyük kişi. |
HIZF | (Bak: Hazf) |
HIZIR (A.S.) | İkinci tabaka-i hayat mertebesine mazhar olan ve Kur'an-ı Kerim tefsirlerinde ismi zikredilen bir zât-ı kerim. (Bak: Meratib-i hayat) |
HIZK (HİZAK) | Zeyreklik, akıllılık. * Ustalık, mahâret. |
HIZK | Kuşun terslemesi. |
HIZKA | Yığın, kalabalık. |
HIZLAN | Müflis olmak. İflas etmek. |
HIZLAN | Rezil olma. Rüsvaylık. * Aşağı düşmek. * Muâvenetini, yardımını terk etmek. |
HIZVE | Kadının, kocası yanında hürmetli, izzetli ve mertebeli olması. |
HIZY | Hor ve zelil olmak. * Rüsvay olmak. |
HIZZET | Mertebe, menzile, derece. |
HİBA | Bahşiş. * Kadına kocasından kalan hisse. * Vergi. |
HİBA | (C.: Ahbiye) Abadan veya keçeden yapılmış göçebe çadırı, oba. |
HİBAB | Dostluk, sevmek. (Bak: Hubb) * (Habb. C.) Tohumlar, taneler. * Haplar. |
HİBAB | Neşat, sevinç, sürur. |
HİBAK | Yarpuz otu. * Yelmek. |
HİBAL | (Habl. C.) Urganlar. İpler, halatlar. |
HİBALE | (C.: Habâil) Maddi ve manevi şeylerde tuzak, ağ. * Kement, bağ. |
HİBALE-İ İZDİVAC | Evlilik bağı. |
HİBALE-İ TELBİSAT | Gizli, kamufleli tuzak. |
HİBAS | Su bendi. |
HİBAT | (Hibe. C.) Bağışlar, hibeler. |
HİBB | Kurnaz, aldatıcı, hileci kimse. |
HİBB | Seven. Dost. Muhabbet eden, arkadaş. |
HİBBAN | (Hibb. C.) Mahbublar, sevgililer. |
HİBBE | (C.: Hibeb) Yırtık ve eski kumaş parçası. Paçavra. |
HİBE | Bağışlamak. Parasız ve karşılıksız vermek. Bağışlanan şey. * Hal ve şân. |
HİBE | (C.: Hıbeb-Hıbâb) Yaban otlarının tohumu. |
HİBEB | Habbler. Taneler, tohumlar. (Hubub da denir) |
HİBEB | (Hibbe. C.) Paçavralar. Kesilmiş bez veya kumaş parçaları. |
HİBEK | (C.: Hubük) Rüzgârın lâtif estiği zaman denizde veya kumda meydana getirdiği yol yol kırıntılar ve dalgacıklar. Saçların kıvırcıklığından hâsıl olan dalgalanmalar. Kelimenin aslı olan "habk" sıkı bağlayıp muhkem kılmak; ve kumaşı sıkı, sağlam ve üzerinde san'at eseri zahir olacak vecihle güzel bir zemin üzere dokumak mânasına gelir. (E.T.) |
HİBE-NAME | f. Bir kimseye birşey hibe edip bağışlamak üzere yazılan kâğıt. |
HİBL | Yaşlı, ihtiyar. * Uzun boylu kimse. * Büyük deve. |
HİBLA' | Yeyici, yiyen. * İt, köpek, kelb. |
HİBR | (C.: Ahbâr - Hubur) Yahudi âlimi. * Salih âlim. * Sürur. * Ni'met. * Mürekkeb. * Eser, nişâne. |
HİBRE | (Hibret) Bir şeyin iç yüzünü hakkı ile bilmek. |
HİBRİR | (C.: Habârîr) Dağ çiçeği. |
HİBRİYYE | Kepek. |
HİBRİZİYY | Acem askerlerinden şanlı bir süvârinin adı. |
HİBS | Suyun aktığı yöne konan ve içinde su biriken ağaç veya taş. |
HİBT | (Bak: Hebt) |
HÎC | Deveyi azarlama ve zecir sesi. |
HİCA | Bulmaca, bilmece. |
HİCA' | Hicvetme, yerme. Birisi hakkında alay eder tarzda yazılar yazma. |
HÎCA | (Bak: Heycâ) |
HİCA | Akıllı. * Münasib, lâyık. |
HİCAB | Perde. Örtü. Hâil. * Utanma. Kendini kusurlu bilip insanlar arasından çekilmek. * Men'etmek. * Allah ile kul arasındaki perde. * Setretmek. Gizlemek. |
HİCAB-I ÇİHRE | Yüz örtüsü. |
HİCAB-I EBR | Bulut perdesi. |
HİCAB-I HÂCİZ | (Hicab-ı sadr) Tıb: Göğüs ile karın uzuvlarını birbirinden ayıran perde, zar. Diyafram. |
HİCAB-I KALB | Kalbin boşlukları arasındaki zarların her biri. |
HİCAB-I MEŞİMÎ | Rahim zarı. Ana rahminde cenini saran zar. |
HİCAB-I MÜSTABTIN | Tıb: Plevra. |
HİCABAT | (Hicab. C.) Perdeler. * Tılsımlar. |
HİCAB-AVER | f. Hicab verici, utandırıcı. |
HİCABET | Kapıcılık. Perdecilik. * Teşrifatçılık, mabeyncilerin mesleği. Saray memurluğu. * Ortaçağ islâm devletlerinde vezirlik. * Kâbe perdeciliği. |
HİCABÎ | Zar ve perde ile alâkalı ve ona müteallik. Perde ve örtüye âit. * Mahcub. Utangaç. |
HİCAC | Hüccet, delil, senet göstererek muaraza ve mübahase eylemek. * Tıb: Göz çukuru ve kaş kemiği. |
HİCAL | (Hacle. C.) Gerdekler, gelin odaları. * Çadır kapısına asılan kalın perde. |
HİCAL | (Hecl. C.) Uçurumlar, derinlikler, yarlar, çukurlar. |
HİCAM | Hayvanlara takılan ağızlık. |
HİCAME | Deve ağzına ısırmasın diye takılan ağızlık. |
HİCAN | İyi, kerim kimse. * Güzel ve beyaz deve. |
HİCAR | (Hacer. C.) Taşlar. |
HİCAR | Aygır atın ön ayağını arka ayağının birisine sağlamak. * Devenin ayağını bileğinden semer ağacına bağladıkları ip. |
HİCARE | (C.: Hıcer) Su üstünde olan kabarcık. * Taş. |
HİCAZ | Arabistan'da Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere'nin bulunduğu mıntıka. |
HİCAZ DEMİRYOLU | Şam'dan Hayfa'ya kadar uzanan demiryolu. Yapımına 1900'de başlanan bu demiryolunun uzunluğu 1465 km, genişliği ise 1050 m. idi. Başlıca özelliği tamamıyla İslâm dünyasının yardımı ile yapılmış olmasıdır. II.Abdülhamid zamanında yapılan bu demiryolu 1908 yılında tamamlanmıştır. |
HİCAZ DEMİRYOLU MADALYASI | Şam-Hicaz demiryolunun yapımı için para yardımı bulunanlarla, demiryoluna ait işlerde hizmetleri görülenlere verilmek üzere II.Abdülhamid tarafından çıkartılan üç ayrı madalya. 16.9.1902 tarihli nizamname ile çıkarılan bu madalyanın bir tarafında "Hamidiye Hicaz demiryoluna hizmet eden hamiyyetmendâna mahsus madalyadır." ibaresi; diğer yüzünde defne dalında bir çelenk içinde Abdülhamid II'in "El-gazi" tuğrası, altta ise lokomotif şekli vardı. Bu madalyalar: Altun, gümüş ve nikel olmak üzere üç çeşitti. |
HİCAZÎ | (Hicaziyye) Hicaza mensub. Hicazla alâkalı. * Hicazlı Arap. |
HİCCE | Bir defa hacca gitmek. |
HİCCET-ÜL VEDÂ' | Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın dâr-ı âhirete teşrifinden bir sene evvelki son vedâlaşma haccı. |
HİCCÎRA | Âdet, usul, kaide. |
HİCCİRA' | Şân. * Zât. * Âdet. |
HİCCİRE | Âdet. * Halk. |
HİCER | Her nesnenin kenarı. |
HİCHİC | Tatlı su. * Erkek koyun. |
HİCİR | Başkalarından üstün ve faziletli olan. Bir kimsenin sireti ve mesleği. Huy, âdet, tabiat. |
HİCİV | (Bak: Hicv) |
HİCR | (Hicir) Men'etmek, bırakmak. * Şer'an haram olan şey. * Semud Kavmi'nin bulundukları vadinin ismi. (Bak: Hacr) |
HİCR SURESİ | Kur'an-ı Kerim'in 15. suresidir. |
HİCR | Ayrılık. * Başkalarından ayrı fâzıl ve üstün kimse. * Sayıklama. |
HİCRAN | Uzaklaşma. Ayrılık. Ayrılıktan gelen keder, sızı, acı. Dostluğu ve ülfeti kesmek. |
HİCRAN-I LÂ YEZALÎ | Sonsuz ayrılık. Ayrılıktan gelen sonu gelmez üzüntü. |
HİCRAN-MEAL | Hicran bildiren, hicran anlatan. |
HİCRAN-ZEDE | Ayrılmış, üzüntülü, hicrâna uğramış. |
HİCRET | Bir yerden bir yere göç etmek. Kendi memleketini bırakıp başka memlekete taşınmak. * Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Mekke'den Medine'ye hicret etmesi. İslâmiyetin ilk zuhurunda, şeref ve izzetleri zedelenen Mekke'deki putperest müşrikler daima Hz. Peygamber'e su-i kastlar tertipliyorlardı. Bu yüzden Peygamber Efendimiz (A.S.M.) Mekke'yi bırakıp Medinelilerin dâvetini kabul ederek Hz. Ebu Bekir (R.A.) ile birlikte 622 senesinde hicrete mecbur oldu. Bu seneye Hicret senesi denildi. İslâm takvimlerinde "tarih", bu seneden başlar ve buna hicret yılı veya hicrî yıl denir. (Bak: Takvim-i Arabî) |
HİCRET-İ NEBEVİYE | Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) Mekke'den 622 yılında Medine'ye hicret etmesi. |
HİCRÎ | Hicrete ait ve müteallik. |
HİCRÎ TARİH | Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) Mekkeden Medine'ye hicret ettiği günü başlangıç olarak alan tarih. Milâdi ve Rumi tarihler gibi oniki ay esasına dayanan hicri sene, Muharrem adı verilen ayla başlar, zilhicce ile sona erer. Oniki ayın adları şunlardır: Muharrem, safer, rebiül-evvel, rebiül-âhir, cemaziyel-evvel, cemaziyel-âhir, receb, şaban, ramazan, şevval, zilkade, zilhicce.Kamerî aylar yirmidokuzla otuz günleri arasında değiştiği için hicri tarih ile milâdi tarih arasında on günden biraz fazla fark vardır. Hicri yahut kameri yılı milâdi yıla çevirmek için şöyle bir formül kullanılır. Eldeki hicri yıl sayısının % 3'ü çıkarılır. Bulunan sayıya 622 sayısı ilâve edilir. Böylece meselâ hicri 1000 yılının yüzde üçü 30 eder. Geriye 970 kalır. Bu sayıya 622 daha ilâve edilince karşılığı olarak milâdi 1592 yılı bulunmaktadır. |
HİCRİ' | Uzun boylu ahmak erkek. * Tazı, köpek, kelp. |
HİCRİS | Tilki eniği. |
HİCV | (Hiciv) Birini şiir ile zemmetmek, onu gülünç hale koymak. Bu şekilde yazılan şiir veya manzume. * Alay etmek. (Bak: Hecv) |
HİCVÎ | Hicivle alâkalı. Hiciv denilen tarz-ı zemme ait ve müteallik olan şeyler. |
HİCVİYYÂT | (Hicviyye. C.) Edb: Hicivle ilgili manzume ve şiirler. |
HİCVİYYE | (C.: Hicviyyât) Hiciv tarzında yazılmış manzume. |
HİÇ | f.Değersiz, kıymetsiz. Yok olan, yok denecek kadar az olan. |
HİÇAHİÇ | f. Hiç. Yok. Bomboş. |
HİÇÎ | f. Hiçlik. Yokluk. |
HİÇKÂRE | f. İşi rast gitmeyen. |
HİÇKES | f. Hiç kimse. |
HİD' | Koyunlar ürküp dağıldıklarında, onları durdurmak için söylenen bir kelimedir. |
HİDA' | Hile. Düzen kurmak. Aldatmak için yapılan oyun. |
HİDAB | (Hadeb. c.) Kamburluklar, tümsekler, yumruluklar. |
HİDAC | Yapılan ibadette kusur, noksan, eksiklik. |
HİDACE | (C.: Hadâic) Devenin sırtına yüklenen yük. |
HİDAD | Dul olan bir kadının mâtem tutup süsten vazgeçmesi. |
HİDADET | Demircilik. |
HİDAE | (C.: Hıdâ') Dölengeç kuşu. * Sarfetmek, harcamak. |
HİDAFE | Etlilik, şişmanlık. |
HİDAK | (Hadeka. C.) Göz bebekleri, hadekalar. |
HİDAM | (Hizmet. C.) Hizmetler. Vazifeler. * (Hademe. C.) Devenin ayaklarına bağlanan halkalar, kayışlar. Ayak bilezikleri, ayak köstekleri. |
HİDAN | Ahmak, salak. |
HİDAS | Nihayet, son, netice, bitim. |
HİDASE | Pâk etmek, temizlemek. * Kahramanlık, yiğitlik. * Abdest bozmak. |
HİDAŞ | Tırmalama. |
HİDAT | (Hâdî. C.) Hidayeti ve doğru yolu gösterenler. |
HİDAYE | Çaylak kuşu. |
HİDAYET | Doğruluk. İslâmlık. Hakkı hak, bâtılı da bâtıl olarak görüp doğru yola girmek. Dalâletten ve bâtıl yoldan uzaklaşmak. |
HİDAYET-EDÂ | f. Hidayete sebeb olan. Hidayet verici. |
HİDB | Arkası yumru kimse, kambur. |
HİDBAR (HİDBÎR) | (C.: Hadâbir) Zayıflığından arkasında eti kurumuş deve. |
HİDC | (C.: Ahdac-Huduc) Yük. * Deveye konulan mahfel. |
HİDDET | Öfke. Kızgınlık. Gadab. Dargınlık. Hışım. * Keskinlik. |
HİDDET-İ BASAR | Görüş keskinliği. |
HİDDET-İ HAVÂS | Duyguların keskinliği. |
HİDDET-İ SEYF | Kılıç keskinliği. |
HİDDET-İ ZEKÂ | Akıl üstünlüğü, zekâ keskinliği. |
HİDDÎS | Çok sözlü, çok konuşan. |
HİDEMAT | (Hizmet. C.) Hizmetler. Vazifeler. Hizmetliler. |
HİDEMAT-I ÂMME | Umuma ait vazifeler. Kamu görevleri. Millete fayda veren hizmetler. |
HİDEMAT-I İMANİYE | İmâni hizmetler. (Kur'an-ı Kerim'i ve mânâsını öğrenmeğe vesile olmak; imâni şüphelerin giderilmesine çalışmak; İslâmiyetin, hak din olduğunu isbat etmek veya isbâta vesile olmak gibi.) Görülen hizmetler. Eşyanın ve mahlukatın lisan-ı hâl ile esmâ-i İlâhiyeye ait yaptıkları tesbih ve ibadetleri. |
HİDEMAT-I ŞAKKA | Taş taşımak, toprak kazmak gibi, mahkûmlara yaptırılan ağır hizmetler. |
HİDFE | İnsan cemaati, insan topluluğu. |
HİDMEL | Eski kaftan, eski elbise. |
HİDMET | (Bak: Hizmet) |
HİDROELEKTRİK | Fr. Su gücünü kullanarak elde edilen elektrik. |
HİDROELEKTRİK SANTRALI | Su gücünü kullanarak elektrik üreten fabrika veya merkez. |
HİDROFİL | Fr. Suyu kolayca emen madde. |
HİDROJEN | Fr. (Bak: Müvellid-ül ma') |
HİDSAN | Sonradan olmuş nesne. |
HİFAF | Tavaf etmek. * Ziynet vermek. * Yan, taraf. |
HİFF | Yağmurunu döküp hafiflemiş bulut. * Biçilmediğinden tanesi dağılmış ekin. * Bir nevi balık. |
HİFFET | Hafiflik. * Mc: Onurlu ve vakarlı olmamak. Temkinsizlik. Akılsızlık. Hoppalık. |
HİFFET-İ MİZAC | Hafifmeşreblik. Hoppalık. |
Hİ'HA' | Bir sapı kara ot. |
HÎK | Tulum.HİK (Heykal-Heykam) : Devekuşunun erkeği. * İnce uzun. |
HİKAL | Zayıflık, süstlük. |
HİKAYAT | Hikâyeler. |
HİKÂYE | (Hikâyet) Bir hâdiseyi anlatmak. Anlatma. * Olmuş bir hâdise. |
HİKÂYE-NÜVİS | f. Hikâye ve roman yazarı. Hikâyeci, romancı. |
HİKÂYE-PERDÂZ | f. Hikâye anlatan, hikâye ve roman söyleyen. |
HÎKÇE | f. Küçük tulum. |
HİKEM | (Hikmet. C.) Hikmetler. |
HİKEMÎ | Hikmet ve düşünceye ait. |
HİKEMİYYAT | Hikmet ve felsefeye âit söz ve düşünceler. Yeni yeni bilgiler veren kıssalar, ibret verici hâdiseler bildiren yazılar, sözler. |
HİKKA | Dört yaşına basan dişi deve. |
HİKKAB | Uzun boylu, büyük karınlı kişi. |
HİKKE | (C.: Hikek) Kaşıntı. |
HİKMET | İnsanın, mevcudatın hakikatlerini bilip hayırlı işleri yapmak sıfatı. Hakîmlik. Eşyanın ahvâlinden, hârici ve bâtini keyfiyetlerinden bahseden ilim. (Buna İlm-i Hikmet deniyor) * Herkesin bilmediği gizli sebeb. Kâinattaki ve yaradılıştaki İlâhî gaye. * Ahlâka ve hakikata faydalı kısa söz. * Sır. * Bilinmeyen nokta. İlim, adâlet ve hilimin birleşmesinden doğan değerli sıfat. * Kuvve-i akliyenin vasat mertebesidir. Hakkı hak bilip imtisal etmek, batılı batıl bilip içtinab etmektir. * Allah'a itaat, fıkıh ve sâlih amel. * Akıl, söz ve hareketteki uygunluk. * Hak emre uymak. * Allah'ın yarattıklarında tefekkür. (Bak: Felsefe) |
HİKMET-İ AMELİYE | Pratik bilgi. |
HİKMET-İ ÂMME | Her şeyin alakâlı olduğu İlâhî gaye. Her şeyi kanun ve nizamına itaat ettiren umumi faydalar. Yaratılıştaki, kâinattaki umumi ve ilâhi gaye. |
HİKMET-İ ATİKA | Eski hikmet. |
HİKMET-İ BEDAYİ' | f. Güzel sanat bilgisi. Güzel san'at sevme (estetik). |
HİKMET-İ EFGAN | f. Ağlayıp sızlamanın hikmeti. Feryadın, inleyişin gizli sebebi. |
HİKMET-ÜL EŞYA | Eşyanın hikmetleri. Fizik, kimya, botanik gibi ilimler. |
HİKMET-İ İLÂHİYE | Allah'ın hikmeti. Mahlûkatın yaratılışında Allah'ın gayeleri. |
HİKMET-İ KUR'ANİYE | Kur'an'a mahsus hikmet. (Amma Hikmet-i Kur'âniye ise; nokta-i istinadı, kuvvete bedel hakkı kabul eder. Gâyede menfaate bedel fazilet ve rızâ-yı İlâhîyi kabul eder. Hayatta düstur-u cidal yerine düstur-u teâvünü esas tutar. Cemaatlerin râbıtalarında; unsuriyet, milliyet yerine râbıta-i dinî ve sınıfî, ve vatanî kabul eder. Gayâtı, hevesât-ı nefsâniyenin tecavüzatına sed çekip ruhu maâliyata teşvik ve hissiyat-ı ulviyyesini tatmin eder ve insanı kemâlât-ı insaniyeye sevk edip insan eder... Hakkın şe'ni, ittifaktır. Faziletin şe'ni, tesanüddür. Düstur-u teâvünün şe'ni, birbirinin imdadına yetişmektir. Dinin şe'ni, uhuvvettir, incizabdır. Nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni saadet-i dâreyndir. S.) |
HİKMET-İ MADDE | İşin hikmeti. |
HİKMET-İ SAMEDÂNİYE | Samed olan Allah'ın hikmeti. |
HİKMET-İ TABİİYE | Fizik bilgisi. |
HİKMET-İ TECRÜBİYE | Tecrübeye dayanan hikmet ve ilim. |
HİKMET-İ TEŞRİ' | (Hikmet-i teşriiye) Şeriata dayanan kanun yapma ilmi. Şer'î ve Rabbanî kanunların hikmeti. |
HİKMET-AMİZ | f. Hikmetli, hikmetle karışık, hikmeti içine alan. |
HİKMET-AMUZ | f. Hikmetli. * Hikmet öğreten. |
HİKMET-EDA | f. Hikmetli. |
HİKMET-FEŞAN | f. Hikmet neşreden, hikmet yayan. |
HİKMET-FÜRUŞ | f. Hikmet bildiğini iddia eden, hikmet satan. |
HİKMET-NÜMA | f. Hikmet gösteren. |
HİKMET-ŞİNAS | f. Hikmet bilen. |
HİLA' | (Hil'at. C.) Hükümdar veya vezirler tarafından bir kimseye mükâfat olarak giydirilen kaftanlar, hil'atlar. |
HİLAB | İçine süt sağılan kab. |
HİLAF | Ters, karşı, zıd. Karşı koymak. Muhalefet etmek. |
HİLAF-I ÂDE | Âdet ve kaidenin aksine. Kaide ve nizama aykırı. |
HİLAF-I HAKİKAT | Hakikata muhalif. Gerçeğe ve hakikata zıt. |
HİLAFEN | Zıd olarak. Hilaf olarak. |
HİLAFET | Bir kimseye halef olmak ve onun yerine geçmek. * Din ve dünya işlerinde umumi reislik. İmam-ül Mü'minîn olan zât, şer'î hükümlerin icrasında Peygamberimiz Hz. Muhammed'e (A.S.M.) halef olduğu için hilafet vazifesini alana Halife denmiştir. Buna İmamet-i Kübra da denir.Hilafet, 1517 (Hi: 923) tarihinde Abbasilerden Osmanlılara intikal etmekle, hilafet ve saltanat birleşmiş oldu. Hilafeti Sultan Selim Han'a terkeden Mısır'da son Abbasi Halifesi El-Mütevekkil idi.(İslâmiyetin himayesi ve i'lâsı, şer'î hükümlerin ve cezaların icra ve ikamesi, askerin techizi, öşür ve zekâtın toplanması ve emsâli muâmelât için ümmet üzerine imâm tâyini farzdır. Halife şer'î hükümlerle idare ve hareket etmekle mukayyettir. Bizzat kendi arzusuna göre hareket edemez ve şeriata muhalif bulunamaz. Bu itibarla da halife, hukuk nizamı ile kayıtlıdır ve seçimle başa geldiği için bir "İslâm Cumhuriyetinin Reisi" olmuştur. İslâm âlimleri, ilim, adâlet, kifâyet ve rey' ve ilmin sıhhati için a'za ve havassa âit selâmet olmak üzere dört şartın bulunmasını icmâen şart kılmışlardır. İslâm diyaneti ve siyasetinde Hâkim, ancak Cenab-ı Hak'tır. Hilafet makamı İlâhî ahkâmı tatbik ve halkı iyi idare ile muvazzaftır.) (Bak: Halife)(Eğer desen: Hilafet-i İslâmiye noktasında İmam-ı Ali'nin fevkalâde iktidarı, hârikulâde zekâsı ve yüksek liyakatiyle beraber seleflerine nisbeten muvaffakiyetsizliği nedendir?Elcevab : O mübârek zât, siyaset ve saltanattan ziyade, daha çok mühim başka vazifelere lâyık idi. Eğer tam muvaffakiyet-i siyasiye ve tamam saltanat olsaydı, "Şâh-ı Velâyet" ünvan-ı mânidarını bihakkın kazanamıyacaktı. Halbuki zâhirî ve siyasî hilafetin pek çok fevkinde manevî bir saltanat kazandı ve Üstad-ı Küll hükmüne geçti; hattâ kıyamete kadar saltanat-ı manevîsi bâki kaldı. M.) |
HİLAFET-İ SENİYYE | Büyük, yüce hilafet. Osmanlı Devleti hilafeti. |
HİLAFETNAME | Tarikata intisab ile usulü dairesinde belirli mevkilere çıkarak irşad mertebesine yükselenlerden isteklilerin irşad ve terbiyesine ruhsat ve izni mutazammın şeyhi tarafından verilen mühürlü vesika. |
HİLAFETPENAH | f. Hilafetin dayanak yeri. Halifeliği haiz bulunan, hilafeti koruyan kimse. Halife, padişah. |
HİLAFGİR | (C: Hilâfgirân) f. Zıt düşüncede olan, karşı fikirde bulunan, aleyhinde olan. |
HİLAF-GİRÎ | f. Muhalif taraftan olma, karşı tarafı tutma. Hilafgirlik. |
HİLAFINA | Zıddına, tersine, aksine. |
HİLAFÎ | Hilafa, ihtilafa sebeb olana dair. |
HİLAF-ÜL-ÂDE | Kaide ve usule karşı. |
HİLAL | Sâfi ve halis. * Sıdk ile dostluk etmek. * Ara. Aralık. * Zaman ve vakit. * İki şey arasına sokulmuş olan. * Buluttan yağmurun çıktığı yer. * Gr: Bir kelimenin aslını ve ondan türeyenleri gösteren tertip. * Kulak ve diş karıştırmak gibi şeylerde kullanılan ucu sivri nesne. |
HİLAL-İ SÜTUR | Satırların aralığı. Satırlar ortası. |
HİLÂL | Yeni ay şekli. Yeni ay. * Fık: Yay şeklinde görülen her yeni aya ve her ayın üçüncü gecesine kadar aya hilâl denir. 26 ve 27 nci gecelerdeki aya da hilâl, onda sonrakileri kamer denir. * Cami kubbeleri ve minâre külâhları tepesine konulan alemlerin hilâl şeklinde olan uç kısmı. |
HİLÂL-İ AHDAR | Yeşilay. |
HİLÂL-İ AHMER | Kırmızı ay. Kızılay'ın önceki ismi. |
HİLÂL-İ ÎD | Bayram hilali. Bayram edileceğinin anlaşılmasına sebeb olan hilâl. |
HİLÂL-İ SAVM | Oruç hilâli. Ramazanın geldiği kendisi görünmekle bilinen hilâl. |
HİLÂLE | Ay ağılı, hâle. |
HİLÂL-EBRU | f. Kaşı ay gibi olan. Hilâl kaşlı. Yeni ay gibi kaşı olan. |
HİLALET | Samimi dostluk. |
HİLALÎ | Yeni ay şeklinde olan. * Bir yazı stili. |
HİLALÎ SAAT | Kalıbı gümüş olmayıp bakır veya tombak olan eski saatlere verilen addır. |
HİLASÎ | (Hilâsiyye) Zenci ile beyaz melezi. |
HİLAŞ | f. Gürültü, kavga, patırtı, şamata. |
HİL'AT | Yüksek makamdaki zatların beğendiği kimseye ve takdir edilen zevata giydirdiği kıymetli, süslü elbise. Kaftan. |
HİL'AT-İ FÂHİRE | Çok kıymetli ve değerli olan kaftan. |
HİL'AT-İ HASS-ÜL HAS | Tar: En değerli kumaştan yapılan hil'atler için kullanılan bir tâbirdir. Bu türlü kaftanlar şeyh-ül İslâm, sadrazam ve Mekke şerifi gibi en yüksek derecedeki devlet memurlarına giydirilirdi. |
HİL'AT-I VEDÂ | Tar: Osmanlılar zamanında saraya misafir edilen kimselere ayrıldıkları zaman giydirilen hil'at. |
HİL'AT-I VÜCUD | Vücud elbisesi. Ruhun,içinde bulunduğu ten elbisesi. Cesed. |
HİL'AT-DUZ | f. Kaftan diken, terzi. |
HİLB | Asma yaprağı. * Ciğer. * Tırnak. * Tarp bitkisi * Zampara genç. |
HİLBACE | Ahmak. |
HİLBİLAB | Sarmaşık. |
HİLBİSE | Şey. |
HİLBUS | Ahmak. |
HİLCAB | Büyük çömlek. |
HİLE | Sed. Hâil. * Çare. * Maslahat ve hayırlı işlerde tedbirli ve tecrübeli olmak. * Aldatacak tarz ve tedbir. Fend. Mekir. Dabara. * Zeval ve intikal. * Sahtekârlık, yalancılık, düzenbazlık. |
HİLE-İ ŞER'İYE | Müşkül bir mes'eleyi, şer'i esaslar üzeri, hazakatla hall ve izah etmek ve şer'an muahaze ve mes'uliyeti mucib olmayacak surette te'vilini bulmaktır. Bu tabir kanuna, yani şeriata karşı irtikâb edilen, hile, oyun, aldatma veya şer'î bir hükmü bertaraf etmek mânasına olmayıp, ancak karışık bir durumun ve mes'elenin kanuni ve şer'i hal çaresini bulmak demektir. Buna, mahlâs-ı şer'i (Şer'i kurtuluş) da denir. (O.S.) |
HİLEBAZ | f. Hileci, yalancı, düzenbaz, oyuncu. |
HİLEKÂR | f. Hileci, hilebâz. |
HİLEKÂRANE | f. Hilekârcasına, hile yapanlar gibi. |
HİLEKÂRÎ | f. Hilekârlık. |
HİLEPERDAZ | f. Hile yapan, hileci. |
HİLESAZ | f. Oyuncu, düzenbaz, hileci. |
HİLF | (C.: Ahlâf) Sözleşme, söz verme. * Yardımlaşma, dayanışma. Birlik maksadıyla ittifak. |
HİLHAL | (C.: Helâhil) Hallacın bezi iyi dokuması. * Seyrek kalbur. |
HİLÎTEC | Hindistan eriği. |
HİLKAM | Arslan, esed. *İri yapılı, cüsseli, şişman. |
HİLKAT | Doğuştan gelen vasıf. Yaratma. Yaratılış. |
HİLKATEN | Yaratılıştan. Doğuştan. |
HİLKIYYAT | Yaratılışla alâkalı, hilkatte olan evsaf. |
HİLKIYYET | Yaratılışta olma, hilkî olma. |
HİLKÎ | Hilkate âit, yaratılıştan. Yaratılışa dâir. Yaratılışta. * Zâti. |
HİLL | Helâl. Yapılması günah olmayan. * Harem-i Kâbe ile mikat arası, hac zamanında Mekke-i Mükerreme dışında ihrama girilen yerin haricinde bulunan saha. |
HİLLE | İstasyon, durak. |
HİLLET | Bir yere konup istirahat eden cemaat. * Yorgunluk. Kırgınlık. * Boşanmış kadının iddet müddetinin sona ermesi. |
HİLLET | (C.: Hillel - Hilâl) Samimi ve cân-ı gönülden olan dostluk. En güzel takdir edici ve samimi arkadaşlık. * Kılınç gediği. * Nakışlı deri. * Ağızda bâki kalan dişler. * Dişler arasında kalan yemek artığı. |
HİLLEVF | Kocamış, ihtiyarlamış. * Yalancı, hilekâr. |
HİLM | Doğuştan olan huy yumuşaklığı. Şiddete tahammül. Nefsini heyecandan korumak. * Vakar. Sükûn. |
HİLM-İ HİMARÎ | İfrat derecede yavaşlık, yumuşak huyluluk. |
HİLMAN | Çok, kesir. |
HİLMÎ | Hilm'e ait ve hilm'e bağlı. |
HİLMİYYET | Yumuşaklık, yavaşlık, yumuşak huyluluk. |
HİLV | Boş oluş. Boşluk. (Bak: Hulüv) |
HİLYA' | Yırtıcı hayvanların küçüğü. |
HİLYE | Güzel sıfatlar. Süs. Zinet. Cevher. Güzel yüz. * Kılıcın sapındaki veya kınındaki zinet. * Suret. Hey'et. Görünüş. |
HİLYE-İ ŞERİF | Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) mübarek vasıflarını anlatan manzum veya nesir halindeki yazı. |
HİLYUN | Marçopa denilen ot. |
HİM | Huy, mizac, tabiat. |
HİM | Deveye ârız olan susuzluk hastalığı. * Kürtçede: Temel, esas. |
HİMAL | Yük getirmek, yük taşımak. |
HİMALE | (C.: Hamayil). Kılıç kayışı. |
HİMAN | Susuz, susamış. |
HİMAR | Merkep. Eşek. |
HİMARÎ | Himarla alâkalı. * Eşek gibi. |
HİMAYE | Koruma. Korunma. Muzır şeylerden muhafaza etme. |
HİMAYE-İ ETFAL CEMİYETİ | Çocuk Esirgeme Kurumu. |
HİMAZE | Katılık, şiddet. |
HÎME | f. Kütük, odun, kereste. |
HİMEM | (Himmet. C.) Himmetler. |
HİML | Yük. Taşınan ağırlık. |
HİML-İ CESİM | Ağır yük. |
HİMLAC | Kuyumcular körüğü. |
HİMM | Suyu çok olan kuyu. |
HİMMET | Kalbin bütün kuvveti ile Cenab-ı Hakk'a ve sâir mukaddesata yönelmesi. Kalb isteği ile gösterilen ciddi gayret. * Allah indinde makbul ve mübârek bir kimsenin mânevi yardımı ile birisini koruması, yardım etmesi. * Tabiî şevk ve meyil ve heves. * Lütuf, yardım. (Bak: Mahiyet)Himmet kelimesinin çok geçtiği bir ders:(S - Zindan-ı atalete düştüğümüzün sebebi nedir?C - Hayat bir faaliyet ve harekettir. Şevk ise matiyyesidir. İşte himmetiniz şevke binip mübareze-i hayat meydanına çıktığı vakit, en evvel düşman-ı şedid olan ye's rast gelir. Kuvve-i maneviyesini kırar. Siz o düşmana karşı kılıcını istimal ediniz. Sonra müzahametsiz olan hakkın hizmetinin yerini zapt eden meylüttefevvuk istibdadı hücuma başlar. Himmetin başına vurur, atından düşürttürür. Siz hakikatını o düşmana gönderiniz. Sonra da ilel-i müteselsiledeki terettübü atlamakla müşevveş eden aculiyet çıkar, himmetin ayağını kaydırır. Siz yu siper ediniz. Sonra da, medeni-i bittab' olduğundan ebnâ-yı cinsinin hukukunu muhafazaya ve hakkını onlar içinde aramağa mükellef olan insanın âmâlini dağıtan fikr-i infiradî ve tasavvur-u şahsî karşı çıkar. Siz de: olan mücahid-i âli-himmeti mübarezesine çıkarınız. Sonra başkasının tekâsülünden görenek fırsat bulup, hücum edip belini kırar. Siz de: olan hısn-ı hasîni himmete melce' ediniz. Sonra da acz ve nefsin itimadsızlığından neş'et eden ve işi birbirine bırakmak olan düşman-ı gaddar geliyor. Himmetin elini tutup oturtturur. Size de: olan hakikat-ı şâhikayı üzerine çıkarınız. Tâ o düşmanın eli o himmetin dâmenine yetişmesin. Sonra Allah'ın vazifesine müdahale eden dinsiz düşman gelir. Himmetin yüzünü tokatlar, gözünü kör eder. Siz de: olan kâr-âşinâ ve vazife-şinas olan hakikatı gönderiniz. Tâ onun haddini bildirsin. Sonra umum meşakkatin anası ve umum rezaletin yuvası olan meylürrahat geliyor. Himmeti kaydeder, zindan-ı sefalete atar. Siz de: olan mücahid-i âli-cenabı, o cellâd-ı sehhara gönderiniz. Evet size meşakkatta büyük rahat var. Zira fıtratı müteheyyiç olan insanın rahatı yalnız sa'y ve cidaldedir.)(Münazarat) (Velilerin himmetleri, imdatları, manevî fiilleriyle feyiz vermeleri, hâlî veya fiilî bir duadır. Hâdî, Mugîs, Muîn ancak Allah'dır. Fakat insanda öyle bir lâtife, öyle bir hâlet vardır ki, o lâtife lisaniyle her ne sual edilirse velev ki fâsık da olsun Cenab-ı Hak o lâtifeye hürmeten o matlubu yerine getirir. O lâtife pek uzaktan bana göründü ise de teşhis edemedim. M.N.) |
HİMYAN | Dirhem koydukları kap ve kemer. |
HİMYATA | (Süryanicedir ve Tevrat'ta geçer.) Resul-ü Ekrem Hz. Muhammed'in (A.S.M.) İbranice bir ismidir. |
HİMYE | Perhiz. Yiyecek ve içecekte sıhhat için gösterilen ihtimam ve dikkat. |
HİMYEVÎ | Perhiz ile alâkalı. |
HÎN | An, zaman, vakit. Sıra. Çağ. * Kıyamet. |
HÎN-İ HÂCET | İhtiyaca göre, ihtiyaç vakti. |
HÎN-İ SEFER | Yolculuk. * Ölüm zamanı. Sefer zamanı. |
HÎNA | f. Şarkı söyleme. |
HİNÂ-GER | f. Şarkıcı, şarkı söyleyen. |
HİNA' | Hayvanın kösneyip erkek istemesi. |
HİNA | Hurma salkımı. * Bir çeşit katran. |
HÎNA Kİ | Vakta ki, ne zaman ki. |
HİNAS | (Hünsâ. C.) Kendilerinde hem erkeklik, hem de kadınlık alâmetleri bulunan kimseler. |
HİNBER | (C.: Henâbir) Eşek sıpası. |
HİND | Hindistan'ın kısa adı. * Bir kadın adı. (Asr-ı saadette Hazret-i Hamza'nın ciğerlerini yiyen kadın, Ebu Süfyan'ın karısı.) * Fetva metinlerinde kadını temsil etmek üzere kullanılan umumi isimlerden birisi. Diğerleri: Fatıma, Hatice, Zeyneb. |
HİNDEB | (Hindebâ-Hindebâe) Hindibâ, gündöndü çiçeği. |
HİNDÎ | Hind'e ait. * Hind ahalisinden olan, Hindli. * Bugün konuşulan Hind dillerinin en yaygın ve tanınmış olanı. * Güzel sanatlarda kullanılan ve Hind'de yapıldığı için de bu ismi alan bir kağıt cinsi. |
HİNDU | f. Satürn (Zühal) gezegeni. * Benek, ben. * Hind'in Brahman ahalisinden olan. * Hindliler gibi pek esmer adam. |
HİNDUBAR | f. Yazı hokkası. |
HİNDUVANE | f. Kavun, karpuz. |
HİNDUVANÎ | Hindî kılıç. |
HİNE | Onurlu olma hâli, gururluluk. |
HÎNE | Bir vakit. |
HÎNEİZİN | (Zaman zarfı) o zaman, o sıra. |
HÎNEN | Zamanca, vakta, vakitçe, zaman olarak. |
HÎN-İ HACETTE | Lüzumlu zamanında, ihtiyaç olduğu vakit. |
HİNK | Kır at. |
HİNME | Boncuk adı. |
HİNNA' | Kanat. |
HİNNE | Cinnet, cünun, delilik. |
HİNOĞLU | Zamanın adamı, açıkgöz, hilekâr kimse. İblis, şeytan, zamane, cin fikirli. |
HİNS | (C: Ahnâs) Günah. * Yemin. * Ahdi bozmak. * Ağır yük. |
HİNSARE | Küçük ve kısa. |
HİNV | Eyer ağacı. * İyeği kemiğinin eğrice ucu. |
HİPNOTİZMA | (Bak: İpnotizma) |
HİPODROM | Fr. At yarışlarının yapıldığı alan. |
HİPOTENÜS | Fr. Mat: Bir dik üçgende dik açının karşısında bulunan kenar. (Diğer kenarların her birerlerinden büyük, toplamlarından küçüktür.) |
HİPOTEZ | (Bak: Faraziye) |
HİR | Bir çeşit çiçek. |
HİRABE | Şehir dışındaki yerlerde yapılan eşkiyalıklara katılma. Dağlarda yapılan haydutluklarda bulunma. |
HİRAKA | Su dökmek. |
HİRAKL | Bir Rum padişahı. |
HİRAM | f. Salınarak eda ve naz ile yürüme. |
HİRAM | (Herem. C.) Piramitler, ehramlar. |
HİRAMİS (HİRMİS) | İnsanın üstüne sıçrayıp hamle eden arslan ve kaplan eniği. |
HİRAN | Yavuzluk etmek. * Muti olmamak, itaat etmemek. |
HİRAS | f. Korku. Şaşırıp bozulmak, ürküp çekinmek. |
HİRASAN | f. Korkak, ürkek, korkan, çekinen. |
HİRASE | f. Bostan korkuluğu. Korkutacak şey. |
HİRASET | (Bak: Harâset) |
HİRAVE | Değnek, asâ. |
HİRBA | Bukalemun denen bir hayvan. * Mc: Devamlı fikir değiştiren kimse. |
HİRBİZ | (C.: Harâbize) Mecusilerin ateşinin hizmetkârı. |
HİRC | (C.: Ahrâc) Yılan başı dedikleri ufak beyaz boncuk. * Günah. * Göz kamaşmak. |
HİRCAB | Uzun. * Büyük çömlek. |
HİRCAS | Gövdeli, iri vücutlu, cesim. |
HİRDEBE | Korkak, ihtiyar, yaşlı kimse. |
HÎRE | (Bak: Hıyre) |
HİRED-AMUZ | f. Öğretmen, muallim. |
HİREF | (Hirfet. C.) Meslekler, san'atlar. |
HİREK | Karaman koyunundan daha küçük yapıda, yassı ve geniş kuyruklu bir koyun cinsi. |
HİRFET | (C.: Hiref) Meslek, san'at. |
HİRMAN | Mahrum olmak, mahrum kalmak. (Aslı, mahrum etmektir) |
HİRMAS | Arslan, esed. |
HİRMEN | f. Harman. |
HİRMET | Cima şehveti. |
HİRR | Kedi. |
HİRRE | Dişi kedi. |
HİRSA | Azıcık derisi yarılan baş yarığı. |
HİRSIYAN | Karın derisinin içi. * Fil derisinin içi. |
HİRŞEMM | Yumuşak taş. |
HİRTA | (C.: Hırâ) Zayıf dişi koyun. |
HİRTAL | Uzun, tavil. |
HİRVAL | (Hervele) Yürümek ile koşmak arasında bir nevi yürüyüştür. |
HİRZUN | Bir küçük canavar. |
HÎS | Ürkmek. * Kaçmak, firar. |
HÎS | Meşelik. * Arslan yatağı. |
HİSA | (C.: Ahsâ) Kumlu yerde olan dibi yakın kuyu. |
HİSAB | (C.: Hisâbât) Hesap, aritmetik. |
HİSAB-I AMELÎ | Mat: Pratik hesap, aritmetik. |
HİSAB-I NAZARÎ | Mat: Teorik hesap. |
HİSABA ÇEKMEK | Hesap sormak, hesap aramak. |
HİSABÎ | Hesabını iyi bilen. * Mc: Tamahkâr, cimri, hasis, eli sıkı. |
HİSAL | (Bak: Hısal) |
HİSAN | Aygır, damızlık erkek at. |
HİSAR | (Hasr. dan) Etrafını alma, kuşatma. * Kale. Etrafı istihkâmlı yer. |
HİSAR ERİ | Kale muhafızı. |
HİSARLI | Hisarla çevrili yer. * Hisarda oturan, kalede mukim. * Ask: Sınırlarda bulunan şehir ve kalelerde topçuya ait hizmetlerde kullanılan bir sınıf asker. Bunlara İstanbul'dan gönderilen "topçuağası" kumanda ederdi. Hisarlılar, bölük ve ortalara ayrılmamıştı. Sayıları sınırlı ve sabit değildi. |
HİSBAN | Zan. * İtikat. |
HİSBE | Ecir, sevap. * İslâm hukukunda, devlet muhasebesi. Muhasebe dairesi. * Huk: Hisbe, daha sonraki çağlarda zabıta, çarşı zabıtası, ahlâk zabıtası gibi değişik müesseselerin adı oldu. |
HİSÎL | Dağ ağaçlarından bir cins. * Kısa boylu adam. |
HİSKİL | (C.: Hasâkil) Her canavarın yavruları içinde küçük olanı. |
HİSL | (C.: Husul) Yumurtasından yeni çıkmış olan kertenkele yavrusu. |
HİSREME | Üst dudağın ortasında olan daire. |
HİSS | Duymak. Farkına varmak. Duygu. * Bir kimsenin haline acıyıp rikkat ve şefkat eylemek. * Bir şeyi idrak edip şuur hâsıl eylemek. Bedendeki his uzuvlarından birisini müteessir eden bir şeyin mevcudiyetini idrak eylemek. |
HİSS-İ KABL-EL VUKU' | Bir şeyi vukuundan önce hissetmek. |
HİSS-İ SÂDİS | Altıncı hiss, altıncı duygu.(Kalb ile vicdan, mahall-i iman. Hads ile ilham, delil-i iman. Bir hiss-i sâdis, tarik-ı iman. Fikr ile dimağ, bekçi-i iman) (Lemaat. dan) |
HİSS-İ SELİM | Selim his. Her çeşit zarar verebilecek olan, müsbet olmayan ve şerre giden şeylerden kendini koruma hissi. * Sağlam ve insanı yanıltmayan his. |
HİSSE | Pay. Nasip. Kısmete düşen kısım. Vârise intikal eden kısım. |
HİSSE-İ MÜFREZE | Fık: Bir toprağın taksiminde vârislerden her birisinin hissesine isabet eden yer. |
HİSSE-İ ŞÂYİA | Fık: Müşterek bir malın her bir cüz'üne sirayet eden hisse, pay. * Ortaklar arasında taksim edilmemiş olan müşterek mal. Meselâ: Bir kitaba, bir kaç kişi ortak ve taksim de mümkün değil ise; her hissedarın kitabın umumuna sahip olması. |
HİSSEÇİN | f. Hisse alma, pay alma. |
HİSSEDAR | Hisse sâhibi, hissesi olan. |
HİSSEMEND | f. Hisseli olan. Pay alan, nasipli. * Ders alan. |
HİSSEN | His itibariyle, duygulanarak, hislenerek. |
HİSSE SENEDİ | Sermayesi paylara bölünebilen ticaret şirketlerinde, ortalıkdan doğan hakları ve sermaye payını temsil eden değerli evrak. |
HİSSET | Cimrilik. Bahillik. Tamahkârlık. * Alçaklık. |
HİSSEYAB | f. Hisselenen. Faydalanan. Hisse alan. |
HİSSÎ | Duyguya ait, hisse müteallik. Ruhen ve kalben anlaşılan. Aklı muhakeme ile olmayıp his ile olan. |
HİSSİYAT | Duygular. Hisler.(İnsanda binlerle hissiyat var. Herbirisinin aşk gibi iki mertebesi var. Biri mecâzi, biri hakiki. Meselâ: Endişe-i istikbal hissi herkeste var; şiddetli bir surette endişe ettiği vakit bakar ki, o endişe ettiği istikbale yetişmek için elinde senet yok. Hem rızk cihetinde bir taahhüd altında ve kısa olan bir istikbal, o şiddetli endişeye değmiyor. Ondan yüzünü çevirip, kabirden sonra hakiki ve uzun ve gafiller hakkında taahhüd altına alınmamış bir istikbale teveccüh eder. Hem mala ve câha karşı şiddetli bir hırs gösterir, bakar ki: Muvakkaten onun nezaretine verilmiş o fâni mal ve âfetli şöhret ve tehlikeli ve riyâya medâr olan câh, o şiddetli hırsa değmiyor. Ondan, hakiki câh olan meratib-i maneviyeye ve derecat-ı kurbiyeye ve zâd-ı âhirete ve hakiki mal olan a'mâl-i sâlihaya teveccüh eder. Fena haslet olan hırs-ı mecazî ise, âlî bir haslet olan hırs-ı hakikiye inkılâb eder.Hem meselâ: Şiddetli bir inad ile; ehemmiyetsiz, zâil, fâni umurlara karşı hissiyatını sarfeder. Bakar ki, bir dakika inada değmiyen bir şey'e, bir sene inad ediyor. Hem zararlı, zehirli bir şey'e inad namına sebat eder. Bakar ki, bu kuvvetli his, böyle şeyler için verilmemiş. Onu onlara sarfetmek, hikmet ve hakikata münâfidir. O şiddetli inadı, o lüzumsuz umur-u zâileye vermeyip, âli ve bâki olan hakaik-i imaniyeye ve esasat-ı İslâmiyeye ve hidemat-ı uhreviyeye sarfeder. O haslet-i rezile olan inad-ı mecazî, güzel ve âlî bir haslet olan hakiki inada, yâni hakta şiddetli sebata inkılâb eder.İşte şu üç misal gibi, insanlar, insana verilen cihazat-ı maneviyeyi, eğer nefsin ve dünyanın hesabiyle istimal etse ve dünyada ebedî kalacak gibi gafilane davransa, ahlâk-ı rezileye ve israfat ve abesiyete medar olur. Eğer hafiflerini dünya umuruna ve şiddetlilerini vezaif-i uhreviyeye ve maneviyeye sarfetse, ahlâk-ı hamîdeye menşe,' hikmet ve hakikata muvafık olarak saadet-i dâreyne medar olur.İşte tahmin ederim ki, nâsihlerin nasihatları şu zamanda te'sirsiz kaldığının bir sebebi şudur ki: Ahlâksız insanlara derler: "Hased etme! Hırs gösterme! Adavet etme! İnad etme! Dünyayı sevme!" Yâni, fıtratını değiştir gibi zahiren onlarca mâlâyutak bir teklifte bulunurlar. Eğer deseler ki : "Bunların yüzlerini hayırlı şeylere çeviriniz, mecralarını değiştiriniz. "Hem nasihat te'sir eder, hem daire-i ihtiyarlarında bir emr-i teklif olur.M.) |
HİSSİYAT-I HAFİYYE | Gizli hisler, duygular.(Ehl-i imana hücum eden ehl-i dalâlet, bu asır cemaat zamanı olduğu cihetle, cemiyet ve komitecilik mâyesiyle bir şahs-ı manevî ve bir ruh-u habis olmuş. Müslüman âlemindeki vicdan-ı umumî ve kalb-i küllîyi bozuyor ve avamın taklidî olan itikadlarını himaye eden İslâmî perde-i ulviyeyi yırtıyor ve hayat-ı imaniyeyi yaşatan an'ane ile gelen hissiyat-ı mütevariseyi yandırıyor. R.N.) |
HİSSİYAT-I MÜTEVARİSE | Geçmiş ecdaddan yeni nesle intikal edip gelen hisler. (Hürmet ve hayâ hisleri gibi) |
HİSSİYAT-I ULVİYE | Yüksek hisler, ulvi duygular. |
HİSSİYET | Duygululuk, hissîlik. |
HÎŞ | (C.: Hişân) f. Akraba. Aynı soydan olan. |
HİŞAM | Kırmak. * Kesmek. |
HÎŞAN | (Hîş. C.) f. Akrabalar. Aynı sülâleden olanlar. |
HİŞAŞ | İçinde ot olan çuval. |
HÎŞAVEND | f. Akraba, soysop. |
HÎŞAVENDÂN | (Hîşâvend. C.) f. Akrabalar, soysoplar. |
HİŞDAR | f. Temizlik kurallarına çok sadık olan ve riayet eden adam. |
HİŞİN | Kokmuş tuluk. |
HİŞMET | Hürmet. Heybet ve utanmak, istihyâ. Bozulup kalmak. * Gadap ve şiddet. Hiddet. |
HİŞNE | Kin tutmak. * Çirkin ve pis kokmak. |
HİŞT | Eskiden kullanılan, kısa el mızrağına benzer bir savaş âleti. Daha ziyade Osmanlı ordularında bulunan bu silâh, özellikle hassa birliklerine verilirdi. |
HÎŞTEN | f. Kendi. |
HÎŞTENDAR | f. Kendine iyi bakan, sağlığını koruyan. |
HİŞVE | Yaramaz kimse. * Çok rezil kimse. |
HÎT | Devekuşu sürüsü. |
HİTAB | Söz söyleme. Topluluğa veya birisine karşı konuşma. (Bak: Fasl-ı hitab) |
HİTABEN | Birinin yüzüne söyleyerek, ona hitab ederek. Tevcih-i kelâm eyleyerek. Birine doğru hitab ederek. |
HİTABE(T) | Cemaate, topluluğa veya birisine karşı söz söylemek. Güzel ve faideli söz konuşmakla halka dinletmek. Güzel söz söyleme san'atı. Hutbe okuma. Nutuk irâdetmek. * Man: Makbul ve zannî mukaddemelerden terekküb eden kıyas. |
HİTABET BERATI | Eskiden vazifeli cami hatiblerine, hatibliğe tayin olduklarına dair verilen vesika. (Osmanlı İmparatorluğu zamanında yan zamanda halife olan padişahı temsil eden, cuma ve bayram hutbelerine çıkan bu hatiblere pek fazla ehemmiyet verilirdi. Hitabet beratı olmayan hatibler, cuma ve bayramlarda hutbe okuyamazlardı.) |
HİTABİYYAT | Hitabolunarak söylenen sözler. |
HİTAFE | Çağırmak. |
HİTAM | Son, nihayet. * Bir şeye mühür basmak. Yazının veya istidanın sonunu mühürlemek. |
HİTAMPEZİR | f. Biten, hitâm bulun, sona eren, nihayet eren. |
HİTAMUHU MİSKÜN | Onun mühürü (sonu) misktir, meâlinde Mutaffifîn Suresi'nin 26. âyetinden bir kısımdır. Onda Cennet nimetlerinden bahsedildiği gibi, bu kelâm tatbikatta sözün, sohbetin sonunu hoş ve güzel sözle bitirmeğe denilir. dersin veya sohbetin sonunda okunması ile söze nihayet verilmesi gibi. |
HÎTAN | (Hâit. C.) Duvarlar. Mânialar, hâiller, engeller. * Avlular. |
HİTAN | Erkek çocuğun sünnet edilmesi. * Tenasül uzvunun sünnet yeri. |
HİTANET | Sünnetçilik. |
HİTAR | Saçma söz, mânâsız kelâm. |
HİTL (HETL) | Yorgun deve. * Yağmurun aralıksız olarak yağması. * Sürekli olarak gözyaşı akmak. |
HİTR | Faydasız ve mânâsız söz, boş lâf, yalan. |
HİTRAFÎ | Demirci. * Kuyumcu. |
HİYAB | (Hiyâbet) Kabahat, suç, günah. * Kötü bir durumun başlangıcı. * Yokluk. |
HİYAC | Vuruşma, kıtal. * Müteheyyiç olmak. Muztarib olmak. * Otun kuruması. |
HİYADE | Evmek. * Tevbe etmek. |
HİYAKET | Dokumacılık. |
HİYAL | Taraf, yan, cânib. Hizâ. * Bir hayvanın kısır olma hâli. |
HİYAM | (Hayme. C.) Çadırlar, haymeler. |
HİYAM | (Himân. C.) Susayanlar, suya ihtiyacı olanlar. |
HİYAMİYYE NEZARETİ | Tar: 1826 senesinde Yeniçeri Ocağı'nın ilgası üzerine kaldırılan Çadır Mehterleri yerine kurulan daire. |
HİYAN | Zaman, devre. |
HİYANET | (Bak: Hıyânet) |
HİYASET | Dikmek. |
HİYAT | (Hiyâtet) Bir şeyin etrafını çevirme. |
HİYAT | Çağırmak. |
HİYATA | (Hiyatet) Terzilik. Dikiş yapmak. |
HİYAZ | (Hayz. C.) Kadınlarda meydana gelen aybaşı halleri. |
HİYAZET | Toplama, bir araya getirme. * Bir şeyi kendine mal etme. |
HİYEL | (Hile. C.) Aldatmacalar, hileler, sahtekârlıklar. |
HİYELA | Kibir, gurur, enaniyet, kendini beğenmişlik. |
HİYEM | (Hayme. C.) Çadırlar. |
HİYERARŞİ | Fr. Mevkilerin, salâhiyeterin ve rütbelerin önem sırası. * Sıra gözetilerek yapılan herhangi bir tasnif. * Huk: Aynı teşkilâta bağlı kişiler arasında yukarıdan aşağıya bir kontrol imkânı veren ve bu suretle astı üste bağlayan alâka. |
HİYEROGLİF | Fr. Eski Mısırlılar'ın yazısı. |
HİYMAN | Susuz. |
HİYNE | Vakar, ciddiyet. |
HÎZ | f. Atılan, kalkan, sıçrayan. |
HÎZ | f. Yükselme. * Hislenerek coşma. * Dalga. |
HİZA | Bir şeyin karşısı, mukabili. Bir doğru çizginin devamı ile hâsıl olan cihet, düzlük, sıra. * Devenin ve atın ayakları altında yere bastığı yerler. * Nalin. * Taraf. |
HİZAYA GELMEK | Yola gelmek, düzelmek. |
HİZAB | Boya, levn. * Kına. |
HİZAB | f. Rüzgârın etkisiyle deniz suyunda meydana gelen hareket, dalga. |
HİZAB(Î) | Kısa boylu bodur kimse. |
HÎZAB-ENGİZ | f. Dalga kaldıran. |
HİZAM | Kolan ve bağırdak denilen nesne. (Beşikte çocuklara bağlarlar.) |
HİZAME | (C.: Hazâyim) Yular burunluğu. |
HÎZAN | f. Kalkan, sıçrayan. * Bitlis vilâyetine bağlı bir kaza ismi. |
HİZANE | (Hizânet) Hazine, kıymetli mücevheratın saklandığı yer. * Hazinedarlık. * Mc: Kalb, gönül, hatır. |
HİZB | Cemaat. * Takın, kısım, fırka. Parti. * Âlim ve sâlih bir zâtın re'yine tâbi olup onunla bir gaye uğrunda beraber çalışanlar. |
HİZB-ÜL KUR'AN | Kur'an Cemaatı. Kur'an'a ciddi ve samimi olarak bağlanıp, ona hizmet için mücahidane bir surette çalışan ve fenâlıklardan korunan müslümanların topluluğu ve cereyanı. * Kur'an'ın bir cüz'ünün dörtte biri. * Zikir ve dua için Kur'an'dan alınmış bir kısım âyetler. |
HİZB-ÜŞ ŞEYTAN | Şeytana ve nefislerine tâbi olanların grubu. Allah'ın kanun ve nizamına tâbi olmadan kafalarına güvenerek ve nefsanî arzularına uyarak gitmek isteyenler. Milleti, memleketi ve mukaddesatı yıkmağa çalışan ve ahlâksızlığa alıştıranların ve dinsizlerin topluluğu ve cereyanı. |
HİZBA | (C.: Hazâbî) Engebeli arazi, ârızalı toprak. |
HİZBER | (Hizebr) (C.: Hezâbir) f. Aslan, gazanfer. * Mc: Cesur, yiğit, kahraman, yürekli adam. |
HİZBULLAH | Allah için din uğrunda ciddi gayret sâhibi olan ve din düşmanlarıyla aslâ hakiki dost olmayan mücahid cemaat. "Hizb-ül Kur'an" tabiri de aynı mânada kullanılır. (Kur'an-ı Kerim'de 5:56 ve 58:22 âyetlerinde zikredilir.) |
HİZEBR | (Bak: Hizber) |
HİZEBRAN | (Hizebr. C.) f. Aslanlar. |
HÎZEM | f. Yakacak odun. Yakıt olarak kullanılan odun. |
HÎZEMKEŞ | f. Odun yaran veya taşıyan köylü. |
HÎZENDE | f. Sıçrayıcı, fırlayıcı. |
HİZFER (HİZFÂR) | (C.: Hazâfır) Taraf. Nâhiye. |
HİZİP GÜLÜ | Tezhib ıstılahlarındandır. Yazma mushaflarda hizblerin başına konulan işaretlere verilen addır. |
HİZLAN | (Hezlan) Yalnız başına kalıp zelil olmak, yardımcısız kalmak. * Muhafaza ve rahmet-i İlâhiyeden mahrumiyet. |
HİZMET | Birinin işini görme. Bir kimsenin hesabına veya menfaatına iş görme, bu suretle yapılan iş, vazife. Memuriyet. * Bir insan, hayvan veya nebatın muhtaç olduğu işler ve takayyüdat. |
HİZMET-İ ASKERİYE | Askerlik hizmeti. Askerlik vazifesi. |
HİZMET-İ İMANİYE | İmana ait hizmet. İman ve Kur'an hakikatlarının mukni ve ilmi delillerle anlaşılmasına hizmet etmek; neşrinde, tebliğinde çalışmak. |
HİZMETGÜZAR | f. Komisyoncu. * Şunun bunun işini görüveren. |
HİZMETKÂR | Hizmet yapan kimse. Hizmetçi. |
HİZRİYYE | (C.: Hızari) Sağlam, sert yer. |
HİZVE | Ganimet malını vermek. * Yan. |
HİZY | Horluk, hakirlik. Züll. Sırrı fâş olmuş, rüsvay olmuş kimse. |
HİZYE | Uzun kesilmiş et parçası. |
HİZZE | Sürur, sevinç, neşe, neşat. |
HİZZEB | Soylu at. |
HOBİ | ing. Her zamanki çalışmaların haricinde yer alan dinlendirici bir merak veya işlem. Severek yapılan iş, vakit geçirme yolu. |
HOCA | f. Muallim. Efendi. Muteber ve büyük zât. |
HOCA-İ DÂNÂ | Âlimlerin hocası, çok büyük âlim kimse. |
HOCA-İ KÂİNAT | Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir nâmı. |
HOCA TAHSİN EFENDİ (FİLÂTÎ) | (Vefatı: Mi. 1880) Yanya civarından (Filâtlı) olup Osmanlı Alimlerinin sonuncularındandır. Tarih-i Tekvin ve Esas-ı İlm-i Hayat gibi eserleri vardır. |
HOCA-VÂRİ | Hocaya benzer surette. |
HOD | f. Kendi. * Miğfer, baş zırhı. |
HODARA | (Hod-ârâ) f. Kendini süsleyen, kendini medheden, öven. |
HOD-BE-HOD | f. Kendi başına, kendi kendine. |
HODBİN | f. Başkasına hak tanımayıp, kendi lezzet ve menfaatını tâkib eden. Bencil. Enaniyetli. Kibirli. |
HODBİNÎ | f. Hodbinlik. Kendi menfaat ve lezzetini düşünmek. |
HODENDİŞ | (Hod-endiş) f. Kendini düşünen. Kendi için endişe eden. Başkasının işine yaramayan. |
HODFURUŞ | f. Kendini beğendirmeğe çalışan. Övünen. |
HODGÂM | (Hodkâm) f. Kendi keyfini düşünen. Kendini beğenmiş. |
HODGEŞTE | f. Kendine dikkat etmeyen. |
HODKÜŞ | f. Kendini öldüren, intihar eden. |
HODNÜMA | f. Gösteriş meraklısı. Gösterişe meraklı olan kimse. |
HODPEREST | f. Mağrur. Kendini çok beğenen. Kibirli. |
HODPESEND | f. Kendini beğenen. Mağrur. |
HODREY | f. Kendi bildiğine giden. Kendi rey ve fikriyle iş gören. |
HODRİ MEYDAN | "Kendine güvenen meydana çıksın!" mânâsında meydan okuma, kafa tutma. |
HODRU | f. Kendiliğinden. |
HODSER | f. Dikbaşlı, âsi, serkeş. * Kendi kendine giden, müstakil. |
HODSERÂNE | f. Dik başlılıkla, serkeşcesine. Kimseyi dinlemeden. |
HODSİTA(Y) | f. Kendini öven, medheden. |
HOKEÇ | Burulmuş erkek kuzu. |
HOKKA | Cam, seramik veya metalden yapılmış küçük kutu biçimindeki kap. (Bilhassa içine mürekkep konulur.) |
HOKKA-İ BÎMAĞZ | Akılsız ahmak kimse. |
HOKKA-İ MİNA | Sema, gök yüzü. |
HOKKABAZ | Elçabukluğu ile birtakım şaşırtıcı oyunlar göstermeyi kendine meslek edinmiş kişi. * Mc: Başkalarını aldatarak yalan ve hile ile iş çeviren kimse. |
HOL | ing. Sofa. |
HOLDİNG | ing. Bir şirketin diğer bir şirkete, onun idaresine hâkim olacak oranda iştirak etmesini ifade eden hukuki alâka. |
HOMOGEN | Fr. Bütün elemanları aynı yapıda veya aynı keyfiyette olan. * Kim: Aynı cinsten olan. Çeşitli elementlerin birleşmesiyle meydana gelmelerine rağmen, bütün kütlelerinde aynı özellikleri gösteren maddelerdir. |
HONA | Erkek geyik. |
HOPPA | Herşeye girişen hafif mizaçlı çocuk tabiatında olan kimse. Yersiz davranışlarda bulunan, dilediğince davranan kişi. Delişmen, şımarık. |
HOR | f. Kıymetsiz, ehemmiyetsiz. Adi. * Güneş, ışık, aydınlık. * Yiyen, yiyici anlamında olup, birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Miras-hor : Miras yiyen. |
HORANTA | f. Aynı çatı altında yaşayan kişiler, ev halkı. |
HORASAN | f. İran'ın doğusunda bir memleket adı. * Erzurum vilâyetine bağlı bir kasaba adı. * Tuğla tozu ile kireçten yapılan bir nevi sağlam harç ismi. * Kelime mânası: Doğan güneş. |
HORASANÎ | f. Horasana ait. Horasanlı. * Sarıktan daha büyük görünen hoca kavuğu. |
HORATA | (Rumca) Şaka, eğlence, lâtife, mizah. |
HORDA | Fr. Göçebe ve ilkel olarak yaşayan, yağmacılık eden insan topluluğu. |
HORLUK | Hakaret, zillet. |
HORMON | yun. Salgı bezlerinden çıkıp kana katılan maddelerin genel adı. |
HORNİTO | İsp. Küçük fırın. * Jeo: Genellikle patlamalar neticesinde meydana gelen, lâv fışkırmalarının volkan selleri yüzeyinde meydana getirdiği kabarcık. |
HOROS | Tar: Eskiden İstanbul'da ekmekçi, francalacı ve uncu değirmenlerinde mevcut üst ve alt taşlarının bulunduğu ve etrafından hayvanın döndüğü yere, esnaf arasında verilen addır. |
HORST | Alm. Jeo: Bir çukur veya hendeğin, tersine, faylar arasında yükselmiş kesimi. |
HORTLAK | Bazıların hakikatsız ve batıl inanışına göre mezarda dirilip geceleri çıkarak dolaştığı tevehhüm edilen ölü. Cadı, vampir. |
HOSPODAR | Osmanlı İmparatorluğunca XV. yy.dan 1866-1881'e kadar Boğdan ve Eflak'ı yönetmekle vazifelendirilen Romen prenslerinin ünvanı. |
HOSTES | ing. Umumi taşıtlarda, daha ziyade uçaklarda yolcuları ağırlayan kız veya kadın. |
HOŞ | f. İyi, güzel. * Tatlı. * Tuhaf, garip. |
HOŞA | f. Ne güzel, ne iyi, ne hoş. |
HOŞAB | f. Suyu, havası iyi olan yer. Parlak, berrak. Elmas, inci gibi şeylerin parlaklığı. * Hoşaf. |
HOŞAFIN YAĞI KESİLMEK | Ist: Bozulmak, bir cevap bulamamak, mahcup olmak. |
HOŞ-ALEF | f. Çok fazla yiyen hayvan. * Mc: Helâl haram demeden her şeyi yiyen kimse. |
HOŞÂMED | f. Hoş geldi. |
HOŞÂMED GÛ | f. Hoş geldin, diye söyleyen. |
HOŞÂMEDÎ | Hoş geldin demek, hoş geldine gitmek. |
HOŞANE | f. Güzel, iyi, lâtif. |
HOŞAVAZ | f. Sesi güzel olan. Güzel sesli. |
HOŞAYENDE | (C.: Hoşâyendegân) f. Hoşa giden, hoşlanılan, beğenilen. |
HOŞBEŞ | Selâmsabah, hatır sorma, birbirine rastlayan iki ahbab arasında söylenilen ilk sözler. |
HOŞBU | f. Güzel kokulu, hoş kokan. |
HOŞBUDE | f. İyi oldu, iyi olurdu. |
HOŞBUYÎ | f. İyi kokulu olmak, güzel kokmak. |
HOŞDİL | f. Memnun, neşeli. Gönlü hoş. |
HOŞE-ÇİN | (Bak: Huşeçin) |
HOŞEDA | f. Hareket ve davranışı hoş ve güzel olan. |
HOŞELHAN | f. Güzel ve hoş makale okuyan. |
HOŞENDAM | f. Boyu bosu güzel ve düzgün olan. |
HOŞGÛ | f. Hoş konuşan, tatlı dilli. Konuşmaları kırıcı olmayan. |
HOŞGÜVAR | f. Hazmı kolay, tatlı, hoş, sindirici. |
HOŞGÜZEŞTE | f. Hoş geçmiş tatlı zaman. |
HOŞHAL | f. Hali vakti iyi, bahtiyar, mes'ud. |
HOŞHAN | f. Okuyuşu güzel |
HOŞHIRAM | f. Güzel yürüyüşlü, güzel gidişli. |
HOŞKADEM | f. Uğurlu ayağı olan, ayağı uğurlu. |
HOŞKALEM | f. Kâtip. İyi yazı yazan. * Hilekâr, hileci. |
HOŞKÂM | f. Memnun, rahat, arzu ve isteklerine ulaşmış. |
HOŞMANZAR | f. Manzarası güzel. Güzel görünen. * Mc: Güzel yüzlü. Siması güzel olan. |
HOŞMENİŞ | f. Huyu, tabiatı iyi. Güzel huyları olan. |
HOŞMEŞREB | f. Sevimli, güzel huylu. |
HOŞNEVA | f. Sesi güzel olan. Güzel sesli. |
HOŞNİGÂH | f. Güzel bakışlı. |
HOŞNİHAD | f. İyi yaradılışlı, güzel huylu. |
HOŞNİŞİN | (C.: Hoş-nişinân) f. Göçebe. * Rahat yerleşmiş. |
HOŞNUD | f. Memnun, râzı, gönlü hoş edilmiş. |
HOŞNUDLUK | Memnuniyet, râzılık. |
HOŞNÜMA | f. Güzel görünen. |
HOŞREFTAR | f. Gidişi, yürüyüşü güzel. Güzel gidişli. |
HOŞRU(Y) | f. Tatlı yüzlü, sevimli. |
HOŞSOHBET | f. Konuşması tatlı, sohbeti güzel. |
HOŞTER | f. Daha lâtif, daha hoş. |
HOTOZ | Eski zamanda kadınların başlarına giydikleri süslü serpuş. * Hayvan, kuş ve tavuk tepesi. * Yapıların ve eşyaların üzerine konulan tepelik. |
HOV | Av kuşuyla yapılan av. * Av kuşunu, yanına celbetmeye mahsus bir kelime-i beynelmileldir. |
HOVARDA | Sefih, çapkın. Malını mülkünü zevk u safa yolunda harcayan, sefâhette sarfeden. |
HÖDÜK | Kaba, nezaketsiz. Gabi, acemi, vurdumduymaz. |
HÖL | Yaşlık, nem, rutubet. |
HÖRGÜÇ | Devenin sırtındaki tümsek. |
HÖYÜK | Kazıldığında içinden eski eserler çıkan alçakça toprak tepe. |
HU | "O" mânasına zamir olup, Kur'an-ı Kerim'de, bir Allah'tan başka ilâh olmadığını ifade eden ve kelime-i tevhid olan bu lâfzında şeklinde 26 defa zikredilmiştir. Müstakil olarak "hüve" diye okunur. (Bak: Hüve) |
HUB | (Hâbb) Günah. |
HUB | f. Hoş, güzel, iyi. |
HUBAB | Muhabbet. * Mahbub, sevgili olan. * Su üzerinde olan kabarcık ki, habab-ül mâ' derler. |
HUBAHİB | Yıldız böceği. * Bahil bir kimsenin adı. |
HUBAK | (C.: Hubek) Suya ve kuma rüzgârın etkisiyle yol yol görünen yerler. |
HUBAN | f. Güzeller, iyiler. |
HUBANNAME | Edb: Güzel ve yakışıklı gençler hakkında yazılan kitap. (Güzel kadınlar hakkında yazılanlara ise "zenanname" denilir.) |
HUBAR | Taşlı, yumuşak yer. |
HUBARA | (C.: Hubârât) Toy kuşu. |
HUBAS | Değirmen unluğu. |
HUBASE | Ganimet malı. |
HUBASE | Selin derede kazıp yıktığı yerler. |
HUBA'SEN | (C.: Huba'senât) Yoğun ve katı nesne. |
HUBAT | Cinnete benzer bir sefahet. |
HUB-AVAZ | f. Güzel sesli, sesi güzel olan. |
HUBB | (Hibâb - Hibb - Mehabbet) Sevgi, muhabbet, bağlılık, dostluk. Bir şeyi birisine sevdirmek. * Hulus, lüzum ve sübut. * Muhafaza ve imsâk. |
HUBB-U CAH | f. Şöhret düşkünlüğü, makam sevgisi. Rütbe hırsı.(İnsanda, ekseriyet itibariyle hubb-u câh denilen hırs-ı şöhret ve hodfüruşluk ve şan ü şeref denilen riyakârâne halklara görünmek ve nazar-ı âmmede mevki sahibi olmağa, ehl-i dünyanın her ferdinde cüz'î küllî arzu vardır. Hattâ o arzu için, hayatını feda eder derecesinde şöhretperestlik hissi onu sevkeder. Ehl-i âhiret için bu his gayet tehlikelidir. Ehl-i dünya içinde gayet dağdağalıdır; çok ahlak-ı seyyienin de menşeidir; ve insanların da en zaif damarıdır. Yâni: Bir insanı yakalamak ve kendine çekmek, onun o hissini okşamakla kendine bağlar; hem onun ile onu mağlub eder. M.) |
HUBB-U EHL-İ BEYT | f. Ehl-i Beyt'e olan sevgi ve bağlılık. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) neslinden gelenleri, onun izinden gidenleri ve onun yolunda sâdık olup sebat edenleri sevmek. |
HUBB-UL VATAN | Vatan sevgisi. |
HUBB | Hilekâr, dolandırıcı, aldatıcı, kurnaz. |
HUBBAN | Habbeler, tâneler, tohumlar. (Hibeb de aynı meâldedir). |
HUBBAZÎ | Ebegümeci. |
HUBBE | Dostluk. |
HUBEB | (Habbe. C.) Buğday, mısır, arpa gibi ufak ve yuvarlak nebatatın taneleri. |
HUBESA | (Habis. C.) Habisler, pis şeyler. * Abdestsiz, gusülsüz gezen pis kâfirler. |
HUBEYB | (Hubeybe) (C.: Hubeybât) Küçük tane, ufak tane, tanecik. |
HUBEYBAT | (Hubeybe. C.) Küçük tanecikler. |
HUBÎ | f. Güzellik. |
HUBLA | Gebe, hâmile. |
HUBLE | Boyuna takılan süs eşyası. |
HUBNE | Koltuk altına koyup getirilen şey. * Kaftan eteği. * Don. |
HUBR | Bilme, ilim. * Sınamak, tecrübe. |
HUBRE | Etten ve balıktan aldıkları hisse. |
HUBRU(Y) | (C.: Hubruyân) Yüzü güzel olan. Güzel yüz. |
HUBS | Kötülük, fenalık, yaramazlık. |
HUBS | Vakfolan nesne. |
HUBSE | Tutuk mânâsına bir isim. |
HUBŞ | Sesi güzel olan bir kuş. |
HUBTER | (Hub-terin) f. En güzel, pek güzel. |
HUBU' | Çocuğun ağlamaktan dolayı sesinin kesilmesi. |
HUBUB | (Hubüb) (Habâb. C.) Su üzerinde kabarcıklar. |
HUBUB | Tohumlar, tâneler. |
HUBUBÂT | Habbeler, tâneli nebatlar, taneler. |
HUBUL | (Habl. C.) Urganlar, ipler, halatlar. |
HUBUL | El ve ayak kesmek. |
HUBUR | Sevinç, sürur, gönül ferahlığı. Şadüman olmak. * Âlimler. |
HUBUR | Haberler. Havadisler. |
HUBUT | Bâtıl olmak. Beyhude, işe yaramaz olmak. |
HUBUT | Aşağıya inme, düşme. |
HUBÜK | (Habîke ve Hibak. C.) Habîkeler ve hibaklar. (Bak: Habîke) |
HUBÜS | Necaset, çirkinlik. |
HUBZ | Ekmek. |
HUBZ-İ HINTA | Buğday ekmeği. |
HUBZ-I ŞAÎR | Arpa ekmeği. |
HUBZE | Ekmek parçası. Bir parça ekmek. * Kül pidesi. |
HUC | f. Horoz ibiği. * Kuş tacı, ibik. * Koç. * Horoz ibiği adlı bir çiçek. |
HUC-İ HURUS | Horoz ibiği. |
HUC-İ HÜDHÜD | İbibik ibiği, hüdhüd kuşunun ibiği. |
HUCEE | Çok nikâh ve çok cima eden erkek. * Şişman ve ağır kimse. |
HUCESTE | f. Saâdetli, mutlu. Hayırlı, uğurlu, meymenetli. |
HUCESTE-HİSAL | f. Güzel huylu, tabiatı uğurlu. |
HUCESTE-RE'Y | Reyi, fikri ve düşüncesi isabetli ve uğurlu. |
HUCNE | Kuşak. |
HUCRE | (Bak: Hücre) |
HUCUB | (Hicab. C.) Perdeler, hicablar, hâiller. |
HUCURAT | (Hücre. C.) Hücreler, odacıklar. |
HUCURAT SURESİ | Kur'an-ı Kerim'de 49. suredir. Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur. |
HUCZE | (C.: Hucez) Kuşak yeri. * Ateşli odun parçası. |
HUD | (Hâid. C.) Büyüklük. * Çok hürmet. * Bir Peygamber ismi. Rıfk, sükun ve vakar ile muttasıf olduğu için bu Peygambere Hud ismi verilmiştir. (A.S.) Yahudilere de bu isim söylenilmiştir. Nuh tufanından sonra Yemen diyarında Hadremud civarında Ahkaf denilen yerde Ad Kavmine gönderilen Peygamber Hud (A.S.) idi. |
HUD SURESİ | Kur'an-ı Kerim'de 11. sure olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur. |
HUD | f. Miğfer, baş zırhı. |
HUDA | f. Rabb. Sâhib. Cenab-ı Hak. Hâlık. |
HUD'A | Hile, oyun. Aldatma. Düzen. Mekir. * Bir kere aldanmak. * Herkese aldanan. Safdil. |
HUDABİN | Hakkı ve hakikatı gören. Cenâb-ı Hakk'ı tanıyan. |
HUDADAD | f. Allah vergisi. Mevhibe-i İlâhî. |
HUDAHAN | f. Şehâdet parmağı. |
HUD'AKÂR | f. Oyuncu, düzenbaz, hilekâr. |
HUD'AKÂRÎ | f. Düzenbazlık, hilekârlık, oyunculuk. |
HUDANEGERDE | f. Allah göstermesin. |
HUDAPEREST | Allah'a ibadet eden. Dindar. |
HUDAPESEND | f. Allah'ın beğeneceği şey. |
HUDARA | f. Allah için, Allah aşkına. |
HUDARA | Karanlık gece. * Siyah bulut. |
HUDARE | Deniz. |
HUDARET | Yeşillik. Sebze. |
HUDARÎ | Arı kuşu. |
HUDARİ' | Bahil kimse. |
HUDARİYYE | Tavşancıl kuşu. * Karanlık gece. |
HUDAŞİNAS | f. Allah'ı tanıyan, Allah'a iman eden. |
HUDAVEND | f. Allah, Hâlık, Rabb. * Sâhib, malik, efendi. * Hükümdar, hâkim. |
HUDAVENDÎ | f. Hudavendilik, sâhiplik, hükümdarlık. |
HUDAVENDİGÂR | f. Hükümdar, âmir, efendi, sahib. * Osmanlı padişahlarından 1. Murad Han Gazi'nin (1362 - 1389) lâkabıdır ve bu sebeple, şehzadeliğinde valilik yaptığı Bursa vilâyetine de Cumhuriyete kadar bu nam verilmişti. |
HUDAVER | Sahip, mâlik. * Bey, hâkim, efendi. |
HUDAY | f. Allah, Rabb. |
HUDAYGÂN | f. Büyük hükümdar, yüce sultan, ulu pâdişah. |
HUDAYÎ | f. Hudâlık, uluhiyyet. Allah'lık. * Allah'a mensub. |
HUDAYİNABİT | Ekilmeden biten ot veya ağaç. * Hiç bir talim ve terbiye görmemiş adam. |
HUDDAM | Hizmette bulunanlar. Hizmetçiler. * Cin taifesinden olan hizmetçi. |
HUDDE | Çukur. |
HUDENA | (Hadîn. C.) Sâdık dostlar, vefakâr arkadaşlar. |
HUDER | Kökü derin olan ot. |
HUDEYBİYE | Mekke-i Mükerreme'den Medine-i Münevvere'ye giden yolun üzerinde ve Mekke'den bir merhale uzaklıkta küçük bir köy olup, yakınında bir kuyu ve bir ağaç vardır ki, bu ağacın altında Hz. Fahr-i Kâinat Efendimize (A.S.M.) beşinci hicri senede eshabı tarafından biat olunmuştur. Hicretten beş sene on ay geçtiğinde Hz. Peygamber, maiyetindeki Muhacirîn ve Ensar'dan 1400 kişi bulunduğu halde umre niyetiyle Kâbe-i Şerife'yi ziyaret maksadıyla gidip bu yere vardıklarında Kureyş'in harp için karşı çıktıklarını haber alması üzerine, harp niyetiyle gelmeyip ancak sıla-i rahm ve Beytullah'ı ziyaret niyetiyle geldiklerini beyan buyurmuşlarsa da, Kureyş o sene Hz. Peygamber'le müslümanların Mekke'ye girmelerine razı olmayıp ertesi sene kabul edecekleri şartıyla ve diğer bazı şartlarla muahede akd etmişlerdir. Bunun üzerine mezkur sahabeler Hudeybiye'nin yakınında bulunan ağacın altında Hz. Peygamber Efendimize biat ettikten sonra Medine-i Münevvere'ye dönmüşlerdir.( ifade ediyor ki: Sulh-u Hudeybiye, çendan zahiri İslâm aleyhinde görülmüş ve Kureyşliler bir derece galip görünmüş olduğu halde mânen Sulh-u Hudeybiye, manevî büyük bir fetih hükmünde olacak ve sair fütuhatın da anahtarı olacak diye ihbar ediyor. Filhakika, Sulh-u Hudeybiye ile çendan maddi kılınç, kılıfına muvakkaten konuldu. Fakat Kur'an-ı Hakîm'in bârika-âsa elmas kılıncı çıktı, kalbleri akılları fethetti. Musâlaha münasebetiyle birbiriyle ihtilât etiler. Mehâsin-i İslâmiyet, envâr-ı Kur'aniye, inad ve taassubat-ı kavmiye perdelerini yırtarak, hükmünü icra ettiler. Meselâ: Bir dâhiye-i harp olan Halid Bin Velid ve bir dâhiye-i siyaset olan Amr İbn-ül As gibi, mağlubiyeti kabul etmiyen zatlar, Sulh-u Hudeybiyye ile cilvesini gösteren seyf-i Kur'anî, onları mağlup edip, Medine-i Münevvere'ye kemal-i inkıyad ile İslâmiyete gerdendade-i teslim olduktan sonra, Hazret-i Halid bir "Seyfulah" şekline girdi ve fütuhat-ı İslâmiyenin bir kılıncı oldu.Mühim bir sual: Fahr-ül Âlemîn ve Habib-i Rabb-ül Âlemîn Hazret-i Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sahabelerinin, müşrikîne karşı Uhud'un nihayetinde ve Huneyn'in bidayetinde mağlubiyetinin hikmeti nedir?Elcevab: Müşrikler içinde o zamanda saff-ı sahabede bulunan ekâbir-i sahabeye istikbalde mukabil gelecek Hazret-i Halid gibi çok zatlar bulunduğundan şanlı ve şerefli olan istikballeri nokta-i nazarında bütün bütün izzetlerini kırmamak için, hikmet-i İlahiyye, hasenat-ı istikbaliyelerinin bir mükâfat-ı muaccelesi olarak mazide onlara vermiş, bütün bütün izzetlerini kırmamış. Demek mazideki sahabeler, müstakbeldeki sahabelere karşı mağlup olmuşlar. Tâ o müstakbel sahabeler, berk-i süyuf korkusuyla değil, belki bârika-i hakikat sevkiyle İslâmiyet'e girsin ve o şehamet-i fıtriyeleri çok zillet çekmesin. L.) |
HUDIY | Dağ eteğinde olan taş. |
HUDİR | Yumuşak taze ot. |
HUDM | Her nesnenin kökü. |
HUDME | Çabuk kaynayan çömlek. |
HUDR | Yeşillik. |
HUDR | Sıçramak. Seğirtmek. |
HUDRA | (Bak: Hadrâ) |
HUDRE | Göz kapağının içinde çıkan çıban. |
HUDRET | Yeşillik. * Yeşil renklilik. |
HUDRÎ | Kara eşek. |
HUDU' | Eğilip tevâzu etmek. |
HUDU' | Alçaklık etmek. |
HUDUD | (Hadd. C.) Yanaklar. * Cemâatler. * Yeri kazmalar. Yeri yarık etmeler. * Çiçek yaprakları. |
HUDUD | (Hadd. C.) Sınırlar, hudutlar. * Uçlar. Bucaklar. * Şeriatın cezâ hükümlerinin tatbiki. |
HUDUD-U MEMALİK | Memleket hudutları. Ülkenin sınırları. |
HUDUD-U ŞER'İYYE | Şer'i hadler. Muayyen suçlara karşılık tatbik edilen şer'i cezâlar. |
HUDUDNAME | f. Memleket sınırını belirleyen vesika. Harp veya diğer bir ihtilaf sonunda iki taraf murahhaslarınca yerinde tetkik edilerek tanzim olunan harita ve rapor. * Memleket dahilindeki bir çiftlik veya arazinin sınırlarını göstermek üzere yapılmış olan vesika. |
HUDUMME | Kolları kalın olan. * Büyük emir. |
HUDUR | Aşağı indirmek. * Bir yeri şişmek. |
HUDUR | Hazırlık. |
HUDUS | Yeniden meydana gelme. Sonradan peyda olma. Yok iken vücuda gelme. |
HUDUS VE İMKÂN | Usul-üd din ve İlm-i kelâmın dâhi ulemâsının ve Hükemâ-i İslâmiyyenin gördükleri ve hadsiz bürhanlar ile isbat ettikleri hudus ve imkân hakikatları.(Onlar demişler ki: Mâdem âlemde ve her şeyde tegayyür ve tebeddül var, elbette fânidir, hâdistir, kadim olmaz. Mâdem hâdistir elbette onu ihdâs eden bir Sâni' var. Ve mâdem her şeyin zâtında vücudu ve ademi, bir sebep bulunmazsa müsâvidir. Elbette vâcib ve ezeli olamaz. Ve mâdem muhal ve bâtıl olan devir ve teselsül ile birbirini icâdetmek mümkün olmadığı kat'i bürhanlarla isbat edilmiş. Elbette öyle bir Vâcib-ül Vücudun mevcudiyeti lâzımdır ki, naziri mümteni, misli muhal ve bütün mâadâsı mümkin ve mâsivâsı mahluku olacak. Evet hudus hakikatı, kâinatı istilâ etmiş. Çoğunu göz görüyor. Diğer kısmını akıl görüyor. Çünkü; gözümüzün önünde her sene güz mevsiminde öyle bir âlem vefât eder ki, her birisinin hadsiz efradı bulunan ve her biri zihayat bir kâinat hükmünde olan yüzbin nevi nebatât ve küçücük hayvanat o âlem ile beraber vefât ederler. Fakat o kadar intizamla bir vefattır ki; haşir ve neşirlerine medar olan ve rahmet ve hikmetin mu'cizeleri, kudret ve ilmin harikaları bulunan çekirdekleri ve tohumları ve yumurtacıkları baharda yerlerinde bırakıp, defter-i a'mâllerini ve gördükleri vazifelerin programlarını onların ellerine vererek, Hafiz-i Zülcelâlin himayesi altında hikmetine emânet eder. Sonra vefat ederler. Ve bahar mevsiminde haşr-i a'zamın yüzbin misâli ve nümune ve delilleri hükmünde olarak o vefat eden ağaçlar ve kökler ve bir kısım hayvancıklar, aynen ihya ve diriliyorlar. Ve bir kısmının dahi kendi yerlerinde emsalleri ve aynen onlara benzeyenleri icad ve ihya olunuyor ve geçen baharın mevcudatı, işledikleri amellerin ve vazifelerin sahifelerini ilânat gibi neşredip âyetinin bir misalini gösteriyorlar. Hem hey'et-i mecmua cihetinde her güzde ve her baharda büyük bir âlem vefat eder ve tâze bir âlem vücuda gelir. Ve o vefat ve hudus o kadar muntazam cereyan ediyor ve o vefat ve hudusda gayet intizam ve mizanla o kadar nevilerin vefiyatları ve hudusları oluyor ki; güya dünya öyle bir misafirhânedir ki, zihayat kâinatlar ona misâfir olurlar ve seyyah âlemler ve seyyar dünyâlar ona gelirler, vazifelerini görürler, giderler. İşte bu dünyada böyle hayatdar dünyâları ve vazifedar kâinatları kemâl-i ilim ve hikmet ve mizanla ve müvâzene ve intizam ve nizamla ihdâs ve icad edip, Rabbanî maksadlarda ve İlâhî gayelerde ve Rahmanî hizmetlerde kadirâne istimal ve rahimane istihdam eden bir Zât-ı Zülcelâl'in vücub-u vücudu ve hadsiz kudreti ve nihayetsiz hikmeti bilbedahe, güneş gibi akıllara görünüyor. Ş.)(Gelelim imkân bahsine: Mütekellimîn demişler ki:İmkân mütesâviyy-üt-tarafeyn'dir. Yâni, adem ve vücud ikisi de müsâvi olsa, bir tahsis edici, bir tercih edici, bir mucid lâzımdır. Çünkü, mümkinat birbirini icâd edip teselsül edemez. Yâhut, o onu, o da onu icad edip devir suretinde dahi olamaz. Öyle ise, bir Vâcib-ül Vücud vardır ki, bunları icad ediyor. S.)(İmkân ciheti ise; o da kâinatı istilâ ve ihâta etmiş. Çünkü görüyoruz ki, herşey, külli ve cüz'i bulunsun, büyük ve küçük olsun, arştan ferşe, zerratdan seyyârâta kadar her mevcud, mahsus bir zat ve muayyen bir suret ve mümtaz bir şahsiyet ve has sıfatlar ve hikmetli keyfiyetler ve maslahatlı cihazlar ile dünyaya gönderiliyor. Halbuki, o mahsus zâta ve o mâhiyete, hadsiz imkânat içinde o hususiyeti vermek, hem suretler adedince imkânlar ve ihtimâller içinde o nakışlı ve fârikalı ve münâsib o muayyen sureti giydirmek; hem hemcinsinden olan eşhâsın mikdarınca imkânlar içinde çalkanan o mevcuda o lâyık şahsiyeti imtiyazla tahsis etmek; hem sıfatların nev'leri ve mertebeleri sayısınca imkânlar ve ihtimaller içinde şekilsiz ve mütereddid bulunan o masnua, o has ve muvafık maslahatlı sıfatları yerleştirmek, hem hadsiz yollar ve tarzlarda bulunması mümkün olması noktasından, hadsiz imkânat ve ihtimalât içinde mütehayyir, sergerdan, hedefsiz o mahluka, o hikmetli keyfiyetleri ve inâyetli cihazları takmak ve techiz etmek, elbette külli ve cüz'i bütün mümkinat adedince ve her mümkinin mezkur mâhiyet ve hüviyet, hey'et ve suret, sıfât ve vaziyetinin imkânatı adedince, tahsis edici, tercih edici, tâyin edici, ihdas edici bir Vacib-ül Vücud'un vücub-u vücuduna ve hadsiz kudretine ve nihâyetsiz hikmetine ve hiçbir şey ve hiçbir şe'n O'ndan gizlenmediğine ve hiçbir şey O'na ağır gelmediğine ve en büyük bir şey en küçük bir şey gibi O'na kolay geldiğine; ve bir baharı bir ağaç kadar ve bir ağacı bir çekirdek kadar sühuletle icad edebildiğine işaretler ve delâletler ve şehadetler, imkân hakikatinden çıkıp, kâinatın bu büyük şehadetinin bir kanadını teşkil ederler. Ş.) |
HUDUŞ | Kaşımaktan ve tırmalamaktan dolayı olan yara. |
HUFAL | Çok. |
HUFALE | Arpa, buğday ve pirinç kabuğundan saçılan. * Her kabuklunun arınıp pâk olanı. * Her nesnenin kemi ve yaramazı. * Yağ tortusu. * Şıra sıkıntısı ve kepeği. |
HUFARE | Ahd. * Ücret. * Hayâ şiddeti. |
HUFAS | Isırdığı yer acımayıp zarar vermeyen yılan. |
HUFDUD | Bir kuş ismi. |
HUFF | Abdest alınırken üzerine meshedilebilen mest vs. gibi ayakkabı. * Deve tabanı isimli bir nebat. |
HUFFAŞ | Yarasa. Gece kuşu. |
HUFFAZ | (Hâfız. C.) Hâfızlar. |
HUFNE | (C.: Hufün) Çukur. |
HUFRE | Kazılmış çukur. Oyuk. |
HUFRE | Ahd, söz. |
HUFRETEYN | İki çukur. İki delik. |
HUFRETEYN-İ ENF | Burun delikleri. |
HUFTE | (C.: Huftegân) Yatmış, uyumuş. |
HUFTE-GÂN | (Hufte. C.) f. Yatmış olanlar, yatıp uyumuş olan kişiler. |
HUFTE-GÎ | f. Yatıp uyuma. |
HUFUF | Maişet şiddeti, geçim zorluğu. * Darlık. |
HUFUK | Dolanmak. |
HUFUT | Sâkin olmak. Ateşin sönmesi. * Sesin kesilmesi. |
HUFVE | Yalın ayak olmak. |
HUFYE | Saklanma, gizlenme. * Etrafı herhangi bir şeyle ihata edilen şey. |
HUH | (C.: Huvhât) Şeftali. * Duvardaki ışık girecek delik. |
HUK | f. Domuz, hınzır. |
HUKB | (C.: Ahkâb) Seksen yıl. |
HUK-BAN | f. Domuz çobanı. |
HUKERDE | f. Terlemiş. |
HUKEŞAN | f. Tar: Hacı Bektaş şeyhinin Yeniçeri Ocağı nezdindeki vekiline mahsus doksandokuzuncu ortaya 1591 senesinde tâyin olunan Bektaşi müritleri hakkında kullanılır bir tâbirdi. Yeniçeri ocağından yiyip içen ve yeniçeri odalarında yatıp kalkan bu duacıların vazifeleri sabah akşam ordunun selâmet ve muvaffakiyetine dua etmekti. Bunun haricinde merasim esnasında bunlardan sekiz tanesi, yeniçeri ağasının atının önünde yeşil çuha üst elbiseleriyle iki yumruğunu mideleri üstüne bastırarak yürürlerdi. Bu sekiz bektaşiden en kıdemlisi yüksek sesle "Kerim Allah" der, diğerleri de "Hu" diye mukabele ederlerdi. Bundan dolayı bunlara Hukeşan denilmiştir. (O.T.D.S.) |
HUKK | (C.: Hukuk-Hıkâk) Hokka. |
HUKKA | (C.: Hukuk) Küçük kutu. Hokka. |
HUKNE | Tıb: Şırınga. * Şırınga edilen ilâç. |
HUKUK | (Hakk. C.) Haklar. * İnsanın cemiyet hayatında riâyet etmesi lâzım gelen kaideler, esaslar, yâni; şer'i ve adli hükümler. Haklıyı haksızdan ayıran kaideler. * Şeriat kitablarında yazılı olan haklar, kanunlar ve kaideler. * Üniversitenin hukuk tahsili yaptıran kısmı. * Hukuk Fakültesi. |
HUKUK-U CEZAİYYE | Ceza hukuku. |
HUKUK-U GAYR-İ MEKTUBE | Kanunlarda mevcud olmayan örf ü âdet ve teâmül kabilinden olan haklar. |
HUKUK-U İBAD | Fık: Akidler ve muamelelerle alâkalı hukuk. İnsanlarla olan muamelelerimizdeki haklar. Ferde ait olan hususi haklar. (Bak: Musibet-i amme) |
HUKUK-U İSLÂMİYE | İslâm hukuku.(1937 senesinde "Lâhey"de ikinci defa olarak toplanan bir hukuk konferansına vaki olan dâvete mebni Mısır Cami-ül Ezher'i heyet-i ilmiyesi nâmına, iki İslâm âlimi de iştirak etmiş idi. Ezher mümessilleri, bu konferansta iki esaslı mevzu hakkında mütalaada bulunmuştur. Bu mevzulardan biri: "Şeriat-ı İslâmiye: İslâm hukuku nazarında medenî ve cinaî mes'uliyetler"; diğeri de "İslâm hukukuyla Roma kanunları arasında bir alâka olup olmaması ve İslâm hukukunun Roma kanunlarından müteessir olduğuna dair bazı müsteşriklerin zuumlarını red mes'elesi" idi.Ezher mümessillerinin mütalaaları, İslâm hukukunun yüksekliği ve içtimaî hayatı en mükemmel bir surette mütekeffil bulunması hususunda konferanstaki Avrupa'lı âzanın takdirlerini celb etmiş, bunun neticesinde konferansın bütün âzası, rey birliğiyle aşağıdaki maddeleri karar altına almışlardır:1- Şeriat-ı İslâmiye (İslâm Hukuku), umumi hukukun (mukayeseli hukukun) kaynaklarından biridir.2- İslâm hukuku canlıdır, tekâmüle salihtir.3- İslâm hukuku, bizatihâ kaimdir, başkalarından alınmış değildir.4- Birinci mevzu (Yani: İslâm hukukundaki mes'uliyet bahsi) Konferansın siciline Arapça ile tescil edilecektir. Bu, kendisine müracaat edilmek için hazırlanan mecmua-i ilmiyede de nazara alınacaktır.5- Arapça, konferansta istimâl edilecek ve müstakbel devrelerde de buna devam edilmesi tavsiye olunacaktır.Velhasıl: İslâm hukukunun bu müstakil, yüksek mahiyeti; onu güzelce tetkik eden zatlar tarafından her zaman itiraf edilmektedir. Ancak şunu da ilâve edelim ki: İslâm hukuku, kudsi ve istisnai bir mahiyeti haizdir; bunun başka hukuk müesseselerinden istifade etmiş olması düşünülemez. Fakat Avrupa hukuku, ale-l-ıtlak İslâm fıkhından ve bilhassa Endülüsde ve Afrikada ziyade intişarı cihetiyle Maliki fıkhından pek çok müstefid olmuştur. (Ist. Fık. K.) |
HUKUK-U MEDENÎ | Umumi mânada: Temel hak ve hürriyetler ve medeni haklar. Avrupaî mânada ise: Lâik hukuk sistemi, medeni hukuk. |
HUKUK-U MEKTUBE | Kanunlarda yazılı olan haklar. |
HUKUK-U MEVZUA | Konulmuş kanunların meydana getirdiği hukuk. |
HUKUK-U MİLEL | Beynelmilel hukuk. Milletlerarası hukuk. |
HUKUK-U SİYÂSİYYE | Siyasi haklar. Memleket idâresini ve halkın hakkını tanıyan hükümlerin tamamı. |
HUKUK-U TABİİYYE | İnsanın fıtratında bilkuvve mevcut olup, hak ile bâtılı, iyi ve fenayı bildiren ve insanların toplu bir şeklide yaşamalarını mümkün kılan hükümler. |
HUKUK-U TEAMÜLİYYE | Memleketin ahlâkını ve âdatını bildiren örf mânasında kullanılır. |
HUKUK-U UMUMİYYE | Cemiyetin bütün fertlerine şâmil olan haklar. (Mülkiyet hakkı, iştirak hakkı vs. gibi.) |
HUKUK-U ZEVCİYE | Karı ile kocanın birbirlerine karşı hâiz olduğu haklar. Aile hukuku. |
HUKUKÇU | Hukuk mütehassısı. Hukuku meslek edinen kimse. Avukat, müdde-i umumi "savcı" ve hâkim. |
HUKUKÎ | (Hukukiyye) Hukuka ait, hukuk işleriyle alâkalı. |
HUKUKİYYAT | Hukuk bilgisi. |
HUKUKPERVER | f. Geçmişi unutmayan, haklara hürmetkâr kimse. Vefalı ve sâdık dost. |
HUKUKŞİNAS | Hukukçu, hukuk ilmini bilen. * Vefâlı kimse. Sâdık dost. |
HUKUKULLAH | Fık: İbadetler ve İlâhî cezalar, ukubetlerle alâkalı haklar. * Hukukullah umuma taalluk edip, yalnız bir şahsa âid olmayan ahkâm demektir. Bunlar hukuk-u umumiyeden ibarettir. Cenab-ı Hakk'a izafesi, tazim ve ehemmiyetine işaret içindir (T.H.L.)(Nasıl "Hukuk-u Şahsiye" ve bir nevi "Hukukullah" sayılan "Hukuk-u Umumiye" namiyle iki nevi hukuk var. Öyle de: Mesail-i şer'iyede bir kısım mesâil, eşhasa taalluk eder; bir kısım, umuma, umumiyet itibariyle taalluk eder ki; onlara "Şeâir-i İslâmiye" tabir edilir. Bu şeâirin umuma taalluku cihetiyle umum onda, hissedardır. Umumun rızası olmazsa; onlara ilişmek, umumun hukukuna tecavüzdür. O şeâirin en cüz'isi (sünnet kabilinden bir mes'elesi) en büyük bir mes'ele hükmünde nazar-ı ehemmiyettedir. Doğrudan doğruya umum âlem-i İslâma taalluk ettiği gibi, Asr-ı Saâdetten şimdiye kadar bütün eâzım-ı İslâm'ın bağlandığı o nurani zincirleri koparmağa, tahrib ve tahrif etmeye çalışanlar ve yardım edenler, düşünsünler ki, ne kadar dehşetli bir hatâya düşüyorlar. Ve zerre miktar şuurları varsa, titresinler!... M.) |
HUL | (Hâyil. C.) Bela. Zahmet. * Mukabele etmek, karşılık vermek. |
HULA' | Büyük emir (iş). |
HULABİS | İnce ses. |
HULAK | Boğaz ağrısı. |
HULALET | Samimi dostluk arkadaşlık. |
HULAM (HULLÂN) | Kurban olmayan küçük oğlak. |
HULASA | Bir şeyin, bir bahsin özü. Kısaca esası. |
HULASA-İ KELÂM | Sözün hülâsası. Sözün özü. |
HULASAT-ÜL HULASA | Hulâsanın hulâsası. Özünün özü. * Ayet-ül Kübrâ Risâlesinin hülâsası. |
HULASATEN | Kısaca, özet olarak, hülâsa olarak, muhtasaran. |
HULAVE | (C.: Halâvi) Kafanın ortası. |
HULB | Domuz kılı. Kalın kıl. Yele kılı. * Kıldan yapılmış kalem, kıl fırça. |
HULB | Kuyu dibinde olan balçık. * Ağaç dibinden çıkan budağın yaprağı. * Lif. |
HULBE | Hububattan olan böy. |
HULBE | (C.: Huleb) Liften yapılan urgan. |
HULC | Küçük gemi. |
HULD | Ebedilik. Sonu olmayan. Sonu olmamak. |
HULDE | Köstebek. |
HULDZAR | f. Cennet. |
HULEB | Bozrak bir ot ki, yer üzerine yayılır, sapı olmaz; yaprağını koparsalar sütü akar ve ekseriyâ geyik yer. |
HULEFÂ | (Halife. C.) Halifeler. (Bak: Halife) |
HULEFÂ-İ AKLÂM | Kalem memurları. |
HULEFÂ-İ ERBAA | (Hulefa-i Râşidîn) (Bak: Çâr-yâr) |
HULEFÂ-İ MEHDİYYÎN | Mehdi olan halifeler. Yani âhir zamanda gelen büyük mehdinin bazı vâsıflarına sahib olan halifeler. (Bak: Mehdi)(Hz. Mehdi'ye dair muhtelif rivayetler var. Tafsilat ve tasvirat başka başkadır... Resul-i Ekrem (A.S.M.) vahye istinaden herbir asırda kuvve-i mâneviye-i ehl-i imanı muhafaza etmek için, hem dehşetli hadiselerde ye'se düşmemek için, hem âlem-i islâmiyetin bir silsile-i nuraniyesi olan Al-i Beytine ehl-i imanı manevi rabt etmek için Mehdi'yi haber vermiş. Ahirzamanda gelen Mehdi gibi her bir asır, Âl-i Beyt'ten bir nevi mehdi belki mehdiler bulmuş. Hattâ Âl-i Beyt'ten ma'dud olan Abbasiye hulefasından Büyük Mehdi'nin çok evsafına cami' bir Mehdi bulmuş. İşte Büyük Mehdi'den evvel gelen emsalleri nümuneleri olan hulefa-i mehdiyyîn ve aktâb-ı mehdiyyîn evsafları, asıl mehdinin evsafına karışmış ve ondan rivayetler ihtilafa düşmüş. M.) |
HULEFÂ-İ SELÂSE | Üç halife: Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman (R.Anhüm) |
HULEKE | Kum içinde olan küçük bir hayvan. |
HULEL | (Hulle. C.) Elbiseler. |
HULEL-İ FÂHİRE | Kıymetli, şaşaalı, parlak elbiseler. |
HULEYFE | Medine ehlinin ihramlandığı yer. |
HULEYKA' | At burnu. |
HULEYME | (C.: Huleymât) Memecik. * Ciltte, bilhassa dil üzerinde bulunan küçük kabarcıkların beheri. |
HULF | Ahdinde durmamak. Ahdini bozmak. Sözde durmamak. * Nakz. |
HULF-ÜL VA'D | Ahdinden dönmek. Verdiği sözü yerine getirmemek. |
HULF-ÜL VAÎD | Va'dedilmiş azabı yapmamak, cezâyı yerine getirmemek. (Cenâb-ı Hak kendine isyan edenlerin, günahta devam edenlerin cehenneme gideceklerini beyan ediyor, tehdid ediyor, vaid ile beyanda bulunuyor. Affetmediği takdirde bu vaidinden dönmesi, aslâ adâletine yakışmaz, muhâldir.) |
HULFETMEK | Sözünde durmamak.HULİYY : (C.: Huliyyât) Altun, gümüş, elmas, zümrüt, vs. gibi süs eşyası. Mücevher. |
HULK | Huy. Ahlâk. Tabiat. Yaratılıştan olan haslet. Seciyye. Cibilliyet. * İnsanın doğuştan veya sonradan kazandığı ruhî ve zihnî hâller. |
HULKAN | Huy ve tabiatça. Ahlâk cihetiyle. |
HULKÎ | Huy ile, hulk ile alâkalı ve hulka müteallik. |
HULKUM | İnsan veya hayvan boğazı. Ağızdan mideye giden yol. |
HULL (HİLL) | Dost. |
HULLAN | (Halil. C.) Sâdık dostlar, arkadaşlar. |
HULLE | Ağır, pahalı. * Belden aşağı ve belden yukarı olan iki parçadan ibâret olan elbise. * Cennet elbisesi. * Fık: Üç defa kocasının boşadığı bir kadının dördüncü defa eski kocasına nikâh düşebilmesi için başka birine nikâhlanması. Müslim bir erkek karısını üç talak ile boşarsa, bu kadın ile tekrar nikahlanması haram olur. Ancak kadın, başka bir erkek ile evlenir ve onunla da anlaşamaz ve boşanıp ayrılsalar, bu halde isterlerse ilk evlilik haline dönebilirler. Fakat üç talak ile boşananlar tekrar nikâhlanmaları için şer'î imkân yok denecek kadar zayıf olduğundan başka hileli yollara gitmeleri haramdır. (Hak Dini Kur'an Dili, Cilt : 2, sh: 788) |
HULLE | (C.: Hılâl) Dostluk. |
HULLEB | Yağmursuz bulut. |
HULLEBAF | f. Terzi. |
HULLEDALLAH | Allah dâim ve bâki etsin. |
HULLET | (C.: Hulel) İçten, samimi sevgi. Dostluk. Muhabbet. Haslet. |
HULLİYYAT | (Hulliyy. C.) Pırlanta, altun, gümüş gibi süs eşyaları. |
HULM | Rüya, hülya. * İhtilâm olmak. Açık saçık rüya. * Akıl. |
HULM | Geyiğin yataklandığı yer. |
HULSE | Kapmak. * Karışmak. * Fırsat. |
HULTA | Ortaklık, şirket. |
HULU | Hali olmak. |
HULUC | Ayrılmak. * Çekilmek. * Yavrusu ayrıldığında sütü az olan deve. |
HULUD | Ebedilik. Devam üzere olmak. Bir şey aslî hâleti üzere dâim olmak. |
HULUK | Huy. Tabiat. Ahlâk. |
HULUK-İ AZÎM | Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) mübarek huyları. |
HULUKA | (C.: Ahlâk-Halkân) Eski olmak. |
HULUL | Girme. Dâhil olma. İçine gizlice giriş. * Birinin veya birkaç kimsenin sevgi veya itimadını kazanmak, içlerine onlardan görünüp girmek. * Halletmek. * Vuku' bulmak. Zuhur etmek. * Gelip çatmak. * Bir menzile inmek. * Kim: Bazı akıcı cisimlerin vücud mesâmâtından kolaylıkla geçebilmesi ve bu esâsa dayanan kimya tahlil usulü. * Fiz: Mesamatı olan bir perde ile ayrılan iki akıcı cisimde mevcut bazı maddelerin birinden diğerine geçmesi hâdisesi ki, barsaklarda olan imtisas bu tarzdadır. |
HULUL-İ RAMAZAN | Ramazan ayının gelmesi. |
HULUL-İ ŞİTA | Kış mevsiminin gelmesi. |
HULULE | Dostluk. |
HULUS | Hâlislik. Saflık. * Samimiyet. Hâlis dostluk. İçden davranmak. Her hayırlı işi ve ameli Allah rızâsını niyet ederek yapmak. |
HULUS-İ KALB | Kalbden, gönülden, içten samimiyet. |
HULUS-İ NİYET | Niyetin hâlis olması. |
HULUSİ | Samimi, candan. Hâlis ve içi temiz olan. |
HULUSİYYET | Hâlislik. Samimi dostluk. |
HULUSKÂR | f. Bir insana karşı samimi muhabbeti olan. * Dalkavuk. Menfaati için sevgi ve iyi muamele gösteren. |
HULUSKÂRÂNE | f. Samimi muhabbet ve sevgi ile. * İkiyüzlülükle, dalkavuklukla. |
HULUSNAME | f. Yalnız muhabbet, alâka ve bağlılığı göstermek üzere sunulan mektub. |
HULUVV | Boş olmak, hâlî oluş. Boşluk. Boşta olmak. * Huk: Tarafların anlaşarak evlilik hayatlarına son vermeleri. * Huk: Bir gayr-i menkulün, muayyen bir bedel ile kiralanmış olmasından doğan kiracılık hakkı ve menfaati. * Hava parası adıyla verilen meblağ. |
HULÜC | Çok yeyici, fazla yiyen. |
HULÜM | (C.: Ahlâm) Düş, rüyâ. (Rüyâ tâbiri iyilerinde; hülm tâbiri kötülerinde kullanılır.) * İhtilam olmak. * Akıl. |
HULV | Tatlı. * Hoş ve güzel. İyi. |
HULVAN | Bir kimsenin hizmeti karşılığında, ücretinin haricinde verilen şey. * Kızın mihrinden, kişinin kendisi için aldığı miktar. * Vermek, bahşetmek. * Bir belde ismi. |
HULVİYYAT | Tatlı yemekler. Şekerlemeler. Tatlı şeyler. |
HULYA | f. Kuruntu. Hayal. Vehim. Olmıyan bir şeyi düşünerek yaşamak. Akıldan geçen ve matmah-ı nazar olan husus. |
HULYA-Yİ HAZİN | Hazin hülya. |
HUM | f. Küp. * Şarap küpü. İçine şarap doldurulan küp. |
HUMAHİN | Yüzük yapılan bir cins siyah taş. |
HUMAK | Kabarcık gibi bir şeydir ve insana ârız olur. |
HUMAKA | Akıl azlığı, ahmaklık. |
HUMAKÎ | (Ahmak. C.) Ahmaklar, salaklar. |
HUMAL | Aksaklık. |
HUMAME | Süprüntü. |
HUMANİZM | (Bak: Hümanizm) |
HUMAR | Sarhoşluk veren ve haram olan içkiden sonra gelen baş ağrısı. * Sersemlik. * Bir şeyin acısı burnundan gelmesi. |
HUMAR-ÂLUD | f. Süzgün ve baygın göz. * Kendinden geçmiş, şaşkın. |
HUMARİS | Sağlam, şiddetli, katı. |
HUMASÎ | Arabçada: Aslî harfleri, yani kök harfleri beş adet olan kelime. * Beşe mensub. * Beşli. |
HUMAŞE | Diyeti bilinmeyen cinayet. |
HUMAT | (Hâmî. C.) Himaye edenler, koruyanlar. |
HUMAYUN | (Bak: Hümâyun) |
HUMAZ | Kırmızı çiçeği olan bir bitki çeşidi. * Kuzu kulağı. |
HUMBARA | f. Küçük küp. * Ask: Demir veya tunçtan dökülmüş, içi boş ve yuvarlak olarak yapılan ve içine patlayıcı maddeler doldurularak havan topu veya elle atılan harp aleti. Havan topu ile atılana havan humbarası, elle atılana da el humbarası denirdi. * Para biriktirmek için kullanılan toprak veya madenden yapılan, bir tarafında para sığacak kadar yarığı bulunan kap. Kumbara. |
HUMBARACI | Ask: Yeniçeri teşkilâtı zamanındaki topçu eri. Bu teşkilâtın mensubları havan toplarıyla humbara attıkları için bu adı almışlardı. |
HUMBARAHANE | Humbara yapılan beylik fabrika. * Tar: Humbaracılar kışlası. |
HUMÇE | f. Küçük küp. |
HUMEKA | (Hamik. C.) Ahmak, sersem. |
HUMEME | (C.: Humem) Kömür. * Kara kül. * Her ateşte yanan nesne. |
HUMEVÎ | Tıb : Sıtmaya ait. |
HUMEYYA | şiddet. |
HUMHANE | f. Meyhane. * Şarap küplerinin konulduğu yer. * Tas: Âşığın kalbi. |
HUMK | Ahmaklık. Bön olmak. Aklı az olmak. |
HUML | Kaçmak. * Korkmak. |
HUMMA | Ateşli hastalık. Sıtma. |
HUMMALI | Ateşli, kızgın. * Çok faaliyetli. Hararetli. |
HUMMAZ | Kuzu kulağı. |
HUMME | Tamam oldu (meâlinde fiil). |
HUMMERE | (C.: Hummer) Kaya kuşu denilen başı kızılca serçe gibi bir kuş. |
HUMMİSA | (C.: Hummis) Nohut. |
HUMMUS | Nohut. |
HUMRAN | (Ahmer. C.) Kırmızılar. |
HUMRE | (C.: Humur) Küçük seccade. * Namaz kılacak yer. * Küçük hasır parçası. * Güzelleşmek için kadınların yüzlerine sürdükleri şey. |
HUMRET | Kırmızılık. Kızıllık. Masumane şefkat. |
HUMRET-İ HİCÂB | Hayâdan, utanmaktan hâsıl olan kırmızılık. |
HUMRET-İ ŞAFAK | Şafak kırmızılığı, şafak kızıllığı. |
HUMS | Beş bölükten birisi. Beşte bir. |
HUMS-İ ÖŞR | Onda birin beşte biri. Yani, bir şeyin ellide biri. |
HUMSA | Boş böğürlü ve ince karınlı olmak. |
HUMSE | Hürmet. |
HUMTANE | Kadının kaynanası. |
HUMUD | Düşme. Zayıflama. * Sâkin olmak. Soğumak. Ateş sönmiyerek alevi azalmak. * Bayılmak ve kendini kaybetmek. * Ne helâle, ne de harama iştihası olmamak. |
HUMUL | Mahfe taşıyan deve. * (Haml. C.) Yükler. |
HUMUL | Bir kimsenin adı sanı batma, ünü ünvanı kaybolma. |
HUMUZA | Ekşilik. |
HUMUZAT | Ekşi şeyler. |
HUMUZET | Ekşilik. Kekrelik. |
HUMUZİYET | Ekşilik. Kekrelik. |
HUMVE | şiddet. * Suret. |
HUN | Hor ve zelil olmak. |
HUN | f. Kan, dem. * Öç, intikam, öldürme. |
HUN-İ CÂN | şarap. |
HUN'A | şekk, şüphe, zan. * Töhmet. |
HUN-AB(E) | f. Sulu kan, kanlı su, su ile karışık kan. * Mc: Kanlı gözyaşı. |
HUNABİS(E) | Arslan. * Zâlim ve kötü kimse. |
HUNAK | (C.: Havânik) Boğazda olan şiş. |
HUN-ALUD(E) | f. Kana bulanmış. |
HUNAN | Kuşların boğazında olan bir hastalık. |
HUN-AŞAM | f. Kan içici, kan içen. |
HUNAT'E | Kalın, yassı nesne. |
HUNAYİS | Çirkin. |
HUNBAHA | f. Kan bahası, diyet. |
HUNBAR | f. Kan yağdıran, kan yağdırıcı. |
HUNCUR | (C.: Hanâcir) Sütlü deve. |
HUNCUR | Boğazın başı. |
HUNÇEGÂN | f. Kendisinden kan akan. |
HUNDURE | Göz bebeği. |
HUNEFA | (Hanîf. C.) Allahın birliğine inananlar. (Bak: Hanîf.) |
HUNEFŞAN | f. Kan saçan, kan serpen. |
HUNEYN | Mekke-i Mükerremeye üç mil mesafede ve Mekke ile Taif arasında bir vâdinin adı. |
HUNEYN VAK'ASI | Hicretin sekizinci senesinde şirkten kurtulmamış bazı Arap kabileleri Mekkeyi geri almak maksadıyla hücum ettikleri zaman burada müslüman askerlere karşı gelerek başlangıçta galip gibi görünmüşlerse de daha sonra galebe ve zafer, İslâm askerlerine nasib olmuştur. Bu muhârebede Sahabe-i kiramdan birçok zatlar şehid olmuşlardır. (Bak: Uhud)(Eğer denilirse: Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, madem Habib-ü Rabb-il-Âlemin'dir. Hem elindeki hak ve lisanındaki hakikattır. Ve ordusundaki askerlerin bir kısmı melâikedir. Ve bir avuç su ile bir orduyu sular. Ve dört avuç buğday ve bir oğlağın etiyle bin adamı doyuracak bir ziyafet verir. Ve küffar ordusunun gözlerine bir avuç toprak atmakla o bir avuç topraktan her küffârın gözüne bir avuç toprak girmesiyle onları kaçırır. Ve daha bunun gibi bin mu'cizat sahibi olan bir Kumandan-ı Rabbâni, nasıl oluyor Uhud'un nihayetinde ve Huneyn'in bidayetinde mağlup oluyor?Elcevab: Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nev-i beşere mukteda ve imam ve rehber olarak gönderilmiştir. Tâ ki, o nev-i insanî, hayat-ı içtimaiye ve şahsiyedeki düsturları ondan öğrensin ve Hakim-i Zülkemâlin kavânin-i meşietine itaate alışsınlar ve desâtir-i hikmetine tevfik-i hareket etsinler. Eğer Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hayat-ı içtimaiye ve şahsiyesinde daima harikulâdelere ve mu'cizelere istinad etseydi, o vakit İmam-ı Mutlak ve Rehber-i Ekber olamazdı.İşte bu sır içindir ki, yalnız davasını tasdik ettirmek için arasıra indel-hâce, münkirlerin inkârını kırmak için mu'cizeler gösterirdi. Sair vakitlerde nasılki herkesten ziyade evâmir-i İlâhiyyeye itaat etmiştir. Öyle de: Hikmet-i Rabbaniye ile ve meşiet-i Sübhaniye ile te'sis edilen Âdetullah kavaninine herkesten ziyade müraat ve itaat ederdi. Düşmana karşı zırh giyerdi, "Sipere giriniz!" emrederdi. Yara alırdı, zahmet çekerdi. Tâ tamamiyle hikmet-i İlâhiyye kanununa ve kâinattaki şeriat-ı fıtriye-i kübrâya müraat ve itaati göstersin. L.) |
HUNFEŞAN | f. Kan saçan, kan serpen. |
HUNHAH | f. İntikam alıcı, öç alıcı, kan isteyen. |
HUNHAR | f. Kan içici. Zâlim. Kan akıtan. Öldüren, öldürücü. |
HUNHARANE | f. Kan içercesine. Çok zâlimce. Öldürerek. |
HUNÎ | f. Kanlı, kan dökmeye meyilli. |
HUNİ | yun. Dar ağızlı kaplara sıvı dökmeye yarayan; ve yukarı kısmı genişçe, aşağı kısmı dar olan âlet. |
HUNÎN | f. Kana bulanmış, kanlı. |
HUNKÂR | f. (Bak: Hünkâr) |
HUNKE | Tecrübe etmek, denemek, sınamak. |
HUNNAK | Tıb: Boğaz hastalıkları. |
HUNNE | Sözü burun içinden söylemek. |
HUNNES-KÜNNES | Hunnes, Hânis'in; Künnes de Kânis'in çoğuludur. Kânis, süpüren mânasınadır. Umumiyetle, akıp akıp yuvalarına giden veya aynı yollarında gidip gelen yıldızlar demektir. Bazılarınca gündüz gaib, gece zâhir olan yıldızlara denir. Ekseriyetle yedi seyyar yıldızlara denmiştir. (Zuhal, Müşteri, Merih, Zühre, Utarid, Uranüs, Neptün) |
HUNPAŞ | f. Kan döken, kan saçan. |
HUNRÎZ | f. Kan dökücü, kan döken, kan akıtan. |
HUNSA | Hem erkek, hem de dişi olan. * Erkeklik ve dişilik alâmetlerini birlikte taşıyan bitki. |
HUNTUF | Sakalını yolan. |
HUNU' | Horluk, zelillik, alçaklık. |
HUNUS | Rücu etmek, vazgeçmek, geri dönmek. * Örtülü olmak. * Tehir etmek, sonraya bırakmak. |
HUNUT | Mumyalama. * Bir ölünün uzun zaman çürüyüp kokmaması için kullanılan eczalar. |
HUNUZ | Kokup fenâ olmak. |
HUNÜK | f. Ne güzel! Ne hoş! Ne mutlu! |
HUNYÂ | f. Şarkı söyleme. |
HUNYÂGER | f. Şarkı söyleyen, şarkıcı. |
HUNZUB | Şişman gövdeli, boş konuşan kadın. |
HUNZUL | Uzun boynuz. * Uzun zeker. |
HUNZUVANE | Kin tutmak. * Büyüklenmek, kibirlenmek. |
HUNZÜB | (C.: Hanâzıb) Erkek çekirge. |
HUNZÜBA' | Kuru. * Yellengen böceği. |
HUR | Noksan, eksik. |
HUR' | (C.: Hurü') Kuş tersi, necis. |
HUR | f. Güneş, şems. |
HUR | f. Güneş. * Yiyecek şey. |
HUR | f. Güneş, şems. |
HUR | (Ahver. C.) Ahu gözlüler. Gözleri iri ve siyah kısmı pek siyah; beyaz kısmı pek beyaz olan kızlar. * Cennet kızları, huriler. |
HUR-İ ÎN | Cennet'te âhu gözlü çok güzel kızlar. (Bak: Huri) |
HURA' | Devenin delirmesi. |
HURAC | Tıb: Bedenin çeşitli yerlerinde çıkan çıbanlar. |
HURACE | Çıban. * İrinlenme. |
HURAFAT | (Hurafe. C.) Aslı esası olmayan, bâtıl rivayetler. Bâtıl inanışlar. Hurafeler. |
HURAFE | Uydurma, bâtıl inanış. Masal. Efsane. Yalan hikâye. |
HURAFE-VARÎ | f. Hurafeye benzer. Hurafe gibi uydurulmuş. |
HURAK(A) | Kav dedikleri nesne. * Tuzluk. |
HURAN | (Hur. C.) f. İri gözlü. * Cennet kızları. |
HURAŞE | Ufak parça, küçük şey. |
HURBE | (C.: Hureb) Kalça kemiğinin deliği. * Her yuvarlak delik. |
HURC | Meşinden veya çadır bezi gibi şeylerden yapılmış büyük heybe ve sandık. Meşinden yapılan bu heybe ve sandıklar arka taraflarındaki meşin kollarla hayvanların semerine bağlanır ve iki hurc bir hayvana yüklenirdi. Eski zamanın uzun yolculuklarında kullanılırdı. Eskiden İstanbulun meşhur yangınlarında en lüzumlu eşyayı içlerine doldurup pencereden atmak suretiyle kurtarma işlerinde kullanılmak üzere konaklarda da bulundurulurdu. (O.T.D.S.) |
HURC | Uzun dişi deve. |
HURCÜL | Uzun. |
HURD | f. Küçük. Ufak. İnce. * Kırık. * Ehemmiyetsiz, önemsiz. |
HURD | (Hurdenî) f. Yiyecek, azık. |
HURD U HÂB | Yiyecek ve uyku. |
HURDA | (Bak: Hurde) |
HURDE | f. Bir şeyin küçüğü, ufağı. * Ufak şey, ufak parça. Ufak ve kırıntıdan ibaret olan. * Pek ince ve küçük. |
HURDE-HÂŞ | f. Param parça, kırık dökük. |
HURDE | f. Yenilmiş. |
HURDEBÎN | (Hurde-bîn) Mikroskop. Çok küçük, ufak şeyleri, mikropları gösteren âlet. |
HURDE-BÎNANE | İnceden inceye. Kılı kırk yararak. |
HURDE-BÎNÎ | Gözle görülmeyecek derecede küçük. Mikroskopik.(Gözle görülmeyen hurdebinî bir hayvanın ne kadar keskin duyguları var ki, arkadaşının sesini işitir, rızkını görür, gayet hassas ve keskin hisleri vardır. Şu hâl gösteriyor ki; maddenin küçülüp inceleşmesi nisbetinde âsar-ı hayat tezayüd ediyor, nur-u ruh teşeddüd ediyor. Güya madde inceleştikçe, bizim maddiyatımızdan uzaklaştıkça ruh âlemine, hayat âlemine, şuur âlemine yaklaşıyor gibi hararet-i ruh, nur-u hayat daha şiddetli tecelli ediyor. İşte hiç mümkün müdür ki; bu madde perdesinde bu kadar hayat ve şuur ve ruhun tereşşuhatı bulunsun; o perde altında olan âlem-i bâtın ziruh ve zişuurlarla dolu olmasın...S.) |
HURDEDAN | f. Nükteleri ve incelikleri anlayan, bilen. |
HURDEDANÎ | f. Nükte ve inceliği anlıyan, dikkatli kimse. |
HURDEFURUŞ | f. Ufak tefek şeyler satan kimse. |
HURDEGİR | f. Sözün içinde tenkid edilecek noksan arayan. |
HURDENGÂH | f. Yemek odası. |
HURDENÎ | f. Yiyecek şey. |
HURDEŞİNAS | f. Dikkatli. İncelikleri ve nükteleri anlayan. |
HURDE TEZYİNAT | Tezhibde küçük süsleme motiflerine verilen genel isim. |
HURDEVAT | f. Kırık dökük, eski püskü şeyler, öteberi. Hırdavat. |
HURDSAL | f. Genç. Yaşı küçük. |
HURD Ü MÜRD | f. Parça parça. Ufak tefek kimse. |
HURF | Üzerlik tohumu. |
HURFE | Mahrumiyet, mahrumluk. Bedbaht oluş. |
HURFE | Bir yere toplanmış yemiş. * Baklet-ül hamkâ otu. |
HURFET-ÜL CENNET | Cennet bahçesi. |
HURİ | (Ahver ve Havrâ kelimelerinin C.) Ahu gözlüler. Gözlerinin akı karasından çok olan, pek güzel ve güzellikleri tarif ve tavsif edilemiyecek derecede güzel olan Cennet kızları. (Bak: Hur - Hur-i în) (Sual: Ehadiste denilmiş: "Huriler yetmiş hulleyi giydikleri halde, bacaklarının kemiklerindeki ilikleri görünüyor." Bu ne demektir? Ne mânası var? Nasıl güzelliktir?Elcevab: Mânası pek güzeldir ve güzelliği pek şirindir. Şöyle ki: Şu çirkin, ölü, câmid ve çoğu kışır olan dünyada; hüsün ve cemal, yalnız göze güzel görünüp, ülfete mâni olmazsa, yeter. Halbuki: Güzel, hayatdar, revnakdar, bütün kışırsız lüb ve kabuksuz iç olan cennette; göz gibi bütün insanın duyguları, lâtifeleri cins-i lâtif olan hurilerden ve huriler gibi ve daha güzel, dünyadan gelme, Cennet'teki nisâ-i dünyeviyeden ayrı ayrı hisse-i zevklerini, çeşit çeşit lezzetlerini almak isterler. Demek, en yukarı hullenin güzelliğinden tut, tâ kemik içindeki iliklere kadar, birer hissin birer lâtifenin medar-ı zevki olduğunu hadis işaret ediyor. Evet, "Hurilerin yetmiş hulleyi giymeleri ve bacaklarındaki kemiklerin ilikleri görünmesi" tâbiriyle hadis-i şerif işaret ediyor ki: İnsanın her ne kadar hüsün perver ve zevk-perest ve zinete meftun ve cemale müştak duyguları ve hassaları ve kuvaları ve lâtifeleri varsa, umumunu memnun edip doyuracak ve herbirisini ayrı ayrı okşayıp mes'ud edecek, maddi ve mânevi her nevi zinet ve hüsn-ü cemale huriler câmidirler. Demek, huriler Cennet'in aksam-ı zinetinden yetmiş tarzını, bir tek cinsten olmadığından birbirini setretmiyecek surette giydikleri gibi; kendi vücudlarından ve nefis ve cisimlerinden, belki yetmiş mertebeden ziyade ayrı ayrı hüsün ve cemalin aksamını gösteriyorlar. S.) |
HURİYE | Huri gibi. |
HURK | Akılsız, bilmezlik. * Dehşet, şiddet. |
HURKA | Yanmak. * Hararet. * Yanık çıban. |
HURKAT | Cehalet, câhillik, akılsızlık, bilmezlik. |
HURKAT | Yangın. Yanma. Yanıklık. * Bir nevi çıban. |
HURKUF | Zayıf davar. |
HURKUS | Pire gibi bir böcek (Az olarak kanatlanır uçar). |
HURLİKA | f. Çok güzel, huri yüzlü. |
HURMA | f. Bir sıcak iklim meyvesi. * Hurma şeklinde yapılan hamur tatlısı. |
HURMAT | (Huremât - Hurumât) Haramlar. Dinin, yapılmasını menettiği şeyler. İşlenmesi günah olan işler. |
HURMET | (Bak: Hürmet) |
HURNUB | Keçiboynuzu dedikleri yemiş. |
HURPEYKER | f. Huri yüzlü. |
HURRAS | (Hâris. C.) Muhafızlar, bekçiler, nöbetçiler. |
HURRE | (C.: Harâyir) İyi. * Câriye olmayan kadın. |
HURREM | f. Sevinçli. Mesrur. Şen. Ferahlık veren. Taze ve hoş. Güler yüzlü. |
HURREMGÂH | f. Kalbi ferahlandıran yer. |
HURREMÎ | f. Mesruriyet, sevinç, sürurlu ve sevinçli olma. |
HURS(A) | Hurma budağı. * Şey. |
HURS (HIRS) | (C.: Hursân) Altından ve gümüşten olan halka. * Kulağa taktıkları küçük halka. |
HURS(E) | Çocuk doğuşunda yapılan yemek. |
HURSEND | f. Kısmetine râzı olan, kanaatkâr, tokgözlü. |
HURSENDANE | f. Kanaatkârâne, tokgözlülükle. |
HURSENDÎ | f. Tokgözlülük, kanaat edicilik. Göz tokluğu. |
HURSÎ | Ev eşyası. * Her nesnenin fenâsı. |
HURSÎS | Metâ, mal. Kumaş. |
HURŞÎD | f. Güneş. Afitab. Hur. Mihr. şems. |
HURŞUN | (C.: Harâşın) Ufacık bıtırak. (Davarların tüyüne yapışır.) |
HURT | (C.: Hurut-Ahrât) Balta. İğne deliği, balta deliği, kulak deliği. |
HURTUM | (C.: Harâtim) Burun. * şarap. |
HURU' | Tanelerinden hintyağı çıkartılan ağaç. * Sütleğen otu. * Yumuşak ot. |
HURUB | (Harb. C.) Harpler, savaşlar, muharebeler. |
HURUB | Keçiboynuzu adı verilen yemiş. |
HURUC | Çıkma. Dışarı çıkma, çıkış. * Ayaklanma, isyan etmek. |
HURUC-İ BİSUN'İHİ | Namazdan kendi isteği ile çıkmak. |
HURUC-İ FÂHİŞ | Haddini aşmak. * Büyük isyan hareketinde bulunmak. |
HURUC ALESSULTAN | Meşru hükümete karşı kıyam ve isyan etme. |
HURUF | (Harf. C.) Harfler. İsim ve fiil olmayan kelimeler. (Bak: Harf) |
HURUF-U ÂLİYAT | Tas: Gayb ve gaybîlikte olan Cenab-ı Hakka mahsus şuunat. |
HURUF-U ASLİYE | (Bak: Harf-i aslî) |
HURUF-U CÂZİME | Cezmeden harfler: lem, lemmâ, lâm-ül-emir, lâ-ün-nâhiye (nehyeden lâ edatı). Şart edatları da câzimdir. (Bak: Câzim) |
HURUF-U CERRE | (Bak: Harf-i Cer) |
HURUF-U HALK | Sesi boğazdan çıkan harfler. (Hâ, hı, ayn, gayn, he, hemze gibi) |
HURUF-U HECÂ | Alfabe sırasına göre dizili harfler. * Kelimelerdeki harflere ayrıca ses katan elif, vav, he, yâ harfleri. |
HURUF-U İMLÂ | Gr: Sesli harfler. (A, E, I, İ, O, Ö, U, Ü, harfleri.) |
HURUF-U İTBAK | Gr: İtbak harfleri. (Bak: İtbak) |
HURUF-U KAMERİYE | Gr: Arapçada kelimenin başında harf-i tarif olduğu vakit, harf-i tarifin lâmı okunan harfler. Meselâ: El-Kamer, El-İnsân, El-Bedi' kelimelerinde olduğu gibi. Burada kelime başında "kaf, elif, bâ" harfleri kameriyeden olduğu için aynen okunuyor. (Bunlar: Elif, bâ, cim, hı, hâ, ayın, gayn, fe, kaf, kef, mim, vav, he, yâ harfleridir.) |
HURUF-U LEYYİN | "Vav, ayn ve elif" harfleri. (Bak: Lîn) |
HURUF-U MECHURE | Cehr ile okunan harfler. (Zı, lâm, kaf, vav, ra, bâ, dad, hemze, zel, gayın, ze, elif, cim, nun, dal, mim, tı, yâ, ayın.) |
HURUF-U MU'CEME (MENKUTA) | Gr: Kur'an-ı Kerim harflerindeki noktalı harfler. |
HURUF-UL MUKATTAA | Gr: Kur'an-ı Kerim'de sure başlarında bulunan, kesik kesik, ikisi üçü birleşik veya tek başına yazılı hafler. Elif Lâm Mim, Yâ Sin, Elif Lâm Râ... gibi. Bunlar İlahî birer şifre olup, mânalarını anlayanlar Resul-ü Ekrem (A.S.M.) ve O'nun vârisleridir. |
HURUF-U MUNFASILA | Gr: Kendisinden sonra gelen harflere bitişmeyen (vav, rı, dal, hemze, ze, zel) gibi harfler. |
HURUF-U MUTTASILA | Gr: Kendisinden sonra gelen harflerle bitişip yazılan harfler. |
HURUF-U MÜSTA'LİYE | Tecvidde: Harf ağızdan çıkarken dilin üst damağa yapışması halinde veya üst damağa doğru gitmesiyle çıkan harfler: Kaf, tı, zı, dat, hı, sad, ayın, gayın, Bu harflerin mukabili "istifâle" harfleridir. |
HURUF-U NÂSİBE | Gr: Muzari (geniş zaman) fiilinin başına getirildiğinde o fiili nasbeden harfler. (En), (Len), (İzen), (Key) harfleri gibi. |
HURUF-U ŞARTİYE | (Bak: Şart edatları) |
HURUF-U ŞEDİDE | (Bak: şiddet) |
HURUF-U ŞEFE | Dudaktan çıkan harfler. "Be, Fe, Mim" gibi. |
HURUF-U ŞEMSİYE | Gr: "El" harf-i tarifinin "lâm" harfi ile yan yana geldiğinde, kendisi okunmayıp "Lâm" harfine kalboluyorsa, o harflere "huruf-u şemsiye" harfleri denir. (Te, se, dal, zel, rı, ze, sin, şın, sad, dat, tı, zı, lem, nun harfleri) Meselâ: El-turab yazılıyor, etturab okunuyor. El-şems yazılıyor, eşşems okunuyor. El-Duâ, Edduâ okunuyor. |
HURUFAT | (Harf. C.) Harfler. Matbaada kullanılan dökme harfler. |
HURUFİYE | Fazlullah-ı Hurufi adında birinin kurduğu bâtıl bir meslektir. Harflerden kendilerince manalar çıkarıp, dine aykırı iddiaları olan bir dalâlet fırkasıdır. |
HURUM | İhram. |
HURUR | Düşmek, sukut. |
HURUS | f. Horoz. |
HURUŞ | f. Coşma. Gürültü. şamata. Telâş. |
HURUŞAN | f. Çağlıyarak, coşarak, * Coşan, çağlayan. |
HURY | Değirmen deliği. |
HURZ | Oranlamak, yâni tahminle bir şeyin miktarını söylemek. |
HURZE | (C.: Hurez) Dikiş. |
HUS | Bir kavim üzerine nâzil olan umur. |
HUS | Dikmek. * Darlık vermek. * İki şeyi bir araya getirmek. |
HUSA | Hurma yaprağı. |
HUSA | (Husye. C.) Erkeklik bezleri, hayalar. |
HUSAF | Hasad, hasad mevsimi. * Ekin biçme. |
HUSAFE | Düşmanlık, adavet. Gizli kin, hased. |
HUSAKE | Düşmanlık, adavet. Hased, gizli kin. |
HUSALE | Kırıntı, ufalanmış şey. |
HUSALE | Harman yerinde arta kalan tane. |
HUSAM | Keskin kılıç. |
HUSAME | Keskinlik. |
HUSARE | Arpa, buğday ve pirinç gibi hububâtın kabuğundan düşen parçalar. * Her kabuklu nesnenin, kabuğundan ayrılıp temizlenmesi. * Şirâ sıkıntısı. * Her nesnenin fenâsı. |
HUSAS | Sür'atle gitmek, seğirtmek, koşmak. |
HUSBAN | Hesab. * Azab. * Sıkıntı. * Şer. * Koltuk yastığı. |
HUSEMA' | (Hasım. C.) Muhalifler, karşı taraflar, hasımlar. * Adüvler, düşmanlar. |
HUSF | Her bir şeyin içi. |
HUSHUS | Mübâlağa ile kandırmak. |
HUSLET | Kıldan bükülmüş nesne. |
HUSM | (C.: Ahsam) Çuval ve heybe bucağı. |
HUSN | Perhizkârlık, iffet. |
HUSR | Zarar. * Ele avuca girmemek. * Dalâlete gitmek. * Noksan. * Sapıtmak. |
HUSR | Tıb: Peklik, kabızlık, inkıbaz. * İdrar tutulması. |
HUSRAN | Mahrumiyet. Kayıp. Çok büyük ziyan. |
HUSREV | f. Hükümdar, şah. |
HUSS | Karışmadık, sâfi olan. * Ayrı bir kavim. |
HUSS | Za'feran. * Hurma yaprağı. * Eğrelti otu. |
HUSS | (C.: Husas) Kamıştan yapılmış ev. |
HUSSAD | Hased edenler. Kıskananlar. |
HUSSER | Cübbesi ve zırhı olmayanlar. Çıplak kimseler. |
HUSUF | Ay tutulması. Perdelenmek. Dünya gölgesinin ay üzerine gelmesi. * Bir şeyin nuru ve ışığı gitmesi. |
HUSUF-İ CÜZ'Î | Ayın bir kısmının tutulması. |
HUSUF-İ KÜLLÎ | Ayın tamamen tutulması. |
HUSUL | Peydâ olma. Hasıl olma. Meydana gelmek. Üremek, türemek. |
HUSUL-PEZİR | Hâsıl olmuş, meydana gelmiş. |
HUSUL-YÂFTE | f. Husule gelmiş, meydana çıkmış, hâsıl olmuş. |
HUSUM | (Hasim. C.) Uğursuzluk. * İdman. Birbiri ardınca devam üzere olmak. * Bir şeyi kökünden kesip dağlayanlar. * Fırtına. |
HUSUM | (Hasım. C.) Hasımlar, düşmanlar. |
HUSUMET | Düşmanlık. Hasımlık. Kincilik. Zıddiyet. Çekişmek. Dâvacı olmak. |
HUSUN | (Hısn. C.) Kaleler. Korunacak sağlam yerler. |
HUSUN-İ REFÎA | Yüksek kaleler. |
HUSUR | Yorulmak. * İncinmek. |
HUSURE | Yoğunluk, kalınlık. Sütün yoğurt olması. |
HUSUS | İş. Mevzu. Yol. Usul. Keyfiyet. Madde. Şey. Bir şeyin sairlerinden ayrıldığını ve temyizini bildiren cihet ve keyfiyet. |
HUSUSA | Ayrıca, hususen, başkaca. |
HUSUSAT | (Husus. C.) Hususlar, bakımlar, işler. Tarzlar, şekiller. Mes'eleler. Maddeler. |
HUSUSEN | Bilhassa. Ayrıca. Başkaca. Buna mahsus olarak. |
HUSUSÎ | Bir şeye aid olan. Herkese âid olmayan. |
HUSUSİYAT | Hususi olan şeyler. Hususiyyetler. |
HUSUSİYET | Ahbaplık, tanışıklık, yakınlık. * Hususilik. |
HUSVE | Kap içinde bir içim su. |
HUSVE | Topraklı yer. |
HUSVE | Haya, husye. |
HUSYE | Erkeklik bezi. Haya. Erkeğin yumurtalığı. |
HUSYET-ÜS SEMEK | Balık yumurtası. |
HUSYETAN | f. Hayalar, çift haya. Erkeklik bezlerinin her ikisi. |
HUŞ | f. Akıl, fikir, zekâ, iyi ile kötüyü ayırma hissi. * Ruh, can. * Ölüm, * Zehir. |
HUŞ | Vahşi hayvanlar. |
HUŞ'A | Alçak küçük tepe. |
HUŞAM | Kalın burunlu. * Uzun dağ burnu. |
HUŞAR | Avaz, ses. |
HUŞARE | Bir yere giderken bırakılan faydasız şeyler. * Her şeyin kötüsü. |
HUŞDAR | f. Akıllı, uslu. |
HUŞE | f. Salkım. * Başak, sümbül. |
HUŞE-İ ENGUR | Üzüm salkımı. |
HUŞE-İ HURMA | Hurma salkımı. |
HUŞE ÇÎN | f. Başak toplayan. Salkım toplayan. |
HUŞEF | Yeşil sinek. |
HUŞENK | f. İdrak, akıl, iz'an. |
HUŞK | f. Kuru, yâbis. * Kaba, soğuk. |
HUŞK U TER | Kuru ve yaş. |
HUŞKAR | İri öğütülmüş un. O undan olan ekmek. |
HUŞKCAN | f. Kalın kafalı, câhil kimse. |
HUŞKÎ | f. Kuruluk, yubuset. |
HUŞKLEB | f. Dudağı kurumuş, susamış. |
HUŞKMAĞZ | f. Boşkafalı, câhil. |
HUŞKSAL | f. Kuraklık ve kıtlık yılı. |
HUŞKSER | f. Ahmak, salak. |
HUŞMEND | (C: Huşmendân) f. Akıllı, aklı başında. |
HUŞMENDÂN | (Huş-mend. C.) Aklı başında olanlar, akıl sâhipleri. |
HUŞMENDÂNE | f. Akıllıca, aklı başında olarak. |
HUŞNE | Haşinlik. |
HUŞRÜBA | f. Akıl kapan, aklı baştan alan. |
HUŞRÜBUDE | f. Aklı kapılmış, aklı başından gitmiş. |
HUŞŞ | (C.: Huşuş) Hâcet mevzii; helâ, tuvâlet. * Necâset mahreci. |
HUŞŞA' | (Haşi') Huşu içinde olanlar. Gözleri korku ve saygı ile düşkün bir hâlde olanlar. |
HUŞŞA' | Kulak ardındaki yumruca kemik. |
HUŞŞAF | Yarasa kuşu. |
HUŞU' | Alçak gönüllülük. Hayâ etmek ve mütevazi olmak. Korku ile karışık sevgiden gelen edebli bir hâl. Yüksek ve heybetli bir huzurda duyulan alçak gönüllülük. Sükun ve tezellül. |
HUŞUF | (C.: Huşef) Seri, eli çabuk, hızlı. * Geceleyin yola giden deve. |
HUŞUNET | Kabalık, sertlik, inatçılık. |
HUŞUNET-İ MİZÂC | Mizâc sertliği, huy ve tabiat sertliği. |
HUŞUNET-İ TAB' | Tabiat ve huy kabalığı. |
HUŞYAR | (Bak: Hüşyar) |
HUT | Balık. Büyük balık. * Şubat ayı içinde güneşin girdiği ve semanın cenub yarısındaki burcun ismi. |
HUTAB | (Hutbe. C.) Hutbeler.HUTAE : (C.: Hatâit) Kısa boylu kimse. |
HUTAF | (C.: Hatâtif) Demir çengel. * Makaranın iki tarafında olan eğri demir. |
HUTÂM | Kuru cisim kırıntısı. * Yumurta kabuğu. * Çerçöp. |
HUTÂM-I DÜNYA | Bu fani dünyanın muvakkat ve boş malı mülkü. |
HUTAME | Cehennemin beşinci tabakası. İnatçı münkirlerin yeri olup, Gayya Kuyusunun bulunduğu kısım. |
HUTAME | Sofrada kalan yemek artığı. |
HUTAT | Dökülmüş ve saçılmış olan şey. |
HUTBE | İlâhi emir ve nehiyleri cemaate beyan ve ihtar etmek. Cuma veya bayram namazlarında müslümanlara hatibin İlâhi ve şer'i emirleri hatırlatan sözleri. (Hatib, bu hutbeyi söylemeye Halife veya İslâm Devlet Reisinden vazife ve salâhiyet almıştır.) |
HUTBEHAN | f. Hutbe okuyan, hatib. |
HUTEBÂ | Hutbe okuyanlar. Hatibler. |
HUTEBÂ-İ UMUMÎ | f. Herkese hitâbeden, umuma ders verenler. |
HUTM | Her kuşun gagasına, her davarın burnunun ucuna ve ağızının önüne derler. |
HUTRE | Bina için verilen yemek. * Tatmak. |
HUTRUŞ | Kısa. |
HUTT | Emir. * Kıssa. |
HUTTA | Darp, vurmak. * Zor iş. * Başın önünde olan saç örgüsü. |
HUTTA | Haslet, huy. |
HUTTAF | (C.: Hatâtîf) Kırlangıç kuşu. |
HUTU' | Gitmek. |
HUTUB | Zorluk, güçlük. * (Hatb. C.) İşler, maslahatlar. Mes'eleler. |
HUTUB | Erkek çekirge. |
HUTUF | (Hatf. C.) Ölümler, vefatlar. |
HUTUN | (Hutunet) Evlenme, tezevvüc, teehhül. * Damatlık, damat olma. |
HUTUR | Akla gelmek. Hatırlamak. |
HUTUR ETMEK | Hatıra gelmek. |
HUTUT | (Hatt. C.) Yazılar. Çizgiler * Yollar. |
HUTUT-U ŞEMSİYE | Işıklı güneş yolu. |
HUTUVAT | (Hutvât-Hutevat) (Hutve. C.) Adımlar. İzler. Yollar. Eserler. * Şeytanın aldatmaları. |
HUTUVAT-I SİTTE | Altı adım. (Kur'an-ı Kerim'deki "Hutuvat-üş şeytan" tabirinden istifaze ile, şeytanların ve onların insî mümessilleri olan şerir insanların fitnekâr ve dalâlete sevkedici adımları, izleri ve desiseleri gibi mânalarla alâkalı olarak "bir mühim eser"e verilen isim) Şeytanın altı desisesi. |
HUTVE | Adım atıldığı zaman iki ayak arasındaki mesafe. * İz. (Bak: Hatve) |
HUULE | Dayılık. |
HUVA | Tembel olmak. |
HUVAKA | Süprüntü. |
HUVAR | Bağırış, çığlık, sayha, avaz. |
HUVAR | (C.: Ahvire-Hırân-Hurân) Anasından ayrılmayan deve yavrusu. (Anasından ayrılsa "fasil" derler.) |
HUVASE | (C.: Huvâsât) Karışık cemaat. |
HUVELA' | Çocuk anasından doğduğunda beraber çıkan ince nâzik deri. (Onda yeşil ve kızıl hatlar olur.) |
HUVEYN | Hayvancık. Çok küçük canlı. |
HUVEYNAT | Çok küçük hayvancıklar. Mikroplar. |
HUVEYSAL | (C.: Huveysalat) Tıb: Ciltte peyda olan bir takım kabarcık. |
HUVEYZA | İshal, iç sürgünü. |
HUVTA | Arpa, buğday gibi hububat için yapılan avlu veya anbar. |
HUVVAN | (Hâin. C.) Hıyanet edenler, hâinler. |
HUVVARA | Ağartılmış yemek. |
HUVVE | Karalık. Siyahlık. |
HUY | Boş ve hâli olmak. |
HUY | f. Mizac, tabiat, ahlâk, âdet. * Ter. |
HUY-İ BED | Fenâ huy. |
HUYELA' | Kibir, ucub. |
HUYGERDE | f. Terlemiş. * Adet edinmiş, huy hâline getirmiş, alışmış. |
HUYUL | (Hayl. C.) Atlı alaylar. * Atlar. * Kötülerin meydana getirdiği kalabalık. |
HUYUT | (Hayt. C.) İpler. İplikler. Lifler. Teller. |
HUYUT-İ RAKÎKA | İnce iplikler. |
HUZ | Al. (Ahz: Almak mastarından) Al emri. |
HUZ' | Alçaklık yapmak. |
HUZ | Tuz ağacı dedikleri nesnedir ve denize yakın yerlerde posası denize düşüp rüzgârla dalga döve döve kehribar olur. |
HUZA'BÎL | (C.: Huz'a) Batıl şeyler. Halkı güldürecek boş şeyler, nesneler. |
HUZAFE | Sahtiyan kırpıntısı. * Bez kırpıntıları. |
HUZAHIZ | Suyu ve ağacı çok olan yer. * Şişman kimse. |
HUZAKA | Kıymetsiz ve rağbetsiz olan şey. |
HUZAKİYY | Lisanı fasih, konuşması açık olan kimse. * Eşek sıpası. |
HUZALE | Saman ufağı. |
HUZAMÎ | Lavanta çiçeği. |
HUZANE | Kendileri sebebinden gam ve tasa çekilen çoluk çocuk. |
HUZ Bİ-YEDÎ | Elimi al, elimden tut, bana yardım et (mânasında). |
HUZE | Miğfer. |
HUZEM | (Huzme. C.) Demetler, desteler, huzmeler. |
HUZENE | Kulak. |
HUZ MÂ SAFÂ, DA'MÂ KEDER | "Safâ olanı al, keder vereni bırak", "Allahın müsaadesi olan ve neticesi safâ veren şeyi al, sonu keder vereni bırak", "İyisini al, kötüsünü bırak" meâlindedir. |
HUZME | Demet. Deste. Bir kucak şey. * Fiz: Bir ışık kaynağından çıkan sütun halindeki şua. |
HUZNE | (C.: Huzen) Sağlam ve sert olan. |
HUZRE | Arka zahmeti. |
HUZRET | Yeşillik. Ter ü tazelik. |
HUZRUF | (C.: Hazârif) Fırıldak. * Değirmen çarkının birisi. * Pervâne. |
HUZU' | Mahviyet ve tevazu hali, alçak gönüllü olmak. Allah'ın azametini, celal ve cemalini, büyüklüğünü tahattur ve tefekkürden hâsıl olan, insandaki huzur ve huşu' hâli. |
HUZUB(E) | Semiz olmak, besili olmak. |
HUZUK | Adımları birbirine yakın olan kısa boylu kimse. |
HUZUKA | Ekşilik. |
HUZUNET | (C.: Huzen) Sağlamlık. Kabalık, sertlik. |
HUZUR | Hazır olmak. Mevcud bulunmak. * Hürmet edilmesi lâzım gelen kimsenin yanında olmak. * İbadet neticesi hâsıl olan rahatlık, gönül ferahlığı. |
HUZUR-U KALB | Kalb huzuru, gönül rahatlığı. |
HUZUR-AVER | f. Huzur ve rahatlık verici, sükunet veren. |
HUZUR Ü HAB | Rahat ve uyku. |
HUZUR Ü SÜKUN | Rahatlık ve eminlik. |
HUZUZ | (Hazz. C.) Memnuniyetler. Hazlar. Zevkler. Hoşlanmalar. |
HUZUZ | (C.: Hızzân) Erkek tavşan. |
HUZUZ | Acı bir devânın adı. |
HUZUZÂT | (Huzuz. C.) İnsanın hoşuna giden şeyler. |
HUZUZÂT-I NEFSÂNİYE | Nefse hoş gelen şeyler. |
HUZVA | Bir yere toplanıp tepe gibi olan kum yığını. |
HUZVANE | Büyüklenmek, kibirlenmek. |
HUZVE | Parça. |
HUZYA | Ganimet malından vermek. |
HUZYE | (C.: Huzâyât) Küçük ok. |
HUZZÂK | (Hâzık. C.) İşinin ehli olanlar, ustalar, mütehassıslar. Hazâkatli kimseler. |
HUZZÂK-I ETİBBÂ | Doktorlar içinde en ehil olanları. |
HUZZÂN | (Hâzin. C.) Hazine muhafızları, hazinedarlar. |
HUZZÂR | (Hâzır. C.) Hazır olanlar, hazır bulunanlar, huzurda ve gözönünde olanlar. |
HUZZÂR-I MECLİS | Mecliste hazır bulunanlar. |
HÜBAŞE | (C.: Hübâşât) Kesbetmek, kazanmak, çalışmak. |
HÜBEL | Cahiliyet devrinde Kureyşlilerin en büyük putu. |
HÜBU' | Uyumak. * Eşek gibi yürümek. * Boynunu uzatmak. |
HÜBU' | (C.: Hebât) Doğum vaktinin sonunda doğmuş deve yavrusu. * Devenin boynunu uzatarak yürümesi. |
HÜBUB | Esme. Üfürme. Rüzgârın hafif hafif esmesi. |
HÜBUB-İ RİYÂH | Rüzgârların esmesi. |
HÜBUR | Çukur. * Büyük tas. |
HÜBUT | Aşağı inme. İnmek. (Suudun zıddı) * Uyuşma, anlaşma. |
HÜBUT-U ÂDEM | Hz. Âdem'in (A.S.) Cennet'ten dünyaya inmesi. |
HÜBÜK | (Habike. C.) Samanyolları. * Çizgiler. |
HÜBÜVV | Ateşin sönmesi. |
HÜCCAB | (Hâcib. C.) Perdeciler. * Kapıcılar. |
HÜCCET | Senet. Vesika. Delil. Bir iddiânın doğruluğunu isbat için gösterilen resmi vesika. * Şâhid. |
HÜCCET-İ DÂFİA | Bir şeyi isbata değil, ancak taleb ve iddiayı defetmeğe yarıyan hüccet. |
HÜCCET-ÜL İSLÂM | İslâmın delili, hücceti. (Bak: İmâm-ı Gazâli) |
HÜCCET-İ KASIRA | Şahsa mahsus olup başkasına taâlluk etmeyen hüccet. |
HÜCCET-İ KATIA | f. Kat'i delil. Bir şeyin doğruluğunu şeksiz, şüphesiz isbata vesile olan. |
HÜCCET-İ MÜSBİTE | Bir şeyin isbatında delil olan hüccet. |
HÜCCET-İ MÜTEADDİYE | Taraflara münhasır olmayıp başkalarını da alâkalandıran delil. |
HÜCCET-İ ZAHRİYE | Kenarında sebebi yazılı bulunan hükmün tasdikli suretini ihtiva eden hüccet. |
HÜCCİYET | İhticaca salih olma. Delil sayılabilme, sağlam delil kabul edilir olma. |
HÜCEC | (Hüccet. C.) Deliller, senedler, vesikalar. |
HÜCEC-İ HATTİYE | Huk: Yazılı deliller. Bunlar tezvir ve tasni şüphesinden sâlim olduğundan onunla amel edilebilir, yani hükme medar olur, başka vech ile sübuta ihtiyaç kalmaz. (Beraetler, mahkeme kararları, tescil edilen vakriye gibi.) |
HÜCERAT | (Hücürat-Hücrât) Hücreler. Hüceyreler. Gözler, odacıklar. |
HÜCESTE | f. Uğurlu, mübârek, mes'ud. |
HÜCEYRAT | Hüceyreler. Hücrecikler. Küçük odacıklar. |
HÜCEYRE | Hücrecik. Canlı varlıkların veya nebâtatın vücudunu teşkil eden küçük küçük odacık halinde ve içi vücuda lüzumlu madde ile dolu hücrecik. En küçük canlı parça. * Küçük delik ve oyuk. |
HÜCNET | Kusur, noksan, ayıp. * Bayağılık, karışıklık, soysuzluk. * Sözdeki ayıp. |
HÜCR | Kucak, âğuş. |
HÜCR | (C.: Hevacir) Fuhş, hezeyan, kötü sözler. |
HÜCRAT | (Hücre. C.) Hücreler, gözler, odacıklar. |
HÜCRE | Oda. Odacık. * Hüceyre. En küçük canlı varlık. Canlı varlıkların en küçük yapısı. |
HÜCRE-İ SAÂDET | Saâdetli oda. Fahr-i Kâinat Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) odası. |
HÜCRE | Medine-i Münevvere'nin ismi. |
HÜCRE | (C.: Hucer-Hucerât) Deve ağılı. * Duvar çevrilmiş yer. |
HÜCREVÎ | Hücre gibi, hücre ile alâkalı, hücreye dâir. |
HÜCU' | Az uyku. Gece uykusu. |
HÜCU | Zemmetmek, çekiştirmek, kötülemek. |
HÜCUD | Uykusuz kalma. Geceleyin az uyuma. |
HÜCUL | (Hecl. C.) Uçurumlar, çukurlar, derinlikler, yaralar. |
HÜCUM | Saldırma. Hamle ile ileri atılmak. * Sert sözle birine çatmak, karşı çıkmak. |
HÜCUMÂT-I SİTTE | Altı Hücum. Altı maddelik bir müdafaa (olan bir eser ismi). |
HÜCÜB | (Hicâb. C.) Perdeler, hicablar. |
HÜCÜRAT | (Hücre. C.) Hücreler, odacıklar, gözler. |
HÜD' | Sâkin olmak. |
HÜDA | Doğru yol göstermek. * Doğruluk. Hidâyet. * Kur'ân-ı Kerimin bir ismi. |
HÜDAFET | Semizlik, besililik, etlilik. |
HÜDAM | Deniz tutması. |
HÜDAT | (Hâdi. C.) Hidâyet edenler. |
HÜDB | (C.: Ehdâb) Kirpik. * Mendil. * Testere çevresinde olan saçak. |
HÜDBE | (C.: Hüdeb) Hamle yapmak. |
HÜDBÜD | Sütün koyu ve yoğurt olması. |
HÜDDAB | Ensiz, ince, uzun yaprak. |
HÜDHÜD | Bir kuş ismi. Çavuş Kuşu veya ibibik denilir. (Peygamber Hz. Süleyman'ın (A.S.) zamanında, Hicaz ile Yemen arasındaki Sabâ nâm yerde melike olan ve güneşe tapan Belkıs ile Peygamber Süleyman Aleyhisselâm arasında muhabereye vesile olduğundan meşhur ve mübarektir.) |
HÜDLUL | Kurt. (Canavar) |
HÜDN | Barış, sulh, musalaha. |
HÜDU' | Kamburluk. |
HÜDÜB | (C.: Ehdâb) Sarık. * Kirpik, müjgân. * Havlu, el silmeye mahsus pamuklu bez. * Minder kenarında olan püskül. |
HÜDÜD | Çok yaşlı ihtiyar. İhtiyar ve zayıf olmak. * Bir binayı gürültüyle yıkıp göçürmek. (Bak: Tehdid) |
HÜFAT | Nazar etmek, bakmak. |
HÜFFEL | Memesi süt ile dolu olan koyun. |
HÜKÂ' | Öksürük. |
HÜKAKE | Kazılan şeyin kazıntısı, talaşı veya yongası. |
HÜKEA | Ahmak kimse. |
HÜKEMÂ | (Hakîm. C.) Âlimler. Çok bilgili kimseler. (Bak: Feylesof)(Enbiyanın ekseri şarkta ve hükemanın ağlebi garpta gelmesi kader-i ezelînin bir remzidir ki; şarkı ayağa kaldıracak din ve kalbdir; akıl ve felsefe değil. Şarkı intibaha getirdiniz, fıtratına muvafık bir cereyan veriniz. Yoksa sa'yiniz ya hebâen gider veya muvakkat, sathî kalır. M.N.) |
HÜKEMÂ-İ KADİME | Eski filozoflar. |
HÜKEMÂ-İ İŞRAKİYYUN | İşrakiyye mesleğindeki feylesoflar. (Bak: İşrâkiyyun) |
HÜKEMÂ-İ MEŞAİYYUN | Aristo felsefesi yolunda olan ve derslerini gezerek veren meşaiyyun filozofları. (Bak: Meşşâiyyun) |
HÜKKÂM | (Hâkim. C.) Hâkimler. |
HÜKKÂM-I ADLİYYE | Adliye hâkimleri. |
HÜKL | Karınca gibi sesi işitilmeyen hayvan. |
HÜKLE | Dil tutukluğu, kekemelik. |
HÜKM | (Hüküm) Karar. Emir. Kuvvet. Hâkimlik. Amirlik. * İrade. Kumanda. Nüfuz. * Kadılık etmek. * Tesir. Cari olmak. * Makam. * Bir dâvanın veya bir meselenin tedkik edilmesinden sonra varılan karar. * Man: Fikirler ve tasavvurlar arasındaki râbıtayı tasdik veya inkâr etmek. |
HÜKM-İ ÂDİL | Huk: Adalet üzere verilmiş olan hüküm. |
HÜKM-İ GIYABÎ | Huk: Taraflardan biri hazır olmadığı halde verilen hüküm. |
HÜKM-İ KARAKUŞÎ | Karakuş hükmü. * Mc: Hesaba kitaba gelmiyen, mantığa uymayan hüküm. |
HÜKM-İ KAZA | Allah tarafından evvelce verilmiş olan hüküm. |
HÜKM-İ ŞER'Î | Kur'an-ı Kerim'e ve Din-i İslâm'a uygun kanun ile verilen karar. Şeriatın hükmü. |
HÜKM-İ TECRÜBÎ | Tecrübe ile elde edilen hüküm. * Tecrübe neticesi hâsıl olan karar. |
HÜKM-İ VİCAHÎ | Huk: Tarafların her ikisinin de veya vekillerinin hazır bulundukları hâlde verilen hüküm. |
HÜKM-İ VİCDANÎ | Vicdana ait hüküm. Vicdanî kanaatla verilen hüküm. |
HÜKM-İ YEZDANÎ | Cenab-ı Hakk'ın hükmü. Allah'a mahsus kanun. |
HÜKM-İ ZIMNÎ | Fık: Zımnen vaki olan hüküm. (Bir kimse diğer bir kimse aleyhine; "Benim filân şahıs zimmetinde sâbit olacak şu kadar lira alacağıma onun emriyle kefil olmuş idin" diye dâva ve o kimse kefâleti ikrar ve borcu inkâr etmekle müddei, borcu isbat ederek hâkim dahi hükmetse bu hüküm kefil aleyhine sarâheten ve asıl gaib aleyhine zımnen hükmolunur). |
HÜKMBERDAR | f. Hükme muti olan, itaat eden, boyun eğen. |
HÜKMEN | Hüküm yoluyla, hükmünde ve değerinde olarak. |
HÜKMÎ | Hükme dair. Hükme âit ve müteallik. Bir karara dayanan, itibâri olan. |
HÜKMÎ ŞAHIS | Şahıs gibi muamele gören cemiyet, şirket gibi birlik teşkil eden müessese. |
HÜKMKEŞ | Emre itaat eden, hükme boyun eğen. |
HÜKRE | Cem'olmak, toplanmak, birikmek. * Yiyecek maddelerini, pahalanacak diye saklamak. * Azlığından bir yerde toplanan su. |
HÜKU' | Sâkin olmak. |
HÜKÛMAT | (Hükûmet. C.) Hükûmetler. |
HÜKÜMDAR | f. Padişah, hüküm sâhibi. En yüksek reis. İmparator. |
HÜKÜMDARAN | (Hükümdâr. C.) Hükümdarlar, Padişahlar. |
HÜKÜMDARANE | Hükümdar gibi, hükümdara yakışır bir surette. |
HÜKÜMDARÎ | f. Hükümdarlık, padişahlık, şahlık. |
HÜKÛMET | Bir memleketi idare edenler. Vekiller hey'eti. Devlet. |
HÜKÛMET-İ ÂDİLE | Âdil hükümet. |
HÜKÛMET-İ ADL | Huk: Miktarı şer'an muayyen olmayıp ehl-i vukufun (bilirkişinin) usulü dairesinde takdir ve tayin edeceği diyettir. Buna hükm-ü adl de denir. |
HÜKÛMET-İ CUMHURİYE | Cumhuriyet hükûmeti. |
HÜKÛMET-İ GAYR-İ MÜSTAKİLLE | İstiklâliyet ve hâkimiyet haklarını tamamen haiz olmayıp, diğer bir devletin boyunduruğu altında bulunan hükûmet. |
HÜKÛMET-İ MEŞRUTA | Meşrutiyetle idare olunan hükûmet. |
HÜKÛMET-İ MÜSTAKİLLE | İstiklâliyet ve hâkimiyet ve haklarını tamâmen hâiz olan hükümet. |
HÜKÛMET-İ MÜSTEBİDDE | İstibdatla idare olunan hükûmet. |
HÜKÛMET KONAĞI | Devlet memurlarının bulunduğu bina. Bunun yerine: "Bab-ı hükûmet, daire-i hükûmet" tabirleri de kullanılırdı. |
HÜKÜMFERMA | f. Hükümrân, hüküm süren. Hâkimiyetle idâre eden. |
HÜKÜMLÜ | Bir hüküm ve emri bildiren. * Mahkemece hüküm giymiş kimse. |
HÜKÜMNAME | f. Bir mahkeme veya hey'etin hüküm ve kararını hâvi vesika. Hükmü ihtiva eden kâğıt. |
HÜKÜMRAN | Hâkim, hükümdar. Hüküm ve saltanat süren. Hükümfermâ. |
HÜLÂGU | Mi: 1258' de Bağdadı zaptederek halkını kılıçtan geçirmiş, Abbasi Halifesi Musta'sımı ve bütün âile efradını öldürtmüştür. Cengiz Hanın torunu, Tülay Hanın oğludur. Tarihde en çok kan döken hükümdar olarak bilinir. Abbasi Devletini yıkan Moğol Başkumandanıdır. |
HÜLAM | Sirke ile pişen sığır eti. |
HÜLAS | Zayıf davar. |
HÜLASA | (Bak: Hulâsa) |
HÜLB | Kıl fırça, kıl kalem. * Kalın kıl kuyruk, yele kılı. |
HÜLBE | şiddet. |
HÜLEFÂ | (Halife. C.) Halifeler. |
HÜLEFÂ-YI RAŞİDÎN | En ileri sahabeden ilk dört halife. (Bak: Çâryâr) |
HÜLHAL | Saf su. |
HÜLHÜL | (C.: Helâhil) Öldürücü zehir. |
HÜLK (HÜLKE) | Yok olmak. Fâsid olmak. * Düşmek. |
HÜLLAS | İnsana ârız olan gevşeklik. |
HÜLYA | (Bak: Hulya) |
HÜM | Onlar. (Bak: Şahıs zamiri) |
HÜMA | (İki kişiye işaret olan zamir) O ikisi. |
HÜMÂ | f. Devlet kuşu. * Saadet. Mutluluk. |
HÜMÂ-Yİ İKBAL | Devlet kuşu. * Mc: Yüksek talih, iyi uğur. |
HÜMÂ KUŞU | Devlet kuşu. (Hikâyede: Gölgesi kimin başına düşerse o padişah olurmuş, derler. Hümâyun da buradan gelmiştir. Tayr-ı hümâyun, tâlih kuşu, uğur kuşu gibi isimlerle söylenir.) |
HÜMA | Bir çeşit diken. |
HÜMAM | Himmetli. Bir işe sıkı sıkıya sarılıp o işi bitiren. Sahi ve civanmerd. * Aslan. * Büyük ve sağlam. |
HÜMANİZM | Lât. Edb: İslâmiyete mugayir ve aykırı eski Yunan ve Lâtin edebiyatı ve felsefesi taraftarlığı hareketi. * Fls: İnsan menfaatını hayatta değer ölçüsü kabul eden ve dine tâbi olmayan, insana aşırı hâkimiyet tanımak isteyen ve maddeperest, dinsiz, imansız bir cereyan, bir fikir ve bâtıl bir nazariye. |
HÜMAPAYE | f. Çok yüksek dereceli. |
HÜMAPERVAZ | f. Hümâ gibi yükseklerde uçan. * Mc: Yüksek himmetli. |
HÜMAT | (Bak: Humat) |
HÜMAYUN | f. Padişaha ait. * Mübarek. Kutlu. Uğurlu. Âlî. * Kuvvetli. (Bak: Hümâ kuşu) |
HÜMAYUNNAME | f. Padişah tarafından bir hükümdara gönderilen mektub. |
HÜMEYRA | Pembecik. |
HÜMEZE | (Hemz. den) Dürtüştürücü, kırıcı, ısırıcı, sıkıcı. * El ve kaş işâretleri ile ayıplama. * Bir kişinin ardından ayıplarını söyleyen. Gammaz. |
HÜMEZE SURESİ | Kur'an-ı Kerim'in 104. suresi olup Mekkîdir. |
HÜMLUC | Demirciler körüğü. |
HÜMMA | (C.: Hümmeyât) Hastalıktan dolayı vücudda meydana gelen harâret. * Nöbetli hastalık. * Sıtma. |
HÜMME | Kara. * Diş eti kararmak. |
HÜMMEYAT | (Hümmâ. C.) Hastalıktan dolayı vücutta meydana gelen şiddetli hararetler, ateşler. * Sıtmalar. * Nöbetli hastalıklar. |
HÜMUD | (Bak: Humud) |
HÜMUD | Elbisenin eskimesi. * Ateşin sönmesi. |
HÜMUM | Tasalar, kaygılar, kederler, gamlar, gussalar. |
HÜMUMET | Pek fazla ihtiyarlık, çok yaşlılık. |
HÜNANE | İç yağı. |
HÜNBA' | Ağır ve çirkin kadın. |
HÜNBÜL | Kısa boylu. Kürk. |
HÜNER | f. Mârifet. Bilgililik. Ustalık, mahâret. |
HÜNERMEND | f. Hüner sahibi, hünerli, marifetli. |
HÜNERMENDÎ | f. Hünerlilik, mârifetlilik. |
HÜNERPİŞE | f. Mahâretli, mârifetli, hünerli. |
HÜNERVER | f. Çok ustalıklı. Becerikli. Usta. Mahâret sahibi. |
HÜNERVERÂN | (Hünerver. C.) Mârifetli, hünerli kimseler. |
HÜNEYHE | Saat. * Kıyâmet. |
HÜNKÂR | f. Hükümdar. Padişah. Sultan. |
HÜNKÂR MAHFİLİ | Eskiden camilerde padişahlar için yapılmış olan yerler. Bu mahfiller camilerin zemininden yüksek olarak yapılır ve caminin iç kısmını görmek için kafes konulurdu. Bunun haricinde kafesin birkaç yerinde 20-30 cm. en ve boyunda açılabilir küçük pencereler de bulunurdu. |
HÜNSA | Erkek veya kadın olduğu belirsiz olan. * Aynı çiçekte dişi veya erkeklik uzvunun bulunması. |
HÜNSAİYYET | Aynı kimsede ve aynı zamanda hem erkeklik hem dişilik. |
HÜNU' | Sindirip hazmetmek. |
HÜNUD | Hindliler. |
HÜR' | Fâsid kelâm, çirkin söz. |
HÜRAR | Devede olan bir zahmet. |
HÜRER | (Hirre. C.) Dişi kediler. |
HÜREYRE | Kedi yavrusu. |
HÜRİ' | Bit. |
HÜRMAN | Akıl. |
HÜRMET | Riâyet. İhtiram. * Haysiyet. Şeref. * Haram olma. Haramlık. * Irz, nâmus gibi başkasına helâl olmayan husus. (İnsanın hayat-ı içtimaiyesini ifsad eden bir desise-i şeytaniye şudur ki: Bir mü'minin bir tek seyyiesiyle bütün hasenatını örter. Şeytanın bu desisesini dinleyen insafsızlar, mü'mine adavet ederler. Halbuki: Cenab-ı Hak haşirde adâlet-i mutlaka ile mizan-ı ekberinde a'mâl-i mükellefini tarttığı zaman, hasenatı seyyiata galibiyeti, mağlubiyeti noktasında hükmeyler. Hem seyyiatın esbabı çok ve vücudları kolay olduğundan, bazen bir tek hasene ile çok seyyiatını örter. Demek bu dünyada, o adalet-i İlâhiyye noktasında muamele gerektir. Eğer bir adamın iyilikleri fenâlıklarına kemmiyeten veya keyfiyeten ziyade gelse, o adam muhabbete ve hürmete müstehaktır. Belki, kıymetdar bir tek hasene ile, çok seyyiatına nazar-ı afv ile bakmak lâzımdır. Halbuki: İnsan, fıtratındaki zulüm damariyle, şeytanın telkiniyle, bir zatın yüz hasenatını bir tek seyyie yüzünden unutur, mü'min kardeşine adâvet eder, günahlara girer. Nasıl, bir sinek kanadı göz üstüne bırakılsa; bir dağı setreder, göstermez. Öyle de; insan garaz damariyle, sinek kanadı kadar bir seyyie ile dağ gibi hasenatı örter, unutur, mü'min kardeşine adavet eder. İnsanların hayat-ı içtimaiyesinde bir fesad âleti olur. L.) |
HÜRMET-İ MÜSAHERE | Sıhriyyet sebebi ile hâsıl olan haramlık. Yâni evlenmek sebebi ile meydana gelen akrabalık dolayısıyle hâsıl olan haramlıktır. Bu sıhriyyetin haramlık meydana getirmesi, ister meşru' nikâhla olsun, ister gayr-ı meşru' olsun "hürmet-i müsahere" meydana gelir.Meselâ: Hanefi mezhebinde, bir kimse kendisiyle gayr-i meşru' suretle mukarenette bulunmuş veya bir uzvunu hâilsiz şehvetle tutmuş veya öpmüş veya tenasül cihazına şehvetle bakmış olduğu bir kadının neseb veya süt itibarı ile onun anasını, ninesini, kızını, torunu aslâ nikâhlayamaz ve onlarla hiçbir surette evlilik teessüs edemez. Bunlar arasında ebedî bir haramiyet mevcuttur. Buna hürmet-i müsahere deniyor. |
HÜRMET-İ RİBA | Ribanın yani faizin haram oluşu. (Bak: Riba) |
HÜRMETEN | Hürmet olsun diye; hürmet, saygı ve ikram maksadıyla. |
HÜRMETKÂR | f. Hürmet eden, saygılı. |
HÜRMÜZ | (Hürmüzd) Eski İran takviminde, güneş yılının ilk günü. * Zerdüştlerin bâtıl bir inanışları olan hayır tanrısı. * Jüpiter (Müşteri) yıldızı. |
HÜRNU' | Küçük canavar. |
HÜRR | Kimsenin baskısı, zorlaması olmadan meşru' dairede istediği gibi yaşayabilen. * Esir veya köle olmayan. Serbest. |
HÜRR | Arslan. |
HÜRRE | Esir veya câriye olmayan hür kadın. |
HÜRRE-İ MÜKELLEFE | Fık: Akıl ve bâliğ olan hürre kadın. Sevap ve günahtan mes'ul olan kadın. |
HÜRRİYET | Serbestlik, hür oluş. * Adalet kanununda ve te'dibte, başka hiç kimse, kimseye taarruz ve tahakküm etmemesi ve herkesin hukukunun meşru' olarak korunması, herkesin meşru' hareketlerinde tam serbest olması.(İnsana karşı hürriyet, Allah'a karşı ubudiyeti intac eder.Rabıta-i iman ile Sultan-ı Kâinat'a hizmetkâr olan adam, başkasına tezellül ile tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmeye, o adamın izzet ve şehamet-i imaniyesi bırakmadığı gibi; başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüz etmesi dahi o adamın şefkat-i imaniyesi bırakmaz. Evet, bir pâdişahın doğru bir hizmetkârı, bir çobanın tahakkümüne tenezzül etmez. Bir biçareye tahakküme dahi, o hizmetkâr tenezzül etmez. Demek, iman ne kadar mükemmel olursa, o derece hürriyet parlar. İşte Asr-ı Saadet!... ) (Münazarat) |
HÜRRİYET-İ DİNİYE | Din hürriyeti. Herhangi bir kimsenin mensub olduğu dinin emirlerini ve icablarını yapmakta asayişe ve başkasının haklarına dokunmamak şartiyle serbest olması. |
HÜRRİYET-İ HAYVANÎ | Hayvancasına serbestlik. Hayvanlara yakışan bir serbestiyet. |
HÜRRİYET-İ VİCDAN | Amme hukuku ile ferdî hukuka tecavüz etmemek şartıyla herhangi bir kimsenin her hangi bir fikir veya dini kabul etmekte veya kabul etmemekte serbest olması. Ancak, İslâmiyeti kabul etmiş olan bir kimse, İslâmın esaslarını kısmen de olsa, inkâr ve reddetmekte serbest değildir; İslâm hukukunda mürted muamelesini görür. (Bak: Mürted)Dinî vazifeleri, dinin emirlerini yapmakta ve neşrinde serbestlik ise, din hürriyetidir.(Mâlumdur ki, her hükümette muhalifler bulunur. Asayişe, emniyete dokunmamak şartıyla, hiç kimse vicdaniyle, kalbiyle kabul ettiği bir fikirden, bir metoddan dolayı mes'ul olmaz. Bu, hukukî bir mütearifedir.Hz. Ömer, hilafeti zamanında, âdi bir hristiyan ile mahkemede birlikte muhakeme olundular. Halbuki o hristiyan, İslâm hükümetinin mukaddes rejimlerine, dinlerine, kanunlara muhalif iken, mahkemede onun o hâli nazara alınmaması açıkça gösterir ki, adalet müessesesi hiçbir cereyana kapılmaz, hiçbir tarafgirliğe kaymaz. Bu, din ve vicdan hürriyetinin bir ana umdesidir ki; komünist olmayan şarkta, garbda, bütün dünya adalet müesseselerinde câri ve hâkimdir. R.N.) |
HÜRRİYET-ŞİKEN | Hürriyeti bozan, hürriyeti kıran. |
HÜSAM | Keskin kılıç. |
HÜSAMEDDİN | Dinin keskin kılıcı. |
HÜSBAN | Azap. * Yıldırım. * Çekirge. * Saymak. |
HÜSBANE | Küçük ok. * Küçük yastık. |
HÜSEYİN | Küçük güzel. * (Hi: 6-61) Hazret-i Ali Radıyallahü Anhu'nun oğlu, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sevgili torunudur. Peygamberimiz (A.S.M.) "Hüseyin benden, ben Hüseyindenim. Allah Hüseyini seveni sever." buyurmuştur. Kerbelâda şehid oldu (R.A.) |
HÜSEYİN-İ CİSRÎ | (Hi: 1261- 1327) Suriye ulemasındandır. Baba ve annesi Ehl-i Beyt'tendir. Câmi-ül Ezher'de tahsil görmüş ve zamanının dinî, edebî ve felsefî ilimleriyle iştigal etmiştir. En meşhur eseri "Risale-i Hamidiye"sidir. Türkçeye ve Orducaya tercüme edilmiştir. 1307 senesinde Tercüman-ı Hakikat gazetesi, kitap olarak neşretmiştir. |
HÜSEYN | (Bak: Hüseyin) |
HÜSN | (Hüsün) Güzellik. İyilik. Eksiksizlik. Cemal ile kemal. (Bak: Celal, Cemal)(Evet mevcudatta sebeb-i muhabbet olan hüsün ve ihsan ve kemal, Bâki-i Hakiki'nin hüsün ve ihsan ve kemalâtının işaratı ve çok perdelerden geçmiş zaif gölgeleridir; belki cilve-i esmâ-i hüsnânın gölgelerinin gölgeleridir. S.) |
HÜSN-Ü ÂDÂB | (Hüsn-i âdâb) Güzel ve iyi edeblilik. Güzel terbiye. İslâmi terbiye. |
HÜSN-Ü AHLÂK | Ahlâk güzelliği. |
HÜSN-Ü ÂKİBET | İyi netice. |
HÜSN-Ü BEYAN | Akıcı ve güzel anlatış. |
HÜSN-Ü Bİ-BAHANE | Kusursuz güzellik. Günahsız mâsum güzellik. |
HÜSN-Ü BİLGAYR | Dolayısı ile, neticeleri ciheti ile güzel olan. |
HÜSN-Ü BİZZAT | Kendisi bizzat güzel olan. |
HÜSN-Ü DELÂLET | Hayırlı. İyi bir başlangıca delâlet. |
HÜSN-Ü ENDAM | Vücut güzelliği. |
HÜSN-Ü HAL | İyi hal. Güzel ahlâk. |
HÜSN-Ü HAREKET | Güzel muamele yapma, iyi muamelede bulunma. |
HÜSN-Ü HÂTİME | Neticeyi iyi bir halde bitirme. * İman ile âhirete gitmek. Kelime-i şehadet söyleyerek ölmek. |
HÜSN-Ü HAYR | Hayrın güzelliği |
HÜSN-Ü HULK | (Hüsn-i hulk) Ahlâk güzelliği. Güzel ahlâk. |
HÜSN-Ü İBTİDA | Mevzuya münasib bir ifade ile söze başlama. |
HÜSN-Ü İDARE | İyi idare etme. |
HÜSN-Ü İMTİZAC | İyi geçinme. |
HÜSN-Ü İSTİ'MAL | İyi ve güzel kullanma. |
HÜSN-Ü KABUL | İyi karşılamak. Güzellikle kabul etmek. |
HÜSN-Ü MAHFÎ | (Hüsn-i mahfî) Gizli güzellik. * Kalbî ve ruhî güzellik. |
HÜSN-Ü MAKTA' | Edb: Bir manzumenin, bilhassa gazellerin son beyti demek olan "makta" dan evvelki beyit. |
HÜSN-Ü MA'NEVÎ | (Hüsn-i ma'nevî) Manevî güzellik. İç güzelliği. |
HÜSN-Ü MATLA' | Edb: Bir gazelin ikinci beyti. |
HÜSN-Ü MUAMELE | (Hüsn-i muâmele) İyi muâmele. Güzel hatt-ı hareket. |
HÜSN-Ü MÜCERRED | Gayr olsun olmasın bizzat güzel olan şey. Bazı âza veya çizgilerin mütenasib terkib ve tertibiyle hâsıl olan hüsün, hüsn-ü mücerred değildir. Şartları zâil olsa, hüsün de zâil olur. Fakat, vücud, hayat, iman gibi varlıklar hüsn-ü mücerreddir ve bizzat güzeldirler. Güzellikleri başka şeylere bağlı değildir. * Hariçte maddi vücudu olmayan, ancak aklen mevsufsuz düşünülebilen hüsün ve zihnen anlaşılan güzellik. |
HÜSN-Ü NİYET | (Hüsn-i niyet) İyi niyet. Temiz kalblilik. |
HÜSN-İ TA'BİR | Müstehcen veya soğuk bir şeyin güzel ve edebe uygun bir tarzda ifade edilmesi. |
HÜSN-Ü TA'LİL | Edb: Herhangi bir hâdisenin hakiki sebebini saklayarak, güzel ve hayalî bir sebep göstermeye hüsn-ü ta'lil denir. Bu gösterilen sebep hakiki olmamalı, fakat güzel olmalıdır.Bağ-ı âlemde yüzün menendi bir gül isteyüp.Cüst ü cu idüp gezer gülzarı bülbül şah şah.(Fatih Sultan Mehmed)Bülbülün, gül bahçesini daldan dala gezmesinin sebebi, âlem bağında sevgilinin yüzüne benzer bir gül aramasıdır. |
HÜSN-Ü TEDBİR | İyi düşünülerek tutulan yol. Tefekkür ile tasmim etmek, ihtiyar olunacak meslek ve harekete karar vermek. * Bir kimseden bir haberi nakil ve rivâyet eylemek. * Bir şeye iyi muvaffak olmak için o işe muvafık ve hesaplı hareket etmek. |
HÜSN-Ü TELAKKİ | (Hüsn-i telakki) İyi anlayış. İyi kabul ediş. Güzel telâkki etmek. Anlayış gösterip iyi niyetle kabul etmek. |
HÜSN-Ü TEVECCÜH | Sevgi ile karışık medih ve takdir. İyi karşılanmak ve alâka görmek. |
HÜSN-Ü ZANN | (Hüsn-i Zan) Bir kimsenin veya bir hâdisenin iyiliği hakkındaki vicdâni ve iyi kanaat. İyi fikirde bulunup, iyi olacağını düşünmek. |
HÜSNA | (Ahsen'in müennesidir) İyi zan. En güzel. Amel-i sâlih. Pek güzel. * Cennet. * İyi amel ve haslet. Cenab-ı Hakk'ı görmek ve Ona iman ve ubudiyetle şereflenmek. * Düşman üzerine fevz ve zafer bulmak, şehidlik. |
HÜSN-AVER | f. Güzelliği çoğaltan. Güzellik veren. |
HÜSNÎ | Güzelliğe dâir. Güzelliğe âit ve müteallik. |
HÜSNİYYAT | Güzel olan hususlar. |
HÜSN Ü AŞK | Güzellik ve muhabbet: * şeyh Galib'in manzum hikâyesi. |
HÜSN Ü KUBH | Güzellik ve çirkinlik. |
HÜSR | Ziyan, kayıp, zarar. |
HÜSRAN | Ümit edilenin elde edilememesinden duyulan elem. Mahrumiyet acısı. * Zarar, ziyan, kayıp. |
HÜSREV | (Bak: Husrev) |
HÜŞAD | Suyu emmeyen sert arâzi. |
HÜŞDAR | (Bak: Huşdar) |
HÜŞYAR | Uyanık, akıllı, zeki. Ayık. Uslu.(...İstikbal karanlığı içinde saadet-i ebediyyeye giden nuranî yolu olan sırat-ı müstakime hidayeti istemek.. hem şimdi yatmış nebatat, hayvanat gibi gizlenmiş güneşler, hüşyar yıldızlar, birer nefer misillü emrine müsahhar ve bu misafirhane-i âlemde birer lâmbası ve hizmetkârı olan Zât-ı Zülcelal'in kibriyasını düşünüp Allahü Ekber deyip rükua varmak... S.) |
HÜŞYARANE | f. Akıllıcasına. |
HÜŞYARÎ | f. Hüşyarlık, akıllılık. |
HÜTAF | Çağırma, seslenme. |
HÜTAME | Kesinti, kırpıntı. Parça. |
HÜTKE | Perde yırtılıp rezil olmak. |
HÜTR | Ahmaklık, hamâkat, budalalık. |
HÜTTAK | (Hâtik. C.) Bozanlar. * Yırtanlar. |
HÜTU' | Boyun uzatmak. * Çok nazar etmek, çok bakmak. |
HÜTUL | Sürekli yağmur yağma. |
HÜTUN | Sürekli yağmur yağma. |
HÜV' | Kusmak. |
HÜVAL | Kundura kalıbının yukarı kısmını genişletmek için kullanılan takoz. |
HÜVAM | Hayranlık hâli. |
HÜVE | Arabçada: O (mânasına işâret zamiri) |
HÜVE AHSEN | O daha güzeldir, en güzeldir. |
HÜVE HAKK(UN) | O da haktır. O da bir haktır. (Bak: Ehakk) |
HÜVE HASEN(ÜN) | O bir güzeldir, hasendir. |
HÜVE HÜVESİNE | (Türkçe bir tabirdir) Noktası noktasına, hiç değişiklik yapmadan, aynen. |
HÜVE-L AHSEN | Sadece ve yalnız en güzel O'dur. |
HÜVE-L BAKÎ | Bâkî ancak O'dur. Allah (C.C.) |
HÜVE-L EHAD | O Allah birdir. (Bak: Ehad) |
HÜVE-L HAKKU | Hak sadece O'dur. |
HÜVE-L HASEN | Sadece, yalnız o güzeldir. |
HÜVEYDA | f. Aşikâr. Zâhir. Belli. Apaçık. |
HÜVEYNA | Kolaylık, sühulet. |
HÜVF | Soğuk rüzgâr. |
HÜVİYYET | Asıl. Mâhiyyet. Birisinin kimliği, kim olduğu, kökü, esası ve ne olduğu. * Cenab-ı Hakkın varlık sıfatı. * Hamiyyet ve istikametten, ulüvv-ü cenâbdan ibâret olan sıfât-ı hamide. |
HÜVVE | (C.: Hevvât) Derinliği genişliğinden çok olan çukur yer. |
HÜYAM | Azgınlık. |
HÜYU' | Korkaklık. |
HÜYYAM | (Hâim. C.) Sevgiden dolayı şaşırmış olanlar. |
HÜZAHİZ | Bağırgan deve. * Keskin kılıç. * Çok su. * Fitne. |
HÜZAL | Zayıflık, bitkinlik. |
HÜZEYFE | Ensar-ı Kiramdandır. Hüzeyfe-i Yemanî de denir. Hz. Muhammmed (A.S.M.) ona münafıkları bildirdiğinden dolayı, Hz. Ömer (R.A.) onunla istişare eder ve Onun, namazını kılmadığı kimselerin namazında bulunmazdı. Çok takvalı ve istiğna sâhibi bir zat idi. İran'ın fethinde bulundu. (Hi: 35) de Dâr-ı Beka'ya göç etmiştir (R.A.) |
HÜZHÜZ | Hafif ve zarif kimse. |
HÜZÎ | Kedi yavrusu. |
HÜZLUL | (C.: Hezâlil) Küçük dağ veya tepe. * Hafif adam. |
HÜZN | (Hüzün) Gamlı olmak. Keder Sıkıntı. |
HÜZN-ALUD | f. Kederli. Hüzünlü. Gamlı. |
HÜZN-AMİZ | f. Gam, keder ve hüzünle karışık. |
HÜZN-AVER | f. Keder veren. Gam veren. Hüzün verici. |
HÜZN-EFZA | f. Keder ve hüzün arttıran. |
HÜZN-ENGİZ | f. Hüzün veren. Keder verici. |
HÜZN-GÂH | Hüzün ve keder vakti. |
HÜZUL | Arıklık, bitkinlik, zayıflık. |
HÜZÜV | Maskaralık. |
HÜZZAM | Müzikte bir makam ismidir. |
HÜZZET | Boyun. |
HÜZZÜ' (HÜZÂE) | Maskaralığa almak. |