\head>
SA' | Çiy, rutubet, şebnem. * Kur'an-ı Kerim alfabesindeki dördüncü harfin adı. |
SÂ-İ MÜSELLES | Üç noktalı sâ' harfi. (Se harfi de denir.) |
SA' | 1040 dirhemlik hububat ölçeği. Kile. |
SA' | Vakitler, saatler, zamanlar. |
SA | (-Sây) f. Sürücü, süren. |
SA | f. Benzetme edâtı olan "âsâ" nın hafifletilmişidir. Meselâ: Anber-sâ $ : Anber gibi. |
SAAB | Zor, güç, çetin. |
SAADE | Yokuş başı. |
SAÂDET | Mes'ud oluş. Talihi iyi olmak. Mutluluk. Said olmak. Allah'ın rızasına ermiş olmak. Her istediğine kavuşmuş olmak. |
SAÂDET-İ DÂREYN | İki cihan saadeti, dünya ve âhiret saadeti. |
SAÂDET-İ EBEDİYE | Büyük ve ebedî saâdet. Âhiret saâdeti.(Saâdet-i ebediye iki kısımdır. Birinci ve en birinci kısmı: Allah'ın rızasına, lütfuna, tecellisine, kurbiyetine mazhar olmaktır. İkinci kısmı ise; saâdet-i cismaniyedir. Bunun esasları; mesken, ekl, nikâh olmak üzere üçtür. Ve bu üç esasın derecelerine göre saâdet-i cismaniye tebeddül eder. Ve bu kısım saâdeti ikmal ve itmam eden hulud ve devâmdır. Çünkü saâdet devam etmezse, zıddına inkılab eder.Cennet'te lezzetin devamı mes'elesi ise: Evet, lezzetin hakiki lezzet olması zeval görmeyip devam etmesindendir. Zira elemin zevali lezzet olduğu gibi, lezzetin zevali de elemdir; hatta zevalinin tasavvuru bile elemdir. Evet bütün mecazî âşıkların eninleri, bağırıp çağırmaları, bu kısım elemdendir. Ve bütün divanlarıyla yaptıkları ağlamalar, vaveylâlar hep mahbubların firak ve zevallerinin tasavvurundan neş'et eden elemdendir. Evet pek çok muvakkat lezzetler var ki, zevâlleri daimi elemleri intac ettiği gibi, çok elemlerin zevali de leziz lezzetlere bâis olur. Lezzet ve nimet ise, devam etmek şartiyle lezzet ve nimet sayılabilir. İ.İ.)(...Saâdet-i ebediyyeye muktazi vardır. Ve o saâdeti verecek Fâil-i Zülcelâl de muktedirdir. Hem harab-ı âlem, mevt-i dünya mümkündür. Hem vâki' olacaktır. Yeniden ihya-yı âlem ve haşir mümkündür hem vâki' olacaktır. S.)(Dikkat edilse şu kâinatın umumunda bir nizam-ı ekmel, bir intizam-ı kasdî vardır. Her cihette reşahat-ı ihtiyar ve lemaat-ı kasd görünür. Hattâ her şeyde bir nur-u kasd, her şe'nde bir ziya-yı irade, her harekette bir lem'a-yı ihtiyar, her terkibde bir şule-i hikmet, semeratının şehadetiyle nazar-ı dikkate çarpıyor. İşte eğer saâdet-i ebediyye olmazsa, şu esaslı nizam, bir suret-i zaife-i vâhiyeden ibaret kalır. Yalancı, esassız bir nizam olur. Nizam ve intizamın ruhu olan mâneviyat ve revabıt ve niseb, heba olup gider. Demek nizamı nizam eden, saâdet-i ebediyedir. Öyle ise, nizam-ı âlem saâdet-i ebediyeye işaret ediyor... S.) |
SAÂDET-İ UZMA | Büyük saâdet. Âhiret saâdeti, saâdet-i ebediye. |
SAÂDET-ÂVER | Saâdet verici. |
SAÂDET-BAHŞ | f. Saâdet veren, sevindiren, ferahlandıran. |
SAÂDET-HAH | Saâdet isteyen. Saâdet dileyen. |
SAÂDET-HANE | f. Büyük bir kimsenin evi. |
SAÂDET-MEÂB | f. Saâdet sâhibi. Saâdet bulan. |
SAÂDET-MEND | f. Bahtiyar, mutlu. Saâdet bulmuş olan. |
SAÂDET-MENDÎ | f. Mutluluk, bahtiyarlık. |
SAÂDET-RESAN | f. Saâdete ulaştıran. Saâdet bulan. |
SAÂDET-SARAY | Saâdetli saray. |
SAÂDET-SARAY-I EBEDİYYE | Ebediyyetin saâdetli sarayı. (Cennet kastediliyor) |
SAÂDET-SARAY-I İSTİKBAL | İstikbalin saâdetli sarayı. |
SAÂDET-SARAY-I MEDENİYET | Hakikî ve İslâmî bir medeniyet vasıtasıyla olan bir hayat saâdeti. |
SAAK | Bir şiddet sebebi ile helâk olmak, ölmek, bayılmak. * Aklın gitmesi. |
SAAL | Dikkat. |
SAALİB | (Sa'leb.C.) Tilkiler. |
SAALİK | Dilenciler. * Serseriler. * Kalenderler. * Dervişler. |
SAAN | Suya yakın yerde develerin yattığı yer. |
SAAT | Bir günün yirmi dörtte biri, saat. Zaman, vakit. Muayyen, belli bir vakit. Altmış dakikalık zaman. * Kıyâmet. |
SAAT-İ İCABE | Duaların kabul olduğu ve insanlarca gizli ve gaybî olan, Cuma gününde bir vakit. |
SAAT-İ MUHTAR | Uğurlu vakit. |
SAAT | Saatler. Vakitler. |
SA'B(E) | (C.: Sıâb) (Suubet. den) Zor, güç, çetin. * Zorlu, güçlü kuvvetli. |
SAB' | Parmakla işaret etmek. |
SAB | Bir acı otun suyu. |
SABA | Gün doğusundan esen hoş ve lâtif rüzgâr. |
SABA | Hevâ ve nefsine meyletme. Delikanlılık. |
SABA-BERABER | f. Sabâ rüzgârı gibi lâtif ve hafif. |
SABABET | Şiddetli sevgi. Âşıklık. |
SABAE | Bir dinden bir dine geçmek. |
SABAH | Gün doğmasına yakın vakitten, öğle vaktine kadar olan zaman. |
SABAHAT | Yüz güzelliği. Güzellik, hüsün ve cemâl. |
SABAHAT-I SİMA | Yüz güzelliği. |
SABAHGÂH | f. Sabah vakti. |
SABAREFTAR | f. (En fazla at için kullanılan bir tâbirdir) Rüzgâr gibi çabuk ve hafif giden. * Hoş ve lâtif yürüyüşlü. |
SABARET | Kefalet. |
SABAT | (C.: Sevâbıt-Sâbâtât) Pazar sokağı, iki duvar arasının örtüsü (altı yol olur.) |
SABAVET | Çocukluk, sabilik. |
SABAYA | (Sabiyye. C.) Büluğ çağına varmamış küçük kızlar. Kız çocukları. |
SABB | Dökmek, akıtmak, boşaltmak. Dökülmek. * Aşık, tutkun. |
SABBAG | Boyayan, boyacı. * Deri altındaki boyalı madde. |
SABBAR | Çok sabırlı, sabur. (Bak: Sabr) |
SABBARE | Soğukluk. |
SABBUR | Katı, şiddetli, şedid. |
SABEB | (C.: Asbâb) Çukur yer, iniş yer. |
SA'BER | Sedir gibi bir ağaç. |
SABG | Boyama. Boyanma. |
SABGA' | Kuyruğunun ucu beyaz olan koyun. |
SABHİD | Bey, emir. |
SÂBIK(A) | Geçmiş. Önceki. * Zamanca veya rütbece ileride olan. * Eskiden işlenmiş suç. |
SÂBIK-UL BEYÂN | Yukarıda söylenillmiş, zikri geçmiş. |
SÂBIKA-İ MÜKERRERE | Birden fazla suç işleme. |
SÂBIKAN | Bundan önce, evvelce. |
SÂBIKÛN (SÂBIKÎN ) | (Sâbık. C.) Sâbıklar. Öncekiler. Geçmişler. |
SÂBIKÎN-I İSLÂM | En evvel müslüman olan sahabeler. (Bak: Ashab-ı Suffa, Saff-ı evvel) |
SABIR-ŞİKEN | f. Sabrı kıran, sabrı bozan. |
SABİ | Henüz süt emen çocuk. * Büluğ çağına gelmemiş olan çocuk. * Üç yaşını tamamlamayan erkek çocuk. |
SÂBİ' | (Sabi'a) Yedi, yedinci. |
SÂBİAN | Yedinci olarak. |
SÂBİ'AŞER | Onyedinci. |
SABİ' | Yavru sesi. * Fil, hınzır ve fâre sesi. |
SABİB | Susam yaprağının suyu. * Kına yaprağının suyu. |
SÂBİG | (Sâbiga) Tam. Tafsilâtlı. Uzun. Bol. |
SABİH | (Sabiha) Güzel, latif, şirin. |
SÂBİH | Yüzen, yüzücü. |
SÂBİHA | (C.: Sâbihât) Gemi. * Yüzen. |
SÂBİHÂT | Yüzücü olanlar, yüzenler. Gemiler. * Ehl-i imânın ruhları. * Yıldızlar. |
SABİHA | Fecir vakti. |
SABİÎ | İtaattan ayrılmakla bâtıla meyleden. * Yıldıza tapan sapkınlar veya yıldıza tapan ehl-i dalâlet kimselerden olanlar. |
SABİÎN | (Sâbiî. C.) (Aslı: Sâbiiyyun) Yıldıza tapanlar. Sapıklardan olanlar. |
SABİKÎN | (Bak: Sâbıkûn) |
SABİL | Gezkere denilen nesne. (Onunla ters, balçık ve gayri ne olursa taşırlar). * Yolcu kimse. |
SABİR(E) | Tahammül eden, sabreden, bekleyen. Zorluğa karşı göğüs geren, hâlinden şikâyet etmeyip acı ve sızıya katlanan. Belâ ve musibete karşı şikâyet etmeyip Allah'a (C.C.) şükreden. |
SABİR | (C.: Sıber) Kefil. * Yağmursuz beyaz bulut. |
SABİR | Altın ismi. |
SABİRÎ | Bir çeşit ince giyim eşyası. * Bir cins hurma. |
SABİRÎN (SÂBİRÛN) | Sabredenler. (Bak: Sabr) |
SABİT | Duran, yerinde durup hareket etmeyen. * Doğruluğu isbat edilmiş olan. |
SABİTE | Yerinde durur gibi olan yıldız. * Yerinde durup hareket etmeyen herhangi bir şey. (Seyyare'nin zıddı) |
SABİT-KADEM | Mizacı oynak olmayıp işine ve sözünde kararlı olan, yerinde direnen. Sözünde duran. |
SABİYY | (C.: Sıbye-Sıbyan) Oğlan. * Meyl ve muhabbet eden kimse. |
SABİYYE | Büluğa ermemiş veya memeden kesilmemiş kız çocuk. |
SABSAB | Irak, uzak, baid. |
SABN | Men'etmek, engel olmak. |
SABR (SABIR) | Acıya ve zorluğa katlanmak. * Bir musibet ve belâya uğrayanın telâş ve feryad etmeyip sonunu bekleyip tahammül ile katlanması. * Muharebede şecaat gösterme. * Bir kimseyi bir şeyden alıkoymak. * Öğrendiği bir şeyi başkasının da öğrenmesi için tâkat getirmek.(Cenab-ı Hak, Hakîm ismi muktezası olarak, vücud-u eşyada bir merdivenin basamakları gibi bir tertib vaz'etmiş. Sabırsız adam teenni ile hareket etmediği için, basamakları; ya atlar düşer veya noksan bırakır; maksud damına çıkamaz. Onun için hırs mahrumiyete sebebdir. Sabır ise müşkilâtın anahtarıdır... Cenab-ı Hakk'ın inayet ve tevfiki, sabırlı adamlarla beraberdir. Çünkü sabır üçtür. Biri: Masiyetten kendini çekip sabretmektir, şu sabır takvadır... İkincisi: Musibetlere karşı sabırdır ki, tevekkül ve teslimdir... Üçüncü sabır: İbadet üzerine sabırdır ki, şu sabır onu makam-ı mahbubiyete kadar çıkarıyor. En büyük makam olan ubudiyet-i kâmile cânibine sevkediyor. M.) |
SABR-I CEMİL | Allah'tan gelen bir acıya sabretme. Şükrederek sabır. |
SABR-I EYYÜB | Eyyüb'ün (A.S.) dillere destan olan sabrı. |
SABIRSÛZ | f. Sabrı yakan, sabırsızlık veren. |
SABSABA | Dövmek. * Ateş etmek. * Kahramanlık göstermek, bahadırlık etmek. * Çok inceltmek. |
SABUR | f. Çok sabır gösteren, çok sabreden. |
SABURÂNE | f. Çok sabır göstermek suretiyle. |
SABYE | (Sabi. C.) Küçük erkek çocukları. Oğlancıklar. |
SAC | Hint vilâyetinde yetişen siyah ve büyük cins bir ağaç. * Geniş, yuvarlak libas. (Araplar giyerler) |
SACE | Hatıl ağacı. * Altın ve gümüş ayarını astıkları ağaç. |
SA'CEZ | Dökmek. |
SACİ' | Seci'li ve kafiyeli söz söyleyen, konuşan. * Kasdedici, kasdeden. |
SACİD | Secde eden, Allah'ın (C.C.) huzurunda başını yere koyarak dua eden. Hâdis meâli: "Bir kulun Rabbine en yakın olduğu an: O'na secde ettiği zamandır." |
SACİM | (C: Secâm) Akıcı, akan, sâil. |
SACİR | Selin gelip su ile doldurduğu yer. |
SACUR | Köpeğin boynuna takılan tasma. |
SAD | f. Yüz sayısı. |
SAD | Kur'an alfabesinin onyedinci harfi olup, ebcedî değeri 90'dır. Noktası olmadığından sâd-ı mühmele adı da verilir. |
SAD SURESİ | Kur'an-ı Kerim'de 38. Suredir. Dâvud Suresi de denir. Mekkîdir. |
SA'D | Uğur, uğur getiren şey, iyilik, mübareklik, kuvvetlilik. * Kutlu, uğurlu. |
SAD | Göz hastalığı, göz ağrısı. |
SAD' | Yarılmak, yarmak. * Kesmek, kat'etmek. * Göstermek. İzhar etmek. * Beyân ve meyl etmek, açıklamak. |
SAD | Bakır. * Toprağa ağnayan horoz. * Devenin başında olan bir hastalık. |
SA'D | Mihnet, meşakkat, zahmet. |
SADÂ | Seda. Ses. Avaz. Savt. * Erkek baykuş. * Bir böcek adı. * Susuzluk. * Yankı. |
SADÂ-YI BASİT | Sesin, bir defa tekrarı. |
SADÂ-YI MÜREKKEB | Sesin bir çok defalar tekrarı. |
SADA' | Kasd ve teveccüh eyleme. * Bir şeyi âşikâre söylemek. * Mevkiine tevcih ve isabet ettirmek. * Kat'etmek. * İzhar ve beyan etmek. * Yarık ve çatlak. Bir şeyi ikiye yarmak. |
SADA' | Baş ağrısı. ("Suda"' diye de okunur) |
SADAGA | Zayıflık. |
SADAK | Okları koymağa mahsus torba veya kutu şeklindeki kılıfın adıdır. Boyuna asılan bu âlete "tirkeş" veya "tirdan" da denilirdi. |
SADAKA | Allah rızâsı için fakirlere verilen mal, para, ilim gibi insanın muhtaç olduğu her hangi bir şey. (Asr-ı Saâdette fukara-i müslimîn için toplanan zekâta dahi bu nâm verilirdi.) (Bak: Belâ)(...Ehl-i keşiften rivayeten bu geçen Ramazanda Ehl-i Sünnet ve Cemaat için bir ferec, bir fütuhat olacağını haber verdikleri halde zuhur etmedi. Böyle ehl-i velâyet ve keşif, neden hilâf-ı vâki haber veriyorlar? Benden sordular. Ben de birden sünuhat kabilinden olarak verdiğim cevabın muhtasarı şudur:Hadis-i Şerifte vârid olmuştur ki: "Bazen belâ nazil oluyor; gelirken karşısına sadaka çıkar, geri çevirir. " Şu hadisin sırrı gösteriyor ki: Mukadderat, bazı şeraitle vukua gelirken geri kalır. Demek ehl-i keşfin muttali olduğu mukadderat mutlak olmadığını, belki bazı şeraitle mukayyed bulunduğunu ve o şeraitin vuku bulmamasiyle o hâdise de vukua gelmiyor. Fakat o hâdise, ecel-i muallak gibi levh-i ezelînin bir nevi defteri hükmünde olan Levh-i Mahv-İsbat'ta mukadder olarak yazılmıştır. Gayet nadir olarak Levh-i Ezelî'ye kadar keşif çıkar. Ekseri oraya çıkamıyor. İşte bu sırra binaen, geçen Ramazan-ı Şerifte ve Kurban Bayramında ve daha başka vakitlerde istihrâca binaen veya keşfiyat nev'inden verilen haberler, muallak oldukları şerâiti bulamadıkları için, vukua gelmemişler ve haber verenleri tekzib etmiyorlar. Çünkü: Mukadder imiş, fakat şartı gelmeden o da vukua gelmemiş. Evet Ramazan-ı Şerifte bid'aların ref'ine Ehl-i Sünnet ve Cemaatin ekseriyetle hâlis duası bir şart ve bir sebeb-i mühim idi. Maalesef câmilere Ramazan-ı Şerifte bid'alar girdiğinden, duâların kabulüne sed çekip ferec gelmedi. Nasılki sâbık hadisin sırriyle: Sadaka belâyı ref' eder. Ekseriyetin hâlis duası dahi, ferec-i umumîyi cezbeder. Kuvve-i câzibe vücuda gelmediğinden, fütuhat da verilmedi. L.) |
SADAKA-İ CÂRİYE | Hayrı, sevabı dâimî olan sadaka. Sevabı öldükten sonra da devam eden hayırlı ameller. (Kur'an ve iman hizmeti gibi.) |
SADAKA-İ FITR | Ramazan bayramından evvel fıtra olarak verilen sadaka. Zengin (nisaba mâlik) her müslümanın (ihtiyar, genç, çocuk ve hattâ bunak da olsa) fakirlere vermeye mükellef olduğu sadakadır, vâcibdir. Nisaba mâlik olan bir müslüman, hem kendi nefsi için, hem de çocukları, hizmetçisi için sadaka-i fıtır verir. Fıtra: Fıtrat sadakası, yaratılış atiyyesi demektir. Sadaka-i fıtr: Buğday veya buğday unundan 1667 gram veyahut da arpa, kuru üzüm, hurmadan 3334 gram kadar yahut verildiği zamandaki rayice göre bedellerinin muhtaç olanlara verilmesidir. |
SADAKAT | (Sadaka. C.) Sadakalar. |
SADAKAT | (Sıdk. dan) Dostluk. Bir kimseye Allah (C.C.) için kalbden bağlılık, kalbi ve samimi doğrulukla olan dostluk. * Dostlukta sebat, vefadarlık. |
SADAKATKÂR | f. Sâdık, sadakat sahibi. |
SADAKTE | "Doğru söyledin, sâdıksın" mânasına karşısındakine söylenilen söz. |
SA'DANE | (C.: Sâdân) Develerin yediği dikenli ot. * Devenin göğsü. * Tırnak dibinin siniri. * Terâzi kefesinin iplerinin altındaki düğme. * Kadın memesinin etrafı. |
SADARE | Rücu etmek, geri dönmek. * Doğmak. |
SADARET | Vezirlik, başvezirlik. Osmanlı Devleti zamanında Başvekillik makamına verilen isim. * Öne geçme, başta bulunma. |
SADARET-PENAH | f. Sadrazam bulunan kimse. |
SADAT | (Seyyid. C.) Seyyidler. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın soyundan gelenler ve onun izinden gidenler. Hususen Hazret-i Hasan neslinden gelenlere seyyid; Hazret-i Hüseyin neslinden gelenlere de Şerif denmektedir. |
SADAT-I KABİLE | Kabilenin ileri gelenleri. |
SADBAR | f. Yüz kere. |
SAD-BERK | Yüz yaprak. |
SA'D BİN EBİ VAKKAS (R. A.) | Aşere-i Mübeşşere'den ve ilk İslâm olanların yedincisidir. Peygamberimiz (A.S.M.) ile beraber bütün gazalarda bulundu. Müslüman olduğunda 17 yaşlarında idi. Hz. Ömer zamanında İran'a gönderilen ordunun başkumandanı oldu. Medayin şehrinin fethinde ve Kadsiye meydan muharebesinde muvaffak oldu. Kufe şehrinin kurulmasına vesile oldu. Kufe ve Irak vâliliklerinde bulundu. Vefatı 55 Hicri yılındadır. |
SADD | (Sedd. den) Örten, kapıyan, mâni olan engel olan. |
SADD | Yüz çevirmek, men eylemek, bir şeyden birini vazgeçirmek. * Fikir, niyet, kasd. * Yakınlık, civar. * Konuşulan husus. |
SADDA' | Suyu lezzetli olan örülmüş kuyu. |
SADE | (Sayd. dan) Mâzi fiilidir. "Avlandı" mânâsındadır. ( dan) "Bağır, ilân et" mânâsına emirdir. Meydan okumak, âciz bırakmak mealinde ve i'caz yoluna işaret eder "sâd" diye okunur. * Sadakat, sıdk gibi mânâlara da gelir. |
SADE | f. Basit, karışık olmayan, katıksız. * Saf, gösterişsiz, lüzumsuz bulunmayan. * Tek katlı. * Ancak, yalnız. * Süssüz. * Derin düşünemiyen, saf adam. |
SADE | (Seyyid. C.) Seyyidler. |
SA'DE | Dişi eşek. * Süngü ağacı. |
SA'DE | (C.: Siad) Yumuşak hurma. |
SADE' | Demir pası. |
SADED | Asıl mevzu, maksad, asıl konuşulan şey, fikir. * Niyet, kasıd. Teşebbüs. * Yakınlık, civar. |
SA'DEDDİN-İ TAFTAZANÎ | (Hicr: 722-792) Horasan taraflarında Teftazan'da doğdu. İslâmiyete kıymetli eserleriyle hizmet eden büyük âlimlerdendir. Asıl ismi Ömer oğlu Mes'ud'dur. |
SADED HARİCİ | Konuşulan mevzudan dışarı çıkmak. Hududdan dışarı çıkmak. |
SADEDİL | f. Kalb sâfi, derin mes'elelere aklı ermeyen insan. Temiz kalbli olup, kolayca aldatılabilen kimse. |
SADEDİLÂNE | f. Saflıkla, bönlükle. |
SADEDİLÎ | f. Bönlük, saflık. |
SADEF | Deniz böceklerinin kıymetli kabuğu ve onlardan yapılan şeyler. * Sert, parlak ve şeffafa yakın madde. İnci kabuğu. |
SADEFÇE | f. Küçük sadef. |
SADEF (SUDUF) | Yüksek büyük dağ. * Her yüksek nesne. * Devenin her dört ayağı. * Bir yöne ğilmek. |
SADEFE | (C.: Suduf-Esdâf) İnci kabuğu. * Kulak içi. |
SADEGÎ | f. Sâdelik, süssüzlük, düzlük. |
SADEGÎ-İ İFADE | İfade sadeliği. |
SADEGÎ-İ LİBAS | Giyim sadeliği. |
SADELEVH | Saf, bön. |
SADEMAT | (Sadme. C.) Vuruşlar, patlamalar. * Ansızın başa gelen belâlar. |
SADERU | (C.: Sâderuyân) f. Yüzünde tüy bitmemiş genç delikanlı. |
SADGUNE | f. Çeşitli. Yüz türlü. |
SADH | Horozun ötmesi. |
SADHA | Şarabın iyisi. Kendine nisbet olunan bir yerin adı. |
SADHEZAR | f. Yüzbin. |
SADHEZARÂN | Yüzbinlerce. |
SADIH | Kavi, sağlam, kuvvetli. |
SADIHA | Teganni eden. |
SADIK(A) | Doğru, hakikatli, sadakatlı, dürüst. |
SADIK-UL KAVL | Doğru sözlü. |
SADIK-UL KELÂM | Doğru söyleyen. Doğru konuşan. Sözü doğru. |
SADIK-UL VA'D | Va'dinde duran, söz verdiği şeyi yerine getiren, ahdine sâdık olan. Cenab-ı Hak. |
SADIKAN | f. Sâdıklar, sâdık dostlar. |
SADIKANE | f. Sâdık kimseye yakışır şekilde. Sadakatle.(...Hem o delil-i sâdık ve musaddak madem umum enbiyanın fevkinde binler mu'cizât ve neshedilmeyen bir şeriat ve umum cin ve inse şâmil bir davet sâhibi olduğundan elbette umum enbiyanın reisidir. Öyle ise umum enbiyanın mu'cizatlarının sırrını ve ittifaklarını câmidir. Demek bütün enbiyanın kuvvet-i icmaı ve mu'cizatlarının şehadeti, Onun sıdk ve hakkaniyetine bir nokta-i istinad teşkil eder. M.) |
SADIKIYYET | Sâdık oluş, sâdıklık. |
SADIR | Sudur eden, çıkan, meydana gelen. |
SA'D-I TAFTAZANÎ | (M. 1322-1389) Horasan'da doğmuş büyük bir İlm-i Kelâm âlimidir. En meşhur eseri, "Makasıd" adlı kelâm kitabıdır. (Bak: Sa'deddin-i Taftazanî) |
SA'DÎ | (M. 1193-1291) Şiraz'da doğmuş büyük bir İran şâiridir. Gülistan ve Divan'ında bol bol temsilî hikâyeler kullanmıştır. (Bak: Sa'di-i Şirazî) * Saadete, uğura mensub. |
SADİ' | Sabah vakti. * Koyun ve deve bölüğü. * Yedi günlük oğlan. |
SA'Dİ-İ ŞİRAZÎ | (Hicrî: 587-691) Şiraz'da doğdu. 30 yıl ilme, 30 yıl seyahate, 30 yıl da inzivada ibadetle çalıştı. En meşhur eserleri Bostan ve Gülistan adındaki ahlâkî ve imanî kitaplarıdır. |
SADİC | Nakışı olmayan, nakışsız. * Çıplak. * Temiz, pak. |
SADİD | Tıb: Yaradan akan sarı su. İrin. |
SADİDEL | Yaprağı katmerli olan gül. |
SADİG | Zayıf. |
SADİH | Erkek baykuş. |
SADİHA | Bulutun kat kat olması. |
SADİK | Çok sâdık, içten ve dıştan sadakatlı dost. Doğru sözlü. |
SADİK-I AHMAK | Ahmak dost. |
SADİK-I KADİM | Eski dost. |
SADİN | (C.: Sedene) Kapıcı. Perdedar. * Kâbe hizmetçisi. |
SADİR | Şaşan, hayrette kalan. |
SADİS(E) | Altıncı. (6.) |
SADİS-AŞER | Onaltı. Onaltıncı. |
SADİSEN | Altıncı olarak. |
SADK | Akmak, seyelan. |
SADK | Berk, sağlam, muhkem süngü. |
SADM | Def'etmek, kovmak. * Güç işe giriftar etmek. |
SADME | Bir vuruş, çarpma, vurma, çatma. * Birden bire patlama. * Ansızın başa gelen musibet. |
SADPARE | f. Yüz parça. Parça parça olmuş. |
SADR | Her şeyin evveli ve başlangıcının en iyisi. * Kalb, göğüs, ön. * Meclisin önü ve en muteber yeri. Reisin oturduğu yer. * Rücu. * Bir aruz kalıbı. * Baş, reis, başkan. * Oturulacak yerlerin en iyisi. |
SADR-I ÂLİ | Vezirlerin veya vekillerin başkanı. Sadrâzam. |
SADR-I AZAM | Baş vezir, padişahın vekili, başvekil. |
SADR-I İSLÂM | Baş vezir, padişahın vekili, başvekil. |
SADREYN | Rumeli ve Anadolu kazaskerliği. |
SADRGÂH | f. Tam orta yer. * En mühim yer. |
SADRÎ | (Sadriye) Göğüsle ilgili, göğüse ait. |
SADRNİŞİN | f. Bir toplantıda baş sedirde oturan. |
SADSAL | f. Asır, yüzyıl. |
SADTU(Y) | Çok katlı, yüz katmerli. |
SADUK | Çok sâdık. |
SADUKAT | Mehir. Evlenirken erkeğin kadına vereceği para. (Bak: Mehr) |
SADY | Taarruz eden kimse. * Bedeni, endamı hoş olan. * Dimağ. Başın içini dolduran haşev. * Ölü insan cesedi. * Baykuş. |
SAET | Doğumdan sonra koyunun rahminden çıkan madde. |
SAF (SÂFİ) | Katışıksız, berrâk, temiz. * Zeki olmayan, derin düşünmeyen, dikkatsiz. |
SAF | (Bak: Saff) |
SAF | Tüylü ve yünlü hayvan. |
SAF' | Sille vurmak, tokat atmak. |
SA'F | Bir şarap cinsi. |
SAF | Bir adam boyu yüksekliğindeki duvar. |
SAFA | Gönül şenliği, eğlence. * Duru olmak, itmi'nan ve meserret üzere olmak. Temiz, sâfi olmak. * Hava açık ve ayaz olmak. * Mekke-i Mükerreme'de bir yerin ismi. |
SAFA-YI GÜLŞEN | Gülşen safası. Gül bahçesi eğlencesi. |
SAFA-YI SADR | f. Gönül şenliği, kalbin itmi'nan ve sevinç içerisinde olması, meserret üzere olmak. |
SAFA | Yüzü beyaz olan düz taş. |
SAFA-BAHŞ | f. Eğlendiren, rahatlandıran, kederi def'eden, hatırı hoş eden. |
SAFA-CU | (C.: Safacuyân) f. Rahat ve eğlence arıyan. |
SAFA-ENGİZ | Safa koparan. Neşe, sevinç yapan. |
SAFAHAT | (Safha. C.) Safhalar. * İstiklâl Marşı şâiri Merhum Mehmed Akif'in manzum eserinin adı. |
SAFAİH | (Safiha. C.) Düz şeyler. Levhalar. |
SAFAK | Yeni kırba içine konulmuş su. |
SAFAK | Kıllı derinin altında olan ince deri. |
SAF'AN | (C.: Safâıne) Sille vurulmuş kişi. |
SAFAPERVER | f. Safa veren. İç açan, safalı. |
SAFARE | Zurna. |
SAFAYAB | f. Safa bulmuş, huzur ve sükûna kavuşmuş. |
SAFBESTE | Saf bağlamış, saf olmuş. |
SAFBESTE-İ HAREKET | Harekete geçmek üzere saf bağlayıp hazır olan. |
SAFD | Yağlamak. * Sağlamlaştırmak, muhkem etmek. |
SAFDERUN | f. Safi, içi temiz, kolay aldanabilen. |
SAFDERUNAN | (Safderun. C.) f. Kalbi temiz, içi saf olanlar. |
SAFDERUNANE | f. Kalbi safi olanlara ve kolay aldananlara yakışır surette. |
SAFDİL | f. Saf, ahmak, bön, kolay aldatılan kimse. |
SAFDİLÂNE | f. Bönlükle, saflıkla. Safdillikle. |
SAFE | (C.: Savaf-Sâfât) Kanatlarını havada yayıp uçan kuş. |
SA'FE | Çocuğun başında çıkan çıban. * Kel. |
SAFED | (C.: Esfâd) Esirlerin eline ve ayağına bağlanan bağ. *Atâ, bahşiş, hediye. |
SAFEN | (C.: Esfan) Haya derisi. |
SAFER | (C.: Esfâr) Boş ve hâli olmak. * Arabi aylardan ikincisi. * Karın içinde durabilen bir yılanın adı. |
SAFEVİLER DEVLETİ | (1499-1737) Safeviler adında bir hanedana mensub olan Şah İsmail'in kurduğu bir devlettir. İran'da kurulmuş olan bu devlet şii idi. Osmanlılarla münasebetleri iyi değildi. Çaldıran'da 1514'de Yavuz Sultan Selim tarafından büyük bir mağlubiyete uğratıldılar. Nihayet 1737'de bir ayaklanma neticesinde Afganistan padişahı Nadir Şah tarafından ortadan kaldırıldılar. |
SAFF | Bir sıra dizilmiş şey, bir şeyi sıra ile uzun uzadıya dizmek. * Câmide cemâatın sırası. |
SAFF-I EVVEL | İlk saf, birinci saf. * İlk sahabeler. * Bir hareket ve cereyanın ilk sahipleri. |
SAFF SURESİ | Kur'an-ı Kerim'de 61. suredir. İsa, Havariyyun Suresi de denir. Medenîdir. |
SAFFAT | (Saff. C.) Saf olanlar, saf yapanlar. |
SAFFAT SURESİ | Kur'an-ı Kerim'in 37. suresidir. Mekkîdir. |
SAFFAT | (C.: Sıfâ-Esfâ-Sufâ) Düz kaygan taş. |
SAFF-BESTE | f. Saf bağlamış, saf olmuş. |
SAFF-DER | (C.: Saff-derân) f. Düşman saflarını yaran yiğit. |
SAFF-DERÂNE | f. Yiğitçesine. |
SAFFEYN | İki sıra. * Muharebede karşılaşan iki taraf. |
SAFF-SAFF | Dizi dizi. Sıra sıra. |
SAFF-ŞİKAF | f. Düşman saflarını yararak bozan yiğit. |
SAFF-ZEN | f. Düşman saflarını vurup yaran yiğitler. |
SAFH | Suç bağışlama, dostluk etme. Günah ve cürmü afveyleme. * Bir şeyin bir tarafı. * Bir şey içirme. * Yüz çevirme. |
SAFHA | Aynı şey üzerinde görülen değişik hâllerden her biri. * Bir şeyin gözle görülen yüzlerinden her biri. * Kısım. * Bir şeyin düz yüzü. * El ayası. * Bir hâdisede birbiri ardınca görülen hâllerin beheri. * Yazılmış ve yazılabilir sahife. |
SAFİ | Katışıksız. Temiz, süzülmüş ve temiz. * Bozuk olmayan. Hâlis. |
SAFİF | Kuru ot. |
SAFİH | Gökyüzü, semâ. * Yassı veya düz olan şey. |
SAFİH | Men eden, engel olan. |
SAFİHA | (C.: Safayih) Yüzün derisi. * Kapı tahtası. * Kâğıdın bir tarafı. * Yassı ve düz nesne. * Enli kılıç. (Bu mânâya C: Sıfâh) |
SAFİL | Sefil olan, düşük ahlâklı ve karaktersiz. |
SAFİL | Tortu. |
SAFİL | Alçak yer. |
SAFİLE | Dip, alt taraf. Bir şeyin aşağısı. |
SAFİLÎN | Alçaklar, aşağılar, sefiller. Allah'tan (C.C.) uzak olanlar. * Aşağı taraflar. |
SAFİLİYYET | Alçaklık, aşağılık. |
SAFİN | (C.: Sâfinât) Cins at. * Üç ayağı üstünde durup dördüncü ayağının tırnağını yerde dikip duran at. |
SAFİNE | (C.: Sevâfin) Yel, rüzgâr, riyh. |
SAFİR | (Sefir) Sefere çıkan. * Elçi. * Kâtib. |
SAFİR | Islık veya kuş sesi. * İnce ve güzel ses * Tecvidde: Harfin ıslık sesine benzemesidir. Bu vasıfta olan harfler: Ze, sin, sâd. |
SAFİYE | Temiz, katışıksız, bozuk olmayan. * İçinde yapmacık ve uydurma bir şey, fazladan kelime ve kafiye bulunmayan söz. |
SAFİYE | (C.: Sevâfi) Toz. * Rüzgâr, yel. |
SAFİYET | Saflık, hâlislik, temizlik. |
SAFİYULLAH | Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ismidir. Bütün mahlukatta efdal ve Cenab-ı Hakk'ın ihsanı ile onlardan seçilip çıkarılmış tertemiz mânâsına Safiyullâh denilmiştir. Hz. Adem'in de (A.S.) bir ismidir. |
SAFİYY | Temiz, pak. Hâlis, saf, katıksız. |
SAFİYY-ÜD DİN | Dini temiz. Dini pak. |
SAFİYY-ÜL KALB | Kalbi temiz. |
SAFK | Sesi işitilen vuruş. * Sarfetmek. * Reddetmek. * Kanatlarını hareket ettirmek. Deprenmek. * Kullanmak. |
SAFKA | Bir satış anında müşteri ile satıcının tokalaşarak, "hayrını gör" demeleri. * Yapılan satış. |
SAFRA | Sarı. * Karaciğere bağlı öd kesesi içindeki yeşilimsi sarı ve acı su ki, yağların hazmına hizmet eder. |
SAFRA | Dengeyi sağlamak için yelkenli gemilerin sintinelerine konan mâden, taş, kum gibi ağırlıklar. |
SAFRAGUN | Bir cins serçe kuşu. |
SAFRE | Açlık. |
SAFRİYE | Güz mevsiminden önce biten ot. |
SAFSAF | (C.: Safâsıf) Yüksek düz yer. * Serçe kuşu. |
SAFSAF | (C.: Safsâfe) Her nesnenin kemi, kötüsü, hor ve hakiri. * Döğülmüş yumuşak toprak. * Mâkul olmayan kelimeler. * Mânâsız şiir. * Yaramaz ve kötü işler. |
SAFSAF | Söğüt ağacı. |
SAFSAFA | Elemek. * Asılsız yapmak. * İşe yaramaz hâle getirmek, yaramaz etmek. Hor ve hakir etmek. |
SAFSAFE | Ekşi aş. * Ekşili nesne. |
SAFSATA | Hezeyan, yalan, uydurma. Zâhirde doğru, hakikatte yanlış ve yalan olan kıyas. (Bak: Dimağ) |
SAFSATAPERDAZ | f. Safsata kabilinden söz söyliyen adam. |
SAFSATİYÂT | Safsatalar, yalan ve yanlış şeytâni sözler. |
SAFVAN | (Safvâ) Yumuşak, düz ve kaygan taş veya kaya parçası. * Çok soğuk ve açık olan gün. |
SAFVE | Hâlis ve seçkin. * Katı yüzlü merhametsiz kimse. |
SAFVET | Sâfilik, temizlik, pâklık. Hâlislik. |
SAFVET-İ KALB | Fikir ve niyetinde hiçbir garazı ve kötü gâyesi olmamak, temiz kalbli olmak. |
SAFVET-İ VİCDAN | Vicdan saflığı. |
SAGA | (C.: Sayâg) Kuyumcu. |
SAGAİR | (Sagire. C.) Küçük günahlar. |
SAGAN | Mâverâünnehir diyarında bir şehir adı. |
SAGAR | f. İçki bardağı. Kadeh. |
SAGAR | Zelillik, alçaklık, âdilik. |
SAGAR | Küçük olmak. |
SAGAT | Aslı "sagavet" olup, bir cihete meyil demek olan "sagav" masdarından fiil-i mâzi müfred müennesdir. Muzarisi : "tasgi" gelir. " Velitasgi ileyh"; söz dinlemek veya dikkat edip kulak vermek, imâle-i guş etmek demek olan ısga da, bundan müştaktır. (E.T.) |
SAGG | Meyletmek, yönelmek, eğilmek. |
SAGIB (SAGBÂN) | Aç kimse. (Müe: Sagbâ) |
SAGIR | Zelil ve aşağılık kimse. |
SAGIYE | Koyun. * Umumu nefy için ehad mânâsına da kullanılır. |
SAGİR(E) | Küçük, ufak. Büluğa ermemiş çocuk. |
SAGİR-ÜS SİNN | Yaşı küçük. |
SAGİRE | (C.: Sagair) Küçük günah. |
SAĞNAK | Birdenbire ve çok fazla yağıp geçen yağmur. |
SAGR | (Sügur. C.) Etrafı kale ile çevrili şehir. * Sahil şehri. * Tepe veya başka bir yerde mağara. * Ağız. Ön dişler. |
SAGSAG | Galat kelâm konuşmak. |
SAGSAGA | Dişi çıkmamış küçük oğlan. * Bir şeyi ısırmak. |
SAGSEGA | Toprak içine bir şey gömmek. * Yemeği yağlı ve iyi pişirmek. * Dişi depretmek. |
SAGY | (Sagv) Meyletmek, yönelmek. * Güneşin batmaya meyletmesi. |
SAHA' | (Bak: Sehâ) |
SAHA | Meydan, yer, avlu, geniş yer. |
SAHA-İ ZUHUR | Görünme meydanı. |
SAHA | Kirli ve paslı olmak. |
SAHABE | (Sahâbi) Sâhibler. Sâhib çıkanlar. * Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (A.S.M.) sağ iken mü'min olarak görmüş, mü'min olarak vefat etmiş erkek müslüman. (Bak: Ashab, Sohbet.)(Eğer desen : "Sahabeler de insandırlar, hatâdan, hilâftan hâli olmazlar. Halbuki, içtihadın ve ahkâm-ı şeriatın medarı, sahabelerin adaleti ve sıdkıdır ki, hattâ ümmet "Sahabeler umumen âdildirler, doğru söylerler. " diye, ittifak etmişler.Elcevab: Evet, sahabeler ekseriyet-i mutlaka itibariyle hakka âşık, sıdka müştak, adalete hâhişgerdirler. Çünki, yalanın ve kizbin çirkinliği, bütün çirkinliğiyle ve sıdkın ve doğruluğun güzelliği, bütün güzelliğiyle o asırda öyle bir tarzda gösterilmiş ki, ortalarındaki mesafe, Arş'tan Ferş'e kadar açılmış. Esfel-i sâfilîndeki Müseylime-i Kezzâb'ın derekesinden Alâ-yı İlliyyinde olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın derece-i sıdkı kadar bir ayrılık görülmüştür. Evet, Müseylime'yi esfel-i sâfilîne düşüren kizb olduğu gibi, Muhammed-ül Emin Aleyhissalâtü Vesselâm'ı âlâ-yı iliyyîne çıkaran sıdktır ve doğruluktur.İşte hissiyat-ı ulviyeyi taşıyan ve mehâsin-i ahlâkiyeye perestiş eden ve Şems-i Nübüvvet'in ziya-i sohbetiyle nurlanan sahabeler, o derece çirkin ve sukuta sebep ve Müseylime'nin maskara-âlud müzahrefat dükkânındaki kizbe, ihtiyariyle ellerini uzatmamak ve küfürden çekindikleri gibi, küfrün arkadaşı olan kizbden çekinmeleri ve o derece güzel ve medar-ı fahr ve mübahat ve mi'râc-ı suud ve terakki ve Fahr-i Risalet'in, hazine-i âliyesinden en revaçlı bulunan ve şa'şaa-i cemaliyle, içtimaat-ı insaniyyeyi nurlandıran sıdka ve doğruluğa ve hakka -ve bilhassa ahkâm-ı şer'iye rivayetinde ve tebliğinde- elbette ellerinden geldiği kadar talip ve muvafık ve âşık olmaları kat'idir, zaruridir, şüphesizdir. Halbuki şu zamanda, kizb ve sıdkın ortasındaki mesafe o kadar kısalmış ki, âdeta omuz omuza vermişler. Sıdktan yalana (geçmek) pek kolay gidiliyor. Hattâ siyaset propagandası vasıtasıyla yalancılık, doğruluğa tercih ediliyor. İşte, en çirkin şey, en güzel şeylerle beraber bir dükkânda, bir fiatla satılsa; elbette pek âli olan ve hakikat cevherine giden sıdk ve hak pırlantası o dükkâncının mârifetine ve sözüne itimad edip, körü körüne alınmaz. S.)(Ehl-i Sünnet Velcemaat, sahabeler zamanındaki fitnelerden bahis açmayı men'etmişler. Çünki Vâkıa-i Cemel'de Aşere-i Mübeşşere'den Zübeyr ve Talha ve Aişe-i Sıddıka (R.Anhüm) bulunmasıyla Ehl-i Sünnet Velcemaat, o harbi, içtihad neticesi deyip: Hazret-i Ali (R.A.) haklı, öteki taraf haksız; fakat içtihad neticesi olduğu cihetle afvedilir. Hem Vehhabîlik damarı, hem müfrit Râfızîlerin mezhebleri İslâmiyete zarar vermesin diye Sıffîn Harbindeki bâgilerden de bahis açmayı zararlı görüyorlar.Haccac-ı Zâlim, Yezid ve Velid gibi heriflere İlm-i Kelâm'ın büyük allâmesi olan Sa'deddin-i Taftazanî, "Yezid'e lânet câizdir" demiş; fakat "Lânet vâcibdir" dememiş. "Hayırdır ve sevabı vardır" dememiş. Çünki, hem Kur'anı, hem peygamberi, hem bütün sahabelerin kudsi sohbetlerini inkâr eden hadsizdir. Şimdi onlardan meydanda gezenler çoktur. Şer'an bir adam, hiç mel'unları hatıra getirmeyip lânet etmese, hiçbir zararı yok. Çünki zem ve lânet ise, medih ve muhabbet gibi değil; onlar, amel-i salihde dahil olamaz. Eğer zararı varsa daha fena... R.N.)(İmam-ı Ali (kerremallahü veche)nin şahsına ve hayatına ve adalet-i hakiki üzerine giden siyasetine ilişmek, darbe vurmak başkadır. Şahsiyet-i zâhirîsinden ve hayat-ı dünyeviyesinden ve siyaset-i içtimaiyesinden binler derece daha yüksek olan şahsiyet-i mânevîsine ve kemalât-ı ilmiyesine ve makamat-ı velâyetine ve varisliğine darbe gelmez ve gelmemiş ve gelemiyor. Kimin haddi var? Onun için, iki ciheti birleştirmek tevehhümüyle karşısında muarazaya çalışanların taarruzu pek dehşetli görünüyor. Ehl-i iman ortasında nasıl böyle vukuat olabilir? diye hayret veriyor. Halbuki Yezid ve Velid gibi habis herifler müstesna, ötekilerin kısm-ı azamı, İmam-ı Ali'nin (R.A.) hârika kemalâtına ve kerametlerine ve verasetine ilişmek değil; belki yalnız hayat-ı içtimaiye-i insaniyeye ait idaresine darbe vurmağa çalışmışlar, hatâ etmişler. R.N.) |
SAHABET | Sâhib olma, sâhib çıkma. * Sohbetinde bulunmuş olma. * Yardım etme, koruma, arka olma. |
SAHABETKÂR | f. Koruyan, sahib çıkan, arka olan. |
SAHABİ | (Bak: Sahâbe) |
SAHABİYE | Peygamberimiz Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmı sağ iken görmüş olan ve mü'mine olarak vefat etmiş bulunan kadın müslüman. (Bak: Ashab) |
SAHAD | Yakmak. |
SAHAFET | Zayıflık, bozukluk. * Hafiflik. |
SAHAİF | (Sahife. C.) Sahifeler. |
SAHA-KÂR | f. Eli açık, cömert, sahi. |
SAHAM | (Bir kimse) güneşte yanma. |
SAHANET | Kızgınlık, sıcaklık. |
SAHARÎ | (Sahrâ. C.) Sahrâlar. Çöller. |
SAHARÎ | Kaya cinsinden. Kaya ile alâkalı. |
SAHARİ | (Sahrâ. C.) Çöller, sahrâlar, kırlar. |
SAHAT | (Sâha. C.) Sâhalar, meydanlar, açık yerler, alanlar. |
SAHAVET | Cömertlik, el açıklığı, muhtaç olanlara çok ihsan etmek.(İhsan ihsandır. Eğer nev'e olsa; veya muhtaca ve fakire olsa, sahavet o vakit tam sahavettir. Eğer, millet için olsa, yahut milleti tazammun eden bir ferde olsa güzeldir. Şayet muhtaç olmayan şahsa olsa, şahsı tenbel eder, çingeneliğe alıştırır. Elhâsıl, millet bâkidir, fert fâni. Münazarât) |
SAHAVETKÂR | f. Eli açık, cömert olan. Herkese ihsan eden. |
SAHB | (Sahab) Figan, seslerin birbirine karışması, gürültü, patırtı. |
SAHB | (Sâhib. C.) Yakın dostlar. Sâhipler. |
SAHB(ET) | Şarabın kırmızı olması. * Saç kılının kırmızıya yakın olması. |
SAHC | Bağırsağın yaş olup cerahat vermesi. * Kaşımak. * Tırmalamak. |
SAHE | İnce ve zayıf deve. |
SAHF | Süngü demirinin keskin olması. * Soymak. * Yüzmek. |
SAHFE | Zayıf akıllılık ve az fikirlilik. |
SAHFE | Arka derisine yapışan yağ. |
SAHFE | (C.: Sıhâf) Küçük çanak. |
SAHH | (Sıhhat. den) Eskiden resmi yazılara konulan ve "doğrudur, yanlışsızdır" mânasına gelen bir işâretti. |
SAHH | şiddetinden kulaklar tutulan çığlık. * Sağlam bir şeyle vurmak. * Cemetmek, toplamak. |
SAHHA | Kulakları sağır eden şiddetli bağırış ve çığlık. |
SAHHAB | Gürültücü, patırtıcı. |
SAHHAF | (Sahf. dan) Eski kitap alıp satan kimse. |
SAHHAKA | Sevici kadın. |
SAHIB | Yoldaş, yol arkadaşı. *Gözcü. (C.: Sıhab-suhban) (Sahıb'in C: Sahb Sahb'ın C: Eshab-Eshab'ın C: (Esâhıb)) |
SAHIRE | (C.: Savahır) Topraktan yapılmış bir kap. |
SAHIT | Dargın, kırgın. |
SAHİ | (Sehv. den) Hata işleyen. |
SAHİ | Cömert, eli açık, herkese iyilik etmek isteyen. |
SÂHİB | (Sohbet. den) Sohbet edilen kimse. * Bir şeyi koruyan ve ona mâlik olan. * Bir iş yapmış olan. * Bir vasfı olan. |
SÂHİB-İ ARZ | Devleti temsil eden zât. |
SÂHİB-İ HÂNE | Ev sâhibi. Sahib-ül beyt. |
SÂHİB-İ HAYRÂT | Câmi, yol, çeşme vs. gibi hayırlı işler yapıp bırakmış kimse. Hayrat sâhibi. |
SÂHİB-İ HURUC | f. İsyan edip ayaklanarak idareyi ele geçirmiş olan kimse. * Büyük kahraman. * Şarktan zuhuru beklenen mehdi. |
SÂHİB-İ İMTİYAZ | İmtiyaz sahibi. |
SÂHİB-İ KEMÂL | Kemal sahibi, olgun insan. |
SÂHİB-İ NUN | (Sâhib-i Zünnun) Hz. Yunus Peygamber'in (A.S.) bir nâmı. |
SÂHİB-İ TAHRİC | (Bak: Tahric) |
SÂHİB-ÜL BEYT | Ev sâhibi. |
SÂHİB-ÜL HUT | Peygamber Hazret-i Yunus'un (A.S.) bir nâmı. (Bak: Yunus) |
SÂHİB-ÜL YED | Mal sahibi, malı elinde tutan kimse. |
SÂHİB-ÜS SEYF | Kılınç sahibi. Maddeten kuvvetli olup, maddi cihad ile vazifeli olan. |
SÂHİB-ÜT TÂC | Tâc, sâhibi, İncil'de mezkur Hz. Muhammed'in (A.S.M.) ismi. |
SÂHİB-ÜZ ZAMAN | Zamânın sahibi. Zamânında İnd-i İlâhide en makbul insan. Müceddid. *Mehdi-i zaman. |
SÂHİBAT | (Sâhibe. C.) Kadın sâhibler. |
SÂHİBE | (Müe.) Bir şeyin sahib ve mâliki olan kadın. |
SÂHİBE-İ CEMÂL | Güzellik sahibi kadın. Güzelliği olan kadın. |
SÂHİBE-İ HÂNE | Ev sahibi kadın. |
SÂHİBET-ÜL BEYT | Ev sâhibesi. * Kadın ev sâhibi. |
SAHİB-FIRAŞ | f. Hasta. Yatağa düşmüş. |
SAHİB-HURUC | f. Ayaklanmış, isyân etmiş, âsi. Ayaklanıp isyân ederek idâreyi ele geçirmiş kimse. |
SAHİB-KEMAL | f. Olgun, kemal sahibi. |
SAHİB-KIRAN | f. Her zaman muvaffak olan ve üstünlük kazanan hükümdar. |
SAHİB-NAZAR | f. Görüşü, tecrübesi ve düşüncesi kuvvetli olan. |
SAHİBU BİL-CENB | Arkadaş. Refik. |
SAHİB-VÜCUD | Sözü geçer, mevki sâhibi kimse. |
SAHİB-ZUHUR | Baş kaldıran, isyan eden, ayaklanan. Başa geçen. |
SAHİD | Uyanık. |
SAHİF | (Sahâfet. den) Zayıf akıllı. Az fikirli kimse. * Gevşek dokunmuş. Boş. |
SAHİFE | Sayfa, kitap sayfası. *Mc: Bir mâna ifade eden her hangi bir şeyin hâli. |
SAHİFE-İ HÂLİYE | Boş sahife. |
SAHİH | Fık: Rükünleri ve şartları tamam olan herhangi bir ibâdet ve muâmele. * Hâlis, kusursuz, şüphesiz. * Edb: Gerek söz bakımından ve gerek mânâca noksanları bulunmayan ifade. * Gr: Kelimenin kök harfleri (Huruf-u asliye) : 1- Hemzeden; 2- İki aynı harf yanyana geldiği zaman, yalnız biri yazılıp üzeri şeddelenmekten; 3- Harf-i illet "vay-ye" ve bunlardan dönen "elif"den sâlim bulunursa kelime sahih olur. |
SAHİH-İ MÜSLİM | (Bak: Kütüb-ü sitte-i hadisiyye) |
SAHİHAN | Doğru olarak, cidden, hakikaten, gerçekten. |
SAHİHAN | Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim'in birlikte adı. |
SAHİK | Uzak. * Müretteb olan söz. * Hemen anlaşılmaz derece. * Çok karışık ve anlaşılmaz söz. |
SAHİK | Ezip döğen. |
SAHİL | Deniz, göl veya akarsu kenarı. Kıyı, yalı. |
SAHİL | Kişneyen. Kişneyici. |
SAHİL | At kişnemesi. |
SAHİLHANE | f. Yalı evi. |
SAHİLNİŞİN | f. Sâhilde oturan. |
SAHİLRESİDE | f. Sâhile varmış, kıyıya ulaşmış. |
SAHİLSARAY | Deniz kenarındaki kâşâne, büyük yalı. |
SAHİME | Zayıf dişi deve. |
SAHİMET | Kin, çekememezlik. * Hased. |
SAHİN(E) | (Suhunet. den) Sıcak, kızgın, ısınmış. |
SAHİN(E) | (Sihan. dan) Sık. * Kalın, sıkı. * Katı, pek. |
SAHİR | (Seher. den) Uykusuz kalan. Uyuyamayan. |
SAHİR | Maskaralık eden, maskara eden. |
SAHİR | Büyücü, büyü yapan, sihir yapan. |
SAHİRÂNE | f. Büyülercesine olan. Büyüleyici gibi. |
SAHİRE | Yer yüzü, arz. * Kıyamet günü, Cenab-ı Hakk'ın haşir meydanı için tecrid edeceği Arz-ı Beyza. * Aslâ insan ve hayvan ayak basmadık yer yüzü. Çöl. * Cehennem. |
SAHİRE | Büyücü kadın. |
SAHİRE | İçine kızmış taş koyup kaynatılan ve üstüne yağ döküp içilen süt. |
SAHİR-PİŞE | f. Sihirbazlığı meslek edinmiş olan. |
SAHK | Döğüp yumuşatma. Döğme, döğülme. * Kırma, kırılma. * Sürtme. |
SAHK | Dövmek. * Ezmek. * Eski kaftan, eski elbise. |
SAHL | Ses kısıklığı. Ses bozukluğu. * Boğazını boğup şiddetle çağırmak. |
SAHL | Az az vermek. |
SAHLE | (C.: Sühul-sihâl) Koyun kuzusuna ve keçi oğlağına derler. (Doğduğu vakitten dört aylık olana kadar.) |
SAHMEM (SAHMİM) | Hâlis (hayırda ve şerde kullanılır.) *Yaramaz huylu deve. |
SAHN | Kırma. Kesr. |
SAHN | Sıcaklık, harâret. |
SAHN | Evin ortasındaki açıklık, avlu, oyuk. * Boşluk. Boş yer. Orta, meydan, aralık. * Sahne. * Cami ve medreselerdeki umumun toplanmasına âit üstü kubbeli ve örtülü yer. * Büyük kâse. Sahan. * Zil. |
SAHN-İ DURENG | Dünya. |
SAHN-İ GÜLŞEN | Gül bahçesinin ortası. |
SAHN-İ LÂLE-ZÂR | Lâle bahçesinin ortası. |
SAHNAN | Çifte zil. |
SAHNE | Manzara. * Tiyatro oynandığı yer. Oyun yeri. |
SAHNE | Cerahat, yara. |
SAHR | (Sahar - Saharat - Suhur) Kaya. Büyük taş. * Maden kütlesi. * Hazret-i Süleyman (A.S)'in mühürünü çalan ifrit. |
SAHR | Masharaya almak. |
SAHR | Örtmek. |
SAHRA | (C.: Sahârâ-Sahravât) Kır, ova, çöl. * Yazı. * Kızıl dişi eşek. (Müz-Eshar) |
SAHRA-YI KEBİR | Büyük çöl. Cezayir, Tunus ve Libya'nın güneyinden Çat Çölü hizasına kadar uzanan Afrika'nın en büyük çölü. |
SAHRA-NEVERD | f. Çölde dolaşan. Göçebe. |
SAHRA-NİŞİN | f. Çölde oturan. Sahrada hayat geçiren. |
SAHRAVAT | (Sahra. C.) Sahralar, çöller. Ovalar. Kırlar. |
SAHRE(T) | Büyük ve sert taş. |
SAHRETULLAH | Kudüs'te, Beyt-i Mukaddes'te çok eski ve tarihî bir kaya. Hazret-i Peygamber (A.S.M.), Mir'ac gecesinde bu kayadan uruc ettiği hakkında rivayet vardır. Bu kayaya "Hacer-i Muallak" da denir.(Felsefenin ruhsuz kanunları pek karanlık ve vahşetli gösterdikleri hilkat-i arziye ve vaziyet-i fıtriyesini bu meyve ile nurlu, ünsiyetli bir tarzda, "Sevr ve Hut" namlarındaki iki meleğin omuzlarında, yani nezaretlerinde ve Cennet'ten getirilen ve fâni Küre-i Arz'ın bâki bir temel taşı olmak, yani ileride baki Cennet'e bir kısmını devr etmeğe bir işaret için Sahret nâmında uhrevî bir madde, bir hakikat gönderilip "Sevr ve Hut" meleklerine bir nokta-i istinad edilmiş, diye Benî-İsrail'in eski peygamberlerinden rivayet var ve İbn-i Abbas'tan dahi mervidir. Maatteessüf bu kudsi mânâ, mürur-u zamanla bu teşbih, avamın nazarında hakikat telâkki edilmekle aklın hâricinde bir suret almış. Madem melekler havada gezdikleri gibi, toprakta ve taşta ve yerin merkezinde de gezerler, elbette onların ve Küre-i Arz'ın, üstünde duracak cismanî taş ve balığa ve öküze ihiyaçları yoktur. Ş) |
SAHRINÇ | Yağmur sularını biriktirmek için bina altında ve toprak içinde yapılan etrafı duvarlı veya çimento sıvalı su mahzeni. |
SAHSAH | (C.: Sahâsıh) Düz yer. |
SAHSAH | Yağmurun sert ve katı yağması. |
SAHSAH | Geniş, düz yer. |
SAHSAH(A) | Döndürmek. * Evin ortası. |
SAHSALİK | Katı, şiddetli, şedid. * Yaşlanmış, ihtiyar kadın. * Şiddetli ses. |
SAHT | Zor güç, * Sert, katı, çetin. * Güçlü, kuvvetli, sağlam. |
SAHTDİL | f. Katı yürekli. |
SAHT | Boğazlamak. |
SAHT (SUHT) | Hışım, hiddet, kızgınlık, gadap. |
SAHTE | f. Düzme, yapmacık, yalandan, taklit. * Kalp, karışık. |
SAHTEGÎ | f. Sahtelik, yalan, düzme. |
SAHTEKÂR | f. Sahte iş yapan, hilekâr. Kalpazan. |
SAHTEKÂRÎ | f. Hilekârlık, sahtekârlık. |
SAHTEVEKAR | f. Yapmacık tavırlar takınan, kendini satmaya çalışan. |
SAHTGİR | f. Bir şeyi sıkıca tutan. |
SAHTİ | f. Sertlik, katılık. * Güçlük. * Sıkıntı. |
SAHTİYAN | f. Boyanmış, cilâlanmış deri. Tabaklanmış deri. |
SAHT-LİGAM | f. Gem almaz, sert başlı at. |
SAHTRU | f. Suratı asık, dargın, kırgın. |
SAHUN | Gafiller. Allah'ın (C. C.) emrinden gaflet edenler. |
SAHUN | Adım tutan eşek. |
SAHUR | Temcid yemeği. Ramazan'da şafaktan önce yenen yemekr. |
SAHUR | Gece uyanıklığı, uykusuzluk. * Ayın etrafındaki hâle. * Yer yüzünün gölgesi. |
SAHV(E) | Ayılma, ayıklık, aklı başında olmak. * Hastanın iyileşmesi. * Tas: Kendinden geçme hâlinin sona ermesi, his âlemine tekrar dönmek. * Uyanıklık. |
SAHV | Ateş ve ocaktan kül çıkarmak. |
SAHVA' | (C.: Sehâvât) Yumuşak, geniş, bol yer. |
SAHVE | En yüksek dağ. * Atın sırtı, eğer konulan yeri. * Su menbaı. |
SAHY | Nemli olmak. * Islaklık, rutubet. |
SAİ | Çalışan. * Devletçe posta idaresinin kurulmasından evvel mektup ve emanet götürüp getiren kimseler. * Bir yere vâli olan. * Cemaat başı. * Yan yan giden. * Hızlı yürüyen. * Koğuculuk yapan. |
SAİB | Bir yerle veya bir şeyle ilişiği ve alâkası olmayan. |
SAİB | (Savab. dan) Maksada uygun. * Hedefe doğru ulaşan. * Doğru. Yanlışsız. Yanlışlık yapmayan. |
SAİB | Yağmur getiren bora. |
SAİB | Ak saçlı, beyaz saçlı. |
SAİBE | Başı boş bırakılmış hayvan. Sâime. |
SAİD | (Sa'd. dan) Saadetli. Allah (C.C.) kendisini sevmiş. O'nun rızasına ermiş olan. Ahireti için çalışan kimse. Mes'ud. Mübarek. Bahtiyar. |
SAİD | (Suud. dan fâil) Yukarı çıkan, yükselen, kalkan. |
SAİD | Kolun, bilek ile dirseği arasındaki kısmı. Mirfak. |
SAİD | Yukarıdaki temiz toprak, pislikten uzak pâk toprak. Yeryüzü. * Yol, tarik. * Mezar, kabir. * Yüksek. * Yukarı çıkan. |
SAİDAN | Kol ve bacak. |
SAİD BİN ZEYD (R.A.) | Hz. Ömer'in (R.A.) amcasının oğluydu. Aşere-i Mübeşşere'den ve Ashabın ileri gelenlerindendi. Vazifeli olarak Habeşistan'a hicret edenlerdendi. Şam'ın fethine ve bir çok mühim muharebelere iştirak etti. Hicri 51 yılında vefat etti. |
SAİD-İ NURSÎ | (Bediüzzaman) (Mi: 1876 - 1960, Hi: 1293 - 1379) Babası Mirza, Annesi Nuriye olan bu büyük mütefekkir zât, Bitlis vilâyetimizin Hizan kazası, Nurs köyünde doğmuştur. Ateşîn zekâsı ve takvası ve dinine sadakatı kısa zamanda etrafta tanınmasına sebeb olmuştur. Bir müddet Van'da kaldı. Başta Vâli Tahir Paşa olmak üzere bütün halk kendisine hürmet ediyordu. Kısa zamanda ilmi ile hocalarına ders verecek hale gelmişti. İslâmiyete bütün varlığıyla hizmet etmek cehdi içerisinde idi. İhsan-ı İlâhî olan hârika kabiliyeti ile mütâlaa ettiği kitapları kısa zamanda ezberden okuyabiliyordu. Cesaret ve şecaatta da hârikaydı. Rusların Şark vilâyetlerimize tecavüzü sırasında Enver Paşa Kumandasında Milis Teşkilâtı Gönüllü Alay Kumandanı olarak talebeleriyle birlikte harbe iştirak etti. Büyük fedakârlıklar gösterdi. Hiçbir zaman birlik ve İslâmî beraberlikten ayrılmadığı gibi dâima millî vahdetimiz için bütün gücüyle çalışıyordu.31 Mart isyan hareketinde yatıştırıcı ve müsbet rol oynamış; bir nutukla, isyan eden sekiz taburu itaate getirmişti. (31 Mart Olayı, 1970 SBF. Yayınları sh: 129 - 253 Doktor Sina Akşin'in eserinden.)Kendisini verdikleri Divan-ı Harb-i Örfî'de Mahkeme Reisi Hurşid Paşa'nın "Sen de şeriat istemişsin" sualine karşı şöyle cevap veriyordu:"Şeriatın bir hakikatına bin ruhum olsa feda etmeğe hazırım. Zira şeriat sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir. Fakat ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil!.."1327 (Mi: 1911) tarihinde Şam'da Cami-ül Emevî'deki hutbesinde İslâm Âlemindeki hastalıkları teşhis ederek anlatıyor ve bir bir tedavi çarelerini söylüyordu. O hutbede hülâsa olarak İslâmî uyanışı ve çarelerini anlatmıştır. O hutbeden birkaç satır:"Hâsıl-ı kelâm : Biz Kur'an şakirdleri olan müslümanlar, bürhana tâbi oluyoruz. Akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-ı imaniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları gibi ruhbanları taklid için bürhanı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fennin hükmettiği istikbalde elbette bürhan-ı aklîye istinad eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur'an hükmedecek."Aynı zamanda şark vilâyetlerinde müsbet ilimlerle ve dinî bilgilerle mücehhez Medreset-üz Zehra nâmında büyük bir üniversite açılmasına çalışıyordu ve Sultan Reşad kendisine bu iş için 19 bin altun lira vermeyi kabul etmişti. Van Gölü kenarında Artemid'de temeli atılan bu müessese 1. Cihan Harbi sebebi ile geri kalmıştı.Bediüzzaman Said Nursî, İstanbul'da 25 Ağustos 1918'de kurulan Dar-ul Hikmet-il İslâmiye'ye Erkân-ı Harbiye-yi Umumiyye'nin teklifi neticesinde âzâ kabul edildi.Bu yüksek ilmî hey'ette bütün İslâm Âlemini alâkadar eden mes'eleler görüşülüyordu. Devrin hastalığını ve milletin maddî, manevî ihtiyaçlarını o zamanda bilen ve teşhis eden bu zat, eserlerini neşretmeğe başladı. İşârât-ül İ'caz, Münâzarat, Muhâkemât, Tuluât, Lemaât, Nokta, Rumuz, Hutuvât-ı Sitte, Sünühât, Şuâât gibi eserlerinde ecnebilerin İslâm Âlemini parçalamak, mânen ve maddeten yıpratmak için ortaya attıkları bâtıl fikirleri çürüten, Kur'anî İslâmî hakikatleri neşrediyor, ilân ediyordu.Millî hükümetin Ankara'da teşkiline ve İstanbul'daki kuvvetlerin bu hükümete yardımlarına bütün gücüyle çalışıyordu. İngiliz ve Fransız gibi emperyalistlerin ye's verecek fikirlerine, neşriyatlarına karşı milleti uyandıracak faaliyette bulunarak, "Hutuvât-ı Sitte" gibi neşriyatıyla millî birlik ve beraberlik, İslâmî gayret ve şecaate kuvvet vermeğe çalışıyordu.En büyük tehlikenin ilim nâmı altında Avrupa emperyalistlerinin ortaya attıkları, milleti birbirine düşürecek, imanı zedeleyecek, Kur'an'dan ve imandan, millî birlik ve beraberlikten ayıracak fikirler olduğunu biliyor ve bunların ilmî esaslarla, müsbet delillerle çürütülmesi yolunda çalışıyordu. (Tarih Sohbetleri 1966, Cilt: 4)Diyarbekir havalisinde din nâmına ihtilâle teşebbüs eden (15 Şubat 1925) Şeyh Said, Bediüzzaman'ın büyük nüfuzundan istifade için mücadeleye iştirake davet ettiğinde cevaben onlara mektubunda şöyle demişti:"Türk milleti asırlardan beri İslâmiyete hizmet etmiş ve çok veliler yetiştirmiştir. Bunların torunlarına kılınç çekilmez, siz de çekmeyiniz. Teşebbüsünüzden vazgeçiniz. Millet irşad ve tenvir edilmelidir." (Bediüzzaman Said Nursî Tarihçe-i Hayatı)Ecnebilerin propagandasının te'siri altında kalanlar bu büyük mücahide çeşitli iftiralarda bulundular. Fakat O, hakikatları ilândan, milli birlik ve beraberliği te'mine çalışmaktan aslâ vaz geçmedi. 130 parçadan fazla olan bütün eserlerinde, siyasetten tecerrüd ederek ve bilhassa menfî ve tarafgir siyasetçiliklerden, şeytandan kaçar gibi kaçıp, müslümanlar arasında kardeşlik şuuruyla ve bîtaraf bir makamda Kur'an'a hizmet etmeyi bu zamanda en mühim bir vazife olarak kabul etmiş ve bu hakikatı iman hizmetindeki talebelerine değişmez bir düstur halinde tesbit etmiştir.Eserlerinin muhtelif yerlerinde tekrarla üzerinde durduğu mesleğinin bu düsturuna dair birkaç bahsi nümune olarak aşağıya dercediyoruz.şöyle ki:"Risale-i Nur şakirdlerinin mümkün olduğu kadar siyasete ve idare işine ve hükümetin icraatına karışmamak bir düstur-u esasîleridir. Çünki hâlisane hizmet-i Kur'aniye, onlara her şeye bedel, kâfi geliyor..... Hem milletin her tabakası; muvafıkı ve muhalifi, memuru ve amisinin o hakikatlarda hisseleri var ve onlara muhtaçtırlar. Risale-i Nur şakirdleri, tam bîtarafane kalmak için siyaseti ve maddî mübarezeyi tam bırakmak ve hiç karışmamak lâzım gelmiş." Şualar: 362"...Nur şakirdleri hiç siyasete karışmadılar, hiç bir partiye girmediler. Çünki iman, mal-ı umumîdir. Her taifede muhtaçları ve sahipleri vardır. Tarafgirlik giremez. Yalnız küfre, zendekaya, dalâlete karşı cephe alır." Emirdağ Lâh: 180"...Ben de Nur-u Kur'anı elde tutmak için euzubillahi mineşşeytani vessiyaseti deyip, siyaset topuzunu atarak iki elim ile nura sarıldım.Gördüm ki: Siyaset cereyanlarında; hem muvafıkta hem muhalifte o Nurların âşıkları var. Bütün siyaset cereyanlarının ve tarafgirliklerin çok fevkinde ve onların garazkârane telâkkiyatlarından müberra ve sâfi olan bir makamda verilen ders-i Kur'an ve gösterilen envar-ı Kur'aniyeden hiçbir taraf ve hiçbir kısım çekinmemek ve ittiham etmemek gerektir...Elhamdülillâh siyasetten tecerrüd sebebiyle, Kur'anın elmas gibi hakikatlarını propaganda-i siyaset ittihamı altında cam parçalarının kıymetine indirmedim..." Mektubat : 49"... Otuz seneden beri siyaseti terkettiğime sebep; bir mübarek âlimin tâkib ettiği cereyanın tarafgirlik damarı ile sâlih ve büyük bir âlimin onun fikrine muhalif olmasından tefsik derecesinde tahkir edip ve cereyanına ve kendi fikrine muvafık meşhur ve mütecaviz bir münafığı gayet medh ü senâ etti. Ben de bütün ruhumla ürktüm. Demek tarafgirlik hissine siyasetçilik de karışsa, böyle acib hatalara sebebiyet veriyor diye Eûzü billahi mineşşeytani vessiyaseti dedim, o zamandan beri siyaseti terkettim." Emirdağ Lâh: 272Bediüzzaman siyasetten bu kadar çekinmesine rağmen yine de gizli din düşmanlarının iftira ve iğfalatiyle (siyasî maksad taşımak ve cemiyet kurmak) gibi iddialarla müteaddid defalar mahkemeye verilmiş ve zamanımıza kadar bine yakın mahkeme ve beraet teselsülen olagelmiştir ki, dünya hukuk tarihinde böyle bir hâdise mevcud değildir.Son derece mütevazi ve fakirane bir hayat yaşadığı, maddî manevî hiçbir makam iddia etmediği halde, yabancıların te'siri altında ve hariçten içimize girmiş cereyanlar sebebiyle muhtelif yerlere nefyedildi. Fakat yine, o felsefecilerin ve kendisini münevver telâkki edenlerin bâtıl fikirlerini köküyle ortadan kaldıracak ilmî, aklî, müsbet delilleri yazmak ve neşretmekten bir an bile geri durmadı. Eserleri köy odalarından başlıyarak üniversite muhitlerine kadar elden ele, dilden dile dolaştı. Kur'an-ı Kerim ve onun tefsiri etrafında bir Hizb-ül Kur'an meydana geldi.Bu lügatta Bediüzzaman Said Nursî'ye geniş yer verilmesinin sebepleri şunlardır:Bu zât eserlerinde Âmentü'nün altı esasını ilmî ve delilli olarak izah etmiştir. Bu sebeple pek çok kimsenin Sünnet-i Seniyyeyi yaşamasına sebep olmuştur. Din büyüklerini tanımak ve tanıtmak, şahıslara bağlanmak için değil, İslâmiyete bağlanmak yönünden önemlidir.Din düşmanları dine hizmet eden âlimleri, mürşidleri çürüterek halkı dinden uzak bırakmak istediklerinden, dindar kimseler de İslâmiyete hizmet edenleri tanımak, onlardan faydalanmak zorundadır. İslâmiyet ilim dinidir, âlimler sayesinde devam eder. Âlimleri yok kabul edersek, din de nazariyede kalır. Bunun için âlimlerimize sahip çıkmalıyız.Her İslam âlimine geniş geniş yer vermek isterdik. Fakat Said Nursî herkesten daha fazla hücuma uğramış. Kendisi, talebeleri ve eserleri hakkında bine yakın mahkeme açılmış, 780 beraet kararı alınmıştır. Elbette ki en çok hücum edileni, en fazla tanıtmak, hakikatı ortaya çıkarmak için lüzumludur.Biz, Bediüzzaman Said Nursî'yi övmedik. Sadece hayatının ve eserlerinin bir kısmına ayna tuttuk. Daha geniş bilgi almak isteyenler, onun hayatı hakkında yazılmış kitapları ve Risale-i Nur Külliyatını tetkik edebilirler.Din büyüklerini tanıtmak, bir bakıma İslâmiyeti tanıtmak demektir. Din büyüklerini tanıtmak, Peygamberimiz Sallallahü Aleyhi Vesellem'i takdimdir. Çünkü İki Cihan Serveri Peygamberimiz olmasaydı, din büyükleri de olamazdı. Meyvayı övmek, ağacı tanıtmaktır. Peygamberimizin övdüğü âlimleri övmemek, Peygamberimizin sevdiği âlimleri sevmemek, İslâmiyetten uzaklaşmaktır. En çok hücum edileni en çok korumak, aklın ve ilmin gereğidir.Bir İslam büyüğü buyuruyor ki: Ya Rabbi ne hikmettir ki, Sen'i sevenleri bulmak, Sen'i sevmektir. Sen'i sevmek ise, Sen'i sevenleri bulmaktır. |
SAİG | Boğazdan kolay ve hoş geçen yiyecek veya içecek. |
SAİGAN | Boğazdan kolayca geçerek. |
SAİH | Seyahat eden. * Çok zaman oruçla veya ibadetle meşgul olan. |
SAİK | (Bak: Saak) |
SAİK | Dürten, sevkeden, sürükleyen, götüren. * Sebep. |
SAİK | Kırağı, çiğ. |
SAİKA | Yıldırım. Ölüm, mevt. * Nüzul ateşi. * Semadan gelen şiddetli ses. * Mühlik ve azab. * Bulutları sevke vazifeli melek. |
SAİKA-VARİ | f. Yıldırım gibi. Şiddetli korkutarak. |
SAİKA-ZEDE | f. Yıldırım çarpmış. |
SAİKA | Sürükleyen, sevkeden, götüren hal, sebep. |
SAİL | (Savlet. den) Saldıran. Kibirli olup başkasına tecavüz eden. |
SAİL(E) | (Sual. den) Dilenci. * Fakir. * Soran. * İsteyen. * Akan, seyelan eden. |
SAİLİYET | Akıcılık. * Dilencilik. |
SAİM | (Savm. dan) Oruçlu, oruç tutan. |
SAİME | Çayıra başı boş olarak salıverilen hayvan. |
SAİMÎN | (Sâim. C.) Oruç tutan kimseler. |
SAİR | Seyreden, harekette olan. * Bir şeyden geri kalan. * Maadâ. Geçen, dolaşan. * Yolcu. Seyyar. * Başkası, diğeri. |
SAİT | (Savt. dan) Sesli. Ses çıkartan. |
SAİYAN | (Sâi. C.) Haberciler, haber götürenler. * Çalışanlar. |
SAK | Bir şeyin aslı. * Topuktan baldıra doğru bacağın incik yeri. * Mc: Şiddet. |
SAK' | Kuşun, kanadını çırparak öttürüp uçması. |
SAK' | Horozun ötmesi. Bir kimseye vurmak. * Udul etmek, geri dönmek, vazgeçmek. |
SA'K(A) | Ansızın düşmek. * Çağırmak. * Helâk olmak. |
SA'KA | Bayılma. Baygınlık. |
SA'KA-İ ŞEDİDE | Şiddetli baygınlık. |
SAKA | Ordunun gerisi, ordunun gerisinde bulunan asker takımı. * Üzengi kayışı. |
SAK'A | Güneş. * Başın ortası. * Beyaz renkli tavşancıl kuşu. |
SAK'AB | Uzun, tavil. |
SAKALAN | (Sakaleyn) İnsanlar ve cinler. |
SAKAM | (Sekam) İllet, hastalık, dert. * Hata ve yanlış. * Zillet. |
SAKAMET | Bozukluk, ziyan, noksan, zarar, eksiklik. * Keyifsizlik. * Dert. |
SAKAR | Cehennem'in bir ismi. (Bak: Cehennem) |
SAKAR | (C.: Sükur-Sakâr-Sıkâre-Sukure-Eskur) Çakır kuşu. * Çok ekşimiş süt ve pekmez. * Bir şeyi kırmak. |
SAKARE | Kâfir. * Koğucu, dedikoducu, nemmam. * Müstehak olmayana lânet eden. * Pekmezci. |
SAKAT | Bir tarafı bozuk, eksik veya asla bir işe yaramaz olan. * Yanlışlık (yazıda veya sözde). |
SAKATÎ | Yanlışları çok olan muharrir veya şâir. |
SAKAYN | İkizkenar. |
SAKB | (C.: Sukub) Delinme, delme. * Bir taraftan diğer tarafa kadar açık olan delik. * Sütü çok olan deve. * Çok kırmızı, koyu kırmızı. |
SAKB | (C.: Sukub) İnce, uzun. * Ev ortasında olan direk. * İçi boş olmayan kuru cisme vurmak. * Yakınlık. |
SAKBE | Çadır direği. * Oklava. |
SAKEK | At kusurlarından bir kusur. |
SAKF | Dam, çatı, tavan. Asuman, gökyüzü. |
SAKF-I MERFU' | Yükseltilmiş dam, tavan. |
SAKF-I MUALLÂ | Yüksek gökyüzü. |
SAKF | Hızla almak. Sür'atle ahzetmek. |
SAKIA | (C.: Savâkı) Yıldırım. |
SAKIB | Parlak. * Bir yandan bir yana delip geçen. |
SAKIT | Düşen, düşük. Kıymetsiz, sukut eden. Ölü olarak düşmüş çocuk. |
SAKIYE | (C.: Sevâki) Su arkı, su dolabı. |
SAKIYY | (C.: Eskiye, Sakiyye) İri taneli yağmurlu bulut. * Hurma ağacı. |
SAKİ | (Saky. dan) Sulayan, içecek su veren, sucu. * Kadeh sunan. İçki sunan.SAKİ' : Kırağı, şebnem, çiğ. |
SAKİB | (Sâkibe) Dökülen. |
SAKİF | Nüfuz eden, sözünü dinletip geçiren. |
SAKİL | (Sıklet. den) Ağır, can sıkan, sıkıcı. Çirkin kaba. |
SAKİL | Ağır, can sıkıcı. Çirkin. * Gr: Ağır ve kalın okunur harf veya hece. |
SAKİL | Cilâ yapan, parlatan. |
SAKİM | Hasta, keyifsiz, sağlam olmayan. * Yanlış. |
SAKİN | Hareketsiz, kendi hâlinde. Bir yerde oturan. Kararlı. * Gr: Harekesi olmayıp cezimli (sakin okunan) harf. |
SAKİNAN | (Sâkin. C.) Bir yerde oturanlar. Sâkinler. |
SAKİNÂNE | f. Sâkin olana yakışır şekilde. Sessizce. |
SAKİT(E) | Susan, ses çıkarmayan. |
SAKİTÂNE | f. Ses çıkarmayarak, sessizce. |
SAKK | Kin tutmak. |
SAKK | (C.: Sukuk-Sıkâk-Esak) Kitap. * Kapı yapmak. * Vurmak, darbetmek. |
SAKKA | Çok su dağıtan, çok sulayan, sucu. |
SAKKA' | Kulağı çok küçük olan koyun. |
SAKL | Törpü ile eğeleme. Cilâlama. |
SAKME | şiddetle ve kakarak vurmak. |
SAKN | Timsah derisi gibi katı ve sert olan deri. |
SAKO | Üst tarafa giyilen elbise. (Ceket, aba, palto gibi) |
SAKRE | Güneşin çok olan tesiri. * Çakır kuşunun dişisi. |
SAKSAKA | Sığırcık kuşunun ötmesi. * Çok söylemek, çok konuşmak. * Serçenin terslemesi. |
SAKTA | (C.: Sakatât) Sözdeki bozukluk veya yanlışlık. |
SAKTA (SIKAT) | Kapmak. * Düşmek. |
SAKUR | Sivri burunlu büyük balta. Külünk. |
SAKUR | Deyyus. |
SAKY | Sulamak. Su içirmek. * Bedende su toplamak. |
SAKY-I MÂ | Su dağıtma. |
SAL | f. Sene, yıl. |
SAL-İ HAL | İçinde bulunulan yıl. |
SA'L | Başı küçük olan kimse. * Başı küçük deve kuşu. * Tüyü gitmiş eşek. |
SAL' | Baş tepesinin saçsız oluşu, kellik. |
SALÂ | Namaza davet için çağırmak. Minarede okunan salavat, dua. (Kelimenin aslı "Essalât" veya "Salât" dır.) |
SAL'A | Belâ, âfet. * Ağaç olmayan kumlu yer.SALA' : Kuyruğun sağı veya solu. |
SALA' | Kellik. Baş tepesinin saçı dökülüp açık olması. |
SA'LA | Küçük başlı kadın.SA'LA : Zâid dişli kadın. (Müz: Es'al) |
SALAA | Tepenin saçı dökülüp açık kalan yeri. |
SALABET | Metanet, katılık, sulbiyet. * Peklik, dayanma. Sağlamlık. * Mukaddesatı korumak hususunda cesaret, metanet ve sebat gibi sıfatlarla muttasıf olmak. (Bunun zıddı: Lâübalilik) (Bak: Dimağ) |
SALABET-İ DİNİYE | Dinini ve dinin emirlerini korumak ve tatbik etmekteki ciddiyet ve sağlamlık. |
SALAET | (C.: Salâât) Ezme işindeki kullanılan yassı düz taş. |
SALAH | Bir şeyin en iyi hâli. Rahatlık, sulh, iyileşme, düzelme, iyilik. Dine olan bağlılık. Her hayra câmi faziletlerin toplanmasında hâsıl olan yüksek bir sıfat. (Mukabili fesad ve fücurdur) |
SALAH-İ HAL | Durumun düzelmesi. |
SALAH-ÜD DİN | Salâhattin şeklinde yaygın olan bu kelime, "dine bağlı" mânasına gelir. |
SALAHADDİN-İ EYYUBÎ | (Doğumu: Hi: 532, Mi: 1137) Ehl-i Salib zihniyetinin İslâm dünyasına açtığı Haçlı seferlerini maddeten durduran şarkın en kahraman kumandanlarından ve sultanlarından olan bu zât hakkında bir Avrupalı tarihçi: "İslâmın en saf kahramanı" diye bahseder.Düşmanın çokluğundan bahsederek geri dönmek isteyen kumandanlarına şöyle hitab etmiş ve az bir kuvvetle Haçlı kuvvetlerini perişan etmiştir.- Madem ölümden korkuyoruz, niçin evlerimizde oturup da çocuklarımızla keyfimize bakmadık, askerliğe girdik... Bizim borcumuz, düşmanın azlığını çokluğunu kıyaslamak değil, ona karşı durmaktır...Sultan Salahaddin, Eyyübiye Devletinin başında 24 sene kaldı. Avrupa'nın Haçlı ordularını iman ve şecaatla çok defa perişan hale getirdi. Onlara mağlub olmadı. Namazını vaktinde ve cemaatla kılardı. Kerim, sabur, halim ve mütevazi idi. 57 yaşında Şam'da vefat etti. (R. Aleyh) |
SALÂ-HAN | f. Minarede cuma veya cenaze namazına davet için salâvat okuyan kimse. * Meydan okuyan kişi. |
SALAHAT | Sâlihlik, günahsız ve temiz oluş, dindarlıkta çok ileri olmak hâli. |
SALAHATTİN | (Bak: Salah-üd din) |
SALAHDEM | Katı, şiddetli, şedid. |
SALAHDİ | Kavi, sağlam, dayanıklı ve muhkem. |
SALAHİYET | Bir işe karışmağa veya o işi yapmağa hakkı olmak, vazifeli olmak, bir iş için emir almış olmak. * Bir dâvaya bakabilmek. |
SALAHİYETDAR | f. Vazifeli, salahiyet sâhibi. |
SÂLÂR | f. Kafile veya kabile reisi. Baş. Başkan. Reis. En büyük âmir. Başkumandan. |
SÂLÂR-I BEYT-ÜL HARAM | Beyt-ül Haram'ın reisi ve başkumandanı olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm. |
SÂLÂR-I RUSÜL | Resüller kafilesinin reisi, kumandanı. Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm. |
SALAT | Namaz. Belirli vakitlerde Kur'an'da emredildiği tarzda ve Hz. Peygamber'in tarifi vechi ile yapılan ibadet. * Tebrik, tezkiye. * Dua. Peygamberimize (A.S.M.) yapılan dua. * İstiğfar. * Rahmet. (Bak: Namaz)(Namaz, dinin direği ve kıvamı olduğu gibi, bütün hasenata fihrist ve örnektir. Kul ile Allah arasında yüksek bir nisbet ve ulvi bir münasebet ve nezih bir hizmettir. İ.İ.) |
SALÂT-I FECR | Sabah namazı. |
SALÂT-I HAMSE | Beş vakit namaz. |
SALÂT-I HAVF | Muharebeden evvel kılınan iki rekât namaz. |
SALÂT-I İSTİHÂRE | İstihareden evvel kılınan iki rekât namaz. |
SALÂT-I İSTİSKA | Yağmur duasına çıkıldığı zaman kılınan namaz. |
SALÂT-I SEFER | Yola çıkıldığı zaman kılınan iki rekât namaz. |
SALÂT-I VUSTA | (Bak: Vusta) |
SALÂT-ÜL ASR | İkindi namazı. |
SALÂT-ÜL FECR | Sabah namazı. |
SALÂT-ÜL ÎD | Bayram namazı. |
SALÂT-ÜL İŞÂ | Yatsı namazı. |
SALÂT-ÜL MAĞRİB | Akşam namazı. |
SALÂT-ÜL VİTR | Vitir namazı. |
SALÂT-ÜZ ZUHR | Öğle namazı. |
SALATÎN | (Sultan. C.) Sultanlar. |
SALAVAT | (Salât. C.) Namazlar. * Bütün dualar. İhtiyaçtan gelen ricalar. * Nimetten çıkan şükürler. İbadetler. * Hazret-i Muhammed'e (A.S.M.) memnuniyet ve bağlılık için yapılan dualar. * Nasârâ kilisesi. |
SALAVATULLAH | Allah'ın rahmet ve inayeti, kusur ve günahları aff u mağfiret etmesi. |
SALAYE | (C.: Salâyât) Bir şey ezmede kullanılan yassı düz taş. |
SALAYIK | Yufka yapmak. |
SALB | Asmak. Darağacına çekmek. Çarmıha germek. * Kemikten yağ çıkarmak. |
SALBEN | Asarak, asmakla öldürmek suretiyle. |
SALBETMEK | Asarak öldürmek. |
SALD | Kaypak taş. * Taş gibi çok dayanıklı şey. * Dağa çıkmak. * Şiddetle ellerini yere vurmak. |
SALDAH | Sağlam ve katı nesne. |
SAL-DİDE | f. Yaşlı, ihtiyar. * Tecrübeli, gün görmüş. |
SALE | f. Yıllık, senelik. |
SA'LE | Eğri hurma ağacı. * Küçük başlı dişi devekuşu. |
SALE | Âfet, belâ, musibet, dâhiye. |
SA'LEB(E) | (C.: Seâlib) Tilki. * Süngü demirinin ağaç geçirecek yeri. |
SALEF (SALF) | Kibirlilik. Tekebbürlük hali. * Kin tutmak, buğz etmek. * Zevci indinde zevcenin kadri olmamak. * Misafir için olan yemeğin yetmemesi. |
SALEHBA | Dayanıklı ve kuvvetli deve. (Müe: Salehebât) |
SALENBAC | Uzun ince balık. |
SALFA' | Sağlam ve sert yer. |
SALHA | (Sâl. C.) f. Yıllar. Seneler. |
SALHHANE | f. (Bak: Selhhane) |
SALHURDE | f. Çok yaşlı, pek ihtiyar. |
SALİB | Titreten. * Hareketli. |
SALİB | (C.: Sulub-Salbân) Haç. * Şiddetli, şedit. * Heybetli. |
SALİB(E) | Bir şeyin vücudunu veya vukuunu inkâr eden. * Kapıp götüren, zorla alan. * Alan. * Bir şeyin vücudunun olmadığını veya meydana gelmediğini söyleyip isbat eden. |
SALİBE-İ KÜLLİYE | Man: Bir şeyin nefyine delâlet eden kaziye. Bir şeyin bütün bütün olmadığını veya mevcudattan hiç birisine hâkim ve müessir olmadığını iddia ve isbat eden hüküm.(Halk-ı eşya hakkında "mucibe-i külliye" sâdık olmadığı takdirde "salibe-i külliye" sâdık olur. Yâni ya bütün eşyanın Hâlikı Allah'tır veya Allah hiçbir şeyin Hâlikı değildir. Çünkü: Eşyanın arasında muntazam tesanüd ile halk ve yaratmak, tecezziyi kabul etmez bir küldür. Baziyet yoktur. Ya "mucibe-i külliye" olacaktır veya "salibe-i külliye" olacaktır. Başka ihtimal yok. Her şeyde illetin ademini tevehhüm eden vehmin vâhi hükmünde bir kıymet yok. Binaenaleyh, ednâ bir şeyde Hâlıkiyet eseri göründüğü zaman, bütün eşyada tahakkuk eder. Ve keza Hâlık ya birdir veya gayr-ı mütenahîdir, evsat yoktur. Zira sani' vâhid-i hakiki olmazsa, kesir-i hakiki olacaktır. Kesir-i hakiki ise gayr-i mütenahîdir. Maahaza nuru neşredenin nursuz, icad edenin vücudsuz, icab ettirenin vücubsuz olması muhaldir.Ve keza ilim sıfatını ihsan edenin ilimsiz, şuuru ihsân edenin şuursuz, ihtiyarı verenin ihtiyarsız, iradeyi verenin iradesiz, kâmil şeylerin sani'i gayr-ı kâmil olduğunu telâkki etmek muhaldir.Ve keza, aynı tersim, basarı tasvir ve nazarı tenvir edenin basarsız olduğunu düşünmek, ancak basar ve basiretten mahrum olan adamın işidir. Maahaza, masnu'daki kemalât tamamen Sâni'deki kemalden akan bir feyizdir. Fakat kuşlardan yalnız sineği gören, tanıyan bir mikrop, kartalı gördüğü zaman "bu kuş değildir" der. Çünkü, sinekteki şeyler onda yoktur. M.N.) |
SALİBE | Ayakları yarık olan kadın. |
SALİBİYYUN | Hristiyanlar. |
SALİD | Pak, temiz. |
SALİF(E) | Evvelce geçen, geçmiş. Mukaddem. |
SALİF-ÜL ARZ | Dünyanın ve arzın evveli veya geçmiş zamanı. * Evvelce arz olunan. |
SALİF-ÜL BEYAN | Bildirilmiş, beyanı geçmiş. |
SALİF-ÜZ ZİKR | Bildirilen, zikri geçen, mezkûr. Yukarıda ismi geçen. Yukarıda, daha evvel söylenen. |
SALİF | Boynun genişliği, kalınlığı. |
SALİG | (C.: Sulag) Altı yaşındaki sığır. |
SALİH | Kara yılan. |
SALİH (A.S.) | Büyük peygamberlerden olup Hicaz ile Şam arasında oturmuş olan Semud kavmine gönderilmişti. Semud kavmi Âd kavminden sonra Arap yarımadasında kuvvet ve ma'muriyet bulup küfür ve dalâlete meyl ile putlara ibadet ediyorlardı. Salih (A.S.) kendilerini hak dine davet etmiş ise de, inanmayıp kendisinden mu'cize istemeleri üzerine; Allah, bir kayadan bir dişi deve çıkarmış ve deve derhal yavrulamış; bu hayvanla yavrusuna bakılması Salih Peygamber tarafından kavmine tavsiye olunduğu halde, bunlar deveyi dahi öldürdüklerinden Allah'ın gazabına uğramışlardı. İmana gelen küçük bir kısmın gerisi, mahv ve helâk olmuştu. Hz. Salih (A.S.), bir rivayette Mekke'ye ve bir rivayette de Kudüs'e çekilip orada vefat etmiştir. Enbiya-i Arab'dan olduğu halde Tevrat'ta zikredilmiştir. |
SALİH(A) | (Salâh. dan) İşe yarar, elverişli, uygun, iyi. Haklı olan, itikatlı, dindar, dinî emirlere uyan. * Faziletli, ehl-i takva olan. |
SALİHA | Safi gümüş. * İyi, sâlih kimse. |
SALİHAT | Dine uygun iyi hareketler. Cenab-ı Hakk'ın ve Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın beğeneceği işler, iyilikler. * Hayır ve hasenat sâhibi müslüman kadınlar. |
SALİHÛN | Salih kimseler, günahkâr olmayanlar, salihler. |
SÂLİK | (Sülûk. dan) Bir yolda giden. Belli bir yol tutup giden. * Bir tarikat yolunda olan. |
SÂLİKÂN | (Sâlik. C.) Sâlikler. Bir tarikata girmiş veya bir şeyhe bağlanmış kimseler. |
SÂLİKÛN (SÂLİKÎN) | (Sâlik. C.) Sâlikler. Sülûk edenler. |
SALİL | Demirden çıkan ses. Demir sesi. |
SÂLİM(E) | Sağlam. * Sıhhatli. Sağ. Noksansız, eksiksiz. * Her türlü tehlikeden uzak olan. Emin ve korkusuz olan. * Gr: Kelimelerdeki harfler bozulmadan cemi' eki katılarak yapılan çoğul hali. Sâlimûn, sâlihât, sâdıkûn, sâdıkât gibi yapılan cemiler. * İçinde harf-i illet bulunmayan kelime. |
SÂLİMEN | Sağ, sağlam ve sıhhatta olarak. * Emin olarak, emniyetle. |
SÂLİMÎN | (Sâlim. C.) Sağ, sağlam ve sıhhatta olanlar. Sâlimler. |
SÂLİS(E) | Üçüncü. * Sâniyenin altmışta biri. |
SÂLİSÂT | (Sâlise. C.) Sâliseler. Sâniyenin altmışta biri kadar olan vakitler. |
SÂLİSEN | Üçüncü olarak. |
SALİYE | Edb: Yeni yılı tebrik maksadıyla sene başında yazılan tarihli medhiye. |
SALK | Şiddetli ses. * Vurmak. * Hâmile kadının ağrısı tutup bağırması. |
SALKAME | Azı dişlerinin birbirine dokunması. |
SALL | Demirlerin birbirlerine sürtünmelerinden çıkan ses. |
SALL | (C.: Sellât) Dar su yolu. |
SALLA | (Salli) Duâ olsun, şânı yücelsin meâlinde söylenir. |
SALLALLÂHÜ TEÂLÂ ALEYH | "Allah (C.C.) onun şanını yüceltsin; duasını, isteklerini kabul etsin; her isteğini versin" meâlinde Peygamberimiz (A.S.M.) hakkında söylenilen duadır. |
SALLE | (C.: Sılât) Kuru yer. * Deri, cild. |
SALM | Kesmek. |
SALMA' | Kesmek. |
SALNAME | f. Yıllık, senelik. |
SALSAL | Kuru balçık. Kumla karışıp kurumuş olan balçık. * Çok anırgan eşek. |
SALSALE | Demirlerin birbirine dokunmaktan ses çıkarmaları. |
SALT | Bileyi taşı. * Kişinin kendi öz kızı. * Erkek ismi. * Geniş alın. * Vurmak mânâsına mastar. |
SALTANAT | Kudret, kuvvet. * Hâkimiyet, padişahlık. * Tantana, gösteriş, debdebe. * Şatafatlı hayat. Bolluk. Zenginlik. (Bak: Siyaset) |
SALTANAT-I SENİYYE | Osmanlı İmparatorluğunun bir adı. |
SALUS | f. İkiyüzlü, riyakâr. |
SALUSÎ | f. İkiyüzlülük, riyakârlık. |
SALV | Uyluk. |
SALVELE | Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'a okunan salavat ve dua. |
SALY | Pişirmek. * Yakmak. |
SAM | Ölüm, mevt. * Yer altındaki altın damarı. * Gök kuşağı. * Ateş. * Sersemlik hastalığı. * Hazret-i Nuh'un (A.S.) oğullarından birinin ismi. |
SA'M | Soymak. |
SAM'A | Küçük kulaklı kadın. (Müz: Asmâ) * Kuvvetlenip olgunlaşan ot. |
SAMAHMAH | Uzun ve çok yoğun olan madde. |
SAMAM | Belâ. * Zahmet, meşakkat. |
SÂMÂN | f. Servet. Zenginlik. * Rahmet. * Dinçlik. * Düzen, tertip. * Bir kimsenin varı-yoğu, serveti. |
SÂMÂNSUZ | f. Rahat ve huzuru bozan. |
SAM'AR | Katı şiddetli, şedid. |
SAM'ARE | Sağlam ve dayanıklı, sert. |
SAMD | Kasdetmek. * Yüksek yer. * Galiz, yoğun. |
SAMECE | (C.: Samec) Kandil. |
SAMED | Her şeyin kendine muhtaç olup, kendisi hiç kimseye ve hiç bir şeye muhtaç olmayan. (Allah) *Pek yüksek, dâim. * Refi' ve âli ve içi dolu şey. * Kavmin ulusu. |
SAMEDANÎ | Samed olan Allah (C.C.) ile alâkalı. İlahî. Allah'a mahsus. |
SAMEDİYET | Allah'ın (C.C.) hiç bir şeye muhtaç olmadığı gibi hazinesinden hiçbir şey eksilmemesi ve kudretine de hiç bir şey ağır gelmemesi. |
SAMEKMEK | Çok kuvvetli adam. |
SAMEM | Sağırlık. |
SAMER | Bozulup fena kokmak. |
SAMEYAN | Sıçramak. * Kalkmak. * Yürekli, cesaretli, kahraman, bahadır kişi. |
SAMG | Zamk, ağaç sakızı. |
SAMGÎ | Zamk gibi, zamk halinde olan. |
SAMHA | Kolaylık. Asânlık. Sühulet. |
SAMİ | Yüksek, yüce, refi'. |
SAMİ | Sertlik, katılık. Kuruluk. |
SAMİ' | İşiten, duyan, dinleyen. |
SAMİA | Duyma, işitme duygusu, işitme kuvveti. |
SAMİD | Yükselen, başını kaldırıp göğsünü kabartan. * Hayrette kalan. * Gafil. |
SAMİH | Cömert, eli açık sahavet sahibi ve civanmert olan. |
SAMİÎN | (Samiûn) Dinleyiciler. * Bir nevi icraatta alâkadar olmayıp dinleyici olanlar, devam edenler. |
SAMİL | Kuru, yâbis. |
SAMİM | İç, asıl, öz. |
SAMİM-ÜL KALB | Kalbin içi. |
SAMİMÂNE | f. Samimi olarak. İçten duyarak, riyasızlıkla. |
SAMİMÎ | İçten, gönülden, candan. * İçli, dışlı. |
SAMİMİYET | İçten ve kalbden olan sevgi ve bağlılık.(Niyet-i hâlisenin dahi kerameti vardır. Samimiyetin dahi kerameti vardır. Bahusus lillâh için olan bir uhuvvet dairesindeki kardeşlerin içinde; ciddi, samimi tesanüdün çok kerametleri olabilir. Hatta şöyle bir cemaatın şahs-ı manevîsi bir veliyy-i kâmil hükmüne geçebilir. İnayata mazhar olur. M.) |
SAMİN(E) | Sekizinci. |
SAMİN | Semiz, yağlı, besili. |
SAMİNEN | Sekizinci olarak. Sekizinci derecede. |
SAMİR | Gece toplantıları. |
SAMİR | Yemişli, meyvalı ağaç. |
SAMİRÎ | Hz. Musa Peygamber zamanında Yahudileri şirke sevk eden. Hz. Musa'nın (A.S.) bulunmadığı yerde kavmini yaptığı buzağı heykeline taptırmağa çalışan bir yahudi. |
SAMİT(E) | Susan, sükût eden. * Ses çıkarmaz, sessiz. * Gr: Sessiz harf. |
SAMİTE-İ MEYYİTE | Ses çıkarmayan ölü. * Hareketsiz. * Haksızlıklar karşısında gayrete gelmeyen, ölü gibi sükût eden. |
SAMİTANE | f. Sessizce, ses çıkarmaksızın, sâkitane. |
SAMİT | Tatsız bayat süt. * Tuzsuz ekmek. |
SAMKUK | Kaba adam. |
SAML | Katılık, sertlik. * Dimdik olmak. * Pekişip kaskatı olmak. |
SAMLAH | Kulak deliği. * Kulak kiri. |
SAMM(E) | Zehirleyen. Ağulu. * Sam Yeli denen öldürücü rüzgâr. |
SAMM | Sağır olmak. * Şişenin ağzını tıkamak. * Katı, sağlam ve sert madde. * Vurmak. |
SAMMA | Sesi çıkmayan, sessiz. * Sağır ve dilsiz. * Katı ve son kaya. * Sağlam ve sert yer. * Belâ. * Zahmet, meşakkat. |
SAMME | (C.: Sevvâm) Zehirli hayvan. |
SAMSAM | Keskin olmak. * Keskin kılıç. Seyf-ü sârim. |
SAMSAME | Cemaat, topluluk. * Bölük. |
SAMT | Susma, sükût. |
SAMU | İyi olma, afiyet bulma. |
SAMUT | (Samt. dan) Az konuşan. * Susmuş. Surat asarak susan. |
SAMYELİ | Sıcak memleketlerde esen bunaltıcı rüzgâr. |
SAN | f. "Benzer, andırır" mânâlarına gelerek birleşik kelimeler yapılır. |
SAN' | Sağlam ve muhkem yer. |
SAN'A | Yemen diyarında bir şehrin adı. |
SANABİR | Şiddet. |
SANADİD | Bahadır ve şeci' olanlar. Kahramanlar. İleri gelenler, reisler, padişahlar. |
SANADİD-İ KUREYŞ | Kureyş'in ileri gelenleri, seraskerleri, büyükleri. |
SANADİK | (Sunduk. C.) Sandıklar. |
SANAİ' | (Sania. C.) Tertibli, uydurma işler. Tuzaklar. * Sanayi. |
SAN'AT | Ustalık, hüner, mârifet. |
SAN'AT-ÜT TEDELLİ | İlm-i belagatın bir kaidesi. En âlâdan başlayıp ednaya doğru gitme, yukarıdan aşağıya inme san'atı. (Bak: Tedelli) |
SAN'ATGER | f. San'atçı. |
SAN'ATKÂR | f. Usta, san'atçı. |
SAN'ATKÂRANE | f. San'atlı olarak, özenip meharetle yapılmak suretiyle, sanatkâra yakışır şekilde. |
SAN'ATNÜMA | San'atkârlığını gösteren, san'at gösteren. |
SAN'ATPERVERANE | f. San'atkârcasına, san'atkârlığına çok kıymet vererek. |
SANAVBER | Çam fıstığı kozalağı veya onun şeklinde olan. Çam fıstığı. |
SANAVBERÎ | Kozalak biçiminde. Koni şeklinde. |
SAN'AVÎ | (San'aviye) San'atlı oluş. San'ata mensub. Muntazam yapılı. |
SANAYİ | San'atlar. |
SANAYİ-İ LAFZİYE | Söz ile, lâfızla yapılan san'at şekilleri. (Cinas, tenasüb ve tezad gibi.) |
SANAYİ-İ MANEVİYE | Mâna delâletiyle olan san'at. (Teşbih ve istiâre gibi.) |
SANAYİ-İ NEFİSE | Güzel san'atlar. insanın çok hoşuna giden ve çok üstün san'atkârlıkla yapılmış eserler. |
SANBUR | Yalnız olan hurma ağacı. * Oğlu, kızı, kavmi ve kabilesi olmayan kişi. |
SANC | Zil. |
SANCAK BEYİ | Eyalet teşkilâtıyla timar usulünün cari olduğu zamanlarda beş on kazalık yerin mutasarrıfı ile sipahisinin kumandanına verilen addır. Osmanlıların ilk zamanlarında beylere yahut hükümdar evlâtlarına has olarak verilen mıntıkalara "Sancak" denilir, bu sancaklara tasarruf edenlere de "Sancak Beyi" adı verilirdi. |
SANCAKDAR | f. Sancak taşıyan. Alemdar. |
SANCE | (C.: Sanecât) Terazi. * Taş. |
SAND | Bendetmek, bağlamak. |
SANDAL | (C.: Sanâdil) Büyük başlı deve. * Güzel kokulu bir ağaç. |
SANDİD | Bela. * Meşakkat, zahmet. * Şiddetli yağmur ve rüzgâr. |
SANDUK | (C.: Sanadik) Sandık. |
SANDUKA | Türbelerde mezarların üzerine tahtadan sandık şeklinde yapılan ve üstüne yeşil çuha örtülen yerin adıdır. Kadın sandukaları düz olduğu halde, erkek sandukalarının baş tarafına bir ağaç konarak üzerine kavuk, taç, sikke gibi sağlığında giydikleri başlık konurdu. Açık mezarlıklarda sandukalar taştan yapılır, baş ve ayak uçlarına taş dikilerek baştakinin üzerine kitabe yazılırdı. (O.T.D.S.) |
SANDUKÇE | f. Küçük sandık. |
SANDUKKAR | Veznedar. |
SA'NEB | Başı küçük olan kimse. Küçük başlı kişi. |
SANEM | Kâfirlerin, önünde ibadet ettikleri heykel, put. * Mc: Çok güzel olan. * Putperestlerin İlâhı. |
SANEM-HANE | f. Tapınak, puthane. |
SANEM-PEREST | f. Puta tapan.(Sanem-perestliği şiddetle Kur'an men'ettiği gibi, sanem-perestliğin bir nevi taklidi olan suret-perestliği de meneder. Medeniyet ise; suretleri kendi mehasininden sayıp Kur'ana muaraza etmek istemiş. Halbuki gölgeli, gölgesiz suretler, ya bir zulm-ü mütehaccir veya bir riya-yı mütecessid veya bir heves-i mütecessimdir ki; beşeri zulme ve riyaya ve hevaya, hevesi kamçılayıp teşvik eder. S.) |
SA'NET | Et yağı. * Yağ. |
SANEVBER | (Bak: Sanavber) |
SANEVÎ | İkinci. İkinci derecede. |
SANİ' | (Sun'. dan) Sanatkârca yapan. Yaratan. San'at eseri olarak meydana getiren. İşleyen, yapan. (Allah) |
SANİ'-İ HAKİKÎ | Doğrudan doğruya, hiç bir şeye muhtaç olmadan her şeyin aslını, esasını ve teferruatını yapan, yaratan. Allah (C.C.). |
SÂNİ'-İ HAKÎM | Hikmet sâhibi olan yaratıcı. Allah (C.C.) |
SANİ' | Görülen iş. |
SANİ | İkinci. |
SÂNİ AŞER | Onikinci. |
SANİA | Uydurma, düzme. Tuzak, hile. * İş, amel, fiil. |
SANİFE | Bez kenarı. |
SANİH | Mübarek fiil, iyi iş. |
SANİHA | Zihne gelen fikir. Mütâlâa. Çok düşünmeden gelen fikir. |
SANİHA-ÂRÂ | f. Hatıra gelen, akla gelen. |
SANİHÂT | (Sâniha. C.) Çok düşünmeden akla, fikre gelen şeyler. (Bak: Sünuh) |
SANİ'İYYET | Ustaca ve tertibli yapıcı oluş. Sâni'lik.(Eğer eşya kendi nefislerine isnad edilirse, herbir zerreye bir uluhiyet lâzımdır. Meselâ, Ayasofya'nın bânisi inkâr edildiği takdirde her bir taşı Mimar Sinan olması lâzım geliyor. Öyle ise kâinatın Sânia olan delâleti, kendi nefsine olan delâletinden daha vâzıh, daha zâhir, daha evlâdır. Öyle ise kâinatın inkârı mümkün olsa bile, Sâniin inkârı mümkün değildir. M.N.) |
SANİYE | Dakikanın altmışta birisi. Çok kısa bir zaman. |
SA'NİYE | Takkenin tepesi. |
SANİYE | (C.: Sevâni) Su taşıyan deve. Su yükledikleri ve su çektirdikleri deve. |
SANİYEN | İkinci olarak. İkinci derecede. |
SANSÜR | Fr. Neşr olacak şeylerin (kitap, film veya mektubların) hükümetçe kontrol edilmesi işi. |
SANTİT | Ulu, kerim kişi. |
SANTRİFÜJ | yun. Merkezden uzaklaşan kuvvet. Merkezkaç kuvvet. (Bak: Kuvve-i an-il merkeziye) |
SANVAN | (Sunvân) (C.: Esvane) Kaftan. * Giyecek eşyaların muhafaza edildiği dolap veya sandık. |
SAR | f. Yer, mekân bildiren, birleşik kelimeler yapılan bir ek'tir. Bir şeyin kesretle bulunduğunu gösterir. Meselâ: Kühsar $ : Çok dağlık yer. |
SAR | İntikam, öç. |
SAR' | Düşmek. * Yıkıp yere çalmak. * Edb: Şiirin beytini iki mısra' veya iki kafiyeli yapmak. * Tıb: Bir hastalık ki, teneffüs cihâzını his ve hareketten meneder. |
SA'R | Katil zehiri. * Kısa boylu adam. * Küçük hıyar. * Yaban soğanının kökü. |
SA'R | Ateşin alevlenmesi. |
SARA | f. Hâlis, saf, katıksız. *Hz. İbrahim'in (A.S.) birinci zevcesinin ismi. |
SAR'A | Tıb : Bir nevi baygınlık hastalığı. |
SARA | Rengi değişmiş olan su. |
SARA' | Sararmış hanzal otu. |
SARAD | Yer bağırsağı. |
SARAH | Her şeyin hâlis ve safisi. |
SARAHAT | Sarih olmak, zâhir olmak. Açıklık. * Kaymağı alınmış süt. |
SARAHATEN | Açık ve sarih olarak. Açıktan açığa. |
SARAMET | Yiğitlik, mertlik. |
SA'RAN (SA'REVÂN) | Koyunun memesinin etrafında olan ve memeye benzeyen sivilceler. |
SARARÎ | (C.: Sarariyyûn) Gemici. |
SARASIR | (Sarsar. C.) şiddetli ve gürültülü rüzgârlar. |
SARASIRA | Şam vilâyetinde yetişen bir otun adı. |
SARAT | Suyun çok durmaktan dolayı renginin ve kokusunun değişmesi. |
SARAY | (Seray) f. Büyük kimselerin veya padişahların oturduğu yüksek ve büyük bina. Büyük, muntazam ve tantanalı konak, ev. |
SARB (SAREB) | Sütü birbiri üstüne sağmak. * Bevlini hapsetmek. * Çok ekşimiş süt. * "Zamk-ı talh" denilen ağaç sakızı. |
SARBAN | f. Deve sürücüsü. Deveci. |
SARD | Nüfuz etmek, sözü geçer olmak. * Katıksız, saf, hâlis. * Soğuk. |
SARDAH (SIRDÂH) | Düz yer. * Sahrâ, çöl. |
SARE | (Sayr : Olmak. dan) Oldu (meâlinde fiil). |
SARE | Cemaat, topluluk. |
SARE | (C.: Savâr) Hâcet, ihtiyaç. * Susuzluk. |
SARF | (C.: Süruf) Harcama, masraf, gider. * Fazl. * Hile. * Men etme. Bir kimseyi yolundan ve işinden ayırıp başka tarafa yöneltme. * Farz. * Gr: Bir lisanı meydana getiren kelimelerin değişmesinden, birbirinden türemesinden bahseden ilim şubesi. Kelime bilgisi. Kelime şekli bilgisi. Morfoloji. Tasrif çeşitlerini, isim ve fiil nevilerini öğreten ilim. * Para bozma. |
SARF-I MEHÂRET | Maharet sarfetme. |
SARF-I NAZAR | Bir şeyden vazgeçme, cayma. * Nazar-ı itibare almama. |
SARF-I ZİHN | Akıl sarfetme, akıl harcama. |
SARFE | Boncuk. * Nurlu bir yıldız ismi. |
SARFE MEZHEBİ | Kur'an-ı Kerim'in mu'cize olduğuna dair ikinci mercuh bir mezheb ismi.(İ'caz-ı Kur'an'da iki mezheb var. Mezheb-i ekser ve râcih odur ki, Kur'an'daki letaif-i belâgat ve mezaya-yı meâni, kudret-i beşerin fevkindedir.İkinci mercuh mezheb odur ki:Kur'an'ın bir suresine muâraza, kudret-i beşer dâhilindedir. Fakat Cenab-ı Hak, mu'cize-i Ahmediye (A.S.M.) olarak men etmiş. Nasıl ki bir adam ayağa kalkabilir, fakat eser-i mu'cize olarak bir Nebi dese ki: "Sen kalkamıyacaksın." O da kalkamazsa, mu'cize olur. Şu mezheb-i mercuha, Sarfe Mezhebi denilir. Yâni Cenab-ı Hak cin ve insi men'etmiş ki; Kur'an'ın bir suresine mukabele edemesinler. Eğer men'etmeseydi, cin ve ins bir suresine mukabele ederdi. İşte bu mezhebe göre "Bir kelimesine de muâraza edilmez" diyen ulemânın sözleri hakikattır. Çünkü mâdem Cenab-ı Hak i'caz için onları men'etmiş, muârazaya ağızlarını açamazlar. Ağızlarını açsalar da, izn-i İlâhî olmazsa, kelimeyi çıkaramazlar. M.) |
SARFÎ | (Sarfiye) Masrafa, sarfa ait, gidere dair. * Gr: Sarf kaidesine dair, gramere ait, dilbilgisiyle ilgili. |
SARFİYYAT | Masraflar, giderler. |
SARF U NAHİV | Dilbilgisi. Gramer. |
SARH | (C.: Suruh) Büyük köşk, yüksek yapı. |
SARHA | Çağırmak, bağırmak, feryad etmek. |
SÂRIK | (Sârıka) Çalan, hırsızlık yapan. Hırsız. |
SÂRIKANE | f. Hırsız gibi, hırsızcasına. |
SARİ | (Sâriye) Sirayet eden, bulaşıcı, geçici olan. Genişleyip başkasına da geçmeğe, yayılmağa müstaid olan. |
SARİ | f. Süren, sürücü. |
SARİ' | Düşmüş. Yere düşmüş sar'alı kimse. |
SAR'Î | Sar'a hastalığı ile ilgili. |
SARÎ | (C.: Surrâ) Gemici. |
SARİB | Yol, tarik. |
SARİF | (Sarf. dan) Değiştiren. * Harcayan, sarf eden. |
SARİF | Kapı gıcırtısı. * Diş gıcırtısı. * Makara sesi. |
SARİFE | (C.: Savârif) Değişiklik. Değişme. |
SARİH | Kurtaran, maded veren. İmdad eden. * Çağırılan, kendisinden meded beklenen. * Meded isteyen. |
SARİH | Açık, belirli âşikâr. Sâf ve hâlis olan. |
SARİHAN | Açık ve belirli olarak. Açıkça. Meydanda ve âşikâr olarak. |
SARİK | (Bak: Sârık) |
SARİM | Kesen, kesici. * Şecaatlı. |
SARİM | Kesilmiş. * Biçilmiş ekin, döğülmemiş harman. |
SARİME | Ekini biçilmiş yer. |
SARİR | (Kapı, kalem vs. de) Cızırtı, gıcırtı. |
SARİR-İ HÂME | Kalem cızırtısı. |
SARİYE | (C.: Sevari) Direk. * Gece yağmur yağdıran bulut. |
SARM | (Surm) Bağ kesmek. Meyve toplamak. Bir şeyi kökünden ayırmak. |
SARMA' | Susuz sahra. Suyu olmayan çöl. |
SARNIÇ | (Bak: Sahrınç) |
SARR | Sevindiren, sürura sebeb olan. |
SARR | Kesenin ağzını bağlamak. * Hıfzetmek. * Cem'etmek, toplamak. * Yukarı kaldırmak. * Zammetmek, artırmak. |
SARRAF | Sarfeden. Para işleri ile uğraşan. * Cevherci, kuyumcu. Cevherin kıymetini san'atı ile azaltan veya çoğaltan. |
SARRAFÂN | (Sarraf. C.) Sarraflar. |
SARRAM | Ham deri satıcısı. |
SARRAR | Orak kuşu denilen ve yaz sıcaklarında öten bir hayvan. |
SARRE | Kapı, kalem ve semer cızıldaması. * Çağırıp söylemek. * Sayha, yüksek ses. |
SARSAR | Gürültü ile gelen pek soğuk rüzgâr, yel. Kasırga. * Ağustos böceği. |
SARSARA | Doğan sesi. * Horoz sesi. |
SARSARANİ | (C.: Sarsaraniyyât) Bir deve cinsi. * Bir cins balık. |
SARUC | Alçı. * Hamam otu. |
SARY | Kalem ve kapı cızıltısı. |
SA'SA | Dağılmış develer. |
SA'SA | İnci, sedef. |
SA'SAA | Keçiyi sağmak için çağırmak. |
SA'SAA | Perakende etmek, dağıtmak. |
SA'SAE | Köpek eniğinin gözü açılmadan gözünü depretip bakmak istemesi. |
SASANİLER | İran'da ikibin yıl önce devlet kuran bir sülâledirler. İlk meşhur hükümdarları Erdeşir'dir. Devleti kuvvetlendirdi ve Doğu Anadolu'yu Romalılardan aldı. Ünlü pâdişahlarından ve âdil ismi ile tanınan Nuşirevan İslâmiyetten önce yaşamıştır. Altıyüz seneden ziyade devletleri devam eden Sâsâniler, İslâmiyetin karşısında sarsılmışlar, nihayet 636'da Nihavend muharebesi ile ortadan kaldırılmışlardır. |
SA'SEA | Âciz olmak. * Sözünde kasır olmak. |
SASİM | Kara ağaç. * Abnus ağacı. |
SAT' | Yüksek olmak. Kesmek, kat'etmek. |
SA'TER | Güvey otu. * Kekik otu. |
SA'TERÎ | şen ve keyifli kimse. * Kekik otu ile alâkalı. * Soytarı. |
SATH | (Bak: Satıh) |
SATH-I ARZ | Yer yüzü. Ruy-i zemin. |
SATH-I DERYA | Denizin yüzü. |
SATHEN | Dış yüzden, dıştan. |
SATHÎ | Görünüşe göre, derinliğine dalmadan, üstünkörü olarak, satha dâir ve âit. |
SATHİYÂT | Sathi ve âdi şeyler. |
SATHİYYEN | Dıştan, dış yüzden. * Üstten. Derinleştirmeden. |
SATI' | (Sâtı'a) Yükselerek meydana çıkan. * Yükselerek görünen. Nur saçan. Parlak. |
SATIH | Düz. Bir şeyin dış yüzü, üstü. * Evin damı. * Yayıp döşemek. * Genişlik. |
SATİ | Adımlarını geniş atan at. |
SATİH | (Bak: Şıkk) |
SATİM | (C.: Sutem) Galiz, kaba. |
SATİR | Setreden, örten, kapatan. * Günahları, kusurları örten. |
SATİT | Ses. * Topluluk, cemaat. |
SATL | Kova, tas, küçük leğen. |
SATR | (C.: Sutur) Satır. Yazı sırası. |
SATRANÇ | 32 taşla, 64 haneli bir tahta üzerinde, iki kişi arasında muhakemeye dayanılarak oynanan ve meşru olmayan bir oyundur. |
SATT | Cemaat, topluluk. * Cesediyle tokuşmak. * Kovmak, def'etmek. * Zor bir işe giriftar etmek. |
SATUR | (C.: Sevâtir) Satır, büyük bıçak. |
SATUR | Satır. |
SATV | Yürürken sıçramak. |
SATVET | Ezici kuvvet. Hışım ve şiddetle kavrayıp almak. Birisinin üzerine şiddetle sıçramak ve hamle etmek. * Zorluluk. |
SAUD | İnişli ve yokuşlu yer. |
SAUR | Ocak. Fırın. |
SAUT | Enfiye gibi burna çekilen ilâçlar. |
SAV | Vatan. * Niyyet. |
SAV' | Perâkende etmek, dağıtmak, parça parça yapmak. |
SA'V | Duymak. İşitmek. * Zayıf adam. * Serçeden küçük bir kuş. |
SAVAB | Doğruluk. Yanlış olmayan. Doğru dürüst. |
SAVABDİDE | f. Doğru ve haklı görülmüş. Beğenilmiş. |
SAVAB-ENDİŞ | Düşünce ve görüşü doğru olan. |
SAVAB-NÜMA | f. Doğruyu gösteren. |
SAVAFIK | Havadis. * Yeni meydana gelen şeyler. |
SAVAİK | Saikalar, yıldırımlar. |
SAVAİK-İ RAHMET | Rahmet yağmur ve yıldırımları. |
SAVALİC | Cirit oynanan eğri sopalar. |
SAVARIM | (Sârım. C.) Keskin kılıçlar. |
SAVARİF | (Sârife. C.) Değişmeler. Değişiklikler. |
SAVARİF-İ DEHR | Dünya değişiklikleri. |
SAVAT | (Aslı: Sevâd'dır) Gümüş üstüne kurşunla yapılan kara kalem nakışlar. * Derede hayvanlara su içirilen yer. |
SA'VAT | (Sa've. C.) Kuyruk sallıyan kuşlar. |
SAVB | Taraf, cihet, yön. * Dökülmek, nüzul etmek. * Savab. Doğruluk, dürüstlük. |
SAVB-I ÂLÎ | Yüksek taraf. |
SAVB-I HAK | Hak ciheti. |
SA'VE | (C.: Sa'vât) Kuyruk sallıyan kuş. |
SAVER | Eğri boyunlu olmak. |
SAVG | Batmak, * Kuyumculuk yapmak. |
SAVH | Yarmak. * Ayırmak. * İşitmek, duymak. |
SAVİ | Kuru, yâbis. |
SAVL | Saldırma, atılma. Saldırış, atılış. |
SAVLEC | Misk. * Gümüş. |
SAVLECAN | (C.: Savâlic) Cirit oynanılan eğri sopa. |
SAVLET | Saldırma. Ani ve şiddetli atılış. |
SAVM | Oruç. İkinci fecirden başlıyarak güneşin batmasına kadar yemekten, içmekten ve cinsi mukarenetten nefsi men'etmek suretiyle yapılan ibâdet. |
SAVM-I DAVUDÎ | Bir gün oruç tutup bir gün iftar etmek. |
SAVM-I DEHR | Aralıksız, bir sene mütemadiyen nehyedilen bayram günlerinde dahi iftar edilmeksizin oruç tutmağa denir. Bu nevi oruç bayram günleri tutulmazsa câizdir. |
SAVM-I VİSAL | İki gün iftar etmeden oruç tutmak. (Bu, zaruret olmadan mekruhtur) |
SAVMAA | (Savmea) (C.: Savâmi') İbadet yeri, hususan Yahudilerin ibadet ettikleri yer. * Hücre. |
SAVN | Koruma, muhafaza, sıyanet. |
SAVR | (C.: Savâri) Hamle yapmak. * Parçalamak, pâre pâre etmek. * Bir yerde toplanmış küçük hurma ağaçları. |
SAVRE | Uyuza benzer bir hastalık. |
SAVT | Ses. Bağırmak.(Şeriatça bazı savtlar helâl, bazıları da haram kılınmıştır. Evet ulvi hüzünleri, Rabbani aşkları iras eden sesler helâldir. Yetimâne hüzünleri, nefsanî şehevâtı tahrik eden sesler, haramdır. Şeriatın tayin etmediği kısım ise, senin ruhuna, vicdanına yaptığı te'sire göre hüküm alır! İ.İ.) |
SAVT-I BÜLEND | Yüksek ses. |
SAVT-I HAZİN | Hüzünlü ses. |
SAVT | (C.: Siyât-Esvât) Kamçı, kırbaç. * Bir şeyi diğerine karıştırmak. |
SAVT-I AZAB | Daima elem verici azab. |
SAVTAL | Havuç cinsinden çöğender adı verilen bir bitki. |
SAVVAG | Kuyumcu. |
SAVVANE | (C.: Savân) Bir cins çakmak taşı. |
SA'Y | Çalışma, Çalışıp çabalama. Gayret sarfetme. Bir maksadın meydana gelmesi için elden geleni yapma. * Hızlı yürüme. * Cür'et etme. * Ziyaret etme. * Gammazlık yapma. * Ist: Hac veya Umre'de Safâ ile Merve arasında usulüne göre yedi defa gelip gitmektir. (Bak: Himmet) |
SA'Y-İ BELİĞ | Emek harcayarak gereği gibi çalışma. |
SA'Y-İ DİMAĞÎ | Kafa çalışması, fikrî çalışma. |
SAY' | Suyun akması. |
SAYADİD | Belâ. * Zahmet, meşakkat. |
SAYAKILE | (Saykal. C.) Cilâ yapanlar, cilâcılar. * Cilâ âletleri. |
SAYARİF | (Sayrefî. C.) Sarraflar. * Kurnaz ve işini bilir kimseler. |
SAY'ARİYYE | Boyunda olan işaret. |
SAYASİ | (Sisâ. C.) Dağın uçları. * Herhangi bir şeyin asılları. * Çulha tarakları. * Muhkem ve yüksek kaleler. |
SAYB | İnmek. |
SAYD | Av. Avlanmak, sayda gitmek, ava gitmek. |
SAYD-I MAHÎ | Balık avı. |
SAYDA' | Çömlek yapılan toprak. * Kaba ve galiz yer. * Belde ismi. |
SAYDANİ | Bir küçük canlı. * Tilki. * Mülk. |
SAYDELAN | (C.: Sayâdile) Boncuk ve hırdavat satan çerçi. |
SAYDELANÎ | Boncukçu, çerçi. |
SAYDELE | Eczahane. |
SAYDELÎ | Eczacı. |
SAYDENANİ | Bir küçük canlı. |
SAYDGÂH | f. Av yeri. |
SAYDGER | f. Avcı. Sayyad. |
SAYE | f. Gölge. * Mc: Himaye, sahip çıkma, koruma. * Muavenet, yardım. |
SAYE-İ MEDİD | Uzun gölge. |
SAYE | (C.: Sâyât) Koyun yatağı. Nişan için dikilen taş. Yolun tanınması için bir yere yığıp höyük yapılan taş. |
SAYE-BAN | Gölgelik. Büyük çadır. Şemsiye. * Mc: Koruyan, himaye eden. |
SAYED | Başını yukarı kaldırıp kibirlenmek ve sağına soluna iltifat etmemek. |
SAYE-DAR | f. Gölge eden, gölgesi olan, gölgeli. * Sâhip çıkan, koruyan, himâye eden. |
SAYE-ENDAZ | f. Gölge salan. * Mc: Koruyuculuk eden, himâyecilik yapan. |
SAYE-FİKEN | Gölge düşüren. |
SAYE-GÂH | f. Gölgeli yer. Gölgelik. |
SAYE-GÜSTER | f. Gölge eden. * Koruyan, muhafaza ve himaye eden. |
SAYE-HAH | Koruma ve himaye isteyen. |
SAYEHAN | Çağırmak. |
SAYE-NİŞİN | f. Gölgede oturan. * Bir şeyin gölgesine sığınan. Korunan, himaye gören. |
SAYE-PUŞ | Ağaçlık, gölgelik. |
SAYE- ZAR | f. Gölgelik. |
SAYF | Yaz, yaz mevsimi. |
SAYFÎ | Yaza ait. Yaz mevsimiyle alâkalı. |
SAYFİYE | Yazlık. Gezinecek ve yazın yaşanacak yer. |
SAYFUFET | Udûl etmek. Yoldan çıkmak, vazgeçmek. |
SAYH(A) | (C.: Siyâh) Çağırış. Çığlık. Feryad. Nâra. * Azab, eziyet. |
SAYHA-İ GURÂB | Karga bağırışı. |
SAYHED | Uzun. |
SAYHUD | Çok sıcak olan gün. |
SAYİBE | (C.: Siyeb) Adak için ayrılıp üstüne binilmeyen ve sütü içilmeyen dişi deve. * "Ümm-ül bahire" adı verilen ve peşpeşe üç dişi deve doğuran deve. Bu deveye de binilmez, sütü sağılmaz. Yabana salarlar, ölünceye kadar gezer. |
SAYİDE | f. Eskimiş, yıpranmış. * Ezilmiş, sürülmüş. |
SAYİFE | (C.: Sayifât) Ufak, yumuşak kum. |
SAYİFET | Rum gazası. (Çünki çok yağmurlu ve karlı yer olduğundan yaz günlerinde gaza yaparlardı.) |
SAYİL | Alında olan beyazlık. * Burun kamışı. |
SAYİME | (C.: Sevâyim) Yılın ekserinde yabanda yürüyen davar. |
SAYİR | Bakan, seyreden. Seyredici. |
SAYİS | (Siyaset. den) At uşağı, seyis. Koyun güdücü. |
SAYİS-HANE | f. Üzerine yük yüklenip yolcunun da bindiği hayvan. |
SAYK | (Bak: Sıyk) |
SAYKAL | Cilâ. Cilâ yapan âlet. Parlatan. * Kılıç bileyen. |
SAYKAL VURMAK | Cilâ vurmak, parlatmak. |
SAYKALZEDE | f. Cilâlı. Cilâlanmış. |
SAYKALZEN | f. Yaldızcı. |
SAYLEM | Zorluk, meşakkat. |
SAYREF | (C.: Seyârif) Sarraf. * İşini, çıkarını, hesabını bilir, kurnaz kimse. |
SAYREFÎ | (C.: Sayârife) Sarraf. |
SAYREM | Bir lokma yemek. |
SAYRURET | (Sayr. dan) Bir hâlden diğer hâle intikal etmek. Bir şeyin bir şeye dönmesi. * Olmak, edilmek. * Vücud, kevn. |
SAYSA | Ham hurma çekirdeği. * İçi boş olan hanzal tanesi. |
SAYYAD | Avcı, avcılık yapan. |
SAYYAD-I BÎ-İNSAF | f. İnsafsız avcı. |
SAYYAG | (Sıyâgat. dan) Kuyumcu. |
SAYYERE | (Sayruretin fiili) Oldu, olur (meâlinde). |
SAYYİB | Yağmur veren bulut. |
SAYYİHANÎ | Medine hurmalarından bir cins. |
SAYYUR | Bir işin âkibeti, sonu, neticesi, serencâmı. * Akıl, fikir. |
SAZ | f. (Sâhten: Yapmak mastarından emir köküdür) Eden, yapan, uyduran, düzen mânalarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Evham-saz $ : Evham veren. |
SAZ | f. Kamış. * Bir çalgı âleti. * Takım, silâh, edevat. * Ustalık. * At takımı. * Düzen, tertip, sıra. * Öğrenme. * Kuvvet, kudret. * Menfaat. * Benzer, misil, eş. * Hile. |
SAZEC | (C.: Sevâzic) Sâde, basit. |
SAZENDE | (C.: Sâzendegân) f. Çalgıcı. * Düzenleyici, yapıcı. |
SAZÎ | f. Düzenleyicilik, yapıcılık. |
SAZKÂR | f. Uygun, muvafık. |
SAZKÂRÎ | f. Uygunluk, muvafakat. |
SE | Kur'an alfabesinin dördüncü harfidir. Ebced hesabında 500 sayısının karşılığıdır. |
SE | f. Üç. |
SEA | Güç, iktidar. |
SEAB | (C.: Sâbân) Sel yolu. Su akıtmak mânasına mastar. |
SEABİB | Salya. |
SEABİB | (Su'bub. C.) Saf su akan yerler. |
SEABİN | (Su'bân. C.) Büyük yılanlar, ejderhalar. |
SEAF | Devenin ağzında olan bir hastalıktır ve burnunun ve gözlerinin kılları dökülür. O devenin erkeğine esaf, dişisine nâfâ denir. * Tırnağın çevresinin kopup ayrılması. |
SEALİL | (Sü'lul. C.) Memeler. * Vücudda meydana gelen siğiller. |
SEAM | Bir çeşit deve yürüyüşü. |
SEARİR | Bir ot cinsi. * Burun içinde olan yarık. |
SEAT | Kokmak. |
SEB' | (Seb'a) Yedi.(7) |
SEB'A-İ SEYYARE | Yedi seyyar yıldız. |
SEB' | İçmek için şarap satın almak. * Yakmak. * Bir kimseyi değnek veya kamçı ile dövmek. |
SEB' | Yırtmak. * Parçalamak. * Kahretmek. * Sökmek. |
SE'B | Tuluk. * Genişletmek. * Boğmak. |
SEBAHAT | (Bak: Sibâhat) |
SEBAİK | (Sebika. C.) Eritilip kalıplara dökülmüş mâdenler. Külçeler. |
SEBAK | (C.: Esbâk) Ders. * Yarış. * Koşu yapanların aralarında koydukları ödül. |
SEBAK-ÂMUZ | f. Ders arkadaşı. |
SEBAK-DAŞ | f. Ders arkadaşı. |
SEBAK-GÂH | f. Ders öğrenilen yer. Mekteb, medrese. |
SEBAK-HÂN | f. Ders okuyan, talebe. |
SEB'A SEMAVAT | Yedi kat gökler.(Üçüncü Mes'ele: kelimesi hakkındadır.Ey arkadaş! Semavatın dokuz tabakadan ibaret olduğu, eski hikmetin hurafelerinden biridir. Onların o hurafe-vâri fikirleri, efkâr-ı âmmeyi istilâ etmişti. Hattâ bazı müfessirler, bazı âyetlerin zâhirini onların mezheblerine meylettirmişlerdir. Hikmet-i cedide ise, feza denilen şu boşlukta yalnız yıldızların muallâk bir vaziyette durmakta olduklarına kaildir. Bunların mezhebinden semavatın inkârı çıkıyor. Ve bu iki hikmetin birisi ifrata varmışsa da, ötekisi tefritte kalmıştır. Şeriat ise, Cenab-ı Hakk'ın yedi tabakadan ibaret semavatı halketmiş olduğuna hâkimdir ve yıldızların da balık gibi o semalar denizlerinde yüzmekte olduklarına kaildir. Hadis ise, semanın $ den ibaret bulunduğunu emrediyor. Şu hak olan mezhebin, "Altı Mukaddeme" ile tahkikatını yapacağız.Birinci mukaddeme: Şu geniş boşluğun Esir ile dolu olduğu, fennen ve hikmeten sâbittir.İkinci Mukaddeme : Ecram-ı ulviyenin kanunlarını rabteden ve ziya ve hararetin emsalini neşr ve nakleden fezayı doldurmuş bir madde mevcuddur.Üçüncü Mukaddeme: Madde-i Esiriyenin, yine Esir olarak kalmak şartiyle, sâir maddeler gibi muhtelif teşekkülâtı ve ayrı ayrı nevi'leri vardır. Buhar ile su ve buzun teşekkülâtları gibi.Dördüncü Mukaddeme: Ecram-ı ulviyeye dikkat edilirse, tabakaları arasında muhalefet görünür. Evet, yeni teşekküle ve in'ikada başlamış milyarlarca yıldızlardan ibaret Kehkeşan ile anılan tabaka-i Esiriye, sabit yıldızların tabakasına muhaliftir. Bu da, manzume-i şemsiyenin tabakasına ve hâkeza yedi tabakaya kadar birbirine muhalif tabakalar vardır.Beşinci Mukaddeme: Araştırmalar neticesinde sâbit olmuştur ki: Bir maddede teşkil, tanzim, tesviyeler vâki olursa, birbirine muhalif tabakalar husule gelir. Bir mâdenden kül, kömür, elmas meydana gelir; ateşden alev, duman husule gelir. Müvellidülmâ' ile Müvellidülhumuzanın imtizacından su, buz, buhar tevellüd eder.Altıncı Mukaddeme: Şu müteaddid emarelerden anlaşıldı ki; semavat müteaddittir; şeriat sahibi de, yedidir demiştir; öyle ise yedidir. Maahaza yedi, yetmiş, yediyüz sayıları arab üslublarında kesret için kullanılır.Arkadaş! Pek geniş bulunan Kur'an-ı Kerimin hitablarına, mânalarına, işaretlerine dikkat edilmekle bir âmiden tut bir veliye kadar bütün tabakat-ı nâsa ve umum efkâr-ı âmmeye olan müraatları, okşamaları fevkalâde hayrete, taaccübe mucibdir.Meselâ: $ kelimesinden bazı insanlar havâ-i nesimiyyenin tabakalarını fehmetmiştir; öbür bazı da, arzımız ile arkadaşları olan hayattar küreleri ihata eden nesimî küreleri fehmetmiştir; bir kısım da seyyarât-ı seb'ayı fehmetmiştir; bir kısmı da, manzume-i şemsiye içinde Esirin yedi tabakasını fehmetmiştir; bir kısım da, şu bildiğimiz manzume-i şemsiye ile beraber altı tane daha manzume-i şemsiyeyi fehmetmiştir; bir kısım da Esirin teşekkülâtı yedi tabakaya inkısam ettiğini fehmetmiştir.Hülâsa : Herbir kısım insanlar, istidatlarına göre feyz-i Kur'an'dan hisselerini almışlardır. Evet Kur'an-ı Kerim, bütün şu mefhumlara şâmildir diyebiliriz. İ.İ.) |
SEBAT | Yerinden oynamamak, dayanmak. Kararlı olmak. * Sözde durmak, ahde vefâ etmek. İman ve İslâmiyete hizmette, Allah'a ibadet ve taatta sâbit ve berkarar olmak. * Bir meslekte, meşru bir kanaatte veya bir fikirde kararlı bulunmak, sağlamlık göstermek. |
SEBATA | Saçın kıvırcık olmayıp sarkık olması. |
SEBATÎ | Sebatlılık. Sözünde ve kararında durma. |
SEBATKÂR | f. Sağlam, yerinden oynamaz. * Ahdine, vefakârlığına sâdık ve sağlam olan. |
SEBAYA | (Sebbî. C.) Harbde esir düşenler. |
SEBB | Küfür, küfran. Sövüp saymak. |
SEBBAB | (Sebb. den) Çok küfür eden. Küfürbaz. |
SEBBABE | Şehâdet parmağı. Sağ elin baştan ikinci parmağı. |
SEBBABEGEZÂ | f. Şaşarak parmağını ısıran. |
SEBBAH | (Sibahat. dan) Suda yüzen, yüzücü. * Yüzgeç. |
SEBBAHE | Yüzücü kuşlar sınıfı. |
SEBBAK | Eritip kalıba döken, eritici. |
SEBBETMEK | Söğmek, sövüp saymak. |
SEBC | (C.: Esbâc) Orta vasat. |
SEBCA' | (C.: Sübuc) Karnı büyük olan kadın. (Müz: Esbec) |
SEBE' | (Sebâ) Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm'ın mucizesi sonunda imana gelen ve onunla evlenen Belkıs'ın Yemen'de hükmü altında bulundurduğu mâmur şehrinin ismi. * Bir Arab kavminin adı. * Bir devlet ismi. * Bir şahıs adı. |
SEBE' SURESİ | Kur'an-ı Kerim'in 34. Suresi olup Mekkîdir. |
SEBE | Yaşlılıktan dolayı bunamak. |
SEBEB | Vâsıta. Âlet. * Alâka. * Bahane. * Edb: Harekeli bir harf ile sâkin bir harften veya iki harekeli harften meydana gelen parça. (Bak: Esbab, Esbabperest) |
SEBEB-İ HİLKAT | Yaratılışa sebeb ve gaye, yaratılışa vâsıta ve âlet olan.(... Nasıl ki O Zât, hidayetiyle saadet-i ebediyenin sebeb-i husulü ve vesile-i vüsulüdür. Öyle de duasıyla, niyazıyla o saadetin sebeb-i vücudu ve vesile-i icadıdır. S.) |
SEBEB-İ VÜCUD | Varlık sebebi. Var olmanın sebebi ve gayesi. |
SEBEBİYET | İcab ettirme, sebep olma. |
SEBED | Sepet. * Az saç, kıl. Başta az tüy olması. |
SEBEHLEL | Bâtıl, boş, abes. |
SEBEL | Tıb: Bulanık görme hastalığı. * Göze inen perde. * Buluttan çıkıp da henüz yere ulaşmamış yağmur. * Buğday başı. |
SEBELE | Bıyık. |
SEBENTA | Çeri, öncü. * Ayı. |
SEBET | Kıvırcık olmayan saç. |
SEBET | Hüccet, delil. |
SEBETE | (C.: Sebât) Ot, nebat, bitki. * Otu çok olan yer. |
SEBG (SÜBUG) | Nimet bolluğu. * Olgunlaşmak, kemâle yetişmek. Tamam olmak. |
SEBH | Genişlik. * Hafiflik. |
SEBH | Atın seğirtmesi. * Sür'atle gitmek. * Maaşında tasarruf etmek. * Suda yüzme. |
SEBHA | Ot yetişmeyen yer. * Şap taşının çıktığı yer. * Tuzla |
SEBHALE | " Sübhânallah" demek. |
SEBİ | (C.: Sebâyâ) Savaşta esir düşen kimse. |
SEBİBE | (C.: Sebâib) Atın alın kılı, yele ve kuyruğu. * İnce keten bezi parçası. |
SEBİC(E) | Yatık veya sekik adı verilen, ağzı dar şarap testisi. * Gecelik. |
SEBİD | Başa yağ sürmeyi terketmek. |
SEBİH | Kuş yeleğinin kopup düşeni. * Pamuk ve yün atıldıktan sonra dürüp eğirmek için koydukları bez parçası. |
SEBİHA | Gecelik. Geceleyin giyilen elbise. |
SEBİKE | Eritilerek kalıba dökülmüş şey, külçe. Kalıba dökülmüş altın veya gümüş. * Hafif, küçük. |
SEBİKE-İ HAK | Hak külçesi. * Mc: İşlenmemiş külçe halindeki altın kıymetinin zâhiren görünmemesi gibi; hakkın bâtıl ile mücadelesinin olmadığı zamanda, hakkın kıymet ve lüzumu derecesinin bir cihette bilinememesi. |
SEBİKE-İ ZEHEBİYE | Altun külçesi. |
SEBİL | Açık ve büyük yol. Büyük cadde. * Allah rızası için su dağıtılan yer. |
SEBİLHANE | f. Sebil olarak su dağıtılan yer. |
SEBİLULLAH | Allah (C.C.) yolu. Karşılıksız. Allah rızası. |
SEB'ÎN | Yetmiş. |
SEB'ÎNE MERRE | Yetmiş defa. |
SEBİN | Bir dağın adı. |
SEBİR | Mekke civarında bir dağın adıdır.(Resul-i Ekrem (A.S.M.), Mekke'den hicret ettiği ve küffarlar takibe çıktıkları vakit, Sebir namındaki dağa çıktılar. Sebir dedi: "Yâ Resulallah, benden ininiz! Korkarım, benim üstümde sizi vururlarsa Allah beni tâzib eder. Onun için korkarım." Cebel-i Hira çağırdı: "Yâ Resulallah ileyye: Bana gel". Bu sır içindir ki ehl-i kalb Sebir'de havf ve Hira'da da emniyeti hissederler. Bu misalden anlaşılır ki: O koca dağlar birer müstakil abddir, müsebbihdir ve vazifedardırlar. Peygambe'ri (A.S.M.) tanır ve severler, başıboş değillerdir. M.) |
SEBİR | Suret. * Renk. * Asıl. * Heyet. |
SEBİT | Aklın sabit olması, aklın durması. |
SEBK | İleri geçme, ilerleme. Öne göçme. * Vâki olma. * Koşuda kazanan hayvan. |
SEBK | Bir şeyi eritme. Kalıba dökme. * Edb: İbarenin tarz ve terkibi. |
SEBK-İ MEFSUL | Edb: Ayrı ayrı, kesik kesik yazma tarzı. |
SEBK-İ MEVSUL | Edb: Cümleleri bağlayarak birleştirme tarzı. |
SEBK-İ MÜREKKEB | Edb: Hem kısa, hem uzun ifâde tarzı. |
SEBKAT | Geçmek, ilerlemek. |
SEBLA' | Uzun kirpikli göz. |
SEBLET | (C.: Sibâl) Bıyık. |
SEBR | Denemek, imtihan. * Yara, kuyu vesâirenin derinliğini anlamak için yoklamak. |
SEBR VE TAKSİM | Mantıkta bir isbatlama tarzı ve usulüdür. Bu iki kelime beraber kullanıldığı gibi, "delil-i taksim, delil-i münkasım" gibi tâbirlerle de söylenir. Bu isbatlamada bir şeyin aslında bulunan vasıflar, illet olmaktan birer birer ibtal edildikten sonra, tam illet olmaya elverişli olan tesbit edilir. (Lât: Residu: Arkada kalan, bâkiye.) Taksim: Man: Bir bütünü hariçte hiç artmamak şartıyla bölmek. |
SEBR | Men'etmek, engel olmak. * Helâk etmek. * Hapsetmek. |
SEBRE | (C.: Seberât) Pek soğuk olan erken vakit. |
SEBSEB | (C.: Sebâsib) Issız büyük çöl. * Kâfirlerin bayramı. |
SEBT | Yazma, deftere geçirme, bir yere kaydetme. |
SEBT-İ DEFTER | Deftere geçirme, deftere yazma. |
SEBT | (C.: Esbât-Sübut-Esbüt) Rahat etmek. * Boyun vurmak. * Saç sarkıtmak. Bir çeşit deve yürüyüşü. * Cumartesi günü. * Şaşırmak, hayrette kalmak. * Çok zeki, dâhiye. * Başı tıraş etmek. |
SEBTANE | Tüfek. |
SEBTEL | Çürük yumurta. |
SEBTEL | Ot tohumundan bir tohum. |
SEBTEL | Satıl adı verilen kab. (At bakıcıları onunla davara su verirler.) * Susak. (Pınarlarda su içilir.) |
SEBU' | (C.: Sebâ') Yırtıcı hayvan. Canavar. |
SEBU | f. Testi. |
SEBUÇE | f. Küçük testi. * Küçük kap. |
SEBUH | (Sibh. den) Yüzgeç. |
SEBUHA | Mekke şehri. |
SEBUİYE | Yırtıcıya mensub, canavarlıkla ilgili. |
SEBUİYET | Yırtıcılık, parçalayıcılık. Yırtıcı hayvanın fıtri hassası. |
SEB'ÛN | (Bak: Seb'în) |
SEBÜK | f. Hafif. Ağırbaşlılığı ve ağırlığı olmayan. |
SEBÜKBÂR | f. Yükü hafif. Ağırlıksız, eşyası az olan. * Derdi, düşüncesi olmayan. |
SEBÜK-ENDİŞ | f. Derin düşünmeyen, sathi düşünen. |
SEBÜKHÎZ | f. Çabuk kalkan, hareket eden. |
SEBÜKÎ | f. Hafiflik. |
SEBÜK-İNÂN | f. Çabuk koşan. |
SEBÜKMAĞZ | f. Hafif beyinli, düşüncesiz. Ahmak. Akılsız. |
SEBÜKMÂYE | f. İtibarsız, değersiz, kıymetsiz. |
SEBÜKMİZAC | f. Hafif mizaçlı. |
SEPÜKPÂY | f. Ayağına çabuk olan. |
SEBÜKREV | f. Çabuk giden. |
SEBÜKRE'Y | f. Düşüncesiz, hafif fikirli. |
SEBÜKRUH | f. Hafif ruhlu. * Zarif ve şen olan. Hoşa giden, hoş sohbet. * Mc: Lâübâli. |
SEBÜKSER | (C.: Sebükserân) f. Hafif düşünceli. * Sefih, aşağılık. |
SE'BÜL | (C.: Sevâbil) Aş havucu. * Pirinç, buğday, nohut, mercimek. |
SEB'-ÜL MESANİ | İki defa nazil olan ve yedi âyetten ibaret bulunan Fâtiha Suresi. * Mükerrer okunup tekrarlanan. |
SEBY | Harpte esir alınma. * Uzaklaştırma. * Bir yerden başka bir yere sürüp giderme. |
SEBZ | f. Yeşil, yeşil renkli. |
SEBZEVAT | f. Yeşil bitkiler, yeşil nebatlar. |
SEBZEZAR | f. Çayırlık, çimenlik, yeşillik. * Bostan, sebze tarlası. |
SEBZFAM | f. Yeşil renkli. |
SEBZİN | .f Rengi yeşil. Yeşil renkli. |
SEBZPUŞ | f. Yeşil elbiseli, yeşil örtülü. |
SEC' | (C.: Escâ-Esâci) Kumru sesi. * Kafiyeli söz. |
SECA' | Yarasa. |
SEC'A | Kuşların cıvıltısı gibi olan ses. * Edb: Nesir hâlindeki kafiyeli yazı. |
SECAÂT | Kuşların ötüşleri, sec'aları. * Nesir halindeki yazının kafiyeleri. |
SECAH | Letafet, güzellik. Rıfk. Adl. * Yumuşak yer. |
SECAHAT | Mülâyemet, rıfk. Cemalin tenasüp içindeki kemali. |
SECAVEND | f. Kur'an-ı Kerim'de doğru okunması için yapılan işaretler.Kur'an-ı Azîmüşşan'ı okurken durularak nefes alınacak yerler, âyet sonları ile secavend mahalleridir. Secavend denilen huruf-u rumuziye ise şunları ifade ederler: $ Durmanın lüzumunu gösterir. Bu lüzum şer'î bir lüzum olmayıp, ıstılahî bir lüzumdur. Meselâ: $ Tilâvet eden $ da durur. Sonra $ den devam eder. |
SECAYA | (Seciye. C.) Karakterler, huylar, seciyeler, ahlâk ve tabiatlar. |
SECAYA-YI SÂMİYE | Yüksek ve kıymetli seciyeler. |
SECC | Gayet ince olan nesne. * Duvar sıvamak. * Hoş kokulu nesne ezmek. |
SECC | (Sücuc) Akıcı bir şeyin kesretle dökülüp akması, akıtılması. Su akmak. |
SECCAC | Çağlayan. Şarıltı ile akan. |
SECCAC | Suyu çok olan süt. |
SECCADE | Genellikle üzerinde secdeye varmakta yâni namaz kılmakta kullanılan küçük halı, kilim cinsinden sergi. |
SECCAN | (Sicn. den) Gardiyan, zindancı, hapishane memuru. |
SECDE | Allah'ın (C.C.) huzurunda yere kapanış. İbadet ve Allah'a (C.C.) memnuniyetini ve itaatini bildirmek veya şükretmek için yere kapanarak alın, burun ucu, eller, dizler ve ayak uçları yere gelecek şekilde yapılan en büyük tazim ifade eden hareket. Namazın bir rüknü. |
SECDE-İ ŞÜKRAN | Şükür secdesi. Şükretmek maksadıyla yapılan secde. |
SECDE-İ ŞÜKÜR | Bir lütf-u İlâhîden dolayı veya bir musibetin izn-i İlâhi ile kaldırılmasından sonra hamd ve şükür için edilen secde. |
SECDE-İ TİLÂVET | Kur'an okurken veya dinlerken secde âyeti dinlenir veya okunursa secdeye kapanmak vâcibdir. Okuma secdesi mânasiyle bu isim verilmiştir. Abdestli ve bulunduğu yer temiz olmak şartiyle kıbleye müteveccihen secde edilir. (Kur'an-ı Kerim'de, 7, 13, 16, 17, 19, 22, 25, 27, 32, 38, 41, 53, 84 ve 96. Surelerde olmak üzere 14 yerinde secde âyeti vardır.) |
SECDE SURESİ | Kur'an-ı Kerim'in 32. Suresidir. Mekkîdir. |
SECDE-BER-ZEMİN-İ HAYRET VE MUHABBET | Hayret ve muhabbetle yere secde etmek. |
SECDEGÂH | f. Namaz kılınıp secde edilecek yer. İbadet yapılacak yer. |
SECDETEYN | Birbiri arkası yapılan iki secde. |
SECEC | Dökülmüş su. |
SECEDE | (Sâcid. C.) Secde edenler. |
SECEL | Genişlik, vüs'at. * Büyüklük, azamet. |
SECENCEL | (Secencele) Ayna. |
SECER | Yassı ve enli. |
SECES | Bozuk ve bulanık su. |
SECFAN | Ev önünde olan perdenin iki kanadı. |
SECH | Tırmalama. * Bir şeyin kabuğunu veya derisini soyup sıyırma. |
SECİ' | Edb: Nesrin kafiyesidir. Seci'ler, ya cümlelerin sonunda yahut arasında bulunur. Sondaki seci'ler bir kelime vasıtasiyle birbirine bağlanır, onlara "Seci'-i mukayyed" denilir. Aradaki seci'ler ise yekdiğerlerine bağlı olmadıklarından onlara sec'i-i mutlak tâbir olunur. İçiçe olan seci'lere "Seci' ender seci" denir. |
SECİC | Asan, kolay. * Yumuşak yer. |
SECİC | Su sesi. |
SECİF | Perde, setre. * Bir kapıya birbiri üstüne iki perde asmak. |
SECİHA | Tabiat. * Miktar. |
SECİL | Uzun, tavil. |
SECİLE | Büyük kova. * Dökülmüş su. |
SECİR | Posa. |
SECİR-İ İNEB | Üzüm posası. |
SECİR | Dost. |
SECİS | Yılın ve zamanın sonu. |
SECİYE | Huy, karakter. Huy güzelliği. Ahlâk durumu. |
SECİYE-İ AVRÂ | Tek gözlü seciye. Dünyaperestlik. |
SECİYE-İ UVERÂ | Tek gözlülerin -yâni sadece bu dünyayı düşünenlerin, âhireti görmeyenlerin- seciyesi. |
SECL | (Sicâl) İçi su dolu kova. |
SECLA' | Emziği uzun dişi deve. |
SECLA' | Karnı büyük kadın. (Müz: Escel) * Her büyük cisim. |
SECR | Kızdırmak. * Doldurmak. * İnleyerek çağırmak. |
SECSEC | Ne yumuşak ne sert olan yer. |
SECUR | Tennur kızdırılan nesne. |
SE'D | Zayıf yağan yağmur. * Yaz gecelerinde olan rutubet. * Boğaz ıslatan her cins nesne. |
SEDA | (Bak: Sadâ) |
SEDA' | (C.: Esdiye) Bezin hatâsı. |
SEDA | Çiy denilen yaşlık, kırağı. |
SEDACET | Sâdelik. |
SEDACET-İ KELÂM | Söz sadeliği. |
SEDAD | İstikamet ve kasd. * Haklı ve doğru şey. * Akıl. |
SEDAİL | (Sedil. C.) Askılar. Perdeler. Zarlar. Örtüler. |
SEDANE | Etlilik, semizlik, besililik. |
SEDARE | Sıcaklığın fazlalığından dolayı tenbelleşmek. |
SEDAYA | (Sedâ. C.) Memeler. |
SEDC | Yalan. |
SEDD | Tıkamak, kapamak, mâni olmak. * Baraj. * Perde, Mânia. * Rıhtım. * Set, tümsek. |
SEDD-İ ÂHENİN | Demirden yapılan set. |
SEDD-İ BÂB | Kapı örtme. |
SEDD-İ NUTK | Susma. |
SED-İ RÂH | Yol kapayan, yola mâni olan. |
SEDD-İ RASİN | Sağlam set. |
SEDD-İ REMAK | Ölmeyecek kadar yeyip içmek. |
SEDD-İ SEDİD | Yıkılması zor olan, sağlam sed. Yıkılmayacak derecede sağlam sedd. |
SEDD-İ ZERAİ' | Şer'an memnu olan bir şeye vesile teşkil eden mübah fiillerin de men edilmesi. "Def-i mefasid, celb-i menafiden evlâdır." Buna binaen insan, şer'an memnu olan herhangi bir şeye sâik olacak şeylerden sakınması icab eder, o şeyler hadd-i zâtında mennu olmasa da. Bu husus Mâlikî Mezhebinde delil kabul edilen bir mes'eledir. |
SEDD-İ ZÜLKARNEYN | (Bak: Zü-l karneyn) |
SEDDAD | Tıpa. Şişe tıpası. * Tampon. |
SEDEF | (Bak: Sadef) |
SEDEF | Karanlık ve aydınlığın karışması. * Gece ve sabah. * Sabahın evveli. |
SEDEL | (C.: Südul-Esdâl-Esdül) Bir kuş adı. * Örtmek, setretmek. |
SEDEM | Hüzün, keder, tasa. * Nedâmet, pişmanlık. |
SEDEN | (Sedâne) Hizmet. |
SEDENE | (Sâdin. C.) Kapıcılar. Perdedarlar. Kâbe-i Mükerremenin kapıcıları. |
SEDG | Baş yarığı. * Baş yarma. |
SEDH | Döşemek. * Uçuk hastalığı. * Bir nesneyi açıp yaymak ve arkası üstüne bırakmak. * Deve çökertmek. * Kırba doldurmak. |
SEDİD | Doğru. Yanlış ve yalan olmayan. * Müstakil. * Muhkem. Metin. |
SEDİF | Deve hörgücü. * Her canlının sırtı. |
SEDİL | (C.: Sedâil) Askı. Perde. Örtü. Zar. |
SEDİN | Semiz, besili, etli ve cüsseli kimse. |
SEDİR | Köşk. * Nehir. * Karyola. * Odanın baş köşesine konulan döşenmiş kerevet. |
SEDK | Lâzım olmak, icab etmek, lüzum. |
SEDL | İrsal etmek, göndermek, yollamak. |
SEDM | Dik fışkıran su. |
SEDN | Tapınak. * Puthane. |
SEDN | Vücut organlarının anormal biçimde gelişmesi. |
SEDR | Tenbel olmak. * İrsal, gönderme. * Gözü hareket ettirmek. |
SEDUM | Peygamber Lut Aleyhisselâm'ın kavminin şehri. |
SEDV | El uzatmak. |
SEDY | Meme. |
SEDYA' | Büyük memeli kadın. |
SEELE | (Sâil. C.) Dilenciler. |
SEF' | Alâmet. İşaret. * Yandırmak. * Kara etmek. * Çekmek. |
SEFA' | Buğday başının kılçığı. * Orak. * Kuyu içinden çıkan toprak. |
SEFAHET | (Sefeh) Zevk ve eğlenceye ve yasak şeylere düşkünlük. Akılsızlık edip lüzumsuz yere, sonunu düşünmeden, hazz-ı nefs için masraf etmek. |
SEFAİN | (Sefine. C.) Gemiler. |
SEFAİN-İ HARBİYE | Harp gemileri. |
SEFAKA | Katılık. * Sıklık. |
SAFAL | Alçaklık. * Rüzgârın dokunduğu yer. |
SEFALET | Fakirlik, yoksulluk. Fakirlikten gelen sıkıntı. Sefillik. |
SEFARE | Süprüntü. * Islah etmek, düzeltmek. |
SEFARET | Sefirlik, elçilik. |
SEFARETHANE | f. Sefirlik, elçilik. Elçilik konağı. |
SEFARİC | (Sefercel. C.) Ayvalar. |
SEFASİF | (Sefsâf. C.) Yerden toz kaldırarak esen rüzgârlar. |
SEFAT | (C.: Esfât) Sele, sepet. * Ağaç veya balık pulu. |
SEFE | Kepek. |
SEFEH | Akılsızlık. |
SEFELE | (Sâfil. C.) Alçak kimseler. Aşağı kimseler. Alçaklar. |
SEFEN | Nasır. * Sertlik, katılık, huşunet. |
SEFENC | Yeyni, hafif. |
SEFER | (Safer) Arabi ayların ikincisinin ismi. |
SEFER | Yolculuk. * Muharebe. Harb. Muharebeye hazır bulunma hali. * Def'a, kerre. * Fık: Muayyen bir mesafeye gitmek. (Bak: Mukim) |
SEFERBER | f. Harbe hazırlık hali. * Sefere hazırlık içinde olan asker ve bu askerin durumu. |
SEFERCEL | (C.: Sefâric) Ayva. |
SEFERGÜZİN | f. Yolculuk yapan, seyahat eden. |
SEFERE | Yazıcılar. |
SEFERÎ | Seferde olma hali. Harbe ait, muharebe ile alâkalı. * Namazı kısaltmak veya oruç tutmak gibi sefere ait bir hâlde bulunmak. Fık: Ortalama 90 km. lik bir mesafeyi veya daha fazlasını giden seferi (müsafir) sayılır. Zıddı mukimdir. (Bak: Mukim) |
SEFF | Dokumak. * Yapmak. * Ahzetmek, almak. * Toz haline getirilmiş ilâç. * İlâcı toz haline getirme. |
SEFFAH | Cömert, eliaçık, civanmerd. * Güzel konuşan, hatip. * Kan dökücü, gaddar. |
SEFFAK | (Sefk. den) Kan döken, kan dökücü. |
SEFFUD | (C.: Sefafid) Kebap pişirilen demir. |
SEFH | (C.: Süfuh) Dağ eteği. * Su dökmek. * Kan dökmek. |
SEFİ' | Şiddetle tutup çekme. |
SEFİD | (Sepid) f. Ak, beyaz. |
SEFİDÎ | Beyazlık, aklık. |
SEFİF | Deve beline çekilen kolan. |
SEFİH | Zevk ve eğlenceye düşkün. Sefahete düşmüş. Malını düşünmeden harcayan. |
SEFİHAN | Heybe gibi çatıp içine birşeyler konulan iki çuval. |
SEFİHANE | f. Eğlenceye ve lüzumsuz masraflara düşkün olarak. |
SEFİK | (C.: Sefâsik) Katı, şiddetli, şedid. * Sık dokunmuş bez. |
SEFİL | Sefalet çeken, muhtaçlık içinde olan. Çok sıkıntıda bulunan. * Uslu huy sahibi. |
SEFİLE | Mc: Fâhişe. Namussuz kadın. |
SEFİNE | Gemi. * Çeşitli mevzulara dair kitap. * Göğün güney yarım küresinde bir burç adı. |
SEFİNE-İ NUH | Hz. Nuh'un (A.S.) gemisi. (Bak: Nuh) |
SEFİR | Elçi. Bir devletten diğer devlete bazı işler için gönderilen memur. * Islık sesi. |
SEFİR-İ KEBİR | Büyük elçi. |
SEFİT | Keremli, cömert kimse. |
SEFİYY | Saçılmış toprak. * Bulut. |
SEFK | Dökme, akıtma. |
SEFK-İ DEM | Kan dökme. |
SEFK-İ DİMÂ' | Kan dökme, kan dökücülük. |
SEFN | Keser. * Timsah derisi gibi olan sert deri. * Yutmak. * Kazık. |
SEFNE (SİFNE) | (C.: Sifen-Sifnât) Devenin çöktüğünde yere değen yerleri. |
SEFR | Ev süpürmek. * Yüzünü açmak. * Yazı yazmak. * Islâh etmek, düzeltmek. |
SEFR | Arslan. * Deve ferci. * Eyer kuskunu. * Yavaş yürüyen deve. |
SEFSAF | (C.: Sefâsif) Alçak, kemter şey, hakir iş. * Un elerken elekten kalkan toz. |
SEFSEFE | Nişasta, un gibi şeyleri eleme. |
SEFT | Kabir üstüne koyulan taş. * Tabut. |
SEFUF | İlâçlar, devâlar, mâcunlar. |
SEFUH | Dökülmüş su. |
SEFVA' | Hızlı yürüyen katır. |
SEFY | Savurmak. Saçmak. |
SEG | f. Köpek, kelb. |
SEG-İ KUY | Sokak, mahalle köpeği. |
SEGA' | Koyun ve keçi sesi. |
SEGAB | Açlık. |
SEGAB | (C.: Sügbân) Kesmek. * Dere içinde yağmurdan biriken su. * İyi ve tatlı su. |
SEGABET | Açlık. |
SEGAME | (C.: Sigâm) Beyaz çiçekli bir ot. |
SEGAR | (C.: Süğür) Ön dişler. * Ağız. (Dar geçit ağızlarına ve diğer yerlerin boş olan korku yerlerine de denir.) * Yaş hıyar. |
SEGBAN | (Bak: Sekbân) |
SEGİL | Yaramaz huylu kimse. * Cüssesi küçük, ayakları ince olan kimse. |
SEGPEÇE | f. Köpek yavrusu. |
SEHA | Büyük cüsseli. Azim-ül cüsse. |
SEHA' | Tıb: Beyin zarı. |
SEHA | Cömertlik, el açıklığı. |
SEHA | (C.: Sihâ) Ev içi. Her nesnenin kabuğu. * Yarasa kuşu. |
SEHAB | (C.: Sehâib) Bulut. * Karanlık. * Bulut gibi uçuşan böcekler. |
SEHAB-I MATİR | Yağmur bulutu. |
SEHAB-I RAHMET | Rahmet bulutu. |
SEHAB-ÜS SİKAL | Ağır yağmur bulutları. |
SEHAB | Çağırgan, gürültücü kişi. |
SEHAB-ALUD | f. Bulutlu. |
SEHABE | Tek bulut. |
SEHABÎ | Bulut ile alâkalı. |
SEHAH | Yumuşak ve sıcak yer. |
SEHAİB | (Sehâbe. C.) Bulutlar. |
SEHALE | Altın, gümüş gibi değerli maddelerin kırıntıları. |
SEHAM | Yaş ağaç. * Demir. |
SEHAM | Sıcak günlerde havada iplik iplik olduğu hayâl edilen nesneler. * Sıcak esen rüzgâr. |
SEHANE | Heyet. * Süs, ziynet. * Renk. |
SEHANET | Kalınlık. * Sıklık. * Katılık, peklik. |
SEHANET | Sıcaklık. |
SEHAR | Bir havuç cinsi. |
SEHAVET | (Bak: Sahavet) |
SEHAY | Nâme üstüne nesne bağlamak. * Keşf etmek. * Kabuk soymak. |
SEHAYA | (Sehâ. C.) Beyin zarları. |
SEHB | Çekmek. * şiddetle yemek ve içmek. |
SEHB | Sahra, çöl. Düz yer. * Çok söylemek, çok konuşmak. |
SEHBA | Üç ayaklı küçük masa. * İdama mahkûm olanların idam edildiği üç ayaklı âlet. |
SEHBEL | Büyük, iri vücutlu, şişman deve. * Büyük ve geniş tuluk. * Büyük keler. |
SEHC | Seyretmek. * Ezmek. |
SEHEF | Çok susamak. |
SEHEK | Balık kokusu. * Demir pası. * Rüzgârın yerden savurduğu toprak. * Bir şeyin pis pis kokması. |
SEHEM | (C.: Sihâm-Eshüm-Sehmân) Ok. * Nâsib. |
SEHER | Geceleri uyumayıp uyanık durma hastalığı. |
SEHER | Tan. Sabah olmağa başladığı vakit. * Fık: İkinci fecirden biraz evvel olan vakit."Seherlerde eser bâd-ı tecelliUyan ey gözlerim vakt-i seherde." (S.) |
SEHERGÂH | f. Sabahlık. Sabah zamanı. Sabah vaktine âit. |
SEHERHÎZ | f. Sabahları erken kalkan. Erkenci. * Sabahleyin esen. |
SEHF | Maktulün can çekişirken olan ıztırabı, acısı. |
SEHH | Dökmek. |
SEHHA' | (Sehh'ten mübalağa sigası) "Çok dökücü" mânasına gelir. |
SEHHAC | Yeri eliyle veya ayağıyla sıyıran kimse. |
SEHHAH | (Mübalağa ile) Semiz ve besili nesne. |
SEHHAR | (Sihir. den) Büyü gibi bir kuvvetle çeken. Büyü yapan. * Çok aldatıcı. |
SEHİ | f. Düz, doğru. * Fidan gibi boy. |
SEHİ-KAMET | f. Düzgün boy. |
SEHİL | Bükülmemiş iplik. * Bir kat bükülmüş iplik. * İpliği bir kat olan bez. * Eşeğin göğsünden gelen hırıltı. |
SEHİM | Hisse sâhibi. Hissedar. |
SEHİN | Altı görünmeyen sık ve kalın nesne. |
SEHİNE | Bulamaç aşı. |
SEHL | Kolay. * Toprağı yumuşak düz yer. * Sâde. |
SEHL-İ MÜMTENİ' | Edb: "Hem kolay, hem güç" mânasına bir tâbirdir. Yazılışı veya söylenişi kolay göründüğü hâlde taklidine kalkışınca, taklidi imkânsız eser demektir. |
SEHL-ÜL ME'HAZ | Kolay olarak alıncak ve elde edilecek şey. |
SEHL | Yere yayılmak, döşenmek. |
SEHL | (C.: Sühul) Beyaz pamuk bezinden olan elbise. * Nakit, para. nakit akçe. * İpliği bir kat bükmek. * Ezmek. * Dövmek. |
SEHLEN | Kolaylıkla, kolay surette. |
SEHLTER | f. En kolay, çok kolay. |
SEHM | Ok. * Hisse. nasib * Kısım. * Hazine geliri. * Korku, dehşet. * Hazz. * Yay. |
SEHM | f. Dehşet, korku. |
SEHM-GİN | f. Korkunç, korkulu. |
SEHM-NÂK | f. Korkunç, korkulu. |
SEHMA' | Dübür, mak'ad, kıç. * Ağaç. |
SEHME | Karalık, siyahlık. |
SEHNA' | Heyet. * Suret. |
SEHRAN | Geceleri uyanık duran. |
SEHUK | (C.: Sühuk) Uzun. * Çok uzun hurma ağacı. |
SEHUM | Hâlin ve durumun değişmesi. Yüzün renginin değişmesi. |
SEHV | Hata, yanlış, yanılma. |
SEHV-İ KALEM | Yanlış yazılış, kalem yanlışı. |
SEHV-İ MÜRETTİB | Mürettibin matbaada yaptığı yanlışlık. |
SEHV-İ SARİH | Pek açık yanlış. |
SEHV-İ TERTİB | Tertib yanlışı, dizme yanlışı. |
SEHV | Keşfetmek, bulmak. * İzâle etmek. * Kabuk soymak. |
SEHVA' | Geceden bir saat. |
SEHVE | Ev önünde yapılan sofa. * Gevşek yürüyüşlü deve. |
SEHVEN | Yanlışlıkla, yanılmak suretiyle. |
SEHVİYAT | (Sehv. C.) Yanlışlar, yanlışlıklar, sehivler. |
SEK' | Gitmek. |
SEKA' | Kulağı olmayan dişi hayvan. |
SEKAB | Dayanıp itimat edilen, güvenilen. |
SEKAB | Yakınlık. |
SEKAF | Kabile, soy. Nisbet. |
SEKAF | Uzunluk. |
SEKAFE | Akıllılık. |
SEKAL | (C.: Eskâl) Misafir. * Mal, mülk, metâ. * Ev metaı, ev eşyası. * İns ve cinnin bir ünvanı. (Bak: Sakalân)(Sekal, meta-i beyt yani ev eşyasıdır. Ayrıca sekal: Misafirin yani yolcunun ağırlık tabir olunan meta ve ailesine ve sahibinin çok zaman kullanmayıp sakladığı kıymetli şeye denir.İns ü cinne sekaleyn denilmesi, arzın içinde ve üzerinde bulunmaları itibariyle onun sekali, ağırlığı gibi olmalarından, yahut amellerinin günahlarının ağırlığındandır denilmiştir.) (E.T.) |
SEKAM | Hastalık. İllet. Bozukluk. (Bak: Sakam) |
SEKB | Su dökmek. Su dökülme. |
SEKBAN | f. Köpek besleyicisi. * Padişahın köpeklerini av yerine götüren seyman. * Vaktiyle Yeniçeri Ordusunda bir asker sınıfının ismi. * Köy düğününde silâhlı ve oyun yapan gençler kafilesi. (Türkçede seğmen denir.) |
SEKBE | (C.: Sekebât) Başta olan kepek. * Takke. |
SEKEBE | Güzel kokulu bir ağaç. |
SEKEL | Musibet, belâ. * Çocuğun ölümü. |
SEKEM | Yolun orta yeri. * Lâzım olmak, icab etmek. |
SEKEN | Ev ahâlisi. * Mesken, ev. * Kalbin teskin olduğu nesne. |
SENETA | Sekenler. Durmalar, duruşlar. Davranışlar. |
SEKENE | Sâkin olanlar, oturanlar. Bir yerde devamlı oturanlar. |
SEKENE-İ ARZ | Yeryüzünde bulunan mahlûkat. |
SEKENE-İ KARYE | Köyde oturanlar. Köyün sâkinleri. |
SEKER | Hurma şarabı. |
SEKERAT | Sarhoşluk. * Hayretler. şiddetler. * Mestlikler. |
SEKERAT-ÜL MEVT | Ölüm halindeki kimsenin kendinden geçmesi, can çekişmesi hali. |
SEKF | Bulmak. |
SEKİ | Direğin altında konulan taş ayak, kürsü taşı, kapıların yanlarında ve bahçelerde havuzların etrafında yapılan sed ve peyke, odaların zeminden yüksekçe olarak bir kısmına yapılan döşeme yerlerinde kullanılır bir tabirdir. * Atın ayağındaki beyaz nişana da bu ad verilir. (O.T.D.S.) |
SEKİNE(T) | Sükûn ve itmi'nan, temkin. Nefisteki telâşın kesilmesi ile hâsıl olan kalb huzuru ve sükûneti. * Telâş ve hafifliğin zıddıdır. * Kalb rahatlığı, kalb kuvveti veren çok mühim bir duânın ismi. (Bu, Sekine isimli duâ, Hazret-i Ali Radıyallâhü Anh gibi evliyânın bildiği ve içerisinde ondokuz harfli ondokuz âyet bulunan çok mühim, sükûnet ve itmi'nan veren bir duâdır. Hizb-ül Envar-ül Hakaik-ın Nuriye'de mevcuttur.) |
SEKİT | Kırağı. |
SEKK | Seyahat etmek, gezmek. |
SEKK | (C.: Sukûk-Sikâk) Çuvaldız. Çivi. * Alçaklık. * Dar nesne. |
SEKKA' | Su ulaştıran. |
SEKKAB | Delici, delen. |
SEKKAK | Bıçakçı, çakıcı. |
SEKKAKÎ | (Hi: 555-626) Harzem'li olup edebiyat ve kelâm ilminde çok kıymetli ve mühim bir İslâm âlimidir. "Miftâh-ül Ulûm" isminde sarf ve nahivden ve aruz kafiyesinden bahseden eseri vardır. Sadeddin-i Taftazanî bu kitabı şerhetmiştir. |
SEKKAR | Lânet eden kişi. |
SEKKARE | şarap yapan. |
SEKLA | Çocuğunu kaybeden kadın. |
SEKN | Sâkin olmak. |
SEKR | (Sekir) Sarhoşluk. |
SEKRAN | Sarhoş, mest olan adam. |
SEKR-ÂVER | f. Sarhoş eden, sarhoşluk veren, baş döndüren. |
SEKRE | Sarhoşluk. * Şaşkınlık. * Şiddet. |
SEKSEKE | Hamakat, ahmaklık. |
SEKTE | Durma, kısılma. * Kanın birdenbire durması. * Bir işin görülmesinde kesiklik, durgunluk hâsıl olmak. * Tecvidde: Kıraat esnasında nefes almadan sesi kesmeğe denir. |
SEKTE-İ KALB | Kalbin durması. Kalbin sekteye uğraması. |
SEKTEDÂR | Susan, sesini kesen. * Zarara uğramış olan. * Aheng ve düzeni bozulmuş. |
SEKUB | (Bak: Sükub) |
SEKUB | (Sekabe) Ateşin alevlenmesi. * Yıldızın parlaması. * Işıklı, ışık veren. * Parlamak. |
SEKUN | Yemen vilâyetinde bir kabile adı. |
SEL' | Baş yarmak. |
SELA' | Bir acı ağaç. * Medine'de bir dağ. * Yarmak. Parçalamak. * Ayak yarığı. (Bu mânâya C.: Sülu) |
SELA | (C.: Eslâ) Çocuğun ana karnında iken içinde bulunduğu ince deri. |
SEL'A | Hıyarcık hastalığı. * Yarmak. |
SELA' | Pişirmek. * Eritmek. |
SELACİKA | (Selçuk. C.) Selçuklular. |
SEL'AF | Yutmak. |
SELAH | (C.: Selhân) Keklik yavrusu. |
SELAHİF | (Sulahfât. C.) Kaplumbağalar. |
SELAHİYET | (Bak: Salâhiyet) |
SELAİK | (Selika. C.) Güzel söz söyleme ve yazma kabiliyetleri. |
SELAK | (C.: Selekân) Yüksek, düz yer. Deve yanırının onulmuş ve yeri ağarmış olan izi. * Çuval kulpunun birisini birisine koymak. |
SELALE | Çanak içinde yalanan nesne. |
SELALİM | (Süllem. C.) Merdivenler. |
SELAM | Ayıplardan, âfetten sâlim oluş. Selâmet, emniyet. Sulh. Asâyiş. Bütün korktuklarından emin olma. * Allah'ın (C.C.) rızasına erişmek için mü'minlerin birbirlerine yaptığı dua. Mü'minler birbirleriyle karşılaştıklarında büyük küçüğe; yürüyen durana; azlık çokluğa; hayvan veya vasıta üzerinde olan yerde yürüyene; yüksekteki aşağıdakine "Selâmün aleyküm" der. Selâmı alan "Ve Aleykümüsselâm ve Rahmetullâhi ve Berekâtühu" diyerek cevap verir. Evvelâ selâm veren daha çok sevap kazanır. Selâm vermek sünnet, almak ise farzdır. İki cemaat birbiri ile karşılaşırsa; onlardan birisinin selâm vermesi sünnet-i kifaye, selâm alacak taraftan birisinin selâm alması farz-ı kifayedir. |
SELAMAN | Bir mekânın adı. * Büyük ağaç. |
SELAMET | Kurtuluş, tehlikeden sâlim olmak. Korktuklarından, fenalıklardan kurtulmak. * Neticede imân ile kabre girmek. * Edb: Doğruluk, sağlamlık. |
SELAMLIK | (Bak: Harem) |
SELASE | Üç. |
SELASE-AŞER | Onüç. |
SELASET | Edb: Anlatıştaki kolaylık ve rahatlık. Açık, kolay, akıcı ve âhenkli ifade. |
SELASİL | (Silsile. C.) Silsileler. * Zincir gibi olanlar. Zincirler. * Sıradağlar. |
SELASÛN | (Selâsîn) Otuz, 30. |
SELATA | Kahır, galebe, hiddet. * Kötü konuşan, gönül inciten, kalb kıran. * Merhametsiz olmak. * Acı söz söylemek. |
SELATİN | (Sultan. C.) Sultanlar. |
SELB | Ayıp. * "Noksan etmek ve çekmek" mânalarına da mastardır. |
SELB | Zorla alma, kapma, soyma. * Nefy ve inkâr etme. * Kaldırma, giderme, izale. * Man: İki şey arasında nisbet-i vücudiyenin kalkması. |
SELBEN | İnkâr yoluyla, * Gidererek, kaldırarak, yok ederek. |
SELBÎ | Nefiy ile alâkalı, nefye mensub olan. |
SELBUB | Bir dere. |
SELC | (C.: Süluc) Kar. |
SELC | Yutmak. |
SELCEM | (C.: Selâcim) Uzun, tavil.* Uzun ok. şalgam. |
SELEB | Yemen vilâyetinde yetişen bir ağacın kabuğudur. Ondan ipler ve urganlar yaparlar. * Kişinin malı mülkü ve metâı. |
SELECAN | Yutmak. |
SELEF | (Self) Eskiden olan. Evvelce bulunmuş olan. * Yerine geçilen. * Önde olmak, ileri geçmek. * Eski adam. |
SELEF-İ SÂLİHÎN | Ehl-i Sünnet ve Cemaat'in ilk rehberleri: Tabiîn ile Ashabın ileri gelenleri ve Tebe-i Tabiînden olan müslümanlar. |
SELEFİYE | İtikadca Ehl-i Sünnet Mezhebi üzerinde olan Sahabe ve Tâbiîn'in gittikleri yol. Ve bu yolda giden fakihler, muhaddisler ve bu mezhebden olanlar. * Cenab-ı Hakk'ın varlığında ve diğer hususlarda Kur'an-ı Kerim aşikâr ne söylemiş ise aynen kabul edenler. Bunlara "Eseriyye" de denir. |
SELEL | Helâk olmak, mahvolmak. |
SELEM | Diş gediği. |
SELEM | Teslim etmek. * Ayıplardan uzak olmak. * Selef. * Peşin para ile veresiye mal alma. |
SELENKA' | Yıldırım. |
SELENTAH | Geniş, açık yer. |
SELF | Yeri düzeltmek. *Büyük dağarcık. |
SELFA' | Bahadır. Kahraman ve cesâretli kimse. * Yüzsüz, utanmaz, hayâsız, kötü kadın. * Kuvvetli deve. |
SELFE | Ahmak. * Kurt. |
SELG | Ayırmak. * Yarmak. |
SELH | Soyma, deri soymak. * Her ayın son günü. * Bir yerden bir şeyi çıkarmak. |
SELHA | Kıyamet günü. |
SELH-HANE | f. Hayvan kesilip yüzülen yer. Mezbâha. (Bu kelime galat olarak, "salhâne" şeklinde kullanılır.) |
SELİB | Soyulmuş, giderilmiş, alınmış. * Tıraş olunmuş. * Aklı başından alınmış. |
SELİF | Eski zamanda geçmiş olan. |
SELİHA | Kabuk. * Soyulmuş veya bozulmuş şey. * Tarçın yerine kullanılan bir ağacın adı. |
SELİK | Arpa, buğday ve bunlara benzer hububatın yarması. |
SELİKA | Güzel söz söyleme ve yazma istidadı. |
SELİKA | Üstüne binen kişinin, ayaklarını sallamasından dolalyı, devenin yanlarında meydana gelen ayak izleri. * Tabiat. |
SELİL | Netice, semere. * Yeni doğmuş erkek çocuk. * Büyük, geniş dere. |
SELİL-İ MEYYİT | Ölü olarak doğmuş çocuk. |
SELİLE | Yeni doğmuş kız çocuğu. |
SELİM(E) | (Selâmet. den) Sağlam, kusursuz. Refah ve selâmet üzere bulunan. |
SELİM-ÜL KALB | Temiz kalbli. |
SELİS | Selâsetli. Fasih ve beliğ olan. Düzgün ve akıcı ifade. |
SELİS | Kolay, yumuşak. * Boyun eğmiş, bağlı. |
SELİT | Kahredici, galebe edici. * Susam yağı. * Kötü sözlü şerli kimse. Ağzı bozuk. * Zeytinyağı. |
SELK | Çekmek veya çekilmek. * Gitmek. * İthal etmek, içeri sokmak, girdirmek. |
SELK | Bir yerden haber getirmek. * Yumurtayı rafadan pişirmek. Bir kimseyi başı üstüne bırakmak. * Katı ve sert söylemek. * Çağırmak. |
SELKA' | (C.: Selâki) Otsuz, susuz ve ıssız yer. |
SELL | Yavaşça çekip sıyırma. Sıyrılma. * Çıkarma, çıkarılma. Çekme, çekilme. |
SELL-İ SEYF | Kılıç çekme. |
SELLAC | Buzcu, buz satan adam. |
SELLAH | (Selh. den) Kasaplık hayvan kesen veya yüzen. |
SELLAT | (Selle. C.) Sepetler, seleler. |
SELLE | Koyun ve keçi sürüsü. * Yıkmak, hedm. * Kuyu içinden çıkartılan toprak. |
SELLE | (C.: Sellât - Silâl) Sepet, sele. |
SELLEBÂF | f. Sepet, küfe vs. ören kimse. Sepetçi. |
SELLEME | "Selâm ve selâmet versin, kusur ve ayıptan hâli ve beri eylesin" meâlinde duâ. |
SELLEMEHÜSSELAM | Gelişi-güzel. Rastgele. |
SELM | Barış, sulh. İtaat. Tek kulplu kova. (Bak: Silm) |
SELMAN-I FARİSÎ | İran'ın İsfahan şehrinde doğmuş olan büyük bir sahâbe. Evvelce ateşperestti, sonra Hristiyan oldu. Daha sonra papazların nasihatiyle İslâmiyetin geleceğini anlamıştı ve arıyordu. Yeni Peygamber'e (A.S.M.) kavuşmak için Şam'dan Hicaz'a geldi ve orada kendisini köle yaptılar. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Medine'ye geldiğinde müslüman oldu ve Resulullah onu satın alıp azad etti. İslâmiyete çok hizmetleri vardır. (R.A.) |
SELME | Rahne, gedik. |
SELMEC | (C.: Selâmic) İnce uzun demir. |
SELMET (SİLMET) | Taş. |
SELS | Akmak, seyelân. |
SELS | Beyaz boncuk dizilen iplik. |
SELSAL | Hafif soğuk, tatlı ve lezzetli su. |
SELSEBİL | Cennet'te bir çeşme veya ırmak. * Mc: Tatlı, lâtif, leziz su. |
SELSEL | Tatlı ve yumuşak su. |
SELSELE | Ulaştırmak, vardırmak. * Zincir örmek. |
SELT | Karın gürüldemesi. |
SELUB | (C.: Süleb) Müddeti tamam olmadan yavrusunu düşüren deve. |
SELUC | Rahat olmak. Mutmain olmak. |
SELUF | Suya gelen develerin dâima önlerinde gelen deve. |
SELUK | Yemen vilâyetinde bir köydür ve "kilâb-ı selukiyye" denilen büyük köpekleriyle meşhurdur. |
SELUKİYYE | Kaptan kamarası. |
SELUL | Ölü olarak doğmuş çocuk. |
SELV | Kanaat vermek. |
SELVA | Bal, asel. * Bıldırcının büyüğü. |
SELVET | Kalb rahatı. Gönül rahatı. |
SEM' | İşitmek. Kulak ile dinlemek. * Kurdun sırtlandan olan eniği. |
SEM'-İ HAMİYET | Hamiyet kulağı, insaf ve hakperestlikle dinleyiş. |
SEM'-İ HİKMET | Hikmetli sözleri dinlemek. Hikmetten ibret ve ders almak. En hayırlısına tabi olmak. |
SEMA | Gök yüzü. Asuman. Gök. * Her şeyin sakfı. * Gölgelik. * Bulut ve emsali örtü.(Resul-i Ekrem'den (A.S.M.) şöyle rivayet olunmuştur. Sema'ya uruç buyurdukları zaman kale burçları gibi bir mevkide bir takım melâike görmüştü. Bunlar birbirlerinin yüzüne doğru, mütekabilen yürüyüp gidiyorlardı. Bunlar nereye gidiyorlar diye Resul-i Ekrem (A.S.M.) Cebrâil'e (A.S.) sordu. Cebrâil: Bilmiyorum. Ancak yaratıldığımdan beri ben bunları görürüm ve evvel gördüğümün bir tânesini bir daha görmem dedi. Onlardan birine, ikisi birden: "Sen ne zaman halk olundun" diye sordular. O da: "Bilmiyorum. Ancak Cenab-ı Hak her dörtyüz bin senede bir yıldız halk eder. Ben yaratıldığımdan beri de dörtyüz bin yıldız halk etti" diye cevap verdi. Melâikenin kesretini ve kudret-i ezeliyenin vüs'at-ı tecelliyatını anlamalı... E.T.) |
SEMA' | İşitmek, kulakla dinlemek. * Mevlevilerin zikir esnasındaki dönüşleri. |
SEMA' | Yağlı yemek yedirmek. * Baş yarmak. * Ekmeği terid etmek. * Sakalı boyamak. |
SEMAAN | (Semaen) İşiterek, dinleyerek, dinlemek suretiyle. |
SEMAAT | Dinlemek, kulak vermek. |
SEMACET | Kötü görünüş, çirkinlik. * Söz çirkinliği. * Kabahat. |
SEMACET-İ İBTİDA | Sözün başlangıcındaki çirkinlik. |
SEMAD | Davar tersi. * Gül. |
SEMADİR | Sarhoşluk vaktinde veya uyku geldiğinde göze ârız olan zayıflık. |
SEMAEN | İşiterek, duyarak. |
SEMAHAT | Cömertlik. İyilik severlik. El açıklığı. |
SEMAHİC | Deniz içinde bir alanın adı. |
SEMAÎ | İşitmekle öğrenilen. İşitmeğe dair ve müteallik. * Gr: Bir kaideye bağlı olmayan, işitilmekle öğrenilen. |
SEMAÎ MÜENNES | Bir kaideye bağlı olarak müennes işareti olmayıp kelimenin aslında müenneslik var gibi kabul edilen ve işitilmekle öğrenilen müennes kelime. (Bak: Müennes-i semaî) |
SEMAKİL | "Somak" ve "tadım" denilen ekşi taneler. |
SEMALE | (C.: Simâl) Kap veya havuz dibinde olan artık. * Tereyağı. *Araptan bir kabile. |
SEMA'MA' | Küçük başlı. * Yular. |
SEMAME | (C.: Semâm) Bir nevi kuş. * Sür'atle yürüyen dişi deve. |
SEM'AN | Dinliyerek. * İşiterek, duyarak. |
SEMAN | Sekiz. |
SEMAN-AŞER | Onsekiz. |
SEMANE | f. Tavan. * Bıldırcın. |
SEMANET | Semizlik, yağlılık, besililik. |
SEMANÎN | Seksen. 80 |
SEMANİYE | Sekiz. 8 |
SEMANÛN | Seksen. 80 |
SEMAPARE | f. Gök parçası. |
SEMAR | Meyva, yemiş. |
SEMAR | Duru süt. |
SEMARUG | Başı yumru yumurta gibi olan mantar. |
SEMASİRE | (Simsar. C.) Simsarlar, komisyoncular, tellâllar. |
SEMAVAT | (Sema. C.) Gökler, semalar. |
SEMAVE | Örtü. * Şam yolunda bir bâdiyenin adı. |
SEMAVÎ | Gökle alâkalı, semaya dair ve müteallik. * İnsan eseri olmayan, vahiyle gelmiş bulunan. |
SEMAVİYYÂT | Semavî olan şeyler. |
SEMBOL | Fr. Kararlaştırılmış bir mânası olan işaret. Bir mânanın şekil veya madde halinde gösterilmiş sureti. |
SEMCER | Çok su katılmış olan süt. |
SEMDAR | f. Zehirli. |
SEMED | Devamı gelmeyen sarnıç suyu. |
SEMEHDER | Geniş, bol, vâsi. |
SEMEK | Balık. |
SEMEL | Sarhoşluk. |
SEMEL | Eski kaftan, eski elbise. |
SEMELE (SÜMLE) | Kap dibinde kalan artık. |
SEMELE (SÜMLE) | Kap dibinde kalan azıcık su. |
SEMEN | Yağ. Erimiş tereyağı. (Bak: Simen) |
SEMEN | Baha, kıymet. Değer. Tutar. Satılan şeyin fiatı. |
SEMEN-İ MİSL | Ehl-i vukuf tarafından hakiki kıymetini tâyin etme. |
SEMEN-İ MÜSEMMA | İki tarafın isteğiyle değerlendirilen kıymet. |
SEMEN-İ RÂYİC | Geçer değer, o zamanki kıymeti, fiyatı. |
SEMEN | f. Yâsemin. |
SEMEN-BU | f. Yâsemin gibi kokan, yâsemin kokulu. |
SEMEND | f. Çevik ve güzel at. |
SEMEN-FAM | f. Yâsemin renkli, rengi yâsemin gibi olan. |
SEMENÎ | Tereyağı. |
SEMER | Geceleyin kıssa söylemek, hikâye anlatmak. |
SEMER(E) | Meyve, yemiş mahsul. Verim. Netice. |
SEMERÂT | (Semere. C.) Meyveler, faydalar. Kârlar. Menfaatler. |
SEMEREDÂR | f. Verimli, semereli, kârlı. * Yemiş veren. |
SEMERE-İ FUÂD | Gönül meyvası. * Mc: Evlâd, çocuk. |
SEMERREC(E) | Üç defa haraç çıkarmak. |
SEMERTUL | Uzun, tavil. |
SE'MET | Kederli olmak. Melül olmak. * Bıkmak, usanmak. |
SEMG | Yarmak. |
SEMH | Cömertlik, keremli olma. |
SEMHA | Kolaylık, sühulet. |
SEMHAC | Arkası uzun olan at ve eşek. |
SEMHAK | Yağmursuz bulut. |
SEMHEC | Yağlı tadı azmış süt. |
SEMHER | Eskiden süngü ağacı yapan bir kimsenin adı. (Ona nisbet edip "rumh-i semherî" derler.) |
SEMHUK | Uzun, tavil. |
SEMİ' | İşiten, duyan. * Fık: Allah'ın (C.C.) insanlar gibi zamana, âlete muhtaç olmayarak her şeyi işitmesi ve duyması. (O'nun işitip duyamıyacağı hiç bir şey yoktur.) |
SEMİ-İ MUTLAK | Her şeyi şeksiz, şüphesiz, mutlak surette işiten Allah (C.C.). |
SEMİ-ÜD DUA | Duayı işiten Allah (C.C.). |
SEMİC | (Semc) Çirkin, kötü görüşlü. |
SEMİK | (C.: Esmika-Sümuk) Zelve. (Öküzün boynuna takılır.) |
SEMİL | Sarhoş. |
SEMİLE | Artmış, artık şey. * Dere içinde kalan su artığı. |
SEMİN | (Semine) Çok değerli, pahalı, kıymetli. |
SEMİN | Semiz. Eti yağı bol. |
SEMİ'NA VE ATA'NA | " İşittik ve kabul ettik, itaat ederiz, baş üstüne" meâlindedir. |
SEMİR | Meyvalı, yemişli. Meyva veren. * Sinici olan su. |
SEMİR | Arkadaş, refik. * Gece anlatılan kıssa ve hikâye. |
SEMİRE | Kaymağı çalkalayıp bir yere toplamadan evvel üstünde görünen yağ parçaları. |
SEMİT | Temiz pişirilmiş olan kebap. * Arınmış, temizlenmiş ve pâk olmuş. * Doldurulmuş bağırsak. * Birbiri üstüne yığılmış kiremit. * Bir kat sahtiyan. |
SEMİY | Aynı isimde olmak. Adaş, hemnâm. |
SEMİYYE | Yüce, yüksek, refia. |
SEMİZ | t. Eti, yağı bol. Besili. |
SEML | (c.: Esmâl) Sulh etmek, barışmak. * Göz çıkarmak. * Pâk edip temizleyip arıtmak. |
SEMLAH | Tadı azmış olan yağlı süt. |
SEMLAK | (C.: Semâlik) Düz, yüksek yer. |
SEMM | (Simm - Sümm) (C.: Sümum) Delik. |
SEMM-ÜL HIYAT | İğne deliği. |
SEMM | Zehir, ağu. |
SEMM-İ KATİL | Öldürücü zehir. |
SEMM | Cem' etmek, toplamak. * İyi etmek. |
SEMMAK | Balıkçı. |
SEMMAN | Süzme yağ yapan. Hâlis yağ yapan veya satan kişi. |
SEMMDAR | f. Zehirli. |
SEMMÎ | (Semmiye) Zehirle alâkalı. Zehirli. |
SEMN | Semizlik, beslilik, yağlılık. * Tereyağı. |
SEMPATİ | Fr. Cana yakınlık, sıcak kanlılık. * Tıb: Her omurilik boyunca olan sağlı sollu yirmi üç boğumdan geçen iki paralel ağ şeklinde sinir sistemi. |
SEMRA | (Müe.) Esmer. Kumral renkte olan. |
SEMRA' | Yemişli ağaç. Meyveli ağaç. |
SEMRE | (C.: Semür-Semürât) Sakız ağacı. |
SEMSAK | Yâsemin. |
SEMSAM | Eline ne alırsa kıran. |
SEMSAM | (C.: Semâsim) Hafif edepsiz kişi. * Aceleci kimse. |
SEMSEM | Tilki. * Bir yerin adı. |
SEMSERE | Bir kimsenin elbise ve kumaşını satıvermek. |
SEMT | Yön, taraf, cihet. * Koz: Açıklık. |
SEMT | Paklık, nezâfet, temizlik. |
SEMUD | (Sümud) Kur'anda ismi geçen bir kavim adı. Sâlih Peygamber'in kavmi. |
SEMUH | (Semahat. dan) Çok cömert. |
SEMUM | Zehirli şey. * Sam yeli. * Gündüz vakti sıcak çölde esen pek sıcak rüzgar olup, bitki ve hayvanları mahveder. |
SEMUNYUN | Yaban kerevizi. |
SEMURE | Dikenli bir ağaç. * Sakız ağacı. |
SEMÜVV | Ad koymak, isim vermek. |
SENA | Medihle tarif. Medhetmek, övmek. |
SENA | Şimşek parıltısı. * Ulviyet. Yükseklik. * Aydınlık. * Bir ot ismi. |
SENAA | Cemali güzel. |
SENABİK | (Sünbük. C.) At ve katır gibi hayvanların tırnakları. |
SENABİL | Sünbüller. Başaklar. |
SENA'BUK | Kötü kokulu bir ot. |
SENAGÛ | f. Medheden, öven, sena eden. |
SENAF | Deve bağlanan ip. * Deve göğüsü. |
SENAHAN | f. Medheden, alkışlayan, öven. |
SENAKÂR | f. Öven. Medheden. |
SENAKÂRANE | f. Senakârlıkla. Övercesine. Medheden birine yakışır şekilde. |
SENAM | (C.: Esnâm-Esnime) Deve hörgücü. * Her nesnenin yücesi, yükseği. |
SENAN | Parlak, ziyâdar, ışıklı. |
SENANİR | (Sinnevr. C.) Kediler. |
SENAVER | f. Medheden, öven. |
SENAVERÎ | f. Birisini medhedene, övene ait. Senakârane. |
SENAYA | Öndeki dört dişler, ön dişler. |
SENBER | Her umuru bilen, her işten anlayan. |
SENBOL | (Bak: Sembol) |
SENC | f. Ölçen, tartan, değerlendiren. |
SENCE | (C.: Senecât) Terazi taşı. |
SENCEREF | Sülügen adı verilen kızıl taş. |
SENCİDE | f. Ölçülmüş, tartılmış, değerli. * Tam yerinde söylenmiş söz. |
SENCİLAT | Bir cins koku. |
SENCİLEYİN | Senin gibi. |
SENDEL | f. Sandal. * Sandal ağacı. |
SENDERE | Büyük kile. * Ok yapılan bir nevi ağaç. * Sür'at, hız. |
SENDÜVE | (C.: Senâdâ) Meme. |
SENE | Yıl. |
SENE-İ EFRENCİYE | Efrenci (Frenkler, Avrupalılar) takvimine göre yılbaşı Ocak'tan başlayan milâdi sene. |
SENE-İ HİCRİYE | Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın Mekke'den Medine'ye hicreti başlangıç sayılan ve Muharrem 1'den başlayan sene. Bu sene-i Kameriye (kamer yılı), Zilhicce ile biter, 354 veya 355 gün sürer. |
SENE-İ KUR'ANİYE | (Bak: Eyyam-ı Kur'aniye) |
SENE-İ MÂLİYE | 1 Mart'tan itibaren başlaması Mâliyece kabul edilen yıl. |
SENE-İ MİLÂDİYE | Kânun-i sâni (Ocak) 1'de başlayan sene. Milâdi sene. |
SENE-İ RUMİYE | Garp Milâdi takvimini yani Efrenci takvimini kabul etmemiş olan Şark Hristiyanları için 14 Ocak tarihinden başlayan ve eskiden 1 Mart tarihinde başlayan Rumi sene. |
SENE-İ ŞEMSİYE | 22 Mart'tan ertesi senenin 21 Martına kadar süren İranlıların milli takvimine göre olan nesne. |
SENEB(E) | Zamandan bir parça. |
SENE-BE-SENE | Yıldan yıla, seneden seneye seneler geçtikçe. |
SENED | Kuvvetli olabilecek söz. * Tapu. * Üzerine dayanılacak ve itimad edilecek şey. Mutemed. Melce'. * İki kişi veya çok kimseler arasındaki anlaşmayı tesbit eden ve karşılıklı imzalanan kâğıt, vesika. |
SENED-İ HÂKANÎ | Tapu senedi. |
SENED-İ MÜSBİT | İsbat edici senet. |
SENED-İ RESMÎ | Resmen tasdikli senet, resmî senet. |
SENEM | Yüce olmak, yükselmek. * Uzamak. |
SENEN | Yol, tarik. |
SENER | (C.: Senânir) Kedi. * Ulu kişi. * Boğaz kemiği. * Kuyruk sokumu. |
SENETEYN | İki yıl. İki sene. |
SENEVAT | (Sene. C.) Yıllar, seneler. |
SENEVÎ | Seneye ait. Bir yıl içinde olan. Senelik. Seneye mensub. |
SENG | f. Taş, hacer. * Vezin. Tartı ve temkin. * Sıklet. * Beraberlik. * Ağırlık. |
SENG-İ AS-YÂB | Değirmen taşı. |
SENG-İ HARA | Pek sert taş, kaya. |
SENG-İ KABİR | (Seng-i mezar) Mezar taşı. |
SENG-İ KAZA | Kaza taşı. Belâ, musibet. |
SENG-İ MUSALLÂ | Musallâ taşı. Namaz kılınmak için cenaze konan taş. |
SENGDİL | (C.: Sengdilân) f. Taş yürekli, merhametsiz, acımaz. |
SENG-ENDAZ | f. Taş atan. Dokunaklı söz söyleyen. |
SENGİN | f. Taştan olan, taştan yapılmış. |
SENGİSTAN | f. Taşı çok olan yer. Taşlık yer. |
SENGLAH | f. Taşlık yer, taşı çok olan yer. |
SENGPARE | f. Taş parçası. |
SENGSAR | f. Taşlık yer. |
SENGTRAŞ | f. Taş yontucu, taş yontan sanatkâr. |
SENGZAR | f. Taşlık yer, taşı çok olan yer. |
SENH | Arız olmak. |
SENİH | Mübarek fiil, iyi ve güzel hareket. |
SENİN | Taşı kazıyıp yonttuklarında dökülen parçaları. |
SENİNE | (C.: Senayin) Kumdan tepe. |
SENİY | (C.: Sinâ-Seniyyât) Ön dişini burkan hayvan. |
SENİYYE | (Seniye) Yüksek. Çok mühim ve kıymetli, âli olan. |
SENİYYE | (C.: Senâyâ) Ön dişlerin birisi. * Sarp ve yokuş yerde olan yol. |
SENKENDAZ | Eski kalelerde kale dibine sokulan düşmana yukarıdan ağır taşlar vesaire atmak için altı açık cumba gibi çıkmalara verilen addır. Kale kapılarını müdafaa için üst taraflarına da böyle senkendazlar yapılırdı. (O.T.D.S.) |
SENN | Zırh çıkarmak. * Halinden döndürmek. * Koymak. * Keskinleştirmek. * Tasvir etmek. * Dökmek. |
SENT | Etin kokması. |
SENUT | Yere saçılan buğday. |
SE-PA | f. Üç ayaklı. Sehpâ. |
SEPİD | f. Ak, beyaz. |
SEPİDE | f. Tan vakti. |
SEPİDEDEM | f. Sabah aydınlığı. |
SEPİDÎ | f. Aklık, beyazlık. |
SEPTİSİZM | Fr. Fls: Müsbet veya menfi hiçbir kat'i hükme varamıyan ve dâim şüphe içinde olmayı kabul eden sapık felsefe sistemi. Şüphecilik. (Bak: Sofestaî, Sofizm) |
SER | f. Baş. Tepe. Uç. Nihayet. Zirve. Gaye. * Baş, başkan, reis. |
SER-İ FRENK | Avrupalıların, Frenklerin başı. |
SER-İ MUY | Pek az şey. * Kıl ucu. |
SER-KÂTİB | Başkâtip. |
SE'R | İntikam, öç almak. * Kin. * Kısas etmek. |
SER' | Yumurtlamak. |
SER' | Üzüm çubuğu. * Yaş ve taze çubuk. * Yumuşak bedenli yiğit. * Uzun boylu adam. |
SERA | Yer, toprak. Arz. * Malı çok olmak. Zengin olmak. |
SERA' | Yay yapımında kullanılan bir ağaç cinsi. |
SERA | f. "Şarkı söyleyen" mânasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Nağme-serâ $ : Şarkı söyleyen, nağme söyleyen. |
SERAB | Şaşkın hâle gelme. Çorak yerlerde, çölde sıcak ve ışığın te'siriyle ileride, yakında yahut ufukta su veya yeşillik var gibi görünme hâdisesi.(Ey serab-ı gururu, şarab-ı tahur zanneden Said-i hodfuruş! Hikmet, hayr-ı kesir olduğunu işittin. Fakat yanlış yola gitmiştin. Şu kitab-ı kâinatın hikmetini maânisinde aramadın. Gittin nukuşunda taharri ettin. R.N.) |
SERABİL | (Sirbâl. C.) Gömlekler. |
SERABİSTAN | f. Serap yeri. (Fâni, bekasız dünyadan kinayedir.) |
SERAÇE | f. Küçük saray. Küçük konak. Saraycık. |
SERADİK | (Sürâdik) Padişaha mahsus çadır perdesi veya büyük sarayın perdesi. * Cibinlik tarzında yapılan perdeden oda. |
SERADİKAT | Padişaha mahsus perdeler. |
SERAFİL | (C.: Serâfilât) Şalvar. Don. |
SER-AGAZ | f. Yeniden ve baştan başlama. |
SERAH | Kıl taramak. * Halâs etmek. * Davar gütmek. * Eşini boşamak. |
SERAHİN | (Sirhân. C.) Yırtıcı hayvanlardan olan kurtlar. |
SERAHOR | Osmanlı İmparatorluğunun ilk devirlerinde ordunun bir yerden başka bir yere hareketinde yolların yapılması ile beraber ağırlıkların nakil vesairesi veyahut memleket içinde zelzele, deprem gibi bir âfetin vukuuyla harap olan yerlerin hemen tamir edilmesi işlerinde kullanılanlara verilen addır. |
SERAİR | (Sır. C.) Gizli şeyler, sırlar. |
SERAİR-İ VÜCUD | Yaradılış sırları. |
SERAK | Hırsızlık yapmak. |
SERAMAC | f. Boyunduruk. |
SER-AMED | (C.: Ser-âmedan) f. İleri gelen, başta bulunan. |
SER'AN | Evmek, acele etmek. |
SERAPA | f. Bir uçtan bir uca. Baştan ayağa kadar. |
SERA-PERDE | f. Saray perdesi. Eskiden harem dairesinin önüne çekilen büyük perde. * Padişah çadırı, otağ. |
SERAR | Ayın son gecesi. |
SERARE | İyilik. * Şeref. |
SERARİ | (Süriyye. C.) Câriyeler, odalıklar. |
SERASER | f. Baştan başa, bütün, hep mecmuan, külliyen. |
SERASİME | f. Sersem. |
SERASİMEGÎ | f. Sersemlik. |
SERASKER | f. Ordu kumandanı. Komutan. * Harbiye nâzırı, milli savunma bakanı. |
SERATÎ | Keskin. |
SERAVİL | (C.: Serâvilât) İç donu. * Şalvar. |
SERAY | f. Büyük konak, kâşâne. * Saray. * Hükümet konağı. |
SERAYA | (Seriye. C.) Düşman üzerine yollanan askerler. |
SERAY-DAR | f. Eskiden büyük yerlerde yemek ve sofra işlerine bakan kimse. |
SERAYENDE | (C.: Serâyendegân) Şarkıcı, şarkı söyliyen. |
SER-AZAD | f. Hür, serbest. Başı boş. * Dertsiz, rahat. |
SERB | (C.: Sürub) İçyağı. * Helâk olmak. * Bozulmak, fâsid olmak. * Beğenmeme. Azarlama. Çekiştirme. |
SERBALİN | f. Baş yastığı. |
SERBAZ | (C.: Serbâzân) f. Korkusuz, cesur, cesâretli. Yiğit. |
SERBAZÎ | f. Yiğitlilik, cesurluk, korkusuzluk. |
SER-BE-CEYB | f. Kaderden, düşünceden veya hayâdan dolayı başını önüne eğmiş olan. |
SERBEHA | f. Baş pahası. Diyet. Haraç. |
SERBEND | f. Başa bağlanan veya sarılan şey. |
SERBESER | f. Baştan başa. |
SERBEST | f. Kayıtsız. Başıboş. İstediği gibi hareket edebilen. * Sıkılmayan. * Engelsiz. |
SERBESTÂNE | f. Serbestçe. |
SERBESTE | f. Başı bağlı. * Gizli, kapalı, örtülü. |
SERBESTÎ | f. Serbestlik. |
SERBESTİYET | f. Serbestlik. Serbest oluş. |
SERBESÜCUD | f. Secde edici. Başını yere değdirici. |
SERBEZEMİN | f. Başı yere eğilmiş olan. |
SERBÜLEND | (C.: Serbülendân) f. Yüce. Başı yüksek. |
SERBÜLENDÎ | f. Başı yükseklik. Yücelik. |
SERC | (C.: Süruc) At takımı, eyer. |
SERC-İ FERES | At eyeri. |
SERCEM | Uzun. |
SERCUC | Ahmak. |
SERCÜMLE | f. Hepsi, tamamı, bütün. |
SER-CÜNBAN | Baş oynatan, baş sallayan. |
SERÇEŞME | (C.: Serçeşmegân) f. Çeşme başı, su başı. Pınar. * Pir, şeyh. Baş. * (Tanzimattan evvel) yardımcı askerlerin maddi işlerine bakan kimse. |
SERD | f. Bârid, soğuk, bürudetli olan. * Sert, kaba, hoyrat. |
SERD | Sözü muttasıl ve güzel bir eda ile söylemek. * Halkaları birbirine geçirmek. * Delmek. * Dikmek. * Vurmak. |
SERD-İ KELÂM | Güzel bir şekilde ifade etmek, söz etmek. |
SERD | Çanak içine ekmek doğrayıp ıslatmak. |
SERDAB | f. Yer altında olan serin ve soğuk oda, bodrum. Böyle yerler ekseriyetle sıcak bölgelerde, gündüzleri sıcaktan korunmak için yapılırdı. Anadolu'nun bazı yerlerinde buna "zir-i zemin" denilir. * Tar: Padişah saraylarında, sağ ve sol taraflarında birer oda bulunan üç köşeli sofalara verilen addı. |
SER-DADE | f. Baş vermiş, baş göstermiş olan. |
SERDAH | Geniş ve düz yer. |
SERDAR | f. Askerin başı. Kumandan. |
SERDAR-I EKREM | Başkumandan. Başbuğ. |
SERDAR-I ULEMA | Zamanın en bilgili ve en yaşlı âlimi. |
SERDARÂN | (Serdâr. C.) f. Kumandanlar, serdarlar, komutanlar. |
SERDARÎ | f. Başkumandanlık, serdarlık. |
SERDEFTER | f. Defterin başında yazılı olan. En ileri geçen, en başta bulunan. |
SERDENGEÇTİ | Tar: Akıncılardan düşman ordusu içine dalmak veya muhasara altına alınan bir kaleye girmek için fedai yazılan kimseler. Bunlara ellerinde kınlarından sıyrılmış kılıçlarla bu tehlikeli işlere atıldıkları için "dalkılıç" da denilirdi. Düşman ordusuna dalacak veya kaleye girecek olanların dönmelerinden ziyade ölmeleri ihtimâli olduğu için bu adı almışlardı. (O.T.D.S.) |
SERDETMEK | Tertipli ve güzel bir şekilde konuşmak. |
SERDÎ | f. Soğukluk, bürudet. * Kabalık, sertlik, hoyratlık. |
SERDÎ-İ HEVÂ | Havanın sertliği. |
SERDÎ-İ TABİAT | Tabiat ve huy sertliği. |
SERDÜMEN | Gemilerde baş dümenci, dümen kullanmakla vazifeli tayfa. Eskiden harp gemilerinde çavuştan yüksek bir rütbe. |
SERE | Başparmağın ucundan şehadet parmağının ucuna kadar germek suretiyle hâsıl olan uzunluk ölçüsü. Karıştan küçüktür ve dört sere bir arşın sayılırdı. |
SERE | Suyun çok olması. * Devenin meme deliğinin geniş olması. |
SEREB | (C.: Esrâb) Yer altında olan ev. * Kırbadan akan su. * Ot. |
SERED | Dudağın yarılması. |
SEREF | Boş yere ve lüzumsuz harcamak, israf etmek. * Hatâ etmek. * Âdet, haslet iyi huy. |
SER-EFGENDE | (C.: Serefgendegân) f. Başını eğen. |
SER-EFRAZ | f. Başını yükselten, yukarı kaldıran. * Benzerlerinden üstün olan. * Baş kaldıran. * Başı dik, alnı açık. * Haklı ve galib. |
SEREKA | İpeğin gayet iyisi. * Beyaz ipek. * (Sârik. C.) Hırsızlar. |
SEREM | Dişin, ağızda kökünden kırılması. |
SERENCAM | f. Başa gelen, baştan geçen ibretli hadise. * Bir işin sonu. * Vak'a. |
SER-ENDAZ | (C.: Ser-endazân) f. Çekinmez, pervasız, korkusuz. |
SERENDÎ | Katı, şiddetli, şedid. (Müe: Serendât) |
SERENDİB | (Hintçe) Hindistan'ın güneyindeki Seylân adasının ismi. |
SERER | (C.: Esirre) Ayın son gecesi. * Ebenin doğan çocuğun göbeğinden kestiği parça. * Mantar üstünde olan kabuk, balçık, toprak (Bu mânâya C.: Esrâr ve C: Esârir). |
SERES | Zayıf endamlı. |
SERETAN | Tıb: Kanser hastalığı. * Yutmak. * Yengeç. * Cevza Burcu ile Esed Burcu arasındaki burcun ismi. (Rumi 9 Haziran'da başlar) |
SEREYAN | Yayılma, dağılma. * Geçme, sirayet. |
SEREYAN-I SERİA | Sür'atle yayılan, çabuk neşrolan. |
SERF | Yemek yemek. |
SERFİRAZ | f. Başını yukarı kaldıran, yükselten. Benzerlerinden üstün olan. |
SERFİRAZÎ | f. Serfirazlık. |
SERFÜRU | f. Baş eğme. Söz dinleme. İtaat, inkıyad. * Mütezellil olan. |
SERFÜRU-BÜRDE | f. Baş eğmiş. * Düşünceye dalmış. |
SERGERDAN | f. Başı dönmüş, şaşkın. Hayran. |
SERGERDE | f. Kötü işlerde elebaşı olan. * Başı bozuk. * Reis. |
SERGERM | f. Kızgın, öfkeli. Kafası kızmış. * Neşeli. Sarhoş. Mest. |
SERGEŞTE | f. Sersem. Başı dönmüş. Avâre ve mütehayyir olan. Hayrette kalmış. |
SERGİN | f. Gübre, fışkı. |
SER-GİRAN | f. Başı ağır. * Mc: Çok sarhoş. |
SERGÜZEŞT | f. Macera, baştan geçen hâller. |
SERH | Kıl taramak. * Halâs etmek, kurtarmak. * Uzun, büyük ağaç. * Güdülen davar ve sığır sürüsü. * Otlak, mera. * İrsal etmek. |
SERHAD | Hudut başı. İki devlet toprağının birleştiği sınır. |
SERHADLÛ | Hudut boylarını bekleyen, hudutlardaki kalelerde vazife gören askerler. |
SERHAN | Canavar. Kurt. |
SERHAS | Sivri uçlu bitki. |
SERHAYL | f. Kervan veya kafile başı. * Baş, başkan. |
SERHED | Hörgüç yağı. * Semiz, yağlı, besili. |
SERIK | Hırsızlık. |
SERİ'(A) | Çabuk, hızlı. * Az vakitte çok iş yapan. |
SERİ-ÜL HAREKE | Hızlı giden. |
SERİ-ÜL İNTİKAL | Çabuk anlayan, çok zeki. |
SERİ-ÜS SEYR | Çok sür'atle akan veya giden. |
SERİ-ÜT TEESSÜR | Çabuk müteessir olan. |
SERİ-ÜZ ZEVAL | Devamsız, çabuk giden. * Çabuk ölen. * Dünyanın hali. |
SERİAN | Çabuk, tez elden, acele. |
SERİD | Yağla ıslanmış ekmek. (Terid derler.) |
SERİH | (C.: Serâyih) Nâlin kayışı. |
SERİKA | Çalınmış. Çalınmış şey. |
SERİR | Tahta karyola. * Üzerinde oturulan yüksekçe yer. * Taht. |
SERİR-İ HÜKÜMET | Hükümet tahtı. Makam sandalyesi. |
SERİR-İ TEDRİS | Ders verme makamı. |
SERİRARA | (Serir-ârâ) f. Tahtı süsliyen. Tahtta oturan. Pâdişah. Hükümdar. Şah. |
SERİRE | (C.: Serâir) Gizli şey, gizli sır. Gizli hal veya fikir. * Yatak. |
SERİREDÂN | f. İçteki sırrı bilen. |
SERİRÎ | Yatırarak hastaya bakma, klinik. |
SERİR-NİŞİN | f. Tahtta oturan, padişah. |
SERİYY | (C.: Esriye-Seryân) Nefis. * Kavi, kuvvetli. * Reis. * Küçük nehir, ırmak. |
SERİYY | Çok, kesir. |
SERİYYE | Düşman üzerine gönderilen süvari müfrezesi. |
SERKÂR | f. Müdür, iş başı, kâhya. |
SERKAT | (Bak: Sirkat) |
SERKÂTİB | f. Baş kâtib. Hükümdarların başkâtibleri. |
SER-KERDE | f. Bir güruhun, bir takımın başı, reisi. * Şaki, haydut. |
SERKEŞ | f. İnatçı, isyan eden. Kafa tutan. Asi. |
SERKEŞÂNE | f. İtaatsizlikle, dikbaşlılıkla, inatla. |
SERKEŞÎ | f. İtaatsizlik, inatçılık, serkeşlik, dikbaşlılık. |
SERKUB | f. Başa vuran, başa kakan. * Başa vuracak şey. |
SERKUÇE | f. Sokak başı. |
SERKUY | f. Yol, sokak veya mahalle başı. |
SERLEVHA | f. Yazıda başlık. |
SERM | Birinin dişlerini kırma. |
SERMA | f. Kış. Soğuk. |
SERMA-DİDE | f. Çok üşümüş. Donmuş. |
SERMAK | Pazı otu. |
SERMAYE | f. Ana mal. Esas para. İlk elde mevcut olan para. * Kazanılmış ilim. * Hayat. Ömür. |
SERMAYEDÂR | f. Sermâyesi olan. |
SERMED | Dâimî, sürekli, ebedî, ezelî. * Uzun gece. |
SERMEDEN | Ebedî olarak. |
SERMEDÎ | Daimî, ebedî, sürekli. |
SERMEDİYET | Daimlik, süreklilik. Sonsuzluk, ebedîlik. * Rabbanîlik ve uluhiyyet. |
SERMELE | Yemeği sakalına döküp ellerini bulaştıra bulaştıra yemek. |
SERMENZİL | f. Durak yeri. |
SERMEST | f. Başı dönmüş, kendinden geçmiş. |
SERMEST-İ VAHŞET | Vahşilik. İslâmiyet ve insaniyet dışı zevkle kendinden geçme hali. |
SERMESTÎ | f. Sarhoşluk. |
SERMEŞK | f. Talebenin öğrenmesi için yazılan örnek yazı. |
SERMETA | Yaş balçık. |
SERMUHARRİR | f. Baş muharrir. Baş yazar. |
SERNAME | f. Mektup, kitap vs. nin başına yazılan yazı. Önsöz. |
SERNİGÛN | f. Baş aşağı olmuş. * Tersine dönmüş. * Bahtsız. |
SERNÜVİŞT | f. Yazı başlığı. * Başa yazılan, alın yazısı. Kader, mukadderat. |
SERPAŞ | f. Gürz. Çomak. * Eskiden muhârebelerde giyilen demir başlık. |
SERPENÇE | f. Güçlü kuvvetli kimse. |
SERPUŞ | f. Başa giyilen başı örten külâh, takke, sarık. |
SERPUŞE | f. Başörtüsü. |
SERR | Çocuğun göbeğini kesmek. * Göbekte ağrı olmak. * Şâdlık, neşeli ve sevinçli olma. |
SERRA | Kolaylık, rahatlık, genişlik. * Sevinçli oluş. * Bolluk. |
SERRİŞTE | f. İp ucu. Emâre, delil. Vesile. * Başa kakmak. * Maksad. |
SERSAM | f. İnsana sersemlik veren bir hastalık. * Sersem. |
SERSAR | Çok sözlü, çok konuşan. Herze ve hezeyan söyleyen. * Büyük bir nehrin adı. |
SERSERE | Bir kimse konuşurken söz katmak. |
SERSERİ | f. Ötede beride gezen, başı boş. İşi gücü olmayıp boşta dolaşan, haylaz, derbeder, avare. * Boş söz. |
SERSERİYÂNE | f. Serserice. |
SERŞAR | f. Ağzına kadar dolu. Dökülecek derecede dolu. * İleri giden, sınırı aşan. |
SERŞİKESTE | f. Ucu kırılmış olan. Başı kırık. |
SERT | Aşağı getirmek. * Yutmak.SERT $ : Çiriş mâaunu. |
SERTAB | f. İnatçı, muannid. |
SERTAC | f. Baş tacı olan. Çok sevilen. Hürmet edilen. En ileri. |
SERTAK | f. Evin üstünde bulunan etrafı açık oda veya daire. |
SERTAPA | f. Baştan ayağa. Baştan aşağı. |
SERTASER | (Serteser) f. Baştan başa, bütün, hep. |
SERTEM | Uzun, tavil. * Yumuşak sözlü kişi. * Hışmını ve gadabını süratle yenen kimse. |
SERTİYE | Zayıf vücutlu, ahmak adam. |
SERTİZ | f. Baştarafı sivri olan, ucu sivri, keskin. |
SERU | f. Boynuz. * şarap kadehi. |
SERUPA(Y) | f. Tas: Dervişin, tarikat ve mevlevihâne ile bağını kesmek. |
SERÜVEN | Başa gelen, heyecan verici hâdise. Sergüzeşt, macera. |
SERV | Mal artırmak. * Suyun çok olması. |
SERV | f. Selvi, servi. * Cömertlik, mürüvvet. |
SERV-İ HİRÂMÂN | Nazlı sallanan selvi. |
SERV-İ NÂZ | Dalları yana sarkan selvi. |
SERVA | f. Masal. * Söz. |
SERVAKT | f. Kimse bulunmayan boş oda veya daire. * Yalnız görüşülecek yer. |
SERVAN | Malı çok olan kimse. |
SERV-ENDAM | f. Selvi boylu. Uzun ve biçimli boylu olan kimse. |
SERVER | f. Reis. Baş. Seyyid. |
SERVERAN | (Server. C.) f. Başlar, başkanlar, serverler, reisler, ulu kimseler. |
SERVERÎ | f. Başlık, başkanlık, serverlik, reislik. Ululuk. |
SERVET | f. Mal, mülk, zenginlik. |
SERVET-İ AKL | Akıllılık. Akıl zenginliği. |
SERVET-İ FÜNUN | Fenlerin (ilimlerin) zenginliği mânasına gelen bu tabirde, 1891-1900 tarihleri arasında çıkmış olan bir mecmua ve bu mecmua etrafında toplanmış olan kimselerin 1895'den 1901'e kadar meydana getirmiş oldukları Edebiyat-ı Cedide denilen edebî çığıra verilen addır. |
SERVET-İ İLMİYE | Bilgililik, âlimlik, ilim zenginliği. |
SERY | Davarı iyi gütmek. * Yıldırımın parlayıp çakması. * Kurt, eşine çıkmak. * Hiddetlenmek, kızmak. |
SERYE (SERYÂ) | Yaş yer. |
SERZAKİR | f. Başta gelen zâkir, zikredenlerin başı. (Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dan kinâye olur.) |
SERZEDE | f. Baş göstermiş, uç vermiş, çıkmış. |
SERZEMİN | f. Başını yere koyarak. |
SERZENİŞ | f. Takaza, tekdir. Başa kakma, çıkışma, azarlama. |
SE'SE' | Defetmek, kovmak. |
SE'SEE | Suya kandırmak. |
SE'SEM | Kara abnus ağacı. |
SE'T | Boğmak. |
SETA' | Boyunun uzun olması. |
SETA | Hamakat, ahmaklık. |
SETAİR | (Sitâre. C.) Örtünülecek veya perdelenecek şeyler. |
SETAT | Sakalın hafif olması. |
SETE' | Bezin hatâsı. |
SE'TE | (C.: Set) Kara balçık. |
SETEH | (C.: Estâh) Oturak yeri. |
SETEL | Her nesnenin kötüsü, yaramazı. |
SET'ET | Böy denilen zehirli böcek. |
SETH | Bir kimsenin arkasına vurmak. |
SETİH | Arkası üstüne yatmış. * Dağarcık. * Büyük tulum. |
SETİR | Örtülmüş, kapalı. Mestur. |
SETİRE | Parmak otu. |
SETL | Birbiri ardınca bir bir çıkmak. |
SETL | (C.: Estâl) Pınarlarda su içmeye mahsus susak. * Hamam tası. * Bakıcıların hayvanlara su verdikleri kap. |
SETR | (Setir) Örtme, kapama, gizleme. |
SETR-İ AVRET | Başkalarına gösterilmesi haram olan yerleri örtmek. Şer'an örtülmesi lâzım gelen yerlerini örtmek. (Bak: Avret-Tesettür) |
SETR-İ GAYB | Gizlilik perdesi.(Demek, sefihâne lezzette sen hayvanlara yetişemezsin. Binler derece aşağı düşersin! Çünkü hayvana nisbeten gaybî olan şeyleri senin aklın görüyor, elemini alıyor. Setr-i gaybda bulunan istirahat-i tâmmeden bilkülliye mahrumsun. Hem senin medar-ı fahrin olan uhuvvet ve hürmet ve hamiyet gibi güzel hasletlerin, incecik bir zamana, büyük bir sahradan bir parmak kadar yere inhisar ve hadsiz zamanda yalnız hazır saate mahsus olduğundan, sun'î ve muvakkat ve sahtekâr ve asılsız ve gayet cüz'î olup, senin insaniyetin ve kemâlâtın o nisbette küçülür, hiçe iner.Fakat iman ehlinin uhuvveti ve hürmeti ve muhabbeti ve hamiyeti, iman cihetiyle mevcut bulunan mazi ve müstakbeli ihata ettiğinden, insaniyeti ve kemalâtı o nisbette teâli eder. R.N.) |
SETR-İ HÜSN | Güzelliği örtüp gizleme. |
SETR-İ UYUB | Ayıpları örtmek, kusurları ifşa etmemek. |
SETR | Hat. * Saf. * Yazmak. |
SETRE | Yarı resmi ceket. * Düz yakalı ilikli çuha elbise. |
SETTAR(E) | Örten, kapayan gizleyen. En çok gizleyen ve örten. |
SETTAR-ÜL UYUB | Ayıpları, kusurları örten. Kusurları göstermeyen, günahları bağışlayan Allah (C.C.) |
SETTUKA | İki tarafı gümüş ve içi bakır olan akça. |
SETV(E) | (C.: Setavât) Hamle etmek. * Kahretmek. * Hiddetlenmek, kızmak, gadap etmek. |
SEV' | Akmak. |
SE'V | Niyet. * Vatan. * Çekişme, kavga, niza. |
SEVA | Beraber olma. Beraberlik. Denk, müsavi. |
SEVA | Mukim olmak, ikamet etmek, oturmak. * Zayıf olmak. |
SEVAB | Hayır. Hayırlı iş. Allah (C.C.) tarafından mükâfatlandırılacak doğruluk ve iyilik karşılığı. Allah'ın (C.C.) rızasını kazanmağa mahsus iyi amel. |
SEVABIK | (Sâbıka. C.) Geçmiş şeyler. Geçmiş haller. Geçmişte işlenmiş suç ve kabahatlar. |
SEVABİT | (Sâbite. C.) Merkezlerinden ayrılmaz görünen yıldızlar. * Sâbit olanlar, sâbitler. |
SEVAD | Karaltı. Uzakta karaltı halinde görülen kalabalık. * Ekseri insanlar. * Şehir. Kasaba. Karye. Köy. * Karartı. Yazı karalama. |
SEVAD-ÜL AYN | Göz bebeği. |
SEVAD-I A'ZAM | Büyük şehir. * Mekke-i Mükerreme. * İnsanların ekseriyeti.(Maişetçe neden bu kadar muktesit yaşıyorsun? diyenlere cevaben: Ben sevad-ı azama tâbi olmak isterim, sevad-ı azam ise; bu kadar tedarik edebilir. Ben ekalliyet-i müsrifeye tâbi olmak istemem, demişlerdir.) (Tarihçe-i Hayat) |
SEVAD-I MÜSLİMÎN | İslâm cemaatı. |
SEVAD-ÜL KALB | Kalbin ortasında var olduğu farzedilen kara leke. (Bak: Süveyda-ül kalb) |
SEVAFİL | (Sâfil. C.) Alçaklar. (İnsan ve yer hakkında kullanılır) |
SEVAHİL | (Sahil. C.) Sahiller, yalılar. Deniz veya ırmak kenarları. |
SEVAÎ | İpek kumaş. |
SEVAİD | (Sâid. C.) Dirsekten bileğe kadar olan kısımlar. |
SEVAİM | (Sâime. C.) Otlak hayvanları. Çayıra başı boş salınan hayvanlar. * Zekâtı icab eden koyun, keçi, sığır, deve gibi çift tırnaklı hayvanlar. |
SEVAİYE | Yaramaz olmak. * Kederli ve gamkin olmak. |
SEVAKIB | (Sâkibe. C.) Parlak yıldızlar. |
SEVAKIT | (Sâkıta. C.) Düşükler, düşmüşler. |
SEVAKÎ | (Sakıye. C.) Su yerleri, sâkiyeler. |
SEVAKİN | (Sâkin. C.) Bir yerde oturanlar, sakin olanlar. |
SEVALİF | (Sâlif ve Sâlife. C.) Geçmişler. Geçmiş insanlar. |
SEVAM | Yabanda otlayıp gezen hayvan. * (Sâmme. C.) Zehirli hayvanlar. |
SEVANİ | (Saniye. C.) Saniyeler. * İkinci derecede şeyler. |
SEVANİH | (Sâniha. C.) İçe doğan fikirler. |
SEVATI' | (Sâtı. C.) Belli ve yüksek olan şeyler. |
SEVATİR | (Sâtur. C.) Büyük bıçaklar, satırlar. |
SEVAZİC | (Sâzec. C.) Sâde ve basit şeyler. |
SEVB | (C.: Siyâb-Esvâb-Esvüb) Elbise. Giyilecek eşya. Kaftan. Bez. (Bunların sahibine "sevvab" derler.) * Rücu' manasına mastar. |
SEVDA | f. Fazla sevgi sebebiyle meydana gelen bir çeşit hastalık. Aşk. * Hırs. Tama. * Heves, istek. *Siyah. * Balgamdan, kandan ve safradan başka vücuddan çıkan bir nevi ifrazat. * Gam. Keder, Sıkıntı. |
SEVDA-İ MENFAAT | Menfaat hevesi. |
SEVDA-ÜL KALB | Kalbdeki siyah nokta. (Bak: Süveyda) |
SEVDAFEZA | f. Sevda artıran. |
SEVDAGER | (C.: Sevdagerân) f. Sevdalı, âşık. Meftun. |
SEVDAGERÎ | f. Âşıklık, sevdalılık. |
SEVDAKÂR | f. Sevdalı. Âşık. |
SEVDAPEREST | f. İfrat derecede düşkün, tutkun. * Tamahkâr. |
SEVDAVÎ | Kuruntulu, meraklı. * Sevda ile âlâkalı. |
SEVDAZEDE | f. Âşık, meftun, sevdalı. |
SEVDE | Karalık, siyahlık. |
SEVDED | Ulu olmak. |
SEV'E | Kabiha ve fâhişe hasleti. * Ut yeri. |
SEVEBAN | Hastalığın iyileşmesi. |
SEVEL | Koyunlarda olan bir hastalıktır. Hasta koyun sürüye uymaz, otlak yerinde döner durur. |
SEVERAN | Tozun, dumanın kalkması. |
SEVF | Koklamak. |
SEVG | Aşağı batmak. Suyun boğaza girmesi. * Kolay, âsan ve yumuşak olmak. |
SEVGEND | f. Yemin, kasem, and. |
SEVH | Batmak. |
SEVHAK | Uzun. |
SEVİK | (C.: Esvika-Sevik) Kavut adı verilen kavrulmuş un. Kavut satıcısına "sevvâk" denir. |
SEVİLE | İnsan topluluğu. |
SEVİM | Sevme. * Câzibe. |
SEVİŞ | Misafire yemek ve azık vermek. |
SEVİT | Karışmış, muhtelit. |
SEVİYY | Bir, beraber. * Düz, doğru. |
SEVİYYE | Müsavilik, birlik, beraberlik. * Düzlük, doğruluk. |
SEVİYYE | (C.: Sevâyât) Koyun yatağı. |
SEVİYYEN | Müsavi olarak. Bir düziye. Eşit olarak. |
SEVİYYET | Eşitlik, müsavilik, denklik. |
SEVK | Önüne katıp sürmek, ileri sürmek. Yollamak, göndermek. * Neticeye bağlamak. |
SEVK-İ TABİÎ | Hayvan veya insanların düşünmeksizin Cenab-ı Hakk'ın sevki ile olan hikmete uygun hareketi. Sevk-i kaderî, ilham veya sevk-i İlâhî demek daha doğrudur. |
SEVK-ÜL CEYŞ | Askerî birliklerin lüzumlu yere sevkini ve geri çekilme işini idare etme. |
SEVK | Misvak yapmak. |
SEVKİYAT | Asker gönderme ve eşyasını te'min ve sevketme işleri. |
SEVL | Karnı göbeğinden aşağıya sarkmak. |
SEVL | Bal arısı. |
SEVLA' | (C.: Süvül) Karnı sarkık kadın. (Müz: Esvel) |
SEVLA' | Sürüye uymayıp otlakta dönüp duran hasta veya delirmiş koyun. (Müz: Esvel) |
SEVLEB | (C.: Sevâlib) Tilki. |
SEVM | Satılık bir şeye kıymet takdir etme, paha biçme. * Su-i kasd. Zulüm ve minnete giriftar etmek. Derde sokmak. * Dağlamak. * Başına buyruk olup istediği yere gitmek. * Kuş havada dolaşmak. * Satışa arzetmek. * Satın almak istemek. * Fâide yetiştirmek. * Davarın yabanda gezip otlaması. * İstemek, talep etmek. |
SEVMELE | Leğen. |
SEVR | Öküz, boğa. * Koz: Boğa burcu. * Dünyaya müekkel melâikeden birisinin ismi. (Bak: Sahretullah) |
SEVRET | Kızgınlık, hiddet, öfke. * Hücum. Dövüş. * Hükümdarın şiddet veya kudreti. * Tezlik. |
SEVS | Arpaya, buğdaya ve ona benzer hububata bit düşmesi. |
SEVSEN | Susam. |
SEVVA | Seviyelendiren, düzelten. * Doğruya götüren. |
SEVVAB | Elbise satan, elbiseci. |
SEVVAM | (Sâmme. C.) Akrep ve yılan gibi zehirli hayvanlar. |
SEVVİB | Geri çekmek. * Men'etmek, engel olmak. |
SEVZAK (SEVZENİK) | Çakır doğan kuşu. |
SEY' | Meme başında olan süt. |
SEYAHAT | Yolculuk, gezi. |
SEYAHİN | Basra ırmağının adı. |
SEYB | (C.: Süyub) Su akmak. * Bahşiş, hediye, atâ. * Medfun mal, gömülü mal. |
SEYDA | Efendi, hoca, şeyh, seyyid mânasına talebelerin hocalarına karşı söylediği bir hürmet lâfzıdır. |
SEYEHAN | Gezi, seyahat. * Gölgenin güneşle birlikte dönmesi. |
SEYEHAN | (Vapur v.s.) batma. |
SEYELAN | Akma. Cereyan. * Sel felâketi. |
SEYELAN-I DEM | Kan akma. |
SEYERAN | (Bak: Seyran) |
SEYF | Kılıç. |
SEYF-İ HADİD | Keskin kılıç. |
SEYF-İ MESLUL | Kınından çıkmış kılıç. |
SEYF-İ SÂRİM | Keskin kılıç. |
SEYFEDDİN | (Seyf-üd din) Dinin kılıcı, dinin askeri. |
SEYFÎ | (Seyfiye) Askerliğe ait, kılıçla alâkalı. * Kılıç şeklinde. |
SEYF İBN-İ ZÎYEZEN | Yemen padişahlarındandır. Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bi'setinden evvel onun evsafını evvelki mukaddes kitaplarda görmüş ve iman etmiş ve müştak olmuştu.(Resül-i Ekrem'in (A.S.M.) Ceddi Abdülmuttalib; Yemen'e kafile-i Kureyş ile gittiği zaman, Seyf İbn-i Zîyezen onları çağırmış, onlara demiş ki: "Hicaz'da bir çocuk dünyaya gelir. Onun iki omuzu arasında hatem gibi bir nişan var. İşte o çocuk umum insanlara imam olacak."Sonra gizli, Abdülmuttalib'i çağırmış: "O çocuğun ceddi de sensin" diye kerametkârane, bi'setten evvel haber vermiş... M.) |
SEYFULLAH | Allah'ın (C.C.) kılıcı, askeri. *Ashab-ı Kiram'dan Hz. Hâlid İbn-i Velid'e (R.A.) verilen ünvan. |
SEYH | Yere batmak. * Sefer. * Akarsu. * Dikilmiş aba. * Atâ etmek, hediye vermek. * Çizgili elbise. |
SEYH | Helâk edici, mahveden. * Ayağın batması. |
SEYHEC | (Seyhuc) : Katı, şiddetli şedid. |
SEYHEK | Katı yel. Şiddetli rüzgâr. |
SEYİS | Atın tımarına, yemine vesairesine bakan adam, uşak. |
SEYKANE | İnce bellilik. |
SEYL | Sel. şiddetle gelen şey. |
SEYL-İ HURUŞÂN-I ZAMAN | Zamanın gürültü ve coşkunluklarının seli. |
SEYL-İ ŞUUNÂT | İcraat-ı Rabbaniyenin dâima görünmesi ve hakiki müessir olan Allah'ın (C.C.) iradesiyle devamlı olan, cereyan eden her çeşit hâdiseler. Hâdiseler akıntısı, seli. |
SEYLAB | (Seylâbe) f. Taşkın su, sel. |
SEYLABE-İ HUN | Kan seli. |
SEYLHİZ | f. Taşkın ve coşkun su. |
SEYNA' | Bir ağacın adı. * Ağaç, şecer. |
SEYR | Yürüyüş. * Eğlenme ve ibret için bakma. Gezip görme. * Görülecek şey ve yer. * Uzaktan bakıp karışmama. * Yolculuk. |
SEYR-İ ÂFÂKÎ | Terbiye ve mâneviyatta tekâmül yollarında, hariç âlemden, âfaktan başlamak suretiyle bulunan delillerle tekâmül edip nefsini ıslâh ve imâni ve Kur'âni hakikatlarda terakki etmek usulü.(Tarikatta "seyr-i enfüsi" ve "seyr-i âfâki" tâbirleri altında iki meşreb var.Enfüsi meşrebi; nefisden başlar, hariçten gözünü çeker, kalbe bakar, enaniyeti deler geçer, kalbinden yol açar, hakikatı bulur. Sonra âfâka girer. O vakit âfâkı nurâni görür. Çabuk o seyri bitirir. Enfüsi dairesinde gördüğü hakikatı, büyük bir mikyasta onda da görür. Turuk-u hafiyyenin çoğu bu yol ile gidiyor. Bunun da en mühim esası; enaniyeti kırmak, hevayı terketmek, nefsi öldürmektir.İkinci meşreb; âfaktan başlar, o dâire-i kübranın mezâhirinde cilve-i Esmâ ve Sıfâtı seyredip, sonra dâire-i enfüsiyyeye girer. Küçük bir mikyasta, dâire-i kalbinde o envârı müşahede edip, onda en yakın yolu açar. Kalb, âyine-i Samed olduğunu görür, aradığı maksada vâsıl olur.İşte birinci meşrebde süluk eden insanlar nefs-i emmareyi öldürmeye muvaffak olamazsa, hevâyı terkedip enaniyeti kırmazsa, şükür makamından, fahr makamına düşer; fahirden gurura sukut eder. Eğer muhabbetten gelen bir incizab ve incizabtan gelen bir nevi sekir beraber bulunsa, "şatahat" nâmiyle haddinden çok fazla dâvalar ondan sudur eder. Hem kendi zarar eder, hem başkasının zararına sebeb olur. M.) |
SEYR-İ ENFÜSÎ | Hafî tariklerin çoğunda takib edilen ve nefsinin iç âlemindeki delillerle, vasıtalarla tekâmüle gidenlerin usûlü. (Bak: Seyr-i âfâkî) |
SEYR-İ FİLMENÂM | Uykudaki veya rüyadaki seyr. (Bak: Seyr) |
SEYR-İ ŞUUNÂT | Kâinattaki hâdiseleri seyredip, görüp hakikatını anlamağa çalışmak. * Hâdiselerin bir halde kalmayıp akışı, değişmesi. |
SEYR Ü SEFER | Gidiş geliş. Trafik. |
SEYR Ü SEYELÂN | Devamlı akıp gitme ve değişme. |
SEYR Ü SÜLUK | Tas: Takib edilecek usûl. Bir terbiye yoluna girip devam etme. Tarikata devam etme. |
SEYRAN | (Aslı: Seyeran) Gezme, gezinme. Bakıp görme. * Hareket etme. * Açılma, ferahlanma, teferrüc. |
SEYRANGÂH | f. Seyir yeri. Gezme ve eğlenme yeri. |
SEYRURET | Yürümek, gezmek. |
SEYTEL | Vahşi sığır. |
SEYTERE | Havâle olunmak. |
SEYYAD | Avcı. (Bak: Sayyad) |
SEYYAF | (Seyf. den) Kılıçlı. * Kılıç yapan, kılıççı. * Cellât. |
SEYYAH | (Siyâhat. tan) Seyahat eden, dolaşan, gezen. Turist, yolcu. |
SEYYAHÎN | (Seyyahûn) Seyyahlar. Gezip âlemi seyredenler. Turistler, dolaşanlar, gezenler. |
SEYYAL(E) | Akıcı şey, su gibi sıvı olup akan. Çokça akan su. * Yer değiştiren her şey. |
SEYYALÂT | (Seyyale. C.) Akıcı olanlar, yerinde durmayıp gidenler, akanlar. Seyyal maddeler. |
SEYYALE-İ BERKİYYE | Şimşek akımı. Elektrik akımı. * Şimşek gibi akıcı ve parlak. |
SEYYAR(E) | Bir yerde durmayıp yer değiştiren. * Gökte veyâ güneş etrâfında dolaşan yıldız. Gezegen. * Kervan, kafile. * Otomobil. |
SEYYARAT | (Seyyare. C.) Seyyareler, gezegenler. |
SEYYİ' | Kötü, fena. |
SEYYİAT | (Seyyie. C.) Kötülük, günahlar, suçlar. Kötülüğe karşı çekilen sıkıntılar.(Kur'an-ı Kerim tahliye-i seyyiatı üç mertebesi ile zikretmiştir. Birincisi şirki terk, ikincisi maasiyi terk, üçüncüsü mâsivâullahı terk.) (İ.İ.) |
SEYYİB(E) | Kadın görmüş erkek, erkek görmüş kadın. Dul kadın. |
SEYYİBÂT | (Seyyib. C.) Dul kalmış kadınlar. |
SEYYİD | Efendi. * Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) soyundan olan, onun izinden giden. * Temiz ve fazilet sâhibi Müslüman zât. * Resül-i Ekrem (A.S.M.) herkesin imamı, büyüğü, önderi olduğundan kendisine bu isim de verilmiştir. (Bak: Sâdât) |
SEYYİD-ÜL BEŞER | İnsanların seyyidi, efendisi olan Hz. Muhammed (A.S.M.) |
SEYYİD-ÜL ENAM | Bütün mahlukatın efendisi. Muhammed (A.S.M.) |
SEYYİD-ÜL KEVNEYN | İki âlemin efendisi, seyyidi. Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir nâmı. |
SEYYİD-ÜL MÜRSELÎN | Resüllerin Seyyidi. (Bak: Fahr-i âlem, Muhammed (A.S.M.), Münacat, Resül) |
SEYYİDE | Peygamber (A.S.M.) sülâlesinden gelen ve O'nun izinden giden temiz kadın, hanım. |
SEYYİD ŞERİF-İ CÜRCANÎ | (Bak: Cürcanî) |
SEYYİE | Kötülük, günah, suç. Yaramazlık, fenâlık. |
SEZA | f. Lâyık, münasip. |
SEZA-YI TAKRİZ | Övmeye, medhetmeğe lâyık. |
SEZA-YI TEZLİL | Tahkir edilip alçak görülmeğe lâyık olan. |
SEZAB | Sedef otu. |
SEZASE | Kötü huylu ve yaramaz dirlikli olmak. |
SEZAVAR | f. Münâsib, uygun, lâyık, şâyân. |
SEZZE | Seyâ denilen gün. Keferenin ateş gecesi günü. |
SIAB | (Sa'b. C.) Güçlükler, zorluklar. Zor ve çetin şeyler. |
SIBA' | Tulu etmek, doğmak. * Kalbin meyli. |
SIBAG | (C.: Esbiga) Boya. * Yaradılış. |
SIBAH | Güzel şeyler. Güzel olanlar. şule. |
SIBGA | Boya, renk, levn. * Din, mezheb. |
SIBGATULLAH | Cenab-ı Hakk'ın dilediği tarz, manevî renk, biçim ve şekilde yaratması. İslâmî ahlâk ve karakteri halketmesi. * Allah'ın dini. |
SIBHAL | Şişman, büyük keler. * Deve. * Kırba. * Câriye. |
SIBHALE | Azası iri ve uzun olan. |
SIBR | (C.: Esbâr) Beyaz bulut. * Taraf, yön, cânip. * Çoğul, cemi. |
SIBT | (C.: Esbât) Torun. |
SIBTEYN | İki torun. |
SIBTIR | (C.: Sibetrât) Uzun, tavil. * Uzun boyunlu bir kuş. |
SIBYAN | (Sabi. C.) Çocuklar, sabiler. |
SIDAK | Kadın eşe verilen nikâh parası. Nikâh akçesi. |
SIDAR | Küçük gömlek. * Başa örttükleri bez, baş örtüsü. * Devenin göğsünde olan nişan ve alâmet. |
SIDDÎK | Çok samimi, dâimâ doğruluk üzere ve Allah'a ve Peygamberine çok sâdık olan erkek. Sözü ile işi bir olan. |
SIDDÎKA | Doğruluk ve samimiyette çok sâdık olan kadın. * Allah yolunda çok sâdık olan Hazret-i Aişe (R.A.) vâlidemiz ve Hazret-i Meryemin vasıf ve isimlerdir. |
SIDDÎKÎN | Sıddık olanlar, Hazret-i Ebubekir (R.A.) gibi olanlar. Hazret-i Ebubekir (R.A.) gibi olanlar ve Onun izini takib edenler. Allah yolunun sadakatte en ileri olanları. |
SIDDÎKİYET | Sadâkat ve doğrulukta en ileri oluş. Çok sâdık olma hâli. Velilik mertebesinin nihâyeti. Peygamberlik mertebesinin bidâyeti olan makam. * Aşere-i Mübeşşere'nin birincisi ve ilk halife olan Hz. Ebubekir'in (R.A.) nâmı ve sıfatıdır. * Çok doğru olup, hiç yalan söylememek. |
SIDK | Doğru söz. Hakikata muvâfık olan. Bir şeyin her hususu tam ve kâmil olması. * Ahdinde sâbit olmak. * Peygamberlere mahsus en mühim beş hasletten birisi. * Kalb temizliği.(İslâmiyetin esası sıdktır. İmanın hassası sıdktır. Bütün kemâlâta îsal edici sıdktır. Ahlâk-ı âliyenin hayatı sıdktır. Terakkiyatın mihveri sıdktır. Âlem-i İslâmın nizamı sıdktır. Nev-i beşeri kâbe-yi kemâlâta îsal eden sıdktır. Ashab-ı Kiramı bütün insanlara tefevvuk ettiren sıdktır. Muhammed-i Hâşimî Aleyhissalâtü Vesselâm'ı meratib-i beşeriyenin en yükseğine çıkaran sıdktır. İ.İ.) |
SIDK-I CENAN | Kalblerin sâdık oluşu, sadakatlı. |
SIDK-I DERUN | Kalb temizliği. |
SIDK U SELÂMET | Doğruluk ve selâmetlik için oluş. |
SIFAT | Bir kimse veya şeyin hal ve vasfı, keyfiyeti. * Suret, çehre, yüz. Nişan, alâmet. * Bir şeyin keyfiyetini izah için kullanılan kelime. |
SIFAT-I AYNİYE | Sadece zâta mahsus olan sıfat. Zatî sıfat. Lafza-i Celalin sadece Cenab-ı Vâcib-ül Vücud olan Rabbimize mahsus olması gibi. (Bak: Sıfât-ı selbiye ve Sıfât-ı sübutiye) |
SIFAT-I SEMÂİYE | Gr: Kelimeye ait, kaideye, gramere uygun olmaksızın işitilmekle öğrenilen sıfat. |
SIFÂT | (Sıfat. C.) Sıfatlar, vasıflar. |
SIFÂT-I ADEDİYE | Sayı sıfatları. |
SIFÂT-I CEMALİYE | Lütuf ve merhamet ile daha ziyade alâkalı olan vasıflar. (Bak: Celâl) |
SIFÂT-I FİİLİYE | Cenab-ı Hakk'a (C.C.) mahsus fiilî sıfatlar. (İhyâ, icad, in'âm, tasvir, tezyin, terzik... gibi) |
SIFÂT-I HÂSSA | Hususi sıfatlar, şahsa ait sıfatlar. |
SIFÂT-I İLÂHİYE | Allah'a aid sıfatlar. Kendisini ve mânasının zıddını Cenab-ı Hakk'a nisbet caiz olan vasıflar. (Rıza, Rahmet, Gazab... gibi) |
SIFÂT-I İŞARİYE | İşaret sıfatları. |
SIFÂT-I SELBİYE | Cenab-ı Hakk'ın vahdaniyet, kıdem, beka, kıyam-ı binefsihi, muhalefetün-lilhavâdis gibi sıfatlarıdır. Mânalarında nefiy olduğu için "Selbî" denir. Meselâ: Vahdaniyet, çokluğun; kıdem, fâniliğin nefyi olduğu gibi. (Bak: Sıfât-ı zâtiye) |
SIFÂT-I SÜBUTİYE | Cenab-ı Hakk'ın sıfatları: Hayat, İlim, Sem', Basar, İrade, Kudret, Kelâm, Tekvin sıfatları. Bunlara "Sıfât-ı semaniye" de denir. |
SIFÂT-I ZÂTİYE | (Sıfât-ı lâzime - Sıfât-ı vâcibe) Allah'ın zatından ayrılması mümkün olmayan ve zatına lâzım ve vâcib olan sıfatlar. * Tecvidde: Harflerin zâtından ayrılması mümkün olmayan sıfatlarıdır. (Bak: Sıfât-ı ayniye) |
SIFAT TERKİBİ | Sıfat tamlaması. Meselâ: "Kâmil insan" kelimeleri bir sıfat terkibidir. Burada Türkçe ifâdeye göre "kâmil insan" terkibinden birinci kelime sıfat (belirten), ikinci kelime ise mevsuf (belirtilen) dir. Farsça kâideye göre "insan-ı kâmil" diye söylenir. |
SIFFÎN | Hazret-i Ali (R.A.) ile Hazret-i Muaviye (R.A.) arasında vuku bulan muharebelere meydan olmakla şöhret bulmuştur. Sıffîn muharebesinde Hazret-i Ali'nin maiyyetinde 120.000 Hazret-i Muaviye'nin maiyyetinde 90.000 kişi vardı. Hazret-i Ömer'in (R.A.) oğlu Hz. Abdullah da şehid olanların arasında idi. Sıffîn vak'ası 110 gün sürmüş ve doksan muharebe olmuştur.(Hazret-i İmam-ı Ali'nin Vak'a-i Sıffîn'de, Hazret-i Muaviye'nin taraftarlariyle muharebesi ise, hilafet ve saltanatın muharebesidir. Yâni: Hazret-i İmam-ı Ali ahkâm-ı dini ve hakaik-ı İslâmiyeyi ve âhireti esas tutup, saltanatın bir kısım kanunlarını ve siyasetin merhametsiz mukteziyatlarını onlara feda ediyordu. Hazret-i Muaviye ve taraftarları ise; hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeyi, saltanat siyasetleriyle takviye etmek için azimeti bırakıp, ruhsatı iltizam ettiler, siyaset âleminde kendilerini mecbur zannedip ruhsatı tercih ettiler, hatâya düştüler. M.) |
SIFIR | Hiç. Olmayan bir şeyin ismi. * Hiç bir sayı olmamak. * Müsbetle menfi ortası, eksi ile artının arası. * Fiz: Suyun donma derecesi. |
SIFIR-ÜL YED | (Sıfr-ül yed) Mahrum, eli boş. |
SIFRİD | (C.: Safârid) Toygar adı verilen küçük kuş. |
SIFSIL | Bir ot cinsi. |
SIFTİT (SIFTÂT) | Kavi, kuvvetli, iri yarı, cesim kimse. |
SIGAR | Küçükler. |
SIGAR | Çocukluk hali. Küçüklük. Zelli oluş. |
SIGAR-I NEFS | Zelil ve hakir olma hali. Küçüklük, kıymetsizlik. |
SIGREB | Küçük dişler. |
SIHAF | (Sahfe. C.) Geniş düz kaplar. |
SIHHAT | Sağlamlık. Doğruluk. Sağlık. * Edb: Sözün yanlış ve eksik olmamasıdır. (Sözün sağlamlığı diye tercüme edilebilen sıhhat-ı ifade: Bir ibarede zâf-ı te'lif, ta'kid, garabet, tetabu-u izafet, tekrar, tenafür, şivesizlik v.s. gibi kusurlar bulunmamakla tahakkuk eder...) |
SIHHÎ | Sıhhata, sağlamlığa, doğruluğa dâir ve müteallik. |
SIHHİYE | Sağlık ve hekimlik işleriyle uğraşan dâire. * Sağlık işleri. |
SIHLE | (C.: Sehil) Yoğun, büyük nesne. |
SIHNA' | (Sıhnat) Balık yahnisi. |
SIHR | Damat yahut enişte. * Huk: Karı-kocadan biri ile diğerinin kan hısımları arasındaki akrabalık. |
SIHRE | Kaynana, kayınvâlide. |
SIHRÎ | Evlenmelerden meydana gelen akrabalık. |
SIHRİYET | Evlenmek suretiyle meydana gelen akrabalık. |
SIHRİZ | Kızıl hurma. |
SIHTİT | Katı, şiddetli, şedid. * Çok yükselen toz. * Katıksız kavut denilen kavrulmuş un. |
SIHVE | (C.: Sahevât) Dağ üstünde yapılan burc. |
SIKA' | Kadınların, kirlenmemesi için başörtülerinin üstüne örttükleri ikinci örtü. |
SIK'AL | Suda ıslanmış kuru hurma. |
SIKKE | Bağlamak, sağlamlaştırmak, muhkem etmek. * Ulaştırmak. |
SIKKİF | Çok keskin sirke. |
SIKLET | Ağırlık. Mânevi sıkıntı. |
SIKT | Ana karnından ölü olarak düşen çocuk. * Çakmaktan düşen ateş. |
SIKY | Yer sulamak. Sulu ekin. |
SILA | Kavuşmak, ulaşmak, vuslat. * Âşıkın mâşukuna kavuşması. * Doğduğu yeri, hısım akrabayı gidip görme. * Bahşiş, hediye. * Gr: Cümlenin içinde ism-i mensub bulunmasıyla, dahil olduğu cümlenin evvelce mâlum olması iktiza eder. İçinde bulunduğu cümleyi sonradan gelen cümleye bağlamaya yarayan (edip, ederek, ederken) gibi fiil şekli rabt sigası. |
SILA-İ RAHİM | Hısım akrabayı ve mü'minleri ziyaret etme, onlarla görüşme ve mektuplaşma; alâkayı devam ettirme. * Akrabanın kusurlarını affetme. |
SILA' | Kebap. * Isınmak için yakılan ateş. |
SILAH | "Musâlaha" mânâsına mastar. |
SILAL | Yaş ot. |
SILAME | (C.: Sılâmât) Bölük, cemaat, topluluk, fırka. |
SILAT | (Sıla. C.) Sılalar. * Bahşişler, armağanlar, hediyeler. |
SILE | Bir şâire, yazdığı medhiye karşılığı olarak verilen para. |
SILL | (C.: Aslâl) Bir nevi ot. * Bir nevi yılan. |
SILLE | (C.: Sılât) Vuslat, kavuşma. * Hediye, atâ. |
SILYANE | (C.: Salayan) Bakla. |
SIMAD | Şişe tıpası. |
SIMAG | Ağızın bir tarafı. |
SIMAH | Kulak deliği, kulak. |
SIMAH-I CÂN | Can kulağı. |
SIMAM | Tıpa. Şişe tıpası. |
SIMAME | Kan damarlarında tıkanıklık yapan kan pıhtısı. |
SIME | (C.: Sumem) Bahâdır, kahraman kimse. * Berk, muhkem nesne. * Büyük erkek yılan. |
SIMLAH | Kulak kiri. |
SIMM | Belâ, âfet. * Arslan. |
SIMME | Hâlis ve temiz. |
SIMSAM(E) | Keskin kılıç. * Kılıcın keskin olması. |
SIMSIM | (C.: Semâsım) Şişman ve etli adam. |
SIMT | (C.: Sümut) Dizi. Dizilmiş şey. |
SINAAT | (C.: Sanâyi') San'at, mahâret, ustalık. |
SINAB | Hardal. * Hardal ve kuru üzümden yapılan bir cins kuru boya. |
SINAÎ | (Sınâiyye) San'atla ve sanayi ile alâkalı. * İnsan yapısı. |
SINAİYYAT | (Sınâi. C.) Sanatla ilgili olan şeyler. * İnsan yapısı şeyler. |
SINAR | Çınar. |
SINARE | Demir iğ. * İğ başı. * Yay kabzası. * Kulak. |
SINDİD | (C.: Sanâdid) Baş, başkan, reis, ileri gelen. |
SINF | Söğüt yaprağı. |
SINIF | Kısım, bölüm, tabaka. |
SINIFÎ | Sınıfla alâkalı, kısıma ait. |
SINN | Berd-i acûz günlerinden bir gün. * Seleye benzer bir nesnedir, içine ekmek koyarlar. * Deve sidiği. |
SINV | Dal, budak. Bir kökten çatallanan dallar. * İki kardeş. * Misil. Şebih, benzer. * Amca. * Oğul. |
SINVU EBÎ | Babamın kardeşi. |
SIR | (Bak: Sırr) |
SIRAF (SARUF) | Hayvanın kızmakla erkeğini araması. |
SIRAM | Hurma ve yemiş toplayacak vakit. * Toplanmış hurma ve yemiş. |
SIRAR | Devenin sütü çok olsun ve yavrusu emmesin diye emziğinin dibine bağladıkları ip. |
SIRAT | Etrafı hudutlu ve işlek cadde. Geniş yol. |
SIRAT-I MÜSTAKİM | En doğru yol, İslâmiyet yolu. Hak yolu. Allah'ın râzı olduğu en doğru yol. Peygamberlerin, evliya ve sâlihlerin, sıddıkinlerin gittikleri meslek.(Sırat-ı müstakim, şecâat, iffet, hikmetin mezcinden ve hülâsasından hasıl olan adl ve adâlete işârettir. Şöyle ki: Tegayyür, inkılâb ve felâketlere ma'ruz ve muhtaç şu insan bedeninde iskân edilen ruhun yaşayabilmesi için üç kuvvet ihdâs edilmiştir. Bu kuvvetlerin birincisi: Menfaatleri cezb ve celb için kuvve-i şeheviye-i behimiye. İkincisi: Zararlı şeyleri def' için kuvve-i sebuiyye-i gadabiyye. Üçüncüsü: Nef' ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden temyiz için kuvve-i akliye-i melekiyedir.Lâkin insandaki bu kuvvetlere şeriatça bir had ve bir nihayet tayin edilmiş ise de, fıtraten tayin edilmemiş olduğundan bu kuvvetlerin her birisi, tefrit, vasat, ifrat nâmiyle üç mertebeye ayrılırlar. Meselâ: Kuvve-i şeheviyenin tefrit mertebesi, humuddur ki, ne helâle ve ne de harama şehveti, iştihası yoktur. İfrat mertebesi, fücurdur ki; nâmusları ve ırzları pâyimal etmek iştihasında olur. Vasat mertebesi ise iffettir ki, helâline şehveti var, harama yoktur.İhtar: Kuvve-i şeheviyenin; yemek, içmek, uyumak ve konuşmak gibi füruatında da bu üç mertebe mevcuttur.Ve keza kuvve-i gadabiyyenin tefrit mertebesi, cebanettir ki, korkulmayan şeylerden bile korkar. İfrat mertebesi, tehevvürdür ki, ne maddî ve ne manevî hiç bir şeyden korkmaz. Bütün istibdatlar, tahakkümler, zulümler bu mertebenin mahsulüdür. Vasat mertebesi ise şecaattır ki, hukuk-u diniye ve dünyeviyesi için canını feda eder, meşru olmayan şeylere karışmaz.Ve keza kuvve-i akliyenin tefrit mertebesi, gabavettir ki, hiç bir şeyden haberi olmaz. İfrat mertebesi, cerbezedir ki, hakkı bâtıl, bâtılı hak suretinde gösterecek kadar aldatıcı bir zekâya mâlik olur. Vasat mertebesi ise; hikmettir ki, hakkı hak bilir, imtisal eder; bâtılı bâtıl bilir, ictinab eder...Hülâsa : Şu dokuz mertebenin altısı zulümdür, üçü adl ve adalettir. Sırat-ı müstakimden murad, şu üç mertebedir. İ.İ.) |
SIRAT KÖPRÜSÜ | Cennet'e gidebilmek için herkesin üzerinden geçmeğe mecbur olduğu ve Cehennem üzerine kurulmuş olan köprü.(İ'lem Eyyühel Aziz! İnkılâblar neticesinde, her iki taraf arasında geniş geniş dereler husule geliyor. O dereler üstünde her iki âlemle münasebettar köprüler lâzımdır ki, her iki âlem arasında gidiş geliş olsun. Lâkin o köprülerin inkılâbat cinslerine göre şekilleri, mâhiyyetleri mütebayin; isimleri mütenevvi olur. Meselâ uyku âlemi, yakaza ile âlem-i misal arasında bir köprüdür. Berzah, dünya ile âhiret arasında ayrı bir köprüdür. Ve misal, âlem-i cismani ile âlem-i ruhanî arasında bir köprüdür. Bahar, kış ile yaz arasında ayrı bir nevi köprüdür. Kıyamette ise, inkılâb bir değildir. Pek çok ve büyük inkılâblar olacağından, köprüsü de pek garib, acib olması lâzım gelir. M.N.) |
SIRAVARİ | f. Sıralı halde, sıra gibi. |
SIRDAŞ | (Bak: Sırrdaş) |
SIRF(E) | Sadece, yalnızca. * Sâfi ve hâlis şey. Karışık olmayan. |
SIRHAK | Çağırmak. |
SIRKATİBİ | Eskiden hükümdarların yanlarında bulundurdukları hususi kâtib. |
SIRM | (C.: Esrâm-Esârım) Ağaçtan yemiş düşürmek. * Ekin biçmek. * Cem'olmuş beytler. |
SIRME | (C.: Sırm) Bulut parçası. * Deve ve koyun sürüsü. |
SIRP | Yugoslavya'da yaşayan bir kavim adı. Veya o kavimden birisi. |
SIRR | Şiddetli ateş veya soğuk. |
SIRR | Gizli hakikat. Gizli iş. Herkese söylenmeyen şey. * Müşâhedetullah'ın mahalli bulunan kalbdeki lâtife. * İnsanın aklının ermediği şey. Allah'ın hikmeti.(Sırrını kimseye fâş etme sırrın fâş olur.Sen kendi sırrını saklayamazsanEl sana nasıl sırdâş olur.) |
SIRR-I EHADİYET | Ehadiyetin sırrı, mânası, kuvvet ve te'siri. |
SIRR-I TEKLİF | İnsanların dünyaya gelip, Allah (C.C.) tarafından vazifelendirilmelerinin hikmeti. Dünyaya gelip vazife sahibi olmanın sırrı. (Bak: Teklif) |
SIRRAN | Gizli olarak, gizlice. |
SIRRDAŞ | Birbirinin sırrını bilen. * Sır saklıyan. |
SIRRE | Soğuk rüzgâr. Şiddetli soğuk. * Şiddetli sayha, çığlık. |
SIRRÎ | (Sırriyye) Sır ile, gizlilik ile ilgili. |
SIRSIR | Çekirgeye benzer bir hayvan. |
SI'SIA | Sığınacak yer, sığınak, melce'. * Her nesnenin aslı. * Horozun baldırında çıkan fazlalık parmak. |
SITAT | Husumet, düşmanlık. |
SI'V | Saat. |
SI'VA' | Saat. |
SIVAD-I A'ZAM | (Bak: Sevad-ı a'zam) |
SIVAR | (C.: Sirân-Asvire) Sığır sürüsü. * Misk kabı. |
SI'VENN | Deve kuşunun erkeği. |
SIYAGAT | Kuyumculuk. |
SIYAH | (Sayha. C.) Bağırmalar, çığlıklar, haykırışlar, feryadlar. |
SIYAH-I MÂTEM | Mâtem feryadları. |
SIYAL | (Sıyâlet) Saldırma, hamle etme, üzerine atılma. |
SIYAM | (Savm. C.) Oruçlar. (Bak: Oruç, Ramazan) |
SIYAN | Elbise saklama yeri, sandık. |
SIYANET | Koruma veya korunma. Himaye veya muhafaza. |
SIYAR | (C.: Sirân-Asvire) Misk kabı. * Sığır sürüsü. |
SIYAS(İ) | (Sıysa. C.) Kaleler, kal'alar. * Köşkler. * Sığınacak yerler. |
SIYDANE | (C.: Saydân) Taş çömlek. |
SIYK | Kesif toz ve fena ter kokusu. |
SIYK | (Sevk. den) Sevk olunan (meâlinde). |
SIYSA | (C.: Sıyâs) Kale. Kal'a. * Sığınacak yer. * Köşk. |
Sİ | f. Otuz. |
SİA | Genişlik, bolluk. * Açlıklık. Zenginlik. |
SİA-İ HÂL | Rahatlık, genişlik, bolluk. |
SİAYET | Dedikodu, gıybet, koğuculuk. |
SİB | f. Elma. |
SİB | Suyun aktığı yer. |
SİB' | Susuzluk. |
SİBA' | Esir etmek. |
SİBA' | Cima. * Kesret-i cima ile iftihar edişmek. * (Sebu. C.) Canavarlar, yırtıcı hayvanlar. |
SİBAB | Sövme, küfretme, şetm. |
SİBAH | Tuzlu ve çorak yerler. |
SİBAHAT | Suda yüzmek. |
SİBAK | (Sebk. den) Bir şeyin öncelik hali. Birisinden ileri geçmek. Bir şeyin geçmişi. * Bağ, bağlantı. |
SİBAK-UL KELÂM | Sözün ilk halindeki bağlantısı, sözün evvelinde geçenden çıkan mânâ. |
SİBAK U SİYAK | Sözün gelişi. Sözün (öncesinin sonraya olan) uygunluğu. |
SİBAR | Cerrahların yara yokladıkları mil. |
SİBB | Tülbent. Baş örtüsü. |
SİBD | (C.: Esbâd) Belâ, zahmet, meşakkat, dahiye. |
SİBKAN | Bitlis veya Van vilâyetleri civarında bir aşiret adıdır. |
SİBT | (C.: Esbât) Kişinin oğlundan ve kızından olan evladı. * Torun. |
SİBT | Palamutla dibağat olunmuş sığır derisi. |
SİCAL | Münavebe. Arab ata sözlerinde: "Harp sicaldir" denir. Yani: Bazan galibiyet ve bazan mağlubiyet ile devam eder. * (Secl. C.) Büyük ve içleri dolu su kovaları. |
SİCCİL | Kumlu çamurun taşlaşmış hâli. Kumlu çamurdan terekküb ve tahaccür etmiş taş. * Ateşte pişerek taş gibi olmuş tuğla. |
SİCCİN | Sert, şiddetli olan şey. * Dâim olan. * Fâsık ve fâcirlerin amel defterlerinin konulduğu yer. * Cehennemde bir vâdi'nin adı. Fâcirlerin ruhunun gittiği yer. |
SİCİL | Resmi vesikaların kaydedildiği kütük denen büyük defter. * Memurların durumu hakkında tutulan dosya. |
SİCİSTAN | Bir cins darı. |
SİCL | Turp. |
SİCLAT | Bir güzel kokulu çiçek. |
SİCM (SİCÂM) | Seyelân etmek, akmak. |
SİCN | (C.: Sücun) Hapis, zindan. |
SİD(E) | (C.: Sidân) Kurt, * Yaşlı keçi. * Arslan. |
SİDA' | Sahrâ, çöl. * Yazı. |
SİDAD | Şişe tıpası. Yarık kapatacak şey. |
SİDDER | Bir oyun adı. |
SİDN | Etli ve gövdeli şişman kimse. |
SİDR | Tenbel kimse. * Bir deniz adı. * (Sidre. C.) Arabistan kirazları. |
SİDRE | Ağaca teşbih edilen, yedinci kat gökte bir makam ismi. |
SİDRE AĞACI | "Arabistan kirazı" denen bir ağaç. |
SİDRET-ÜL MÜNTEHA | Mahlukat ilminin ve amelinin kendisinde nihayet bulup kevn âlemini hududlandıran bir işaret. Yedinci kat gökte olduğu rivayet edilen ve Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ulaştığı en son makam. |
SİF | (C.: Esyâf) Deniz sahili. * Hurma lifi. |
SİF' | Toprak. * Buhmâ otunun dikeninin az olması. |
SİFAD | Hayvanların çiftleşmesi. |
SİFAH | Zina. |
SİFAL | (Sifâle) f. Topraktan yapılmış (çanak, çömlek, testi gibi) şey. * Orak. * Fıstık, ceviz, bâdem kabuğu. |
SİFAL | Değirmen altına döşenen deri. * Değirmen süpürgesi. |
SİFANET | Marangozluk. |
SİFAR | Deveye burunduruk yapılan demir. * Sefer. Islâh, düzeltme. * Misafirlik. |
SİFARE | Habercilik. |
SİFF | Kuru deri. |
SİFLE | Adi, alçak, zelil, terbiyesiz. |
SİFLEKÂM | f. Adi kişilerin işine yarayan. |
SİFLEPERVER | f. Alçak ve âdi kimseleri koruyan ve kullanan. |
SİFR | Yazılmış nesne, mektup. |
SİFSİR | (C.: Sefâsir-Sefâsire) Simsar. Bir şeyi alıp satan. * Zarif, zerâfetli. * Hizmetçi, hâdim. * Tabi, itaat eden, uyan. |
SİGA | Gr: Fiilin tasrifinden (çekiminden) meydana gelen çeşitli şekillerden her biri. Kip. |
SİGA-İ MÜBÂLAĞA | Bir şeyin pek çok, pek büyük, pek ileri olduğunu gösteren kelime hâli. Fiilin mübâlağalı çekimi. Hallâk, Rezzak, Kahhar, Rauf gibi. (Bak: Mübâlağa) |
SİGAL | f. Düşünce, fikir. * Kuruntu, endişe. |
SİGALİŞ | f. Düşünüş, kuruş. |
SİGAR | (Bak: Sıgar) |
SİGAR Ü KİBAR | Küçükler ve büyükler. |
SİH | f. Demir şiş. * Kebap şişi. |
SİHAB | Miskten ve karanfilden yapılan gerdanlık. |
SİHAE | (C.: Sihâ-Eshiye) Nâme bağı. |
SİHAM | (Sehm. C.) Oklar. * Sehimler, hisseler. |
SİHAM-I KAZA | Kaza okları. * Şâir Nefi'nin eserinin ismidir. |
SİHAN | Kalınlık. * İçi boş zarf. * Soba borusu gibi bir şeyin kalınlığı. * Sımsıkı madde. |
SİHLE | İri taneli kum. |
SİHR | (Sihir) Büyü, gözbağıcılık, büyücülük, hilekârlık. * Aldatmak. * Haktan uzaklaşmak. Bâtıl şeyi hak diye göstermek. * Lâtif ve dakik olan şey. Büyü kadar te'siri olan şey. * Şiir ve güzel söz söyleme gibi, insanı meftun eden hüner. (Buna sihr-i helâl da denir)Sebebi gizli olan ince şey. Örf-i şer'îde sihir: Sebebi gizli olmakla hakikatın hilâfına tahayyül olunan, yaldızcılık, şarlatanlık, hilekârlık yolunda cereyan eden herhangi bir şey. Bunda esrarengiz bir surette bâtılı hak, hakkı bâtıl göstermek vardır. Mukayyed olarak memduhu olan ve hakkı izhar için kullanılan lâtif hususâttaki istimali vardır. Buna sihr-i helâl denir. Sebebi herkes için bilinmediğinden hârika telâkki olunur. (E.T.) |
SİHR-İ BEYANÎ | Beyanın büyü gibi olan tesiri. (Hadis-i Şerife telmih var.) |
SİHİR-ÂMİZ | f. Sihir gibi tesir eden, büyüleyici. |
SİHİRBÂZ | Büyü yapan, büyücü. Sâhir, neffase. |
SİKA | (C.: Sikat) (Vüsuk. dan) İnanç, güven, itimad, emniyet. * Güvenilir ve inanılır kimse. |
SİKA' | (C.: Eskiye-Eskıyât-Esâk-Esâki) Su kurbağası. |
SİKA' | Devenin burnuna bağladıkları nesne. * Kadınların örtündükleri peçe. |
SİKA | (C.: Sıyak) Yel, rüzgar, riyh. * Ses. |
SİKA' | Sakaların içine su doldurdukları köseleden yapılmış kap, kırba. |
SİKAB | Su çeken. Su çekici. |
SİKAF | Rende. * Süngü ağacını düzeltecek ağaç. |
SİKAL | Ağır olan, ağır şeyler. (Bak: Sekal) |
SİKALİŞ | (Bak: Sigâliş) |
SİKAT | (Sika. C.) İnanılır kimseler. İtimad edilen, kendilerine güvenilen kimseler. |
SİKAYE | Su içilen kap. Maşraba. * İçme suyunun toplanması için yapılan yer. |
SİKAYET | Birine içecek su verme. |
SİKBAC | Ekşi aş. |
SİKEC | Başı kızıl olan zehirli bir yılan. |
SİKEK | (Sikke. C.) Sikkeler. |
SİKKE | Damga. Nereye ve kime ait olduğunun bilinmesi için konulan işaret, mühür. Umumi damga. * Dirhem. * Para üstüne vurulan damga. * Düz, doğru yol. * Mevlevilerin keçe külâhlarının ismi. * Basılmış madeni para. |
SİKKE-İ EHADİYET | Her şeyin bir elden çıktığını gösteren damga, işaret. (Bak: Ehadiyyet) |
SİKKEHANE | f. Para basılan yer. |
SİKKEZEN | f. Madeni para basan. |
SİKKÎN | Bıçak. |
SİKKÎR | Devamlı sarhoş kimse. |
SİKR | Rüzgârın eserken dinmesi. |
SİKSAK | Hamâkat, ahmaklık. |
SİL' | (c.: Eslâ) Dağ yarığı. |
SİL'A | Bedende olan ur. * Ticaret malı. * Sülük. |
SİLA' | Arınmış, temizlenmiş nesne. |
Sİ'LA' | (C.: Seâli) Helâk. * Cin sâhirleri. |
SİLAB | (C.: Sülüb) Kara mâtem donu. |
SİLAHDAR | Tar: Sarayın ileri gelen erkânından birinin ünvanıdır. "Silahdar-ı şehriyarî" de denilirse de mâruf olan "Silahdar Ağa"dır. |
SİLAHENDAZ | Silah atan. * Tüfekli piyade neferi, harp gemilerinde gemicilik ile mükellef olmayıp silah taşıyan bahriye askerleri. |
SİLAHHANE | f. Askerî depo. Silahların saklandığı yer. |
SİLAHŞÖR | Silahları karıştırıcı, silahlarla oynayıp uğraşıcı. * Eski zamanda bir sınıf silahlı asker, hususiyle muhtelif silahları kullanmakta fevkalâde meleke ve maharet ile mümtaz olup, maiyyette istihdam olunanlara verilen addı. Yeniçeri Ocağı zâbitlerinin bir takımı hakkında da kullanılır bir tabirdi. Padişahın maiyyetinde muhafız olarak kullanılanlara da bu ad verilirdi. |
SİLAL | (Selle. C.) Sepetler, seleler. |
SİLİ | f. Tokat. Şamar. |
SİLİF | Bacanak. |
SİLİZEN | f. Tokat vuran, şamar atan, döven. |
SİLAK | Diş dibinde olan kabarcıklar. * Belâgatla okuyan hatip. |
SİLAM | Hamd, şükür. * Taş. * Su. |
SİLAN | Sapına girmiş olan kılıç ve bıçak ucu. |
SİLB (SELEBE) | (C.: Silebe) Dişleri kütelmiş ve kuyruğu dökülmüş yaşlı deve. |
SİLFED | Ahmak kimse. * Kurt. |
SİLHEM | Bir kimsenin cisminde değişiklik olması. |
SİLK | Dizi, sıra. * Yol, tarik. * İplik, hayt. |
SİLK(A) | Çöğenler adı verilen havuç. * Pancar. * Kurt, zi'b. * Şerli, ahlâksız kadın. |
SİLKA' | Arkası üstüne yatmak. |
SİLL | Bir çıban. * Sırtmadan zayıflamak. Erime. * Verem. |
SİLLE | f. Tokat. Şamar. |
SİLM | Barışmak, sulh, barışıklık. * İtaat. İslâm, müslim olmak. |
SİLSİL | Kapı halkası. |
SİLSİLE | Birbirine bağlanan, bir sıra meydana getiren şey. Zincir. Zincir gibi birbirine ekli ve bitişik olan. * Soy, sop. * Sıradağ. * Seri. Dizi. * Ard arda gelen şeylerin meydana getirdiği sıra. |
SİLSİLE-İ CİBAL | Dağ silsilesi. Sıra dağlar. |
SİLSİLE-NAME | f. Meşhur ve mühim kimselerin soyunu, silsilesini gösteren cetvel. |
SİLV | Gamdan, tasadan ve aşktan hâli olmak. |
SİM | f. Gümüş. Gümüş para. * Gümüşten. Sırmadan. |
SİM Ü ZER | Gümüş ve altın. |
SİMA | Yüz, çehre. Beniz. * Eser, alâmet. |
SİMA' | Dinlemek, kulak vermek. İşitmek. * Çalgı dinlemek. * Herkesin işitmesi istenilen güzel zikir ve sözler. * Mevlevilerin ve sair dervişlerin "ney" veya "def" ile berâber ilâhi okuyarak raksları ve nağme terennüm etmeleri, dönmeleri. (Bak: Semâ') |
SİMAD | Az su. |
SİMAH | (Bak: Sımah) |
SİMAK | (Semek. C.) Balıklar. * Parlak yıldız. * İki parlak yıldızdan birisi. * Bir şeyi yükseltip kaldıracak âlet. |
SİMAL | Medet etmek. * Medetçi, yardımcı ve mutemed kişi. |
SİMAM | (Semm. C.) Zehirler. |
SİMAN | (Semin. C.) Semizler, besililer, yağlılar. |
SİMAR | (Semere. C.) Meyveler, yemişler. * Mc: Faydalar. |
SİMAT | (C.: Sümut) Sofra. Yemek masası. * Yemek. * Ziyâfet. |
SİMAT | Damga, iz. Nişan, alâmet. |
SİMATOĞRAF | (Bak: Sinematoğraf) |
SİMAVÎ | Çehreye ait, yüz şekline dair. * Simavlı. |
SİME | (C.: Simât) Damga, alâmet, nişan. |
SİMEN | Semizlik, yağlılık, besililik. (Bak: Semen) |
SİMENDUD | (Sim-endud) f. Gümüş kaplı. Gümüş yaldızlı. |
SİMER (SEMER) | (C.: Esmâr) Kıssa, hikâye. * Akşamdan sonra olan. |
SİMİN | f. Gümüşten. * Gümüş gibi, gümüşe benzer. |
SİMİN-TEN | f. Gümüş tenli. Gümüş gibi beyaz ve parlak vücutlu. |
SİMK | Yüce olmak, yükselmek. |
SİMM (SEMM-SÜMM) | (C.: Simâm-Sümum) Küçük dar delik. * İğne deliği. * Ağu, zehir. *Kast. * Düzeltme, ıslah. * Set. |
SİMMÎ | (C.: Esmiyâ) Adaş, isimleri aynı olan kişilerin herbiri. |
SİMN | (Simâne) : Semizlik, yağlılık, besililik, şişmanlık. |
SİMSAR | (C.: Semâsire) Komisyoncu, tellâl, aracı. |
SİMSİM | Susam. |
SİMT | (C.: Sümut) Boncuk veya inci dizilmiş iplik. |
SİM-TEN | f. Gümüş tenli. |
SİMURGA | Kanatlı ve çok büyük hayvan olup eski devirlerde yaşadığı rivâyet edilir. (Bak: Anka) |
SİMYA | (Fr: Alşimi) Kim: Adi madenleri altın madenine çevirmek gayesini güden bir çalışma. Bu çalışma bir takım maddelerin bulunmasına sebep olduğu için kimya ilminin ilerlemesine hizmeti dokunmuştur. |
SİMYA | Nişan, işâret, alâmet. |
SİMYAN | (Simân) (Süryanice) Hak. |
SÎN | Çin. * Kirli olan ve kokan deve yünü. |
SİNA | Musâ Peygamberin (A.S.) Allah (C.C.) kelâmına nâil olduğu, Süveyş ile Akabe Körfezi arasındaki bir yer ve bir dağ ismi. Cebel-i Musa veya Tur-u Sinâ da denir. * İbn-i Sinâ'nın ceddinin ismi. (Bak: İbn-i Sinâ) |
SİNA' | Deve ayağına bağladıkları ip. |
SİNA | İki kere iâde olunan nesne. |
SİNAD | Muhkem, dayanıklı, kuvvetli dişi deve. * Yüce. * Yüce yer, yüksek yer. |
SİNAN | (C.: Esinne) Mızrak, süngü. |
SİNAN-İ ÜMMİ | (Vefatı: Hi: 1075) Halveti Tarikatı Yiğitbaşı kolu ileri gelenlerinden olup Kutb-ül Meâni adında Türkçe mensur bir eseri ile matbu ve müretteb bir divanı vardır. Muhammed Sinan-ı Ümmi, Konya vilâyeti dahilinde Elmalı'dan olup orada dâr-ı bekaya hicret etmiştir. (R. Aleyh) (Osmanlı Müellifleri sh: 187) |
SİNAYE | Yünden ve kıldan yapılan ip. |
SİNDAN | Örs. |
SİNDİBAN | Pelit ağacı. |
SİNE | Uyuklama, uykuya dalma başlangıcı. Uyku ile uyanıklık arası. (O anda insan, sesi duyduğu halde anlamaz.) |
SİNE | An. Bir lahzacık. * İki ağızlı balta. |
SİNE | f. Göğüs. Sadır. Kalb. |
SİNE-BEND | f. Göğüs bağı, sütyen. |
SİNE-ÇÂK | Göğsü, yüreği yaralı. |
SİNE-GÂH | f. Göğüs. |
SİNEMATOĞRAF | Fr. Hareket yazmak demek olup kısaltılmış şekliyle sinema demektir. |
SİNEPÜRYAN | (Sinebiryan) Kalbi yanmış, sinebiryan olmuş, çok hasret çekmiş. |
SİNESAF | f. Sarılıp kucaklaşmış. |
SİNESUZ | f. Yürek yakan. |
SİNET | Uyuklamak. |
SİNH | (C.: Esnâh) Her nesnenin aslı ve kökü. |
SİNH | (C.: Esnâh-Sünuh) Diş çukuru, diş yuvası. |
SİNİ | f. Büyük tepsi, sini. |
SİNİMMAR | Ay, kamer. * Gece uyumayan erkek. * Harami. * Tar: Rum milletinden bir üstâdın adıdır. Numan bin Münzir için Hira'da bir köşk yapmıştı. Bunun bir eşini daha kimseye yapmasın diye Numan bin Münzir o köşkün üstünden attırıp öldürdü. (Ahter-i Kebir'den) |
SİNİN | (Sene. C.) Sünun. Seneler. * Sina Dağı. |
SİNİN-İ SÂLİFE | Geçen yıllar. |
SİNN | (C.: Esnân) Yaş. Yaşanmış olan zaman. * Diş. * Medine'de bir dağın ismi. * Yaban öküzü. |
SİNN-İ İYAS | (Sinn-i ye's) Kadınların "âdet görmekten" kesildiği yaş. En çok 55 yaşına kadar veya daha evvel âdet görmekten kesilmesi zamanı ki; bundan sonra çocukları olmaz. Böyle bir kadına âyis denir. |
SİNN-İ TEKLİF | Erginlik, büluğ çağı. Bir kimsenin aklı başına geldiği; haramı helâli ayırt edebildiği, kadınlık veya erkeklik hâlini bildiği, ergin hâle geldiği yaşı. (Ortalama 12-15 kabul edilir.) |
SİNN-İ TEMYİZ | Hak ile bâtılı farketme yaşı. |
SİNN | Ot kurutmak. |
SİNNE | (C.: Sinen) Kalem başı. * Sapan demiri. |
SİNNEN | Yaşça, yaş bakımından. |
SİNSİN | (C.: senâsin) İyeği kemiklerinin arka tarafının ucu. |
SİNTAH | Büyük karınlı kuvvetli deve. |
SİNTEL | Kısa boylu. |
SİNY | (C.: Esnâ) Her nesnenin büklümü. * Dağın kısıkdar yeri. * Orta, vasat. |
SİNNEVR | (C.: Senânir) Kedi. |
SİNYAL | Fr. Kararlaştırılmış bir haberi verme işareti. İşaret. |
SİPAH | (C.: Sipâhan) Asker, leşker, nefer. * Ordu. |
SİPAHDAR | f. En büyük asker, serasker. |
SİPAHİ | Ask: Osmanlı askerlik teşkilâtında "Timar" namiyle öşür ve rüsumunu aldıkları araziye mukabil, harp zamanlarında kendi hayvanları ve kanunen götürmeğe mecbur oldukları silâhlı askerlerle birlikte sefere iştirak eden bir sınıf süvari askeri. Bunlar akıncılık, çapulculuk ve karakol hizmetlerini ifa ederler ve düşman karşısında piyadelerin muhafazasını te'min ettikleri gibi, icabında hücum işlerini de yaparlardı. |
SİPAHSALAR | f. Askerlerin en büyüğü. Serasker. |
SİPAR | f. Veren, fedâ eden. |
SİPARE | (Si-pâre) f. Kur'an-ı Kerimin herbir cüz'ü. * Küçük kitap, mecmua. * Otuz cüz. |
SİPARİŞ | f. Ismarlamak, ısmarlayış. |
SİPAS | f. Şükretme, dua etme. |
SİPAS-DÂR | f. Hamdeden, şükreden. |
SİPEH | f. Asker, leşker. * Ordu. |
SİPEH-BÜD | f. Başbuğ, başkomutan, başkumandan. |
SİPEH-KEŞ | f. Başkumandan, başbuğ. |
SİPENC | f. Konaklama yeri, misafirhane, otel. * Dünya. * Misafir. |
SİPER | f. Arkasına saklanılacak şey. Koruyan. * Mânia. Sığınak veya set arkası, duvar altı gibi kuytu yerler. * Okun, giderken kabzayı zedelememesi için sol elin üzerine konulan âlet. * Muharebede askerin kurşun ve gülleden korunması için toprak kazılarak açılan ve ön tarafına, çıkan topraklar yığılmak suretiyle vücuda getirilen korunma yerleri. * Kalelerin üstünde ok ve kurşun atmağa mahsus mazgallar yanında duracak askerlerin korunmaları için insan boyunda olan ve uzaktan diş diş görünen arkalıklı duvar parçalarına verilen addır. |
SİPER-İ SÂİKA | Yıldırımdan korunmak için gemilerle, minarelere ve büyük binalara konan âlet. Paratoner.Gemilerde direklerin şapkalarına konulur ve üzerlerine, bir ucu denize kadar sarkıtılmış bakır tel bağlanır. Direkleriyle teknesi ağaç olmayan gemilerde tel yoktur. Telin gördüğü nakil hizmetini geminin demir kısmı yapar. Minarelerle büyük binaların en yüksek noktalarına konularak sarkıtılan bakır tel, toprağa gömülüdür. |
SİR | f. Tok, kanmış, doymuş. * Sarımsak. |
SİR | Yarık. Delik. * Balık yahnisi. |
SİRA' | Hızla gitmek, acele etmek. |
SİR-AB | f. Suya kanma. Suya tok olmak. * Sulu. * Körpe, tâze. |
SİRAC | Işık. Lâmba. Fener. Mum. Kandil. * Şevk veren şey. * Güneş ve ay mânâsına veya Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) "Nur saçan" meâlinde verilen bir isimdir.(Hem o Bürhan-ı Hak ve Sirac-ı Hakikat öyle bir din ve şeriat göstermiştir ki, iki cihanın saadetini te'min edecek desatiri câmi'dir. M.) |
SİRAC-I RÂH-I HİDÂYET | Hidayet yolunun ışığı. |
SİRAC-ÜN NUR | Nurun lâmbası. * Risale-i Nur Külliyatından bir mecmuanın adı. |
SİRAC-ÜS SÜRC | Lâmbaların lâmbası. En parlak nur. En parlak ışıklı eser. |
SİRAD | Gön, sahtiyan. |
SİRAN | (Sur. C.) Kaleler, kal'alar, hisarlar. |
SİRAR | (C.: Esirre) Sürur, sevinç. * Sırayla konuşmak. * Ay sonu. |
SİRAYET | Yayılmak, bulaşmak, geçmek. |
SİRB | (C.: Esrâb) Çekirge ve balık yumurtası. * Sığır sürüsü. |
SİRBAL | (C.: Serâbil) Gömlek, kamis. |
SİRCİN | Kurumuş davar tersi. |
SİRDAB | (C.: Seradib) Yer altında su soğutacak yer. |
SİRE | (C.: Sıyer) Koyun ağılı. |
SİRET | Bir kimsenin içi, hâli, hareketi, ahlâkı. * İnsanın tutmuş olduğu mânevi yol. |
SİRET-İ HASENE | Güzel ve iyi ahlâk. |
SİRET-ÜN NEBİ | Siyer-i Nebi veya Siret-i Nebi de denir. (Bak: İlm-i hadis, Siyer-i Nebi) |
SİR'ET | Nefis. * Koyun. * Geyik. * Kadınlar. |
SİRHAN | (C.: Serâhin) Vahşi hayvanlardan olan kurt. |
SİRİŞK | f. Göz yaşı. * Ateş şeraresi. |
SİRİŞT | f. Yaradılış, hilkat, huy, tabiat. |
SİRİŞTE | f. Yoğrulmuş, karıştırılmış. |
SİRKAT | (Serkat) Çalma. Hırsızlık. |
SİRKE-FURUŞ | f. Sirkeci, sirke satan kimse. * Mc: Ekşimiş yüzlü kişi. |
SİRKİN | Kuru davar tersi. |
SİRR | (C.: Esrar-Esirre) El ayasında ve alında olan hatlar. * Gizli nesne. * Cima etmek. * Zikir. * Hâlis. * En iyi, en faziletli. |
SİRVAL | (c.: Serâvil) şalvar. |
SİRVE | (C.: Sirâ) Küçük ok. * Çekirge yumurtası. |
SİSA | (C.: Sıyas-Sıyasâ) Köşk. * Kale. * Sığınacak yer. * Çulha mekiği. * Horoz mahmuzu. * Sığır boynuzu. |
SİSA' | (C.: Seyâsi) Davar arkası. * Omuz başı. |
SİSMOĞRAF | Fr: Zelzelenin yerini, saatini, yön ve hızını kaydeden âlet. |
SİSTEM | Fr. Bir bütün meydana getirecek şekilde, karşılıklı olarak birbirine bağlı unsurların hepsi. * İlimde bir bütün meydana getirecek esasların hepsi. * Bir nizâm dâiresinde çalışan takım. * Proğramlı çalışmak. * Manzume. |
SÎT | Çatırtı, patırtı, gürültü. * Ün, şöhret, nam. |
SİTA' | Deve boynunda uzunluğuna olan alâmet. * Ev direği. |
SİTAD | f. Alma, alış. |
SİTAM | Kılıcın ağızı. |
SİTAN | (-istan) f. Mekân adı yapmağa yarayan ek. Meselâ: Gül-sitan $ : (Gül-istan) Gül bahçesi, güllük. |
SİTAN | f. Alan, alıcı. Can-sitan $ : Can alan. |
SİTARE | (Setr. den) (C.: Setâir) Örtünülecek, perdelenecek şey. |
SİTARE | f. Yıldız, kevkeb. |
SİTARE-İ RAHŞÂN | Parlak yıldız. |
SİTARE-GÂN | Yıldızlar. |
SİTAYİŞ | f. Övme, medhetme. Medih. |
SİTAYİŞ-KÂR | f. Medheden, öven. |
SİTAYİŞ-KÂRÂNE | Överek, medhetmek suretiyle. |
SİTEBR | f. Kalın, kaba, yoğun. |
SİTEM | f. Haksızlık, zulüm. * Nâzikâne çıkışma. * Eziyet, cefa. |
SİTEM-ÂMİZ | f. Hâin. İnsafsız, haksız. |
SİTEM-DİDE | (C.: Sitemdidegân) Zulme uğramış, haksızlık görmüş. |
SİTEM-KÂR | (C.: Sitemkârân) f. Haksızlık ve zulüm yapan. Zâlim. |
SİTEM-KEŞ | f. Zulme ve haksızlığa uğrayan. Zulüm çeken. Mazlum. |
SİTEM-RESİDE | f. Siteme uğramış, zulme uğramış. Zulüm çekmiş. |
SİTİZ | (Sitize) f. Kavga, cidal, çekişme. |
SİTİZE-CU | f. Kavgacı. |
SİTİZE-KÂR | f. Kavgacı. |
SİTR | (C.: Estâr) Örtü. * Perde. |
SİTT | Hanım. (Aslı seyyidet iken muharref ve âmi arapçada sitt ve sitte olarak kullanılır.) |
SİTTE | Altı. (6) Altılık. |
SİTTE-İ SEVR | Güneş'in Sevr burcunda bulunduğu Nisan ayında fırtınalariyle meşhur olan altı gün. |
SİTTÎN | (Sittûn) Altmış. 60 |
SÎV | f. Elma. |
SİVA | Başka, gayrı, diğer. Kasd. (Bak: Mâsiva) |
SİVAD | Gizli söz, sır. |
SİVAK | (C.: Süvük) Misvak. * Dişini yıkamak. |
SİVAR | (C.: Esvire - Esâvir-Suur) Bilezik. |
SİVAR-I ZERRİN | Altun bilezik. |
SİVCAR | Tazı ve köpeğin boynuna halka geçirmek. Tasma takmak. |
SİVİL | Fr. Asker olmayan. * Başı bozuk. * Mülkî. * Tebdil-i kıyafetle gezen polis. * Medeni. |
SİYA' | Samanlı balçık. |
SİYAB | (Sevb. C.) Elbiseler, giyecek şeyler. |
SİYABE | Kızlığın bozulması, bekâretin zâil olması. |
SİYAC | Dikenli duvar. |
SİYADET | Seyyidlik. (Bak: Seyyid) |
SİYAFET | Kılıççılık sanatı. |
SİYAH | f. Kara, esved. * Zenci. |
SİYAHA | Suyun akması. * Oruç tutmak. |
SİYAHAT | (Seyyehân - Siyâh - Süyuh) İbret, terehhüb ve ibadet için yer yüzünde gezip yürümek. (Dervişlerin seyahatı bundandır.) |
SİYAHBAHT | f. Tâlihsiz, kara bahtlı. |
SİYAHÇERDE | f. Esmer, karayağız olan. |
SİYAHFAM | f. Siyah renkli. |
SİYAHÎ | f. Siyahla alâkalı. * Zenci. * Siyahlık, karalık. |
SİYAHKÂR | (C.: Siyâhkârân) f. Günah işlemiş, suçlu. |
SİYAHKEDE | f. Kapkara yer. |
SİYAHLİKA | f. Kara yüzlü. |
SİYAHPUŞ | f. Siyahlar giymiş. Karalar giymiş. * Mâtemli, yaslı. |
SİYAHRUZ | f. Tâlihsiz, şanssız, bahtsız. |
SİYAK | Söz gelişi, ifade tarzı. * Üslub, tarz, yol. * Sürmek, sevk. * Ruhun çıkması. |
SİYAK-I KELÂM | Sözün gelişi, sevkediliş. |
SİYAK VE SİBAKA MÜLÂYEMET | Sözün evveline güzel bir netice, sonrasına iyi bir başlangıç olması. |
SİYAKAT | Binek hayvanını arkasından sürme. |
SİYAM | Oruç. (Bak: Sıyam) |
SİYANET | Koruma, muhafaza, hıfz. |
SİYASET | Memleket idare etme san'atı. Devlet idare tarzı. * Dünya ve âhirette necatlarına sebeb olacak bir yola, insanları irşad ile beşeriyetin salâhına çalışmak. * Diplomatlık. Politika. * Seyislik, at idare işleriyle uğraşma. (Bak: Hilafet) |
SİYASETEN | Siyaset bakımından, siyasî bakımdan. |
SİYASÎ | Siyaset icabı olan. * Siyaset adamı. * Politik. |
SİYASİYYUN | Politikacılar, siyasetçiler. Devlet idaresine çalışanlar. |
SİYAT | (Savt. C.) Kırbaçlar, kamçılar. |
SİYE | Koyun yatağı. |
SİYER | (Siret. C.) Tarzlar, gidişler, yollar. |
SİYER-İ ENBİYA | Peygamberlerin (Aleyhimüsselâm) hayatlarından ve onların ahlâkından bahseden kitap. |
SİYER-İ NEBİ | Mevzuu Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) hayatı, ahlâkı ve yaşayışı olan, O'nun gaye ve cihanı irşad eden mesleğinden bahseden kitap.(Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ahvâl ve evsâfı, Siyer ve Tarih suretiyle beyan edilmiş. Fakat o evsaf ve ahvâl-i galibi, beşeriyetine bakar. Halbuki o Zât-ı Mübarek'in şahs-ı manevîsi ve mahiyet-i kudsiyesi o derece yüksek ve nuranidir ki; Siyer ve Tarih'te beyan olunan evsaf, o bâlâ kamete uygun gelmiyor, o yüksek kıymete muvâfık düşmüyor. Çünki: $ sırrınca: Hergün, hattâ şimdi de, bütün ümmetinin ibadetleri kadar bir azim ibadet sahife-i kemalâtına ilâve oluyor. Nihayetsiz rahmet-i İlâhiyeye, nihayetsiz bir surette, nihayetsiz bir istidat ile mazhar olduğu gibi, her gün hadsiz ümmetinin hadsiz duasına mazhar oluyor. Ve şu kâinatın neticesi ve en mükemmel meyvesi ve Hâlik-ı Kâinat'ın tercümanı ve sevgilisi olan o Zât-ı Mübarek'in tamam-ı mahiyeti ve hakikat-ı kemalâtı, Siyer ve Tarih'e geçen beşeri ahval ve etvâra sığışmaz. Meselâ: Hazret-i Cebrâil ve Mikâil, iki muhafız yâver hükmünde Gazve-i Bedir'de yanında bulunan bir Zât-ı Mübarek; çarşı içinde, bedevi bir arabla at mübâyaasında münâzaa etmek, bir tek şâhid olan Huzeyfe'yi şahid göstermekle görünen etvârı içinde sığışmaz.İşte yanlış gitmemek için; her vakit mahiyet-i beşeriyeti itibariyle işitilen evsaf-ı âdiye içinde başını kaldırıp, hakiki mahiyetine ve mertebe-i Risalette durmuş nurani şahsiyet-i maneviyesine bakmak lâzımdır. Yoksa, ya hürmetsizlik eder veya şüpheye düşer. M.) |
SİYER-İ SENİYYE | Yüksek ahlâk ve yüksek vasıflar. Hazret-i Peygamberin (A.S.M.) yüksek ahlâk ve vasıflarına dair yazılan kitab. |
SİYERA' | İbrişimle karışık alaca bez. |
SİYONİST | (Kudüs'ün eski adı olan Sion. dan) Filistin'de bağımsız bir Yahudi devleti kurmak isteyen. Yahudi fikrinin taraftarı. Bir şeyi Yahudilerin gaye ve menfaatına göre değerlendiren. Yahudilik. * Yahudi dinine giren. |
SİYY | Arz-ı Arabdan bir yer. * Çöl, sahra. * Benzer, misil. |
SİYYAN | (Siyy. C.) Birbirine denk ve eşit. Müsavi. |
SİYYANEN | Birbirine denk ve eşit olarak. Müsavi bir tarzda. |
SİYYE | Yay başı. |
SKOLASTİK | Lât. Kurun-u vustâda (Orta çağlarda) Hristiyan âleminde, papazların dinî görüşüne ve onların baskısı altındaki dinî fikirlerine göre yapılan tedrisat usulü. |
SLOGAN | ing. Kısa ve te'sirli propaganda sözü. |
SOFESTAÎ | (Sevfestâi) Kâinatın yaratıcısını, Cenab-ı Hakkı kabul etmemek için herşeyi inkâr eden. Müsbet veya menfi hiç bir hükme varmayan, daima şüphe içinde kalmayı esas alan felsefi bir doktrinin (Septisizm) mensubu. Septik. Alemde hakikat namına hiç bir şey tanımayan ve hakikatı araştırmaktan sarf-ı nazar ederek zevk ü safa, şiir ve edebiyatla eğlenen safsatacılar. (Bak: Sofizm)(..O Vahid-i Ehad'i kabul etmeyen ya nihayetsiz ilâhları kabul edecek veyahut ahmak sofestâi gibi hem kendini, hem kâinatın vücudunu inkâr edecek. M.) |
SOFİ | Ehl-i tasavvuf. Riyazet ve nefisle mücahede ile hakikate ermeğe çalışan. Tarikata mensub, mânevi kemâlât için çalışan. * Yanıltıcı, safsatacı. (Bak: İşrakiyyun) |
SOFİZM | Fr. Fls: Sofestaiye. Safsatacılık. Alemde hakikat olarak hiç bir şey tanımayan ve hakikatı araştırmaktan sarf-ı nazar ederek zevk ü safâ ve şiir gibi şeylerle eğlenmeği tercih eden bâtıl bir meslek. İnâdiye, indiye ve Lâedriye "Septizm" adlarıyla üç kısma ayrılırlar. (Mesail-i İlm-i Kelâm'dan) |
SOHBET | Konuşma, sevdiği kimselerle yapılan toplantı. * Birlikte oturup tatlı tatlı hakikat üzerine konuşmak.(Sohbet-i Nebeviye öyle bir iksirdir ki; bir dakikada ona mazhar bir zât, senelerle seyr ü süluka mukabil hakikatın envarına mazhar olur. Çünkü sohbette insibağ ve in'ikâs vardır. Malumdur ki; in'ikâs ve tebaiyyetle o nur-u âzam-ı Nübüvvetle beraber en azim mertebeye çıkabilir.Nasılki, bir sultanın hizmetkârı ve onun tebaiyyeti ile, öyle bir mevkiye çıkar ki, bir şah çıkamaz. İşte şu sırdandır ki, en büyük veliler sahabe derecesine çıkamıyorlar. Hattâ Celâleddin-i Süyuti gibi, uyanık iken, çok def'a sohbet-i nebeviyeye mazhar olan veliler, Resul-i Ekrem (A.S.M.) ile yakazaten görüşseler ve şu âlemde sohbetine müşerref olsalar, yine sahabeye yetişemiyorlar. Çünki: Sahabelerin sohbeti, Nübüvvet-i Ahmediye (A.S.M.) nuriyle, yâni Nebi olarak onunla sohbet ediyorlar. Evliyâlar ise vefat-ı Nebeviden sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı görmeleri, velâyet-i Ahmediye (A.S.M.) nuriyle sohbettir. Demek Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın, onların nazarlarına temessül ve tezahür etmesi, velâyet-i Ahmediye (A.S.M.) cihetindedir; Nübüvvet itibariyle değil. Mâdem öyledir; nübüvvet derecesi, velâyet derecesinden ne kadar yüksek ise, o iki sohbet de o derece tefavüt etmek lâzım gelir.Sohbet-i Nebeviye ne derece bir iksir-i nurâni olduğu bununla anlaşılır ki: Bir bedevi adam; kızını sağ olarak defnedecek bir kasavet-i vahşiyânede bulunduğu halde gelip, bir saat sohbet-i Nebeviyeye müşerref olur, daha karıncaya ayağını basamaz derecede bir şefkat-i rahimaneyi kesbederdi. Hem câhil, vahşi bir adam, bir gün sohbet-i Nebeviyeye mazhar olur; sonra Çin ve Hind gibi memleketlere giderdi. Mütemeddin kavimlere muallim-i hakaik ve rehber-i kemâlât olurdu. S.) |
SOHBET-İ İHVAN | Din kardeşleri ile faydalı hakikatlar üzerine sohbet etmek.Resül-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm buyurmuştur ki: Üç şey müstesna, dünyada rahat yoktur:1- Tilâvet-i Kur'an2- Münacat-ı Rahman3- Sohbet-i İhvan. |
SOKRAT | Eski bir Yunan Feylesofu. (M.Ö. 470-400) Vahdaniyete ve ruhun bakiliğine inanmış ve bu fikrini yaymağa çalışmış. "Dünyada yalnız bir şey öğrenebildim, o da hiç bir şey bilmediğimdir." sözü meşhurdur. Devrinin inanışına zıd fikirlerinden dolayı mahkemece kendisine idam kararı verilmiş, baldıran otunun zehirini içirmek suretiyle idam edilmiş. Sonra Eflâtun, Sokrat'ın fikirlerini müdafaa etmiştir. |
SOLCU | (Bak: Ashab-ı Şimal) |
SORGUÇ | Başa takılan tuğ. * Bazı kuşların tepelerinde bulunan tüyden süs. |
SOSYAL | Fr. İçtimaî. Cemiyete ait. |
SOSYALİST | Fr. Sosyalizm taraftarı olan. |
SOSYALİZM | Fr. İktisadî teşebbüsleri ve teşekkülleri devlete vermek isteyen görüş. İştirakiyecilik. Güya, herkese müsavi mal verme esasını idare sisteminde yerleştirmeyi ve mal birliğini iddia eden ve insan fıtratına zıt olarak hürriyetleri daraltıcı ve din aleyhdarı bir sistem. Serserilere, zenginlerin mallarını mübah edip isyâna sevkeden ve ehl-i nâmusun ahlâkını yıkarak fuhşiyatı teşvik eden bir bâtıl anlayış. (Sosyalizm nazariyesinin nâşirleri komünistlerdir.) (Bak: İktisad, Kapitalizm, Komünizm)(Tabaka-i avâmın intibahiyle ve galebesiyle tezahür eden tam sosyalizm ve bolşevizm düsturları, bizim daha ziyade işimize yaradığı için, o sosyalizm düsturlarını kabul ettiğimiz halde, senin vaziyetin bize ağır geliyor. Prensiplerimize muhalif düşüyor. Onun için sana verdiğimiz sıkıntıdan şekvâya ve küsmeye hakkın yoktur?Elcevap: Hayat-ı içtimâiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata muvâfık hareket etmezse; hayırlı işlerde ve terakkide muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrip hesabına geçer. Mâdem kanun-u fıtrata tatbik-i harekete mecburiyet var; elbette fıtrat-i beşeriyeyi değiştirmek ve nev-i beşerin hilkatındaki hikmet-i esasiyeyi kaldırmakla, mutlak müsavat kanunu tatbik edilebilir. Evet, ben, neseben ve hayatça avam tabakasındanım. Ve meşreben ve fikren, "müsâvât-ı hukuk" mesleğini kabul edenlerdenim. Ve şefkaten ve İslâmiyetten gelen sırr-ı adalet ile, burjuva denilen tabaka-i havassın istibdat ve tahakkümlerine karşı eskidenberi muhalefetle çalışanlardanım. Onun için bütün kuvvetimle adalet-i tâmme lehinde zulüm ve tagallübün ve tahakküm ve istibdadın aleyhindeyim.Fakat nev-i beşerin fıtratı ve sırr-ı hikmeti, müsâvât-ı mutlaka kanununa zıddır. Çünki Fâtır-ı Hakim, kemal-i kudret ve hikmetini göstermek için az bir şeyden çok mahsulât aldırır ve bir sahifede çok kitabları yazdırır ve birşey ile çok vazifeleri yaptırdığı gibi, beşer nev'i ile de binler nev'in vazifelerini gördürür.İşte o sırr-ı azimdendir ki: Cenab-ı Hak, insan nev'ini binler nevileri sünbül verecek ve hayvanatın sair binler nevileri kadar tabakat gösterecek bir fıtratta yaratmıştır. Sair hayvanat gibi kuvâlarına, lâtifelerine, duygularına had konulmamış; serbest bırakıp hadsiz makamatta gezecek istidat verdiğinden, bir nevi iken binler nevi hükmüne geçtiği içindir ki, Arzın halifesi ve kâinatın neticesi ve zihayatın sultanı hükmüne geçmiştir.İşte nev-i insanın tenevvüünün en mühim mâyesi ve zenbereği; müsabaka ile hakiki imanlı fazilettir. Fazileti kaldırmak, mahiyet-i beşeriyenin tebdiliyle, aklın söndürülmesiyle, kalbin öldürülmesiyle, ruhun mahvedilmesiyle olabilir. L.) |
SOSYOLOĞ | Fr. İçtimaî bilgilerle uğraşan, toplu insan yaşayışı ve onların idare işlerinde bilgi sahibi olmaya çalışan. İçtimaiyatçı. |
SÖMESTR | Fr. Okullarda bir ders yılının ayrıldığı iki dönemin herbiri. |
SPİKER | ing. Konuşmacı. Radyo programlarını takdim eden, haber bültenlerini okuyan kişi. |
SPİRİTUALİZM | Fr. Fls: Ruh gibi maddî olmayan varlıkları kabul eden görüş ve düşünüş. Ruhiyatçılık. |
STAJ | Fr. Mesleki bilgisini artırmak maksadıyla başka birinin nezareti altında yapılan çalışma. |
STAJYER | Fr. Staj yapan kimse. |
STRATEJİ | yun. Askeri sevk ve idare ilmi, sevk-ul-ceyş. |
STRATOSFER | Fr. Atmosferin ortalama 30 km. kalınlığındaki ikinci tabakası. |
SU(Y) | f. Cihet, yön, taraf. Semt. Yan. |
SU' | Kötülük. * İyi olmayan. Kötü, fena. |
SU-İ AHLÂK | Ahlâk kötülüğü. Allah'ın, peygamberin râzı olmayacağı işleri yapanın ahlâkı. |
SU-İ HAL | Fena hareket tarzı. Kötü hal. |
SU-İ HAREKET | Kötü hareket, kötü iş. |
SU-İ HAZM | Sindirim bozukluğu. |
SU-İ HULK | Kötü ahlâk. Dine, ahlâka yakışmayan fena ahlâklılık. |
SU-İ İHTİYAR | Kötü arzu, fena istek. |
SU-İ İSTİMÂL | Kötüye kullanma. Eldeki nimeti veya fırsatı boşuna yahut kendi menfaatine kullanma. |
SU-İ KASD | Bir kimsenin aleyhinde tertib alma. * Adam öldürmeğe tertib alma. * Kötü kasd. |
SU-İ MİZÂC | Sıhhat bozukluğu, huy fenalığı. |
SU-İ NİYET | Kötü ve bozuk niyet. |
SU-İ TEDBİR | Yanlış tedbir. Kötü yol. Tam düşünüşle, akıllıca hareket etmeyiş. |
SU-İ TEFEHHÜM | Kötü anlayış. Yanlış anlama. |
SU-İ TELÂKKİ | Lâzım olduğu şekilde anlamama. Kötü anlayış. Kötü telâkki etme. |
SU-İ ZAN | Kötü zanna sahib olma, başkasının hareketini kötü zannetme.(Dördüncü hastalık su-i zandır. Evet insan, hüsn-ü zanna me'murdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde bulunan su-i ahlâkı, su-i zan saikasıyla başkalara teşmil etmesin. Ve başkaların bazı harekâtını, hikmetini bilmediğinden takbih etmesin. Binaenaleyh eslâf-ı izâmın hikmetini bilmediğimiz bazı hâllerini beğenmemek su-i zandır. Su-i zan ise, maddi mânevi içtimâiyâtı zedeler. M.N.) |
SUADA' | Sıkıntıdan dolayı uzun uzadıya solumak. * Ev ortası. |
SUADÎ | Topalak otu. |
SUAL | İsteme. İstek. * Soru. Sorulan şey. * Dilencilik. |
SUAL | Öksürük. |
SUALÂT | (Suâl. C.) Suâller, sorular. İstemeler, istekler. |
SUB' | Yedide bir. |
SUBA (SABÂ) | (C.: Esbâ) Gece ile gündüz eşit olduğunda gündoğusundan esen rüzgâr. |
SUBABE | Kap içinde kalan su. * Bir nesnenin bakiyesi. Artık. |
SU'BAN | (C.: Saâbin) Büyük yılan. Ejderha. * Koz: Semanın kuzey yarım küresinde bulunan Tinnîn Burcu'nun çevirdiği büyük kavisin ortasında ve küçük ayı dörtgeninin tam karşısında bulunan en parlak yıldız. (Alpha Draco) |
SUBARE | Taş. |
SUBAŞI | Şimdiki zabıta ve daha ziyade belediye memurlarının gördükleri işleri gören ve kasabaların idaresi başında bulunan memurun ünvanı idi. |
SUBAT | (Bak: Sübât) |
SUBBAH | (Sâbih. C.) Yüzenler, yüzücüler (suda). |
SUBBÛHUN KUDDÛSÜN | "Allah (C.C.) subbûhtur, kuddûstür. Zâtına ve sıfatına fena, noksan ve kusur yanaşamaz. Her zaman ve her dilde, her mahluk onu tesbih ve takdis eder." gibi mânâları ifade eder. |
SUBE | At sürüsü. * Yirmi ile kırk arasında olan keçi sürüsü. * Kabın içinde kalan su. Artık su. |
SU'BE | Yeşil başlı kertenkele. |
SUBESU | f. Taraf taraf. Her tarafa. Her yanda. |
SUBH | Sabah vakti. Sabah. Tan vakti. Şafak zamanı. |
SUBH-U KIYAMET | Kıyametten sonraki sabah. Kıyamet sabahı. |
SUBHA | Nur ve azamet. * Sabahla öğle arası, kuşluk vakti. (Bak: Sübha) |
SUBHA | Sabah uykusu. |
SUBHDEM | f. Sabah vakti. |
SUBHGÂH | f. Sabah vakti. Tan yeri. |
SUBJEKTİF | (Bak: Sübjektif) |
SUBR | Her cismin tek kenarı ve yoğunluğu. * Ufak taşlı yer. |
SUBRE | Birikinti, yığın. |
SUB' | (Bak: Sübu') |
SUBU' | Dinini terk edip başka dine girmek. |
SU'BUB | (C.: Seâbib) Saf su akan yer. |
SUBUHAT | (Subha. C.) Secdeler ve cemal-i İlâhî nurları ve celal ve azamet-i İlâhiye. (Bak: Azamet, Cemal) |
SUD | f. Kâr, faide, kazanç. |
SUD | (Sevda. C.) Rengi kara olan şeyler. * Sevdalar. |
SUDA' | Baş ağrısı. * Rahatsız etme, sıkıntı verme, sıkma. |
SUD'A | Deve ve koyun bölüğü. |
SUDA-GER | f. Bezirgân, tüccar. |
SUDA-GERÎ | f. Ticaret. |
SUDAGÎ | Zülüfte olan nişan ve alâmet. |
SUDAH | Horozun ötmesi. |
SUDAM (SIDÂM) | Hayvanların başında olan bir hastalık. |
SUDD | Dağ. |
SUDDAD | (C.: Sadâyid) "Sâm-ı ebras" denilen kertenkele. * Suya varacak yol. |
SUDE | f. Ezilmiş, dövülmüş. Sürmüş, sürülmüş. |
SUDEKA | (Sadik. C.) Doğru ve hakiki dostlar. |
SUDG | (C.: Esdâg) şakak. * şakaklardan sarkan saç. |
SUDKAN | (Sadîk. C.) Hakiki ve doğru dostlar. Sadîkler. |
SUDMEND | f. Kazançlı, faydalı, kârlı. |
SUDRE | Acem gömleği. |
SUDUD | Men'etmek, engel olmak. |
SUDUR | Olma, meydana gelme. Sâdır olma. * (Sadr. C.) Göğüsler, sadırlar. |
SUEDA | (Said. C.) Saidler. Allah'ın (C.C.) rızâsına erenler. Mes'ud olanlar. |
SUF | (C.: Evsâf) Yün dokuma. Yünden yapılmış dokuma. * Yün, yapağı, ibrişim. |
SUFAR | f. Ok gezi. * İğne deliği. |
SUFAR | Yürekte sarı suların toplanması. |
SUFARİYE | Sarı asma adı verilen bir kuş. |
SUFEF | (Sofa. C.) Sofalar. |
SUFFA | (Suffe) Sofa, avlu. * Set. Seki. |
SUFFAH | Enli uzun taş. |
SUFİ | (C.: Sufiyyun) Tasavvuf ehli. Sofu. Mutasavvıf. |
SUFN | Çobanların dağarcığı. |
SUFR | (Sıfr) : Bakır. Tunç. |
SUFRET | Sarı renk, sarılık. * Beniz solukluğu. |
SUFRİT | (C.: Safârit) Fakir. |
SUFRUF | Üzüm çöpü. * Hurma çöpü. |
SUFUF | (Saf. C.) Saflar. Sıralar. |
SUFUN | (Süfun) (Sefine. C.) Sefineler. Gemiler. |
SUFVAN | Atın, üç ayak üzerine durup dördüncünün tırnağını yere dikip durması. |
SUGRA | (Suğra) Daha küçük, pek küçük. * Man: Hadd-i asgarın bulunduğu cümle. Birinci kaziyye. Küçük önerme. (Bak: Hadd-i asgar) |
SUGRE | (C.: Sügur) Göğüs çukuru. * Boğaz çukuru. * Gedik. |
SUGV | Meyletmek, yönelmek, eğilme. |
SUGVAR | f. Kederli, acılı. |
SUH | Duvar. |
SUHAF | Akciğer veremi. |
SUHAN | f. Törpü. |
SUHANSERA | (C.: Suhanserâyân) f. Ahenkli söz söyleyen. |
SUHAR | Umman kasabası. * Bir erkek ismi. |
SUHARE | Yağ kıkırdağı. |
SUHARE | Başkasıyla alay eden. |
SUHD | (C.: Eshâd) Çocukla birlikte çıkan sarı su. |
SUHEN | (Sehun - Suhun) f. Söz. |
SUHF | Akıl ve fikrin zayıf olması. |
SUHK | Uzak olmak. * Cehennemde bir derenin adı. * Mahrumiyet. |
SUHME | Karalık, siyahlık. |
SUHNAN | Sıcak, kızgın. * Sıcak gün. |
SUHNE | Kızgınlık. * Gözü yaşlı, dertli olmak. |
SUHRE | Maskara, gülünç, eğlenceli. * Zoraki iş gören, ücretsiz zoraki çalışan kimse ve hayvan. |
SUHREKÂR | f. Maskaralık yapan. Maskara. |
SUHRE | (C.: Suhar) Geniş ve düz olan iki dağ aralığı. * Kırmızıya benzer renk. |
SUHRİYEN | (Sıhriyya) Musahhar kılınan, hizmette çalıştırılan. * Gülünç olan. |
SUHRİYYE | Maskaralık. |
SUHT | Kızgınlık, gadab. (Rızânın zıddı) |
SUHT | Haram mal, her nevi haram. * Yok eylemek. Gidermek. Bir şeyin kökünü kazımak (mânasına saht'dan alınmıştır. Haramın bereketi olmadığından hânumânlar yıktığı için suht denilmiştir.) |
SUHTE | f. Yanmış, tutuşmuş. Yanık. * (C.: Suhtegân) Softa. Medrese talebesi. |
SUHUB | (Sehâb. C.) Bulutlar. |
SUHUF | (Sahife. C.) Sahifeler. * Bâzı Peygamberlere gelen sahife halindeki kitap. |
SUHULET | Kolaylık. (Bak: Sühulet)(...Senin küçük bahçeni halk ettiği gibi, cenneti dahi senin için halk edebilir ve halk etmiş ve sana va'd etmiş. Ve va'dettiği için, elbette seni onun içine alacak. Mâdem bilmüşahede görüyoruz; her senede, yeryüzünde, hayvanat ve nebatatın üçyüz binden ziyade enva'larını ve milletlerini, kemal-i intizam ve mizan ile, kemal-i sür'at ve sühuletle haşr edip, neşreder. Elbette böyle bir Kadir-i Zülcelâl, va'dini yerine getirmeye muktedirdir... M.) |
SUHUN | (Sahne. C.) Sahneler. |
SUHUR | (Sahr. C.) Kayalar, büyük taşlar. |
SUK | Çarşı, pazar. Alım satım yeri. |
SUK' | Taraf, yön. * Nahiye. |
SUKA | Çarşı adamı, esnaf. |
SUKA' | Horoz sesi, horoz ötüşü. |
SUK'A | Başın ortasındaki beyazlık. |
SUKAB | (Sukbe. C.) Delikler. |
SUKATA | Kırıntı, döküntü, artık. |
SUKATAÇİN | f. Kırıntı, döküntü toplayan. Artık toplayan. |
SUKATAHÂR | f. Kırıntı, artık yiyen. |
SUKAYBE | Küçük delik, delikçik. |
SUKB | (C.: Sükub) Delmek. * Yırtmak. |
SUKBE | (C.: Sukub - Sukab - Sukabât) Delik. |
SUKÎ | Çarşı ve pazarla alâkalı. * Çarşılı, pazarlı. |
SUKL(E) | Böğür. * Taraf, yön. |
SUKM (SEKAM) | (C.: Eskâm) Zahmet, meşakkat. Hastalık, maraz. |
SUKUB | (Sukbe. C.) Delikler. |
SUKUB | (Sakb ve Sukb. C.) Delmeler veya delinmeler. * Bir tarafdan diğer tarafa kadar açık olan delikler. |
SUKUF | (Sakf. C.) Tavanlar, ev örtüleri. * Uzun ve sarkık şeyler. * Semavat. |
SUKUF-U BÜYUT | Evlerin damları. |
SUKUK | şeriat mahkemesince verilen ilâmlar ve onda geçen tabirler. |
SUKUT | Düşme. Yukardan aşağıya birden iniverme. * Değerini kaybetme. Bozulma. * Devrilme. * Mahvolma. * Ahlâk bakımından alçalma. * Büyük bir vazifeden ayrılma. * Sarkma. * Çocuğun eksik veya ölü olarak doğması. |
SUKUT-I HAKK | Hakkın sukutu. Hakkın kaybolması. |
SUKUT-I MUSAMMEM | Düşmesi kararlaştırılmış. İktidardan düşürmek için hakkında karar alınmış. |
SUKUT-U MUTLAK | Mânen iyice tefessüh etme, iyi hasletlerin tamamen kaybolması. |
SUKUTİYE | Paraşüt. |
SUKVE | Toprak kap. |
SUKYA | (Saky. den) Sulamak. |
SU'L | (C.: Süul) Devede sonradan çıkan küçük meme. * Koyunda küçük meme. * Asıl dişin yanında çıkan fazlalık diş. |
SULAHFAT | (C.: Selâhif) Kaplumbağa. |
SULB | Sert, katı. Taş gibi olan. * Omurga kemiği. * Sülâle, zürriyet. |
SULBÎ | Birinin sulbünden gelme. Kendi evlâdı. Kendi oğlu. |
SULBİYE | Nesebi hâlis olan. |
SULBİYET | Katılık, sertlik. Taş gibi olmak. * Cisimlerin katı hâli. * Mc: Duygusuzluk. |
SULEHA | (Sâlih. C.) Salihler. Salâhiyetli, günah işlemeyen iyi insanlar. İlim ve amelde, ibâdet, taat ve takvâda terakki ve teâli eden büyük zâtlar. |
SULFATO | (Sulfata) Fr. Kinin. Sıtma hapı. |
SULH | Barış. Uyuşma. * Muharebeyi terk için anlaşma. * Rahatlık. |
SULH-ÂMİZ | f. Ara bulucu, barıştırıcı. |
SULHEN | Sulh tarzında, barış yoluyla. Anlaşmak suretiyle. |
SULH-NÂME | f. Sulh, barış kâğıdı. |
SULH-PERVER | f. Sulhçu. Dâimâ sulh ve sükun isteyen. Harp ve çarpışmak istemeyen. Barışsever. |
SULİYY | Ateşin yanması. |
SULLA' | (C.: Sıllâ) Enli yassı taş. * Ot bitmeyen mevzi. |
SULLAA | Büyük, enli taş. * Ot yetişmeyen yer. |
SULSUL | (C.: Salâsıl) Üveyik kuşu. |
SULSULE | Havuz veya kap dibinde kalan su artığı. |
SULT | (C.: Eslât) Büyük bıçak. |
SULTA | Baskı, otorite. |
SULTAN | Reis. İslâm Hükümdarı. Hâkimiyet sahibi. Padişah. * Allah. (C.C.) * Kuvvet, kudret ve hâkimiyet sâhibi. * Hükümdar âilesinden olan anne, kız gibi kadınlardan her biri. * Hüccet ve delil. * Kahr ve tegallüb mânasında masdardır. Her şeyin yavuz, şiddet ve satvetine denir. Kelimenin aslı "selit" olup, cem'i sultandır. Selit ise, zeytinyağının ismidir. Zeytinyağı kandilinin ışığıyla ışıklandırma yapıldığı gibi, padişâh ve vali dahi şule-i adl ve zabt ü ihtimamıyla memleketini tenvir etmek münâsebetiyle onlara da bu mâna ıtlak olunmuştur. (Kamus-u Okyanus'tan hülâsadır.)(Sultan-ı kâinat birdir. Her şeyin anahtarı O'nun yanında, her şeyin dizgini O'nun elindedir. Her şey O'nun emriyle halledilir. O'nu bulsan her matlubunu buldun, hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun. M.)(Bu gördüğün insanlar, Sultan-ı Ezelî'nin kudretiyle, yokluk karanlıklarından, ziyadâr varlık âlemine çıkarılan mahluklardır. Sultan-ı Ezelî, bütün mevcudatı içinde biz insanları seçmiş. Ve emanet-i kübrayı bize vermiştir. Biz, haşir yoluyla saadet-i ebediyeye müteveccihen hareket etmekteyiz. Dünyadaki işimiz de o saadet-i ebediye yollarını te'min etmekle re's-ül mâlımız olan istidatlarımızı nemâlandırmaktır. Ve şu azîm insan kervanına, bundan sonra Sultan-ı Ezelî'den risalet vazifesiyle gelip, riyaset eden benim. İ.İ.) |
SULTAN-I MAZLUM | Mâsum, zulme uğramış sultan. (Bundan kinaye II. Abdulhamid Han'dır.) |
SULTAN-ÜD DEM | Vücutta kanın galeyanı. |
SULTAN REŞAD | (Mi: 1844-1918) Meşrutiyet devri Osmanlı Padişahıdır. Merhametli ve halim tabiatlı olan bu dindar ve abdestsiz gezmiyen padişah, Mevlevi Tarikatına bağlı idi. Boş vakitlerini Mesnevi okumakla geçirirdi. |
SULTAN SELİM HAN | (Bak: Yavuz Sultan Selim) |
SULTAN SÜLEYMAN HAN | (Hi: 900-974) Osmanlı Padişahlarının onuncusu, İslâm Halifelerinin yetmişbeşincisidir. Yavuz Sultan Selim Han'ın oğludur. Avrupa-vari bir kısım kanunlar yapılmasına vesile olduğundan Kanuni nâmı ile de tanınır. Padişahlık yılları Osmanlı Devletinin en haşmetli devri olup, Avrupa, Asya Osmanlıların emrinde idi. İstanbul payitahttı. Bir fikir vermek için o zaman İstanbuldaki eserlerden bir kaç misal vereceğiz. İlk olarak o zamanda yapılan bir sayıma göre: 485 câmi, 4494 mescid, 100 imâret, 417 kervansaray, 1653 ilk mekteb, 335 tekke, 4985 çeşme, 874 hamam, 743 kilise, onbir binden ziyade sokak ve cadde tesbit edilmişti.İstanbul böyle iken Avrupa'lı bir muharrir; Avrupa'yı şöyle anlatır: "Avrupalılar bin sene banyosuz kaldı. Orta çağda pis ve kirli bulunmak bir faziletti. Bu çağlarda Avrupa baştan aşağı kaşınıyordu." |
SULUH | Sahte olmayıp geçer akçalar. Sağlam ve hakiki paralar. |
SU'LUK | (C.: Saâlik) Fakir. * Dilenci. * Serseri. |
SULUL | Bozulup fena kokmak. |
SUM | Sarımsak. |
SUM' | Pervane denilen kelebek. |
SUM'A | İhlâssızlıktan çıkan, işitilsin ve bilinsin için yapılan iş, gizli riyakârlık. |
SUMARİ | Dübür. |
SUMAT (SUMT) | Susmak, sükut etmek. |
SUME | Koyuna yapılan işaret ve nişan. |
SUMLUH | Kulak kiri. |
SUMM | İşitmez olanlar, sağır olanlar. Duymayanlar. |
SUMMAKİ | Gayet sert, değerli ve parlak olan bir taş. |
SUMNAT | f. Kilise, puthane. |
SUMSUM | Çok katı olan. |
SUMUG | (Samg. C.) Zamklar. |
SUMUL | Sertlik, kuruluk, katılık. |
SUMUT | Susma, sükut. * Somurtma. |
SUN' | Yapmak. * Eser, yapılan iş. * Te'sir. * Güzel iş yapmak. |
SUN'-İ BEDİ' | Güzel eser. |
SUN'-İ İLÂHÎ | Cenab-ı Hakk'ın san'atı, eseri. |
SU'N | (C.: Seâne) Yarısı kesilmiş kırba. |
SUNAFİR | Her nesnenin hâlisi. Her şeyin iyisi ve doğrusu. |
SUNAN | Koltuk kokusu. |
SUNBUR | (C: Sanâbir) Demirden veya kalaydan olan ibriğin emziği. * Havuzun çevresine yapılan lüle ve oluk. |
SUN'Î | İnsan yapısı, uydurma, takma, sahte, yaradılıştan olmayan. |
SUNUAT | Yapılanlar. San'atlı yapılan şeyler. |
SUNUF | (Sınıf. C.) Sınıflar. * Dereceler, mertebeler. * Nikablar, yaşmaklar. * Soylar, neviler. |
SUNUF-İ ÂLİYE | Yüksek sınıflar. |
SUPLES | Fr. Yumuşaklık, esneklik. |
SUR | Bir şehri kuşatan yüksekçe kale duvarı. Yüksek duvar. Kale. Hisar. |
SUR | (Suret. C.) Kıyamet günü İsrafil Aleyhisselâm'ın çalacağı boru. Buna Sur-u İsrafil de denir. * Boynuzdan yapılan düdük. |
SUR | f. Şenlik. Düğün. Ziyafet. |
SUR | Keş parçası. |
SU'R | (C.: Es'âr) Yiyecek, içecek artığı. |
SUR'A | Bahadırlık, kahramanlık. * Güreşçilik. |
SURAA | Pehlivan ve bahadır kimse. |
SURAH | f. Delik. Gedik. |
SURAH | Bir tavus kuşu ismi. * Kapının gıcırdaması. * Ses. * İnlemek. |
SURAHİ | Su şişesi, sürahi. |
SURAM | Zillet ve hastalık. * Emzikten son çıkan süt. |
SURE | Kur'an-ı Kerim'in 114 bölümünden her biri. * Derece. * Duracak yer. Menzilet. * Şeref ve şan. * Güzel inşa edilmiş bina. Sur. * Refi'. * Alâmet, nişan. |
SURED | (C.: Surdân) Göçgen adı verilen küçük kuş. * Davar arkasında yanırdan olan beyazlık. |
SURENCAN | Şekil ve kabuğu kestaneye benzeyen bir ot kökü. |
SURET | (C.: Sur - Suver) Biçim, görünüş. * Kılık. Tarz. * Yol. Gidiş. Hal. * Tasvir. Dıştan görünen şekil. * Çare. |
SURET-İ SUUD | Yükselme tarzı. |
SURET-İ TESVİYE | Hal çaresi. |
SURET-İ ZAİFE-İ VÂHİYE | Hakikatsız, saçma sapan zayıf suret ve vesvese. |
SURETÂ | Görünüşte. Zâhiren. |
SURETBEND | f. Tasvir yapan. Resimci. |
SURETEN | Suret itibariyle, suret olarak, görünüşte. Sanki. |
SURETGER | f. Suret yapan, resim çizen, ressam. |
SURETPEREST | f. Görünüşe, surete çok kıymet veren. Esasa kıymet vermeyen. * Resimleri çok seven ve meftun olan. (Bak: Sanem-perest) |
SURET-PERESTLİK | Bir şeyin dış görünüşüne ve tertibine önem verip, ruhuna ve mânasına kıymet vermemek. * Resimlere meftuniyet. (Bak: Sanem-perest)(Sanem-perestliği şiddetle Kur'an men'ettiği gibi, sanem-perestliğin bir nevi taklidi olan suretperestliği de men'eder. Medeniyyet ise, suretleri kendi mahasininden sayıp Kur'ana muâraza etmek istemiş. Halbuki: Gölgeli gölgesiz suretler, ya bir zulm-ü mütehaccir veya bir riya-yı mütecessid veya bir heves-i mütecessimdir ki, beşeri zulme ve riyaya ve hevâya, hevesi kamçılayıp teşvik eder... S.) |
SURETPEZİR | f. Meydana çıkan, hâsıl olan, şekillenen. |
SURETYÂB | f. şekil bulan, suretlenen, meydana gelen. |
SURÎ | Surete ait, görünüşe ait ve müteallik. Hakiki, ciddi ve samimi olmayan. Zâhirî. |
SUR-NA(Y) | f. Zurna. |
SUR-NAÎ | f. Zurnacı. |
SUR-NAME | (Suriye) f. Edb: Düğün, ziyafet, şenlik gibi halleri tasvir için yazılan yazılar. |
SURNA-PA | f. Zürafa. |
SURRAD | Yağmuru olmayan ince bulut. |
SURRE | (C.: Surer) Para kesesi, para çıkını. * Hac zamanında İslâm Devletinin pâdişahı tarafından fakir ve muhtaçlara dağıtılması için Mekke ve Medineye her yıl gönderilen para ve sâir şeyler. |
SURSUR | Büyük kuvvetli deve. |
SURUD | Soğuk yer. |
SURUF | (Sarf. C.) Dilbilgisi kitapları, gramerler. |
SURUH | (Sarh. C.) Köşkler, yüksek binalar. |
SU'RUR | Ağaç sakızı parçası. |
SUS | Huy, tabiat, tıynet. * Buğday ve arpa biti. Hububata düşen kurt. Güve. * Miyan kökü. |
SUS | Yemeği yalnız başına yiyen kötü insan. |
SUSEN | f. Susam. |
SUSMAR | f. Kertenkele denen küçük bir hayvan. Keler. |
SUT | (C.: Suvâ-Esvâ) Yolda ve sahrada işaret için dikilen taş. |
SUTU' | Yükselme, yukarı çıkma. * Belli olma. (Toz, koku v.b) yayılma. |
SUTUR | (Satır. C.) Satırlar, yazı dizileri. |
SUTUR-U HÂDİSAT | Hâdiselerin satırları. Mânidar hâdiseler. |
SUTUR-U KÂİNAT | Âlemdeki mânalar, kâinat satırları. |
SUTUR-ÜL GAYB | Bizce bilinmeyen işler ve hâdiseler, mânalar. |
SUUBET | Zorluk, güçlük. |
SUUD | Yükselmek. Yukarı çıkmak. Derece artmak. |
SUUD | Mübarek. * Mübarek sayılan yıldızlar. |
SUUDE | İyi addetmek. Mübarek saymak. |
SUUR | (Sivâr. C.) Bilezikler. |
SUUT | Enfiye. |
SUVA' | Sa' denilen ve ahkâm-ı İslâmiyede muteber olan ölçek. * Su içmek için kullanılan taş. Maşraba. |
SUVAB | (C.: Su'bân) Bit sirkesi. |
SUVAN (SIVÂN) | (C.: Esvine) Kaftan ve giyecek eşya koyup saklanılan yer veya kap. |
SUVAR | (Bak: Süvar) |
SUVER | Boynuz. * (Suret. C.) Suretler. |
SUVEYDA | (Bak: Süveyda) |
SUVVAM | (Sâim. C.) Oruç tutanlar. |
SUY | f. Cihet, yön, taraf. |
SUY | Kurumak. |
SUYUF | (Sayf. C.) Yaz mevsimleri. |
SUZ | f. (Suhten: Yanmak mastarından) "Yakan, yakıcı, yanmak, tutuşmak" mânâlarına gelerek mürekkeb kelimeler yapar. |
SUZ | f. Yanma, tutuşma. Ateş. Sıcaklık. |
SUZ-İ CİĞER | Ciğerin yanması. Ciğer yanıklığı. |
SUZAN | f. Yakan, yakıcı. Ateşli. |
SUZEN | f. İğne. |
SUZENDE | f. Yakan. Yakıcı. |
SUZENGER | f. İğne yapan, iğneci. |
SUZER | (C.: Suzerât) Necis, pis, murdar. |
SUZÎ | f. Yanma ile, tutuşma ile ilgili. |
SUZİŞ | f. Yakma. Yanma. * Dokunma, te'sir etme, etki yapma. * Büyük acı. Yürek yanması. |
SUZİŞ-İ NİHAN | İçin için yanma. Gizli yanma. |
SÜAC | Koyun avazı, koyun sesi. |
SÜAL | Öksürük. |
SÜAL | Bir kabile ismi. |
SÜAR | Ateşin harareti. * Çok acıkmak. |
SÜ'B | Akıl geri gelmek. * Gittikten sonra yine eski yerine dönmek, mekânına gelmek. |
SÜB' | Yedide bir. |
SÜBAÎ | Yedi harfli, yedili. |
SÜ'BAN | (Bak: Su'ban) |
SÜBAT | Dalgınlık. * Uzun dinlenme. * İstirahat zamanı. * Uzun uyku şeklinde olan baygınlık. Koma. * Dehir, zaman. |
SÜBAT | (Sübe. C.) Cemaatler, bölükler. |
SÜBATA | Süprüntülük, virâne. |
SÜBBUH | Tesbih edilen (Allah. C.C.) |
SÜBBET | İnsanın oturak yeri. |
SÜBE | On kişiden fazla olan erkek cemaatı. * Havuzun ortası. |
SÜBHA | Uyku, nevm. * Fâriğ olmak, vazgeçmek, çekilmek. İşi bitirmek. |
SÜBHA | Çekilen tesbih, tesbih tânesi. * Duâ ve nâfile namaz. |
SÜBHAKEŞ | f. Tesbih çeken. |
SÜBHAN | Allah (C.C.) |
SÜBHANALLAH | Cenab-ı Hakk'ın mahlukatı ve eserleri karşısında duyulan hayret ve taaccübü ifade etmek için söylenir. Cenab-ı Hakkın zâtında, sıfâtında ve ef'alinde bütün kusurlardan münezzehiyetini ifade eder.(Sübhanallah ve Elhamdülillah cümleleri Cenab-ı Hakk'ı Celal ve Cemal sıfatlarıyla zımnen tavsif ediyorlar. Celal sıfatını tazammun eden Sübhanallah, abdin ve mahlukun Allah'dan baid olduklarına nazırdır.Cemal sıfatını içine alan Elhamdülillah, Cenab-ı Hakk'ın rahmetiyle abde ve mahlukata karib olduğuna işarettir. Meselâ: Biri kurb, diğeri bu'd olmak üzere bize nâzır şemsin iki ciheti vardır. Kurb cihetiyle hararet ve ziyayı veriyor. Bu'd cihetiyle, insanların mazarratlarından tâhir ve sâfi kalıyor. Bu itibarla insan, şemse karşı yalnız kabil olabilir, fâil ve müessir olamaz.Kezâlik, bilâteşbih, Cenab-ı Hak rahmetiyle bize karib olduğu cihetle Ona hamdediyoruz. Biz Ondan uzak olduğumuz cihetle Onu tesbih ediyoruz. Binâenaleyh, rahmetiyle kurbüne bakarken hamdet. Ondan baid olduğuna bakarken tesbih et. Fakat her iki makamı karıştırma. Ve her iki nazarı birleştirme ki, hak ve istikamet mültebis olmasın. Lâkin iltibas ve mezc olmadığı takdirde her iki makamı ve her iki nazarı hem tebdil, hem cem' edebilirsin. Evet, Sübhanallâhi ve bihamdihi her iki makamı cem'eden bir cümledir. M.N.)(Cenab-ı Hakkı şerikten, kusurdan, noksâniyetten, zulümden, acizden, merhametsizlikten, ihtiyaçtan ve aldatmaktan ve kemal ve cemal ve celaline muhalif olan bütün kusurattan takdis ve tenzih etmek mânası ile saadet-i ebediyeyi ve celal ve cemal ve kemal ve saltanatının haşmetine medar olan dar-ı âhireti ve ondaki cenneti ihtar edip delâlet ve işaret eder. Ş.) (Bak: Bakiyat-ı sâlihat) |
SÜBHANÎ (SÜBHANİYE) | Allah (C.C.) ile alâkalı. İlâhî. Allah'a mahsus, Onun eserlerine âit ve müteallik. Allah'ın Sübhan sıfatına âid. |
SÜBJEKTİF | Fr. Bilen akıl ile alâkalı. * Eşyanın hakikatına değil de ferdin düşünce ve duygularına dayanan. Şahsî görüşe göre olan. İndî, nefsî olan. |
SÜBJEKTİVİZM | Fr. Fls: Akıldan başka realite kabul etmeyen, yanlış bir nazariye. |
SÜBRUT | (C.: Sebâriyet) Az. * Otsuz ve susuz yer. * Fakir adam. |
SÜBT | Ayıp. |
SÜBT | Hatmi gibi bir otun adı. |
SÜBÜHA | (C.: Sübühât) Nur. * Azamet, büyüklük. |
SÜBUR | Helâk, helâket. Mahvolmak. * Men olmak, kovulup sürülmek. |
SÜBUT | Sâbit, berkarar ve pâyidar olup durmak. Oynak ve müteharrik olmamak. Kat'i olarak meydana çıkmak. Sâbit oluş. |
SÜBUT | (Sebt. C.) Cumartesiler. Cumartesi günleri. |
SÜBUTÎ | Varlığı kat'iyyen isbat edilene ait. Müsbet, isbatlı olan. (Bak: İman-ı bil-âhiret) |
SÜBÜL | (Sebil. C.) Yollar, caddeler. |
SÜCCAD | (Sâcid. C.) Secde edenler. |
SÜCCED | (Sâcid. C.) Secde edenler. Secde edip yere kapananlar. |
SÜCFE | Geceden bir saat. |
SÜCLE | Karnın geniş ve büyük olması. Şişmanlık. |
SÜCRE | Derenin orta geniş yeri. |
SÜCRE | (C.: Sücür) Yağmur suyundan biriken su. |
SÜCUD | Secdeye varmak. Cenab-ı Hakk'ın huzurunda hiçliğini, aczini bilip teslimiyetle yere kapanıp duâ ve tesbih etmek. (Bak: Secde) * (Sâcid. C.) Secde ederek yere kapananlar, secde edenler. |
SÜCUF | (Secf. C.) Perdeler, örtüler. |
SÜCUL | (Secl. C.) Büyük su kovaları. |
SÜCUN | (Sicn. C.) Hapishaneler, zindanlar, ceza evleri. * Mc: Dünyanın sıkıntıları. |
SÜCV | Gece sükuneti, gecenin sessizliği. * Zulmet istikrarı. |
SÜDA | Kendi kendine çobansız gezen hayvan. * Bir şeyi kendi kolayına bırakmak. |
SÜDA' | Bir otun adı. |
SÜDA' | Geçmek. |
SÜDASÎ | Altılı. Altılık. Altı harfli. |
SÜDD | Dağ. * Bulut. * Mâni, engel. |
SÜDDE | (C.: Süded) Kapı, eşik. |
SÜDED | (Südde. C.) Kapılar, eşikler. |
SÜDG | (C.: Esdâg) Göz ile kulak arası ve onun üzerine sarkan zülüf. |
SÜDS | (Südüs) Altı kısımda bir kısım. |
SÜEBA' | Esnemek. |
SÜEDA | (Bak: Suedâ) |
SÜF'A | Kırmızılığa yakın olan siyahlık. |
SÜFAE | (C.: Süfâ) Bir ot cinsi. |
SÜFAL | Yavaş giden deve. Geç yürüyüşlü deve. |
SÜFEHA | (Sefih. C.) Sefihler. İçkici, müsrif ve günahkâr kimseler. |
SÜFELA | (Sefil. C.) Sefiller. |
SÜFERA | (Sefir. C.) Sefirler, elçiler. |
SÜFERA-Yİ ECNEBİYE | Yabancı devlet sefirleri. Yabancı devlet elçileri. |
SÜFFAR | (Sâfir. C.) Yolcular. |
SÜFL | Tortu, çöküntü. |
SÜFLA | (Sâfil. den) Daha alçak, adi. * Günah ve basit işlere mahsus. * Kılıksız, kıyafetsiz. |
SÜFLÎ | Aşağıda bulunan. * Alçak, pek aşağı olan. |
SÜFLİYAT | Fâni dünya ile alâkalı işler. Nefsâni, heva ve hevese tabi olan kimselerin işleri. |
SÜFLİYYET | Alçaklık, bayağılık, âdilik. |
SÜFRE | Sofra, mâide. * (C.: Süfür) Misafire yolda yemesi için hazırlanan azık. |
SÜFTE | f. Delinmiş, delikli. |
SÜFTECE | (C.: Süfâtic) İçi kovuk boş cisim. * Bir yerden bir yere armağan olarak gönderilen şey. * Yol korkusundan emin olmak için tâcirlere borç olarak verilen para. |
SÜFTE-GUŞ | f. Kulağı delinmiş olan. Kulağı delik. |
SÜFUL | Alçaklık. * Alçaklığa meyil ve teveccüh etmek. Alçaklığa yönelmek. |
SÜFÜL | (C.: Esfâl) Her şeyin köpüğü ve tortusu. * Örtmek. * Yemek. |
SÜFÜN | (Bak: Sufun) |
SÜFÜVV | Yürümeye ve uçmaya başlamak. |
SÜFYAN | Âhir zamanda geleceği ve ümmetin karanlık günler yaşamasına vesile olacağı sahih hadislerle bildirilen dehşetli dinsiz ve münâfık bir şahıs. (Bak: Deccal)(Rivâyetler, deccalın dehşetli fitnesi, İslâmlarda olacağını gösterir ki, bütün ümmet istiâze etmiş. $ Bunun bir te'vil şudur ki: İslâmların deccalı ayrıdır. Hattâ bir kısım ehl-i tahkik, İmam-ı Ali'nin (R.A.) dediği gibi, demişler ki: Onların deccalı Süfyan'dır, İslâmlar içinde çıkacak aldatmakla iş görecek. Kâfirlerin büyük deccalı ayrıdır. Yoksa, büyük deccalın cebr ve ceberut-u mutlakına karşı itaat etmeyen şehid olur ve istemeyerek itaat eden kâfir olmaz. Belki günahkâr da olmaz. ş.) |
SÜFYAN-I SEVRÎ | (Hi: 91-161) Büyük âlim ve müçtehidlerdendir. Kûfe'de doğmuştur. |
SÜFYANÎ | Süfyan'dan olan, Süfyan'a mensub, Süfyan'a müteallik. Zübdet-ül Buharî Tercemesine göre, Süfyanî: Müslümanlara kötülük eden, sefil, kötü, alçak olan kimse demektir. |
SÜFYAN İBN-İ UYEYNE | (Bak: İbn-i Uyeyne) |
SUGUR | Düşmana yakın hududlar, serhadler. * Mağara. * Ön dişler. * Ağızlar. |
SÜHA | Bir yıldız ismi. Dübb-ü ekber (Büyük Ayı) yıldız kümesinden gözü kuvvetli olan kimselerin görebileceği en küçük yıldız. |
SÜHAD | Uyanıklık. |
SÜHAF | Verem hastalığı. |
SÜHAL | Çocuk doğunca beraber çıkan su. * Zayıf adamlar. |
SÜHALE | Küçük tavşan. |
SÜHAM | (Sühamî - Sühamiye) Lezzetli, sindirici, hoş içilecek şey. * Kuş yelekleri arasındaki yumuşak tüyler. * Yumuşak kumaş, elbise. |
SÜHAM | Yabanda biten ot. * Yaz ısısı. * Sıcak yel. * Tegayyür, değişme. * Ziyan, zarar. |
SÜHAN | f. Söz, kelâm. Kavl, lâfz. |
SÜHAN-ÂRÂ | f. Düzgün ve güzel söz söyleyen. |
SÜHAN-ÇİN | f. Söz getirip götüren, söz toplayan, dedikoducu. |
SÜHAN-DÂN | f. Güzel söz söyleyen. |
SÜHAN-FEHM | f. Sözün, kelâmın değerini takdir eden. |
SÜHAN-GÛ | f. Söz söyleyen, söz söyleyici. |
SÜHAN-GÜZAR | f. Güzel konuşan, güzel söz söyleyen. |
SÜHAN-PERDAZ | f. Güzel ve düzgün söz söyleyen. |
SÜHAN-PİRA | f. Süslü konuşan, süslü söz söyleyen. |
SÜHAN-RÂN | f. Güzel söyleyen, güzel konuşan. |
SÜHAN-SENC | (C.: Sühansencân) f. Hesaplı ve ölçülü konuşan, lüzumsuz konuşmayan. |
SÜHAN-ŞİNAS | f. Söz bilen, sözün kıymetini takdir eden. |
SÜHAN-VER | f. Fasih bir şekilde ve düzgün konuşan. |
SÜHBE | Derin. |
SÜHEYL | Kolay, uygun ve yumuşak. * Semânın güney tarafında ve Yemenden daha iyi görülen bir yıldız adı. (Bunun için buna Süheyl-i Yemâni denir. Kuzey kutup yıldızının naziri, benzeridir.) |
SÜHEYLA | Yumuşak huylu kadın. |
SÜHL | Eşeğin göğsünden çıkan hırıltı. |
SÜHME | Nasip. * Hısımlık, akrabalık, karâbet. |
SÜHNUN | Rüzgârın ve yağmurun evveli. |
SÜHRE | Seher vaktinin evveli. * Fecr-i kâzib zamanı. |
SÜHUD | Uyanıklık. |
SÜHUH(A) | Dökülmek. * Semiz ve besili olmak. |
SÜHUK | Kaftanın eskimesi. |
SÜHUK(E) | Şiddetli rüzgâr. Katı yel. |
SÜHULET | Kolaylık. Kolaylık vasıtası. * Yavaşlık. Nâzik muamele. * Elverişli. Kullanışlı. * Paraca kolaylık. (Bak: Suhulet) |
SÜHULET-BAHŞ | f. Kolaylık veren. Kolay kullanılan. Pratik. |
SÜHUM | Demirci çekici. |
SÜHUMET | Akrabalık, hısımlık. |
SÜHUNET | Sıcaklık, hararet. Hararet derecesi. |
SÜHUNET | Katılık, peklik. |
SÜHUR | Uyanık olmak. |
SÜHÜD | Uyanıklık. |
SÜHVE | Yumuşak. Sükun, sessizlik. |
SÜKALA' | (Sakil. C.) Ağırlar. Kabalar. Çirkinler. Sözü sohbeti çekilmeyen kimseler. |
SÜKARA | (Sekren. C.) Sarhoşlar. |
SÜKAT | Yüksek yerden düşen nesne. |
SÜKK | Meşhur bir Arap tabibin adı. * Ağzı ve dibi dar olan kuyu. |
SÜKKÂN | (Sâkin. C.) İkamet edenler, oturanlar. * Gemi kuyruğu. |
SÜKKÂN-I BELDE | Şehirde oturanlar. Şehir sâkinleri. |
SÜKKÂN-I HÂNE | Evde oturanlar. Hâne sâkinleri. |
SÜKKER | şeker. |
SÜKKERÎ | şekerden yapılma tatlı. * Şekerle alâkalı. |
SÜKL | Kadının çocuğunu kaybetmesi. |
SÜKN | Yolun ortası. |
SÜKNA | Oturacak yer. Mesken. |
SÜKNE | Kuş sürüsü. * Boyna takılan heykel ve halka. Boyna vurulan demir. |
SÜKTE | Çocukları avutup susturmada kullanılan şey. |
SÜKUB | (Sakb. C.) Delikler. |
SÜKUB | (Sekub) Kendi kendine dökülen su. Suyun dökülmesi. |
SÜKUB | Yetişmek. |
SÜKUK | (Bak: Sukuk) |
SÜKUL (SÂKİL) | Evlâdı ölüp yalnız kalan kadın. |
SÜKÛN | Durgunluk. Sâkin olmak. Hareketsizlik. * Dinmek, kesilmek. * Gr: Bir harfin (a,e,i,o) okunmayıp yalnız ses vermesi, harfin harekesiz olarak kendi sesi ile okunması. (Bak: Cezm) |
SÜKÛN-İ DEM | Soğukkanlılık. |
SÜKÛN-İ MU'TADÎ | Her zamanki sessizlik. |
SÜKÛNET | Vakarlılık, ciddiyet. * Durgunluk. Rahatlık. * Hareketsizlik. |
SÜKÛNETGÂH | f. Dinlenme yeri. * Mc: Kabir, mezar. |
SÜKÛNETPERVER | f. Dinlendirici, rahatlandırıcı. |
SÜKÛNETYÂB | f. Durgunlaşan, sükûnet bulan, duran. |
SÜKUREDYUN | Yaban sarmısağı. |
SÜKÛT | Susma. Konuşmama. |
SÜKÛT-İ İSTİFHAM | İstifham sessizliği. |
SÜKÛTÎ | Sessizlikte olan. Çok ses çıkarmayan. Az konuşan. |
SÜLAE | Hurma yaprağının, başında olan dikeni. |
SÜLAH | Necis, pis. |
SÜLAL | İshal olmak. |
SÜLALE | Soy, sop. Bir kimsenin soyu. |
SÜLALE-İ TÂHİRE | Temiz sülale olan Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) soyu. |
SÜLALE | Sıkınca parmakların arasından dışarı çıkan safi balçık. * Meni akıntısı. |
SÜLAM | El arkası. |
SÜLAMA | Parmak kemiği. * Küçük içi boş kemik. |
SÜLAS | Akıl gitmek. * Delirmek. |
SÜLASA' | Salı. |
SÜLASÎ | Üçlü. Üçe mensub. * Gr: Harf-i aslîsi üç harf olan kelime. |
SÜLASÎ MEZİD | Esası, kelime kökü üç harften ibaret olduğu halde, başka harfler ilâvesiyle, başka masdar teşkil edilmiş olur. Aslı üç harfli masdar demektir. |
SÜLASÎ MEZİDÜN FİH | Gr: Zaid harf almış ve kökünde üç aslî harf bulunan kelime. |
SÜLASÎ MÜCERRED | Gr: Üç harfli aslî kelime kökü. |
SÜLEHFAT | (C.: Selâhıf) Kaplumbağa. |
SÜLEK | (C.: Sülekân) Keklik kuşunun erkeği. (Müe: Süleke) |
SÜLEK | Cemaat, topluluk. |
SÜLEYMAN (A.S.) | Beni İsrail Peygamberlerindendir. Davud (A.S.) ın oğludur. Babasının vasiyyeti üzerine Beyt-ül Makdisi yedi senede inşa ettirdi. Kudüste büyük bir hükümet sarayı yaptırdı. Şark ve garb melikleri kendisine itaate geldiler. Kırk sene hem peygamberlik, hem padişahlık yaptı. Beni İsrailden Yahuda ve Bünyamin oğulları kendi hâkimiyeti altındaydılar. Diğer on kabile diğer İsrail Devletini teşkil ettiler. Yahuda Devleti Süleyman (A.S.) oğulları elinde ve merkezi Kudüs idi. (Bak: Belkıs, Davud)(Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm, cin ve şeytanları ve ervah-ı habiseyi teshir edip, şerlerini men' ve umûr-u nâfiada istihdam etmeyi ifade eden şu âyetler: $ ilâ âhir... $ ilâ âhir... âyetiyle diyor ki: Yerin, insandan sonra, zişuur olarak en mühim sekenesi olan cin, insana hizmetkâr olabilir. Onlara temas edilebilir. Şeytanlar da düşmanlığı bırakmaya mecbur olup, ister istemez hizmet edebilirler ki Cenab-ı Hakk'ın evamirine musahhar olan bir abdine, onları musahhar etmiştir. Cenab-ı Hak mânen şu âyetin lisan-ı remziyle der ki: "Ey insan! Bana itaat eden bir abdime cin ve şeytanları ve şerirlerini itaat ettiriyorum. Sen de benim emrine musahhar olsan, çok mevcudat, hattâ cin ve şeytan dahi, sana musahhar olabilirler."İşte beşerin, san'at ve fennin imtizacından süzülen, maddi ve manevi fevkalâde hassasiyetinden tezahür eden ispirtizma gibi celb-i ervah ve cinlerle muhabereyi şu âyet, en nihayet hududunu çiziyor ve en faideli suretlerini tâyin ediyor ve ona yolu dahi açıyor. Fakat şimdiki gibi; bazan kendine emvat nâmını veren cinlere ve şeytanlara ve ervâh-ı habiseye musahhar ve maskara olup oyuncak olmak değil, belki tılsımat-ı Kur'aniye ile onları teshir etmektir, şerlerinden kurtulmaktır. S.) |
SÜLEYMAN ÇELEBİ | İlk mevlid yazan ve bunda en çok muvaffak olan ehl-i velâyet bir zât olup, hicri 780'de Bursa'da vefat etmiştir. "Vesilet-ün Necât", meşhur mevlid kitabının esas adıdır. |
SÜLFE | Kişinin aceleyle hazırladığı yemek. |
SÜLLAF | (Selef. C.) Selefler. Önce gelip geçmiş olanlar. |
SÜLLE | Cemaat, topluluk, çok cemaat. * Çok para. |
SÜLLEM | Merdiven, basamak. * Derece. * Tıb: Kulağın içindeki içiçe daireler şeklinde olan boşluğun adı. |
SÜLME | Çatlak, gedik. |
SÜLT | Hububattan buğdaya benzer bir tanenin adı. |
SÜLTA | Uzun ok. |
SÜLTAH | Düz kaypak taş. |
SÜLUC | (Selc. C.) Karlar. |
SÜLUK | (Silk. den) Belli bir gruba girme. Bir yolu takib etme. Bir tarikata bağlanma. Mânevi terakki mertebelerinde devam etme. |
SÜ'LUL | Meme başı. * Vücutta meydana gelen siğil, sivilce. |
SÜLÜS | Üçte bir. Üç parçadan biri. * Bir yazı çeşidi. |
SÜLÜSAN | Üçte iki. Üç kısımdan iki kısım. |
SÜLÜSEYN | Üç parçada iki parça, üç kısımda iki kısım. Üçte iki. |
SÜLÜSÎ | Sülüsle, yani üçte birle ilgili. * Bir yazı sitili. |
SÜM | f. Dört ayaklı hayvanların tırnağı. |
SÜM'A | (Bak: Sum'a) |
SÜMAK | Hâlis, sâfi. |
SÜMAME | (C.: Sümâm) Bir zayıf ot. * Cem etmek, toplamak, biriktirmek. |
SÜMANAT | (C.: Sümâni-Sümâniyât) Bıldırcın kuşu. |
SÜMENİYYE | Puta tapanlardan bir fırka. |
SÜMKAT | Kızıl, kırmızı, ahmer. |
SÜMM | Kumaş. * Şey. * Atıf harflerinden bir harf. |
SÜMMAK | Türkçede "tadım" denilen ekşi taneler. |
SÜMME | Sonra, ba'dehu gibi mânalara gelen bir zarftır. Bazan istiâre olarak "vav" mânâsına da kullanılır. * Harf-i atıftır. Sonraki mânayı evvelkiyle bağlar veya tertib, mühlet iktizasını ifade eder. |
SÜMME | Bir tutam ot. |
SÜMMEHA | Yalan ve bâtıl nesne. * Yer ile gök arası. * Her tarafa dağılıp gitmek. |
SÜMMET-TEDARİK | Sonradan, başka yerlerden tedarik edilmiş olan. Sonradan düşünülmüş, uydurulmuş. |
SÜMN | Sekizde bir. |
SÜMNE | Kadınların şişmanlamak için kullandıkları bir ilâç. |
SÜMPARE | Zımpara. |
SÜMR | Mal. |
SÜMRE(T) | Esmerlik, karayağızlık. |
SÜMU | Yücelik, yükseklik. |
SÜMUD | Taganni eylemek. * Eğlenmek. * Kibirlenip somurtmak. * Kafa tutmak. * Sersem olmak. |
SÜMUH | Atın yorulduğunu bilmeden yürümesi. |
SÜMUHAT | El açıklığı, cömertlik. |
SÜMUK | Yüce olmak, yükselmek. * Uzamak. |
SÜMUL | Kaftanın eskimesi, elbisenin yıpranması. |
SÜMUM | (Semm. C.) Zehirler, ağular. |
SÜMUT | (Simât. C.) Sofralar, yemek masaları. * Sofraya veya masaya gelmiş yemekler. |
SÜMUT | (Semt. C.) Semtler, yönler. |
SÜMUT | (Simt. C.) Taburlar, saflar. * Diziler, sıralar. |
SÜMÜN | Sekizde bir. |
SÜMÜR | Gümüş. |
SÜMÜVV | Yücelik. Yükseklik. |
SÜNAÎ | İkili. * Gr: Aslî harfi iki harf olan kelime. |
SÜNAT (SİNÂT) | (C.: Sünut Esnât) Sakalı olmyaan veya bir maktar çenesinde olup başka yerinde olmayan köse kimse. |
SÜNBADE | f. Zımpara. |
SÜNBAZİH | Zımpara. |
SÜNBE | Suret. |
SÜNBÜK | (C.: Senâbik) At, eşek gibi tek tırnaklı hayvanların tırnağı. |
SÜNBÜLE | Başak. |
SÜNBÜLÂT | (Sünbül. C.) Sünbüller, başaklar. |
SÜNDÜS | Sırmadan kabartma deseni. Eski bir çeşit ipekli kumaş. Parlak renkli, çiçekli, işlemeli, nakışlı olarak dokunmuş ipek kumaş. Altun veya gümüş tellerle işlemeli ve nakışlı olarak dokunmuş ipek kumaşlardan biri. |
SÜNDÜSÎ | Sündüsten yapılmış. |
SÜNDÜS-MİSAL | f. Sündüsten yapılmış gibi. |
SÜNEN | Sünnetler. * Ehl-i hadis ıstılahında: Ahkâm hadislerine Sünen tâbir edilir. (Bak: Kütüb-ü sitte, Sünnet) |
SÜNEN-İ EBU DÂVUD | (Bak: Kütüb-ü sitte-i hadisiyye) |
SÜNEPE | Miskin, mıymıntı. Üstü başı kirli, pis. |
SÜNNET | Kanun, yol, âdet. * Siret-i hasene. * Ist: Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sözü, emri, hal ve takriri. Müslümanların ittibâında ve dinlemesinde maddî ve manevî pek çok fazilet bulunan, tatbikinde mühim sevablar, terkinde mühim zararlar bulunan İslâmî emirler. Sünnet'e Farz-ı Nebevî de denir.( $ âyetinde i'cazlı bir icaz vardır. Çünkü: Çok cümleler, bu üç cümlenin içinde dercedilmiştir. Şöyle ki: Şu âyet diyor ki: "Allah'a (C.C.) imanınız varsa, elbette Allah'ı seveceksiniz. Mâdem Allah'ı seversiniz, Allah'ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise, Allah'ın sevdiği zata benzemelisiniz. Ona benzemek ise, Ona ittiba etmektir. Ne vakit Ona ittiba etseniz, Allah da sizi sevecek. Zâten siz Allahı seversiniz, tâ ki Allah da sizi sevsin."İşte bütün bu cümleler, şu âyetin yalnız mücmel ve kısa bir meâlidir. Demek oluyor ki: İnsan için en mühim âli maksat, Cenâb-ı Hakkın muhabbetine mazhar olmasıdır. Bu âyetin nassıyla gösteriyor ki; o matlab-ı âlânın yolu, Habibullah'a ittibadır ve Sünnet-i Seniyyesine iktidadır...L.)(Resül-i Ekrem'in (A.S.M.) Sünnet-i Seniyyesinin menbaı üçtür: Akvali, ef'ali, ahvâlidir. Bu üç kısım dahi üç kısımdır: Ferâiz, nevâfil, âdât-ı hasenesidir. Farz ve vâcib kısmında ittibaa mecburiyet var; terkinde, azab ve ikab vardır. Herkes ona ittibaa mükelleftir. Nevafil kısmında, emr-i istihbabî ile yine ehl-i iman mükelleftir. Fakat, terkinde azab ve ikab yoktur. Fiilinde ve ittibaında azim sevablar var; ve tağyir ve tebdili, bid'a ve dalâlettir ve büyük hatâdır. Âdât-ı seniyyesi ve harekât-ı müstahsenesi ise, hikmeten, maslahaten, hayat-ı şahsiye ve nev'iyye ve içtimaiyye itibariyle onu taklid ve ittiba etmek, gayet müstahsendir. Çünkü: Herbir hareket-i âdiyesinde, çok menfaat-ı hayatiye bulunduğu gibi, mutâbaat etmekle o âdâb ve âdetler, ibadet hükmüne geçer. Evet mâdem dost ve düşmanın ittifakıyle Zât-ı Ahmediye (A.S.M.) mehâsin-i ahlâkın en yüksek mertebelerine mazhardır. Ve mâdem bil-ittifak nev-i beşer içinde en meşhur ve mümtaz bir şahsiyettir. Ve mâdem binler mu'cizâtın delâletiyle ve teşkil ettiği âlem-i İslâmiyetin ve kemalâtının şehâdetiyle ve mübelliği ve tercüman olduğu Kur'ân-ı Hakimin hakaikının tasdikıyla, en mükemmel bir insan-ı kâmil ve bir mürşid-i ekmeldir. Ve mâdem semere-i ittibaiyle milyonlar ehl-i kemâl, meratib-i kemalâtta terakki edip saâdet-i dâreyne vasıl olmuşlardır. Elbette o zâtın sünneti, harekâtı, iktida edilecek en güzel nümunelerdir ve tâkib edilecek en sağlam rehberlerdir. Ve düstur ittihaz edilecek en muhkem kanunlardır. Bahtiyar odur ki: Bu ittiba-ı sünnette hissesi ziyâde ola. Sünnete ittiba etmiyen, tembellik eder ise, hasâret-i azime; ehemmiyetsiz görür ise, cinâyet-i azime; tekzibini işmam eden tenkid ise, dalâlet-i azimedir. L.) |
SÜNNET-İ GAYR-I MÜEKKEDE | Peygamber'in (A.S.M.) ibadet maksadıyla ara-sıra yapmış olduğu ameldir. |
SÜNNET-İ MÜEKKEDE | Peygamberin (A.S.M.) devam edip pek az terk buyurmuş olduğu sünnettir. |
SÜNNET-İ SENİYYE | Hz. Peygamber'in (A.S.M.) sözlerine, emirlerine ve harekâtına dâir en yüksek ve kıymetli hâller, tavırlar, hareket düsturları.(...İşte O Zâtın şefaatı altına girip ve nurundan istifade etmenin ve zulümat-ı berzahiyeden kurtulmanın çaresi: Sünnet-i seniyyeye ittiba'dır. L.) |
SÜNNET | Göbekle kasık arası. * Atın bileğinin ardındaki uzunca kıllar. |
SÜNNETULLAH | İlâhî kanunlar. * Kanun, âdet. (Bak: Âdetullah) |
SÜNNÎ | Sünnet ehlinden olan kimse. Peygamberimiz Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) izinden giden, bütün düsturlarını Şeriat-ı İslâmiyeden alan, Ehl-i Sünnet denen ve Fırka-i Nâciye ismiyle yâdedilen zümreden olan. |
SÜNUD | Dayanmak, güvenmek, itimad. |
SÜNUH | (C.: Sünuhat) Çok düşünmeden akla ve kalbe gelen mânâ. * Zuhur etmek. Vaki olmak. * Sözü kinâye ve târiz ile söylemek. * Kolay olmak. * Birini güçlüğe düşürmek. |
SÜNUH | Sâbit olma. Sağlam ve emin olma. * İyice bilme. |
SÜNUH | (Sinh. C.) Diş çukurları. Diş yuvaları. |
SÜNUH (SENÂHA) | Fâsid ve mütegayyer olmak. Bozulmak ve değişmek. |
SÜNUHAT | (Sünuh. C.) Kalbe gelen mânalar, doğuşlar. (Bak: Sâniha) |
SÜNUN | (Sene. C.) Seneler, yıllar. |
SÜNUSÎ | (Seyyid Muhammed bin Ali) (Hi: 1206 - 1276) Şâzelî (Şazilî) Tarikatının sonradan teşekkül eden kollarından birisinin kurucusudur. Cezayir'in büyük velilerindendir. Memleketinin bir çok yerlerini ve Mekke-i Mükerreme'yi ziyaret etmiş; Mısır'da, Bingazi'de tederrüsle iştigal etmiştir. Bingazi'de zaviye te'sis etmiş, ibâdette ve tedriste bir çok hizmetleri ile büyük çapta muvaffak olmuştur. Vefatından evvel bir mağarayı makarr ittihaz etmiş, dâr-ı bekaya irtihalinden sonra oğlu Muhammed Mehdi (Seyyid), halefi olmuştur. Muhammed Mehdi evlâd bırakmadığından kendisinden sonra meşihat seccâdesinde biraderzâdesi Seyyid Ahmed Es-sünusî bin Es-seyyid Ahmed-üş-Şerif bin Es-seyyid Muhammed Es-sünusî oturmuştur. Müşarünileyh Birinci Cihan Harbinin sonlarında Bingazi'den gelen Saltanat tebeddülünde son Osmanlı Padişahı VI. Mehmed Vahidüddin'in kılıç alayında yeni Padişaha kılınç kuşatmış olan son Sünusî şeyhidir. (R.A.) (Kamus-ul A'lâmdan) |
SÜNYA | İstisnadan bir isim. |
SÜNYAN | (C.: Süniyye) Ednâ, alçak, rezil, kepâze. |
SÜPARE | (Bak: Sipare) |
SÜPÜRDE | f. Ismarlanmış, sipariş olunmuş. * Bırakılmış, verilmiş. |
SÜ'R | Arslanın bir kimseye hamle etmesi, saldırması. |
SÜR'A | Evmek, acele etmek. |
SÜRA | Gece seyri. |
SÜRADİK | (Serâdik) Saray perdesi. Padişaha mahsus sarayın veya çadırın perdeleri. |
SÜRAG | f. İz, işaret, eser. |
SÜRAKA | (Ebu Süfyan Sürâka b. Mâlik) Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hz. Ebu Bekir ile beraber hicret için Mekke'den çıktıklarında, Kureyş Rüesasının mühim bir mal mukabilinde onları öldürmek için gönderdikleri cesur bir adam olup, Hz. Peygamber'in mu'cizesiyle atının ayakları kuma saplanmış ve bu üç def'a tekerrür etmiştir. O vakit anladı ki elinden bir şey gelmez. "El Aman!" diyerek, Resulüllâh'ın duasına mazhar olmuş ve Mekke'nin fethinde şeref-i İslâmla müşerref olmuştur. Hz. Osman'ın (R.A.) hilâfeti zamanında, Hicri 24. senesinde vefat etmiştir. |
SÜRAT | Her nesnenin üstü ve ortası. |
SÜR'AT | Çabukluk. Hız. |
SÜR'AT-İ İNFİÂL | Çok çabuk gücenen, çabuk darılan. |
SÜR'AT-İ İNTİKAL | Çabuk anlayıp intikal etme. Kavrama çabukluğu. |
SÜR'AT-İ MÜMKİNE | Mümkün olan çabukluk. |
SÜR'AT-İ SEYR | Gidiş hızı. |
SÜR'ATEN | Sür'atle, hemen, derhal, çabuk. |
SÜRB | f. Kurşun, kalay. Kurşun ve kalay karışımı. |
SÜRBE | (C.: Süreb - Sürüb) Güruh, cemaat. * Yığın, küme. * Sürü. * Gidecek yer. |
SÜRCUCE | Tabiat. * Tarikat. |
SÜRDAH | (C.: Serâdih) Semiz etli dişi deve. * Ufak otlar yetişen yumuşak yer. |
SÜRDAK | (C: Sürâdikat) Kapıya asılan perde ve çardak. * Çadır. Bezden olan ev. |
SÜRDE | Ekmeği yağla ıslamak. |
SÜREHA' | (Sarih. C.) Saf ırklar. |
SÜREYCÎ | Bir demirci adı. (İyi kılıçları ona nisbet edip "süreycî" derler.) |
SÜREYYA | Ülker (Pervin) yıldızı. Yedi (veya altı) yıldızlardır ki; ikişer ikişer karşılıklı dururlar ve Ayın geçtiği yerlere yakın görünürler. Gerdanlığa benzemesinden Felekiyâtta "Ikd-ı Süreyya" tabir edilir. |
SÜRFE | f. Öksürük. |
SÜRH | Seri nesne. |
SÜRH | Kırmızı, kızıl, ahmer. * Kırmızı mürekkeb. |
SÜRHA | Su yolu. |
SÜRH-ÂB | f. Kırmızı su. * Mc: Kan veya şarap. |
SÜRHÎ | Kırmızılık, kızıllık. |
SÜRHUB | Uzun, tavil. |
SÜRİYYE | (C.: Serâri) Cariye, odalık. |
SÜRM | Ön dişlerin dökülmesi. |
SÜRM | (C.: Esrem) Necisin çıktığı yer. |
SÜRMÜLE | Tilkinin dişisi. * Sırtlanın dişisi. * Bir erkek ismi. |
SÜRPRİZ | Fr. Beklenilmeyen bir anda meydana gelen ve şaşırtarak insanı sevindiren veya üzen hâdise. Umulmadık şey. |
SÜRR | Yeni doğmuş çocuğun kesilmiş göbeği. |
SÜRRAK | (Sârik. C.) Hırsızlar, sârikler. |
SÜRRE | (C.: Sürer - Sürrât) Göbek. |
SÜRRÎ | Göbekle alâkalı. Göbeğe ait. |
SÜRRİYYE | Sahibi tarafından başka yerde oturtulan cariye. |
SÜRSUR | Âlim ve akıllı kişi. |
SÜRTÜM | Kap içinde kalan yemek artığı. |
SÜRUB | (Serb. C.) İçyağları. * Çekiştirmeler, azarlamalar. |
SÜRUB | Taşraya gitmek. |
SÜR'UB | Gelincik adı verilen hayvan. |
SÜRUC | (Serc. C.) Eyerler, at takımları. |
SÜRUD | f. Terennüm. Şarkı, türkü. |
SÜRUD-İ HEZAR | Bülbül nağmesi. |
SÜR'UF | Yumuşak, hafif. |
SÜRUN | Kalça başı. |
SÜRUR | Sevinç. Neş'eli olmak. |
SÜRUR | (Serir. C.) Tahtlar. Yatacak yerler. |
SÜRUŞ | (C.: Süruşân) f. Melek. * Cebrâil (A.S.) |
SÜRÜ | Tar: Devşirme suretiyle alınan Hristiyan çocuklarının yüzer, yüzellişer, ikiyüzer veya daha fazla kişilik kafileler halinde sevkedilmeleri. Sürü adı verilen bu kafileler, sürücülerle muhafızların nezareti altında hükümet merkezine sevkedilirlerdi. (O.T.D.S.) |
SÜRYANÎ | Eski Suriye halkından. Sâmilerin Aramî kolundan ve garb kısmından olan ve bunların dininden olan. |
SÜRYE | Gece seyri. * Ulaşmak, varmak. |
SÜST | f. Gevşek, tembel, sölpük. |
SÜSTÎ | f. Gevşeklik, uyuşukluk, tembellik. |
SÜTA' | Nezle. |
SÜTAHÎ | Oturak yeri büyük olan kişi. |
SÜTRE | Perde. Örtü. Perdelenecek şey. * Namaz kılarken kıble cihetinde duvar ve sâir olmadığından, önden geçenlerin namaza zarar vermemeleri için, ön tarafa dikilen şey. (En az altmış cm. yükseklik) |
SÜTRE-İ BEYZÂ | Beyaz perde. |
SÜTRE-İ HADRÂ | Yeşil perde. |
SÜTU' | Zâhir olmak, görünmek. * Yükselmek, yüksek olmak. |
SÜTUDE | (C.: Sütudegân) f. Övülmüş, medhedilmiş. * Övülüp medhedilmeğe değer. |
SÜTUH | f. Yorgun, bezgin. * Sıkıntılı, kederli. * Beceriksiz. |
SÜTUN | f. Direk, amud, rükün. Silindir biçiminde destek. * Gazete veya kitap sahifelerinde yukarıdan aşağıya olan bölünmüş kısımlardan herbiri. Kolon. |
SÜTUR | (Sitr. C.) Örtüler. Perdeler. |
SÜTUR | (Bak: Sutur) |
SÜTUR | f. Binek ve yük hayvanı. |
SÜTURBÂN | f. Hayvana bakan. Seyis. |
SÜTURDÂN | f. Ahır. |
SÜTUT | Zulmet, karanlık. * İnsanlara zahmet verenler. |
SÜTÜRDE | f. Tıraş edilmiş. Yontulmuş. |
SÜTÜRE | f. Ustura. |
SÜTÜRG | f. Büyük, iri, muazzam. |
SÜVA' | Geceden bir parça. * Nuh Aleyhisselâm'ın kavminin taptıkları put. |
SÜVAF | Fena, helâk, mahvolma. * Hayvanların ölümü. |
SÜVAR | f. Ata binmiş. Binici. |
SÜVAR OLMAK | Ata binmek. Yola çıkmak. |
SÜVARÎ | Atlı asker, atlı. * Gemi kaptanı. |
SÜVBA' | Gittikten sonra yine dönmek. |
SÜVER | (Sure. C.) Sureler. |
SÜVEYDA | Siyahlık. |
SÜVEYDA-ÜL KALB | (Sevâd-ül kalb, Sevdâ-ül kalb) Kalbin ortasında varlığı kabul edilen siyah nokta. Kalbdeki gizli günah. Buna Habbet-ül kalb, Esved-ül kalb de denir. Kalbdeki basiret mahalli diye bilinir. Eskiden bir kısım muhakkikler, kalbin mezkur mahalline; Mahall-i ulum-u diniyye demişler. Ekseriyyetle mahall-i idrak ve basiret olarak kabul edilir. Bir kısım âlimler de "Kalbin dahili olan akıldan ibarettir" demişler. (Kamus)Kalbdeki bu mezkûr nokta: Kâfirler ve Allaha isyan edenler için şekavet ve günah, mü'minler için ise: Basiret ve idrak mahalli olarak bilinir. |
SÜVEYŞ | Akdeniz'le Kızıl Deniz'i birbirine bağlayan büyük kanal. |
SÜVRE | (C.: Sivere-Sire) Dişi sığır. |
SÜVÜM | f. Üçüncü. |
SÜYU' | Suyun akması. |
SÜYUF | (Seyf. C.) Kılıçlar. |
SÜYUH | (Seyh. C.) Akarsular, nehirler, ırmaklar. * Çizgili elbiseler. |
SÜYUL | (Seyl. C.) Seller. |
SÜYUM | Emin, mahfuz. |
SÜYUTÎ | (Bak: Celaleddin-i Süyutî) |