<\head>

D


DA' Arabçada "bırak" mânasına emirdir. Meselâ:
DA' MÂ KEDER Keder veren şeyi bırak.
DÂ' (C: Edvâ) Maraz, hastalık. * Meşakkat, zahmet.
DÂ-ÜL-EFRENC Frengi hastalığı.
DÂ-ÜL-KALB Tıb: Kalb hastalığı, yürek çarpması.
DÂ-ÜS-SILÂ Sıla hasreti. Vatan hasreti. Kavuşma hasreti.
DA' Def'etmek, kovmak. Terketmek.
DAA Telef etmek, ziyan etmek.
DAAC Gözün çok siyah ve büyük olması.
DAAK Davarın ayağıyla kazılmış yer.
DAAR (DAÂRE) Fısk. * Kapmak. * Yaramazlık.
DA'AT Horluk, zelillik.
DAB f. şan ve şeref, haysiyet.
DABAR (DIBÂR) (C: Debabir) Cemaat, topluluk.
DABB (C.: Dıbâb-Edubb) Keler, kertenkele. * Yaraya merhem sürmek. * Akmak. * Süt sağmak. * Yere yapışmak. * Dudakta olan bir hastalık (çatlayıp kan akar). * Hurma çiçeği.
DABBE (C.: Dıbâb) Dişi kertenkele. * Kapıya koyulan yassı enli demir.
DÂBBE Yürüyen mahluk. Debelenen.
DÂBBE-SÜVÂR f. Hayvana binen, binici.
DÂBBET-ÜL ARZ Hadis-i şerifle âhir zamanda olacağı haber verilen ve âhir zaman alâmetlerinden olan bir nevi mahluk. (Cenâb-ı Hakk'a itâat etmeyenleri içlerinden kemireceği ve yiyeceği bildirilen dehşetli bir mahluk tâifesi.)(Kur'ânda, gayet mücmel bir işaret ve lisân-ı hâlinden kısacık bir ifâde, bir tekellüm var. Tafsili ise; ben şimdilik, başka mes'eleler gibi kat'i bir kanaatla bilemiyorum. Yalnız bu kadar diyebilirim: $ Nasıl ki Kavm-i Fir'avne "Çekirge âfâtı ve bit belâsı" ve Kâbe tahribine çalışan Kavm-i Ebrehe'ye "Ebâbil kuşları" musallat olmuşlar. Öyle de: Süfyan'ın ve deccalların fitneleriyle bilerek, severek isyan ve tuğyana ve "Ye'cüc ve Me'cüc"ün anarşistliği ile fesada ve canavarlığa giden ve dinsizliğe, küfür ve küfrana düşen insanların akıllarını başlarına getirmek hikmetiyle arzdan bir hayvan çıkıp musallat olacak, zir ü zeber edecek. Allahu a'lem, o dâbbe bir nev'dir. Çünki gayet büyük birtek şahıs olsa, her yerde herkese yetişmez. Demek dehşetli bir tâife-i hayvaniye olacak. Belki $ âyetinin işaretiyle, o hayvan, dâbbet-ül arz denilen ağaç kurtlarıdır ki; insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek, insanın cisminde dişinden tırnağına kadar yerleşecek. Mü'minler iman bereketiyle ve sefâhet ve su-i istimâlâttan tecennübleriyle kurtulmasına işâreten, âyet, iman hususunda o hayvanı konuşturmuş. Ş.)
DA'BEL Kurbağa yumurtası. * Güçlü, kuvvetli deve.
DABENTÎ Güçlü, kuvvetli kimse.
DABGAM Arslan, esed.
DABH Atların koşu esnasındaki nefeslerinin sesleridir ki, sahil denilen kişnemek değil, yemi ve sahibini gördüğü zaman yaptığı gibi hamhame denilen sesi de değil; hızlı nefes sesi olan bir harıltı ve hohlamadır. Denilmiştir ki: Dabh, bir at ve bir de köpek koşarken olur. (E.T.)
DABIK Bir yerin adı.
DABİ' Yere yapışan, yere yapışıcı.
DABİ Kül, ramâd.
DABİB Akmak. Seyelân etmek.
DABİE Kişinin çoluk çocuğu.
DABİR Arka, kök, nihâyet. Son, âhir. * Bir nişandan geçen ok.
DABİRE Askerin bozulması.
DÂBİRET-ÜL İNSAN İnsanın ökçe siniri.
DÂBİRET-ÜT TUYUR Kuşların, ayakları arasındaki parmak.
DABK Kendisiyle kuş avlanan bir nesne.
DABN Dar nesne.
DABR Cemaat. * Yaban cevizi. * Sıçramak.
DABRAK şişman ve etli olmak.
DABS Ahlâkı kötü ve korkak olmak. * Anlaması, idrâki az olmak.
DABS Mesrur ve mütekebbir olmak. Sevinçli ve kibirli olma hâli.
DABS (C.: Ezbâs) El ile tutmak.
DABSEM Arslan, esed.
DABT Hıfzetmek. * Cem'etmek, toplamak.
DABUKA Pis. Necis.
DABURE Yer yüzünde gezen hayvanât.
DABV Pişirmek. * Tağyir etmek, değiştirmek.
DAC' $ (DUCU') Yan tarafını yere koyup yatmak.
DAC Çağırmak.
DA'CA' Gözü çok siyah ve büyük olan kadın. (müz: Edac)
DACC Hacıların hizmetkârı ve devecileri. * Hacılar ile birlikte giden, fakat, hac maksudu olmayan bezirgân.
DACCE Bir kere çağırmak ve inlemek.
DA'CELE Gitmekte ve gelmekte tereddütlü olmak.
DACEM Eğrilik.
DACİ' İşlerinde kısaltan. * Yatak arkadaşı.
DACİA Çok fazla bulut.
DACİC Çağırış. * Sesi yükseltmek.
DACİN (C.: Devâcin) Evi öğrenmiş olan davar.
DACİR Gamkin ve gönlü dar kimse. * Bağırgan dişi deve. * Kederlenmek, hüzünlenmek muztarib olmak.
DACNAN Tehame vilâyetinde bir dağ.
DACR(E) Darlık, kalbin sıkıntılı olması.
DACUC Çağıran. * İnleyen. * Sağarken incinen ve inleyen dişi deve.
DAD Osmanlı alfabesinin onyedinci harfidir. * Ebced hesabında sekizyüz sayısına karşı gelir.
DÂD f. Adâlet. Hak, doğruluk. * İnsaf. * Vergi, ihsan, atiyye. * Ömür. * Sızlanma. (Adâletle dâd arasında fark vardır; adâlet, binefsihi adâlet edip zulmetmemektir. Dâd ise, başkasının zulmünü def ve izâle eylemektir. L.R.)
DÂD-I HAK Hak vergisi, Cenab-ı Hakk'ın lütf u ihsanı.
DÂD-I HAK RÂ KABİLİYYET ŞART NİST Cenab-ı Hakk'ın lütf u ihsanında kabiliyyet şart değildir.
DÂD U SİTED Alış veriş.
DAD Doldurmak.
DA'D Husumet, düşmanlık.
DAD Oyun, lehv.
DA'DA Aklı ve fikri olmayan kişi. * Her nesnenin zayıfı.
DADA f. Halayık. Çocuk bakıcı. Dadı.
DA'DA' "Güzel dur" mânasına gelir ve düşecek ve dayanacak yerde söylenir.
DA'DAA Koyunu ve keçiyi çıkarıp sürmek. * Sallamak. * Bir kimseye "güzel dur" demek. * Miktarı çok olsun diye depretip çevirmek ve doldurmak.
DA'DAA Yakmak. Yıkmak. * Hor ve zelil etmek. * Perâkende etmek.
DADAN Kesmez kılıç. * Fakir, muhtaç kişi.
DADAR f. Allah (C.C.) * Adaletli, âdil, doğru olan hükümdar.
DADAŞ Delikanlı, babayiğit kimse. * Erkek kardeş.
DÂD-ÂVER f. Doğru, adaletli.
DÂD-BAHŞ f. Hakkı yerine getiren, adaletli.
DÂDE f. Verilmiş, vergi.
DÂDEN f. Vermek.
DÂDENDER f. Erkek üvey kardeş.
DÂDER f. Karındaş, kardeş, birâder.
DÂDER-ENDER f. Üvey kardeş.
DÂDGÂH Adliye. Hak yeri, adâlet yeri.
DÂD-GER f. Doğru, insaflı.
DADH Yemen baklası.
DÂDHAH f. Adalet isteyen.
DÂDİSTAN f. Bir işte ortak olma. * Bir işe razı olma.
DÂDRAD f. Allah (C.C.), Cenab-ı Hak.
DÂD-RES f. Yardımcı, yardıma yetişen.
DAELE (DUULE) Zayıf ve ince olmak. * Hor ve zayıf olmak.
DAF' Necis, pis.
DAFADİ Kurbağa.
DA'FAK Bol ve geniş olan şey. Vâsi.
DAFATE Ayağa giydikleri bir cins pabuç. * Kişinin aklı ve reyi zayıf olmak. * Bir oyun çeşidi.
DAFEF Çoluk çocuğun fazla oluşu. * Şiddet. * Darlık. * Hâcet. * Acele etmek.
DAFEN Kısa boylu, ahmak adam. * İri gövdeli ahmak kimse.
DAFENDED şişman, ahmak adam.
DAFF Dar, zıyk.
DAFFAT Devesini kiraya veren deveci.
DAFFATA Metâ ve kumaş götüren deve. * Çokluk, cemaat.
DAFFE Yan, taraf.
DAFİ' Def'eden, menedici. Ortadan engeli kaldıran. * Cenâb-ı Hak. (C.C.)
DAFİA Def eden, muhafaza eden.
DAFİK Atılarak dökülen. Su ve emsali gibi akarak dökülen.
DAFİT Ahmak.
DAFN Ayakla tekme vurmak ve atmak.
DAFR Saçı ve ona benzer şeyleri enlice örmek ve dokumak. * Vakarla yürümek. * Def'etmek, kovmak.
DAFUF Sütü çok olan davar.
DAFV Tamam olmak. * Malın çok olması.
DÂG f. Yanık yarası. * İnsan veya hayvan vücuduna kızgın demirle vurulan damga.
DÂG-I DİL Gönül yarası.
DAGAL f. Hile. * Geçmez akçe, kalp para. * Hileci, hile yapan, dolandırıcı. * Çerçöp.
DAGAL-BÂZ f. Hileci.
DAGAS Çok yemekten dolayı midenin dolması.
DAGB Harislik, hırslı oluş. * Ovmak.
DAGBUS (C.: Dagabis) Küçük hıyar. * Sirkeyle ve zeytin yağıyla yenen bir ot.
DAĞDAĞA Gürültü. Iztırab. Boş yere telâş ve zorluklar. * Tereddüt etmek, karar verememek. * Gıcıklamak.
DAGDAGA Dişi olmayan kadın. * Kurdun et yemesi. * Yemeği iki çene arasında geve geve yemek.
DAĞDAR f. Pek acıklı, üzüntülü. * Gönlü yaralı. * Kızgın demirle nişan vurulu. Damgalı. (Milletimde ihtilâf u tefrika endişesi Kûşe-i kabrimde hattâ bi-karar eyler beni, İttihadken savlet-i a'dâyı def'a çâremiz, ittihad etmezse millet, dağdar eyler beni.) Yavuz Sultan Selim Hân.
DAĞDAR-I TEESSÜF Çok acı olup, teessüf edilen.
DAGF Almak.
DAGFASA Semizlik, şişmanlık, besililik, etlilik. * Bol geniş nesne.
DAGISA (C: Devâgıs) Diz üstünde hareket eden yuvarlakça kemik. * Sâfi su.
DAĞISTAN f. Dağlık yer. * Kafkasya'nın kuzeydoğusunda ve Hazer Denizi'nin batı kıyılarında bulunan bir bölgedir ki, eskiden buraya Albanya denirdi.
DAĞIT Emin. * Nâzır, bakan. * Şiddet veren. * Üzüm toplamada kullanılan âlet.
DAGI(YYE) Azgın, başkaldıran, isyan eden, âsi, anarşist.
DAGİ (Bak: Tâgi)
DAGİB Tavşan sesi.
DAGÎGA Sıvı hamur.
DAGİT Yanında bir kuyu daha olduğundan suyu çekilip kokan kuyu.
DAGM Isırmak.
DAGMA' Yüzünün rengi siyaha yakın olan dişi koyun.
DAGMİRE Karıştırmak, halt.
DAGN Meyletmek, yönelmek. * Kin tutmak.
DAGR şiddetle def'etmek. * Bir yere girmek.
DAGRE Bir şeyi kapıp almak.
DAGS (C.: Adgas) Rüyâ karışıklığı. * Karışık olmak.
DAGŞ Hücum etmek.
DAGT Zahmet. Meşakkat. * Bir şeyi bir yere zorla sıkıştırmak. Sıkışmak.
DAGUL f. Dolandırıcı, hileci, hile yapan.
DAGV Kedi veya tilki çağırmak.
DAĞVARİ f. Dağ gibi, dağ cesametinde. Dağ büyüklüğünde. Dağa benzer surette.
DAGVE (C.: Degavât-Degayât) Huyu yaramaz olmak, hulku çirkin olmak.
DAGZ Yutmak. * Defetmek. * İğrenmek. * Cimâ etmek.
DAG-ZEN f. Damga vuran, nişan koyan. * Kalb kıran, gönül kıran.
DAH f. Hizmetçi, uşak, cariye. * On (10). Aşer. * Korkak. Alçak, aşağılık, âdi kimse.
DAHA' Kaba kuşluk vakti.
DAHAL Aldatmak, mekretmek.
DAHÂMET İrilik, kocamanlık, kabalık, vücutça büyük olmaklık. * Tıb: Hipertrophie.
DAHÂMET-İ KEBED Tıb: Karaciğer büyümesi.
DAHAMİS Bahadır, kahraman. * Karayağız, iri yapılı adam.
DAHAS Kaypancak nesne.
DAHAS Davarın tırnağında olan bir verem.
DAHAYA (Dahiyye. C.) Kurbanlık hayvanlar.
DAHB Bir şeyi ateşte kızdırıp pişirmek.
DAHC Gizlemek, örtmek.
DAHD Kahretmek.
DAHDAH Kısa boylu adam.
DAHDAH Küçük adımlı kimse.
DAHDAH (C.: Dahazıh) Arzu, istek.
DAHDAHA Yorulmak, yorultmak. * Yavaşlamak. * Muti etmek, emre itaat ettirmek. * Hor etmek.
DAHDAHA Suyun dökülüp saçılması. * Serabın uzaktan su gibi görünüp parlaması.
DAHDAR Beyaz bez.
DAHH Yer altında bir şey gizlemek.
DAHH Bevlin uzaması.
DAHHAK Çok gülen. Çok gülücü. * İran'da eski tarihte yaşamış çok zâlim bir hükümdarın adı.
DAHHAS (C.: Dehâhis) Toprak içinde kaybolup bulunmayan küçük bir böcek.
DAHIK Gülen, gülücü.
DAHIKE (C.: Davâhık) Gülme ânında çıkan dört dişin birisi.
DAHIS Tırnak yakınında olan bir verem hastalığı.
DAHIYE Nâhiye.
DAHİ Eşine ender rastlanır, hârikulâde zekâ, fatanet ve hikmet sâhibi.
DAHİKE (C.: Davâhik) Azı dişlerinden her biri.
DÂHİL İçeri. İç. İçinde. İçeri girmiş.
DAHÎL Yabancı, sığınan, sığınmış. Muhacir. * Birisinin içyüzü, niyet ve mezhebi. Dâhil ve içerde. Birisinin bütün gizli ve sırlı işlerine vâkıf olan dost ve hemdemi. * Evvelâ alâkasız olup sonradan bir cemaate dâhil olan. * Edb: Başka bir dilden olup, sonradan diğer bir dile geçen kelime. * Tıb: Vücud âzalarında birbirine girmiş ve sokulmuş olan mafsallar.
DAHİL (Bak: Dahl-Dehal) Girmek, karışmak. Dokunmak. Taarruz etmek, müdâhale eylemek.
DAHİL Hayrette kalan kimse.
DAHİLE (C.: Devâhil) Bir şeyin içi, içyüzü.
DAHİLEK Yalvarırım, sana sığınırım, sana güvenirim (meâlinde.)
DAHİLEN İçten, içerden, dâhilden.
DAHİLİYE NAZIRI İçişleri Bakanı.
DAHİM f. Nasib ve rızık.
DAHİM (Dâhim) f. Taç.
DAHİM (Dahâmet. den) Yoğun ve fazla koyu olan. Kalın olan.
DAHİNE (C.Devâhin) Duman çıkan baca.
DAHİR (C.: Dehâyir) Toplanılmış veya gömülmüş mal.
DAHİR Dere, vâdi. * Dağ başı.
DAHİS Müfsid, arayı bozan. * Koyun yüzerken deri ile etin arasına elini sokan. * Bir meşhur atın adı.
DAHİS Hayvanların tırnak diplerindeki et parçası. Dolama hastalığı.
DAHİS Kokmuş, kemiksiz et. * Semiz nesne. * Çok adet, fazla miktar.
DÂHİYE Hârikulâde zekâ ve fetanet sahibi. * Âfet, belâ, musibet. Kazâ. Emr-i azîm. Büyük iş ve hâdise.
DÂHİYE-İ DEHYÂ Çok büyük belâ, musibet.
DÂHİYE-İ EDEB Edebiyatta dâhi olan, eşine az rastlanan büyük edib.
DÂHİYE-İ HARB Çok becerikli büyük kumandan.
DÂHİYE-İ HİLKAT Yaradılıştan dâhi olan. Hârika.
DAHİYYE Kurbanlık hayvan.
DAHK Tere yağı. * Bal. * Kar. * Ağzı yarılmış olan çiçek tomurcuğu.
DAHK Irak, uzak, baid. * Atmak.
DAHL Karışma, girme. * Nüfuz, te'sir. * Vâridat. * İrâd. İtiraz, ta'riz. * Ayıp, töhmet.
DAHL (DUHL) (C.: Dihâl-Edhâl-Dahlân) Pencere. * Çukur yer.
DAHL Az miktar su.
DAHL Bir nesne az olmak.
DAHM İri, büyük, kocaman, cüsseli, kalın.
DAHM Şiddetle def'etmek. * Cemaatın kuvvetli olması.
DAHME f. Mezar, kabir. türbe. * Donanma geceleri atılan hava fişeği.
DAHMES Sirke tulumu. * Her nesnenin karası.
DAHN Fesâd. * Bulanıklık.
DAHNA Boz renkli.
DAHR Alçalma. Küçülme. Hor ve hakir olma.
DAHR (DUHUR) Sürmek. * Irak etmek, uzaklaştırmak. * Horluk.
DAHR Kaplumbağa. * Dağbaşı.
DAHRECE (Dıhrâc) Yuvarlamak.
DAHS Sözünü fesâhatle açık bir şekilde söylemek.
DAHS Koyunun derisiyle eti arasına yüzmek için elini sokmak. * Fesad, ifsâd.
DAHS Ön dişler ile ısırmak.
DAHS Ayağıyla tepinmek.
DAHTEN f. Bilmek.
DAHUK Geniş yol.
DAHUL Geyik tuzağı. * Canavar tuzağı.
DAHÜL f. Bostan korkuluğu.
DAHV Atmak, ramy.
DAHV Zâhir olmak, görünmek.
DAHVE İlk kuşluk vakti. Güneşin ufukta ilk yükselip yayılmaya başladığı an.
DAHY (Dahv) Yayıp döşemek. * Deve kuşu yumurtası. (Bak: Udhiy) (968 hicri tarihinde vefat eden Ahter-i Kebir lugatının Müellifi, Kur'an-ı Kerimdeki bu kelimeden dünyanın bir elips şeklinde, deve kuşu yumurtası biçiminde yuvarlak olduğuna âdeta inanmış. Bu gün bilinen bu hakikatı bundan üç asır evvel ifşa etmiştir.) (H. Basri Çantay)
DAHYA' Rûşen, parlak ve nurlu nesne.
DAHYA' (C.: Duhâ) Hayız görmez kadın. * Ağaç ismi.
DAHYE Kuşluk vaktinde kesilen koyun.
DAİ Dua eden, duacı. * Sebep. * Davet eden. Muktazi. (Meselâ: Yemek yemek, iştihadan gelen bir lezzet, bir iştiyaktır. Onu yemeğe sevk eder. Buna dai denir.) Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) bir ismi de daidir. * Çağıran. Müezzin.
DÂİB Âdet ve usulünde devam eden. (Bak: De'b)
DÂİBEYN Âdet ve usulünde devam eden iki şey.
DAİL İçen. Şârib. * Mahvolan. * Zaif.
DAİL Arık, zayıf, küçük hacimli.
DAİM Devam eden. (Daimî, daima, daimen şeklinde de söylenir.)
DAİMA (Devam. dan) Her vakit, bir düziye, daimî suretde.
DAİMÎ (Devam. dan) Sürekli, devamlı.
DAİN (Dâyin) Ödünç veren, borca veren. * Alacaklı. İkraz eden.
DAİN Asıl. * Mâden. * Doğruluk.
DAİN (C.: Daân) Yünlü olan koyun.
DAİR Devreden. Dolaşan. Dönen. Bir şeyin etrafını kuşatan. * Belli bir şey hakkında olan. Alâkalı, müteallik.
DAİRE Resmi hükümet makamlarından her biri. * Yazıhane. * Büyük bir idare adamının makamı. * Ev veya apartman katı. * Bir manevi te'sirin hükmü geçtiği mahal. * Sınır içi. * Büro, büyük ev, konak. * Çember, düz yuvarlak şekil. * Mat: Merkezden aynı uzaklıktaki noktaların çevirdiği düzlük parçası. * Hezimet ve musibet. Beliye-i muhita. * Dönüp dolaşıp meydana gelen hâdise ve inkılâb.
DAİRE-İ ÂFÂK Ufuklar dairesi. Çok geniş ve büyük dâire, kâinat.
DAİRE-İ EHADİYET Allah'ın ehadiyetle tecelli ettiği dâire. (Bak: Ehadiyet)
DAİRE-İ ESBAB Sebepler dâiresi. Sebep ve kanunların bulunduğu yer olan maddi âlem.
DAİRE-İ ESMÂ Cenab-ı Hakk'ın isimlerinin sahası ve dairesi.
DAİRE-İ İMKÂN Kâinat. İmkân âlemi. Mükevvenat. Mümkün olan, şartların müsait olduğu âlem. (Daire-i mümkinat da aynı mânada kullanılır.)
DAİRE-İ MÜMKİNAT (Bak: Daire-i imkân)
DAİRE-İ RESMİYE Hükûmet dairesi, resmi daire.
DAİRE-İ VÜCUB Tebeddül ve tagayyür etmeyen ve mümkinat âleminden olmayan âlemler. Esmâ ve Sıfât-ı İlâhiyye gibi. (Bak: Vücub âlemi)
DAİRE-İ VÜCUD Vücud ve varlık dairesi ve sahası.
DAİREVÎ Daire şeklinde. Daire gibi.
DAİREZEN Mehter takımında def çalan.
DAİYAN (Dâi. C.) Dua edenler, duacılar.
DÂİYE İnsanı bir şeye candan bağlamağa sürükleyen iç duygusu. * Mücib ve sebep. * Bâis olan husus, vakit ve zamanın bir hâleti. * Arzu, hırs. * Dava. * Bahane.
DÂİYE-İ TEFEVVUK Üstünlük iddiası.
DAİYY Şu kimseye derler ki, bir kişi ona "oğlumdur" demiş olsun.
DA'K Ovmak. * Bir şeyi yumuşatmak.
DAKA' Varmak. Ulaşmak. * Buluşmak.
DAK'A Toprak.
DAKA' Fakirlik.
DAKAİK (Dakayık) (Dakik. C.) İncelikler. Anlaşılması çok dikkat isteyen incelikler. Çok ince. Anlaşılması dikkat isteyen keyfiyetler.
DAKAİK-I FENNİYE f. İlmî incelikler. Fennin ince ve güç anlaşılan noktaları.
DAKAİK-İ UMUR f. Üzerinde gayet dikkatle durulması lâzım gelen işlerin ince ve mühim noktaları.
DAKAİK-AŞİNA f. İlmî incelikleri bilen, anlaşılması ve tefhimi müşkül, yüksek ve ince ilmî mes'elelere vâkıf olan.
DAKAL Hurmanın iyi olmayan cinsi. * Gemi oku. * Boya.
DAKDAK (C.: Dakâdık) Kısa boylu ve katı yürüyen kişi.
DAKDAKA Davarın tırnağının taşa dokunup ses çıkarması.
DAKDAKE Tez tez yürümek, hızlı yürümek.
DA'KE Deve sürüsü.
DA'KESE Mecusiler oyunundan bir oyun. ("destibend" de derler.)
DAKİK (Ekseri mânevi mânalar için) Pek ince. Nâzik. Ufak.
DAKİKA (C.: Dakaik) Zaman mikyası olarak bir saatin bölündüğü altmış parçadan beheri. Altmış saniyelik zaman. * İnce fikir, mülâhaza, nükte. * Daire dereceleriyle başka ölçülerde her derecenin bölündüğü parçalar ki bunlar da saniyelere ayrılırlar.
DAKİKA-BİN f. İncelikleri bilen, ince noktaları gören.
DAKİKA-ŞİNAS İnce işleri ve nükteleri anlayan, bir işin incelikleriyle uğraşabilen.
DAKİS Bir kimsenin aksırdığında ağzından saçılan tükrük.
DAKK Vurmak. * Çekmek. Çok yemekten dolayı vücudun ağırlaşması. * Kapı çalma.
DAKK-ÜL BÂB Kapı çalmak.
DAKM Kırmak, kesr.
DAKR Vurmak, darb.
DAKVA(N) Sütü çok içtiğinden dolayı bedeni ağırlaşan kuzu.
DAL Ağacın ilk verdiği kol. * Kur'ân hattiyle yazılan () harfinin okunuşu (Ebcedi değeri dörttür.) Noktasız olduğundan "dâl-i mühmele" de denir.
DAL(L) Kur'ân ve imân yolundan sapan. Dalâlete giden, azan. * Azdırıcı, sapkın. * Şaşkın.
DAL' Meyl. Eğrilik. Kuvvet. * Ağır yük götürmek.
DA'L İçmek, şirb.
DAL Semiz avrat. Şişman kadın.
DAL "Yaban sediri" denen bir ot.
DALAA Kuvvet. * Eğrilik. * Şiddet.
DALAL Sapıklık. * Sapmak. Doğrudan, imân ve İslâmiyyet yolundan sapmak.
DALALET İman ve İslâmiyetten ayrılmak. Azmak. Hak ve hakikatten, İslâmiyet yolundan sapmak. Allah'a isyankâr olmak. * Şaşkınlık.(... Nevâfil kısmında, emr-i istihbabî ile yine ehl-i iman mükelleftir. Fakat, terkinde azab ve ikab yoktur. Fiilinde ve ittibaında azîm sevaplar var; ve tağyir ve tebdili, bid'a ve dalâlettir ve büyük hatadır...... Sünnete ittiba etmiyen, tenbellik eder ise, hasaret-i azîme; ehemmiyetsiz görür ise, cinayet-i azîme; tekzibini işmam eden tenkid ise, dalâlet-i azîmedir. L.)
DALALETPİŞE Sapıklığı tâkibeden. Sapıklığa giden. İslâmiyetten başka yol tâkib eden.
DALDAL(E) Taşlı sert yer.
DALGAKIRAN t. Bir limandaki tekneleri dalgaların te'sirinden muhafaza etmek için denizde yapılan set.
DALGIÇ t. Mercan, inci ve saire avlamak veya denizin dibine düşmüş olan şeyleri çıkarmak için denizin dibine dalmaya alışık adam.
DALI' Kavi, kuvvetli. * Muhkem, sağlam, sert. * Eğri.
DALİF (C.: Düllef) Nişandan öteye düşen ok. * Ağır yük getirip adımlarını birbirine yakın atan adam.
DALİL Sert, sağlam, muhkem yer. * Yolu azmış kişi.
DALİYE (C.: Devâli) Hayvanla döndürülüp su çekilen dolap. (Suyun döndürdüğü dolaba "nâurâ" derler.)
DALKAVUK t. Eline maddî menfaatler, para vesaire geçirmek için yaltakçılık ve soytarılık edip kendi vakar ve haysiyetini muhafaza etmeyen adam.
DALL Azan. Azıcı, azdırıcı. Dalalette olan.
DALL Delil olan, delâlet eden. Yol gösterici. * Bildiren.
DÂLL-İ Bİ-L FEHVÂ (Dâllibilfehvâ) Fık: Söylenen sözün veya ifâdelerin hülâsasından çıkan mânaya göre delil ve işaret olmak.
DÂLL-İ Bİ-L İBARE (Dâllibilibâre) Fık: Bir ifade veya sözden muayyen bir mânanın ve hükmün anlaşılması. Meselâ: "Zekât, müslümanların fakirlerine verilir, hiçbir zengine verilmez" ibaresi zekâtın yalnız müslüman fakirlere verileceğine delâlet-i mutabıkıyye ile delâletidir. Zengin olan belli şahıslara da verilemeyeceğine delâlet-i tazammuniye ile delâlet eder. Zekât hususunda, zenginler ile fakirler arasında fark bulunduğuna da delâlet-i iltizamiye ile delâlet eder. (Ist. Fık. K.)
DÂLL-İ Bİ-L İKTİZA (Dâllibiliktiza) İktizası ile delâlet eden. * Ist: Şer'an muhtacun ileyh olan bir lâzime delâlet eden lâfızdır. Başka bir tâbir ile; vaz'olunduğu mânadan mukaddem isbatına şer'an lüzum ve ihtiyaç mevcud olan bir medlule delâlet eden ibaredir. Meselâ: Bir kimse bir şahsa hitaben: "Evini şu kadar liraya benim nâmıma medrese yap" deyip o şahıs da evini medrese yapsa, o ev o kadar lira mukabilinde o kimse nâmına medrese yapılmış olur. Çünkü bu söz ile: "Evini şu kadar liraya bana sat" sonra "onu benim nâmıma medrese yap" denilmiş olur. "Evini medrese yap" emri bir muktezîdir. Evin satılması da muktezâdır. Bu muktezâ olmadıkça öyle bir mânanın emri hükümsüz kalır. Artık öyle bir emrin sıhhatı için evvelce bu muktezânın vücuduna lüzum ve ihtiyaç vardır. Binâenaleyh, o emir bu muktezaya bi-l iktiza delâlet etmektedir.
DALL-İ Bİ-L İŞARE (Dâllibilişâre) Sözdeki mânanın işâretine göre delil olmak.Üç nevi delâletten biri ile sevkedildiği mânanın gayrisine yâni; söylenince maksud-u asli olmayan bir mânaya delâlet eden lâfızdır. Meselâ: "Cenab-ı Hak bey'i helâl, ribâyı haram kılmıştır." ibâresi, bey', yani alış-veriş ile ribâ (fâiz) arasında fark bulunduğunu beyan için sevk olunmuştur. Bundan asıl murad budur. O hâlde bu ibâre meşru alışverişle faiz arasında fark bulunduğuna "delâlet-i mutabıkıyye" ile delâlet ettiği gibi, bey'in helâl, fâizin haram olduğuna da yine "delâlet-i mutabıkıyye" ile "bi-l işâre" delâlet etmiş olur. Yine bunun gibi bir malın abde verilmesini veya verilmemesini isteyen bir kimseye karşı "Bu malı hiç bir şahsa vermem" sözü bu malın abde verilmeyeceğine "delalet-i tazammuniye ile" "bi-l işare" delâlet eder.)"Evlâdın nafakaları mevludün leh üzerinedir" ibâresi de çocukların neseblerinin, babalarından sâbit olacağına delâlet-i iltizâmiye ile bil-işâre delâlet eder. Çünkü, babanın mevlüdün leh olması, nesebin kendisinden sübutunu müstelzimdir." (İst. Fık. K.)
DALLE Evini bilmeyip başka yere giden davar.
DALLÎN (Dâllûn) Sapkınlar. Müslümanlıktan ayrılanlar. Kur'an hakikatlerinden ayrılıp sapanlar.
DALLİYET Delil oluş. İsbata vâsıta olmak.
DAM' (C.: Dümu-Edmu) Helâk olmak. * Göz yaşı.
DÂM f. Tuzak. ağ, hile.
DÂM-I ANKEBUT f. Örümcek ağı. Örümcek tuzağı.
DÂM-I BELÂ Bela tuzağı.
DAMA Deniz, bahr.
DAMACANA Su veya başka sıvıları taşımaya mahsus dar ağızlı, şişkin gövdeli çoğu hasırla sarılı veya sepetli büyük şişe.
DAMAR t. İstidad. Huy, tabiat, inat. * İnsan bedeninde kanın dolaştığı yollar, şiryan. * Irk. * Toprağın içindeki maden filizleri ve su tabakası. * Damar veya köke benzeyip bir cismin her tarafına uzanan yollar. * Mermer ve ona benzer dalgalı şeylerdeki çizgiler.
DAMD Yaranın üstüne bez bağlamak, merhem sürmek.
DAMECMEC Katı, şedid. * Uzun boylu bahil kimse.
DAMED Hışım etmek, öfkelenmek, hiddetlenmek, kızmak.
DÂMEN f. Etek. Kenar. Taraf. Zeyl. Elbise veya dağ eteği.
DÂMEN-İ MUALLÂ Yüksek şerefli dâmen, muallâ etek. * Mc: Yüksek namus sâhibi.
DAMEN-BUS f. Etek öpen.
DAMENE f. Dağ eteği, dağın çevresi.
DAMEN-GİR f. Eteğe yapışan, etek tutan. * Dâvacı, hasım, şikâyetçi.
DAMENÎ f. Eteklik. * Kadın başörtüsü.
DAMEN-KEŞ f. Feragat eden, eteğini çeken.
DAMGA Bir şeyin üzerine işaret veya alâmet koymak. * İşaret vurulan âlet. Mühür.
DAMGA-İ VAHDET f. Birlik damgası. Cenab-ı Hakkın birliğini gösteren delil.
DAMHAR Mütekebbir, kibirli, terbiyesiz kimse.
DAMIZ Hayvan üretmeye mahsus dam. Hayvan yetiştirilecek ahır.
DAMİA Yavaş olarak ve damla damla kan sızdıran yara.
DAMİC Karanlık.
DAMİĞA Dimağa işlemiş olan baş yarığı. (Bak: Amme)
DAMİK (C.: Devâmik) Belâ, musibet, dâhiye. Meşakkat, zahmet.
DAMİME (C.: Damâyim) Sonradan yapıştırılmış şey.
DAMİN Kefil olan, tazminat veren. Ödeyen.
DAMİNE Köyde olan hurma.
DAMİR (C.: Damâr) Kalb. * Niyyet.
DAMİR Zayıf, ince.
DAMİSE Örten, setreden. Defneden.
DAMİYE Tıb: Kanı akan yara.
DAMM Yapıştırmak. * Düşürmek.
DAMMAD Hastalara efsun okuyan kimse.
DAMPİNG ing. Bir pazarı elde etmek veya bir malı elden çıkartabilmek için benzerlerinden çok düşük fiyatla satma.
DAMZ Susmak, sükut etmek.
DAMZER (C.: Damazir) Sütü az olan deve. * Sağlam ve sert yer. * Şişman kadın.
DAN Arabca, Farsça veya bazı Türkçe kelimelerin sonuna takılarak, âlet ismi veya sıfat yapılır. Meselâ: Ateş-dan $ : Mangal. Cüz-dan $ : Cüz kabı, çanta.
DAN f. Tane.
DÂNÂ f. Bilgili, bilen, malûmatlı, âlim.
DÂNÂ-İ BÎ-MÜDANÎ Eşsiz âlim. Zamanında emsali olmayan âlim.
DÂNÂ-İ YUNAN Eflatun.
DÂNÂYÎ f. Âlimlik, bilicilik.
DANE f. Tohum, çekirdek. * Kurşun, gülle, tâne.
DANE (Diyn. den) "İtaat etti. İtaatli oldu, boyun eğdi, aziz oldu" mânasında fiil.
DANENDE f. Bilgin, bilen, Haberli.
DANG f. Bir dirhemin altıda biri.
DANIK (C.: Devânik) Bir dirhemin altıda biri ve iki kırât ağırlığı. (Her kırat beş arpa ağırlığıdır.) * Zayıf düşkün davar.
DANIŞTAY (Bak: Şurâ-yı devlet)
DANİ' Hor, zelil.
DANİK Bir dirhemin dörtte biri. * Mangır.
DANİK Nezle.
DANİSTEN f. Bilmek.
DÂNİŞ f. Bilgi, ilim. Biliş.
DÂNİŞ-GEDE Üniversite.
DÂNİŞ-GER f. Alim, bilgin.
DANİŞÎ Alim, bilgin, bilgili.
DANİŞMEND (C.: Dânişmendân) f. Bilgili, ilimli. * Tanzimattan evvel, kadıların yanında stajyer olarak çalışan kimseler için kullanılan bir tâbirdi.
DANİYE Yakında olan.
DANK (Dunuk) Darlık, dıyk.
DANKA' Dar, sıkıntı. Zararlı, zarara sebeb olan.
DANTELA Fr. Tentene. Her nevi iplikle örülen, bir kumaşın kenarına işlenen türlü biçimde ince örgü, dantel.
DANU' Evlâdı çok olmak.
DANV Oğul ve kız, veled.
DÂR Yer, mekân, konak.
DÂR-I BEKA f. Âhiret. Bâki olan yer. (Mâdem dünyada hayat var, elbette insanlardan hayatın sırrını anlayanlar ve hayatını su-i istimâl etmeyenler, Dâr-ı Beka'da ve Cennet-i Bâkiye'de hayat-ı bâkiyeye mazhar olacaklardır. L.)
DÂR-ÜL AMÂN Sığınılacak, korunulacak yer.
DÂR-UL BELVÂ Dünya, imtihan yeri. Belâ ve musibet âlemi.
DÂR-ÜL CİHAD İslâm sınırlarının haricindeki ülkeler.
DÂR-I CİNAN f. Cennet yurtları. Cennetler.
DÂR-I DÜNYA f. Bu dünya memleketi. Dünya. (Dâr-ı fenâ da denir.)
DÂR-I EMÂN Müslümanların zimmetini kabul eden veya müslümanlarla sulh halinde olan, gayr-i müslim bir ahalinin memleketi.
DÂR-I FENÂ Dünya. Bu dünya.
DÂR-ÜL HARB (Bak: Dârülharb)
DÂR-ÜL HİCRE Hicret edilen yer. Medine şehri.
DÂR-ÜL HİKMET Hikmet yeri. Hikmetlerin hükmettiği, hikmet beşiği dünya. * Osmanlı devrinde Şeyh-ül İslâmlık makamının bir ismi.
DÂR-ÜL HİLÂFE Hilâfet Merkezi. Halifenin bulunduğu yer. (Osmanlılar devrinde İstanbul idi ve bir ismi de Dersaâdet idi)
DÂR-ÜL HULD Baki olan yer. Cennetin bir bahçesi. Cennet.
DÂR-ÜL İKAB Cehennem. Çok azab çekilen yer.
DÂR-I İMTİHAN İmtihan yeri. * Dünya. * Dar-ı mihnet, meydân-ı ibtilâ gibi tâbirler de aynı mânada kullanılır. (Bak: İmtihan)(Din bir imtihandır. Teklif-i İlâhi bir tecrübedir. Tâ, ervâh-ı âliye ile ervâh-ı sâfile, müsabaka meydanında, birbirinden ayrılsın. Nasılki: Bir mâdene ateş veriliyor tâ, elmasla kömür, altınla toprak birbirinden ayrılsın. Öyle de, bu dâr-ı imtihanda olan teklifat-ı İlâhiyye bir ibtilâdır ve bir müsabakaya sevktir ki; istidad-ı beşer madeninde olan cevâhir-i âliye ile mevadd-ı süfliyye, birbirinden tefrik edilsin. Mâdem Kur'an, bu dâr-ı imtihanda; bir tecrübe suretinde, bir müsabaka meydanında, beşerin tekemmülü için nazil olmuştur. Elbette şu dünyevi ve herkese görünecek umur-u gaybiye-i istikbâliyeye yalnız işaret edecek ve hüccetini isbat edecek derecede akla kapı açacak. Eğer sarahaten zikretse; sırr-ı teklif bozulur. S.)
DÂR-ÜL İSLÂM (Bak: Dârülislâm)
DÂR-ÜL KARAR Kararlı surette kalınan, kıyametten sonraki yer. Cennet. Dâr-ül Beka.
DÂR-ÜL MAARİF Sultan Mecid zamanında Valide Sultan'ın İstanbul'da Sultan Mahmud türbesi civarında yaptırmış olduğu mekteb.
DÂR-ÜL MESAİ Çalışma yeri. Mesai yeri. Atölye.
DÂR-ÜL MÜLK Başkent, baş şehir.
DÂR-ÜN NEDVE Müslümanlıktan evvel, Kureyş kabilesinin münakaşalar için toplandığı bir yerin adı olup, Kusey ibn-i Kilâb tarafından kurulmuştur. (Sonradan Hz. Muhammed'e (A.S.M.) karşı bulunanların toplanmalarından dolayı fesat ve münafıkların toplandıkları yer mânâsına kullanılmaya başlanmıştır.)
DÂR-I RİDDE Aslında Müslim iken sonradan irtidâd eden veya bir zaman İslâmiyeti kabul etmiş iken sonradan mürted olan şahısların hâkim bulundukları yer.(Darürridde, yani: Mürtedlerden müteşekkil bir taifenin istilâ ederek hakimiyetleri altına aldıkları yerler, bazı ahkâm itibariyle dar-ı harbden ayrılır. Meselâ: Dar-ı harb ahalisiyle musalâha akdi caiz olduğu hâlde, darürridde ahalisiyle caiz olmaz. Çünkü riddetin devamına cevaz verilemez. Şu kadar var ki, bunlar bir müddet düşünmek için mütareke talebinde bulundukları takdirde bakılır. Eğer müslümanların hakkında hayırlı görülürse bu mütarekeye muvafakat edilir. Ve eğer harb edilmesi daha muvafık görülürse bu mütarekeye muvafakat edilmez.Mütâreke kabul edildiği takdirde mukabilinde bir bedel, bir haraç alınamaz. Zirâ bu hâlde mütareke, bir akd-ı zimmete müşabih olur. Halbuki mürtedler, zimmete kabul edilemezler. Bu mütarekenin öyle iki-üç günlük, geçici bir zaman için olması icab etmez. Buna lüzumuna göre bir mühlet tayin edilir. (Ist. Fık. K.)
DÂR-ÜS SAÂDE Saâdet yeri, saray.
DÂR-ÜS SALTANA(T) Saltanat yeri. İstanbul.
DÂR-ÜS SELÂM Cennet. Selâmet ve eminlik yeri. * Bağdatın eski ismi.
DÂR-ÜS SIHHA Hastahâne.
DAR-ÜŞ-ŞAFAKA İstanbul'da yetim ve öksüzler için kurulmuş olan yatılı lise.
DÂR-ÜŞ ŞİFÂ Şifa yurdu, sağlık yurdu. * Tımarhâne.
DÂR-I ŞURA-YI ASKERÎ 1296 yılında lağvolunan bu yüksek askeri meclis 1253 yılının muharrem ayında kurulmuştu. 1259 tarihinde çıkarılan kanun ile vazifesi tesbit edildi. Askeri ve mülki ricâlden onbir daimi, altı tane ise geçici azası bulunan bu mecliste bir reis ve bir de müftü yer alıyordu.
DÂR-I TEKLİF Dünya. Allah'ın teklif ve emirleri ile vazifeli olduğumuz yer olan dünya. (Şu dâr-ı dünyâ meydân-ı imtihandır. Ve dâr-ı tekliftir. Hizmet yeridir. Lezzet ve ücret ve mükâfat yeri değildir. S.)
DÂR-ÜL ULÛM İlimler yurdu. Medrese. Ders görülen yer.
DÂR-I ZİMMET Müslümanların, ahid ve emânını ve himayesini kabul etmiş oldukları; gayr-i müslimlere mahsus yerler.
DAR' (C.: Durâ-Duru) Davar emziği.DAR' : Men'etmek, engel olmak. * Ansızın haberli olmak. * Eğrilik.
DÂR f. Sâhib, mâlik, tutan (mânasındadır.) Meselâ: Bayrakdâr $ : Bayrak tutan.
DÂR Ü GİR Kavga, savaş, muharebe, harp, ceng.
DARA' Zayıf. Zelil, hakir. * Muti, itâat eden, boyun eğen.
DARA f. Eski Fars hükümdarlarından dokuzuncusu Keykubat'ın bir ismi. * Hükümdar. * Cenab-ı Hakk'ın bir ismi.
DAR'A' Başı siyah, gövdesi beyaz olan davar. (Müz: Edrâ.)
DARA' Düz yer. * Birbirine girmiş olan sık bitmiş ağaçlar.
DARAA Tevazu etmek, alçak gönüllü olmak. * Emre uymak, muti olmak. * Zayıf ve zelil olmak.
DARAB Koyu beyaz bal.
DARABAN Vurma, vuruş. Çarpış, çarpıntı, çarpma.
DARABAN-I KALB Kalb çarpıntısı, kalbin vuruşu.
DARABÂT (Darbe. C.) Vuruşlar. Çarpmalar. Vurmalar.
DARABÂT-I ANİFE Şiddetli vuruşlar.
DARABİNE Kapı bekçileri.
DARAFE Çokluk, kesret.
DARAGIM (Dırgam. C.) Arslanlar, esedler, dırgamlar.
DARAĞACI t. İdama mahkûm olanların asıldıkları sehpa.
DARAKA (C.: Derk- Edrâk-Dırâk) Deriden yapılmış olan kalkan. * Gırtlağın hançereyi meydana getiren kıkırdaklarından kalkan şeklinde olanı.
DARAME Ucu ateşli kuru ot ve odun.
DARARE Gözsüzlük.
DARAS Ekşi yemekten dolayı dişin kamaşması.
DARAT f. Debdebe, tantana, şan, gösteriş, çalım.
DARAVET Adet, alışıklık, alışkanlık.
DARAYÎ f. Sahib, mâlik olma. * Hüküm sürme, hâkimiyet kurma. * Bir nevi kumaş.
DARB (C.: Dürub) Kapı, bâb. * Büyük, geniş sokak. * Dâr-ı İslâmla dâr-ı harp arasında olan sınır ve hudut.
DARB (C.: Durub-Edrub) Vurmak, vuruş, çarpmak. * Beyan etmek. * Seyretmek. * Nev, cins. * Benzer, nazir. * Eti hafif olan.
DARB-I HİYÂM Çadır kurma.
DARB-I SİKKE Para basma.
DARB-I UNK Boyun vurma.
DARBAM f. Direk, kiriş.
DAR-BAZ f. Canbaz.
DARBE (C.: Darabât) Vuruş, vurma, çarpma. * Musibet, belâ, âfet, felâket.
DARBEHA Başını aşağı eğmek. * Muti olmak, itaat etmek, söz dinlemek.
DARBELE Bir yürüme çeşidi. * Davul çalmak.
DARBEN Döğerek, vurarak. * Çarparak.
DARBHANE Para basılan yer.
DARB-I MESEL Misâl olarak söylenen meşhur söz. Bir hâdiseye binaen söylenen hikmetli söz. Ata sözü.
DARBÎZ Rutubetli tarla, sulak yer.
DARBUM Bizanslılar zamanında Eskişehir'in ismi.
DARB-ZEN f. Mâdeni levhalar üzerine kabartma olarak nakışlar işleyen. * Kale döven.
DARC Yarmak, şakk.
DARE f. Vazife, görev, ödev.
DARENDE f. Saklayan, tutan. * Ulaştıran, vâsıl eden, kavuşturan, getiren.
DAREYN Her iki dünya. İki yurd. İki yer.
DARH Def'etmek, kovmak. Reddetmek. * Yer kazmak.
DARIT Yellenen, yellenici.
DARİ' Hurma dikeni. Acı ve dikenli bir ağaç.
DARİ' Adımı geniş olan kişi.
DARÎ Ot ve yem satan kişi. * Evinden çıkmayan kimse.
DARİB (Darb. dan) Sütünü sağan kimseye vuran dişi deve. * Ağaçlı yer. * Karanlık gece. * Vurucu, vuran. Darbeden, çarpan. Döven.
DARİBE Tabiat. * Kılıçla vurulmuş. * Eğrilmiş yün.
DARİC Katı, şedid, şiddetli.
DARİCE Ay ve güneş ağılı. (Farsçada "hâle" denir.)
DARİH Kabir. Mezar.
DARİM Aç. * Tavşancıl yavrusu.
DARİM Yanmış nesne. * Dövülmemiş harman. * Odun ufağı.
DARİN Bir yerin adı.
DARİR (C.: Edirrâ) Kör, a'mâ. * Nefis. * Cismin bakiyyesi. * İri vücutlu fakir kişi.
DARİS (Dürus. dan) Yıkılmış, mahvolmuş.
DARİS Çetin huylu kimse.
DARİŞ Siyaha boyanmış kara deri.
DARİYYE f. Divan şairlerinin, dünyevi makamca büyük olanların yaptırdıkları köşk ve konaklara dair yazdıkları manzume.
DARM Şiddetli açlık. Oburluk. * Ateşin yakması.
DARR Süt, leben. * Nüzul. * Hayır ve amel çokluğu.
DARR Zarar, ziyan.
DARR Zararlı, zararı olan.
DARRA Şiddet, mihnet. Belâ. Naks. Ziyan. Sıkıntı. Kötürümlük.
DARRAB Akça kesici, dârp edici, para basan.
DARRE Bir miktar süt.
DARS Dişiyle tutup ısırmak.
DART Yellenmek. * Tez olmak.
DARU f. İlâç, deva, tiryak.
DARU-BERD f. Debdebe, ihtişam.
DARU-HANE f. İlâç satılan yer, eczahane.
DAR-ÜL-ACEZE Düşkünler, acizler evi. Yoksullar yurdu.
DAR-ÜL-FÜNUN Üniversite. (1 Ağustos 1933'de İstanbul Dâr-ul Fünunu yerine Üniversite kurulmuştur.)
DARÜL HARB (Dâr-ül harb) Harp yeri. Müslümanlarla gayr-i müslimler arasında sulh akdedilmemiş memleket. Kâfirlerin ve onların gayr-i islâmi hükümlerinin hâkim olduğu yer. (Bak: Şeair.)
DARÜL HİKMETİL İSLAMİYE (Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye) Bu teşkilât, son devirlerde gerek imparatorluk ve gerekse İslâm Aleminde ortaya çıkan bir takım dini mes'elelerin halli ve İslâma yapılan hücumların İslâm ahkâmına göre cevaplandırılması için 12 Ağustos 1334 (25 Ağustos 1918) tarihinde 5. Mehmed Reşat ve Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendi'nin zamanda kurulmuştur.Ayrıca halkın her türlü dini ihtiyaçlarını, ilmi bir metodla yerine getirmek için her türlü neşriyat ve beyannameleri ele almakta ve halkımızı dahilî ve haricî tehlikelere karşı tenvir etmekteydi. Ecnebilerin sordukları suallere, komisyonlarda görüşülmek suretiyle resmen cevap verildiği gibi; müracaat eden her müslümana da gerekli cevap veriliyordu.Osmanlı İmparatorluğu'nun karışık ve Avrupa hayranlığının devlet müesseselerinin her kademesinde revaçta olduğu bir zamada, ahlâk ve imanı elde tutmak, bu teşkilâtın en başta gelen vazifelerinden biri idi.Matbuatta İslâma yapılan hücumlara ve İslâmı, hurafeler dini gibi göstermeğe çalışan yazarlara gerekli cevaplar veriliyor ve cezalandırılmaları için de Dahiliye Nezareti'ne resmen müracaat ediliyordu.Bu teşkilâta tâyin olunan azalar azil, tâyin, istifâ ve vefatlarla 28 kadardır. Aslında, dokuz aza, bir reisten teşekkül ediyordu. Bu zâtların tâyinleri gelişi güzel olmadığı gibi, bu teşkilâtın içinde mevcut bulunan üç komisyondan birine (fıkıh, kelâm ve ahlâk) girebilecek ilmî kariyere (meslek) sahip olmaları icab ediyordu.Bu müesseseye "İslâm Akademisi" veya "Yüksek İslâm Şurası" da diyebiliriz. Kuruluşu ile son derece faydalı ve o nisbette hizmetleri olmuş bir teşkilâttır. Fakat kuruluş tarihi olan 1918'den 1922'ye kadar devam etmekle, ancak dört senelik bir faaliyeti olmuştur.
DARÜL İSLAM (Dâr-ül İslâm) İslâmiyet merkezi. Müslümanların hâkim olduğu yer.
DAR-ÜL KÜTÜB f. Kütübhâne, kitab evi.
DAR-ÜS SELAM Cennetin ikinci katı. * Cennet. Selâmet yeri.
DARVİNCİLİK 19. yy.da yaşamış İngiliz düşünürü Darwin'in kurduğu bir nazariye, görüş. "Evrim teorisi: Tekâmül nazariyesi" adıyla da anılan bu görüşe göre; insan dâhil bütün canlıların başlangıçta tek hücreli canlı olarak meydana geldiklerini, sonra tesadüfen nesilden nesile farklılaşıp başkalaştığını, bu tesadüfî değişikliklerden çevre şartlarına uygun olanlara sahip canlıların yaşadığını, diğerlerinin yok olduğunu, böylece canlıların gittikçe mükemmelleşerek bugünkü şekle girdiğini, insanın da maymun soyundan geldiğini iddia eder. Bu iddianın ortaya atıldığı zamanlarda canlı hücrenin kimyasal ve genetik yapısı bilinmiyordu. Hücre, canlının basit bir yapı taşı zannediliyordu. Bugün elektromikroskoplar sayesinde canlının kimyasal ve genetik yapısıyla ilgili büyük ve önemli keşifler yapıldı. Canlıların sahip oldukları vasıfların hücre çekirdeğinde yer alan ve genlerin yapısını meydana getiren DNA denilen protein moleküllerinde nasıl muhafaza edildiği ve bunların nasıl babadan oğula geçtiği açıklanmıştır. Gerek genlerin, gerek hücrenin yapısında yer alan çeşitli protein molekülleri 20 çeşit amino asit adı verilen daha küçük parçacıkların çeşitli şekilde birleşmesinden meydana gelmiştir. Amino asitlerin meydana gelişi bir yana DNA moleküllerinin ve diğer protein moleküllerinin herbirinin tesadüfen meydana gelip gelemiyeceği matematik olarak hesaplanmıştır. Bir hücredeki tek bir molekülün meydana geliş ihtimali 1 sayısının önüne 240 tane sıfır koyarak elde edilen sayı kadar molekül meydana gelse bunlardan yalnız biri işe yarıyan bir molekül olabilirdi. Tesadüfen bu kadar çok sayıda kimyasal birleşim olabilmesi için kâinatın ömrünün trilyonlarca defa daha fazla zamanın geçmesi gerekir. Daha doğrusu imkânsızdır. Canlı hücrenin bütün moleküllerinin bu şekilde tesadüfen bir araya gelip hücreyi meydana getirmelerini hayal etmek bile imkân dahilinde değildir.Tesadüfen bir hücrenin meydana gelişini açıklamak imkânsız olunca yer yüzündeki bunca canlının tesadüfen meydana geldiğini iddia etmek ise ilim ve akıl dışı bir vehimden başka birşey değildir. İlim adamlarının laboratuvarda yaptıkları çalışmalar sonunda bir canlının değişip başka bir canlı haline gelemiyeceği de ispatlanmıştır. Sirke sineği üzerinde yapılan deneyler sonunda sinekten daha mükemmel bir canlı meydana gelmemiş, aksine kesik kanatlı, hastalıklı, sakat bir yavru sinek doğmuştur. Canlılar "mütasyon" denilen bir kazaya uğradıkları zaman ancak sakat bir yavru meydana geliyor. Kazaya uğrıyan bir araba, jet uçağına dönüşmez, sadece kazalı bir araba meydana gelir. Tek hücreyi yaratan da insanı yaratan da birdir. O da atomdan yıldızlara kadar her varlığın yaratıcısı olan Allah'tır.
DARZEM Sütü az deve. * Çok ısırıcı olan yılan.
DARZEME Çok ısırmak.
DÂS f. Orak. * Tuzak. * Sedef otu.
DÂS-I ZERRİN Altın orak. * Mc: Yeni ay.
DA'S Titremek. * Zayıf olmak, zayıflamak.
DA'S Cimâ etmek. * Süngü ile vurmak. * Az olan nesne ve eser.
DA'SA Güneşten çok ısınan yumuşak, çukur yer.
DA'SA Yumuşak yer.
DASAR (Dâstâr) f. Tellal, simsar.
DASDASA Depretmek, tahrik.
DASE f. Orak.
DA'SERE Yıkmak.
DÂSİTÂN (Dâstân) f. Destan, sergüzeşt. Geçmiş hâdiseleri anlatan nesir veya nazım halinde yazı. * Şöhret.
DÂSİTÂNE-İ AŞK Aşk hikâyesi ve destanı.
DAŞ İsimlerin sonlarına eklenerek eşlik, refakat ve ortaklık bildirir. Meselâ: Arka-daş $ : Refik.
DA'ŞERE Yıkmak.
DAŞTE f. Köhne, harab olmuş, eskimiş, yıpranmış. * Mâlik olmuş.
DAŞTEN f. Tutmak, elde etmek, mâlik olmak, zimmetine geçirmek. * Zabtetmek, gasbetmek, almak. * Görüp gözetlemek. * Eskimek, yıpranmak, harab olmak, köhneleşmek.
DAV' Hoş kokular kokmak. Depretmek.DAV' : Şule, ziya, ışık.
DAV' Kaymağı alınmış sığır sütünden yapılmış ekşi yoğurt ve ayran.
DA'VÂ Takib edilen fikir, iddia. * Bir kimsenin hakkını aramak üzere mahkemeye müracaat etmesi. * Hakkı olanın iddia etmesi. Kendini haklı görüp veya zannedip üstün fikirlilik iddia etmek. * Mes'ele. * İnat. Ayak diremek. * Cenab-ı Hak'tan hayır ve rahmet dilemek. * Bir kimseyi bir şeye sevketmek. * Birisinin hâkimin huzurunda başka birisinden hak istemesi.
DA'VÂ-YI HALK Yaratmak iddiasında bulunmak, halk etmeyi, yaratmayı dâva etmek. (Kâinatta hiçbir kimse da'vâ-yı halk ve iddia-yı icad edemez. Halk eden ancak Cenab-ı Hak'tır.)(Arzı ve bütün nücum ve şümusu tesbih taneleri gibi kaldıracak ve çevirecek kuvvetli bir ele mâlik olmıyan kimse, kâinatta dâva-yı halk ve iddia-yı icad edemez. Zira her şey, her şeyle bağlıdır. H.)
DA'VÂ-YI NÜBÜVVET Peygamberlik dava etmek. Peygamber olduğunu ilân etmek.
DAVACI t. Dava açan.
DAVAHİ Memleket köşeleri.
DAVAHİ-S SEB' Yedi kat gök.
DA'VAT (Duâ. C.) Duâlar, niyazlar, çağırışlar. (Bak: Ed'iye)
DAVAT Devenin başında olan verem.
DAVA VEKİLİ Baro teşkilatının olmadığı yerlerde kanunî izin ile vekil sıfatı kazanan ve dava takibine salâhiyeti olan kişi.
DAVBAN Güçlü, büyük deve.
DAVC (C.: Edvâc) İki şeyin birbirine eğilip ulaşması.
DAVDA' Meş'ale. * İnsan sesleri.
DÂVER Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) bir ismidir. * Âdil, insaflı ve doğru olan hükümdar, vezir veya hâkim.
DÂVERÂNE f. Doğruluk ve adaleti seven bir büyüğe yakışacak tarzda. * Hâkim ve vezirle alâkalı olan.
DÂVERÎ f. Hâkimlik, hükümdarlık. * Mahkeme ve dâvâ. * Kötü ile iyiyi birbirinden ayırt etme. * Kavga, mücadele.
DA'VET Çağırma. Ziyafet. Duâ. * Bir fikri kabul ettirmek için deliller söylemek.
DAVİTA Havuzun dibinde olan balçık. * Çöküklük. * Suyu çok olduğundan elde durmayan sıvı hamur.
DAVİYE Otsuz çöl.
DAVKAA şişman ve ahmak olan kimse.
DAVLUMBAZ Çarkları yandan olan vapurlarda çarkların döndükleri yerleri örtmek için vapurun iki tarafında bulunan iki büyük yarım daire.
DAVMERAN Fesleğen denilen iyi kokulu çiçek.
DAVR Ziyan etmek, zarara girmek.
DAVTA Fakir.* Gövdeli, cesim.
DÂVUD (A.S.) Kur'an-ı Kerim'de ismi geçer ve Benî İsrail Peygamberlerindendir. Hz. Süleyman'ın (A.S.) babasıdır. Hem Peygamber, hem Sultandı. İbranice Zebur kitabı kendisine nâzil olmuştur. Sesi çok güzeldi. M.Ö. 1010 da vefat ettiği nakledilir. (Bak: Yuşa)(Telyin-i hadid, en büyük bir ni'met-i İlâhiyyedir ki; büyük bir peygamberinin fazlını, onunla gösteriyor. Evet, telyin-i hadid, yâni demiri hamur gibi yumuşatmak ve nühâsı eritmek ve mâdenleri bulmak, çıkarmak; bütün maddi sanâyi-i beşeriyyenin aslı ve anasıdır ve esası ve mâdenidir. İşte şu âyet işaret ediyor ki: "Büyük bir Resule, büyük bir Halife-i Zemine, büyük bir mucize suretinde, büyük bir ni'met olarak; telyin-i hadiddir ve demiri hamur gibi yumuşatmak ve tel gibi inceltmek ve bakırı eritmekle ekser sanâyi-i umumiyeye medar olmaktır." Mâdem bir Resule; hem halife, yâni hem mânevi hem maddi bir hâkime, lisanına hikmet ve eline san'at vermiş. Lisanındaki hikmete sarihan teşvik eder. Elbette elindeki san'ata dahi tergib işareti var. Cenâb-ı Hak, şu âyetin lisan-ı işaretiyle mânen diyor:"Ey beni-Âdem! Evâmir-i teklifiyeme itâat eden bir abdimin lisanına ve kalbine öyle bir hikmet verdim ki; herşey'i kemâl-i vuzuh ile fasledip hakikatını gösteriyor ve eline de öyle bir san'at verdim ki; elinde balmumu gibi demiri her şekle çevirir. Halifelik ve pâdişahlığına mühim kuvvet elde eder. Mâdem bu mümkündür, veriliyor. Hem ehemmiyetlidir. Hem hayat-ı içtimâiyenizde ona çok muhtaçsınız. Siz de evâmir-i tekviniyeme itâat etseniz o hikmet ve o san'at, size de verilebilir. Mürur-u zamanla yetişir ve yanaşabilirsiniz." İşte beşerin san'at cihetinde en ileri gitmesi ve maddi kuvvet cihetinde en mühim iktidar elde etmesi; telyin-i hadid iledir ve izâbe-i nühas iledir. Âyette nühas "kıtr" ile tâbir edilmiş. Şu âyetler, umum nev-i beşerin nazarını şu hakikate çeviriyor ve şu hakikatın ne kadar ehemmiyetli olduğunu takdir etmeyen eski zaman insanlarına ve şimdiki tenbellerine şiddetle ihtar ediyor... S.)
DAVUDÎ Hz. Davud'un (A.S.) sesini andıran kalın gür ses.
DAVVE Ses, sadâ.
DAVVÎ Yurt tutmak.
DAVY Arıklık. * Zayıflık.
DAVZ Zulmetmek, zulüm yapmak. * Çiğnemek.
DAYE Çocuk hizmetçisi. Çocuğa süt veren. Dadı. Mürebbi.
DAYET Yan, taraf, cenb.
DAYF (C.: Ezyâf-Zuyuf-Zayfân) Misafir. * Meyletmek, yönelmek.
DAYFEN (DAYFÂN) Misafiriyle gelen kişi.
DAYGAM Arslan, esed. * Isırmak.
DAYI Tunus ve Cezayir'in, Osmanlı idaresinde bulunduğu sıralarda buraları Osmanlılara tâbi olarak idare eden kimselere verilen ünvan. * Annenin erkek kardeşi.
DAYİB İtaat eden, vakarlı ve ciddi kişi.
DAYİBAN Gece ile gündüz.
DAYİC Kovayla kuyudan su çekip havuza boşaltan kimse.
DAYİN Borç veren. Alacaklı. Ödünç para veren. (Bak: Dâin).
DAYİNE (C.: Davâyin) Dişi koyun.
DAYİS (C.: Dâsse) Hırsız.
DAYM Zulüm. Sıkıntı. İhtiyaç.
DAYYIK Pek dar.
DA'Z Cimâ etmek.
DA'Z Noksanlaştırmak.
DA'Z Def'etmek, kovmak. * Nikâh etmek.
DEAİM (Dıâme. C.) Destekler, payandalar, direkler.
DEAVİ (Davâ. C.) Dâvalar, mes'eleler.
DEB' Yumuşak yer. * Kuvvetle basmak.
DEB' Vurmak, darb.
DE'B Bir işde devam ve iltizamla emek çekip çalışmak. * Adet, usul, tarz, kaide. * Şân. * Emir. * Kâr. * Tardeylemek.
DE'B-İ EDEB Edebî usul, kaide. Edeb kaidesi. Edebiyat âdeti, şekli, tarzı.
DEBABİC (Dibâc. C.) Dallı, çiçekli ipek kumaşlar.
DEBABİS (Debbus. C.) Topuzlar.
DEBABUD İki ırgaçla dokunan bir bez cinsi.
DEBAR Mahvolmak. Helâk olmak.
DEBAT (C. Debâ) Uçmayan çekirge.
DEBB Hareket etmek. * Ağır ağır yürümek.
DEBBABE Kale duvarlarını oymaya yarayan bir savaş aleti. Tank.
DEBBAĞ Derileri sepileyip meşin, sahtiyan, kösele vesaire yapan.
DEBBE (C.: Debbât) Matara dedikleri su kabı. * Yağ. Bal ve macun koyacak kaplar.
DEBBUS (C.: Debâbis) Topuz.
DEBDAB f. şan, şöhret. Azamet, haşmet, cesamet.
DEBDEBE Gürültü, patırtı. Gösteri için yapılan gürültü. Tantana. Haşmet.
DEBER Savaşırken askerin bozulması, bozguna uğraması.
DEBEŞ Evin esası.
DEBH Belini büküp eğildiğinde, başını öne doğru fazlaca eğmek.
DEBİB Yürümek. * Harekete geçmek.
DEBİR f. Müsteşar. * Kâtib, yazıcı.
DEBİSTAN f. Mekteb, okul.
DEBKEL Bir araya toplanmış mal. * Derisi kalın, çirkin kimse.
DEBL Küçük eşek. * Toplamak, cem'etmek. * Islah etmek.
DEBR (C.: Dübur) Oğul kız topluluğu. * Bal arısı.
DEBRE (C.: Deberât-Dibâr-Edbür) Savaşırken askerin bozulması. * Bir evlek yer. * Vaktinden sonra gelmek.
DEBRETMEK t. (Tepretmek) Kımıldatmak, harekete getirmek, oynatmak.
DEBS (DİBÂS) Dibekde buğday döğmek.
DEBSA' Çok fazla kırmızı olduğundan, siyah gibi görünen şey.
DEBŞ Çekirgenin ot yemesi.
DEBUB Semizlik ve şişmanlığından dolayı yürüyemeyen deve.
DEBUR Batı rüzgârı. * Fırak, ayrılık. * Halef etmek.
DEBUS f. Topuz.
DECAC (C.: Dücüc) Tavuk. * Horoz, tavuk ve piliç cinsi.
DECACE (Dücâce, dicâce) Tavuk.
DECC Tavuğu çağırmak.
DECCAL Hakkı bâtıl, bâtılı hak olarak gösteren. (Deccal'ın Cennet dediği Cehennem gibi, Cehennem dediği de Cennet gibi olacağı rivâyet edilir. Sahih hadislerin ihbarı ve din büyüklerinin izah ve kabulleri ile, âhirzamanda gelecek ve Risâlet-i Ahmediyeyi inkâr edip İslâmiyeti tahribe çalışacak ve dünyayı fesâda verecek çok şerli ve küfr-ü mutlak yolunda olan dehşetli bir şahıstır. Bir hadis rivâyetinde üç deccal, diğerinde yirmiyedi deccal geleceği Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm tarafından bildirilmiştir. Âlem-i İslâmda muhtelif zamanlarda çıkmış olan dehşetli din düşmanlarının ve anarşiye hizmet edenlerin umumu da rivâvetleri tasdik etmektedir. Bu din yıkıcılığının âhirzamanda daha dehşetli olacağı bildirilmektedir. Şu son asırda görülen ve dünyayı tehdit eden ve Cenab-ı Hakk'ı inkâra kadar cür'et edip medeniyet-i beşeriyeyi tahribe çalışan dehşetli cereyanlar bu gaybi ihbârın doğruluğunu tasdik etmektedir.) (Bak: Mehdi, Mesih, Mesih-üd-Deccal, Süfyan)(Deccal'ın şahs-ı surîsi insan gibidir. Mağrur, fir'avunlaşmış, Allah'ı unutmuş olduğundan; surî, cebbârâne olan hâkimiyetine, uluhiyet namını vermiş bir şeytan-ı ahmaktır ve bir insan-ı dessastır. Fakat şahs-ı mânevisi olan dinsizlik cereyan-ı azîmi, pek cesimdir. Rivayetlerde Deccal'a ait tavsifat-ı müdhişe ona işaret eder. Bir vakit Japonya'nın başkumandanının resmi, bir ayağı Bahr-i Muhit'te, diğer ayağı on günlük mesafedeki Port Artür Kal'asında tasvir edilmiş. O küçük Japon Kumandanının bu surette tasviriyle, ordusunun şahs-ı mânevîsi gösterilmiş. M.)
DECDECE Tavuğa "bilibili" diye seslenmek.
DECECAN Ağırca, yab yab yürümek.
DECEN Çok yağmur.
DECL Örtmek. * Devenin katranlanması. * Karıştırmak, yalan söylemek. Hakkı bâtıl; bâtılı hak diye göstermek. Anarşi çıkarmak. * Bâtılı hak gösteren. * Mübâlâgalı fâili; Deccaldır.
DECN Bol yağmur, rahmet. * Havanın bulutlu olması. * Bir yerde mukim olma. Bir yerde oturma.
DECRAN Neşeli, sevinçli, bahtiyar kimse.
DECUCAT Ayakları kısacık dişi deve.
DECV Nikâh. * Çok karanlık, zulmet.
DECYE (C.: Dücâ) Karanlık, zulmet.
DE'DA Her ayın son günü. * Şaban'ın son günü. * Çok karanlık gece.
DEDEKTİF Fr. Hususi araştırma yapan, tâkib ve tarassudda bulunan polis.
DEEB Âdet, usul, kaide, an'ane.
DEF' Ortadan kaldırmak, Öteye itmek. * Mâni' olmak. Savmak. Savunmak. * Himaye etmek. * Fık: Bir dâvayı müdafaa için başka bir dâva açmak.
DEF-İ CU' Açlığı gidermek. Birşey yemek.
DEF-İ HÂCET Abdest bozmak.
DEF-İ ŞER Kötülüğü ve şerri def'etmek.(Bu günlerde, Kur'an-ı Hakîm'in nazarında, imandan sonra en ziyade esas tutulan takva ve amel-i sâlih esaslarını düşündüm. Takva, menhiyattan ve günahlardan içtinab etmek ve amel-i salih emir dairesinde hareket ve hayrat kazanmaktır. Her zaman def'-i şer, celb-i nef'a racih olmakla beraber; bu tahribat ve sefahet ve cazibedar hevesat zamanında bu takva olan, def'-i mefasid ve terk-i kebair üss-ül esas olup, büyük bir rüçhaniyet kesbetmiş. K.L.)
DEF-İ TABİÎ Bünyede ve içte olan şeyi, fıtrî ve normal şekilde dışarı atmak.DEF' : (Defâ'-Defâe) Sıcaklık.
DEF'A Bir kerre.
DEF'A-İ ULÂ Birinci olarak, ilk defa.
DEFA Boynuz ve kanat uzunluğu. * Bir şeyin eğilip ikiye bükülmesi.
DEFAAT Kerreler, def'alar. Müteaddid.
DEFADI' (Dıfda. C.) Kurbağalar.
DEFAİN (Define. C.) Defineler.
DEF'ATEN Hemen, birdenbire âni olarak. Beklenmedik anda. Bir def'ada.
DEF'ATEYN İki kere, iki defa.
DEFATİR (Defter. C.) Defterler. Not yazmağa mahsus kâğıttan beyaz kitablar.
DEFATİR-İ RESMİYYE Resmi defterler.
DEFENNİ Alaca renkli bir cins elbise.
DEFER Koltuk kokusu gibi olan pis koku. * Yemeğe kurt düşmesi.
DEFF Yan, cenb. * Kolay.
DEFFE Yan, yüz. * Kitab cildinin iki tarafından herbiri.
DEF'Î Hemen, bir anda.
DEFİ' Kızgın olan nesne.
DEFİF Ağır ağır gitmek. * Kuşun, ayakları yerde iken kanatlarını salıp hareket ettirmesi.
DEFİN (Defn. den) Medfun, defnedilmiş, toprağa konulmuş, gömülmüş, gömülü.
DEFİNE Para veya altın gibi eskiden saklanmış şeylerin bulunduğu yer. * Kıymetli eşya. Kıymeti ve değeri yüksek olan şeyler veya kimse.
DEFK Atmak. Dökmek.
DEFLASYON Fr. Paranın piyasada azalmasıyla satın alma gücünün artması.
DEFN Gömmek, gömülmek. Cenazenin mezara gömülmesi.
DEFN-İ EMVAT Ölülerin gömülmesi.
DEFN-İ MEYYİT Ölünün gömülmesi.
DEFR Kokmak.
DEFTER (C.: Defâtir) (Yunanca iki kanatlı manasına gelen bir kelimeden alınmıştır). Not yazmağa, ders için veya ticari hesablara mahsus kağıttan beyaz kitab. Pusula. * Liste.
DEFTER-İ A'MÂL İnsanların amellerinin iyilik veya, kötülüklerinin meleklerce kaydolunduğu manevî defter.( $ kelimesiyle ifade eder ki: Haşirde herkesin bütün a'mâli bir sahife içinde yazılı olarak neşrediliyor. Şu mes'ele kendi kendine çok acib olduğundan akıl ona yol bulamaz. Fakat, surenin işaret ettiği gibi haşr-i bahâride başka noktaların naziresi olduğu gibi, şu neşr-i suhuf naziresi pek zâhirdir. Çünki her meyvedar ağaç ve çiçekli bir otun da amelleri var. Fiilleri var, vazifeleri var. Esmâ-i İlâhiyeyi ne şekilde göstererek tesbihat etmiş ise ubudiyetleri var. İşte onun bütün bu amelleri tarih-i hayatlarıyla beraber umum çekirdeklerinde, tohumcuklarında yazılıp başka bir baharda, başka bir zeminde çıkar. Gösterdiği şekil ve suret lisanıyla gayet fasih bir surette analarının ve asıllarının a'mâlini zikrettiği gibi dal, budak, yaprak, çiçek ve meyveleriyle sahife-i a'mâlini neşreder. S.)
DEFTERDAR Defter tutan. Devletin gelir ve masraflarını tutan vazifeli memur. Eskiden Maliye Nâzırı bu nam ile anılırdı. Bir vilayetin maliye işlerine bakan memur.
DEFTERDARLIK Eskiden maliye bakanlığı. * Şimdi vilâyetlerin mali işlerine bakan daire.
DEFVA Boyu uzun ağaç. Uzun boyunlu keçi.* Boynu uzun olan kadın.
DEGA f. Hile, habislik, dolandırıcılık. * Hilekâr, dolandırıcı, habis. * Kalp para, bozuk akçe.
DEH f. İyi hoş. Lâtif, güzel. * Tabur. * Saf.
DEH f. On (10), aşer.
DEHA Yaymak, döşemek.
DEHA Çok akıllılık. Zekiliğin ve anlayışlılığın son derecesi. İleri görüşlülük, geniş ve çok güzel fikir sâhibi olmak.
DEHA-İ FENNÎ Fen ve dünyevi ilimlerde çok ileri görüşlülük ve harika zekâlı olmak.
DEHA-İ KUDSÎ Dinin derin hakikatlarını anlamakta yüksek mahareti olan dehâ. Dinî dehâ.
DEHADAR f. Uyanıklık, zeki ve çok akıllı oluş.
DEHAET Dahilik, dehâ sahibi olma. Zekilikte, anlayışlılıkta çok yüksek olma.
DEHAK Kırmak, kesmek. * Acı çektirmek, azap etmek.
DEHAKÎN (Dihkan. C.) Köy ağaları. * Köylüler, çiftçiler.
DEHAL Aldatmak, mekir ve hile etmek.
DEHALET Sığınmak, aman dilemek, medet, yardım isteyiş.
DEHALİZ (Dehliz. C.) Dehlizler, holler, koridorlar.
DEHAN (Dıhen- Dahen) f. Ağız, Fem.
DEHÂN-I TENG Ufak ağız. Dar ağız.
DEHANE f. Küp, testi, fırın ve bunlara benzer şeylerin ağzı.
DEHANGÜŞA f. Söyliyen, açılmış ağız, konuşan ağız.
DEHAR f. Mağara, dağ mağarası. Kovuk. Çatlak.
DEHARİR Zamânın şiddetleri.
DEHARİS Belâ. Şiddet.
DEHAZ f. Feryat, figan. Bağırıp çağırma. Yüksek sadâ ile medet isteme.
DEHBEL Yemekte lokmanın büyük olması. * Bir kuş adı.
DEHDAK Kesmek. Kat'.
DEHDAN (DEHDEHÂN) Develerin bir yere toplanması.
DEHDEHE Yuvarlamak, döndürmek.
DEHDEHÎ f. Hâlis altun.
DEHEN f. Ağız.
DEHEN-ŞUY Ağız temizleme, ağız yıkama.
DEHHAŞE Çok fazla derecede korkunç, dehşet verici.
DEHİŞT f. İttifak, ittihad, birlik. * Bir tarzda hareket, aynı şekilde hareket.
DEHKEL Zahmet, meşakkat. * şiddetli ve meşakkatli zaman.DEHKEM Â : Yaşlı adam. İhtiyar adam.
DEHL Zamandan bir saat. * Azca nesne.
DEHLES Kısa boylu kimse.
DEHLİZ (C.: Dehâliz) Hol, koridor. Ev ile kapı arası.
DEHLİZ-İ CİNAN Revak-ı uhreviye mânasında mecazî bir deyimdir. (Bak: Revâk-ı uhreviye).
DEHM (C.: Dühum) Ansızdan gelmek. * Çok fazla miktarda asker. * Çok adet, kesret.
DEHMA Belâ. Zahmet * Çömlek. * Çok adet, kesret, sayı çokluğu. * Kadim, eski. * Halis kırmızı koyun. * Koyu kızıl.
DEHMAK Kesmek, kat'.
DEHME Yumuşak yemek.
DEHMECE İhtiyar kişinin ayağında köstek var gibi yab yab yürümesi.
DEHMEKA Yumuşak ve güzel yemek. * Her nesnenin yumuşağı.
DEHMUS Cömert kişi. Kerim kimse.
DEHN Değnekle vurmak. * Yağmurun, yeri ıslatması. * Bir şeyi yağlamak. * Bir kimseye münâfıkane muâmele etmek.
DEHNA Ova, sahrâ. Çöl, geniş veya susuz ova. * Bir yer ismi.
DEHNEC Zümrüt gibi bir kıymetli taş.
DEHR Zaman, çok uzun zaman, ebedi. * Bin yıllık zaman. * Dünya.
DEHR-İ FÂNİ Fâni dünya, geçici dünya.
DEHR SURESİ Kur'ân-ı Kerim'in 76. suresi olup Sure-i İnsan, Ebrar, Emşac, Hel Etâ Suresi de denir.
DEHRE f. (Dahra) Testere gibi dişli ve eğri budama âleti. Bağ budamak için kullanılan testere gibi dişli olan bıçak.
DEHRÎ Dehr ve zamana dair ve müteallik. DEHRİYE : Devre ait. Zamana dair ve müteallik. * Âlemin ezelî ve ebedîliğini iddia edip âhirete inanmıyan münkir ve imansız bir fırka.
DEHRİYYUN (Dehrî. C.) Dehriye fırkasından olanlar.DEHS (Dehâs) : İçine ayak batan yumuşak yer.
DEH-SAL f. Gezegen, seyyare, yıldız.
DEH-SALE f. On yaşında. On yıllık.
DEHŞ f. Bulanıklık, karanlık. Zulümat. * Bir işe başlama.
DEHŞ(E) Tenbel olmak.
DEHŞET Korkup kaçılacak şey. Ürkmek, şaşmak. Korku ve telâş içinde olmak.
DEHŞET-EFŞAN f. Korkunç, korku ve dehşet saçan, ürkütücü.
DEHŞET-ENGİZ f. Çok dehşet verici. Çok korkutucu.
DEHUN f. Hatırlama, ezber okuma.
DEHÜM f. Onuncu.
DEHVER Cem'etmek, toplamak. * Lokmayı büyük yapmak.
DEHY (DEHÂ) Kişinin fikir ve ferâsetinin isabetli ve doğru olması.
DEHYA Te'kid için "Dahiye" lâfzına sıfat yapılır. "Dâhiye-i dehya" gibi.
DEH-YEK f. Öşr, onda bir.
DEJENERE Fr. Bozulma, soysuzlaşma.
DEK t. Edat olup zaman ve mekân için kullanılır. "Hatta, tâ, kadar" mânalarına gelir. Meselâ: Akşama dek çalıştım.
DEK f. Desise, hile, dolandırıcılık. * Sâil, dilenci. * Dilencilik. * Sağlam, metin, muhkem. * Çatma, tokuşma.
DEKA' (C.: Dükk-Dükük-Dekâvât) Hörgücü arkasına düşmüş dişi deve.* Kaygan yer.
DEKAİK (Bak: Dakaik)
DEKAKİN (Dükkân. C.) Dükkânlar.
DEKAMETRE yun. On metrelik uzunluk birimi.
DEKAN Lât. Üniversitelerde bir fakültenin başkanı.
DEKAR Lât. Bin metrekarelik ölçü birimi.
DEK-BAZ f. Hileci, hilekâr, oyuncu, aldatıcı.
DEKDAK (C.: Dekâdik) Kum yığını.
DEKDEKE Yerin deprenmesi. * Sancıma. * Def etme, kovma.
DEKELE Sıvı balçık. Kuvvetleriyle gururlanıp sultanın emrine uymayan kavim.
DEKİK Tam bir yıl.
DEKK (C.: Dekeke) Vurmak. * Dökmek. * Parça parça etmek. Delil.
DEKKE Ufalanmak. Pâre pâre olmak. * Vurmak, döğmek. * Seki, sofa.
DEKKEN Hurdahaş olmak, yerle bir olma, ufalanmak, parça, parça olmak.
DEKOR Fr. Süs. Bir sahneyi mütenasib bir nizamla süslemek.
DEKORATÖR Fr. Dekor ve dekorasyon yapan sanatkâr.
DEKOVİL Fr. Ray aralığı 60 cm. yahut daha az olan küçük demiryolu.
DE'L Aldatmak. * Ahdi bozmak, sözü tutmamak.
DELAB (Dülâb) (C.: Degâlib) Bâzısı su ile ve bâsızı da hayvan ile döndürülen su çekmeğe mahsus çark.
DELAİL (Delil. C.) Deliller. Bürhanlar. İsbât vasıtaları.(... Cay-ı hayrettir ki; Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) mübalağasız binler vecihte, binler çeşit insan, herbiri bir tek mu'cizesiyle veya bir delil-i nübüvvet ile veya bir kelâmı ile veya yüzünü görmesiyle ve hâkezâ... birer alâmeti ile iman getirdikleri hâlde, bütün bu binler ayrı ayrı insanları ve müdakkik ve mütefekkirleri imana getiren bütün o binler delâil-i Nübüvveti nakl-i sahih ile ve âsâr-ı kat'iyye ile şimdiki bedbaht bir kısım insanlara kâfi gelmiyor gibi dalâlete sapıyorlar. M.)
DELAİL-İ ÂFÂKİYE Afaka âit deliller. Kâinattaki deliller.
DELAİL-İ AKLİYE Aklı ile bulunan deliller. Akla âid deliller.
DELAİL-İ ENFÜSİYE Kişinin kendi nefsinde olan deliller. Yani vücudun gerek maddi ve gerek (vicdan ve hisler gibi) mânevi yapısında olan ve imana ait hükümleri isbat eden delillerdir.
DELAİL-İ KALBİYE Kalbe âid deliller. Kalb ile bilinen deliller.
DELAİL-İ NAKLİYE Nakil yolu ile gelen deliller. (Bak: Delil-i naklî)
DELAİL-İ NÜBÜVVET Peygamberliğin hak olduğuna dair olan deliller.(Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm iddiâ-yı Nübüvvet etmiş; Kur'an-ı Azîmüşşan gibi bir fermanı göstermiş ve ehl-i tahkikin yanında bine kadar mu'cizat-ı bâhireyi göstermiştir. O mu'cizât, hey'et-i mecmuasiyle, dâvâ-yı nübüvvetin vukuu kadar vücudları kat'idir. Kur'an-ı Hakîm'in çok yerlerinde en muannid kâfirlerden naklettiği sihir isnad etmeleri gösteriyor ki; o muannid kâfirler dahi mu'cizatın vücudlarını ve vukularını inkâr edemiyorlar. Yalnız, kendilerini aldatmak veya etba'larını kandırmak için, hâşâ sihir demişler.Evet, mu'cizat-ı Ahmediyenin (A.S.M.) yüz tevatür kuvvetinde bir kat'iyeti vardır. Mu'cize ise; Hâlik-ı Kâinat tarafından O'nun dâvasına bir tasdiktir; $ hükmüne geçer. Nasılki sen bir padişahın meclisinde ve daire-i nazarında desen ki: "Padişah beni filân işe me'mur etmiş." Senden o dâvaya bir delil istenilse; padişah "Evet" dese, nasıl seni tasdik eder. Öyle de: Âdetini ve vaziyetini senin iltimasınla değiştirirse; "Evet" sözünden daha kat'i, daha sağlam, senin dâvanı tasdik eder. Öyle de, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dâva etmiş ki: "Ben, şu kâinat Hâlik'ının meb'usuyum. Delilim de şudur ki: Müstemir âdetini, benim duâ ve iltimasımla değiştirecek. İşte, parmaklarıma bakınız; beş musluklu bir çeşme gibi akıttırıyor. Kamere bakınız; bir parmağımın işaretiyle iki parça ediyor. Şu ağaca bakınız; beni tasdik için yanıma geliyor, şehadet ediyor. Şu bir parça taama bakınız; iki - üç adama ancak kâfi geldiği halde; işte ikiyüz - üçyüz adamı tok ediyor." Ve hâkezâ... yüzer mu'cizatı böyle göstermiştir.Şimdi, şu Zâtın delâil-i sıdkı ve berâhin-i nübüvveti yalnız mu'cizatına münhasır değildir. Belki, ehl-i dikkat için, hemen umum harekâtı ve ef'âli, ahvâl ve akvâli, ahlâk ve etvârı, siret ve sureti, sıdkını ve ciddiyetini isbat eder. Hattâ meşhur ulemâ-i Beni İsrâiliyeden Abdullah İbn-i Selâm gibi pek çok zatlar, yalnız o Zât-ı Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın simasını görmekle: "Şu simâda yalan yok! Şu yüzde hile olamaz!" diyerek imana gelmişler.Çendan muhakkikîn-i ulema, delail-i nübüvveti ve mu'cizatı bin kadar demişler; fakat binler, belki yüzbinler delâil-i nübüvvet vardır. Ve yüzbinler yol ile yüzbinler muhtelif fikirli adamlar, o zâtın nübüvvetini tasdik etmişler. Yalnız Kur'an-ı Hakîm'de kırk vech-i i'cazdan başka, nübüvvet-i Ahmediyenin (A.S.M.) bin bürhanını gösteriyor. M.)
DELAİL-İ ZÂHİRİYE Açık olarak zâhirde görünen deliller. Maddi deliller.
DELAK Sansar.
DELAL Cilve, naz, işve. İnsana güzel ve sevimli görünecek hâl, durum.
DELALAT (Delâlet. C.) Delâletler, alâmet olmalar,yol göstermeler, kılavuzluklar.
DELALET Delil olmak. Yol göstermek. Kılavuzluk. Doğru yolu bulmakta insanlara yardım etmek. * İşaret.
DELALET-İ SELÂSE Üç çeşit delâlet. Bunlar da: Delâlet-i mutabıkıye, delâlet-i tazammuniye, delâlet-i iltizamiyedir.1- Delalet-i mutabıkıye: Bir kelâmın vaz'olunduğu, yani kasdedilen mânanın tamanına delâletidir. Meselâ: İnsan lâfzı, insanın tam mahiyeti olan, hayvan-ı natık, (yani, konuşan hayat sahibi varlık) mânasına delâleti gibi.2- Delalet-i tazammuniye: Bir lâfzın vaz'olunduğu mânanın bir cüz'üne delâletidir.3- Delalet-i iltizamiye: Bir lâfzın vaz'olunduğu mânanın lâzımına yani o mâna ile beraber bulunması zaruri olan diğer bir mânaya delâletidir. Mezkur delâlet-i selâseye ait şöyle bir misal dahi verilir."Zekât, müslümanların fakirlerine verilir, hiç bir zengine verilmez." İbaresi; zekâtın, yalnız Müslüman fakirlere verileceğine delâlet-i mutabıkıye ile; zengin olan Ahmet, Mehmet gibi belli şahıslara verilemiyeceğine delâlet-i tazammuniye ile; zekât hususunda zenginler ile fakirler arasında fark bulunduğuna da delâlet-i iltizamiye ile delâlet eder.
DELALET-İ ZÂTİYE Kendi zatı ile, bizzat kendisini eserleri ile göstermek suretiyle olan delâlet, şahidlik.
DE'LAN Ağır yük getirmiş hayvanın yab yab yürümesi.
DELAS Yumuşak ve berrak şey.
DEL'AS (DEL'AK) Büyük, kuvvetli deve.
DELDEL (Deldâl) Deprenmek.
DELE (C.: Delâ) Kova.
DELEC Gecenin evvelinden gitmek.
DELEF Tekaddüm etmek, ileri geçmek. Önde bulunmak.
DELEHMES Arslan. * Bahâdır, kahraman. * Çeri. * Kuvvetli kişi. * Çok karanlık olan gece.
DELES Karanlık. * Yaz sonunda yapraklanır bir ot. * Bir şeyi gizlemek.
DELH Heder olmak, boşa ve faydasız olarak gitmek.
DELİ' Âsan yol, kolay olan yol.
DELİF Yavaş yürümek.
DELİK Hurma ve yağdan yapılan bir yemek. * Oğmaç aşı. * Rüzgârın yerden savurup tozuttuğu toprak.
DELİK f. Gül tohumu.
DELİL Kılavuz. Doğru yolu gösteren. Meçhûlü keşfetmekte ve malumun sıhhatını isbat etmekte vasıta ve âlet ittihaz olunan husus. * Beyyine. Bürhan.
DELİL-İ AKLÎ Akıl yolu ile bulunan delil. Nakil yolu ile olmadan, düşünülerek bulunan delil.
DELİL-İ ARŞÎ VE SÜLLEMÎ Eski mantıkta Vahdaniyyet-i İlâhiyyeyi ve teselsülün muhaliyyetini isbat bahislerinde geçen delillerdendir.
DELİL-İ İHTİRA' Cenab-ı Hakk'ın yeniden icad ederek yarattığı şeylerden meydana gelen, kendi zâtına mahsus delil. Buna misâl olarak birini zikredebiliriz:(Cenâb-ı Hak hususi eserlerine menşe ve kendisine lâyık kemâlâtına me'haz olmak üzere her ferde ve her nev'e has ve müstakil bir vücud vermiştir. Ezel cihetine sonsuz olarak uzanıp giden, hiçbir nev' yoktur. Çünkü bütün enva'; imkândan vücub dâiresine çıkmamışlardır. Ve teselsülün de bâtıl olduğu meydandadır. Ve âlemde görünen şu tegayyür ve tebeddül ile bir kısım eşyanın hudusu, yani, yeni vücuda geldiği de göz ile görünüyor. Bir kısmının da hudusu zaruret-i akliye ile sabittir. Demek, hiçbir şeyin ezeliyyeti cihetine gidilemez.Ve keza, ilm-ül hayvanat ve ilm-ün nebatatta isbat edildiği gibi, envâın sayısı iki yüz bine bâliğdir. Bu nev'ler için birer âdem ve birer evvel baba lâzımdır. Bu evvel babaların ve âdemlerin dâire-i vücubda olmayıp ancak mümkinattan olduklarına nazaran behemehâl, vasıtasız, kudret-i İlâhiyyeden vücuda geldikleri zaruridir. Çünkü, bu nev'lerin teselsülü, yani, sonsuz uzanıp gitmeleri bâtıldır. Ve bazı nev'lerin başka nev'lerden husule gelmeleri tevehhümü de bâtıldır. Çünkü, iki nev'den doğan nev, alelekser ya akimdir veya nesli inkıtaa uğrar. Tenâsül ile bir silsilenin başı olamaz.Hülâsa: Beşeriyet ve sâir hayvanatın teşkil ettikleri silsilelerin mebdei en başta bir babada kesildiği gibi, en nihayeti de son bir oğulda kesilip bitecektir. İ.İ.)
DELİL-İ İMKÂNİ İmkâna âit olan delil. $âyeti ile işaret edilmiştir. Bu delilin hülâsası: "Kâinatın ihtiva ettiği zerrelerden her birisinin gerek zâtında, gerek sıfatında, gerek ahvâlinde ve gerek vücudunda gayr-i mütenahi imkânlar, ihtimâller, müşkülâtlar, yollar, kanunlar varken; birdenbire o zerre gayr-i mütenâhi yollardan muayyen bir yola süluk eder. Ve gayr-i mahdut hâllerden bir vaziyete girer. Ve gayr-i ma'dut sıfatlardan bir sıfatla vasıflanır. Ve doğru bir kanun üzerine mukadder bir maksada, harekete başlar ve vazife olarak uhdesine verilen herhangi bir hikmet ve bir maslahatı derhal intac eder ki, o hikmet ve o maslahatın husule gelmesi ancak o zerrenin o çeşit hareketiyle olabilir. Acaba o kadar yollar ve ihtimaller arasında o zerrenin mâcerası, lisan-ı hâliyle, Sani'in kasd ve hikmetine delâlet etmez mi?İşte her bir zerre, müstakillen kendi başıyla Sâni'in vücuduna delâlet ettiği gibi, küçük büyük herhangi bir teşekküle girerse veya herhangi bir mürekkebe cüz' olursa, girdiği ve cüz' olduğu o makamlarda kazandığı nisbete göre Sâni'ine olan delâletini muhafaza eder. İ.İ.)
DELİL-İ İNAYET Allah'ın inâyetinin tecellisinden gelen ve kâinatta görülen hikmet ve maslahatlara uygun en mükemmel nizam ve tam esaslı san'at; ve kâinattaki eşyaların menfaat ve faydalarını bildiren âyetler, bu inâyet delilini gösteriyorlar.(Sâniin vücud ve vahdetine işaret eden delillerden biri de İnayet delili'dir. Bu delil; kâinatı ve kâinatın eczasını ve envâını ihtilâlden, ihtilâftan, dağılmaktan kurtarıp bütün hususâtını intizam altına almakla kâinata hayat veren nizamdan ibarettir. Bütün maslahatların, hikmetlerin, faidelerin, menfaatlerin menşei, bu nizamdır. Menfaatlerden, maslahatlardan bahseden bütün Ayât-ı Kur'aniye, bu nizam üzerine yürüyor ve bu nizamın tecellisine mazhardır. Binaenaleyh, bütün mesalihin, fevaidin ve menafiin mercii olan ve kâinata hayat veren bir nizam; elbette ve elbette bir nâzımın vücuduna delâlet ettiği gibi, O nâzımın kasd ve hikmetine de delâlet etmekle, kör tesadüfün vehimlerini nefyeder.Ey insan! Eğer senin fikrin, nazarın şu yüksek nizamı bulmaktan âciz ise ve istikra-i tâm ile, yani umumi bir araştırma ile de o nizamı elde etmeye kadir değilsen, insanların telâhuk-u efkâr denilen fikirlerinin birleşmesinden doğan ve nev-i beşerin havassı (duyguları) hükmünde olan fünun ile kâinata bak ve sahifelerini oku ki, akılları hayrette bırakan o yüksek nizamı göresin.Evet, kâinatın herbir nev'ine dâir bir fen teşekkül etmiş veya etmektedir. Fen ise kavaid-i külliyeden ibarettir. Kaidenin külliyeti ise, nizamın yüksekliğine ve güzelliğine delâlet eder. Zira nizamı olmayanın külliyeti olamaz. Meselâ: Her âlimin başında beyaz bir imâme var. Külliyetle söylenilen şu hüküm, ulema nev'inde intizamın bulunmasına bakar. Öyle ise, umumi bir teftiş neticesinde fünun-u kevniyeden herbirisi, kaidelerinin külliyeti ile kâinatta yüksek bir nizamın bulunmasına bir delildir. Ve herbir fen nurlu bir bürhan olup, mevcudatın silsilelerinde salkımlar gibi asılıp sallanan maslahat semerelerini ve ahvalin değişmesinde gizli olan faideleri göstermekle Sâniin kasd ve hikmetini ilân ediyorlar. Adeta vehim şeytanlarını tardetmek için herbir fen, birer necm-i sâkıbdır. Yani, bâtıl vehimleri delip yakan birer yıldızdırlar.Ey arkadaş! O nizamı bulmak için umum kâinatı araştırmaktansa, şu misale dikkat et, matlubun hasıl olur.Göz ile görünmeyen bir mikrob, bir hayvancık, küçüklüğüyle beraber pek ince ve garib bir makine-i İlâhiyeyi hâvidir. O makine mümkinattan olduğundan, vücud ve ademi, mütesavidir. İlletsiz vücuda gelmesi muhaldir. O makinenin bir illetten vücuda geldiği zaruridir. O illet ise, esbab-ı tabiiyye değildir. Çünki, o makinedeki ince nizam, bir ilim ve şuurun eseridir. Esbab-ı tabiiyye ise; ilimsiz, şuursuz, câmid şeylerdir. Akılları hayrette bırakan o ince makinenin esbab-ı tabiiyeden neş'et ettiğini iddia eden adam, esbabın herbir zerresine Eflatun'un şuurunu, Calinos'un hikmetini i'ta etmekle beraber; o zerrat arasında bir muhaberenin de mevcut olmasını itikad etmelidir. Bu ise, öyle bir safsata ve öyle bir hurafedir ki, meşhur sofestaiyi bile utandırıyor. Maahaza, esbab-ı maddiyede esas ittihaz edilen kuvve-i câzibe ile kuvve-i dâfianın, inkısama kabiliyeti olmıyan bir cüz'de birlikte içtimaları iltizam edilmiştir. Halbuki bunlar birbirlerine zıt olduklarından, içtimaları câiz değildir. Fakat, câzibe ve dâfia kanunlarından maksat âdâtullah ile tâbir edilen kavanin-i İlâhiyye ise ve tabiatla tesmiye edilen şeriat-ı fıtriyye ise, câizdir. Lâkin kanunluktan tabiata, vücud-u zihnîden vücud-u haricîye, umur-u itibariyyeden umur-u hakikiyyeye, âlet olmaktan müessir olmaya çıkmamak şartiyle makbuldür. Aksi takdirde câiz değildir.Ey arkadaş! Misâl olarak gösterdiğim o küçük hurdebini hayvancığın yani mikrobun büyük fabrikasındaki nizam ve intizamı aklın ile gördüğün takdirde başını kaldır, kâinata bak! Emin ol ki, kâinatın vuzuh ve zuhuru nisbetinde o yüksek nizamı, kâinatın sahifelerinde pek zâhir ve okunaklı bir şekilde görüp okuyacaksın.Ey arkadaş! Kâinatın sahifelerinde "Delil-ül-İnaye" ile anılan nizama ait âyetleri okuyamadı isen sıfat-ı kelâmdan gelen Kur'an-ı Azîmüşşan'ın âyetlerine bak ki, insanları tefekküre davet eden bütün âyetleri şu delil-ül-inaye'yi tavsiye ediyorlar. Ve ni'metleri ve faideleri sayan âyetler dahi, delil-ül inaye denilen o yüksek nizamın semerelerinden bahsediyorlar. Ezcümle: Bahsinde bulunduğumuz şu âyet $cümleleriyle o nizamın faidelerini ve nimetlerini koparıp insanlara veriyorlar. İ.İ.)
DELİL-İ İNNÎ (Bak: Bürhan-ı innî)
DELİL-İ NAKLÎ Kur'an, Hadis-i Şerif veya diğer mukaddes kitaplardaki verilen haberler ile olan delil.
DELİL-İ SÜLLEMÎ (Bak: Delil-i arşî, Arş ve süllem)
DELK Oğuşturmak. El sürtmek. Oğmak.
DELK f. Eski ve yamalı elbise. Dervişlerin giydikleri eski aba. * Kılıcı kınından çıkarmak.
DELL (DİLÂL) Naz. * Hey'et. * Güzel ahlâk.
DELLAK (Delk. den) Hamamlarda müşterileri keseleyip yıkayan kimse, tellâk.
DELLAL İlân edici. Yüksek sesle bildiren. * Müşterileri çeken. Davet eden. * Hakka davet eden.
DELS Karanlık, zulmet. * Bir şeyi saklamak, gizlemek. * Sonbaharda yapraklanan bir ot çeşiti.
DELTA yun. Nehirlerin taşıdığı toprakların (alüvyonları) akarsuyun, denize veya göle döküldüğü yerde yığılmasıyla meydana gelen kısım.
DELUK Dişleri kırılmış ve kütelmiş olan yaşlı deve. * Kınından çıkması kolay olan kılıç.
DELV (Delve) Kova. Su koyulan ve kuyudan su çekilen bakraç. * Oniki burçtan birinin adı.
DELZ Vurmak, darb.
DEM' Göz yaşı. Sürurdan veya keder sebebiyle ağlama neticesi gelen göz yaşı.
DEM Kan.
DEM f. Nefes. Soluk. * Ağız. * Nazar. * An, vakit, saat. * Koku. * Kibir, gurur. * Âli, yüksek. * Körük.
DEM-İ CİVÂNÎ Gençlik çağı.
DEMA f. Her zaman. Vaktâki. * Soluk. Nefes. Hastalık sebebiyle tez tez solumak. * Ürpermek. * Dem. An.
DEM'A Bir damla göz yaşı.
DEMADEM f. Zaman zaman. An be an. Sık sık. Her vakit.
DEMAGOG yun. Demagoji yapan kimse.
DEMAGOJİ yun. Halkı kendi menfaati için okşama siyâseti. Halkın hoşuna gidecek sözlerle insanların sevgisini kazanarak kendi maksadını elde etmeğe çalışmak. Halk avcılığı. Cerbeze.
DEMAK Tipi (Kış gününde rüzgârın karı her tarafa savurmasıdır.)
DEMAL Ters. * Ekşimiş hurma.
DEMAME Çirkinlik.
DEMAN f. Heyecanlı. Hiddetli, hiddete kapılmış. * Vakit, zaman. An. * Bağırıp çağırma, feryat, figân. * Heybetli, güçlü, kuvvetli, azametli, cesim. * Kükremiş.
DEM'AN İçi iyice dolmuş olan. Ağız ağıza dolu kap.
DEMAN(İ) Ters, terslik.
DEMANKEŞ f. Zaman, müddet, vakit, an.
DEMAR f. Helâk, mahv, telef, ölüm, mevt.
DEMAR-ÂVER f. İntikam alan, müntakim. Helâk eden.
DEM'A-RİZ f. Ağlıyan, gözyaşı döken.
DEMBEDEM f. Bazan. Vakit vakit. Arasıra.
DEM-BESTE f. Sesi soluğu kesilmiş, susmuş.
DEMC Dühul etmek, girmek. * Mestur olmak, örtünmek.
DEMCELE (C.: Demâcil) Şişman kadın. * Huyu, hilkati güzel, iyi kadın.
DEMDEM Yüce, yüksek yer.
DEMDEME f. Hiddetli söz. Avâz. Hoşa gitmeyen sesler. * Sinek vızıltısı. * Öğütmek. Sürte sürte ezmek. * Azab vermek, eziyet etmek. * Hile. * Davul. * şöhret, nam, ün.
DEME f. Ateş körüğü.
DEMEKMEK Katı, şedid. * Çok kuvvetli kimse.
DEMENDAN f. Cehennem. * Ateş, nar.
DEMENDE f. Saldırıp kükreyen. * Üfleyen.
DEMES (C.: Dimâs) Yumuşak kumlu yer.
DEMEŞK (DİMEŞK) Şam şehri. * Yürüğen kuvvetli, seri deve.
DEMEVÎ Kana dâir, kana mensub ve müteallik. * Mc: Asabi, sinirli. Kanın çokluğu sebebi ile hâsıl olan mizaç.
DEMG Başı, dimağa erişinceye kadar yarmak. Dimağa vurmak. * Güneşin sıcaklığı dimağa tesir etmek.
DEM-GÜZAR f. Yaşayan, vakit geçiren.
DEMİM(E) Çirkin ve kısa boylu kimse.
DEMK Hız. Sür'at.
DEM-KEŞ f. Nefes çeken, soluk çeken. * Devamlı öten bir güvercin cinsi. * Kaval, ney gibi çalgıları devamlı üfürenler. * Bazı kuşların, kübbül gibi uzun uzun ötenleri. * Şarap içen.
DEM-KEŞİDE f. Kafadar, arkadaş.
DEML Yeri terslemek. * Yara, cerh.
DEMLES Kaba, galiz nesne.
DEMMA' Mütekebbir gönüllü, gururlu kimse.
DEMNE f. Fırın ve ocak bacası.
DEMODE Fr. Modası geçmiş, kimse kullanmaz hâle gelmiş olan.
DEMOKRASİ yun. (Demos: Halk; Kratia: İdare, iktidar) Halk iktidarına dayanan hükümet şekli. Devlet iktidarını elinde bulunduranların, halkın çoğunluğunun iradesiyle seçildiği hükümet şeklidir. Tatbikatı üç şekildir:1- Vasıtasız hükümet şekli: Halk, devlet iktidar ve hâkimiyetini vasıtasız olarak kullanır. Kanunları kendisi yapar, suçluları kendisi muhakeme eder, idareyi kendisi yürütür. Bu usül ancak küçük cemiyetlerde tatbik imkânına sahiptir. 2- Yarı vasıtasız hükümet şekli: Halk re'yi ile temsilciler meclisi seçilir. Meclisin çıkardığı kanunların tatbik edilebilmesi için halkın re'yine baş vurulması (referandum) şarttır.3- Temsil hükümet şekli: Cumhuriyet. Halk seçim yolu ile hakimiyet ve iktidarı, belli bir zaman için seçtiği temsilciler meclisine devreder. İktidarı halk adına meclisler kullanır.Demokrasinin temsil şekli olan cumhuriyetin de üç ayrı tatbik şekli vardır. 1- Meclis hükümeti sistemi: Hükümet, meclis iradesiyle teşekkül eder. Eğer hükümet meclisin itimadını kaybederse meclis tarafından düşürülür. 2- Parlementer hükümet sistemi: Hükümetle, meclis, belli ölçüler içinde birbirine karşı müstakildir. 3- Başkanlık hükümeti sistemi: Hükümet başkanını halk seçer. Başkan, hükümet üyelerini kendisi tâyin eder ve kendisi azleder.Demokrasi, hukuk devletine ve millet ekseriyetinin hakimiyetine dayalı olup kişi veya azınlık hâkimiyetini reddeder.Demokrasinin temellerine aykırı olmayan herhangi bir inanış ve fikir sahibi olanlar, kendi inanış ve fikrini halka kabul ettirmek için zor kullanmak veya idareyi ele geçirmek için zorlama ve isyana teşebbüs veya açıkça teşvik etmemek şartıyla her türlü inanış ve fikri; neşir, tebliğ ve telkin etmek serbestliğini kabul eden devlet şeklidir.
DEMOKRAT Demokrasi taraftarı.
DEMOKRATİK Fr. Demokrasiye uygun.
DEMRAG Çok kırmızı olan.
DEMS Örtmek. Defnetmek, gömmek.
DEM-SAZ f. Arkadaş, refik, hem-dem, dost. Sırdaş.
DEM-SAZÎ f. Dostluk, arkadaşlık. Sırdaşlık.
DEMŞİNAS f. Hikmetli davranan, akıllı.
DEMUK Sür'atli, seri, hızlı.
DEM VURMAK t. Bir şeyden gelişigüzel bahsetmek.
DEMY Kan, dem.
DEN' Horluk, zelillik.
DENA' Arkanın yumru olması, kamburluk.
DENAET Alçaklık, çok fena hareket. Zillet, kötü mizac. * Asılsızlık, aslı olmamak.
DENAET-KÂRÂNE f. Alçakçasına, alçakça.
DENANİR (Dinar. C.) Dinarlar.
DENASET Kirlilik, paslılık, temiz olmayışlılık.
DENASET-İ AHLÂK Ahlâk kirliliği, ahlâksızlık.
DENAVET Yakın olmak, yakınlık.
DENAYA (Bak: Deniyyât)
DENDANE f. Diş tanesi. * Çark vesaire dişi.
DENDENE f. Mırıltı, homurdanma. Ağır ağır, dudak kıpırtısıyla, yavaş yavaş söylenen söz.
DENEF İyileşmeyen hastalık.
DENEN Bir kişinin belinin bükülüp eğri olması. * Kolları çok kısa olmak. * Hayvanların ayakları kısa ve göğüsleri yere yakın olması.
DENES (C.: Ednâs) Kir, pas, pislik, murdarlık, necaset.
DENEY (Bak: Tecrübe)
DENEYCİLİK (Ampirizm) Fels: İnsan zihninde mevcut her bilginin ve her düşüncenin kaynağı tecrübe (deney) olduğunu iddia eden felsefi görüş. Bu görüş, tecrübenin ehemmiyetini belirtirken aklın ve dinin rolünü inkâr ediyor. Tecrübe maddi dünyayı anlamak için gerekli ama, yeterli değildir. Tecrübe görüneni ve müşahhası bize verir. Akıl ise, mücerredi, umumiyi, kaide ve prensipleri verir. Din ise tecrübe ve akıl ile beraber bunların alanını aşan hakikatleri verir. Hakikat, tecrübe ve akılla sınırlı değildir. İslâm akla ve tecrübeye yer verir fakat bunların sınırları içinde hapsolmaz. Müslüman geniş görüşlüdür, dar görüşlü teorilere bağlı düşünmez.
DENG f. Hayran, şaşkın, şaşmış olan, ahmak, ebleh, bön, sersem. * İki katı maddenin tokuşmasından hasıl olan ses. * Pergel noktası.
DENİ (C.: Deniyyât) Soysuz, alçak, ahlâksız. * Dünyaya âit, fâni ve geçici. * Yakın, karib.
DENİ' Hor, zelil.
DENİE Eksik, noksan, nakise.
DENİS Kirli, paslı.
DENİYYAT (Denâya) (Denî. C.) Ahlâksızlıklar, aşağılık şeyler.
DENİYYE Kaftan düğmesi, elbise düğmesi.
DENN (C.: Denân) Küp.
DEPRESYON Fr. Maddi veya manevi çöküntü. İç sıkıntısı.
DERA f. Çan, çıngırak.
DERAHİM (Dirhem. C.) Dirhemler. Okkanın dörtyüzde birleri. * Akçeler, paralar.
DERAHİS Şiddetler.
DER-AKAB f. Hemen, derhâl, çabuk, arkasından, akabinde.
DER-AMED f. Gelir.
DER-AN f. Derhâl, o anda, hemen.
DERARE Deyyus. Karısının kötü hâllerini görmemezlikten gelen kişi.
DERARİ f. (Dürrî. C.) Parlak yıldızlar. * Renkli şeyler.
DERAZ f. Uzun, tavil.
DERB (Dürb) Bir şeyi âdet edinmek. * Dadanmak, alışmak. * Haslet, cür'et. * Tecrübe etmek. * Denemek.
DER-BAN f. Kapıcı, kapıya bakan.
DER-BAR f. Ev kapısı.
DERBAR-I SAADET-KARAR İstanbul. (Osmanlılar devrinde İstanbul hilâfet merkezi olduğu için saadet kapısı diye tavsif edilirdi.)
DER-BEDER f. Serseri, kapı kapı dolaşan. * Dağınık, perişan.
DER-BEND f. Dağda ve tepede zahmetlerle geçilen yer, dar geçit, boğaz. Hudut. Kale. * Anahtarsız kapı.
DER-BENDÇİ Kale veya hudut muhafızı.
DER-BEST(E) f. Kapalı kapı. * Kapanmış susmuş.
DERC İçine almak. Katmak. * Kitaba koymak. * Nakışlı kâğıt üzerine yazılan yazı. * Hattatın yazılmış kâğıt tomarı.
DERCAN f. Can içinde.
DERCAN ETMEK Can içine almak, hayatını ona vermek.
DERÇİN RESMİ Kesilen hayvanlardan alınan bir cins vergi.
DERD f. Tasa, keder, kaygı. * Hastalık, illet.
DERD-İ DİL Gönül tasası, gönül gamı.
DERD-İ MAİŞET Geçinmek derdi ve zorluğu. Maişet derdi.
DERD-İ SER Sıkıntı, baş derdi, başağrısı.
DERDA f. Yazık! Vah vah!
DERDAB Sadâ, ses.
DERDAK (C.: Derâdik) Küçük çocuklar. * Her şeyin küçüğü.
DERDAR Servi ağacından bir sınıf.
DERD-AŞİNA f. Dert görmüş, mihnet görmüş kişi.
DERDEBİS Belâ. * Zahmet. * Boncuk. * Yaşlı kişi.
DERD-DEST Elde. Elde etmek, yakalamak, tutmak. Ahz. * Yapılmakta ve rüyet edilmekte olan.
DERDMEND f. Tasalı, kaygılı, dertli.
DERDNAK f. Dertli, kederli, kaygılı, tasalı.
DERDUR Su çevriği, girdab. * Derin çukur yer.
DEREBEYİ Ortaçağda kendi arazisi içindeki insanlara istedikleri gibi hükmeden, devamlı olarak birbirleriyle savaşan geniş toprak sahiplerinden her biri. * Mc: Asi, zorba.
DERECAT (Derece. C.) Dereceler, basamaklar, kademeler, yükseklikler, mertebeler.
DERECAT-I KURBİYE Yakınlık dereceleri. Allah'a manevi yakınlık mertebeleri.
DERECAT-I ŞEMSİYE Eski Kozmoğrafyaya göre; güneşi döndüğü farzedilen dâirenin on iki burca tekabül eden kısımları.
DERECE (C.: Derecât) Yukarıya çıkacak basamak. * Dairenin bölündüğü dilim. 360 kısmın beheri ki, açıları ölçmeye yarar. * Termometrenin bölündüğü kısımların beheri. Mertebe, paye. * Miktar, rütbe.
DERECE-İ HARARET Isı derecesi.
DERECE-İ SÜLLEM Merdiven basamağı.
DERECE-İ ŞUHUD İmanı ve mânevi hakikatları, mânevi terakki yoluyla görmek seviyesinde olan iman mertebesi.
DERED Ağızda diş olmamak.
DEREK Urgan ucuna eklenip, kovanın kulpuna bağlanan ip parçası (urgan suya değmesin diye) * Kiriş uçlarında olan halka (yayın başlarına geçirirler.)
DEREKA (C.: Deruk) Sığır derisinden yapılan kalkan.
DEREKÂT Aşağılık dereceleri. En aşağı mertebeler.
DEREKE Aşağı inen basamak. Aşağı mertebe. * Sıfırın altındaki derece. Düşüklük.
DEREKE-İ MİRKAT Merdivenin en alt basamağı.
DEREKÎ Gerileme.
DEREM f. Akçe, para.
DEREM Baldır etli olduğundan dolayı topuğun görünmeyip belirsiz olması ve sâir kemiklerin etlilikten belirmeyip örtülmesi. * Ağızdan dişlerin dökülüp yerini et bürüyüp belirsiz olması. * Davarın yavaş yürüyüp adımlarını birbirine yakın atması.
DEREMAN Kişinin adımlarının birbirine yakın olması. (O kimseye "dârim" derler).
DEREM-GÜZİN f. Sarraf.
DEREM-SERA f. Para basılan yer.
DEREN Kir, vesah.
DERENDE f. Yırtan, yırtıcı.
DERER Kasdetmek.
DERES Nişanın belirsiz olması. * Kaftanın eskimesi. * Evin köhne olması.
DERGÂH (Der-geh) f. Cenab-ı Hakk'a ibadet edilen yer. * Büyük bir huzura girilecek kapı. Kapı. Padişahların kapısı. * Şeyhlerin tekkesi.
DERGÂH-I ÂLÎ Padişah kapısı. Yüksek dergâh.
DERGÂH-I MUALLÂ Büyük kapı. * Mc: Saray.
DERGİŞ f. İzdiham, çok kalabalık. * Bir zerdali cinsi.
DERH Men etmek, engel olmak.
DERHAL f. şimdi, hemen, bu anda, vakit kaybetmeden.
DER-HAST f. Arzu, taleb, istek, dilek. * Dilekçe, istida.
DER-HATIR Hatırda.
DERHEM f. Karışık, karmakarışık. * Muztarib, sıkıntılı, ıztırab çeken. * İncinme.
DERHİŞTE f. Cömertlik, sehavet.
DERHOR f. Lâyık, münasib, uygun, yakışır, derhuş, sezâ, şâyeste. (Derhurd da denir.)
DERHUŞ f. Derhor, lâyık, münasip, muvafık, uygun, yakışır, şayeste.
DERİ f. Farsçanın sahihi, fasih olanı. (Kapı demek olan "der" ismi Farsça olduğu halde Arapça sayılarak müennesi "deriyye" yapılmıştır.) * Havası hoş ve lâtif. Yeşilliği bol olan dağ eteği.
DERİÇE f. Küçük kapı, oyma kapı. Pencere.
DERİDE f. Yırtık, yırtılmış.
DERİR Yürügen davar.
DERİS (C.: Dirsân) Eski kaftan, eski elbise.
DERİYYE Avcıların gizlenip av gözledikleri yer.
DERK En aşağı kat, her şeyin dibi. Aşağı inen basamak. * Anlamak.
DERK-İ DEKAİK İnce ve dakik şeyleri iyice kavrama, anlama.
DERKAA Kaçmak, firar.
DER-KÂR f. Mâlum, âşikâre olan. * İçinde olan. İçte bulunan.
DER-KEMİN f. Pusu bekleyen, pusuda olan.
DER-KENAR Kenarda bulunan, hâşiye. Bir sahifenin kenarına çıkarılan yazı.
DERKETMEK Bir şeyin en esasını, dibini öğrenmek, iyice anlamak.
DERMA' Topuğu belli olmayan, şişman kadın. * Tavşan. * Kırmızı yapraklı bir acı ot.
DERMAN f. İlâç, tiryak. * Çare-i necat, kurtuluş sebebi. * Tâkat, güç, kuvvet.
DERMANDE (c.: Dermândegân) f. Âciz, beceriksiz, biçare, zavallı.
DERMEK Çok beyaz olan un. * Beyaz ekmek.
DERMEYAN (Der-miyân) f. Ortada olan şey, arada.
DERMEYAN ETMEK Anlatmak, söylemek, iddia ve defi'de bulunmak. Beyân. İleri sürmek.
DERNEK Eğlence için yapılan toplanma. * Düğün. * Cemiyetler kanununa göre kurulmuş cemiyet.
DER-NİYAM f. Kınına sokulmuş, kınında, kılıfta.
DERPEY f. Hemen, ardı sıra.
DERPİŞ f. Önde olan, göz önünde bulunan.
DERR İyi iş. İyilik. Mahz-ı hayır. * Zat, kimse. Hod. Nefs. Bir kimsenin zâtı. * Yüzün tazeliğinin, teravetinin hastalıktan dolayı gitmesinden sonra, iyi olup düzelmesi.
DERRACE Eskiden kullanılan bir çeşit harb âletidir ki, üstü sığır derisi ile örtülü olup, tekerlekleri içinde dönerdi. * Bisiklet.
DERRAK (Derk. den) Çok dikkatli olan, çabuk anlayan, anlayışlı, müdrik.
DERRAR Yün eğerdikleri iğ.
DERS Tenbih, tâlimat, vazife. Bir şeyi öğrenmek için muallim veya o işi iyi bilen birisinden azar azar alınan vazife. * Akıl.
DERS-İ İBRET İbret dersi. Göz ve fikir açacak hâdise.
DER-SAADET f. Saadet kapısı. İstanbul'un eski ismi.
DERSEC Mercimek.
DERS-HAN f. Ders okuyan, talebe, öğrenci.
DERSHANE f. Sınıf, ders verilen yer, ders yeri.
DERS-İ AMM Bir medreseyi bitirdikten sonra, tâbi tutulan imtihan sonunda medrese talebelerine ders vermek salâhiyetini kazanan. * Asistan. * Herkese ders vermeğe salâhiyetli âlim.
DER-TESBİH Tesbihde, duâda, zikirde.
DERUC Hızlı esen rüzgâr, fırtına.
DERUHDE f. Üstüne almak. Kendini vazifeli bilmek. * Üzerine alınan iş.
DERUN f. İç taraf. Dâhil. * Kalb.
DERUNÎ f. Gönülden, içten.
DERVA(H) f. Şaşkın, şaşırmış olan, hayran. * Başaşağı asılmış. * Lâzım, zaruri, lüzumu olan, gerekli.
DERVAH f. Hastalıktan yeni kurtulan, iyice kendisine gelemeyen kimse. * Sağlam, metin, muhkem. * Doğru, asıl, gerçek. * Yiğitlik, cesaret, cesur olmak, şecaat. * Ayıp, utanma. * Sertlik, kabalık.
DERVAZE f. Kapı. Şehir. Şehir kapısı, kale kapısı.
DERVÂZE-İ NUŞ $ Mc: Ağız.
DERVİŞ f. Gayet mütevazi ve kanaatkâr olan. * Kimsesiz, fakir. * Mâneviyâtla gönlü zengin olan fakir. * Mürid veya şeyh.
DERVİŞÂN (Derviş. C.) f. Dervişler.
DERVİŞÂNE f. Dervişe yakışır halde, saflık ve kalenderlikle. Müstağni ve fakir bir surette.
DERY Bilmek.
DERYA f. Deniz, bahr.
DERYA-YI AHDAR Yeşil deniz. * Mc: Sema, gök.
DERYA-YI EBYAZ Akdeniz.
DERYA-YI ESVED Karadeniz.
DERYA-YI UMMAN Açık deniz. Umman Denizi. Okyanus.
DERYAB f. Akıllı, anlayışlı, müdrik.
DERYA-BEND f. Liman. * Tersane.
DERYAÇE f. Göl, küçük deniz.
DERYA-MİSAL Deniz gibi çok olan, denizi andıran.
DERYAN Bilmek, ilim.
DERYA-NEVERD f. Denizde dolaşan, denizde gezen.
DERYANİYE Hörgücü ikiden fazla olan sığır nevi.
DERYA-NUŞ f. Çok fazla içki içen.
DERYUZ f. Dilencilik.
DERZEN f. İğne.
DE'S Yemek.
DES' Def'etmek kovmak. * Ağız dolusu kusmak.
DES f. Eş, eşit, müsâvi, benzer, denk.
DE'SA Câriye.
DESAİS (Desise. C.) Vesveseler, desiseler. Gizli hileler.
DESAİS-İ ŞEYTANİYYE şeytanca desiseler, hileler.
DESAK Bir kabın dolduktan sonra taşıp dökülmesi.
DESATİR (Düstur. C.) Düsturlar, kaideler. (Desatir-i hikmet, nevamis-i hükümetle; kavanin-i hak, revabıt-ı kuvvetle imtizac etmezse cumhur-u avamda müsmir olamaz. M.)
DESATİR-İ ÂLİYE Yüksek ve ulvi düsturlar ve kaideler.
DESATİR-İ HİKMET Hikmet düsturları. Hikmet ve maslahatın iktiza ettirdiği kaideler.
DESÂTİR-İ İLMİYE İlmin düsturları. İlmin icab ettirdiği kaideler.
DESÂTİR-İ İSLÂMİYE İslâma ait kaide ve düsturlar.
DESEM (C.: Düsum) Yağ. * Uyuz.
DESEN Fr. Eşyanın, rengini göstermeden, yalnız şeklinin bir satıh üzerine çizilmişi. * Bir kumaşı süsleyen şekiller.
DESFAN (C.: Desâfi) Bir şeye tâlip olan kişi.
DESİ' İki omuz arasında boyun battığı yer.
DESİA Atâ, bahşiş, hediye. * Huy, hulk, tabiat.
DESİK Dolu nesne.
DESİMETRE Fr. Metrenin onda birine eşit uzunluk birimi.
DESİS (C.: Desâyis) Gizlenmiş, gizli.
DESİSE Gizli hile, oyun.
DESİSEKÂR f. Hileci, hile yapan.
DESİSEKÂRÂNE f. Hilekârcasına. Desise ve hile edene yakışır surette.
DESKERE (C.: Desâkir) Dağ başında olan harab kale. * Küçük köy.
DESKERE f. Şehir ve kasaba, il ve ilçe. * Hasta insan, eşya vs. taşımaya yarayan tahta.
DESMA Siyah olan nesne.
DESMERE (C.: Desâmire) Dağ başında olan harap yıkık kale.
DESPOT yun. Rum piskoposu. * Eskiden Bizanslı ve Balkanlı derebeyi.
DESR (C.: Dusur) Bürünmek, örtünmek. * Çok olan mal.
DESR Def'etmek, kovmak.
DESS Yavaş yağan yağmur. * Acıtıcı derecede dövmek. * Def'etmek.
DESS Gizlenmek. * Örtmek.
DESSAS Çok aldatıcı, çok desiseci.
DESSE Toprak içinde gömülüp yatan bir nevi yılan.
DEST (C.: Düsut) Dört bucaklı yastık ve elbise. * Hile.
DEST f. El, yed. * Mc: Kudret, fayda, nusret, galebe. * Düstur. * Tasallut. * İkmâl. * Âlî makam. Meclisin şerefli yeri.
DEST-İ GAYBÎ f. Görünmez el, inâyet-i İlâhi. * Mc: Allah'ın yardımı.
DEST-İ İSTİBDAD İstibdadın verdiği azap, istibdadın eli.
DEST-İ RAST Sağ el, sağ taraf.
DEST Ü PÂ(Y) El ve ayak.
DESTAK Şarabın beyazlığı ve dökülmesi.
DEST-ALAY f. Bulaşık el, bulaşmış el.
DESTAN f. (Dest. C.) Eller. * Hikâyeler, masallar. * Hile, tezvir, mekir. * Meşhur Zâloğlu Rüstem'in babasının nâmı.
DESTAR f. Sarık, imâme, başa sarılan tülbent.
DESTAR-I HÜMAYUN Pâdişah sarığı.
DESTARBEND f. Sarık saran, sarıklı.
DESTAR-ÇE f. Mendil.
DEST-BE-DEST f. Elden ele, el ele. * Peşin satış. * Birbirine bitişik olan.
DEST-BUS f. El öpme.
DEST-BESTE f. El bağlamış, eli bağlı.
DEST-BÜRD f. Kuvvet, kudret. * Üstünlük, zafer, muvaffakiyet.
DEST-DİRAZ f. El uzatan, zulmeden. * Sarkıntılık etme, el uzatma.
DESTE f. Tutam, bağ, demet, kabza. * Muin, mededkâr. * Süpürge. * Küstah.
DESTEC Desti. * Kola takılan bilezik.
DESTE-ÇUB f. Sopa, değnek.
DESTE-DAD f. El veren, yardım eden.
DESTE-DAD-I TESLİM f. Teslim elini veren, itaat eden, uyan.
DESTEK f. Bir şeyin yıkılıp devrilmemesi için, o şeye vurulan payanda, dayanak. * Küçük el. * Yün ve pamuk gibi şeyleri eğirmeye yarıyan âlet.
DEST-ERRE El bıçkısı. Testere.
DEST-GÂH f. İş yeri, tezgâh. * İktidar, servet, kuvvet.
DEST-GİR f. Muavenet. Arka olmak. Tutucu, yardımcı, muin. Zahir.
DEST-GÜŞA f. Avuç açan el açan.
DEST-GÜZAR f. İmdada yetişen, yardım eden, yardımcı.
DEST-HUŞ f. Oyuncak.
DESTİ f. Testi.
DESTİNE f. Bilezik, el bileziği.
DEST-KEŞ f. Gözleri görmeyen bir kimseyi ellerinden tutup dolaştıran. * Kazanç. Kâr. * Yay gibi elde kolaylıkla idare olunabilen şey. * Dilenci. * Bir işten vazgeçen.
DEST-MAL f. Elbezi.
DEST-MAYE f. Sermaye, elde olan şey.
DEST-MUZE f. Armağan, hediye.
DEST-PAK f. Fakir, fukara. * Mendil. * Dindar.
DEST-RENC f. El emeği. El ile yapılan iş. * Ücret, kazanç, kâr.
DEST-RES f. İsteğine ulaşan, elini yetiştiren. * Kudret, zenginlik, iktidar.
DESTROYER ing. Çok sür'atli giden küçük savaş gemisi, torpido muhribi.
DEST-SUZE f. Nişanlı kız.
DESTUR (DÜSTUR) Asıl. * Kanun. * Vezir-i azam, baş vezir.
DESTUR f. İzin, müsaade. Şerlilerden kurtulmak için söylenen söz. * Allah'ın inayeti.
DEST-VANE f. Savaşta giyilen demirden yapılmış eldiven. * Kadınların kollarına taktıkları süs eşyası, bilezik. * Meclisin baş kısmı.
DEST-VAR(E) f. Çoban değneği. Baston. * El bileziği. * Ele benzer, el gibi, el kadar.
DEST-YAR f. Yardımcı, muin. Arka.
DEST-YARÎ f. Yardım, muavenet.
DEST-ZEN f. Tutunma. * El uzatma.
DEŞİŞE Bulgur.
DEŞNE f. Hançer.
DEŞNE-İ SUBH Tan yeri. (Bu tabir, tan yerinin ilkönce hançer şeklinde göründüğünden kinaye olarak denmiştir.)
DEŞT f. Bozkır, çöl, sahra. Kumluk ve nebatsız geniş arazi.
DEŞT-İ HAYAT Hayat çölü.
DEŞT-İ KIPÇAK Dinyester ile İrtiş arasında bulunan geniş step.
DETEKTİF (Bak: Dedektif)
DETERMİNANT Fr. Denklemlerin çözümlerini rahatlıkla bulmaya yarayan matematiksel tablo.
DEV şeytan, ifrit, cin.DE'V : Aldatmak, hud'a.
DEVA İlâç, çare. Hastalığın iyi olmasına sebeb olan gıda.
DEVABB (Dabbe. C.) Binek hayvanları. Hayvanlar. * Yürüyenler.
DEVAC f. Üste örtünecek şey. Yorgan.
DEVADAR f. Devâlı, devâ verici, iyileştiren.
DEVAHİ (Dâhiye. C.) Büyük belâler. Afetler. Kazâlar. * Çok üstün zekâ sahipleri.
DEVAHİL (Dâhile. C.) İçler, batınlar.
DEVAHİN (Dâhine. C.) Duman çıkaran bacalar.
DEVAÎ (Devâiye) İlâç cinsinden. İlâca âit ve müteallik. Devaya dâir.
DEVAİ (Dâiye. C.) Batından, içten gelen bir duyguyu teşvik edici hâlât.
DEVAİR (Dâire. C.) Daireler. Resmî işlerin görüldüğü yerler.
DEVAİR-İ ASKERİYE Askerî daireler.
DEVAİR-İ DEVLET Devlet daireleri.
DEVAİR-İ MÜTEDAHİLE İç içe daireler.
DEVAİR-İ RESMİYE Resmî daireler.
DEVALÜASYON Fr. Paranın değerinin düşürülmesi.
DEVAM Bir halde bulunma, sürekli olma, daimîlik. * Bir işe veya bir memuriyete gidip gelme. * Sebat.
DEVAN f. Hızlı yürüyen, koşan, seğirten.
DEVA NA-PEZİR Devâsı bulunmaz hastalık.
DEVANİK (Dânık. C.) Bir dirhemin dörtde birleri.
DEVAR Baş dönmesi hastalığı.
DEVARİ' (Dır. C.) Zırhlar. Zırhlılar. Zırhlı gemiler.
DEVA-SAZ f. Çâre bulan, ilâç tertip eden.
DEVAT (C.: Devâyât) Divit.
DEVAVİN (Divân. C.) Divânlar, eski şairlerin şiirlerini topladıkları kitablar.
DEVB Kötü hâl.
DEVBEL Bir karar üzere durup büyümeyen küçük eşek.
DEVDAT Çocukların oyun oynadığı yer.
DEVDERÎ Kısa boylu cariye.
DEVENDE f. Seyyah. Seyahat eden, gezen, dolaşan.
DEVERAN Dönüş, dolaşmak. Tedavül. Yerinde durmamak. Devretmek.
DEVERAN-I DEM Kan dolaşımı, kan deveranı.
DEVERAN-I DÜNYA Dünyanın dönüp devretmesi.
DEVF Suda ıslamak. * Irak etmek, uzaklaştırmak. * Misk ezmek.
DEVH Hor, hakir olmak. Hor, hakir etmek. * Kahretmek.
DEVHA (C.: Devah-Devâyih) Büyük ağaç.
DEVİR (Devr) (C: Edvâr) Nakil. Birisinin uhdesinden diğerinin uhdesine geçirmek. * Bir şeyi sonuna kadar okuyup bitirmek. Geçmiş dersleri hatırlama. * Bir şeyin çevresinde dolaşmak. Dönme. * Seyahat. Bir memleketi dolaşmak. * Bir şeyin kendi mihveri üzerinde dönmesi. * Aktarma, bir şeyin bir kaptan veya bir yerden diğerine nakli. * Bir şeyin diğerine teslimi. * Bir bölük veya takım askerin teftiş veya emniyeti muhafaza için dolaşması. * Bazı ehl-i tarikatın dönerek ettikleri zikir, sema. * Müzikte, her ölçüye verilen isim olup, umumiyetle büyük ölçüler ve peşrevler için kullanılır. * Tas: Dünyaya gelme (Nüzul), geldiği yere dönme hali (Uruc). * Dairevî bir hareket. Bir şeyin diğer bir şey etrafında dönmesi. Dolaşmak. * Müddet. Zaman. Çağ. * Bir şeyi başkasına devretmek. * Biri birisini icad etmek. (Bak: Hudus)
DEVR-İ ÂLEM Dünya seyahati, dünya gezisi, dünyayı gezmek.
DEVR-İ BÂTIL Man: Kısır devir. Bir hükmü ikinci bir hüküm ile, bunu da birincisi ile isbatlamaya çalışma yolu.
DEVR-İ EBVAB Kapı kapı gezip dolaşmak.
DEVR-İ FELEK (Bak: Devr-i zaman)
DEVR-İ KASIR (Devre-i kasire) Fiz: Kısa devre.
DEVR-İ LÂLE Lâle devri, lâle mevsimi, lâle zamanı.
DEVR-İ MİHNET Dünya, cihan, küre-i arz.
DEVR-İ SÂBIK Bir önceki hükümet. Geçmiş devir.
DEVR-İ TEFRİH Kuluçka devri.
DEVR-İ TERAKKİ İlerleme devri.
DEVR-İ ZAMAN (Devr-i felek) Tali, kader. şans.
DEVİR DAİRESİ Denizde geminin çeşitli hızla ve muhtelif dümen açısı ile çizdiği dâire.
DEVİRLİ Fiz: Müsavi zaman aralıkları ile tekrarlanan hareket. Periyodik.
DEVİR VE TESELSÜL Davanın delile ve delilin davaya taalluk etmesiyle kaziyenin dönüp dolaşıp yine eski hâline gelerek hallolunamaması.
DEVİYE Otsuz sahrâ. Otu olmayan çöl
DEVİYY Nerden geldiği anlaşılamayan sesler, gürültüler, patırtılar.
DEVK Döğmek. * Karışmak.
DEVKE (DEVEKE) Karışmak, ihtilât.
DEVKES Arslan. * Çok adet, çok miktar.
DEVLE (DÜVLE) "Devlet" kelimesinin Arapça tabirlerde geçen bir şekli. * İki asker muharebe ettiklerinde birinin diğerine galip olması. (Düvlet malda; devlet harpte ve mertebede kullanılır.)
DEVLET Sınırları belli olan bir memleketin sahibi olan insanların kurduğu siyasî, hukukî, idarî mahiyetteki merkezî teşkilât. Devlet, teşekkül tarzı, takip ettiği esas siyaset, temsil ettiği hâkimiyet ve iktidarın mahiyeti bakımından çeşitlere ayrılır:1- Kapitalist Devlet: İktisadî siyasete, şahsî mülkiyet, şahsî teşebbüs ve serbest rekabete dayanan, iktidar ve hâkimiyetin kapitalist sınıfın elinde bulunduğu devlet şeklidir.2- Sosyalist ve Komünist Devlet : Şahsî mülkiyeti ortadan kaldıran, yerine işçi sınıfı adına devlet mülkiyetini ikame eden, işçi sınıfı hâkimiyeti namı ile komünist partisi diktatörlüğünü getiren devlet şeklidir.Bu iki devlet şeklinin iktisad siyasetleri ile siyasî iktidar ve hâkimiyet anlayışları farklı olmakla beraber devlet idaresinde dine yer vermemekte birleşirler.3- Faşist Devlet: Menfî milliyet ve unsuriyet fikrini siyasette hâkim kılan, şahsî teşebbüse müsaade eden; fakat devletin vesayeti ve hâkimiyeti altına alan, meslek zümreleri adına iktidar ve hâkimiyeti tek parti ve şefinin eline veren devlet şeklidir.4- Teokratik Devlet: Hâkimiyet ve iktidarın, ruhban sınıfının elinde bulunduğu bir devlet şeklidir. Daha çok Hristiyan âleminde asırlar boyunca bu devlet şekli cemiyet ve milletlere hükmetmiş, fakat tahrif edilmiş İncil'e sâhib oldukları ve İlâhî iktidar ve hâkimiyet yerine ruhban sınıfının hâkimiyet ve iktidarını ikame ettikleri için, insanın fıtratındaki hakikatı taharri ve hürriyet fikri galebe çalarak bu devlet ve idare şekli Fransız ihtilâliyle yıkılmış, fakat ihtilâlciler ve muakibleri beşeriyeti yeniden ıztırablara dûçar eden kapitalist, sosyalist ve faşist sistemlerden başka birşey getirememişlerdir. Çünki hareket ve istinad noktaları beşerî fikir ve ölçüler olup materyalist (maddeci) dünya görüşlerinin zarurî neticesi olarak teavün yerine cidal; hak yerine kuvvet; iktisat yerine ihtiyaçları tezyid ve tahrik ettiklerinden beşeriyetin huzur ve saadetlerini bozdular.5- İslâm Devleti: İktidar ve hâkimiyeti milliyet ve unsuriyet, yahut içtimaî sınıflarda veya ruhban sınıfında değil; yalnız Allah'ta kabul eder. Halkı veya siyasî temsilcisi olan kişiyi yahut meclisleri, İlâhî iktidar ve hâkimiyetin tatbikçi memurları olarak kabul eder.(Zaman-ı sâbıkta revabıt-ı içtima ve levazım-ı taayyüş ve fevaid-i medeniyet o kadar tekessür ve teşa'ub etmediğinden, bazı kalil adamların fikri, devletin idaresine yarı kâfi gibi idi. Amma bu zamanda revabıt-ı içtima o kadar tekessür etmiş ve levazım-ı taayyüş o derece taaddüt etmiş ve semerat-ı medeniyet o kadar tefennün etmiş ki, ancak yalnız kalb-i millet hükmünde olan meclis-i meb'usan ve fikr-i ümmet makamında olan meşveret-i Şer'î ve seyf ve kuvvet-i medeniyet menzilinde bulunan hürriyet-i efkâr o devleti taşıyabilir ve idare ve terbiye edebilir. R.N.)
DEVLET-İ ÂLİYE Osmanlı İmparatorluğu.
DEVLET-ABADÎ f. Hindistan'ın Devlet-âbâd şehrinde imal edilen ve güzel san'atlarda kullanılan bir çeşit kâğıt.
DEVLETÇİLİK Halk işlerinin, hususan büyük sanayi ve ziraatin devlet vasıtası ile işletmesi usulü. Cemiyetin umuma âid olan işleri ve bu işler için lâzım gelen teşkilât, müessese ve sâirelerini devlet eliyle yapılmasını kabul eden idâre sistemi. * Halkın hususi teşebbüslerini veya büyük müesseselerini devlete devretmek fikri. (Bunun ifratı fertlere ve millete zulümdür ve dinsizlik rejimi olan komünizme giden bir usuldür.)
DEVLETHANE f. Ev, köşk, konak.
DEVLETLİ (DEVLETLÜ) f. Eskiden vezir ve müşir gibi büyük rütbeli kimselere verilen bir ünvan.
DEVLETLÜ NECÂBETLÜ Osmanlılar zamanında şehzâdeler için kullanılan bir tabirdir.
DEVLETLÜ RE'FETLÜ Eskiden seraskerler için kullanılan ünvan.
DEVLETLÜ SEMÂHATLÜ Zamanında Şeyh-ül İslâmlara verilen bir ünvan.
DEVLETLÜ UTUFETLÜ Vezirlere, müşirlere, padişah damatlarına verilen ünvan.
DEVLET-MEAB Devletin saadet ve ihtişamının sığınacağı yer, hükümdar.
DEVLET-MEDAR Büyüklük merkezi olan (hükümdar)
DEVLET Ü İKBAL Ulviyet ve iyi tâlih.
DEVR (Bak: Devir)
DEVR-İ DİL-ÂRÂ En hoş devir. Gönlü hoş eden zaman.
DEVR f. Casus, hafiye.
DEVRAK Şarap ölçeği.
DEVRAN Devir, felek, zaman, deveran, dünya.
DEVRANÎ Deverana âit ve müteallik.
DEVRE (C.: Devrât) Dönüş dönme, dönem. * Birkaç yıldan meydana gelen zaman süresi. * Elektrik devresi. Üzerinden elektrik akımı geçmekte olan bir iletken yolun tamamı.
DEVR-HAN f. Kur'an-ı Kerim'i devamlı okuyup devreden kişi.
DEVRİY (Devriyye) Geceleri gezen kol takımı, gezici karakol. * Bülbül, karatavuk, sığırcık ve bu gibi kuşların dahil olduğu sınıf.
DEVRİYYE Osmanlı İmparatorluğu devrinde ilmiye sınıfına mahsus bir pâye.
DEVS Ziynet etmek, süslemek. * Bir şeyi ayağı ile basıp çiğnemek.
DEVSERE Büyük, semiz, kuvvetli deve.
DEVŞ Fâsid olmak.
DEVV Otsuz çöl.
DEVVAR Durmayıp dönen, devreden. Devredip gezen. * Gerdân. * Kâbe-i Muazzama'nın bir adı. * Haremden alıp beraber tavaf edilen taş.
DEVVARE Geo: Daireler çizmeye yarayan bir âlet, pergel.
DEYABÜZ İki ırgaçla dokunan bez.
DEYACİR (Deycür. C.) Karanlıklar, zulümatlar.
DEYBUB Koğucu, dedikoducu.
DEYCUC (C.: Deyâcic) Karanlık, zulmet.
DEYCUR (C.: Deyâcir) Karanlık.
DEYDAN Edep. * Âdet.
DEYDEN Edep. * Âdet.
DEYDENET Âdet, usul.
DEYDENUN Toplamak. * Haslet, huy, âdet. * Oyun.
DEYH (C.: Diyeha) Hor ve rezil olmak.
DEYKU' Katı, şedid.
DEYLEM Karıncaların ve kenelerin toplandığı yer. * Belâ. * Zahmet. * Düşman. * Türaç kuşunun erkeği. * Cemaat. * Bir kabile adıdır ve ehline "Deylemî" derler.
DEYMAS (C.: Deyâmis) Hamam. * Alçak zemin.
DEYMUM Devamlı, berkarar, zevalsiz.
DEYMUMET Daimlik, devam, dâimiyet.
DEYMUMÎ Devamlılık, devam, dâimiyet.
DEYN Borç. Verilmesi lâzım gelen şey. * Fık: Zimmetinde sâbit olan şey.
DEYN-İ HÂL Huk: Herhangi bir vakte bağlı ve te'hir edilmeyen borç.
DEYR (C.: Edyâr) Kilise, manastır. * Âlem-i insaniyet, insanlık âlemi.
DEYRANÎ Manastır adamı.
DEYRHANE f. Kilise, manastır.
DEYSAK (C.: Deyâsik) Uzun yol. * Beyaz olan şey.
DEYSAN Cömertlik.
DEYSEM Köpekten olmuş kurt eniği. * Sultan böreği denilen kırmızı çiçekli bir ot.
DEYSEME İnci.
DEYYAN Herkesin hesabını ve hakkını en iyi bilen ve veren. Hâk Teâla. Kahhar. Hâsib. Hâkim. Kadir. Râi. Cenâb-ı Hak.
DEYYAR Bir kimse. Ehad. * Yurt sahibi birisi. * Manastır sahibi.
DEYYAS Kaba, galiz olan kimse.
DEYYUS Derare. Karısının kötü hâllerine göz yuman ve ses çıkarmayan adam.
DE'Z Boğmak. * Bir şeyi doldurmak.
DIA Rahat.
DIAME (C.: Diam-Deâyim) Evin direği. * Ulu, şerif kişi, seyyid.
DIAYET Dâvet.
DIBABE Yumuşak nesne.
DIB'AN (C.: Dabâin-Dıbâ) Erkek sırtlan.
DIBATR Katı nesne.
DI'BİL Belâ. * Meşakkat, güçlük.
DIBK Bürc dedikleri nesne ki ağaçta biter; yazda ve kışta bitmez. * Ağaç posası.
DIBNE Gülmek. * Maymun sesi.
DIDD (C.: Ezdad) Mugâyir, aykırı. * Düşman. * Nazir, misil, benzer.
DI'F (C.: Ez'âf) Her nesnenin bir misli miktarı.
DIFDA' (C.: Defâdı') Kurbağa.
DIFDI' (DIFDA') (C.: Dafâdi) Kurbağa.
DIFFE Irmak ve kuyu kenarı.
DIGS (C.: Edgas) Yaş ve kuru karışık bir tutam ot. * Te'vili sahih olmayan karışık rüya.
DIHAM (Dahm. C.) Kalın ve iri olan şeyler.
DIHAS Çok, kesir. * Eskimeye yakın olan.
DIHH Güneş, şems.
DIHK Gülme.
DIHK-ÂVER f. Güldüren, güldürücü.
DIHL Kısa boylu, tıknaz kimse.
DIHLE Bir kişinin her işine karışan has adamı.
DIHRAC (Dahrece) Yuvarlama.
DIHRIS (C.: Dehâris) Terzilerin kullandığı tiriz denen cisim.
DIHVENNE Habis kimse. * Semiz kısa boylu, tıknaz kişi.
DIHYE Sahabeden bir zâtın adı. (R.A.)
DI'ÎL Ölüme yakın olan hasta deve. * Kurbağa yumurtası.
DIÎN Asıl. * Maden.
DI'ÎS Süngü ile çok vuran kimse.
DIKAK Herşeyin ufalmışı, incesi, kırıntısı. * Şirden adı verilen bağırsak.
DIKÎS Akılsız kadın.
DIKK Yufka gibi ince olan şey. * Bir nevi sıtma.
DIKKA (C.: Dükuk) Rüzgârın savurduğu toprak. * Uzaklaşmış olan şey.
DIKRAR (C.: Dekârir) Koğucu, dedikoducu. * Belâ. Zahmet. * Yalan söz. * Fuhşiyât.
DIL' Karpuz veya kavun dilimi. * Tıb: Kaburga kemiği. * Geo: Dik kenar. Kenar.
DIL'-İ KÂZİB Tıb: Göğüs kemiğine dayalı beş adet küçük kaburga kemiği.
DILAMİS Yumuşak ve berrak olan şey.
DI'LİYE Deve kuşunun dişisi.
DIMAD Yara üstüne yapılan yakı ve bağlanan bez.
DIMAR Cehalet devrinde Arabistanda bir sanem (put) ismi. * Bir daha sâhibinin eline geçmesi ümid edilmeyen zâil olmuş mal. * Sonraya bırakılan vâde. Müddeti hudutsuz borç. * Gizli.
DIMIŞK (Bak: Dimişk)
DIMN Her nesnenin arası. * Koltuk.
DIMS Duvar temeli.
DINA İzdihamlık, kalabalık, çokluk.
DINN(E) Bahillik.
DINTAR Çok yaşamış kertenkele.
DIR' (C.: Dırâ'- Duru') Cevşen. Cenkte, muharebede giyilen zırh.
DIRAB Erkek dişiye aşmak. * Küçük dağlar.
DIRAHŞAN f. Parlak. Parıldayan. Parlaklık. Münevver, ziyâdar.
DIRAHT f. Ağaç. Şecer.
DIRAK (Daraka. C.) Deriden mâmul kalkanlar.
DIRAM Ateşin alevlenmesi. * Ateşin alevi. * Odun parçası, tahta parçası (tezcek ateş tutuşup alevlenir.)
DIRAR Ziyân yetiştirmek.
DIRAZ f. Uzun.
DIRAZ-DEST f. El uzatan. El uzunluğu.
DIRAZÎ f. Uzunluk.
DIREFS İpek. * Katı, sağlam nesne. * Büyük iri yapılı adam. * Büyük deve.
DIRGA Sıvı, balçık.
DIRGAM (C.: Darâgım) Arslan, esed, gazanfer, şir, leys, haydar.
DIRHAMİ Bir dirhem.
DIRR Avret üzerine avret almak, evli iken bir daha evlenmek.
DIRRE (C.: Direr) Sütün çokluğu. * Sütün akanı. * Turra. * Kırbaç.
DIRRİZ Bahil kimse. * Kısa boylu, âdi kadın.
DIRS Azı dişi. * Katı, muhkem yer. * Az yağmur. * Kötü huy.
DIRS (C.: Derâsa-Edrâs) Kertenkele, fare ve kedi gibi hayvanların eniği.
DIRV(E) Av öğrenmiş olan köpek yavrusu. * Dağ ağaçlarından pelit ağacına benzer bir ağaç.
DI'S Kum. * Kumdan yığılmaş yumuşak tepe.
DI'VE Nesep dâvâsı etmek. * Yalan dâvâ etmek.
DIYA Helak olmak, telef olmak.
DIYK (Bak: Dîk)
DI'ZABE Kısa boylu ve eti çok olan kimse.
f. Dün, dünkü gün, bugünden bir evvelki gün.
DİABE Davet.
DİAE Şehadet parmağı.
DİAM(ET) Binaya vurulan destek, direk, payanda. * İleri gelen, makamca yüksek olan baş başkan, reis, şef.
DİBAC (C.: Debâbic) Atlas dedikleri kıymetli ipek bez.
DİBACE f. Mukaddeme, başlangıç, önsöz.
DİBAGAT Tabaklama. Deriyi kullanılır ve temiz hale koyma işi.
DİBARE (C.: Dibâr) Bir evlek yer.
DİBBÎC Bir, ehad.
DİBBÎH Bir, ehad.
DİBG Dibâgat etmek. Arınıp pâk olmak.
DİBL Belâ ve zahmet.
DİBR Çokluk.
DİBRE Çokluk.
DİBS (DİBİS) Pekmez. Hurma pekmezi. Bal. * Çok cemaat.
DİBSA' (DEBSÂ) Dişi çekirge.
DİCAC Ummanda yetişen büyük bir dikenli ağacın suyudur ve sabun gibi kiri izâle eder.
DİDA' Devenin şiddetle yelmesi ve sıçraması. * Ay sonu.
DİDAKTİK yun. Mevzuu, hikmet ve nasihattan ibaret olan söz. Öğretici.
Dİ'DAN Devenin çok yelmesi. * Bir şeyi örtmek.
DİDAR f. Mülâkat, görüş. * Görünme. * Yüz. Çehre. * Görüş kuvveti, göz. * Açık, meydanda.
DİDAR-I HÜRRİYET Hürriyetin güzel yüzü.
DİDAR-I PÂK Temiz yüz.
DİDE f. Göz, ayn, çeşm. * Görmek. * Gözcü. * Göz bebeği. * Göz ucu.
DİDE-BÂN Gözcü, bekçi, nöbetçi.
DİDE-GİRYAN Teessürle ağlayan göz. Ağlayarak.
DİF (C.: Edfâ) Çok hararet. * Derin duvar. * Deveden gelen fayda, menfaat.
DİFAF Hazırlandırmak.
DİFL Zakkum ağacı. * Katran. Zift.
DİFLA Ağu ağacı denen ve çok acı olan nesne.
DİFNAS Akılsız, ahmak kimse. (Müe: Difnes) DİG : f. Topraktan yapılmış tencere, çömlek.
DİGER f. Başka, diğer, öteki.
DİGER-BÂR f. Başka zaman, başka defa.
DİGER-BİN f. Başka kişilerin faydaları için fedakârlıkta bulunan kişi.
DİGER-GUN f. Değişmiş, başkalaşmış, bozuk.
DİGER-KÂM f. Başkalarını düşünen.
DİGER-RUZ f. Diğer gün, başka gün.
DİH f. Köy, karye. * On sayısı.
DİH f. "Veren, verici" mânalarına gelir ve kelimelerle birleşir. Meselâ: Ârâm-dih $ : Rahatlık veren.
DİH (C.: Diha) Hurma salkımı.
DİHAK Dolu bardak.
DİHAN Kırmızı deri, sahtiyan. * (Dühn. C.) Vücuda sürünülecek yağlar.
DİHAT (Dih. C.) f. Köyler, karyeler.
DİHÇE f. Küçük köy. * Çiftçi, köylü.
DİHDA Yuvarlamak. Döndürmek.
DİH-DAR f. Köy ağası.
DİH-GAN f. Ekinci, çiftçi, köylü.
DİH-HÜDA f. Köy kâhyâsı, köy ağası.
DİHI Köyle ilgili, köylü, köye mensub.
DİHİM f. Taç.
DİHİŞ f. Verme, veriş, bağışlama, ihsan, atiyye.
DİHKAN (DÜHKAN) (C: Dehâkin) Sipâhi. * Köy kethüdâsı. * Emirlerin tasarrufunda kuvvetli olan, sözü geçen adam. * Bezirgân. * Acem fellahlarının maslahatgüzarı.
DİHLAS Arslan. * Yavuz, bahâdır, kahraman, çeri kimse.
DİHLİZ (C.: Dehâliz) Ev ile kapı arası.
DİK Horoz.
DİK-ÜL EFRAF Çatal ibikli horoz.
DÎK Darlık, sıkıntı. Gam. Kalbe sıkıntı veren.
DÎK-UL ELFAZ İfade zorluğu. Gayet ince ve derin ve ruhen hissedilen bazı mânaların ifade edilemeyişi.
DÎK-UN NEFES Nefes darlığı.
DİKKAT İncelik, dakik oluş. Ehemmiyet ve kıymet verme.
DİKKAT-İ NAZAR İnceden inceye düşünme ve bakma. Bakış inceliği.
DİKTA Lât. Diktatörlerin davranışları. * Hiç ses çıkarmadan yerine getirilecek emir.
DİKTATÖR Fr. Mevcut kanunları çiğneyerek, örf ve adalet esaslarına aykırı olarak, devleti keyfine göre idare eden devlet adamı. Müstebid.
DİKTE Fr. Başkası tarafından yazılmak üzere söyleyip yazdırma. * Karşı koymayacak olan birisine, aşırı arzu ve isteklerini bildirip kabul ettirme.
DİL t. Lisan, zeban. * Ağızdaki tat alma duygusu ve konuşma uzvu. * İnsanların konuştukları lehçelerin her birisi. Lügat. * Muhtelif âlât ve edevâtın uzunca ve yassı, ekseriya oynak kısımları. * Coğ: Denizin içine uzanmış üstü düz mumluk, uzunca kara parçası. * Mc: Gıybet, mezemmet, dedi-kodu, çekiştirme.(İnsanın yüz cihazatından birtek cihazı olan lisanı; bir et parçası iken, iki büyük vazifesiyle yüzer hikmetlere, neticelere, meyvelere, fâidelere âlet oluyor.. Taamların zevkindeki vazifesi, ayrı ayrı bütün tatları bilerek cesede, mideye haber vermek ve rahmet-i İlâhiyyenin matbahlarına dikkatli bir müfettiş olmak ve kelimeler vazifesinde kalbe ve ruha ve dimağa tam bir tercüman ve santral olmak; elbette gayet parlak ve kat'i bir surette ihatalı ilme delâlet ve şehadet eder. Birtek dil, hikmetleri ve meyveleriyle böyle delâlet etse; hadsiz lisanlar ve hadsiz zihayatlar, nihayetsiz masnuat, güneş zuhurunda ve gündüz kat'iyetinde nihayetsiz bir ilme delâlet ve şehadet ve Allâm-ül Guyub'un daire-i ilminden ve hikmetinden ve meşietinden hariç hiçbirşey yoktur diye ilân ederler. ş.)
DİL f. Gönül, kalb, niyet. * Cesâret, yürek. * Mandıra, ağıl.
DİL-İ ÂVÂRE Serseri gönül.
DİL-İ DERYA Denizin ortası.
DİL-İ DİVANE Divâne gönül, deli gönül.
DİL-İ PÜR-ÂTEŞ Ateşli gönül.
DİL-İ SUZAN Yanık, ateşli gönül.
DİL-İ ŞEB Gecenin ortası, gece yarısı.
DİL-İ VİRAN Harap gönül, yıkık gönül.
DİL-İ ZÂR Zavallı gönül.
DİL-ÂGÂH f. Kalbi uyanık. Akıllı, bilgili, görgülü. Gönül anlar.
DİLAHİS Leşker, asker. Çeri başı.
DİLALET Kılavuzluk etmek. * Nazlanma. İşve. * Üstünlük, galebe.
DİL-ÂRÂM f. Gönül eğlendirici, kalbe rahatlık veren. Gönül okşayan.
DİL-ÂRÂ(Y) f. Kalbi süsleyen, gönlü zinetlendiren.
DİLAS (C.: Düles) Hızlı, seri.
DİLAS (DELİS) Yumuşak ve berrak olan nesne.
DİL-ÂSÂ f. Gönlü rahatlandıran, avutan.
DİL-ASUDE f. Kalbi rahat.
DİL-AŞUB f. Kalbi sıkan, yüreğe sıkıntı veren, gönle eza veren. * Kalbi meftun eden güzel.
DİL-ÂVER f. Yiğit. Cesaretli. Yürekli. * Gönül alıcı.
DİL-ÂVERÂN (Dil-aver. C.) Dilaverler, yürekliler, yiğitler.
DİL-AVİZ f. Câzib, çekici, gönle asılan. Gönlü asılı tutan, dilber.
DİL-AZAD f. Gönlü rahat, gönlü bir şeyle ilgili olmıyan.
DIL-AZAR f. Gönlü inciten, hatır kıran.
DİL-AZURDE f. İncinmiş. Gönlü, kalbi kırılmış.
DİL-BAZ f. Güzel konuşan. Sözü ve işi hoş olan. Gönül eğlendiren.
DİL-BEND f. Gönül bağlıyan, seven.
DİL-BER f. Gönül alan, kalbi çeken. Güzel, dilber.
DİL-BESTE f. Kalbi bağlı, âşık.
DİL-CU(Y) f. Gönül çeken, gönül arıyan.
DİL-DADE f. Gönül vermiş, âşık.
DİL-DAR f. Kalbi hükmü altında tutan. Sevgili, mâşuk.
DİLDİL f. Iztırab, acı, elem, sıkıntı, azab. İnilti.
DİLDİL-KÜNÂN İnleyenler, acı çekenler, ıztırab çekenler.
DİL-DUZ f. Kalbe batan, gönül delen.
DİL-DÜZD f. Gönül çalan.
DİLE f. Dil, gönül, kalb yürek. * Gönül sahibi.
DİL-EFRUZ (Dilfiruz) f. Kalbi yakan, gönül parlatıcı.
DİLEKÇE (Bak: İstida)
DİL-FERAH f. Sevinçli, gönlü rahat.
DİL-FİGAR f. Gönlü yaralı, âşık.
DİL-FİRİB f. Gönlü aldatan, câzibeli.
DİL-GERM f. Öfkelenmiş hiddetlenmiş, gönlü kızmış.
DİL-GİR f. Kalbe sıkıntı veren gönül tutan. * Gücenmiş olan, kırgın.
DİL-GÜŞA f. İç açan, gönül açan, kalbe ferah veren. * Türk musikisinde bir mürekkeb makam.
DİL-HAH f. Gönül talebi, gönül arzusu.
DİL-HARAB f. Gönlü yıkılmış, gönlü kırılmış.
DİLHAS (DÜLÂHİS) Arslan. Çeri kimse.
DİL-HIRAŞ f. Yürek parçalıyan, tırmalıyan.
DİL-HUN f. Kalbi yaralı, yüreği kanlı. Mükedder, mağmum.
DİL-HURREM f. Neş'eli, gönlü sevinçli.
DİL-HUŞ f. Yüreği rahat, gönlü hoş.
DİLİR (C.: Dilirân ) Bahadır, cesur, cesaretli, yiğit, yürekli.
DİLİRÂN (Dilir. C.) Bahadırlar, cesurlar, cesaretliler, yiğitler, yürekliler.
DİLİRÂNE f. Mertçesine, yiğitçesine, bahadırcasına.
DİLİRÎ f. Mertlik, yiğitlik, yüreklilik.
DİL-KEŞ f. Gönlü çeken, kalbi cezbedici.
DİL-KUB f. Gönül zedeliyen, vuran.
DİL-MÜRDE f. Duygusuz, kalbi ölmüş.
DİL-NİŞİN f.Gönlüde yer tutan. Lâtif, hoş.
DİL-NÜVAZ Gönül okşayan.
DİL-RİŞ f. Dertli, kalbi yaralı, gönlü yaralı.
DİL-RÜBA f. Gönül alan, gönül kapan.
DİL-SAZ f. Gönül yapan.
DİL-SİR f. Gözü gönlü tok.
DİL-SİTAN f. Gönül alan.
DİL-SUZ Gönül yakan.
DİL-ŞAD f. Sevinmiş. Kalbi hoş olmuş.
DİL-ŞİKAF f. Yürekleri delen, çok acıklı, dokunaklı.
DİL-ŞİKEN f. Can sıkıcı, kalb kırıcı.
DİL-ŞİKESTE f. Kalbi kırık, gönlü kırılmış olan.
DİL-ŞÜDE f. Gönlü gitmiş. Âşık.
DİL-ŞÜKÜFTE f. Gönlü açılmış, ferahlamış.
DİL-TENG f. Sıkıntılı, kederli, gönlü darda olan.
DİL-TENGÎ f. Gönlü darlığı, iç sıkıntısı.
DİL-TEŞNE f. Kalbi susamış. Gönlü çok istekli, çok özlemiş.
DİLÜVİYUM Jeo: Nehirlerin en eski alüvyonlarına verilen isim.
DİM f. Yüz, yanak, çehre, surat.
DİMA' Göz yaşı akan yerlerin izi.
DİMA' (Dem. C.) Kanlar.
DİMA f. (Bak: Demâ)
DİMAĞ Beyin. Kafanın içi. (Bak: Kalb)(Dimağda merâtib var birbiriyle mültebis ahkâmları muhtelif. Evvel tahayyül olur sonra tasavvur gelir.Sonra gelir taakkul, sonra tasdik ediyor sonra iz'an oluyor, sonra gelir iltizam sonra itikad gelir.İtikadın başkadır, iltizamın başkadır. Herbirinden çıkar bir hâlet; salâbet itikaddan.Taassub iltizamdan, imtisal iz'andan, tasdikten iltizam, taakkulde bitaraf, bibehre tasavvurda.Tahayyülde safsata hasıl olur, mezcine eğer olmaz muktedir.Bâtıl şeyleri güzel tasvir etmek, her demde, sâfi olan zihinleri cerhdir, hem idlâli...S.)
DİMAM Çocukların yüzlerine sürülen ilâç. * Sevap.
DİMAR Helâk, mahv.
DİMASE Yumuşak. * Asanlık, kolaylık.
DİME (C.: Diyem) Gündüz veya gecenin üçte biri miktarı ile tam gün kadar sürebilen, gürleme ve yıldırımı, olmayan yağmur.
DİMEN Süprüntülükler. Mezbele. Gübre. Fışkı.
DİMİŞK Şam şehri. Suriye'nin başkenti.
DİMİŞKÎ Şam şehriyle alâkalı. Şam'a ait ve müteallik. * Şam'da yapılan ve güzel san'atlarda kullanılan bir nevi kâğıt.
DİMKİS İbrişim.
DİMMET Deve ve koyun tersi.
DİMN Deve ve koyun tersi.* Selin getirdiği çörçöp.
DİMNE f. Tilki.
DİMNE (C.: Dimen) Ters. * Duvar temeli. * Kin, düşmanlık. * Süprüntülük.
DİN Ceza, ivaz. * İman ve amel mevzuu olarak insanlara Cenab-ı Hak tarafından teklif olunan Hak ve hakikat kanunlarının hey'et-i mecmuasıdır. Din, kâinatın, dünyanın hayatın ve insanın yaratılış gayeleri ve var oluş şekillerini açıklıyarak, onları mânasızlıktan ve abesiyetten kurtarır. İnsanların cemiyet hayatında barış içinde ve kardeşçe yaşamalarını sağlar, hakiki saadete ulaştırır. Dinin zayıfladığı cemiyetlerde ırkçılık ve ihtilâlci ideolojiler yayılır. Milletin birlik ve dirliği bozulur. * Cenab-ı Hakk'ın Dergâh-ı Uluhiyyetine kulluk edasına vesile ve medar olan ibadet, İslâm, şeriat. * Millet. * Âdet, hâl, siyaset. * Hesab. * Kahr, galebe, istilâ. * Mâlik olmak. Aziz olmak. * İtaat etme. Verâ, takvâ. Mâsiyet ve ikrah ve hizmet. * Hüküm, kazâ ve ihsân. * Bir şeyi âdet eylemek, de'b. * Siret ve tarikat. * Tedbir ve tevhid. * Melik, mülk. * Birisini hoşlanmadığı şeye sevketmek. *Ist: Allah ile kul ve kullar arasındaki münasebetleri tanzim eden nizam.
DİN-İ FERİD Tek ve benzersiz olan hak din. İslâm dini.(Bernard Shaw demiş: "Din-i Muhammedî'nin (A.S.M.) en yüksek makam-ı takdire çıkmasının sebebi: Gayet acib ve sağlam bir hayatı te'min etmesidir. Bana açılan budur ki: O din; tek, yektâ, emsalsiz bir din-i ferid olup, bütün muhtelif ayrı ayrı hayatın etvarlarını ve çeşitlerini hazmettiriyor. Yâni: Islah ve istihale tarzında tasfiye ve terakki ettiriyor. Hem Muhammed'in (A.S.M.) dini öyle bir dindir ki, insanın ayrı ayrı bütün milletlerini kendine celbedebilir. Ben görüyorum ve itikad ediyorum ki: Beşere vâcibdir ki desin: "Muhammed (A.S.M.) insaniyetin halâskârıdır. Ve halâskârlık namı, O'na verilmek lâzımdır." M.)
DİN (Dyne) Fr. Fiz: Bir gramlık bir kütlenin hızını, saniyede bir santimetre artıran kuvvet ölçüsü.
DİNAK İri gövdeli, şişman kadın.
DİNAMİK yun. Cisimlerin hareketleriyle bunları meydana getiren sebebler arasındaki alâkayı araştıran mekanik ilminin bir kolu. * Hareket eden, durup dinlenmek bilmeyen, hareketli. * Fls: Sâbitin zıddı olarak bir kuvvet tesiriyle dâim hareket halinde bulunan ve bulunduran, bir değişmesi, bir oluşu olan. Hareketle birlikte te'sirli kuvveti de olan.
DİNAMO yun. Hareketi elektrik akımına çevirmeye mahsus âlet.
DİNAN Küpler.
DİNAR Lât. Eskiden kullanılan altın ve sikkeli para.
DİNDAR f. Dinî kaidelere hakkıyla riayet eden, dininin emirlerini yerine getiren, mütedeyyin.
DİNDARANE Dindar bir kimseye yakışacak tarzda.
DİNEN Din bakımından, diyanet noktasından, dince.
DİNKAS İfsad etmek, bozmak.
DİNNABE Kısa boylu kimse.
DİNNAME Kısa boylu.
DİNNEME Kısa boylu.
DİNPERVER f. Sağlam dindar, dine hizmet eden. Salabet-i diniye sâhibi.
DİNYA Emmi oğlu, amca oğlu.
DİPLOMAT yun. Memleket hakkında siyasi söz sâhibi. Dış meseleler hakkında milletlerarası işlerle uğraşan siyaset adamı. * Becerikli, söz söyliyebilen.
DİR' Zırh, demirden gömlek. * Kadın gömleği.
DİRAHŞ f. Nur, ziya, parıltı, parlama, ışık.
DİRAHŞAN f. Parlıyan, parlak.
DİRAHŞENDE f. Işıklı, nurlu, ışıldayan, parıldayan.
DİRAHT f. Ağaç. Şecer.
DİRAHT-I MEYVEDÂR Meyve veren, yemişli ağaç.
DİRAK Tâbi olmaklık, itaat etmeklik.
DİRAN (Dâr. C.) Evler, hâneler.
DİRASE Kitab okumak. * Elbiseyi eskitmek. * Gizli yol. * Harmanda buğday döğmek. * Uyuz olan deveyi katranlamak.
DİRAYET Zekâ, bilgi. Kuvvetli tecrübe sahibi olmak. * Fetanet. Temkin ve tecrübeye dayanan akıl.
DİRAYETKÂR f. Bilgili, dirâyetli, kavrayışlı.
DİRAYETLİ Kavrayışlı, zeki, bilgili, anlayışlı.
DİR-BAZ f. Uzun zaman, uzun müddet, uzun.
DİRDİH Yaşlı, pir, ihtiyar kişi.
DİRDİM Ağzında dişleri kırılmış ve kütelmiş yaşlı deve.
DİREFŞ f. Alem, bayrak, sancak.
DİREKTİF Fr. Üst makamlardan, tutulacak yol üzerine verilen emirlerin tümü, hepsi. Talimat, emir. Nasıl, ne şekil olacağına çalışacağına dair emir.
DİREKTUVAR Fr. Fransız ihtilâlinin üçüncü yılında Konvansiyon'un yerine geçen idare şekli.
DİREM (Dirhem) f. Eskiden kullanılan bir ağırlık ölçüsü. Şimdiki üç gram ağırlık. Okka denen eski ağırlık ölçüsünün (1/400) kadarıdır. Şer'an, orta büyüklükte yetmiş tane arpa ağırlığı. * Eskiden kullanılan ve beş kuruş değerindeki gümüş para. Akça.
DİREM-SERA f. Darbhâne, para basılan yer.
DİRENG f. Gecikme, yavaşlık, teenni, teahhur. * Dinlenme, karar, istirahat, aram.
DİREV f. Ekin biçme, hasat.
DİREV-GER f. Ekin biçen, orakçı.
DİRHA Süngü ile oynadıkları halka.
DİRHAM (C.: Derâhim) Kuruş.
DİRHEM (Bak: Direm)
DİRHEVS Katı, şiddetli nesne, şedid.
DİRİĞ f. Men'etmek, korumak, esirgemek. * Eyvâh, yazık.
DİRİGA f. Yazık, eyvahlar olsun!
DİRİN(E) f. Eski, kadim.
DİRİTNOT (Diritnavt) ing. Büyük harp gemisi.
DİRKİTE Acem diyarında bir oyun adıdır. (Bir yere gelip raks ederler.)
DİRVAS Büyük deve. * Boynu kalın olan adam. * Arslan. * Köpek ve devenin sütü.
DİRYAK Tiryâk, ilâç.
DİRZ (C.: Duruz) Dünya nimetleri. * Lezzet.
DİSAM Şişe ağzına konulan tıpa. * Yaraya bağlanan bez. * Kulak içine sokulan şey. * Yarık ve delik tıkamada kullanılan tıkaç.
DİSAR (C.: Düsür) Üste giyilen kaftan, elbise. * Yatak çarşafı. * Arapçada elbise demek olduğu hâlde Osmanlıcada yalnız Farsça kaidesi ile yapılan sıfat terkiblerinde ziyadelik, çokluk, bolluk mânasında kullanılmıştır.
MERHAMET-DİSAR Çok merhametli, acıma hissi fazla olan.
DİSAR (C.: Düsür) Kenet, urgan, halat, perçin, mismar.
DİSE f. Kişi, şahıs, zât, fert.
DİSİPLİN Fr. Uyulması lâzım gelen kaide ve yasaklar. * Nizam ve intizam te'mini için zihnî, ahlâkî, ruhî, cismanî tâlim ve terbiye.
DİSKALİFİYE Fr. Müsabaka dışı bırakılmış.
Dİ-ŞEB Dün gece.
DİV f. Dev. * İblis, şeytan. * Cinn, ifrit.
DİVAN Eskiden yaşamış şâirlerin şiirlerinin toplandığı kitap. * Büyük meclis. Büyük ve idâre işlerine bakan bilgili, nüfuzlu kimselerin toplandıkları yer.
DİVAN-I AHKÂM-I ADLİYE Huk: Kanunlara göre, bakılacak dâvalarla ilgilenmek üzere 1284 yılında kurulan ilk nizâmiye mahkemesi.
DİVAN-I ÂLÎ Yüce divân.
DİVAN-I DEÂVÎ NEZARETİ Çavuşbaşılığın kaldırıldığı 1836 (Hi: 1252) tarihinde bunun yerine kurulan daire. Fakat 1870 (Hi: 1287) tarihinde Adliye Nezareti'nin teşekkülü üzerine kaldırılmıştır.
DİVAN-I EŞ'ÂR Şiirler divanı, şiirler kitabı.
DİVAN-I HARP Harp divanı. Yüksek rütbeli askerlerin harp mes'eleleri veya harp suçluları hakkında işler için toplandıkları meclis.
DİVAN-I HÜMÂYUN f. Halkın dâva ve şikâyetlerinin dinlenip halledildiği, devlet meselelerinin görüldüğü padişah huzuru. Bu mecliste; sadrazam, şeyh-ül İslâm, kazaskerler, defterdarlar ve sair büyük devlet ricali bulunurdu.
DİVAN-I İLÂHÎ Âhiretteki hesap günü. Haşirde muhasebe günü.
DİVAN-I NÜBÜVVET Peygamberler cemaati, peygamberler meclisi.
DİVANÇE f. Kafiye itibariyle harf sırası tertibiyle yapılan küçük şiir mecmuası.
DİVAN DURMAK Huzurda hazır olarak beklemek.
DİVANE f. Deli. Aklı başında olmayan.
DİVANE-GÎ f. Delilik, divânelik.
DİVANE-REV f. Çılgın, delicesine davranan.
DİVANHANE f. Odalar arasındaki büyük salon. Büyük ev. Divan kurulacak büyük oda. Saraylarda odalar hâricinde olan büyük salon.
DİVAR f. Duvar.
DİVÂR-GER f. Duvarcı.
DİV-BAD f. Şiddetli rüzgâr, kasırga, fırtına. * Divanelik, delilik, cinnet.
DİV-BEÇE f. Deve yavrusu.
DİV-CAME f. Eskiden savaşlarda giyilen kaplan veya arslan postekisi.
DİV-ÇE f. Sülük. * Kadın tuzluğu adı verilen bir bitki çeşiti. * Ağaç kurdu, güve. * Arka kaşağısı.
DİVE f. İpek böceği.
DİVEK f. Ağaç kurdu, güve.
DİVER f. Ev sahibi.
DİVİT Yazı yazmak için kullanılan hokka ve kalemi bir arada ihtiva eden mahfaza.
DİYAF Bir mevzi.
DİYANET Dindarlık. Dinin hükümlerine riâyet ve muktezasınca amel etmek. Din emirlerinin hüsn-ü ihtiyar ile tatbiki. Din işleri.
DİYAR (Dâr. C.) Memleket.
DİYAR-I ÂHAR Başka, diğer memleket.
DİYAR-I GURBET f. Gurbet diyarı. Yabancı memleket.
DİYAR-I KÜFR İslâm ülkelerinden hariç olan memleketler.
DİYAR-I RUM f. Eskiden Osmanlı ülkesindeki Anadolu.
DİYAS(E) Ekini davar ayağı ile bastırıp çiğnetmek. * Kılıcı ruşen etmek, kılıcı parlatmak.
DİYAT (Diyet. C.) Diyetler. (Bak: Diyet)
DİYEKE (Dîk. C.) Dîkler, horozlar.
DİYER (Dâr. C.) Dârlar, hâneler, evler.
DİYET Kan bedeli. Yaralanan veya öldürülen bir kimse için en yakın vârisine ödenmesi şer'an hükmolunan para veya mal. Can pahası. * Para, değer. Kıymet.
DİYET-İ KÂMİLE Huk: Öldürülen şahsın nefsine bedel olarak, câniden veya ailesinden alınan tam diyet olup, miktarı öldürülen kişiye göre değişir.
DİYET Tar: Almanya'yı meydana getiren devletlerin özel parlamentolarına verilen isim.
DİZ f. Kal'a, sur.
DİZ(E) f. Levn, renk.
DİZA Noksanlaştırmak. * Eziyet vermek. * Ezâ etmek. * Hor ve hakir etmek.
DİZÇEK Dizleri muhafaza etmek için muharebelerde kullanılan bir nevi zırh.
DİZDAR f. Kale muhafızı, kale ağası.
DOĞA (Bak: Tabiat)
DOĞA ÖTESİ (Bak: Metafizik)
DOĞMA yun. Fikir, rey. * Fls: Kat'i olarak ileri sürülen fikir.
DOĞMATİZM (Bak: Nassiye)
DOK ing. Gemi tamir veya inşasında kullanılan üstü örtülü havuz. * Ticari eşya için rıhtımlarda yapılan büyük depo.
DOKTRİN yun. Hatt-ı hareket. Hareket tarzı. Düstur, tarik. Re'y. * Fls: Bir sistem meydana getiren fikir ve kanaatlerin hepsi. Bir felsefe veya edebiyat okulunun fikirlerinin tümü.
DOLAP (C.: Devâlib) Kuyudan su çıkarıp bahçeleri sulamaya mahsus döner makine. * Her çeşit döner çark, çıkrık. * İçine eşya vesaire konulan raflı veya rafsız göz. * Eskiden selâmlık ile harem arasında eşya alıp vermeye mahsus döner dolap ki, veren ile alan birbirlerini görmezlerdi. * İşlerin idaresi. * Mc: Hile, hile ile iş görme.
DOLUNAY t. Ayın yuvarlağına karşı gelen yarım küre yüzeyinin tamamıyla aydınlık görünmesi hâli. Ayın 14 veya 15 nci günleri. * Bedir.
DOMANİÇ Kambur. Tümsekli, fırlak.
DOMİNYON ing. Büyük Britanya İmparatorluğu'nun, anavatanla aynı hakları olan deniz aşırı parçalarından beherine verilen isim.
DOST (C.: Dostân) f. Sevilen insan, muhib, yâr. * Erkek veya kadın sevgili, mâşuk, mahbub, mâşuka, mahbube. * Hakiki dost ve âşıkların ve âriflerin âşık oldukları Allah.
DOSTAN (Dost. C.) Dostlar.
DOSTANE f. Dostça, dostlukla.
DOSTÎ f. Dostluk.
DOZ Kim: Bir maddenin bir karışıma girmesi gereken muayyen miktarı. * Tıb: Bir hastaya bir defada veya bir günde verilecek ilâç miktarı. * Ölçü, miktar.
DÖNÜM 919 m2 lik eski bir arazi ölçüsü.
DÖVİZ Fr. Yabancı devlet parası. * Yabancı ülkelerde ecnebi paralarla ödenecek olan poliçe, çek gibi senetler.
DRAM yun. Korkunç ve kanlı tiyatro piyesi. * Müthiş bir vakıa. Musibet, felâket. Heyecan uyandıran hâdise veya hareket.
DRAMATİK yun. Drama benzer. Heyecan verici, acıklı. * Temsil yapılmak üzere yazılan heyecan verici veya acıklı tiyatro eseri. Acıklı olanına Trajedi, gülünç olanına da Komedi denir.
DU' (C.: Ezvâ-Zayân) Erkek baykuş.
DUA Allah'a (C.C.) karşı rağbet, niyaz, yalvarış, tazarru. * Salât, namaz. * Cenab-ı Hak'tan hayır ve rahmet dilemek. Allah'ın rızâsını, hidayet ve istikamete muvaffakiyyeti dilemek, yalvarmak. * Peygamber'e (A.S.M.) salavat getirmek. * Birisini çağırmak. * Birisini bir şeye sevketmek. * Bir kimseyi bir isimle tesmiye etmek. * Söz, kelâm. * Okumak.(... Duâ ubudiyyetin ruhudur ve hâlis bir imanın neticesidir. Çünkü, duâ eden adam duâsı ile gösteriyor ki: Bütün kâinata hükmeden birisi var ki, en küçük işlerime ıttılaı var ve bilir; en uzak maksadlarımı yapabilir; benim her halimi görür, sesimi işitir. Öyle ise, bütün mevcudatın bütün seslerini işitiyor ki benim sesimi de işitiyor, bütün o şeyleri O yapıyor ki en küçük işlerimi de Ondan bekliyorum, Ondan istiyorum...Duânın en güzel, en lâtif, en leziz, en hazır meyvesi, neticesi şudur ki: "Duâ eden adam bilir ki; birisi var ki, onun sesini dinler; derdine derman yetiştirir, ona merhamet eder; Onun kudret eli her şeye yetişir. Bu büyük dünya hanında o yalnız değil, bir Kerim Zât var; ona bakar, ünsiyet verir... M.)(Duâ-yı kavli-i ihtiyarînin makbuliyeti, iki cihetledir. Ya aynı matlubu ile makbul olur veyahud daha evlâsı verilir.Meselâ: Birisi kendine bir erkek evlâd ister. Cenâb-ı Hak, Hazret-i Meryem gibi bir kız evlâdını veriyor. "Duâsı kabul olunmadı" denilmez. "Daha evlâ bir surette kabul edildi" denilir. Hem bâzan kendi dünyasının saâdeti için duâ eder. Duâsı âhiret için kabul olunur. "Duâsı reddedildi." denilmez. Belki, "Daha enfa bir sûrette kabul edildi." denilir. Ve hâkezâ... Mâdem Cenâb-ı Hak Hakim'dir, biz ondan isteriz, o da bize cevap verir. Fakat hikmetine göre bizimle muamele der. Hasta tabibin hikmetini ittiham etmemeli. Hasta bal ister; tabib-i hâzık, sıtması için sulfato verir. "Tabib beni dinlemedi." denilmez. Belki âh ü fizârını dinledi, işitti, cevap da verdi; maksudun iyisini yerine getirdi. M.) (Mü'minin mü'mine en iyi duâsı nasıl olmalıdır?Elcevap : Esbâb-ı kabul dairesinde olmalı. Çünkü, bâzı şerait dahilinde duâ makbul olur, şerait-i kabulün içtimaı nisbetinde makbuliyeti ziyadeleşir. Ezcümle: Duâ edileceği vakit, istiğfar ile mânevi temizlenmeli: sonra makbul bir duâ olan Salâvat-ı Şerifeyi şefaatçı gibi zikretmeli ve âhirde yine Salâvat getirmeli. Çünkü, iki makbul duânın ortasında bir duâ makbul olur. Hem $ yâni "Gıyaben ona duâ etmek"; hem hadiste ve Kur'an'da gelen me'sur duâlarla duâ etmek. Meselâ: $ $ gibi câmi duâlarla duâ etmek, hem hulus ve huşu ve huzur-u kalb ile duâ etmek; hem namazın sonunda, bilhassa sabah namazından sonra; hem mevâki-i mübârekede, hususan mescidlerde, hem cum'ada, hususan saat-i icabede, hem şuhur-u selâsede, hususan leyali-i meşhurede; hem Ramazan'da, hususan leyle-i Kadir'de duâ etmek kabule karin olması rahmet-i İlâhiye'den kaviyyen me'muldür. O makbul duânın ya aynen dünyada eseri görünür; veyahut duâ olunanın âhiretine ve hayat-ı ebediyesi cihetinde makbul olur. Demek aynı maksad yerine gelmezse, duâ kabul olmadı denilmez; belki daha iyi bir surette kabul edilmiş denilir. M.)(Dördüncü nevi ki; en meşhurudur...Bizim duamızdır. Bu da iki kısımdır: Biri, fiilî ve hâlî; diğeri, kalbî ve kalîdir. Meselâ: Esbaba teşebbüs, bir dua-yı fiilîdir. Esbabın içtimaı, müsebbebi icad etmek için değil, belki lisan-ı hâl ile müsebbebi Cenab-ı Hak'tan istemek için bir vaziyet-i marziye almaktır. Hattâ çift sürmek hazine-i rahmet kapısını çalmaktır. Bu nevi dua-yı fiilî, Cevad-ı Mutlak'ın isim ve ünvanına müteveccih olduğundan, kabule mazhariyeti ekseriyet-i mutlakadır. İkinci kısım: lisan ile, kalb ile dua etmektir. Eli yetişmediği bir kısım metalibi istemektir. Bunun en mühim ciheti, en güzel gayesi, en tatlı meyvesi, şudur ki: "Dua eden adam anlar ki: Birisi var; onun hatırât-ı kalbini işitir, herşey'e eli yetişir, herbir arzusunu yerine getirebilir.. Aczine merhamet eder, fakrına medet eder."İşte ey âciz insan ve ey fakir beşer! Duâ gibi hazine-i rahmetin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medarı olan bir vesileyi elden bırakma. Ona yapış âlâ-yı illiyyin-i insaniyete çık, bir sultan gibi bütün kâinatın dualarını, kendi duan içine al. Bir abd-i küllî ve bir vekil-i umumî gibi $ de. Kâinatın güzel bir takvimi ol!... S.)
DUÂ-YI HAYR Hâyırlı dua, hayır isteyen dua.
DUÂ-YI FİİLÎ Fiil ile yapılan dua. Yâni: İstenilen şeyin sebeplerini yerine getirmeye çalışmak.
DUÂ-YI KAVLÎ Sözle yapılan dua ki bildiğimiz meşhur duâlardır.
DUÂ-YI MÜSTECAB Kabul olunan dua.
DUÂGÛ (Duâhân) f. Duâ okuyan. Duâ eden.
DUAT (Dâî. C.) Duâ edenler. Allah'a yalvaranlar. * Dâvet edenler.
DUBAN Duman.
DUBU' Yapışmak.
DU'CE Gözün büyük ve siyah olması.
DUCRET Sıkıntı, gönül darlığı, zahmet. Zaruret.
DUCRET-VER f. Sıkıntılı.
DÛÇAR f. Yakalanmış. Çatmış. Mübtelâ. * Ulaşmış.
DUD f. Duman, sis. Tütün. * Elem, gam, keder, tasa.
DUD Kurt, böcek.
DUD-İ HARİR İpek böceği.
DUD-ALUD f. Dumanlı.
DUDE f. Kavim, kabile, aşiret, ocak, aile. * İs'inden mürekkeb yapılan çıra.
DUDE Kurtcağız, küçük solucan, böcek.
DÛD-HÂNE f. Kabile, silsile, hânedan, soysop.
DUDHAR f. Kelebek. * Aşçı, yemek pişiren kimse. * Külhancı.
DUDMAN f. Hanedân, sülâle, akarib, aile, kabile, kavim, aşiret.
DUDU Hanım, kadın, hatun.
DUDU (Tuti) Dudu kuşu, papağan.
DUG f. Ayran.
DUGA Akılsız kadın.
DUGA' Kedi miyavlaması. * Tilki sesi. * Zelil, hakaret görmüş kimsenin sesi.
DUGAB Tavşan sesi.
DUGAGA Ahmak, akılsız kişi.
DUGATA Eğri bir ağaç cinsi.
DUGD f. Gelin, yeni evlenmiş kız.
DUGMERAN Kara, esved.
DUGMUS (C.: Degâmis) Rengi siyaha yakın küçük bir su canavarı.
DUGN Karanlık, zulmet.
DUGTA şiddet. * Meşakkat, zorluk.
DUH f. Kız, kerime, duhter. * Havai fişek. * Hasır otu, hasır sazı.
DUH f. Çorak, otsuz ve çıplak arazi. * Tüysüz, çıplak yüz ve baş. Köse ve dazlak. * Yapraksız ve meyvasız ağaç. * Hasırotu.
DUHA Kuşluk vakti. * Güneş. * Vuzuh ve beyan. * Kur'ân-ı Kerim'in 93. Suresinin adı. Vedduhâ da denir.
DUHALA (Dahil. C.) Yabancılar. Muhacirler. Sığınanlar. Dahilde olanlar.
DUHAN Duman. Tütün. * Kur'an-ı Kerim'in 44. suresinin adı. * Mc: Gaflet ve dalâlet dumanı ki, hakikatların görünmesine mâni olur. Arap lisanında galib olan şerre, duhan tesmiye ederler. * Kıtlık ve kuraklık.
DUHAN-I ATEŞ Ateşin dumanı.
DUHAN-I MÜBİN Aşikâre duman. (Bu duhan hakkında iki tefsir rivayet olunmaktadır. Birisi: İbn-i Mesud Hazretlerinden mervi olduğuna göre; şiddetli açlık ve kaht seneleridir. Çünkü çok aç olan kimseye, gerek gözlerinin za'fından ve gerek çok kuraklık ve kahtlık senelerinde havanın fenalığından, semâ dumanlı görünür. Bir de Arab, galib olan şerre, duhan tesmiye eder. Nitekim dumanlı hava tâbirini biz de kullanırız.) (E.T.)
DUHAS Denizlerde çok olan büyük bir canavar. (Arkasıyla, boğulan kimselere yardım edip kurtarır, "dülfin" de derler.)
DUHH Tütün.
DUHL (C.: Dehâhil) Ufak kuşlar.
DUHMESAN Kara yağız, iri yapılı adam. * Akılsız adam.
DUHN Darı.
DUHNE Tohum tânesi, tek tâne. * Darı.
DUHRUCE (C.: Dehâric) Yellengen böceğinin yuvarladığı ters. * Deve kuşunun yavrusu.
DUHSEMAN Kara yağız, iri vücutlu adam.
DUHT f. Kız, kerime.
DUHTE f. Sağılmış. * İğne ile dikilmiş.
DUHT-ENDER f. Üvey kız. * Eskiden kadın esirlerinin bir cinsi.
DUHTER f. Kız.
DUHTER-İ HİNDÎ Hindistanlı kız.
DUHTERE f. Bekârlık, kızlık.
DUHTERÎ f. Kızlık, bekârlık.
DUHUK Doğurduktan sonra rahmi çıkan dişi deve.
DUHUL İçeri girme. İçeri dahil oluş.
DUHUL-İ MUZAFFERÂNE Muzafferce giriş.
DUHUL Ü HURUC İçeri girip çıkma.
DUHULİYE Eskiden, satılmak üzere şehir ve kasabalara getirilen her cins ticaret malından alınan vergi. * Bir yere girmek için verilen para.
DUHUR Def'etme, çıkarma, kovma, uzaklaştırma.
DUHUR Zillet, zelillik, hakirlik, aşağılık. Adilik.
DUHUS Bâtıl olmak.
DUHYE Kuşluk vakti kesilen kurban.
DU'K Zayıf adam.
DUKA Eskiden Avrupa'ca pek yüksek bir asalet ünvanı idi.
DUKAK (C.: Dekâyık) İnce nesne. * Un. * Zor, güç.
DULL Helak.DUM $ (Devâm) : Sâbit ve sâkin olmak.
DU'MA Ulu yol.
DUMR Zayıflık. * Hafiflik.
DUMU' (Dem'. C.) Göz yaşları.
DUMUR Bir uzvun maddi veya mânevi kabiliyetinin körelmesi. Gıdasızlıktan dolayı bir uzvun kuruyup kalması. Helâk. Körelmek. * Bir yere izinsiz gitmek.
DUMUR Büyüyüp gelişememek. Zayıflıktan, hayvanların karnının içeri çökmesi.
DU'MUS (C.: Deâmis) Rengi siyaha benzer bir küçük su canavarı.
DUMUZ Susma, sükut.
DÛN Aşağı, alçak. Kolay. Zayıf. Gölgeli. Aşağılık. Altta, aşağıda.
DÛN Gayrı, diğer, maadâ.
DUNAK Nezle.
DUNE Hastalık.
DUNEHU HART-ÜL KATAT "Elini dikenli ağaç üzerine çekmek, ondan daha kolay." meâlinde bir tabirdir.
DUN-HİMMET Gayretsizlik, himmetsizlik. (Bak: Himmet.)
DÛN-PERVER f. Kötü kimseleri koruyan, alçak kişileri muhafaza edip onların ilerlemelerine yardımcı olan.
DURA-DUR f. Uzaktan uzağa. Uzak uzak. Uzun uzadıya.
DURAH Gökte melâike kâbesi olan beyt-il mâmur.
DURAT Yellenme.
DUR-BAŞ f. "Uzak ol!" anlamına gelen bir emir. * Değnek, sopa, âsa.
DURBE Âdet, haslet. * Cür'et. * Tecrübe.
DUR-BİN f. Uzak gören. Uzağı gösteren âlet.
DUR-BİNÎ f. İlerisini görürlük, uzağı görmeklik.
DURC İçine inci ve altın konulan küçük hokka.
DUR-DEST f. Ulaşılması zor şey, erişilmesi güç şey. Uzak, uzun.
DURE Hakir ve şânı küçük olan adam.
DUR-ENDİŞ f. Önceden görüp düşünen. Tedbirli. Her şeyin ilerisini evvelden mülâhaza eden. İlerisini düşünen.
DURÎ f. Uzaklık.
DURİT Kovmak, def etmek.
DUR-NÜMA(Y) f. Uzağı gösteren.
DUR-NÜVİS f. Uzağı yazan. Telgraf.
DURR Zayıflık. Hâli yaramaz olmak.
DURRE (C.: Dür-Dürrât-Dürer) İnci.
DURU' (Dır. C.) Savaşda giyilen zırhlar, cevşenler, çelik elbiseler.
DURU' Uzak, ırak, baid.
DURUB (Darb. C.) Döğmeler, vurmalar, darblar.
DURUB-U EMSAL Meşhur sözler. Darb-ı meseller. Ata sözleri.
DURUS Kuyu örülen taş.
DUR Ü DİRAZ Uzun uzadıya.
DÛŞ f. Omuz. Ketif. * Dün gece. * Âlem-i menâm, rüya âlemi. * Mütesadif ve mütelâki olan.
DÛŞ AZMAK Rüyâda iken kirlenmek, ihtilâm olmak.
DUŞAB f. Hurma ve üzüm pekmezi. Pekmez.
DUŞİZE (C.: Duşizegân) f. Kız, bâkire. El değmemiş.
DU'ŞUKA Bir böcek cinsidir ve sahrâlarda olur.
DUUD(E) Nezle olmak.
DUVA Baykuş sesi.
DUZ f. Dikici, diken, dikmiş.
ÇUVAL-DUZ Çuval dikmeye yarayan iğne.
DUZAH f. Cehennem. Tamu. * Mc: Keder. Külfet.
DUZAHÎ f. Cehennem'e mahsus, cehennemî, zebani.
DUZAH-MEKÂN f. Makamı Cehennem olan kâfir, münâfık.
DUZENE f. Sivrisinek, arı gibi haşeratın iğnesi.
DÜ-ÂLEM İki dünya. Dünya ve âhiret.
DÜ-BÂLÂ f. İki kat.
DÜ-RU İki yüzlü.
DÜABE Lâtife etme, şaka yapmak. * Oyun.
DÜBAR Çarşamba günü.
DÜBAR(E) f. İki kat, çift kat, kat kat, katmerleşme.
DÜBB Ayı.
DÜBB-Ü ASGAR Küçük ayı denen ve Kutup yıldızı etrafında devreden yedi tanelik yıldız kümesi.
DÜBB-Ü EKBER Büyük ayı tâbir edilen, kutup yıldızı ile beraber etrafındaki yedi yıldız.
DÜBBA' Kabak.
DÜBBE Yol, tarik.
DÜBEYT f. İki beyitten müteşekkil rübainin diğer ismi.
DÜBLE Beyaz helva parçası. * Büyük lokma.
DÜBR (Dübür) Kıç, mak'ad, süfre. * Bir işin nihayeti, sonu. * Bir şeyin arkası, gerisi.
DÜBSE Siyaha benzeyen kırmızılık.
DÜBSİYY Kumruya benzer bir kuş.
DÜ'BUB Zayıf nesne. * Çirkin huylu, kısa boylu kimse. * Kolay yol. * Uzun at. * Karınca nevinden bir nev. * Hububattan bir cins.
DÜBUL Su arkı.
DÜ'BUS Ahmak.
DÜCA Zulmet, karanlık.
DÜCAC Galebe ile çağrışmak. * İnlemek. * Aldatmak, kandırmak.
DÜCACE (Bak: Decace)
DÜCALE Katran.
DÜCCE Fazla karanlık, ziyade zulmet.
DÜCCE-İ LÜCCE Denizin engin karanlığı.
DÜCİ (Dücye. C.) Karanlıklar, zulümat.
DÜ-CİHAN İki cihan. Dünya ve âhiret.
DÜCME Karanlık, zulmet.
DÜCNE (C.: Dücen-Dücenât) Kapalı hava, karanlık.
DÜCUN Bulutun göğü bürüyüp örtmesi.
DÜCÜC (Decâc. C.) Tavuklar. Tavuk, horoz ve piliç cinsleri.
DÜCÜNNE (C.: Dücünnât) Bulut kat kat olma. * Karanlık, zulmet. * Yağmur yağma.
DÜCYE (C.: Dücâ) Bal arısının kovanı. * Avcılar kümesi. * Zulmet, karanlık.
DÜDEN Coğ: Yerin altında akan suların oyup meydana getirdiği derin kuyu.
DÜ-DİDE f. İki göz.
DÜ-DİLÎ f. Tereddüt, kararsızlık, neticeye varamamak.
DÜELLO İtl. Hakareti tamir için iki kişi arasında hususan Avrupa'da ve şâhitler önünde yapılan silâhlı çarpışma.
DÜF (C.: Düfuf) Def.
DÜF'A (C.: Difâ) Çok çabuk akan su.
DÜFAK Bir şeyin dolu olması.
DÜFFA' Büyük sel.
DÜFN Gömülmüş kuyu.
DÜFUK Atılmak. * Dökülmek.
DÜ-GANE f. İki adet, iki tane, ikiz. Çift.
DÜ-GİTİ f. İki âlem. Dünya ve âhiret.
DÜHAT Akıllılar. Akılda çok ileri olanlar. Dehâ sâhibi. Son derece anlayışlı ve zekâ sahibi olanlar.
DÜHDÜN Bâtıl nesne.
DÜHDÜR Bâtıl nesne.
DÜHME Siyahlık, karalık.
DÜHN Ot, yemiş veya çiçekten çıkarılan yağ.
DÜHRİYY Yaşlı, ihtiyar, müsinn.
DÜHÛR Devirler, zamanlar. Dünyalar.
DÜHÜL f. Davul.
DÜKA' Deve öksürüğü.
DÜKAS Uyuklamak.
DÜKNE Siyâha benzer bir renk.
DÜLAKE Davar emziğinde kalan süt bakiyesi.
DÜLBE (C.: Düleb) Çınar ağacı.
DÜLBENT f. Tülbent.
DÜLCE (Delce) Gece vakti bir yere gitmek.
DÜLDÜL Fahr-i Kâinat (A.S.M.) Efendimize mahsus bir katır ki, sonradan Hz. Ali (R.A.) Efendimize bahş buyurulmuştur.
DÜLFİN Denize düşenlere yardım edip, onları kurtaran bir balık.
DÜLKE Küçük bir canavar.
DÜLU' Huruç etmek, çıkmak.
DÜLUK Batma, güneş batması.
DÜLUK-UŞ ŞEMS Güneşin batışı.
DÜ'LUL (C.: Dâlil) Belâ, zahmet, dâhiye.
DÜM f. Kuyruk.
DÜMA (Dümye. C.) Suretler. Küçük putçuklar.
DÜMA' Hastalık veya ihtiyarlık sebebiyle gözden akan yaş. * Bahar günlerinde üzüm çubuğundan akan su.
DÜMAC Çok sağlam nesne. * Gizli örtülü olan şey.
DÜMAN Yemişin çürüklü olması. * Ekine su düşüp, kesilmek.
DÜMASİR (Demser) İnişi yumuşak olan yer. * Etli, büyük deve.
DÜM-BÜRİDE f. Kuyruğu kesik.
DÜM-ÇE f. Kısa kuyruk, kuyrukçuk.
DÜMDAR f. Askerlikte arttaki emniyeti te'minle vazifeli, geriden gelen ve askeri tâkib eden birlik. Ordunun geriden emniyet kuvveti. * Mc: Son zamanlarda gelen büyük evliyâullah.
DÜMEL (DÜMMEL) Tıb: Büyük kan çıbanı.
DÜMLUK Yassı, yuvarlak taş.
DÜMLUS Berrak, yumuşak nesne.
DÜMLÜC Doğan kuşu. * Kan alacak yer.
DÜMME Arap oyunlarından bir oyun ismi. * Yol, tarik.
DÜMU' (Dem'. C.) Gözyaşları.
DÜMUK Ansızın duhul etmek, birdenbire girmek.
DÜMUR Destursuz olarak eve girmek.
DÜMUS Geceleyin çok karanlık olmak.
DÜ-MUY f. Saçına sakalına kır düşmüş adam.
DÜMYE (C.: Dümâ) Oyun. * Ağaçtan yapılmış nakışlı suret. Sanem.
DÜNB(E) f. Kuyruk.
DÜNBAL(E) f. Kuyruk.
DÜNBEK f. Bekçi davulu. * Dümbelek.
DÜ-NİM(E) f. İki parça, ikiye yarılmış, bölünmüş ikiye ayrılmış.
DÜNU' Horluk, hakirlik.
DÜNÜVV Ulaşmak, yakın olmak.
DÜNYA (Müz: Ednâ) (Denâet veya dünüvv. den) En yakın, en aşağı. * Şimdiki âlemimiz. (Ahirete veya ölüme en yakın olmasından bu isim verilmiştir.) (Dünyâ, âhiretin tarlasıdır. Bir kitab-ı Samedanîdir. Hem bir mezraadır. Hem birbiri arkasında dâim gelen geçen âyineler mecmuasıdır. Hem seyyar bir ticaretgâhtır. Hem muvakkat bir seyrangâhtır. Hem bir misafirhânedir.)(Ehl-i dalâletin vekili der ki, ehadisinizde dünya tel'in edilmiş. "Cife" ismiyle yâdedilmiş. Hem bütün ehl-i velâyet ve ehl-i hakikat, dünyayı tahkir ediyorlar. "Fenadır, pistir" diyorlar. Halbuki: Sen bütün kemalât-ı İlâhiyyeye medar ve hüccet, onu gösteriyorsun ve âşıkane ondan bahsediyorsun?Elcevap : Dünyanın üç yüzü var: Birinci Yüzü : Cenab-ı Hakk'ın esmâsına bakar. Onların nukuşunu gösterir. Mâna-yı harfiyle, onlara ayinedarlık eder. Dünyanın şu yüzü, hadsiz mektubât-ı Samedaniyyedir. Bu yüzü gayet güzeldir. Nefrete değil, aşka lâyıktır.İkinci yüzü : Âhirete bakar. Âhiretin tarlasıdır. Cennet'in mezraasıdır. Rahmetin mezheresidir. Şu yüzü dahi, evvelki yüzü gibi güzeldir. Tahkire değil, muhabbete lâyıktır.Üçüncü yüzü: İnsanın hevesatına bakan ve gaflet perdesi olan ve ehl-i dünyanın mel'abe-i hevesâtı olan yüzdür. Şu yüz çirkindir. Çünkü: Fânidir; zâildir, elemlidir, aldatır. İşte hadiste varid olan tahkir ve ehl-i hakikatın ettiği nefret bu yüzdedir.Kur'ân-ı Hakim'in kâinattan ve mevcudattan ehemmiyetkârane, istihsankârane bahsi ise; evvelki iki yüze bakar. Sahabelerin ve sair ehlullahın mergub dünyaları, evvelki iki yüzdedir. Şimdi dünyayı tahkir edenler dört sınıftır:Birincisi : Ehl-i mârifettir ki, Cenab-ı Hakk'ın mârifetine ve muhabbet ve ibadetine sed çektiği için tahkir eder.İkincisi : Ehl-i âhirettir ki ya dünyanın zaruri işleri onları amel-i uhreviden men'ettiği için veyahut şuhud derecesinde imân ile Cennetin kemalât ve mehâsinine nisbeten dünyayı çirkin görür. Evet Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm'a güzel bir adam nisbet edilse yine çirkin göründüğü gibi; dünyanın ne kadar kıymetdar mehâsini varsa, Cennetin mehâsinine nisbet edilse, hiç hükmündedir.Üçüncüsü : Dünyayı tahkir eder. Çünkü; eline geçmez. Şu tahkir, dünyanın nefretinden gelmiyor; muhabbetinden ileri geliyor.Dördüncüsü : Dünyayı tahkir eder. Zira dünya, eline geçiyor. Fakat durmuyor gidiyor. O da kızıyor. Teselli bulmak için tahkir eder. "Pistir" der. Şu tahkir ise; o da, dünyanın muhabbetinden ileri geliyor. Halbuki, makbul tahkir odur ki; hubb-u âhiretten ve mârifetullah'ın muhabbetinden ileri gelir.Demek makbul tahkir, evvelki iki kısımdır. Cenab-ı Hak, bizi onlardan yapsın. Âmin. S.) (Bak: Alessevri velhut)
DÜNYADÂR f. Dünya işleriyle uğraşan, mal ve mülk sahibi olan. Dünya hayatına fazla meyilli olan.
DÜNYALIK t. Zenginlik, para ve mal.
DÜNYAPEREST f. Dünyaya tapacak derecede ehemmiyet verip âhiretini düşünmeyen. Maddiyatı çok seven.
DÜNYEVÎ (Dünyeviye) Bu âleme mensub ve müteallik. Dünyaya âit ve dünya ile alâkalı.
DÜ-PA İki ayaklı.
DÜR (Bak: Dürr)
DÜRAHİS Katı nesne. * Gövdesi etli olan insan veya hayvan.
DÜRAMİH Yürürken sallanan kişi.
DÜRB (Bak: Derb)
DÜRBE Âdet. Haslet. * Cür'et ve mümareset. Tecrübe.
DÜRC(E) Kutu, kutucuk, küçük kutu. * Mücevherat kutusu. * Hokka gibi olan ağız, biçimli ağız.
DÜRC-İ ZER Altın kutusu.
DÜRD(E) f. Tortu, çöküntü, posa, işe yaramayan kısım.
DÜRDAKIS Başla boyun arasında olan kemik.
DÜR-DANE f. İnci tanesi. * Mc: Çok güzel ve sevimli çocuk.
DÜRDÎ f. Çöküntü, tortu.
DÜRDÜR Dişin kök yeri. * Çocukların dişlerinin çıkıp bittiği yer.
DÜRECE Süllem, merdiven. * Bağırtlak kuşu. (Kanatlarının içi siyah ve dışı boz olan bir kuş.)
DÜRER (Dürr. C.) f. Büyük inciler.
DÜRER-İ SEMAVÎ Aslı vahiy ile gelen, parlak hakikatlı mânalar. Semâvi inciler.
DÜRER-BÂR İnciler yağdıran. * Mc: Çok kıymetli ve güzel sözler söyleyen.
DÜRHAMİN Belâ. Zahmet, meşakkat.
DÜRNUK (C.: Derânik) Bir cins döşek.
DÜRR (Dürdâne, dürre) f. İnci. İnci tanesi.
DÜRRE-İ BEYZÂ f. Parlak, büyük inci.
DÜRR-İ CÂN f. Canın incisi. Çok sevgili.
DÜRR-İ DIRAHŞÂN Parlak inci.
DÜRR-İ MEKNUN Mahfazalı parlak inci.
DÜRR-İ MİSÂL f. Misâlin incisi. İnci misâlinde, misâlin parlağı.
DÜRR-İ NÂB Beyaz, parlak inci.
DÜRR-İ ŞİRAB İri, büyükçe inci.
DÜRR-İ YEGÂNE Eşi ve benzeri bulunmayan tek inci.
DÜRR-İ YEKTA f. Benzeri olmayan, tek inci. * Mc: Hz. Peygamber (A.S.M.)
DÜRR-İ YETİM f. Sadef içinde tek olan inci. * Mc: Hz. Peygamber Muhammed (A.S.M.)
DÜRRACE (C.: Derrâc) Türac denilen kuş.
DÜRRAE (C.: Derâri) Ferâce, kaftan, elbise.
DÜRRAT (Dürre. C.) Büyük, iri inci taneleri.
DÜRR-DANE (Bak: Dürdâne)
DÜRR-EFŞAN f. İnci serpen. Söylediği sözler inci olan ağız.
DÜRRÎ Dürr'e mensub, inci ile ilgili.
DÜRŞE Hâcet, ihtiyaç.
DÜRU' (Dır'. C.) Zırh gömlekler.
DÜRUC Dürmek. * Geçmek. * Koymak.
DÜRUD f. Dua, medih, tahiyye, selâm. * Ekin biçme. * Yontmuş ağaç, kereste.
DÜRUG f. Yalan, Doğru olmayan söz.
DÜRUG-ZEN f. Yalancı.
DÜRUR İnmek. * Akmak, seyelân.
DÜRUS (Ders. C.) Dersler. * Müfret olarak: Bir şeyin eseri mahv ve müzmahil olmak.
DÜRUS-İ NÂFİA Faydalı olan dersler.
DÜRÜST f. Sıhhati yerinde, sağ, sahih, salim. * Doğru, hatasız. * Bütün, tam.
DÜRÜSTÎ f. Doğruluk, düzgünlük, sağlamlık.
DÜRÜŞT f. Katı, kalın, yağun. * Kaba, sert.
DÜRÜŞTÎ f. Kabalık, sertlik, katılık, kalınlık, yoğunluk.
DÜRYE Bilmek.
DÜRZİ (C.: Düruz) Suriye'nin güneyi ile Ürdün ve İsrâil'de yaşayan ve sonradan Araplaşmış olan bir kavimdir. Arapça konuşurlar. Dalâlet fırkalarından en bâtıl yolda olan bir fırkadır.
DÜSME Toz bulaşmış olan nesne. * Adi, alçak kimse.
DÜSSE Başa soğuk geçmek.
DÜSSE Arap çocukları arasında meşhur olan bir oyun.
DÜSTUR f. Umumi kaide. Kanun, nizam. * Örnek, nümune * Üslub. İzin, müsaade. * Mu'teber ve mu'temed kimse. * Destur.
DÜSUM (Desem. C.) Yağlar.
DÜ'SUR (C.: Deâsir) Yıkılmış havuz.
DÜSUR Mahvolma. Eseri kalmama. Ortadan kalkma. Nişanı belirsiz olma. * Kaftan eskime. * Ev köhne olma.
DÜSÜR (Disar. C.) Perçinler, halatlar, kenetler. Geminin tahtalarını birbirine bağlayan rabıtalar.
DÜSÜR (Disar. C.) Üste giyilen kaftanlar, elbiseler. * Yatak çarşafları.
DÜŞ f. (Bak: Dûş)
DÜŞAB f. Pekmez.
DÜ-ŞAH(İ) f. Çatal ağaç. * Tomruk. * Eskiden suçlunun boynuna takılan çatal ağaç.
DÜŞENBİH f. Haftanın ikinci günü, pazartesi.
DÜŞEŞ f. İki altılık. Tavla zarında iki defa altı gelmesi.
DÜŞİN(E) f. Dün gece.
DÜŞNAM f. Sövme, sövüp sayma, ta'n.
DÜŞVAR f. Müşkil. Güç. Zor.
DÜŞVAR-GER f. Dağ.
DÜŞVARÎ f. Zorluk, güçlük, suubet.
DÜ-TA İki kat.
DÜVAB İşi birbirine ulaştırmak.
DÜVAL f. Tasma, kayış.
DÜVAM Sabit ve sakin olmak.
DÜVAR Baş çevrilme.
DÜ-VAZDEH f. Oniki.
DÜVEL (Devlet. C.) Devletler.
DÜVEL-İ MUAZZAMA f. Büyük devletler. Düvel-i muazzama-i İslâmiyye gibi.
DÜVEL-İ MÜ'TELİFE Anlaşmış devletler. Birinci Cihan Harbinde: İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya.
DÜVEL-İ MÜTTEFİKA f. İttifak etmiş, birlik olmuş, birleşmiş devletler.
DÜVELÎ (Düveliyye) Devletlerle alâkalı.
DÜ-VİST f. İki yüz.
DÜVUK Ahmaklık, hamâkat.
DÜ-VÜM(İN) f. İkinci, saniyen.
DÜVVAC Hâkimlerin giydiği bol kaftan. * Yorgan. * Tac.
DÜVVAME Çocukların çevirerek oynadığı bir fırıldak.
DÜYUN (Deyn. C.) Borçlar.
DÜYUNAT (Düyun. C.) Borçlar.
DÜZD (C.: Düzdân) f. Sârık, hırsız.
DÜZDAN (Düzd. C.) f. Hırsızlar, sürrak.
DÜZDÂNE f. Hırsız gibi, hırsıza yakışır şekilde, hırsızca.
DÜZDÎ f. Hırsızlık, sirkat.
DÜ-ZEBAN f. İki dilli.
DÜZEÇ (Uydurma bir kelimedir.) (Bak: Tesviye âleti)
DÜZENBAZ Hile yapan, aldatıcı.
DÜZİNE On iki parçadan ibaret takım.
DÜZLEM (Uydurma bir kelimedir.) (Bak: Müstevi)
DÜZTABAN t. Tıb: Ayak tabanı düz olan kimse. Böyle kişiler çabuk yorulurlar ve hızlı yürüyemezler.
 
Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol