\head>
RA | Kur'an alfabesinde onikinci harftir. Ebced hesabında 200 sayısına işaret eder. Bu harfe "Rı" denildiği gibi, "Ra-i mühmele" de denilir. Bazı tarih kayıtlarında" Rebi-ül Evvel" ayına işaret olarak geçer. |
RA-İ MÜHMELE | Noktalı ze'den ayırmak için "rı" harfine verilen bir ad. |
RA | f. İsim veya zamirin sonuna ilâve edilirse, Türkçedeki i, im, in, a, e eklerinin yerine kullanılır. Meselâ:Hâne: Ev. Hâne-râ: Evi, evin, eve.Tû: Sen. Tû-râ: Seni, senin, sana. |
RA' | Küçük kene. |
RA' | şiddetle sürmek. |
RAA' | Boğazına hizmet eden adi insan. |
RAABE | Genişlik, vüs'at. * Büyük olmak. |
RA'AD | Geveze kimse. Çok konuşan adam. * Torpil balığı. |
RAALE | Hamakat, ahmaklık. |
RAAŞ | (Ra'şe-Ra'şen) Titretmek. |
RAB' | Vasat, orta boylu. * Avlulu ev. |
RA'B | Doldurmak. * Efsun, (sihir yapanlar okurlar.) |
RAB'AT | (C.: Rabeât) Attarların dağarcığı ve kutusu. * Orta boylu kimse. |
RABB | Sâhib, mâlik, seyyid. Cenab-ı Hak (C.C.) * Besleyen, yetiştiren, terbiye eden. Müstahik. Hüdâvend. (Kur'an-ı Kerim'de bu "Rabb" ismi ile Cenab-ı Hak 846 def'a zikredilir.) (Bak: Âlem)( Yâni : Herbir cüz'ü bir âlem mesabesinde bulunan şu âlemi bütün eczasiyle terbiye ve yıldızlar hükmünde olan o cüz'lerin zerratını kemal-i intizamla tahrik eder. Evet Cenab-ı Hak herşey için bir nokta-i kemal tayin etmiştir. Ve o noktayı elde etmek için o şeye bir meyil vermiştir. Her şey o nokta-i kemale doğru hareket etmek üzere, sanki mânevi bir emir almış gibi muntazaman o noktaya müteveccihen hareket etmektedir. Esna-yı harekette onlara yardım eden ve mânilerini def'eden, şüphesiz Cenab-ı Hakk'ın terbiyesidir. Evet, kâinata dikkatle bakıldığı zaman, insanların taife ve kabileleri gibi, kâinatın zerratı, münferiden ve müçtemian Hâliklarının kanununa imtisalen, muayyen olan vazifelerine koşmakta oldukları hissedilir. " Yalnız bedbaht insanlar müstesna!" İ.İ.) |
RABB-ÜL ÂLEMÎN | Bütün âlemlerin Rabbi. Her âlemi doğrudan doğruya Rububiyyeti ile tâlim, terbiye, tedbir ve idâre eden Cenab-ı Hak.(Kur'an-ı Kerim) (bazan iki kelimede, meselâ... Rabbüke tabiri ile ehadiyyeti ve Rabb-ül âlemîn ile vâhidiyyeti bildirir. Ehadiyyet içinde vâhidiyyeti ifade eder. Hattâ bir cümlede bir zerreyi bir göz bebeğinde gördüğü ve yerleştirdiği gibi; güneşi aynı âyetle, aynı çekiçle göğün göz bebeğinde yerleştirir ve göğe bir göz yapar. M.N.)(Her bir şey, hareketiyle bütün eşyayı vahdet nâmına zabteder. Demek, bütün yıldızları elinde tutmayan, bir tek zerreye Rabb olamaz. S.) |
RABB-ÜD DÂR | Ev sâhibi. |
RABB-ÜL ERBAB | Bütün sâhiblerin, terbiyecilerin Rabbi, Allah. (C.C.) |
RABB-ÜL MAL | Mal sâhibi. Sermaye sâhibi. |
RABB | Üveybaba. |
RABBANÎ | (Rabbaniye) Rabbe âit. Cenab-ı Hakk'a dair ve müteallik. İlâhî. * Ârif-i Billâh olan, ilmi ile amel eden âlim. |
RABBANİYYUN | (Rabbaniyyîn) Kendisini tamamen Cenab-ı Hakk'a vermiş olanlar. Putperestlikle alâkası olmayanlar. |
RABBAT | Kadınların efendileri, sâhipleri, kocaları. |
RABBE | Üveyana. |
RABBENA | Ey bizim Rabbimiz! Ey Sâhib-i Hâlikımız! Ey bizi terbiye edip besleyen sâhibimiz! (meâlinde). |
RABBÎ | Ey benim Rabbim. |
RABBİ YESSİR VELÂ TÜASSİR | Ey Rabbim! Kolaylaştır, zorlaştırma, bana imdad eyle, yardım eyle (meâlinde). |
RABE | Yoğurt damızlığı. |
RABEA | Devenin katı katı yelmesi. |
RABIT(A) | Rabteden, bağlayan, bitiştiren. * Münasebet, alâka, bağlılık, yakınlık. İki şeyi birbirine bağlayan tertip. * Nefsini dünyadan men edip âhirete, Allah'a (C.C.) bağlanmak. * Tertip, sıra, düzen, usûl.(...Evet, tevhid-i imanî, elbette tevhid-i kulûbü ister. Ve vahdet-i itikad dahi, vahdet-i içtimaiyyeyi iktiza eder. Evet inkâr edemezsin ki: Sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostane bir râbıta anlarsın; ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan arkadaşane bir alâka telâkki edersin. M.) |
RABITA-İ İMAN | İman bağı, insanları hususan iman edenleri birbirine bağlayan iman. |
RABITA-İ MEVT | Ölümünü düşünüp dünyanın fani olduğunu mülâhaza edip nefsin desiselerinden kurtulmak. |
RABITA-İ ŞEYH | Tarikat-ı Nakşiyede, müridin hayalen şeyhinin huzurunda kendini tasavvur etmesine denir. |
RABITABEND | f. Rabtedici, bağlayıcı. |
RABIZ | Koyun ağılı. |
RABİ' | Dördüncü. |
RABİ-İ AŞER | Ondördüncü. |
RABİA | (Müe.) Dördüncü. * Saatteki sâlisenin altmışta biri. |
RABİA-İ ADEVİYE | (Hi: 95 - 185) Basra'lı bir hatun. Bütün hayatını dine hizmet için vakfetmiş, zengin kimseler evlenmek teklifinde bulundukları halde; "Allah'ı anmaktan, dine hizmetten beni alıkor" fikri ile reddetmiş, fakirliği ve istiğnayı kabul edip dine hizmetten vaz geçmemiştir. Talebe okutmuş meşhur bir veliyedir. (R. Aleyha) |
RABİAN | Dördüncü olarak. |
RABİB | Yoğurt. |
RABİH(A) | (Ribh. den) Kârlı, kazançlı, faydalı. |
RABİT | Bağlı, bağlanmış, merbut. |
RABİYE | (C.: Revâbi) Yüce, yüksek yer. |
RABT | Bağlamak, bitiştirmek, bir şeye bağlamak. * Nizam vermek, intizam bulmak. * Gr: Cümleleri lüzumlu edatlarla birbirine bağlamak. |
RABT-I KALB | Kalb bağlama, gönül bağlama. |
RABT EDATI | Gr: Bağlama edatı. Kelimeyi veya cümleyi birbirine bağlayan harf veya kelime. (Hem, ve... gibi) |
RABTİYYE | Rabtiye. * Bağlayacak şey. |
RAC | f. Mide. |
RA'C | Şimşeklerin birbiri ardınca şakımaları. |
RACİ | Rica eden, eden, uman, yalvaran. Niyaz eden. Ümitli. |
RACİ' | (Rücu. dan) Geri dönen, ric'at eden. * Dair, aid, alâkası olan, dokunur olan, müteallik. * Gr: Bir şahıstan kinaye olan zamir. |
RACİBE | (C.: Revâcib) Parmağın el ayasına bitişik olan boğumu. |
RACİFE | Şiddetle sarsan sarsıntı. Dünyayı yerinden oynatan vakıa. İlk nefha. |
RACİH | Üstün olan. Kıymetli, faziletli ve itibarı fazla olan. * Fık: Beyyinatta, bürhan ve delilin tercihinde delili üstün, beyyinesi evlâ ve makbul olan taraf. |
RACİH-İ MERCUH | Bürhan ve delillerin tercih ve üstünlük esasları. |
RACİHA | Tercihli, daha önce diğerlerinden üstün. |
RACİL | Yaya olarak, yürüyerek. |
RACİLEN | Yaya. Piyade. * Mc: Cahil, bilgisiz. |
RACİN | Adama alışmış davar. |
RACİYANE | f. Rica ederek, yalvararak. |
RA'D | Gök gürültüsü. * Bulutları sevk ve nezaret ile vazifeli bir melek adı. * Tehdit etmek, korkutmak.(Terennümat-ı hava, na'rât-ı ra'diye, nağamat-ı emvac, birer zikr-i azamet. Yağmurun hezecatı, kuşların seceatı birer tesbih-i rahmet, hakikata bir mecaz... Lemeat'tan) |
RA'D-I KASIF | Korkunç gök gürültüsü. |
RA'D-I KAZA | Kaza yıldırımı, kaza şimşeği. |
RA'D SURESİ | Kur'an-ı Kerim'in 13. Suresi. |
RA'D U BERK | Gök gürültüsü ve şimşek. |
RAD | f. Cömert, eli açık, faziletli, üstün, değerli. |
RAD' | Men'etmek, engel olmak. * Bırakmak, terk etmek. * Güzellik eseri. * Kına. |
RADAF | Üzerine ateş yakıp kızdırdıkları taş. |
RADAFE | (C.: Razf) Kızdırılmış sıcak taş (süte bırakıp sıcaklık verirler.) |
RÂDD | (Redd. den) Geri döndüren, reddeden, geri bırakan. |
RÂDD-ÜS SELÂM | Başkasının verdiği selamı alan. |
RADD | Süt ile pişmiş hurma. * Vurmak, dövmek. |
RADDE | Derece. Rütbe. Sıra. Kerte. Mertebe. * Aşağı yukarı. * Fayda, menfaat. * Çizgi, hat. |
RA'DE | Muztarib oluş, azablı ve sıkıntılı hâl. (Rı'de şeklinde de okunur) |
RADE | Faide, menfaat. |
RA'DENDAZ | (Ra'd-endaz) f. Gürleyen, gürleyici. Gök gürültüsü gibi gürleyen. |
RADGA | (C.: Radg-Ridag) Sulu ve sıvı balçık. |
RADH | Az bir şey verme. Az verilen şey. * Fık: Cihada iştirak eden kadınlara, kölelere, çocuklara ve zimmilere ganimet malından verilen mal. |
RADHE | (C.: Radh-Ridh) Taşlı yer, taşlık arazi. * Büyük taşlardan olan çukur yer. (İçinde su birikip kalır.) |
RADI' | (Rıda'. dan) Süt kardeş. * Süt emen çocuk. * Levmedilen kimse. |
RADIYALLAHÜ ANH | Allah (C.C.) ondan razı olsun, mealinde duâdır. Aslında Allah ondan razı oldu demektir.(Sahabe-i Kiram Hazeratına Radıyallahu Anh denildiğine binaen, başkalara da bu mânada söylemek muvâfık mıdır?Elcevab: Evet denilir. Çünki Resul-i Ekrem'in bir şiarı olan Aleyhissalâtü Vesselâm kelâmı gibi Radıyallahu Anh terkibi, Sahabeye mahsus bir şiar değil, belki Sahabe gibi veraset-i nübüvvet denilen velâyet-i kübrada bulunan ve makam-ı rızaya yetişen Eimme-i Erbaa, Şâh-ı Geylanî, İmam-ı Rabbanî, İmam-ı Gazalî gibi zatlara denilmeli. Fakat örf-ü ulemâda sahabeye, Radıyallahu Anh; Tâbiîn ve Tebe-i Tâbiîne, Rahimehullah; onlardan sonrakilere, Gaferehullah; ve Evliyaya, Kuddise Sırruhu denilir. M.) |
RADIYALLAHÜ ANHA | (Kadın için) Allah ondan razı olsun. |
RADIYALLAHÜ ANHÜM | Allah onlardan razı olsun. |
RADIYALLAHÜ ANHÜMA | Allah onların ikisinden razı olsun. |
RADİ | (Râdiye) Razı olan, rıza gösteren, itaat eden. |
RADİ' | (C.: Ruzâa-Ruzâ) Süt emen çocuk. |
RADİB | Zayıf yağan yağmur. * Sidre ağacından bir cins. |
RA'DİD | Korkak. |
RADİF | Binicinin ardına binen kişi. |
RADİF | Kızmış taşla ısıtılan süt. * Kızmış taş üzerine pişirilen et. (Merzuf da derler.) |
RADİFE | Kıyametteki ikinci Sur'un ismi. (O'nunla bütün ölüler hayat bulurlar.) |
RADİG | Ahmak, akılsız kimse. |
RA'DİN | Gürleyen. * Gürültülü. |
RADİN | Za'feran çiçeği. |
RADİYEN | Razı olarak, beğenilerek, hoşnud olmak suretiyle. |
RADK | Her nesnenin evveli. |
RADM | Büyük set. |
RADM | Binayı taşla yapmak ( O binaya "razim" derler.) |
RADME (RADMÂ) | Büyük taş. |
RADUA | Kuzusunu emziren ve hem de sağılır olan koyun. |
RADYASYON | (Fr. Radiation) Bir enerjinin ışık demeti halinde yayılması. |
RAFIZ | Terk eden. Salıveren. Bırakan. |
RAFIZA | Şii fırkalarından bir tâife. Hak mezhepten ayrılmış, namazsız, itikadı bozuk kimse. * Asker kaçağı güruhu. * Düstur, akide ve nizam kabul edilen esaslardan ayrılanlar. |
RAFIZÎ | (Râfiziyye) Rafıza fırkasından olan. Hazret-i Ebu Bekir'in ve Hazret-i Ömer'in (R.A.) halifeliklerini kabul etmeyenlerden olan. |
RAFIZİYYUN | (Rafızî. C.) Rafızîler. |
RAFİ' | Yükseltici. Hâmil. Sâhib. Kaldırıcı, kaldıran. * Esma-i İlâhiyedendir. |
RAFİ-ÜD DERECAT | Dereceleri yükselten. Allah. (C.C.) |
RAFİA | Yükselten. * Kaldırmak için destek. |
RAFİDAN | Dicle ve Fırat ırmakları. |
RAFİDE | Binanın direği. |
RAFİH | Rahat içinde ve refahla yaşıyan. |
RAFİT | Nikâh. Cima. Fuhşiyyat. |
RAFZ | Bırakma. * Rafızîlik. |
RAG | f. Çimenlik, çayırlık, bahçelik, bağlık. * Dağ eteği. |
RAGABAT | Rağbetler, istekler, istekle karşılamalar. |
RAGAD | Refah, genişlik, kolaylık. * Geçim kolaylığı. |
RAGAME | (C.: Rugâm) Toprak. |
RAGBA' | Rağbet etmek. |
RAĞBET | (Ragbet) İstek, arzu. İyi sayılmak. Bir şeyi çok iştiyakla istemek. İhlasla dua etmek, teveccüh etmek. |
RAĞBET-İ UMUMİYE | Umum tarafından rağbet edilip beğenilme. Herkes tarafından istenme. |
RAĞBETEN | Rağbet ederek, istekle. |
RAGD | Maişet genişliği, geçim bolluğu. |
RAGIB | (Râgıbe) (Ragbet. den) İsteyen, rağbet eden. |
RAGIM | Galebe eden, galip olan. |
RAGIYE | Dişi deve. |
RAGİB | İçi geniş olan nesne. |
RAGİBE | Rağbet olunan veya rağbetle istenilen şey. * İhsan, hediye. |
RAGİD | Süt bulamacı. |
RAGİF | Pide. Yufka. |
RAGİFE | Sütlü bulamaç. |
RAĞM | (Ragm) Bir şeyden hoşlanmayıp kerih görmek. Bir işi birisine zor ile tutturmak. Züll ve hakaret. Kahretmek. |
RAĞMEN | Aksine olarak, inadına, zıddına olarak, zoraki. |
RAĞMEN ALÂ-ENFİHİ | Tahkir maksadıyla, birinin kibrini, burnunu kırmak için. |
RAĞMEN Lİ-ENFİHİ | (ve alâ rağmihi) Zoraki ve mahsus tahkir ve tezlil için olan hareket. |
RAGMİYYAT | Aksine, rağmına, inadına, zıddına yapılan işler. |
RAGN | Meyletmek, yönelmek, eğilmek. |
RAGS | Nimet. Lütf-u İlâhî. Bereket. Hayır. * Çoğalmak ve uzamak. |
RAGSA' | İçinden sütün aktığı meme içindeki damar. |
RAH | f. Zan, sanma. Kaygı, keder. |
RAH | (Reh) f. Yol. Tarz. Usûl. Meslek. |
RAH-I HAK | Hak yolu. |
RAH-I NECAT | Kurtuluş yolu. |
RAH-I RAST | Doğru yol. |
RAH-I VATAN | Vatan yolu. |
RAH | (C.: Rayâh) Şarap, içki, hamr. * El ayası mânâsına olan "Râha'nın C." * Gitmek. |
RAHA | Değirmen. |
RAHABE | Genişlik, vüs'at. |
RAHAH | Davanın tırnağının geniş ve büyük olması. |
RAHAL | (C.: Rihâl) Semer. Palan. |
RAHAMET | Rahim hastalığı. |
RAHASA | Yumuşaklık. |
RAHAT | Üzüntüsüz, tasasız, kedersiz bir halde olmak. İstediği her şeyi bulup telâşsız olmak. Müsterih. * Dinlenmek. * El ayası. |
RAHAT-I DİL | Gönül rahatı. |
RAHAT-EFZA | f. Rahat arttıran. |
RAHAT-NİŞİN | f. Rahat eden, rahat oturan. |
RAHCEN | Ağırlık, sıklet. * Meyletmek, eğilmek, yönelmek. |
RAHDAN | f. Yol bilen. |
RAHE | Avuç içi, el ayası. |
RAHF(E) | Kaymak. * Elde durmaz derecede sıvı olan hamur. |
RAHİ | f. Yola ait, yolla alâkalı, yola dâir. |
RAHİ | Rahat yürüyüşlü binek. * Sâkin, rahat. |
RAHİB | Âbid. Allah'tan (C.C.) korkan. * Manastırda oturan nasrani âlimi veya papazı. Keşiş. * Aslan. |
RAHİB | Kendisinden korkulan şey. Korkulu. |
RAHİB | Bol, geniş. * Obur, çok yiyen kişi. |
RAHİB-ÜR RÂHE | Cömert, eli geniş. |
RAHİBAN | (Râhib. C.) Râhibler. Keşişler. |
RAHİBE | Kadın rahib. |
RAHİH | Yumuşak, sulu balçık. |
RAHİK | Safi şarap, Cennet şarabı. |
RAHİL | Göç eden, göçen, ölen, rıhlet eden. |
RAHİL | (C.: Ruhal-Rihâl) Dişi olan koyun kuzusu. (Erkeğine "hamel" derler.) |
RAHİL | Göç. Göçme, hicret etme. |
RAHİLE | Yük hayvanı. * Yük getiren deve. * Topluluk, kafile. * Üzerine binilen deve. |
RAHİLEZEN | f. Yük hayvanını süren. |
RAHİM | (Rahmet. den) Rahmet edici, merhamet eyleyen. Rahmedici. Muhafaza eden, bağışlayan. Rahmet ve merhamet sahibi, şefkat eden, gufran sahibi. (Kur'an-ı Kerim'de bu isim 220 defa zikredilir.) |
RAHİM | (Rahm. dan) Rahmet edici, acıyan, merhamet eden. |
RAHİM | (Rehm) Döl yatağı. Çocuğun, içinde yetiştiği ve dişi canlılara mahsus organ. * Karabet, akrabalık. |
RAHİM(E) | Hafif sesli, lâtif sözlü kız. |
RAHİMALLAH | Allah rahmet eylesin. |
RAHİMANE | Şefkat ederek, acıyarak. Merhamet ve rahmet ile Cenab-ı Hakk'a yakışır tarzda. |
RAHİME | Rahmet eylesin. |
RAHİMEHULLAH | "Allah ona merhamet eylesin, Allah rahmet eylesin" meâlinde duâdır. |
RAHİMEHUMALLAH | "Onların ikisine de Allah rahmet eylesin" meâlinde duâdır. |
RAHİMEHUMULLAH | "Allah onlara rahmet eyleye" meâlinde duadır. |
RAHİMÎN | (Rahîmûn) Merhametliler, acıyıp esirgeyenler, rahmet edenler, şefkat edenler. |
RAHİMİYYET | (Bk: Rahmaniyet) |
RAHİN | Rehin veren, malını rehine koyan. *Sâbit, dâim, devamlı. * Devenin ve adamın zayıfı. |
RAHİS | Ucuz, yumuşak elbise. * Ansızın ölüm. |
RAHİYE | (C.: Revâhi) Bal arısı. |
RAHİYYE | Yolluk. Yol masrafları. |
RAHK | Sarmak, istilâ etmek. |
RAHL | (C.: Rihâl) Semer, palan. * Yağmurluk ve saire gibi yol levâzımı. |
RAHL (RIHL) | Göçmek, irtihal etmek. |
RAHLÂ' | Arkası beyaz, diğer yerleri siyah olan dişi koyun. * Yalnız arkası kara olan deve. |
RAHLE | Küçük masa. |
RAHLE-İ TEDRİS | Üzerine ders verilen veya alınan rahle. * Bir âlimden alınan ders. |
RAHM | Acıma, koruma, esirgeme, şefkat etmek. * Hısımlık, karabet, akrabalık. |
RAHM Ü ŞEFKAT | Merhamet ve şefkat etmek. |
RAHMA' | Başı beyaz olan dişi koyun. |
RAHMAN | Bütün yaratıklara rızıklarını veren, her an bütün mahlukat hakkında hayır ve rahmet irade buyuran, bütün mahlukatına sayısız nimetler veren. Nizam ve adâlet sâhibi. (Allah) |
RAHMAN SURESİ | (Errahman Suresi de denir.) Kur'an-ı Kerim'in 55. suresidir. Bu sureye Arus-ül Kur'an da denilmiştir. Mekkîdir. |
RAHMANÎ | Rahman'a ait ve müteallik. Allah'tan gelen, her hususta hayırlı olan. |
RAHMANİYYET | Cenab-ı Hakk'ın Rahman oluşu.(Yâni: Gözümüzle görüyoruz, birisi var ki, bize zemin yüzünü rahmetin binlerle hediyeleri ile doldurmuş, bir ziyafetgâh yapmış ve Rahmâniyetin yüz binlerle ayrı ayrı lezzetli taamları içinde dizilmiş bir sofra etmiş ve zemin içini rahimiyyet ve hakîmiyetin binlerle kıymettar ihsanlarını câmi' bir mahzen yapmış. Ve zemini devr-i senevîsinde bir ticaret gemisi hükmünde her sene âlem-i gaybdan levâzımat-ı insaniyye ve hayatiyyenin yüz bin çeşitlerinden en güzellerini içine alarak yüklenmiş bir nevi sefine veya şimendifer gibi; ve her baharı ise, erzak ve elbisemizi taşıyan bir vagon hükmünde olarak bizlere gönderir. Bizi gayet rahimane beslettirir. Ve bütün o hediyelerden, o nimetlerden istifade etmemiz için bize de yüzlerle ve binlerle iştihalar, ihtiyaçlar, duygular, hissiyatlar, hisler vermiş...Evet, bize öyle bir mide vermiş ki, hadsiz taamlardan lezzet alır. Ve öyle bir hayat ihsan etmiş ki, duyguları ile bir sofra-i nimet gibi koca cismâni âlemde hadsiz nimetlerinden istifade eder. Ve öyle bir insaniyet bize lutfetmiş ki, akıl ve kalb gibi çok âletleri ile hem maddi hem mânevi âlemin nihâyetsiz hediyelerinden zevk alır. Ve öyle bir İslâmiyet bize bildirmiş ki; âlem-i gayb ve âlem-i şehâdetin nihâyetsiz hazinelerinden nur alır. Ve öyle bir iman hidayet etmiş ki, dünyâ ve âhiret âlemlerinin hasra gelmez envarından ve hediyelerinden tenevvür edip müstefid eder. Güyâ Rahmet tarafından bu kâinat hadsiz antika ve acib ve kıymetli şeylerle tezyin edilmiş bir saraydır. Ve bütün o saraydaki hadsiz sandıkları ve menzilleri açacak olan anahtarlar insanın ellerine verilmiş ve bütün onlardan istifade ettirecek olan ihtiyaçlar, hissiyatlar insanın fıtratına verilmiş.İşte böyle dünyayı ve âhireti ve her şeyi kaplamış bir rahmet, elbette o rahmet, Vahidiyyet içinde bir Ehadiyyetin cilvesidir.Yani nasıl ki güneşin ziyası, mukabilindeki umum eşyayı ihâta etmesi ile Vahidiyyete bir misâl olduğu gibi, parlak ve şeffaf her bir şey dahi kabiliyetine göre güneşin hem ziyasını, hem hararetini hem ziyasındaki yedi rengini, hem aks-i misâlini almakla Ehadiyete bir misâl olduğundan elbette o ihâtalı ziyayı gören adam, arzın güneşi vâhiddir, bir tektir diye hükmeder. Ve her parlak şeyde hatta katrelerde güneşin ışıklı, harâretli aksini müşâhede eden o adam, güneşin ehadiyyetini, yâni; bizzat güneşi sıfatları ile "her şeyin yanındadır ve her şeyin âyine-i kalbindedir" diyebilir.Aynen öyle de: Rahmân-ı Zülcemâlin geniş rahmeti dahi ziya gibi umum eşyayı ihatası o Rahmânın Vahidiyetini ve hiç bir cihette şeriki bulunmadığını gösterdiği gibi, her şeyde hususan her bir zihayatta ve bilhassa insanda o cemiyetli Rahmetin perdesi altında o Rahmânın ekser isimlerinin ışıkları ve birnevi cilve-i zâtiyyesi bulunarak, her ferdde bütün kâinata baktıracak ve münâsebettarlık verecek bir cem'iyyet-i hayatiye vermesi dahi, O Rahmânın ehadiyyetini ve herşeyin yanında hâzır ve herşeyin her şeyini yapan (O) olduğunu isbat eder.Evet nasıl ki, O Rahmân, o rahmetin vahidiyyetiyle ve ihatası ile kâinatın mecmuunda ve zeminin yüzünde celâlinin haşmetini gösteriyor. Öyle de ehadiyyetin cilvesi ile her bir zihayatta, hususan insanda bütün nimetlerin nümunelerini o ferdde toplayıp o zihayatın âlât ve cihâzâtına geçirip tanzim ederek mecmu-u kâinatı (parçalanmadan) o tek ferde bir cihette aynı hanesi gibi verdirmesi ile dahi cemâlinin hususi şefkatini ilân eder ve insanda enva-ı ihsanatının temerküzünü bildirir.Hem nasıl ki, bir kavunun (meselâ) her bir çekirdeğinde o kavun temerküz ediyor. Ve o çekirdeği yapan zat, elbette odur ki, o kavunu yapar. Sonra ilminin hususi mizanı ile ve hikmetinin ona mahsus kanunu ile o çekirdeği ondan sağar, toplar, tecessüm ettirir ve o tek kavunun tek ve vâhid ustasından başka hiç bir şey o çekirdeği yapamaz. Ve yapması muhaldir. Aynen öyle de: Rahmaniyyetin tecellisi ile kâinat bir ağaç, bir bostan; ve zemin bir meyve, bir kavun; ve zihayat ve insan bir çekirdek hükmünde olduğundan elbette en küçük bir zihayatın Hâlikı ve Rabbi bütün zeminin ve kâinatın Hâlikı olmak lâzım gelir.Elhâsıl: Nasıl ki, ihâtalı olan Fettahiyet hakikatı ile bütün mevcudatın muntazam suretlerini basit maddeden yapmak ve açmak, vahdeti bedahetle isbat eder. Öyle de, her şeyi ihata eden Rahmaniyyet hakikatı dahi vücuda gelen ve dünya hayatına giren bütün zihayatları ve bilhassa yeni gelenleri kemâl-i intizamla beslemesi ve levazımatını yetiştirmesi ve hiç birini unutmaması ve aynı rahmet her yerde, her anda ve her ferde yetişmesi ile bedahetle hem vahdeti, hem vahdet içinde ehadiyyeti gösterir. Ş.) |
RAHME | (C.: Ruham) Kartal. * Rahmet, muhabbet. |
RAHMET | Merhamet, acımak, şefkat etmek, ihsan etmek, esirgemek. * Mc: Yağmur.(...Sâni-i Âlem'in her şeyi içine almış ve her şeyi istilâ ve istiab etmiş bir rahmet -i vâsiası vardır. Vâlidelerin, hattâ bir cihette nebatatın evlâdına olan şefkatleri ve küçük, zayıf yavrularının sühulet-i rızkları, o rahmet deryasından bir katredir. M.N.) |
RAHMET-İ BÎPAYAN | Sonsuz rahmet. |
RAHMETEN-Lİ-L-ÂLEMİN | Bütün âlemlere rahmet olan Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm. |
RAHMETULLÂHİ-ALEYH | "Allah'ın (C.C.) rahmeti onun üzerine olsun" meâlinde vefat etmiş müslümanlar için söylenen duâ. |
RAHMİ | Rahmete mensub, rahmetle alâkalı, rahmete müteallik. |
RAHMUT | Mübalağa ile esirgemeklik. |
RAHNAME | f. Yol ve yön gösteren kâğıt. Harita. |
RAHNE | f. Gedik, yarık. Gemilerin bordalarında veya su kesimlerinin altında mermi isabetiyle veya herhangi bir te'sirle açılan delikler, yarıklar. * Yara. * Bozukluk. Zarar. |
RAHNEDÂR | f. Eksiği, bozuğu olan. * Zarara uğramış. * Yıkığı olan. |
RAH-NÜMA | f. Yol gösteren, kılavuz. (Bak: Rehnüma) |
RAHREV | f. Yolcu. |
RAHS | Yıkamak. * Yumuşak. |
RAHŞ | Gösterişli, güzel at. * Rüstem adlı bir pehlivanın atı. |
RAHŞA | (Rahşân) f. Parlak. |
RAHŞENDE | f. Parıldıyan, parıldayıcı. |
RAHŞİŞ | f. Parlayış. |
RAHT | (C.: Ruhut) Binek atlarına vurulan eyer, takım. * Pencere ve kapıların menteşe takımı. * Yol levazımı. * Döşeme ve ev takımı. |
RAHT-I ARUS | Gelin eşyası. |
RAHT-I HÜMAYUN | Padişahın mücevherli eyer takımı. |
RAHTLAMAK | Ata raht ve takım takmak. |
RAHUM | Doğurduktan sonra rahminde hastalık meydana gelen deve. |
RAHV | Gevşek, sölpük, rahâvetli. |
RAH-VAR | f. Sarsmadan yürüyen at, rahvan at. * Atın sarsmadan yürüyüşü. |
RAHVE | (Bak: Rihve) |
RAHYAN | Kaburganın omuz kemiği ile bitişmesi. |
RAHYE | Düz meydan. |
RAHZ | Yıkamak. |
RAHZEN | f. Yol vuran. Yol kesen. Eşkiyâ, haydut. |
RAHZENÎ | f. Haydutluk, eşkiyâlık. Yol kesicilik. |
RAİ | (Rü'yet. den) Görücü, gören. * Gr: R harfiyle alâkalı. R harfine mensub. |
RAİ | Çoban. * Gözetleyici ve koruyan kimse. * Vâli. * Güvercin kuşundan bir kısım. |
RAİB | Korkmuş. * Semizliğinden yağı damlar olan. * Dolu. |
RAİB | Göz bağlayıcı, büyücü. * Doldurucu. |
RAİC | Revaçta olan, sürümü olan. Rağbet bulan. |
RAİC-İ MAL | Malın değeri. |
RAİC-İ VAKT | Bir şeyin şimdiki değeri. |
RAİD | Gürleyen, gürüldeyen. |
RAİD | Konaklanacak yeri görmek için önceden gönderilen kimse. * El değirmeni. |
RAİDE | (C.: Revâid) Gürleyen bulut. * Sözü çok olan kişi. |
RAİF | Merhametli, re'fetli. |
RAİF | Önde giden at. ("pişnek" derler) * Burun ucu. * Dağ burnu. |
RAİK(A) | Hâlis, sâfi, sâde, katışıksız. |
RAİN | Muhkem, sağlam yapılı, berk yer. |
RAİŞ | Huk: Rüşvet veren kimse ile rüşvet alan arasında vasıtalık eden kimse. |
RAİYANE | f. Çobanca. Çobanlığa ait. |
RAİYYE | (C.: Raâyâ) Saklı, mahfuz. |
RAİYYET | Bir hükümdar idaresinde olanlar, birinin idaresine bağlı olanlar. Devletin idâresindeki umum insanlar. * Sürü. Otlatılan hayvan sürüsü. |
RAİYYET-PERVER | f. Halka iyi bakan, iyi idare eden. İnsanların ihtiyacını te'min eden, onların iyiliğini seven ve onlar için iyilik isteyen. |
RAİZ | (Râyiz) Öfkeli, kızgın. |
RAK' | Eğilmek. |
RAK | Erkek yengeç. |
RAK' | Kaftana yama vurmak. Elbiseyi yamamak. |
RAKAAT | Hamâkat, ahmaklık. |
RAKABAT | (Rakabe. C.) Boyunlar. Ense kökleri. * Köleler, câriyeler. Kullar. |
RAKABE | Ense kökü, boyun. * Kul, köle, câriye. |
RAKADAN | Oynayıp sıçrama. |
RAKAHA | Ticaret. * Kesb, kazanma. |
RAKAK | Üstü yumuşak, altı sert olan düz yer. |
RAKAM | Bütün satıcı, bütün satan. |
RAKAM | Yazı ile işaret, sayıları gösteren işaret. * Yazı yazmak. |
RAKAMÎ | Rakam ve sayıya ait. Rakamla alâkalı. |
RAKAMKEŞ | f. Rakam atan. Yazan çizen. |
RAKAMZEDE | f. Yazılan, söylenen. Yazılmış. |
RAKAMZEN | f. Yazıcı, yazan. Kayıt ve işâret eden. |
RAKAN | (Rakun) Za'feran çiçeği. * Kına. |
RAKB | Muntezir olmak, beklemek. |
RAKD | Uyumak üzere bulunma. Uykuya dalar gibi olma. |
RAKDE | Uyku. Berzah. |
RAKIB | Gözeten, bekleyen. |
RAKIDE | Mertek adı verilen uzun ince ağaç. |
RAKIM | Bir yerin deniz seviyesinden yükseklik derecesi. Kod. * Rakam yazan. Çizen. Tahrir eden, yazan. |
RAKIM | Belâ, musibet. Zahmet. Dâhiye. |
RAKİ' | Rüku' eden. Huzur-u İlâhîde eğilen. |
RAKİAN | Rüku' ederek, huzur-u İlâhîde eğilerek. Rüku' etmek suretiyle. |
RAKİANE | f. Rüku' eder gibi. Eğilerek. |
RAKİ' | Ahmak kimse. * Gökyüzü. |
RAKİB | (Rekabet. den) Daima görüp kontrol eden, gözeten. * Bekçi. * Herhangi bir işte birbirinden üstün olmaya çalışanlardan her biri. Rekabet edenlerin beheri. * Esma-i Hüsna'dandır. |
RAKİB | Binen. Binici. * Herhangi bir nakil vasıtasına binmiş olan. |
RAKİBAN | (Rakib. C.) f. Rakibler. Birbirleriyle yarışanlar. * Bekçiler. |
RAKİBEN | Binmiş olarak, binerek. |
RAKİD(E) | Hareketsiz, durgun. |
RAKİK(A) | (Rikkat. den) Yufka yürekli, ince merhamet ve şefkat sahibi olan. * Köle, câriye. |
RAKİK-ÜL KALB | Yufka kalbli, çok merhametli, ince duygulu. |
RAKİK Ü NİZÂR | İnce ve zayıf. |
RAKİM | Yazılmış nesne. Yazı yazılacak levha. * Ashab-ı Kehf'in mağarasının bulunduğu dağ; veya bazılarınca mağaranın bulunduğu dere; veya Ashab-ı Kehf'in başka bir ismi. * Ashab-ı Kehf'in isim ve kıssalarının yazılı bulunduğu kitabe. |
RAKİME | Yazılmış kâğıt. Mektub. |
RAKİS | Yol gösteren, kılavuz. * Harman yerinde harmanı döğerken öküzün dönmesi. |
RAKK | Kitap, sahife. * Kâğıt yerine kullanılan ince deri parçası. * Tomar. * Yama. |
RAKKA | Dere yanında olup sel geldiğinde üzerine yayılan arazi. * Bir yerin adı. |
RAKKAS | Oynayan, dans eden, köçek. |
RAKKASÂNE | f. Oynar şekilde. Raksederek. |
RAKKASE | Oynayıp dans eden kadın. |
RAKLE | (C.: Rikal) At sürüsü. * Uzun hurma ağacı. |
RAKM | Yazmak. * Mühür yapmak. |
RAKME | Derenin kenarı. * Bahçe. |
RAKMİYYAT | Medine yakınında bir yere nisbet edilen oklar. |
RAKRAK | Şuleli ve ziyâlı, parlak, nurlu. |
RAKRAKA | Su dökmek. * Su gelip gitmek. * Parlamak. * Suyun akması. |
RAKRAKA | Nâzik ve derisi yumuşak olan kadın. |
RAKRAKAN | Serap. |
RAKS | Sıçrayarak oynamak, dansetmek. |
RAKS-I MÜKERRER | Tekrar tekrar yapılan raks. Döne döne oynama. |
RAKSÂN | Rakseden, dans eden, oynayan. |
RAKSKÜNÂN | f. Raksederek, raksede ede, oynıyarak, oynıya oynıya. |
RAKŞ | Nakşetme, süsleme. |
RAKŞA' | (C.: Rukaşâ) Alaca yılan. * Süslü kadın. |
RAKUD | (C.: Revâkıd) Derinliği fazla olan küp. |
RAKY | Yükselmek, terakki etmek. |
RA'L | Koyunun kulağından kesilen parça. |
RAL | (C.: Rilâl-Ri'lân-Er'ül- Reele) Deve kuşunun yavrusu. |
RA'LA' | (C.: Rual) Akılsız kadın. * Kulağının ucu kesilip ilişik duran dişi koyun. |
RA'LE | (C.: Riâl-Erâl-Erâil) At sürüsü. * Hurma ağacının uzunu. |
RAM | f. İtaat eden, boyun eğen, itaatli, münkad. |
RAMAD | Kül, ateş külü. |
RAMAK | Nefes alacak kadar kalan hava, az bir hayat eseri. * Çok az şey. |
RAMAS | Göz çapağı. |
RAMAZ | Güneşin sıcaklığı şiddetle ve yakarak gelmek, şiddetli olmak, yakmak. * Kesinleştirmek. |
RAMAZAN | Mübarek ayların en mühimmi ve mübarek üç ayların sonuncusu. Kur'an-ı Kerim'in nâzil olmağa başladığı oruç ayı. Arabî ve Kamerî olan takvime göre 9. ay. Oruç tutanın günahlarını yaktığı, mahveylediği için bu isim verildiği rivayet edilir.(Ramazan-ı Şerif'te mü'minler, derecatına göre ayrı ayrı nurlara, feyizlere, mânevi sürurlara mazhar oluyorlar. Kalb ve ruh, akıl, sır gibi letâifin o mübârek ayda oruç vasıtasiyle çok terakkiyat ve tefeyyüzleri vardır. Midenin ağlamasına rağmen onlar masumâne gülüyorlar. M.)(İşte Ramazan-ı Şerif, âdeta bir âhiret ticareti için gayet kârlı bir meşher, bir pazardır. Ve uhrevi hasılat için gâyet münbit bir zemindir. Ve neşv ü nema-i a'mâl için, bahardaki mah-i nisandır. Saltanat-ı Rububiyet-i İlâhiyeye karşı ubudiyet-i beşeriyenin resm-i geçit yapmasına en parlak, kudsi bir bayram hükmündedir. Ve öyle olduğundan yemek, içmek gibi nefsin gafletle hayvani hâcatına ve mâlâyani ve hevâperestane müştehiyata girmemek için oruçla mükellef olmuş. Güya muvakkaten hayvaniyetten çıkıp melekiyet vaziyetine veyahut âhiret ticaretine girdiği için, dünyevi hâcâtını muvakkaten bırakmakla uhrevi bir adam ve tecessüden tezahür etmiş bir ruh vaziyetine girerek, savmı ile Samediyete bir nevi âyinedarlık etmektir. Evet, Ramazan-ı Şerif; bu fani dünyada, fani ömür içinde ve kısa bir hayatta bâki bir ömür ve uzun bir hayat-ı bakiyeyi tazammun eder, kazandırır.Evet bir tek Ramazan, seksen sene bir ömür semeratını kazandırabilir. Leyle-i Kadir ise nass-ı Kur'ân ile bin aydan daha hayırlı olduğu, bu sırra bir hüccet-i katıadır. M.) |
RAMAZANİYE | Ramazana ait. Ramazan hakkında. * Ramazan ayına dair medhiye veya kaside. |
RAMETMEK | Boyun eğdirmek, itaate getirmek. |
RAMİ | f. Çok itaatkâr olan. |
RAMİ | (Remy. den) Ok, mermi v.b. şeyler atan atıcı. |
RAMİH | Süngü batıran, mızrak saplayan. |
RAMİK | Miskle karıştırılan siyah bir madde. |
RAMİLE | Yelmek. * Şam vilâyetine bağlı bir yerin adı. |
RAMİS | Toprağı her yöne sürüp savuran rüzgâr. |
RAMİŞE | İyilik, gökçelik, hasene. |
RAMİŞGER | f. Çalgıcı. Saz çalan. |
RAMK | Nazar etmek, bakmak. |
RAMPA | Fr. İki geminin birbirine veya bir geminin iskeleye yanaşıp bitişmesi. * Şose veya demiryolundaki yokuş. * Trenin eşya almağa mahsus yanaştığı set. |
RAMPACI | Eski deniz muharebelerinde yakından dövüşerek zabtedilmek istenilen bir düşman gemisine hücumla borda bordaya gelindiği sırada düşman gemisindeki askerlerin vuku bulacak hücumunu menetmek için güverteye yayılan silâhendazlar. |
RAMT | Ayıplama. |
RAMUZ | Deniz. |
RAN | (Reyn. den fiil) Kalb katılaşması, lekelenmek. Kalbin kasavetlenmesi. * Pas, kir. (Bak: Reyn) |
RAN | f. Bacağın uyluk kısmı. Uyluk. * Kelimenin sonuna getirilerek. " Süren, sürücü" mânasını ifade eden birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Hükümrân $ : Hüküm süren. |
RA'N | (C.: Ruun-Riân) Ahmaklık. * Sarp dağ. * Önüne sivrilmiş dağ burnu. |
RA'NA | İyi, güzel, hoş, lâtif. Pür ve revnak olan. |
RANEC | Hindistan cevizi. |
RANİN | f. Pantolon. şalvar. Don. |
RAPOR | Fr. Bir tedkik neticesini bildiren yazı. |
RAPÖRTAJ | (Bak: Röportaj) |
RA'RA' | (C. Raâri') Kötü, alçak kimse. * Yaramaz gönüllü. * Çok uzun boylu adam. * Güzel itidalde olan kimse. |
RA'RAA | Suyun şiddetle akması. * Depretmek. (Çocuk) büyümek. * Bitirmek. |
RAS' | Yapışmak. |
RA'S | Boyanmış renkli yün. * Süt vermek. * Süt içmek. |
RA'S | Yorulduğunda yab yab yürümek. * Birşeyi silmek. |
RA'SA' | Kulakları küpe gibi uzunca sarkık olan yahut ucunu kesmekten ilişik kalıp sallanıp duran kulakları asılı olan dişi koyun. |
RASAA | (C.: Rusâ) Bal arısının yavrusu. |
RASAD | Gözetlemek, beklemek, pusuda olmak. |
RASADGÂH | f. Bekleme yeri, gözetleme yeri. Gözlemevi. |
RASADHÂNE | f. Havanın değişen şekillerini, sıcaklık ve soğukluğu tesbit etmek için veya yıldızların hareketlerini tesbit ve takib maksadiyle çalışılan yer. |
RASAF | Kaldırım. Kaldırım taşları. |
RASAFE | (C.: Risâf) Ok üstüne sarılan kiriş. |
RASAFET | Dayanıklılık, sağlamlık. |
RA'SAN | Yorgunluktan dolayı yab yab yürümek. |
RASANET | Sağlamlık, dayanıklık. * Sabit, muhkem, metin. |
RASAS | Kurşun, kalay, lehim. |
RASAS-I MÜZAB | Eritilmiş kalay. |
RASASÎ | Kalaycı. * Kurşun renginde olan. |
RASD (RUSUD) | Yol gözlemek. |
RA'SE | (C.: Riâs) Kulağa takılan küpe. |
RASF | Oka kiriş sarmak. * Birbirine zammetmek. * Kaldırım döşemek. |
RASĞ | Bilek, elbileği. |
RASID | (C.: Râsıdân) (Rasad. dan) Gözleyen, gözeten, rasad eden. Dikkatle bakan. |
RASIDÂN | (Râsıd. C.) Dikkatle bakıp gözliyenler, rasad edenler. |
RASÎ | Kımıldamıyan, sâbit. * Lenger atmış olan gemi. Demirlemiş gemi. |
RASİ' | Hırs ve tama eden. |
RASİA | (C.: Rasâyi) Halka. |
RASİB (RÂSİBE) | Tortulaşan, dibe çöken. |
RASİD | Muntazır, bekleyen kimse. * Avını bekleyen ve yaklaştığında hemen üzerine sıçrayan canavar. |
RASİF | Dayanıklı, sağlam, muhkem. * Taş temel, rıhtım. * Denizin yüzüne çıkmış kayalar. |
RASİFE | Su içinde yapılan sed. Rıhtım. |
RASİH(A) | (C.: Râsihîn-Râsihûn) (Rüsuh. dan) Temeli kuvvetli, sağlam. * Bilgisi, bilhassa dinî bilgileri çok geniş olan. * İyice oturmuş, dem ve damarlarına yerleşmiş, temeli sağlam ve kuvvetli olan. |
RASİHÂNE | f. Sağlamca, sağlam delil ve bürhana dayanmak suretiyle. |
RASİHUN | (Rasihîn) (Râsih. C.) Âlimler, din bilgisi çok sağlam ve derin olan büyük zatlar. * Temeli kuvvetli ve sağlam olanlar. |
RASİM | Resim yapan, çizgi çizen. * Akar su. |
RASİME | Âdet. Eskiden kalma âdet. |
RASİN | Sağlam, dayanıklı. * Sabit hüküm. |
RASİN | Andız otu. |
RASİYE | (C.: Revâsi) Büyük dağ. |
RASN | İkmal etmek, tamam etmek, muhkem kılmak. |
RASRAS | Sağlam ve sert yer. |
RASRASA | Muhkem etmek, sağlamlaştırmak. |
RASS | Binayı sağlamlaştırmak. * Birbirine darlık getirmek. * Bazısını bazısına ulaştırmak. |
RASSAD | (Rasad. dan) Rasad eden. Dikkatle gözleyen. |
RASSAS | Kalaycı. |
RASTAN | (Râst. C.) Doğru olanlar. Haklı kimseler. |
RASTBÎN | f. Herşeyin hak ve doğrusunu görüp farkeden. |
RASTGÛ | (C.: Râstguyân) f. Doğru konuşan, hak konuşan. |
RASTÎ | f. Doğruluk, gerçeklik. |
RASTKÂR | f. Doğru adam. |
RAST U ÇEP | f. Sağ sol, sağdan soldan. |
RASYONALİZM | Fr. Fls: Akliyecilik. Her şeyin yalnız akıl ile bilinebileceğini iddia eden bir felsefi görüş. (Bak: Felsefe)(Nazar-ı nübüvvet ve tevhid ve iman; vahdete, âhirete, uluhiyyete baktığı için hakaiki ona göre görür. Ehl-i felsefe ve hikmetin nazarı; kesrete, esbaba, tabiata bakar, ona göre görür. Nokta-i nazar birbirinden çok uzaktır. Ehl-i felsefenin en büyük bir maksadı ehl-i usul-id din ve ülemâ-i İlm-i Kelâm'ın makasıdı içinde görünmeyecek bir derecede küçük ve ehemmiyetsizdir.İşte onun içindir ki, mevcudatın tafsil-i mâhiyetinde ve ince ahvâllerinde ehl-i hikmet çok ileri gitmişler. Fakat hakiki hikmet olan ulûm-u âliye-i İlâhiye ve uhreviyede o kadar geridirler ki, en basit bir mü'minden daha geridirler. Bu sırrı fehmetmeyenler, muhakkikîn-i İslâmiyeyi hükemâlara nisbeten geri zannediyorlar. Halbuki akılları gözlerine inmiş, kesrette boğulmuş olanların ne haddi var ki, veraset-i nübüvvet ile makasıd-ı âliye-i kudsiyeye yetişenlere yetişebilsinler. Hem her bir şey, iki nazar ile bakıldığı vakit iki muhtelif hakikatı gösteriyor. İkisi de hakikat olabilir. Fennin hiç bir hakikat-ı kat'iyyesi Kur'anın hakaik-ı kudsiyyesine ilişemez. Fennin kısa eli onun münezzeh ve muallâ dâmenine erişemez. Nümune olarak bir misâl zikrederiz.Meselâ : Küre-i arz, ehl-i hikmet nazarı ile bakılsa, hakikatı şudur ki: Güneş etrafında mutavassıt bir seyyare gibi hadsiz yıldızlar içinde döner. Yıldızlara nisbeten küçük bir mahluk. Fakat ehl-i Kur'ân nazarı ile bakıldığı vakit hakikatı şöyledir ki; semere-i âlem olan insân, en câmi, en bedi' ve en âciz, en aziz, en zayıf, en lâtif bir mu'cize-i kudret olduğundan beşik ve meskeni olan zemin semaya nisbeten maddeten küçüklüğü ile ve hakareti ile beraber, manen ve san'aten bütün kâinatın kalbi, merkezi; bütün mu'cizat-ı sanatının meşheri, sergisi, bütün tecelliyat-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrakiyesi; nihayetsiz faaliyet Rabbaniyenin mahşeri, ma'kesi; hadsiz hallakıyet-i İlâhiyenin, hususan, nebatat ve hayvânâtın, kesretli enva-ı sagiresinden cevadane icadın medarı, çarşısı ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuatın küçük mikyasta nümunegâhı ve mensucat-ı ebediyenin sür'atle işleyen tezgâhı ve menazır-ı sermediyenin çabuk değişen taklidgâhı ve besatin-i daimenin tohumcuklarına sür'atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur.İşte arzın bu azamet-i maneviyesinden ve ehemmiyet-i san'aviyesindendir ki, Kur'an-ı Hakim semâvata nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan arzı, bütün semavata karşı küçücük kalbi büyük kalıba mukabil tutmak gibi denk tutuyor. Onu bir kefede, bütün semavatı bir kefede koyuyor, mükerreren $ diyor. İşte sair mesaili buna kıyas et. Ve anla ki, felsefenin ruhsuz, sönük hakikatları Kur'anın parlak, ruhlu hakikatları ile müsademe edemez. Nokta-i nazar ayrı ayrı olduğu için ayrı ayrı görünür. S.)(...Acaba akıllarına güvenen akılsız feylesoflar gibi "aklımız bize yeter" deyip sana ittiba'dan istinkâf mı ederler? Halbuki akıl ise, sana ittibaı emreder. Çünkü bütün dediğin mâkuldür. Fakat akıl kendi başı ile ona yetişemez...Yahut inkârlarına sebeb, tâgi zâlimler gibi hakka serfüru etmemeleri midir? Halbuki mütecebbir zâlimlerin rüesaları olan fir'avunların, nemrudların âkibetleri mâlumdur... S.) (Bak: İsbatiyecilik) |
RASYONEL | Fr. Fls: Akla uygun, hesaplı, ölçülü, biçili. |
RA'ŞAN | Titreme, titreyiş. |
RA'ŞE(T) | Titreme, titreyiş. * Korkmak, havf ve dehşete giriftar olmak. |
RA'ŞE-İ DEST | El titremesi. |
RA'ŞEAVER | (Ra'şe-âver) f. Titretici. |
RA'ŞEDAR | f. Titreyen, ürken. |
RA'ŞEVER | f. Titretici. |
RAŞİ | Rüşvet veren. |
RAŞİD(E) | (Rüşd. den) Hak dinini kabul eden, doğruya giden, rüşde erişmiş olan. * Akıllı. |
RAŞİDÎN | Hakka erişmiş olanlar. Kâmil ve çok ileri olgun kimseler. Akıllılar. |
RAŞİH | Yürüyebilen geyik yavrusu. |
RAŞİN | Adı tufeylî olan ve davetsiz olarak ziyafetlere giden kimse. |
RAT' | (Bak: Ret')RATA' : Hamakat, ahmaklık. |
RATABET | (Ratb. dan) Rutubet, nem, yaş. |
RATANET | Arapçanın hâricindeki bir dille konuşma. |
RATB | Rutubet, nemlilik yaşlık. * Rutubetli, yaş. * Yaş hurma. * Mülâyim, yumuşak. |
RATB-ÜL LİSÂN | Yumuşak sözlü. Mülâyim lisanlı. |
RATBE | (C: Ritâb) Genç ve güzel sevgili. * Yonca otu. |
RATH | Yoğurmak. * Yumuşak etmek, yumuşatmak. |
RATIB | Islak, nemli, çok yaş, rütübetli. Tâze. |
RATIK | Bir şeyin yarığını bitiştiren, yırtığını kavuşturup birleştiren. |
RATIK | Bitişik etmek, bitiştirmek, beraber etmek, karıştırmak. * Yırtık bir şeyin parçalarını bitiştirmek. |
RATİB | Tertib edip sıraya koyan. |
RATİBE | (C.: Revâtib) Maaş. Vazife. |
RATİBEHÂR | f. Vazifeli. Görevli. |
RATİC | Çam sakızı. |
RATİN | Reçine. Çam sakızı. |
RATİT | Avaz, ses. * Ahmak, akılsız kişi. |
RATİYAN | (Râtiyâne) f. Çam sakızı, reçine. |
RATK | Ulaşmak, yetişmek. |
RATL | (Ratıl) Eskiden kullanılan sıvı ölçüsü olup bâzı yerlerde yüzotuz dirhem sayılmıştır. Bâzen oniki kıyyedir. Kıyye kırk dirhemdir. |
RATRAT | Bir nevi pelte. * Deve su içtiğinde havuz içinde artıp kalan su. |
RATS | El ayasıyla vurmak. |
RAUF | Çok acıyan, esirgeyen, merhamet sâhibi. * Esmâ-i İlâhiyedendir. |
RAUFE | Kuyuyu temizleyen kişinin üzerine oturması için kuyunun dibine konan taş. * Davarlarını sulayan veya su içen kimselerin oturması için kuyunun kenarına konan taş. |
RAUK | Süt süzeği. |
RAUM | Burnundan sümükleri akan zayıf hasta koyun. |
RAUS | İhtiyarlıktan dolayı başını titreten kişi. |
RAV' | Ürkmek, korku, halecan. Hareket-i nefsaniye. Havf. |
RAVH | Rahatlık. Rahmet ve kolaylık. * Serin serin esen rüzgârın vücuda dokunmasiyle verdiği serinlik ve sefa. * Koklamak. |
RAVHULLAH | Allah'ın verdiği rahatlık. |
RAVİ | Rivayet eden. İnsanlara haberleri nakleden. * Hadis nakleden. * Söyleyen, anlatan. |
RAVİ-İ HADİS | Hadis rivayet eden. |
RAVİ-İ KISSA | Bir hâdiseyi hikâye eden. Hikâye anlatan. |
RAVİYAN | (Râvi. C.) Rivayet edenler. Hikâye anlatanlar. |
RAVİYE | Su taşıyan hayvan. |
RAVUK | Süzek, süzgeç. |
RAVVAH | Rahat ettirmek. (Bak: Ravh)RAVZ : Bahçeler. Ağaçlık ve çimenlik yerler. |
RAVZA | Sulu yer, bahçe, bostan, çimenlik yer. |
RAVZA-İ CİNÂN | Cennet bahçeleri. Cennetlere giden yol. |
RAVZA-İ MUTAHHARA | Fahr-i Kâinat Aleyhi Efdal-üs-Salavat ve Efdal-üt-tahiyyât Efendimizin Kabr-i Şerifiyle Minberin arasındaki saha. |
RAVZA-İ RIDVÂN | Cennet. |
RAVZAT | (Ravza. C.) Bahçeler. Çimenlik ve ağaçlık yerler. |
RAY | Re'y, fikir, Hüküm ve itikad. (Bak: Re'y) |
RA'Y | Teslim olma. * Otlatma, gütme. Otlama. |
RAY'AN | Her nesnenin evveli. |
RAYAT | (Râyet. C.) Bayraklar. |
RAYB | şek, şüphe, reyb. |
RAYB-EL MENUN | Zamanın hâdiseleri. * Ölüm. * Iztırab veren hâdiseler. |
RAYET | Bayrak, alem, livâ, sancak. * Gerdanlık. |
RAYGAN | f. Parasız, bedâva. * Pek fazla, pek çok. |
RAYİ' | Acib nesne. * Cömert kişi. |
RAYİC | (Bak: Râic) |
RAYİHA | Koku, hoş koku. |
RAYİHADAR | f. Kokulu. Hoş kokulu. |
RAYİHANİSAR | f. Koku saçan. |
RAYİK | Acib ve hâlis nesne. |
RAYİŞ | (Bak: Raiş) |
RAYİZ | Seyis. |
RAZ | f. Gizli sır, saklı şey. * Mimar. * Marangozların işini tanzim eden. |
RAZ-I NİHAN | Gizli tutulan sır. |
RAZAN | f. Gizli sırlar, gizlilikler. |
RAZ-AŞNA | f. Bir sırrı bilen. |
RAZ-DAN | f. Sırrı bilen, sırra ortak olan dost. |
RAZI | Hoşnud, rıza gösteren, kabul eden. * Boyun eğen, itaat eden. |
RAZIA | Emzikli, çocuklu kadın. |
RAZIK | Rızık veren; yiyecek, içecek, giyecek gibi canlı mahlukata lüzümu bulunan her çeşit ihtiyacını te'min edip veren. (Allah) |
RAZIK-I HAKİKİ | Hakiki rızık veren. Hiç bir vasıtaya ihtiyacı olmadan en güzel nimetleri yaratan ve bütün rızıkları ancak kendisi veren Allah (C.C.) |
RAZİYANE | (Rezene) Dere otu nev'inden bir nebat adı. |
RAZİZ | Dökülmüş ve parçalanmış. |
RAZ PUŞ | f. Sır saklayan, sır gizleyen. |
RAZRAZ | İri vücutlu kimse. * Dökülmüş ve ufanmış taş. |
RAZZ | Kesmez âlet. |
RAZZE | (Razz. dan) Ezen, ezici. |
REALİST | Fr. Fls: Hakikatçı. Nefs-ül emre uygun düşünen. Realizm taraftarı. |
REALİTE | Fr. Gerçekten olan şey. Olduğunun tıpkısı. Gözümüzle gördüğümüz gibi. (Bak: Rasyonalizm) |
REALİZM | Umumi fikirleri birer hakikat sayan felsefi görüş. Hadiseleri olduğu gibi anlatma ve gösterme gayesi güden san'at çığırı, fikri. |
REAYA | (Raiyet. C.) Bir kimsenin emri altında bulunanlar. * Bir hükümdar idaresi altında bulunan halk. * Hristiyan tebaa. * Bütün halk. |
REB' | Ev, arazi. Barınılan, iskân olunan yer. |
RE'B | Mantar. * Toplamak, cem'etmek. * Islah etmek, düzeltmek. |
REBA' | Uzunluk. |
REBABE | (C.: Ribâb) Bazısı bazısına binmiş olan beyaz bulut. |
REBACE | Bönlük, ahmaklık, biladet. |
REBAH | Faide, menfaat. * Kediye benzer bir canavarın adı. |
REBAİYE | (C.: Rebâıyyât) Seniyye ile nâb arasında olan dört diş. |
REBAZ | Şehrin yarısı ve etrafı. * Her nesnenin eğlenecek ve duracak yeri. * Koyun ağılı. * "Göden bağırsak" denilen büyük bağırsak. |
REBAZE | Zeki ve anlayışlı kimse. Zarif kimse. |
REBBİ | İlmiyle amel eden kişi. |
REBEB | Tatlı ve çok su. |
REBELE | (Buğday) Çok olmak. |
RE'BELE | Cür'et, ikdam. |
REBEZ | Ayağı hafif. Hızlı yürüyüşlü. |
REBEZE | (C.: Rebez-Rebezât) Devenin boyun yünü. |
REBİ' | Yaz günü. * Küçük nehir. |
REBİ-İ EVVEL | İlkbahar. Çiçeklerin açıp otların bittiği mevsim. (Bak: Rebi-ül Evvel) |
REBİ-İ SÂNİ | Sonbahar. |
REBİB | (C.: Rebâib) Üvey oğul. * Evde beslenen koyun. (Müe: Rebibe) |
REBİBE | Üvey kız. * Dadı. |
REBİE | (C.: Rabâyâ) Gözcülük eden kişi. |
REBİH | Organları sülpük ve sarkık olan iri insan. |
REBİÎ | Bahara ait, baharla ilgili. |
REBİKA | İp ile bağlanan davar. |
REBİKE | Hurmayı yağla ve keş ile karıştırıp hamur ederek yapılan bir yemek. * Öğünmüş keşi, un ve yağ ile karıştırıp yapılan yemek. * Bulamaç aşı. |
RE'BİL | Câriye, kadın esir. |
REBİL | (C.: Rubul) Yoğun, semiz, besili. * Yer kuruyunca biten bir ot. * Uyluğun iç yanı. |
REBİLE | Semizlik, besililik. |
REBİS | Bahadır, kahraman. * Meşakkat. |
REBİ-ÜL AHİR | (Rebi-i Sâni) Kamerî ayların dördüncüsü. |
REBİ-ÜL EVVEL | Arabî ayların üçüncüsü. |
REBİZ | Koyun sürüsü. |
REBİZ | Semiz ve kuyruğu büyük olan koç. |
REBK | Karıştırmak. |
REBRAK | Tilki üzümü. |
REBREB | Yaban sığırı sürüsü. |
REBS | Hapsetmek. * Engel olmak, men'etmek. |
REBS | El ile vurmak. |
REBSA' | Müenneslik özelliğindendir. * Katı nesne. |
REBT | Şişmek. * Terbiye etmek. * Uyusun diye çocuğun yan taraflarına yab yab vurmak. |
REBUB | Üvey oğul. * Üvey baba. |
REBUN | Pey akçesi, pey olarak verilen para. |
REBUZ | Büyük. |
REBVET | (Rubve - Ribve - Rebâvet) Yüce, yüksek yer. |
REC' | Geri döndürmek. * Döndürülmek. * Yağmur. * Menfaat, fayda. * Rücu' etmek veya ettirmek. |
REC'A | Geri gelme, dönüş. * Öldükten sonra tekrar diriliş. |
RECA | Emel, ümit, yalvarmak. * Cânib, taraf. * İstek, arzu, dilek. |
RECA | Kenar, yan. Taraf. |
RECAC | Her şeyin zayıfı. |
RECAH | (C: Rucah) Oturak yeri etli ve büyük olan kimse. |
RECAİ | Ricacı. Ricayla ilgili. Dua ve yalvarmağa, ümide dair. |
RECALE | Yayan yürümek. |
RECAZE | Mahfeden küçüktür ve deve arkasına vurup üzerine binerler. |
RECC | Deprendirmek. Sarsılmak. Gidip gelmek. |
RECCA' | Hörgücü büyük dişi deve. |
RECEB | Azametli, heybetli. Ta'zim etmek. * Cennet'te bir nehir ismi. * Mübarek üç ayların birincisi ve Kamerî aylardan yedincisi. * Erkek ismi. |
RECEBAN | Receb ile Şaban ayları. |
RECEFAN | Şiddetle sarsılma, sallanma. * Şiddetle gürüldeme. Şiddetli ıztırab, büyük acı. |
RECEFE | Zelzele. * Ortalığı sarsacak kışkırtmalar yapmağa ircaf denir. Yalan, yanlış haberlerle umumî efkârı şaşırtıcı neşriyatlara ise Eracif denmektedir. (Bak: Mürcif) |
RECEL | Saçın ne sarkık ve ne de çok kıvırcık olması. * İstedikçe emsin diye davarı yavrusuyla beraber otlağa salmak. |
RECEN | Hapsetmek. |
RECEZ | Vezni altı defa müstef'ilün'den ibaret olan bir nevi şiir veya bahire denir. * Kaside tarzında yazılan manzume. (Bak: Kaside, Ercüze) |
RECF | Şiddetle sarsmak veya sarsılmak. |
RECFE | (C: Recefât) Zelzele, deprem. |
RECİ' | Necis, pislik. Terslemek. |
RECİF | Şiddetli ıztırab. |
RECİL | Çok yürüyen. |
RECİM | (Recm. den) Taşlanmış, taşa tutulmuş. * Lânetlenmiş, mel'un. |
RECİN | Devecilerin ini. |
RECLA' | Katı, sağlam, sert. * Bir ayağı beyaz olan dişi koyun. (Müz: Ercel) |
RECLAN | (C.: Raclâ-Rıccâl) Yayan kimse. |
RECM | Taşlamak, taşa tutmak, taş ile insan öldürmek. * Atılan taş. * Kabre taştan nişan dikmek. * Şeytan üzerine atılan nücum. * Tardetmek, kovmak, sövmek. Terketmek. * Zan ve kıyas etmek. (L.R.) |
RECMETMEK | Taşlamak, taşlamak suretiyle öldürmek. * Mc: Aleyhte konuşmak. |
RECRACE | Asker kalabalığı. * Ses çokluğu. |
RECRECE | Sarsılma, titreme, sallanma. |
RECS | (Recse) şiddetli gök gürültüsü. * şiddetli ses. |
RECSAN | Gök gürlemesi sesi. |
RECÜL | Yetişkin erkek. Bir işin ehli. Er kişi. Adam. |
RECÜLE | Giyiniş ve hareketleriyle kendini erkeklere benzeten kadın. |
RECÜLET | Erlik, erkeklik. |
RECÜLİYET | Erkeklik, erkek olmak. * Cesâretlilik, erişkenlik. |
RED' | Geri verme, reddetme. |
RED'-İ CEYB | Mc: İçinden sıkıntıyı atma. |
REDA' | Önleme, men'etme, yasaklama. |
REDA' | (Redaet) Süt emmek. |
REDAET | Kötülük, fenalık, bayağılık. |
REDAH | (C.: Rudüh) Dolu büyük çanak. * Etli ve şişman kadın. |
REDANE | Tentelerin kenarlarında açılan ufak deliklerin yırtılmaması için o deliklere geçirilen mâdeni halka. |
REDD | Geri döndürmek, kabul etmemek, çevirmek, def etmek. * Bir şeyin karşılığını icra etmek. * Sözü selâset ve talâkatla eda edemeyip harfleri geri çevirerek konuşmağa sebep olan dilin tutukluğuna denir. * Cerhetmek. * Kötü ve fena şey. |
REDD-İ CEVAB | Suâlin cevabını vermek. |
REDD-İ HÂKİM | Taraf tutan hâkimi kabul etmeyip reddetmek. |
REDD-İ KELÂM | Söze itiraz etme, karşılık verme. |
REDD-İ SELÂM | Selâm verenin selâmını almak. |
REDDET | Güzellikler arasında nazara çarpan çirkinlik. * Bir defa reddediş. |
REDDİYE | Bir mes'ele hakkında zıt karşılık. Cevap. Beğenilmeyen bir şeye cevap vermek. |
REDE | Sıra. Bir duvardaki tuğla veya taş sırası. |
REDEN | Hazz denilen kumaş. * Silâhların biribirine dokunmasından çıkan ses. * İplik eğirmek. |
REDİ | (Rediye) Fenâ, kötü, bayağı. |
REDİF | Arkadan gelen, birisinin ardından giden. * Birbiri ardınca zuhur etmek. * Terhis olup ihtiyata geçen asker. * Edb: Beytin sonunda kafiyeden sonra tekrarlanan kelime. |
REDİG | Yere vurulmuş. * Nâdan, ahmak. |
REDİM | Eski, köhne kaftan. |
REDM | (C.: Rüdum) Bir şeyin önüne sed yapma. * Bir şey dâimi olmak ve akmak. * Pencere, kapı ve delik gibi yerleri tıkama. Tamâmen kapama. * Zülkarneyn seddinin ismi. |
REDM-İ AZİM | Zülkarneyn Seddi'nin ismi. |
REDS | Taş atmak. |
REDYAN | Davar yelmek. |
REE | (Bak: Rie) |
REEL | Fr. Gerçek, hakiki, sahici. |
REF' | Kaldırma, yüceltme, yukarı kaldırma. * Lağvetme, hükümsüz bırakma. * Gr: Arapça bir kelimenin sonunu merfu' (ötreli) okumak. |
REF'-İ CİDAL | Kavga ve çekişmeye son verme. |
REF'-İ İMTİYAZ | İmtiyazın, sınıflamanın kalkması. Aynı hakka sahip herkese aynı muâmele yapılması. |
REFAGAT | Bolluk içinde geçinme. |
REFAH(ET) | Bolluk, rahatlık. |
REFAKAT | Arkadaşlık, beraberlik. |
REFD | Atâ etmek, hediye vermek. * Yardım etmek. * Büyük kadeh. |
RE'FE | Esirgemek, korumak. Acımak. Şefkat etmek. |
REFENN | Kuyruğu uzun olan at. |
REFES | (Rüfâs) Kinayesi icab eden şeyi açık söylemek. * Kinâye olarak. * Cimâ, nikâh. * Fuhşiyyât. |
RE'FET | Merhamet, acımak. * Yüce. |
RE'FETLÜ | Eskiden kumandanlara, serdarlara mahsus resmi ünvan. |
RE'FETMEÂB | f. Çok merhametli. |
REFEZ | Bölük bölük olan cemaat. (C: Erfaz) Kap dibinde kalmış azıcık su. |
REFF | Elbise koymak için duvara çıkıntı yapmak veya duvara tahta çakmak. Raf. |
REFH | Yağlanmak. |
REFHAN | (Refâh. dan) Varlık içinde yaşıyan. |
REFİ' | Yüksek, bülend, âli, yüce. |
REFİ'-ÜD DERECÂT | Derece ve itibarı yüksek olan. |
REFİ'-ÜL KADR | Şanı, kadri, değeri yüce olan. |
REFİF | (Ateş) Parlamak. |
REFİG | Bolluk ve rahat içinde geçinen adam. |
REFİH | Rahatlık ve huzur içinde geçinen. Refah ve rahat ile yaşıyan. |
REFİK(A) | Ortak, arkadaş, eş, yardımcı, yoldaş.(Ne mutlu o kocaya ki, kadınının diyanetine bakıp taklid eder, refikasını, hayat-ı ebediyede kaybetmemek için mütedeyyin olur. Bahtiyardır o kadın ki, kocasının diyânetine bakıp, " Ebedi arkadaşımı kaybetmiyeyim" diye takvaya girer. Veyl o erkeğe ki: Saliha kadınını ebedî kaybettirecek olan sefahete girer. L.) |
REFİK-İ A'LÂ | En iyi, en yüksek refik. Cenab-ı Hak (C.C.) |
REFİK-İ RÂH | Yol arkadaşı. |
REFİL | Kaftanını yukarı kaldırıp sallana sallana yürüyen. * Ahmak kimse. * Kuyruğu uzun at. |
REFİŞ | Ağaç kürek. * Dövmek. |
REFİZ | (Rafz. dan) Atılmış, bırakılmış, terkedilmiş. Metruk. |
REFL | Kaftanını uzun diktirip yürürken eteklerini çekip sallamak. |
REFORM | Fr. Düzeltme, tanzim. Asıl şeklini verme. Islah etme. Avrupa'da başlayan dinde reform hareketini, İslâm dinine tatbik etmenin yeri yoktur. Çünkü İslâm dini, bütün zaman ve mekânların insanlarına her cihetle cevap verecek câmiiyette olduğundan ve ilmi esaslara dayanmış olarak asliyetini muhafaza ettiğinden, İslâm dininde reform olamaz. Ancak dinde yeni izah ve isbat şekli vardır. (Bak: Müceddid, Ehl-i bid'a) |
REFREF | Kuşu çok olan çimenlik, kır. * Mânevi bir binek. * Dalları salkım salkım olan ağaç. * Kenar saçağı. * Yeşil elbise. * İnce yumuşak kumaş. * Döşek. * Cennet. |
REFREFE | Kuşun kanatlarını oynatıp açması. |
REFS | Edeb hârici söz söyleme. * Kadınlara lâf atma. |
REFS | Ayakla vurmak. |
REFSE | Tokuşmak. |
REFŞ | Küçük kazma. * Çapa. * Büyük kulaklık. * Kulağı büyük olma. |
REFT | f. Gitmek, yürümek. * "Gitti" mânasında fiildir. |
REFT | Bir şeyi ufalıyarak kırıntı hâline getirme. Bir şeyi ufalama. |
REFTAR | f. Gidiş, salınarak yürüyüş. |
REFTE | f. Gitmiş. |
REFTEN | f. Gitmek. |
REFTE REFTE | f. Git gide, azar azar. |
REFUŞE | f. Lâtife, şaka. * Suç, günah. |
REFV | Sabretmek. * Korkudan emin etmek. * Islah etmek, düzeltmek. |
REFZ | Terketmek. |
REG | f. Damar. |
REG-İ CÂN | Can damarı, şah damarı. |
REGABE | Yumuşak arazi. |
REGAD | Varlık, genişlik. |
REGAİB | (Ragibe. C.) Çok istenilecek şeyler. Hediye, atiyye. Çok rağbet olunan şeyler. Bol bol ihsan etmek. |
REGAİB GECESİ | Receb ayının ilk perşembe gününün akşamı (Cuma gecesi). |
REGAMİ | Çekirge çokluğu. |
REH | f. Yol, kaide, tarz, usul. (Bak: Râh) |
REH-İ NAREFTE | Gidilmemiş yol. |
REHA | f. Kurtuluş, kurtulma. Halâs. * Urfa şehrinin eski ismi. (Bak: Rüha) |
REHA' | Geniş yer. |
REHA' | Geçim bolluğu. * Genişlik, gevşeklik, pörsüklük, yumuşaklık. |
REHABE (RİHÂBE) | Göğüs üzerinde olan yumuşak kemik. |
REHABİN(E) | (Ruhban. C.) Râhibler. Ruhbanlar. |
REHAFE | İncelik. |
REHAFEŞAN | f. Kurtarıcı. |
REHAH | Yumuşak. * Geniş. |
REHAİN | (Rehine. C.) Rehineler. Garanti olarak elde tutulanlar. |
REHAK | Gaşyetmek, sarıp bürünmek. Bir adamın arkasından yaklaşıp çatmak. * Haramlara ve menhiyata dalıp, hep onunla uğraşmak. (E.T.) |
REHAKÂR | (C.: Rehakâran) f. Kurtarıcı. |
REHAMET | Sözün, sesin yavaş, ince ve tatlı olması. |
REHAN (RİHÂN) | Bahadırlık, kahramanlık. * Denemek, tecrübe etmek. * At yarıştırmak, müsabaka. |
REHASET | Tazelik, yumuşaklık, incelik. * Ucuzluk. * Bir işi gevşek tutma. |
REH-AVERDE | f. Yolcunun getirdiği hediye. |
REHAVET | Tembellik, gevşeklik, pörsüklük, ihmalkârlık. |
REHAVÎ | f. Urfa'lı. |
REHAYAB | f. Kurtulan. * Yolcu olan. |
REHAYAFTE | f. Kurtulmuş. |
REHAYÎ | f. Kurtulma, halâs, necat. |
REHB | Korku. Havf. |
REHBANİYYET | Râhiblik. Papazlık. |
REHBELE | Yelmek. |
REHBER | f. Yol gösteren, kılavuz. (Bak: Mürşid)(...Hem Rabb-ül-Âlemîn, meyve-i âlem olan insana âlemi içine alacak bir vüs'at-ı istidat verdiğinden ve bir ubudiyet-i külliyeye müheyya ettiğinden ve hissiyatça kesrete ve dünyaya mübtelâ olduğundan; bir rehber vasıtasiyle yüzlerini kesretten vahdete, fâniden bâkiye çevirmek istemesine mukabil; en âzami bir derecede, en eblâğ bir surette, Kur'an vasıtasiyle en ahsen bir tarzda rehberlik eden ve risaletin vazifesini en ekmel bir tarzda ifa eden yine bilbedahe O Zâttır... S.) |
REHBERÎ | Kılavuzluk, rehberlik. |
REHBET | Fazla korku, yılmak, çekinmek. |
REHBETEN | Korkup çekinerek, çekingenlikle. |
REHC | Toz, gubar. * Fitne. |
REHD | Bastırarak ezme. |
REHDEN | (C.: Rahâdin) Serçeden büyük bir kuş. |
REHEB | Korkmak, yılmak. Çekinmek. * Korku, havf. |
REHEBUT | Çok korkmak. |
REHEC | Toz. |
REHF | Keskinleştirmek, bilemek. |
REH-GÜZER | (Reh-güzâr) : f. Geçilen yol. Yol üstü. Geçit. |
REHHAS | Kârgir bina yapan. |
REHİDE | f. Sıkıntı ve dertten kaçmış olan. |
REHİN | (Rehn-Rehine) Bir şeyin yerine teminat olarak tutulmuş olan şey, rehin edilmiş. * Mevkuf ve mahpus kılmak. |
REHK | Aradan yetişip yaklaşma. * Yürüme. * şaşa kalma, taaccüb etme, hayrette kalma. * Kötü şeylere düşkünlük. |
REHKET | Güçsüzlük, kuvvetsizlik, zayıflık. |
REHL | Sülpük olmak. Kendini salıvermek. * Acı çekmek, muztarib olmak. * Çok uyumaktan yüzü şişip uyuşuk olmak. |
REHLET | şişkinlik, şişme. |
REHMET | Yağmur, rahmet. |
REHN | Sâbit ve dâim olmak. *Devamlı oluş. * Hapsetmek. |
REHNEVERD | f. Yola çıkan. Yolcu. |
REHNÜMA | f. Yol gösteren. Kılavuz. |
REHNÜMUN | Rehberler, yol göstericiler. |
REHNÜMUNÎ | f. Kılavuzluk, rehberlik. |
REHPEYMA | f. Yol ölçen. |
REHPEYMAYÎ | f. Yolculuk. |
REHREHE | Parlamak. |
REHREV | f. Yolcu. Yola giden. |
REHS | Bir şeyi ayakla çiğniyerek ezme. |
REHS | Kârgir bina yapmak. * Bir nesneyi çok sıkmak. |
REHŞ | Asmacık. |
REHT | (C.: Erhüt-Erhât-Erâhit) Cemaat, kalabalık. * Kavim, kabile. * Ondan az olan adamlar. * Göbekle diz arası miktarı deri. (Hayızlı avretler giyerler) |
REHV(E) | (C.: Rahâ) Yüksek mekân, yüksek yer. * Alçak, çukur yer, (içinde su toplanır) * Mahalle içinde, yağmur suyu ve çeşme suyu akan ark. * Üveyik kuşu. * Arası açılmış ve ayrılmış. |
REHVAC | Kebabı iyi pişirmek. |
REHVECE | Sür'atle gitmek. |
REHYAB | f. Yolunu bulabilen, girebilen. |
REHYAT | Acizlik. * Zayıflık, süstlük. * Bir dengi birinden ağır etmek. |
REHZ | Hareket etmek. |
REHZEN | f. Yol kesen, haydut, eşkiya. |
REİM | (C.: Arâm) Beyaz geyik. |
REİS | Baş, başkan. |
REİS-İ ÂLEM | Âlemin reisi. Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) bir ismi. (Bak: Mefhar-ı Kâinat) |
REİS-İ KABİLE | Kabile reisi. |
REİS-İ VÜKELÂ | Vekillerin başı. Başvekil. Başbakan. |
REİS-ÜL KÜTTAB | Eskiden Hâriciye Nâzırı, Dışişleri Bakanı. |
REJİM | Fr. Bir devletin sevk ve idare usulü, yolu. * Tıb: Hastanın tedavisinde tatbik edilen gıdalandırma yolu. Perhiz. |
REKABET | Kıskanmak. * Hıfzetmek. * Gözetmek. * Terakkub üzere olmak, başkalarından ileri geçmeğe çalışmak, benzerleriyle üstünlük yarışına çıkmak. * Kendi işini yürütmeğe çalışmak. |
REKAİK | (Rakik. C.) İnce ve nâzik olan şeyler. |
REKAKET | Kekeleme, dil tutukluğu. * Sözün kusurlu oluşu. Belagattan mahrum olmak. * Zayıf ve ince olmak, yufka olmak. * El ile cismin hacmi ve cüssesini anlamak için yoklamak. * Gevşeklik, zayıflık, dermansızlık. |
REKAM | Birbiri üstüne kat kat yığılmış nesne. |
REKANET | Vakarlılık, ağırbaşlılık. |
REK'AT | (Rik'ât) Huzur-u İlâhîde beli eğip yüzü üzeri kapanmak. * Bir kıyam, bir rüku' ve iki secdeden ibaret olan namazın bir rüknü. |
REK'AT-I SÂNİYE | İkinci rekât. |
REK'AT-I ULÂ | Birinci rekât. |
REK'ATEYN | İki rekât. |
REKB | Atlılar alayı, süvari takımı. * Diz ile vurmak. Dizi vurmak. |
REKD | Kımıldamamak, durgun olmak. |
REKEAT | (Rek'at. C.) Rekâtlar. |
REKEB | (C.: Erkâb) Kasığın kıl bittiği yeri. |
REKİK | Dili tutuk, kusurlu, peltek. * Rey ve idraki zayıf olan. * Gayret ve namusu olmayan. * Zayıf, kuvvetsiz. |
REKİK-ÜL LİSÂN | Dili tutuk. Peltek. Kekeme. |
REKİN | Yüce, yüksek, âli. * Ağırbaşlı, ciddi, vakarlı. |
REKİZ | (Rekz. den) Sağlam. * Gizli, gömülü define. |
REKK | İlzâm etmek, susturmak. * Birbiri üstüne bırakmak. |
REKL | Ayağıyla vurmak. |
REKM | Biriktirme, yığma. |
REKME | Cem'olmuş, toplanmış. * Yön, cânip. * Parça, cüz'. |
REKN | Meyletmek, yönelmek, eğilmek. |
REKS | (Rekkese) Geri döndürmek, çevirmek, tepesi aşağı etmek. |
REKTÖR | Fr. Üniversitenin başkanı. |
REKU' | Sâkin olmak. * Kesilme. |
REKUB | Binek hayvanı, binilecek şey. |
REKUB | Erkeğinin ölümünü bekleyen kadın. * Evlâdı durmayan avret. * Kalabalıktan suya yaklaşamıyan deve. |
REKUD | Uyumuş. |
REKVE | (C.: Rukâ-Rekavât) İbrik. |
REKYE | (C.: Rekâyâ-Rekâ) Örülmemiş kuyu. |
REKZ | Dikme, yere saplayıp sabit kılma. |
REKZ-İ ALEM | Bayrağı bir yere dikme. |
REKZ-İ HİYÂM | Çadır kurma. |
REKZ | Harıl harıl ayak ile tepmek. Hayvana tekme ile vurmak. Kakıvermek. * Kaçmak. Seğirtmek, koşmak. * Hicret. Gaza. |
RE'L | (C.: Riâl-Ri'lân-Er'ul) Deve kuşu yavrusunun erkeği. |
REM | f. Titreme. * Ürkme. * Sürü. |
REMA | Bir yerde ikamet eylemek. * Ziyade olmak. * Riba, faiz. * Bir haberi zan ile anlayıp idrak etmek. |
REMAD | Kül. (Bak: Ramad) |
REMADET | İnsan veya hayvan kırımı. |
REMAK | Bedende ruhun bakiyyesi. * Koyun sürüsü. |
REMAN | (Remen) f. Sürü. * Ürken, ürkücü. |
REMAS | Göz pınarında toplanan çapak. |
REMAZ | Güneşin harâretinin çoğalması. |
REMAZE | Oturak yeri. * Zina eden kadın. |
REMD | Helâk olmak. * Gözün çapaklanması. Göz hastalığı. |
REME | Ürkek, ürken. * İyi nesne. |
REMED | Gözün ağrıması, göz kapağı iltihabı. |
REMEKE | (C.: Rimâk-Ramek-Ramekât-Ermâk) Kısrak. |
REMEL | (C.: Ermâl) Yelmek. * Yağmurun az yağması. * Vahşi sığırın ayağında olan hatlar. |
REMENDE | f. Ürkek, ürkücü. |
REMES | (C.: Ermâs) Denizde üzerine binilen sal. * Kalan süt artığı. |
REMG | Bâtıl etmek. * Baş yarmak. |
REMGERDE | f. Titremiş. * Ürkek, ürkmüş. |
REMH | Süngü ile vurmak. * Tekme vurmak. |
REMİ | (C.: Ermiye) Yağmuru iri olan ve yere şiddetle inen bulut. |
REMİDE | f. Ürkmüş, korkmuş, çekingen. |
REMİM | f. Kemiğin çürümesi. Çürük. |
REMİYYE | Bir nesne ile atılmış olan av. |
REMK | Durmak, ikâmet. * Boz renk. |
REML | (Remil) Kum falı, bir takım nokta ve çizgilerle fala bakmak oyunu. * Filistin'de bir kasaba. |
REMLA' | Ayakları siyah, diğer tarafları beyaz olan dişi koyun. |
REMLÎ | (Şihâbüddin Remlî) (Mi: 1371-1440) Filistin'in Reml kasabasında doğmuş, Şeyhülislâm'dır. Mecmuat-ul Ahzab'da namı Kutb-ül Ârifîn diye geçer. Kimya-yı Saadet namında salâvatları ile meşhurdur. Fıkh ve tevhide, tasavvufa dair manzumeleri vardır. " İmam-ı Remlî" diye anılır. |
REMM | Islah etmek, düzeltmek. * Yemek, ekletmek. |
REMMA' | Beyaz tenli kadın. |
REMMAA | Oturak yeri. * Çocukların başındaki oynak yer. |
REMMAH | Mızrakçı, süngücü. |
REMMAZ | (Remz. den) İşaretlerle konuşan. |
REMRAM | Bir ağaç cinsi. * Yazın biten bir ot. |
REMS | (C.: Rumus) Mezar, kabir. |
REMS | Sürtme odunu. * El ile meshetmek. * Islah etmek, düzeltmek. |
REMY | Atma. Tüfek atma. |
REMZ | İşaret. İşaretle anlatmak. * Güç anlaşılır. * Gizli ve kapalı söyleme. |
REMZA' | Güneşin tesiriyle kızmış taş. |
REMZEN | İşaretle. Remz olarak. |
REMZÎ | İşarete ait, işaretle alâkalı. |
REMZŞİNAS | f. Bir maksad anlatan şekil, resim vb. * Gizli ve kapalı olarak anlatılan şeyleri ve işaretleri bilen. |
RENA | Nazar olunan, bakılan. |
RENAK | Mastar. * Suyun bulanık olması. * Kederli olmak, mükedder olmak. |
RENANET | İnleme. |
RENC | f. Sıkıntı, zahmet, eziyet. * Ağrı, sızı. * Öfke, gazab, hışım. |
RENC-BER | f. (Renc; sıkıntı, zahmet. Ber; çeken) Tarla ve bahçede yahut başka işlerde kazmak veya taş, toprak taşımak gibi işlerde çalıştırılan gündelikçi. Amele, ırgat. * Çiftçi. |
RENCİDE | f. İncinmiş, kırılmış. |
RENCİDEGÎ | f. İncinip hatırı kırılmış olma. * Dertlilik, kederlilik. |
RENCİDEHÂTIR | f. Gücenmiş, hatırı kırılmış. |
RENCİŞ | f. Sızlanış, inciniş, eziyet ve sıkıntı veriş. Keder. |
RENCUR | f. İncinmiş. Sıkıntılı, rahatsız, dertli, hasta. |
RENCURÎ | f. Dertlilik, rahatsızlık, hastalık. İncinmiş olma. |
REND | Mersin ve defne ağaçları. |
RENDE | f. Tahtaların yüzlerini pürüzlerden kurtarıp dümdüz etmek için marangozların kullandıkları âlet. * Mutfakta peynir, soğan, havuç gibi şeyleri ufalamak için kullanılan tenekeden veya ona benzer maddelerden yapılan âlet. |
RENDELEMEK | Pürüzlerini gidermek. Rende ile düzlemek, pürüzlü yerlerini kazımak. Rende ile ufalamak. |
RENDİDE | f. Rendelenmiş, ufalanmış. |
RENEM | Avaz, ses, savt. * Ayrılmak. |
RENEVNA | Dâim sâkin olmak, devamlı durmak. |
RENF | (Davar) zayıflığından kulaklarını sarkıtmak. |
RENG | f. Renk, levn. * Suret, şekil. * Oyun, hile, dalavere. |
RENG-AMİZ | f. Renk renk, çeşitli renkli. |
RENGÂRENG | f. Renkli, çeşit çeşit. |
RENG-AVER | f. Dalavereci, hilekâr. |
RENGİN | f. Renkli, boyalı. Parlak. Hoş. Süslü. Mülevven. Lâtif. |
RENG Ü BU | Renk ve koku. |
RENİM | Türkü söylemek. |
RENİN | Bağırma, haykırma. * İnleme, inilti. |
RENK | Bulanık su. |
RENNA' | Devamlı kadınlara bakan kimse. |
RENNAN | Çok ses çıkaran, inleyip duran. Çınlıyan. |
RENNE (RİNNE) | Avaz, ses, savt. |
RENV | Bakma hususunda mübâlağa etmek. |
RE'REE | Gözü tez tez döndürmek. * Koyun çağırmak. |
RES | f. (Residen: Erişmek mastarının emir köküdür.) "Ulaşan, erişen, yetişen" mânasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. |
RE'S | Baş, kafa. * Tepe. Uç. * Başlangıç. * Reis. |
RE'S-ÜL MAL | Ana para, sermaye, kapital. * İnsanın ömrü. Hayat. |
RESA | f. Yetişen, erişen. Yetiştiren. |
RESA' | Tatlı sütü ekşi yoğurtla karıştırmak. (O yapılan yemeğe "resise" derler.) |
RESA' | Şiddetli hırs. |
RE'SA | Başı ve yüzü siyah olan koyun. |
RESAE | Ölünün üzerine ağlayıp, onun iyiliklerini saymak. |
RESAG | Devenin ayaklarında olan gevşeklik. |
RESAİL | (Risale. C.) Risaleler, bir mevzuda yazılan mektuplar veya küçük kitaplar. * Dergiler, mecmualar. |
RESAİL-ÜN NUR | Nur Risaleleri. (Bak: Risale-i Nur) |
RESALET | Saçı salıverme. * Deveyi eşkin yürütme. (Bak: Risalet) |
RESAN | f. (Residen mastarından) "Yetişenler, ulaşanlar, getirenler" mânalarına gelerek birleşik kelimeler yapılır. |
RESAN | Ulaştırı yağan yağmur. |
RESANE | f. Teessüf. * Hasret. |
RESANEHÂR | f. Hasret çekici. |
RESANENDE | f. Ulaştırıcı, getirici. |
RESANET | (Bak: Rasanet) |
RESAS | (Bak: Rasas) |
RESASET | Eskilik, köhnelik. Yıpranmış olma. |
RESATİK | (Rustâk. C.) Köyler, çiftlikler. |
RESD | Eşyaları birbiri üstüne yığmak. |
RESED | f. Lâyık, şâyan, şâyeste. |
RESED | Ev eşyası. |
RESEL | (C.: Ersâl) Deve ve koyun sürüsü. Topluluk, cemaat. |
RESEM | Atın üst dudağında olan beyazlık. |
RE'SEN | Kendi başına, bizzat. * Kimseye danışmadan. Müstakil olarak. * Doğrudan doğruya. |
RESEN | (C.: Ersân) Atı veya davarı ip ile bağlamak. * İp, halat, urgan. |
RESENBAZ | f. İple oynayan. İp cambazı. |
RESENBEND | f. Halat atmış, halatla bağlı. |
RESF (RESFÂN) | Ayağı köstekli gibi yürümek. |
RESH | Bir şeyin, yerin sabit olması. |
RESH | Âcizlik, zayıflık. * Uyluk etleri az olmak. |
RESİBE | (C.: Rasibât) Dizlerde ve mafsallarda olan hastalık. |
RESİDE | f. Erişmiş, ulaşmış, yetişmiş. |
RESİDE-İ HİTÂM | Sona ermiş, hitâm bulmuş, bitmiş. |
RESİF | Su yüzüne kadar gelen sıralanmış kayalar. |
RESİL | (C.: Rüsül - Rüselâ) Elçi. |
RESİM | Bir çeşit deve yürüyüşü. |
RESİS | Yaralı, mecruh. * Köhne, eski. Eskimiş, yıpranmış. |
RESİS | Sâbit, devamlı. * Bakıyye, artık. * Akıllı, zeki kimse. * Sahih olmayan haber. * Aşk-ı muhabbetin ibtidası. * Hastalık başlangıcı. |
RESİYY | Hayır veya şerde musırrâne direnen. * Çatıyı ayakta tutan direk. |
RESL | Kıvırcık olmayan saç. |
RESM | (Resim) Yazma, çizme, desen. * Eser, iz, nişan, alâmet. * Suret. * Tertib. Tarz, üslub. * Fotoğraf resmi. * Âdet, usul, tavır, davranış. * Alay, merâsim. * Man: Bir şeyi başkalarından ayırdeden tarif. |
RESM-İ GEÇİT | Askerî bir kıt'anın yahut bir mektebin talebelerinin gösteri mahiyetinde geçişi. Geçit resmi. |
RESM-İ GÜMRÜK | Gümrük vergisi. |
RESM-İ KADİM | Eski usûl. |
RESM-İ KÜŞAD | Yeni yapılan mekteb, fabrika, kışla, hükümet konağı, demiryolu vs. gibi şeylerin umuma açılışı yerinde kullanılan bir tâbirdir. Yeni tabirde " Açılış töreni" demektir. |
RESMEN | Devlet namına, resmî olarak, devlet tarafından. * Kat'i olarak anlaşıldığına göre. * İsteye isteye. Bile bile. * Görünüşte, âdet yerini bulsun diye. Nezaket icabı olarak. |
RESMÎ | Devlet adına veya devlet tarafından. * Ciddi. Çok sert. * Resme, yazıya, çizgiye ait. Resme dair. |
RESMİYÂT | Resmî olan işler. |
RESMİYET | Resmîlik. Resmî olmaklık. |
RESS | Taşla yapılmış, taşla örülmüş kuyu. * Semud taifesinden kalmış bir kuyunun adı. * Maden. * Dere. * İnsanlar arasında ıslah ve ifsad etmek. |
RESSE | (C.: Rises-Risâs) Eski ve çürümüş, köhne. * Ev eşyasından eskiyip atılanı. |
RESSAM | Resim yapan, resim çizen. |
RESSE | Avcıların gizleneceği yer. * Hastalığın başkasına bulaşması. |
RESTE | (C.: Restegân) f. Kurtulmuş. |
RESTEGÂN | (Reste. C.) f. Kurtulmuş olanlar.Restgâr : f. Kurtulan. |
RESTGÂRÎ | f. Kurtulma, necat. |
RESTORASYON | Fr. Tarihî eserlerin aslına uygun tarzda tamiri. |
RESÜL | Peygamber. Yeni bir kitap ve yeni bir şeriat ile bir ümmete veya bütün beşeriyete Allah tarafından Peygamber olarak gönderilmiş olan zât. Mürsel de denir. Yeni bir kitap ve şeriatla gelmeyip kendinden evvelki Resülün getirdiği kitap ve şeriatı devam ettirirse, ona Nebi denir. * Haberci. * Huk: Tasarrufta hakkı olmaksızın, birisinin sözünü olduğu gibi bir başkasına bildiren kimse. * Elçi. |
RESÜL-İ EKREM (A.S.M.) | (Bak: Muhammed (A.S.M.) |
RESÜL-ÜL MELÂHİM | Resül-i Ekrem'in (A.S.M.) bir ismidir. Cenk ve muharebe ile de vazifeli olduğundan ümmeti ve kendisi din için, dinin ihyası uğrunda büyük muharebelere mükellef olduğundan bu isim ile de yâd edilmiştir. |
RESÜL-ÜR RAHAT | Resül-i Ekrem'in (A.S.M.) bir ismidir. Kendisine tâbi olup onun getirdiği hakikatları tasdik ve iman ile insanlar büyük nimetlere ve rahatlara mazhar olduklarından kendisine bu isim verilmiştir. Ve kendisi buyurmuştur ki: "Ben dinin doğruluğu ve kolaylığı için peygamber gönderildim." ... İnsanlara en büyük selâmeti ve rahatı bahş eden Resül-i Ekrem'in (A.S.M.) getirdiği İlâhî hakikatlar, beşeriyeti Cemalullâh'a ulaştırır ve en büyük rahata kavuşturur. (D.H.) |
RESÜL-ÜR RAHMET | Peygamberimize (A.S.M.) verilen bir isim. Çünkü bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Rahmeten lil-âlemîn'dir. |
RE'S-ÜL MAL | Ana para, sermâye, kapital. * İnsan ömrü, hayat. |
RESÜLULLAH | Allah'ın (C.C.) gönderdiği Peygamber. Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) bir ismi. |
RESVE | (C.: Rasa) Kadınların kollarına boncuktan veya inciden yaptıkları kolbağı. |
RESY | Sâbit olmak, devamlı olmak. |
RESYE | Romatizma. |
REŞA' | Yürüyebilen geyik yavrusu. |
REŞAD | Hak yolda yürümek. Doğru yolda olmak. Doğru yolu bulup ondan sapmamak. * Aklın kuvvetli olması. |
REŞAD-PENAH | Reşada sebep olan. Kurtuluşa sebep. |
REŞAHAT | (Reşehât) (Reşha. C.) Reşhalar. Sızıntılar, serpintiler. |
REŞAHAT-İ İHTİYAR | İstekle yapılma alâmetleri. İhtiyar sızıntısı, yâni bir irade ve tercih ile yapıldığını gösteren alâmetler. |
REŞAHAT-İ KALEM | Kalem sızıntısı, kalemden dökülen fikirler, yazılar. |
REŞAK | Helâk etmek. * Atmak. |
REŞAKAT | Bel inceliği. * Davranma ve kımıldanıştaki incelik ve hoşluk. |
REŞAŞ | (Reşâşe) Serpinti ve toz gibi ince yağmur. |
REŞAŞAT | Su sızıntıları, serpintiler. |
REŞAŞET | Su serpintisi. * Emmek, emerek içmek. |
REŞAT | (Bak: Reşad) |
REŞED | Hayır. Rahmet. Hidayet. |
REŞEHAT | (Reşha. C.) Reşhalar, damlalar, sızıntılar. |
REŞEM | İlk evvel çıkan ot. |
REŞEN | Tar: Yeniçeri maaşlarının üçüncü üç aylığı. |
REŞF | Suyu dudakları ile emmek, emerek içmek. |
REŞH | Sızma, terleme, sızıntı. |
REŞHA | Damla, katre. Sızıntı, ter, rutubet, yaşlık. |
REŞHAPÂŞ | f. Damla saçan. |
REŞHARİZ | f. Damla döken. |
REŞHAYÂB | f. Sızıntı bulmuş. |
REŞİD(E) | Doğru yolda giden, hak yolunda olan. * Akıllı, iyi davranan. Ergin, olgun. * Büluğ çağına girmiş kimse. * Doğru yola sevkeden, hayra delâlet eden. * Fık: Malını muhafaza hususunda aklı eren, istediği gibi meşru yolda sarfedebilen kimse. |
REŞİDİYYE | Reşid olanla ilgili. * Şeker ve nişasta ile yapılan bir çeşit tatlı. |
REŞİH | Ter. |
REŞİK | Boyu, endamı lâtif ve güzel olan. |
REŞK | Kıskanma. Kıskanmayı uyandıran. Kıskanılmış. Hased ve gıpta veren. |
REŞK-İ ÂLEM | Herkesi kıskandıracak kadar üstün durumda olan. |
REŞK-ÂVER | f. Hasede düşüren, kıskanmayı uyandıran. |
REŞK-ENDÂZ | f. İmrendirici, gıpta ettirici. Kıskandırıcı. |
REŞKİN | f. Kıskanç. Kıskanan. Hased eden. Hâsid. |
REŞK-SAZ | f. Gıpta ettiren, imrendiren. |
REŞN (RÜŞÜN) | Köpeğin, başını kaba sokması. |
REŞRAŞ | Kavak ağacı. * Su veya yağ damlayan kebap. * Su saçmak. |
REŞREŞ | Yumuşak döş kemiği. |
REŞŞ | Serpmek, püskürtmek. * Serpinti, serpintili yağmur, çisilti. |
REŞV | Rüşvet almak. |
RET' | (Rita' - Rütu') Yemek, içmek. Bolluk içinde dilediğini yiyip içmek. * Oynamak. |
RETAİM | (Retime. C.) Bir şeyi hatırlayabilmek için parmağa bağlanan iplikler. |
RETC | Kapıyı sürgülemek. Kapının kilitlenmesi. |
RETEB | Zahmet. Şiddet. * Şehadet parmağı ile orta parmak arası. |
RETEC | (Ritâc) Büyük kapı. |
RETED | Defne ağacının yaprağı. |
RETEH | Bündük-i Hindî denilen yuvarlak taş. |
RETEL | Muntazam, hoş. Gönül çeken. |
RETEME | (C.: Ratem) Bir ağaç cinsi. |
RETİME | (C.: Retaim) Bir şeyi hatırlayabilmek için parmağa bağlanan iplik. |
RETK | Yırtığı onarmak, yarığı düzeltmek, bitiştirmek. |
RETK Ü FETK | Noksanları düzelterek idare etme. * Ayırmak ve bitiştirmek. * İyi idare etme. |
RETK (RETKÂN) | Adımların birbirine yakın olması. * Deve kuşunun sür'atle gitmesi. |
RETL | (Diş) seyrek olmak. * Bir şeyi okurken her kelimenin arasını ayırıp açıklamak. |
RETM | Kırmak. |
RETN | Karıştırmak. |
RETT | şerif, seyyid. |
RETV | Kuyudan kova çekmek. |
RETVE | Adım. Hatve. |
REUM | Yavrusunu seven deve. * Yanından geçen kimsenin elbisesini yalayan koyun. |
REV | f. (Reften mastarının emir kökü) "Giden, yürüyen" mânasında olup birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Piş-rev $ : Önde giden. |
REV' | Korku, halecan. Ürkmek. * Nefsanî hareket. |
REVA | f. Lâyık, uygun. Meydana gelmek. * Gidici. |
REV'A | Korkak kadın. * Kendisini görenleri şaşırtacak derecede güzel olan kadın veya kız. (Müz: Ervâ)REVA' : Tatlı. |
REVABIT | (Rabıta. C.) Râbıtalar, bağlılıklar. Münasebetler. * Düzenler, sıralar, tertibler. |
REVAC | Sürüm. Kıymet, değer, geçerlik, makbuliyet. |
REVACDÂR | f. Sürümlü ve revâcda olan mal. |
REVADAŞTE | f. Uygun bulmuş. |
REVAH | Öğleden akşama kadar olan vakit. * Bir şeyin tahsilinden dolayı gelen sürur ve şâdlık, neş'e. |
REVAHİ | (Râhiye. C.) Bal arıları. |
REVAHİL | (Râhile. C.) Yük hayvanları. |
REVAİD | Göçebe topluluk. |
REVAİH | (Bak: Revâyih) |
REVAK | (Rivak) Ev önündeki saçak. * Kemer. Kubbe. Çardak. Önü açık, üstü örtülü yer. |
REVAK-ÜL AYN | Kaş. |
REVAK-I UHREVİYE | Âhirete açılan yer, mezar. * Cennet bahçesi. Âhiretin mukaddemesi. |
REVAKİD | (Râkid. C.) Durgun olanlar. |
REVALVER | (Bak: Rovelver) |
REVAN | f. Giden, akıcı. * Derhal. * Ruh, can. Nefs-i nâtıka. * Edb: Su gibi akıp giden güzel söz. |
REVAN-I TABİAT | Âlemin canlılığı, akıcılığı, hareketli oluşu. |
REVAN-BAHŞ(A) | f. Canlandırıcı, can bağışlayıcı. |
REVANE | f. Yürüyen, giden. |
REVANİ | f. Değerli, rağbetli revaçlı. * Tepside pişirilen irmik veya undan bir tatlı çeşidi. |
REVANİ-FÜRUŞ | f. Revanici. Revani satan. |
REVASİ | (Râsiye. C.) Büyük dağlar. |
REVASİB | (Rüsub. C.) Tortular. |
REVASİB-İ REMLİYE | Kum tortuları. |
REVASİM | Akarsu. |
REVASİR | (Reysar. C.) Reçeller. |
REVATİB | Vazifeler, maaşlar. * Farz namazından önce kılınan müekked sünnetler. |
REVAYİH | (Revâih) Râyihalar, güzel kokular. (Aslı: Revâih) |
REVAZİN | (Revzen. C.) f. Pencereler. |
REVB (RUB) | Sütün yoğurt olması. |
REVBAN | (C.: Rübâ) Sütün yoğurt olması. * Sarhoşluk şiddetinden birbirine karışmış olan insanlar. |
REVC | (Revac) Geçmek. * Rüzgârın karışık esmesiyle ne taraftan geldiği belli olmaması. |
REVENDE | f. Giden, gidici. * Çok yürüyen. |
REVENDEGÂN | (Revende. C.) f. Yürüyenler, gidenler. |
REVG | Talep etmek, istemek. * Yönelmek, eğilmek, meyletmek. |
REVGAN | f. Yağ. * Hafif hafif esen rüzgârın verdiği serinlik, rahatlık. * Üstü yağ gibi kayan parlak nesne. * Parlak deri. |
REVGAN-I ZEYT | Zeytinyağı. |
REVGANDÂN | f. Yağ kandili. |
REVGANİ | f. Revani tatlısı. |
REVH(A) | İç açıklığı. Rahat. * Rahmet. * Hafif esen rüzgârın verdiği tatlılık, canlılık. (Bak: Ravh) |
REVHANÎ | İyi ve pâk olan, ferahlık veren yer. |
REVHANİYET | Gönül açıcılık, güzel görünüşlülük. |
REVHAT | Öğlen vaktinden akşama kadar gitmek. |
REVHULLAH | (Bak: Ravhullah) |
REVH U REYHAN | Rahat ve rızık, bolluk ve hoşluk. |
REVİR | Alm. Okul, kışla gibi yerlerde ufak hastalıkları olanların yatırıldıkları hasta odası, ilk bakım yeri. * Bölge, mıntıka. |
REVİŞ | f. Gidiş, hal, tavır. * Tutum, yol. |
REVİY | Edb: Kafiye olan kelimenin son harfi. Şiirde kafiye harfi. |
REVİYYET | (C.: Reviyyât) Bir işin her cihetini iyice düşünme. |
REVK | (C.: Ervâk) Perde, hicâb. * Boynuz. * Ev önü. * Saf, hâlis, katıksız. |
REVK-UŞ ŞEBAB | Gençlik başlangıcı. |
REVM | Maksad. Taleb, istek. * Tevcidde: Sükûndan ayırd edilmeyecek derecede olan belirsiz hareke. |
REVNAK | f. Zinet. Parlaklık. Göz alıcılık, güzellik. Safa, taravet. |
REVNAK-I BAHAR | Baharın güzellik ve tazeliği. |
REVNAK-I CEMAL | Yüzün güzellik ve parlaklığı. |
REVNAK-BAHŞ | f. Güzellik, tazelik ve parlaklık veren. |
REVNAK-DÂR | f. Parlak, lâtif, güzel, hoş. |
REVNAK-EFZA | f. Bir şeyin parlaklığını artıran. Güzelleştiren. |
REVNAK-NÜMA | f. Tâzelik, güzellik ve parlaklık gösteren. |
REVNÜMA | (Ru-nüma) f. Zuhur eden, kendini gösteren. * Yüz görümlüğü. |
REVS | Sabit olmak. |
REVSE | Pislik. * Fışkı, tezek. |
REVV | Çift, karı-koca, zevc. |
REVY | (Davar) Suya kanmak. |
REVZ | Sınamak, denemek, tecrübe. |
REVZAT | (C.: Ravz-Ravzât-Riyaz-Rizât) Çayırlı, çimenli ve sulu yer. * Bostan. |
REVZEKE | (C.: Revâzik) Küçük kuzu ve oğlak. |
REVZEN | (C.: Revâzin) Pencere. |
REVZEN-İ MAHLU | İndirilmiş pencere. |
REVZENE | (C.: Revâzin) Pencere. |
RE'Y | Görüş, görmek, rey. Hüküm ve itikad. Kıyas etmek. Bir iş hakkında söylenen söz, fikir. |
RE'Y-İ ÂM | Umumun re'yi, ekseriyetin fikri. Umumun görüşü. |
RE'Y-İ SÂLİM | Doğru fikir ve düşünce. |
RE'Y-ÜL AYN | Kendi gözüyle görerek. |
REY' | Arpa, buğday, tahıl. * Rücu', geri dönme, avdet. * Ziyade, çok. |
REYAH | (Râh. C.) şaraplar. * Gökçek kokulu küçük bir kuyu. |
REYB | (Bak: Rayb) |
REYC | Akça, para, pul. * Örtülmüş ve kilitlenmiş olan büyük kuyu. |
REYDE | (C.: Ruyud) Dağın sivri ve yumru tarafı. * Yavaş ve yumuşak esen rüzgâr. |
REYEAN | Artma, çoğalma, ziyâdeleşme, bereketlenme. * Her şeyin evveli, tazelik zamanı. |
REYEAN-I ŞEBAB | Gençlik çağı. |
REYHAN | Hoş güzel koku. * Rızık ve maişet, rahmet. * Ekin yaprağı. * Fesleğen denilen kokulu bir ot. |
REYHANÎ | Fesleğen gibi ince nakışlı. * Divanî hat da denilen bir yazı tarzı. |
REYHEKAN | Za'feran. |
REYK | Her nesnenin evveli ve efdali, iyisi. |
REYM | Alçak yer. * Kabir. * Derece. * Deveyi boğazlayıp taksim ettikten sonra kalan kemik. * Ziyâde çok, fazla. |
REYN | Leke, kir, pas. * Gönül karası, kalb katılığı, günahın artması. * Uyku, mestlik galebe etmek. * Çıkması mümkün olmayan şey. |
REYS | Eğlenmek, eğlendirmek. |
REYS | (Reysân) Sallanmak. * Gururlanmak, tekebbürlenmek. |
REYŞ | Ok yeleklemek. |
REYTA | (C.: Riyat-Riyâtâ) Car denilen örtü. |
REYYA | Güzel koku. |
REYYAN | (C.: Rivâ) Suya kanmış, sudan doymuş. * Sarhoş. |
REYYE | Çokluk, fazlalık, kesret. |
REZ | f. Bağ kütüğü, asma. |
REZA' | (Bak: Reda') |
REZAAT | Süt emme. |
REZAG | Sıvı balçık. * İnce çamur. |
REZAHAT | Yorulmak. * Hali yaramaz, vaziyeti kötü olmak. |
REZAİL | (Rezile. C.) Utanılacak çok fena işler, alçakça hareketler. |
REZALET | Utanç verici şey. Utanılacak hal. * Alçaklık, rezillik. * Maskaralık. * Arsızlık. |
REZAN | Ağır, ciddi, vakarlı, ağırbaşlı ve temkinli kimse. |
REZANET | Ağırbaşlılık, vakarlılık, temkinlilik, ciddilik. |
REZAYA | (Rezie. C.) Musibetler, belâlar. |
REZAYİL | (Rezile. C.) Çörçöp. * Faydasız ve asılsız nesne. |
REZAZ | Zayıf yağan yağmur. |
REZBAN | f. Bağ bekçisi, bağcı. |
REZEME | (C.: Ruzum) Devenin ağzını açmadan boğazından çıkan ses. |
REZEN | (C.: Revâzin) İçeri çukurca olup su toplanabilen yüksek ve sağlam yer. |
REZİE | (C.: Rezâyâ) Musibet, felâket, belâ. |
REZİL | Alçak, adi, utanmaz, hayâsız, soysuz. |
REZİLE | (C.: Rezâil) Fenâ ve kötü huy. |
REZİL Ü RÜSVA | Kusur ve ayıpları meydana çıkarılmış, kepâze olmuş olan. |
REZİM | Arslan kükremesi. |
REZİN | Vakarlı, temkinli, ağır başlı, sağlam. |
REZİZ | Elbise boyamada kullanılan bir ot cinsi. |
REZM | Deve avazı. * Gök gürlemesi. * Cem'etmek, toplamak. |
REZM | Akmak, seyelân. |
REZM | f. Cenk, muharebe, çarpışma, savaş. |
REZMGÂH | f. Savaş meydanı, muhârebe sahası. |
REZMÎ | f. Savaşla ilgili. |
REZMYUZ | f. Savaşçı, kavgacı, muhârib. |
REZN | Bir şeyi kaldırıp ağır mı hafif mi diye görmek. |
REZN | Koparmak. |
REZZ | Bir şeyi yere batırmak. * Çekirgenin, kuyruğunu yere batırıp yumurtasını dökmesi. |
REZZAK | Bütün mahlukatın rızkını veren ve ihtiyaçları karşılayan. (Allah) |
REZZAKANE | f. Rızık verene, rezzaka yakışır surette. |
REZZAKİYET | Her mahluka münasib rızkını verici olmak. |
REZZAZ | Pirinç satan. Pirinç satıcı. |
REZZE | İçine kilit sokulan kapı razzesi. |
RI | Kur'an alfabesinin onuncu harfi olup, ebcedî değeri 200'dür. |
RIAS | Tâç. |
RIBH | (Bak: Ribh) |
RIBKA | (C.: Ribak) Davar bağlamada kullanılan ip. |
RID' | Yardımcı, muavin. * Gözleyici. |
RIDA' | (Bak: Red'a) |
RIDDİDÎ | Reddetmek. |
RIDDİS | (Mübalağa ile) Taş atan. |
RI'DE | Titremek, hareket etmek. |
RIDFE | (C.: Ruzuf) Diş aşığı kemiği. |
RIDVAN | Memnunluk, razılık, hoşnudluk. * Cennet'in kapıcısı olan büyük melek. |
RIDVANULLAHİ ALEYH | "Allah ondan razı olsun" meâlinde dua. |
RIFK | Yumuşaklık, yavaşlık, tatlılık, nezaket. (Zıddı: unf) |
RIFKÎ | (Rıfkıye) Yumuşaklıkla, tatlılıkla ilgili. |
RIHAL | Büyük halı. |
RIHLET | (Bak: Rihlet) |
RIHTIM | f. Gemilerin yanaşmalarına müsait şekle getirilmiş kıyı. |
RIHV (RAHV) | Yumuşak. |
RIHVET | Gevşek ve sölpük olma. Rahavet. |
RIK'A | Kur'an-ı Kerim'in harfleri ile bir yazı çeşidi. |
RIKA | Üzerine yazı yazılan deri veya kağıt parçaları. * Kısa mektublar. * Yamalar. * İstidalar. Müzekkereler. Dilekçeler. |
RIKA | Darbolunmuş dirhem. |
RIKAK | Yer yarığı. |
RIKK | (C.: Erkâ) Kul, abd. * Kulluk, esirlik, kölelik, ubudiyet. * Yufka nesne. |
RIKKIYYET | Kölelik, kulluk. |
RIŞK | Atılan ok. |
RITANE | Arap lisanından başka dille konuşmak. |
RITL | (Bak: Ratl) |
RI'VE | Depretmek. |
RIYY | Suya kanmak. * Beni Amir vilâyetinde bir dağın adı. |
RIZA | Memnunluk, hoşluk, razı olmak. * İstek, arzu. Kendi isteği. |
RIZA-YI BÂRİ | Allah'ın rızası. |
RIZA-YI İLÂHÎ | Allah'ın kulundan memnun olması. Her hangi bir hareketinde mü'minin en yüksek derecesi.(Rıza-yı İlâhî ve iltifat-ı Rahmanî ve kabul-ü Rabbanî öyle bir makamdır ki; insanların teveccühü ve istihsanı, ona nisbeten bir zerre hükmündedir. Eğer teveccüh-ü rahmet varsa yeter. İnsanların teveccühü, o teveccüh-ü rahmetin in'ikası ve gölgesi olmak cihetiyle makbuldür. Yoksa arzu edilecek bir şey değildir. Çünkü kabir kapısında söner, beş para etmez. M.) |
RIZA-YI TARAFEYN | İki tarafın isteği. |
RIZA-CU | f. Allah'ın rızasını arayan. Razı etmeyi gaye edinen. |
RIZA-DÂDE | f. Razı olmuş, kabul etmiş. |
RIZAEN | Razı olarak. |
RIZAEN-LİLLÂH | Allah rızası için. |
RIZAM | Büyük kaya parçası. |
RIZK | Yiyip içecek şey. Maddi mânevi ihtiyaca lâzım nimet. Allah'ın herkese lütuf ve kısmet ettiği ve bekaya sebeb olan nimet.(Rızk-ı helâl, iktidar ile alınmadığına, belki iftikara binaen verildiğine delil-i kat'i; iktidarsız yavruların hüsn-ü maişeti ve muktedir canavarların dik-ı mâişeti; hem, zekâvetsiz balıkların semizliği ve zekâvetli, hileli tilki ve maymunun derd-i maişetle vücutça zaifliğidir. Demek rızık, iktidar ve ihtiyar ile mâkusen mütenasiptir. Ne derece iktidar ve ihtiyarına güvense, o derece derd-i maişete mübtelâ olur. S.)(Rızk ise; hayattan sonra ni'metlerin en büyük bir hazinesi ve şükür ve hamdin en zengin bir menbaı ve ubudiyet ve dua ve ricaların en cem'iyetli bir mâdeni olmasından, suret-i zâhirede müphem ve tesadüfe bağlı gibi gösterilmiş. Tâ her vakit Rezzak-ı Kerim'in dergâhına iltica ve rica ve yalvarmak ve hamd ve şükür şefaatiyle rızk istemek kapısı kapanmasın. Yoksa muayyen olsa idi, mâhiyeti bütün bütün değişecekti. Şâkirane, minnetdarane ricalar, dualar, belki mütezellilâne ubudiyet kapıları kapanırdı. Ş.)( $ sarahatiyle; ummadığı tarzda yaşayacak kadar rızkını bulacak. Çünki şu âyet taahhüd ediyor. Evet, rızk ikidir:Biri hakiki rızktır ki, onunla yaşıyacak. Bu âyetin hükmü ile o rızk, taahhüd-ü Rabbanî altındadır. Beşerin su-i ihtiyarı karışmazsa, o zarurî rızkı her halde bulabilir. Ne dinini, ne namusunu, ne izzetini feda etmeğe mecbur olmaz.İkincisi: Rızk-ı mecazîdir ki, su-i istimâlât ile hâcât-ı gayr-ı zaruriye hâcât-ı zaruriye hükmüne geçip, görenek belâsiyle tiryaki olup, terkedemiyor. İşte bu rızk, taahhüd-ü Rabbanî altında olmadığı için, bu rızkı tahsil etmek, hususan bu zamanda çok pahalıdır. R.N.) |
RIZVAN | (Bak: Rıdvan) |
RİA | (Râî. C.) Çobanlar. |
RİA | Yüksek yer. |
RİAT | (Rie. C.) Akciğerler. |
RİAYET | İyi karşılamak, ağırlamak, hürmet etmek. * Uymak, tâbi olmak. * Otlamak veya otlatmak. * Hıfzetmek, korumak. |
RİAYETEN | Saygı ve hürmet göstererek. Sayarak. Hürmet ederek. * Tâbi olarak. |
RİAYETKÂR | f. Hürmetkâr, itaatkâr. Sevgi ve saygı gösteren. |
RİB' | Sıtmanın bir gün tutup iki gün tutmaması ve dördüncü gün yine tutması. |
RİBA | Tartısı ve ölçüsü belli olan bir malı aynı cinsten daha fazla olan bir mal ile, bir karşılığı olmaksızın, peşin olarak veya veresiye değiştirmektir. * Faiz. * Muamelede meşru miktardan tecavüz. * Bir şeyin artması, çoğalması. * Verilen borç para veya mal karşılığında kâr isteyip zarara ortak olmamak suretiyle hâsıl olan haram kazanç. (Bak: Faiz) |
RİBA-İ FAZL | Tartılan veya ölçülen bir cins eşyanın kendi cinsi karşılığında fazlasıyla satılması. Meselâ: Bir kilo buğdayı aynı cins bir kilo yüz gramla değiştirmek gibi.(Beşerin hayat-ı içtimaiyesinde bütün ahlâksızlığın ve bütün ihtilâlâtın menşei iki kelimedir. Birisi: "Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölse bana ne..." İkincisi: "Sen çalış, ben yiyeyim.." Bu iki kelimeyi de idame eden; cereyan-ı riba ve terk-i zekâttır. Birinci kelimenin ırkını kesecek tek bir devası var ki; o da vücub-u zekâttır. İkinci kelimenin devası hürmet-i ribadır. Adalet-i Kur'aniye âlem kapısında durup ribaya: "Yasaktır, girmeğe hakkın yoktur" der. Beşer bu emri dinlemedi, büyük bir sille yedi. Daha müdhişini yemeden dinlemeli. M.)(Ribanın kap ve kapıları olan bankaların nef'i, beşerin fenası olan gâvurlara ve onların en zâlimlerine ve bunların en sefihlerinedir. Âlem-i İslâm'a zarar-ı mutlaktır. Mutlak beşerin refahı nazara alınmaz, zira gâvur harbî ve mütecaviz ise, hürmetsiz ve ismetsizdir. M.) |
RİBA | Bahar evleri, çadırlar. Arazi. * Yaz yağmurları. |
RİBAB | Arap kabilelerinden Zubeh, Sevr, Akl, Teym ve Ady denilen beş kabilenin adı. |
RİBABE | Ahd, söz, yemin, misak. |
RİBAC | Kanatlarının ortasında küçük kapısı bulunan büyük kapı. |
Rİ'BAL | (Ri'bân) Arslan. |
RİBAH | (Ribh. C.) Kazançlar, kârlar, ticaretten elde edilen kârlar. |
RİBA-HAR | f. Faizle para işleten, tefeci. |
RİBAT | (C.: Ribâtât) Han gibi konaklanacak yer. Tekke. * Bağ, ip. * Sağlam yapı. |
RİBATET | Kalb kuvveti. * Tahammül, sabır. * Kalbi sağlam olma. |
RİBATÎ | Hancı, odacı. |
RİBBÎ | (C.: Ribbiyyun) Büyük kalabalık. |
RİBBİYYUN | (Rabb. dan) Âlimler, fakihler. * Büyük topluluk. |
Rİ'BE | (C.: Riâb) Sihir. |
RİBET | (C.: Riyeb) şüphelilik. şüpheye düşme. |
RİBH | Kâr, kazanç. * Fâiz. |
RİBH-İ TİCARÎ | Ticaret kazancı. |
RİBHALE | Azası büyük olan, organları iri olan. |
RİBKA | Kement. Kement bağı. İlmekli ip. |
RİBZE | Deveye katran sürmede kullanılan yün parçası. |
RİCA | Yalvarmak, niyaz eylemek. * Canib. Taraf. (Bak: Recâ) |
RİCAL | (Recül. C.) Erkekler, er kişiler. * Mevki sahibi kimseler, devlet adamları. * Yaya olanlar. |
RİCAL-İ DEVLET | Devlet adamları, devletin ileri gelenleri. Devlet ricali. |
RİCAL-İ GAYB | Her devirde bulunan ve herkesçe görülmeyen ve bilinmeyen ve Allah'ın (C.C.) emirlerine göre çalışan mübârek, büyük zatlar. Ricâlullâh. |
RİCALEN | Yaya olarak. Yayan. * Erkek olarak. |
RİCALULLAH | Mânevi kudret ve kuvvet sahipleri olan evliya. (Bak: Ebdal) |
RİCAM | Büyük taş. |
RİCANAME | f. Bir iş için yazılan rica mektubu. |
RİC'AT | Geri dönme, çekilme, kaçma, vazgeçme. |
RİC'Î | Geri dönmeye ait ve mensub. * Üç talakla boşanmamış kadın. Tekrar kocasına dönmesi mümkün olan. Buna talak-ı ric'î denir. |
RİCL | Ayak, kadem. |
RİCL-ÜL BAHR | Körfez. |
RİCLE | Semizlik otu. |
RİCS | Dinin haram kıldığı şey. Günah, pislik, murdarlık. |
RİCZ | Azab, vesvese. * Maddi ve mânevi pislik. * Puta tapma. |
RİÇAL | f. Reçel. |
RİÇAR | f. Reçel. |
RİDA | Örtü, belden yukarı örtülen şey, çar ve şal. * Akıl. İlim. Seha. * Zinet. Parlaklık veren şey. * Hırka. |
RİDA-YI MEMAT | Ölüm örtüsü. |
RİDAS | Taş atmak. |
RİDDET | İslâm dininden dönme. İrtidad. * Doğumdan evvel davarın memesinin süt ile dolu olması. |
RİDF | (C.: Erdâf) Arka. |
RİDFAN | Gece ve gündüz. |
RİE (RE') | Akciğer. |
RİETEYN | İki akciğer. |
RİF | (C.: Eryâf) Mâmur, bayındır yer. * Ekini bol ve ucuz olan yer. |
RİFA' | Ekini tarladan getirip harman yerine ilettikleri vakit. |
RİFADE | Yara üstüne sarılan bez. * Ziyâfet. |
RİFAS | Ayakla vurmak, tepmek. |
RİF'AT | Yükseklik. Yüksek ve büyük rütbe sahibi olmak, âlişan olmak. |
RİFD | (C.: Erfâd - Rufud) Atâ, hediye, bahşiş. * Yardım, muavenet. |
RİG | f. Kum. * Toz. |
RİH | Rüzgar, yel. * Sızı, romatizma. * Mc: Galebe, kuvvet. Rahmet. * Devlet. Hoş ve iyi şey. * Koku. |
RİHAL | (Rahl. C.) Deve palanları. |
RİHALE | At semeri, eyer. |
RİHAT | Kayış yapımında kullanılan deri. |
RİHLET | Geçmek. Göç etmek, göçmek. Ölmek. |
RİHME | (C.: Ruhum-Rihâm) Yağmur çisintisi. |
RİHS | (C.: Revâhıs) Alçak duvar. |
RİHTE | f. Dökülmüş, akıtılmış. |
RİHTE-GER | (C.: Rihte-gerân) Dökmeci. |
RİHVE | (Ruhve) Rehâvetli, gevşek. * Tecvidde: Harf sükun ile söylenirken sesin akması hâli. |
RİHVE-İ MECHURE HARFLERİ | Dad, zı, zel, gayın, ze, vav, yâ, elif. |
RİHVE-İ MEHMUSE HARFLERİ | "Fe, ha, se, he, şın, hı, sad, sin" Bu harflerde sesin kemâli ile nefes birlikte akar. Rehavet ve hems sıfatı, zayıf sıfatlardır, bunun için rehavet sesin kâmilen akmasını, hems de nefesin kâmilen akmasını icabettirir. |
RİK | Salya. Ağız suyu. |
RİKAB | (Rakabe. C.) Boyunduruk altında olanlar. Kullar, köleler. * Boyun, ense kökü. |
RİKÂB | Özengi. * Büyük bir kimsenin huzuru, önü, makamı. |
RİKÂBDAR | Padişahların atla bir yere gidişleri sırasında özengiyi tutmak suretiyle ata binip inmelerine yardım eden kişi. |
RİKÂBÎ | Binici, binen. |
RİKASE | Davar bağlanan yer. |
RİKAZ | Yer altında bulunan madenler. * Câhiliyet zamanından kalmış gömülü mal. |
RİKBE | (C.: Rikeb-Rekebât) Diz. (Diz, insanın ayaklarında olur; dört ayaklının ön ayaklarında olur.) |
RİKK | Kulluk, ubudiyet. * Ist: Esir olmuş, hürriyetini kaybetmiş olan ehl-i harb. * Yufka, yumuşak nesne. |
RİKK | (C.: Rikâk-Rekâik) Yağmur çisintisi. |
RİKKAT | Acıma, incelik, yufka yüreklilik. Yumuşaklık. |
RİKKAT-İ CİNSİYE | Cinsi şefkat. İnsanın kendi cinsinden olana acıması. |
RİKKAT-İ KALB | Kalb rikkati, kalb yufkalığı. |
RİKKAT-ÂMİZ | Acıma veren, kalbe hüzün verecek olan, acındıran. |
RİKKAT-ÂVER | f. Acıma ve merhamet uyandıran. |
RİKKAT-ENGİZ | f. Acıklı. |
RİKKAT-YÂB | f. Acıyan, merhamet eden. |
RİKS | Adam topluluğu. * Pis, necis. |
RİKZ | Gizli söz. |
RİM | f. İrin. |
RİM | (C.: Arâyim) Beyaz geyik. |
RİMA | Atmak. * Atışmak. * Bırakmak. |
RİMAH | (Rumh. C.) Mızraklar, kargılar, süngüler. |
RİMAHAT | Mızrakçılık sanatı. |
RİMAHA (REMUH) | Tepici davar, tepen davar. |
RİMAK | Nifak, ayrılık. * Darlık. |
RİMAL | (Reml. C.) Kumlar. |
Rİ'MAM | Sevmek. |
RİMAN | Eğilip meyletmek. |
RİMAYET | Ok, gülle, kurşun gibi şeyleri atmada mâhir olma. Atıcılık. |
RİMDİDA' | Gül. |
RİME | f. Çapak. |
RİME-İ ÇEŞM | Göz çapağı. |
RİMM | (Rimme) Çürümüş kemik. Kemik çürümesi. * Yer. * Çok mal. |
RİMME | (C.: Rimem-Rimâm) Çürümüş kemik. |
RİMNAK | f. Murdar, pis. * İrinli. |
RİMS | Devenin yediği otlardan ekşi cins bir ot. * Islah etmek, düzeltmek. |
RİND | f. Kalender. Aldırışsız, dünya işlerini hoş gören. * Laübali meşreb feylesof. * Bâtını irfan ile müzeyyen olduğu halde zâhiri sâde görünen hakîm. Dış görünüşü laübali olduğu halde, aslında kâmil olan kimse. |
RİNDÂN | f. Kalenderlik. * Rindler. |
RİNDÎ | f. Kalenderlik, rindlik, aldırışsızlık. |
RİR | Fâsid, bozuk, yaramaz. |
RİS | f. Öfke, gazab, gayz. |
RİSAİL | (Bak: Resail) |
RİSALE | Mektub. * Bir ilme dair yazılmış küçük kitap. * Haber göndermek. * Elçinin götürdüğü mektub, name. * Fık: Bir kimsenin sözünü veya emrini başka birisine tebliğ etmek. |
RİSALE-İ NUR | f. Nurun Risalesi. Kur'an'dan alınan âyetlerin tefsiri ile tahkikî iman dersi veren kitap. Büyük mücahid Bediüzzaman Hazretlerinin eserleri.(Risale-i Nur'un vazifesi:... Hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karşı, imanî olan hakikatlarla, gayet kat'i ve en mütemerrid zındık feylesofları dahi imana getiren kuvvetli bürhanlarla Kur'ana hizmet etmektir. Ş.) |
RİSALET | Birisini bir vazife ile bir yere göndermek. * Peygamberlik. Büyük kitapla gelen peygamberlik. * Elçilik. |
RİSALET-ÜN NUR | Risale-i Nur tabirinin Arapçası. (Bak: Risale-i Nur) |
RİSALET-PENAH | Risaletin kendine istinad ettiği Hazret-i Muhammed (A.S.M.). (Risalet-meab da denir) |
RİSAR | (C.: Ravâsır) Reçel. * Turşu. |
RİSDE | İnsan cemaatı, insan topluluğu. |
RİSE | Miras yemek. |
RİSL | Vakar, ciddiyet, sekinet. * Sabır. |
RİSM | Kırmak. * Bulaştırmak. |
RİSMAN | f. İp, halat. |
RİSMAN-BÂZ | f. İp oynayan. * Mc: Cambaz. |
RİŞ | f. Yara. * Yaralı. * Tüy. Kıl. Kuş kanadı. * Sakal. |
RİŞ (RİYÂŞ) | Çok pahalı elbise. |
RİŞA | (Rişvet. C.) Rüşvetler. |
RİŞA' | (C.: Erşiye) Kuyudan su çekmekte kullanılan urgan. * Menazil-i Kamer'den "Balık karnı" dedikleri menzilin adı. |
RİŞAŞ(E) | Döküntü, serpinti. |
RİŞBÜZ | f. Keçi sakalı gibi sivri olan sakal. |
RİŞDAR | f. Sakallı. |
RİŞDET | Doğruluk, dürüstlük. Temizlik. |
RİŞE | Saçak, püskül. |
RİŞE-GİR | f. Kökleşmiş, kök tutmuş. |
RİŞHAND | f. Bıyık altından gülme. Alay. |
RİŞSAZ | f. Cerrah. |
RİŞTAB | f. Kıvırcık saç ve sakal. |
RİŞTE | f. Tel, iplik, hayt. |
RİŞTE-İ HÜRMET | Sevgi, hürmet bağı. |
RİŞTE-FÜRUŞ | f. İplik satan. İplikçi. |
RİŞVET | Bir işi yapmak veya bitirmek için haksız yere alınan mal veya para. (Bak: Rüşvet) |
RİŞVET-HÂR | f. Rüşvet yiyen. |
RİTAM | (Retime. C.) Bir şeyi hatırlayabilmek için parmağa bağlanan iplikler. |
RİTİC | Çıkmaz yol. Yasak olan şey. Haram. |
RİTL | (Retl) Hoş, lâtif, pâkize şey. |
RİTM | (Reythme) Fr. Mısra ve cümlelerdeki ses uygunluğundan gelen iç âhengi. Duygunun ses hâline gelişi. * Müvazeneli ve tenasüblü hareket. |
RİTMİK | Ölçülü, âhenkli. |
RİV | f. Hile, düzen. |
RİVA' | (C.: Erviye) Deve üstünde yük bağlanılan ip. |
RİVA | (Reyyân. C.) Suya kanmış olanlar. |
RİVAD | Talep etmek, istemek, arzulamak. |
RİVAK | (Bak: Revak) |
RİVAYAT | (Rivâyet. C.) Rivayetler. |
RİVAYET | Hikâye edilen hâdise veya söz. * Bir hâdisenin başkalarına anlatılması. * Peygamberimiz'den (A.S.M.) işittiklerini veya sahabeden duyduklarını birisinin başkasına anlatması. * Kuyudan halk için su çekmek.(Eğer denilse : Resül-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın her hal ve hareketini kemal-i ihtimam ile Sahabeler muhafaza ederek nakletmişler. Böyle mu'cizat-ı azime, neden on-yirmi tarik ile geliyor? Yüz tarik ile gelmeli idi. Hem neden Hazret-i Enes, Câbir, Ebu Hüreyre'den çok geliyor; Hazret-i Ebu Bekir ve Ömer az rivayet ediyor?Elcevab: Nasılki insan, bir ilâca muhtaç olsa, bir tabibe gider; hendese için mühendise gider, mühendisten nakleder; mes'ele-i şer'iyye, müftüden haber alınır ve hâkezâ.. Öyle de, sahabe içinde, ehadis-i Nebeviyeyi, gelecek asırlara ders vermek için, ulemâ-i sahabeden bir kısım, ona mânen muvazzaf idiler. Bütün kuvvetleriyle ona çalışıyorlardı. Evet Hazret-i Ebu Hüreyre, bütün hayatını, hadisin hıfzına vermiş; Hazret-i Ömer, siyaset âlemiyle ve hilafet-i kübra ile meşgul imiş. Onun için, ehâdisi, ümmete ders vermek için, Ebu Hüreyre ve Enes ve Câbir gibi zatlara itimad edip; ondan, rivayeti az ederdi. Hem mâdem sıddık, saduk, sâdık ve musaddak bir sahabenin meşhur bir namdarı, bir tarik ile bir hâdiseyi haber verse; yeter denilir, başkasının nakline ihtiyaç da kalmaz. Onun için bâzı mühim hâdiseler, iki-üç tarik ile geliyor. M.) |
RİVAYET-İ SÂDIKA | Senet ve delillerle sâbit, şüphesiz, doğru rivâyet. |
RİVAYETKERDE | f. Söylenilen. Rivayet edilen. |
Rİ'Y | Hey'et. * Güzel halet, iyi hal. * Güzel elbise. |
RİYA | Özü sözü bir olmamak. İnandığı gibi hareket etmeyiş. İki yüzlülük etmek. Gösteriş için yapılan hareket. (Bak: İhlâs) |
RİYAD | Ot aramak. |
RİYAH | (Rih. C.) Rüzgârlar, yeller. * Letaif ve in'amlar. * Mc: Galebe, kuvvet, rahmet, devlet. * Mazarrat. |
RİYAKÂR | Riya eden. Adam kandırmak için yalan söyleyen. Sahte iş yapan. İki yüzlü. |
RİYAKÂRÂNE | f. İkiyüzlülükle. Riyakârlıkla. |
RİYASET | Reislik. Bir işi idarede başta bulunmak. Başkanlık. |
RİYASETPENAH | f. Başkanlık makamında bulunan. Başkanlık eden, başkan olan. Reislik yapan. |
RİYAZ | (Ravza. C.) Bahçeler. Ağaçlık, çimenlik yerler. Yeşil bahçeler. |
RİYAZ-I CENNET | Cennet bahçeleri. |
RİYAZAT | (Riyazet. C.) Nefsi terbiye maksadıyla az gıda ile geçinmek, nefsini hevesattan men' ile faydalı fikir ve işle meşgul olmak. |
RİYAZET | Nefsi kırma. Fani şeylerden nefsini çekerek kanaat içinde yaşamak. * Bir hastalıktan dolayı veya nefsini terbiye maksadıyla çok yemek ve içmeyi terkederek faydalı fikirlerle, ibadet ve ilimle meşgul olmak. Az gıda ile yaşamak. * İdman. |
RİYAZET-İ BEDENİYE | Cimnastik. Bedenî riyazet. |
RİYAZİ | Hesap ve hendeseye dair. Matematiğe dair. |
RİYAZİYAT | Matematik ilmi, hesap-hendese ilmi. Aritmetik-geometri. |
RİYAZİYAT-I ÂLİYE | Yüksek matematik. |
RİYAZİYE | Hesap ilmi. Matematik bilgisi. Hesapla alâkalı. * Bir yazı çeşidi. |
RİYAZİYYUN | (Riyazî. C.) Matematik âlimleri. |
Rİ'YE | (C.: Riin) Sihir. |
RİYEB | (Ribet. C.) Şüpheye düşmeler. |
RİZ | f. Döken, saçan, akıtan. |
RİZAM | Serkeş adam veya at. |
RİZAM | Kabile, kavim, topluluk. |
RİZAN | f. Akan, dökülen. |
RİZE | f. Döküntü, kırıntı. Ufak parça. |
RİZEÇİN | f. Kırıntı ve döküntü toplayan. |
RİZEHÂR | f. Kırıntı ve döküntü yiyen. |
RİZEHOR | f. Kırıntı, döküntü yiyen. |
RİZE RİZE | f. Parça parça, ufak ufak. |
RİZİŞ | f. Akış, dökülüş. |
RİZME | Esvap koyulan bohça. |
RİZNE | Su toplanacak yer. |
RİZZ | Gizli ses. |
ROBOT | Fr. Elektrikle veya mekanik yollarla hareket ettirilerek çeşitli işler yaptırılabilen otomatik cihaz. |
ROL | Fr. Oyun. Sahnede gösterilen oyun hareketlerinden her bir oyuncuya düşen kısım. |
ROMAN | Hayalî veya hakiki, kitap halinde yazılmış büyük hikâye. * Eski Roma devletinin diline de Roman denirdi.(Edebsizlenmiş edeb, "müsekkin hem münevvim" hakiki fayda vermez. Tek bir ilâcı bulmuş o da romanları imiş.Kitab gibi bir hayy-ı meyyit, sinema gibi bir müteharrik emvat! Meyyit hayat veremez...Hem tiyatro gibi tenasuhvari, mâzi denilen geniş kabrin hortlakları gibi şu üç nevi romanları ile hiç de utanmaz. Beşerin ağzına yalancı bir dil koymuş. Hem insanın yüzüne fâsık bir göz takmış. Dünyaya bir alüfte fistanını giydirmiş. Hüsn-i mücerred tanımaz... Lemaat) |
ROMAN-VÂRİ | f. Roman gibi hayalî olabilen. Hakikatla alâkası olmayan veya az olan. |
ROMÖRK | Fr. Denizde veya karada başka bir vasıta tarafından çekilen motorsuz taşıt. |
ROTA | Vapur ve gemilerde istikamet yolu. Geminin seyir yolu. |
ROVELVER | Fr. (Aslı: Revolver-Lüverver) Tabanca. Küçük silâh. Toplu tabanca. Altı patlar denilen, altı mermi alan tabanca. |
RÖNTGEN | Röntgen adında bir Alman âliminin 1896' da keşfettiği ışıklar. Bunlar gözle görülmediği halde fotoğraf camına tesir eder, vücuddan, tahta, kâğıt gibi maddelerden bu ışık geçebilir. Bazı hastalıkların teşhis ve tedavisinde de kullanılır. * Vücuddaki iç uzuvların filmini çekmek. |
RÖPORTAJ | Fr. Bir gazete muharririnin gördüklerini anlatan yazısı. |
RU' | Kalb, fuad. Kalbde korku ârız olacak yer. * Zihin ve akıl. |
RU | f. Olan, biten manalarında birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Hod-ru: Kendiliğinden. |
RU (RUY) | f. Yüz, cihet. Sebep. Çehre. |
RUY-İ DERYA | Denizin yüzü. |
RUY-İ HUB | Güzel yüz. |
RUY-İ ZEMİN | Yeryüzü. |
RUY-İ ZİŞT | Çirkin yüz. |
RUAF | Burun kanaması. |
RUAM | Burun suyu, sümük. * Sakağı (mankafa) hastalığı. |
RUAMA | Çekirge çokluğu. |
RUAT | (Râî. C.) Çobanlar. |
RU'B | Korku, havf. Korkudan dolayı iş ve hareketten kesilmek. Korkutmak. * Kesmek. * Sihir, büyü, efsun. |
RUB | f. Süpürge. * Süpürme. |
RU'B | Sütün yoğurt olması. |
RUB' | Dörtte bir. Bir şeyin dört kısmından bir kısmı. |
RUB'-I DAİRE | Dairenin dörtte biri. |
RUB'-İ MESKÛN | Dünyanın kara olan dörtte bir kısmı. |
RUBA | (Bak: Rüba) |
RUBAH | (Rubeh) f. Tilki. * Mc: Kurnaz, hilekâr. |
RUBAÎ | (Bak: Rübaî) |
RUBB | Meyva suyu. |
RUBBAN | Kaptan. |
RUBBE | Gr: Harf-i cerdir, nekre ile beraber olur. Çokluk veya azlığa işaret eder. "Öylesi var ki" mânâsındadır. |
RUBBEMA | (Rubbe-mâ) Bâzan, bâzı kere. |
RUBEHANE | f. Kurnazca, tilkicesine. |
RUBEHÎ | f. Kurnazlık. Tilkilik. |
RUBERAH | f. Gitmeğe hazır, yüzü yola doğru. |
RUBERU | f. Yüzyüze. |
RUBH | Deve yavrusu. * Bir kuşun adı. * İç yağı. |
RUBU' | (Rub'. C.) Dörtte birler. * Metrenin kabulünden evvel ipekli, yünlü, basma ve emsali kumaş, bez ve sairenin ölçülmesinde kullanılan çarşı arşınının kesirlerinden birinin adıdır. |
RU'BUB | Zayıf, korkak kişi. |
RUBUBİYET | Cenab-ı Hakk'ın her zaman her yerde her mahluka, muhtaç olduğu şeyleri vermesi, terbiye ve tedbir etmesi ve mâlikiyyeti ve besleyiciliği keyfiyyeti. * Artırmak. Ziyade kılmak.(Ey gözleri sağlam ve kalbleri kör olmayan insanlar, bakınız! İnsan âleminde iki daire ve iki levha vardır. Birinci daire: Rububiyyet dairesidir. İkinci daire: Ubudiyyet dairesidir. Birinci levha, hüsn-ü san'attır. İkinci levha ise tefekkür ve istihsandır. Bu iki daire ile iki levha arasındaki münasebete bakınız ki, ubudiyet dâiresi bütün kuvvetiyle rububiyyet dairesi hesabına çalışıyor. Tefekkür, teşekkür, istihsan levhası da bütün işaretleri ile hüsn-ü san'at ve nimet levhasına bakıyor. Bu hakikatı gözün ile gördükten sonra rububiyet ve ubudiyyet dairelerinin reisleri arasında en büyük bir münasebetin bulunmamasına aklınca imkân var mıdır? Ve Sâniin makasıdına kemal-i ihlas ile hizmet eden ubudiyet reisinin Sâni' ile azîm bir münasebatı ve kavi bir intisabı ve o intisab ile her iki daire reisleri arasında bir muârefe ve mükâleme ve alış verişin olmamasına ihtimal var mıdır? Öyle ise, bilbedahe tahakkuk etti ki; Ubudiyyet Reisi, Rububiyyetin hâss mahbub ve makbulüdür. M.N.) |
RUBUBİYYET-İ MUTLAKA | Herşeyi kaplayan ve idaresi altına almış olan Allah'ın rububiyeti.(Evet bütün kâinatta hususan zihayatlarda ve bilhassa terbiye ve iaşelerinde her tarafta aynı tarzda ve umulmadık bir surette beraber ve birbiri içinde hakimâne, rahimâne bir dest-i gaybi tarafından olan bir tasarruf-u âmm elbette bir Rububiyyet-i mutlakanın tereşşuhudur ve ziyasıdır ve tahakkukuna bir bürhan-ı kat'îdir. Madem bir Rububiyyet-imutlaka vardır; elbette şirk ve iştirâki kabul etmez. Çünkü, o Rububiyyetin kendi cemâlini izhar ve kemâlâtını ilân ve kıymetli san'atlarını teşhir ve gizli hünerleri göstermek gibi en mühim maksad ve gayeleri cüz'iyyatta ve zihayatta temerküz ve içtimâ' ettiğinden en cüz'i bir şeye ve en küçük bir zihayata kendi başı ile müdahale eden bir şirk, o gayeleri bozar ve o maksatları harab eder. Ve zişuurun yüzlerini o gayelerden ve o gâyeleri irade edenden çevirip esbaba saldığından ve bu vaziyet Rububiyyetin mahiyetine bütün bütün muhâlif ve adavet olduğundan elbette böyle bir Rububiyyet-i mutlaka hiçbir cihetle şirke müsaade etmez. ş.) |
RUBUZ | Koyun, sığır, at, katır ve köpeğin ayaklarını büküp yatması. (Yattıkları yere "merbaz" derler) |
RUBZ | Her nesnenin ortası. * Bazısı bazısının üzerine sağılmış süt. |
RUD | f. Irmak, çay. * Saz teli, saz kirişi. * Kemençe. |
RUD | Yavaş yürümek. |
RUDA' | Hastalığın insana yine dönmesi. * Gövde ve beden ağrısının her birisi. |
RUDAA' | (Radi. C.) Süt emen çocuklar. * Süt kardeşler. |
RUDAB | Ağızdan akan su. |
RUD-AVERD | f. Nehir sularının akarlarken etraftan sürükleyip getirdikleri ağaç, dal gibi şeyler. |
RUDBAR | f. Irmak kenarı. * Büyük ırmak. |
RUDDA' | (Râdı. C.) Süt emenler. |
RUDE | (C.: Rudegân) f. Bağırsak. |
RUDHA | Perde, setre. |
RUDSAZ | f. Çalgıcı. |
RUFSE | Su nöbeti. |
RUFUD | (Rifd. C.) Bahşişler. |
RUGA' | Sada, ses. * Deve, sırtlan ve deve kuşunun bağırması. |
RUGBA' | Rağbet etmek, istemek, arzulamak. |
RUGERDAN | f. Yüz döndüren, yüz çeviren. |
RUGL | Bir acı ot. * Sünnetsizlik. * Bol olmak, bolluk. |
RUH | f. Yanak, yüz, çehre. * Arabçada: Efsânevi bir kuş. (Bak: Ruhsâr)RUH : Can, nefes, canlılık. * Öz, hülâsa, en mühim nokta. * His. * Kur'an. * İsa (A.S.). * Cebrail (A.S.). * Korkmak. (Bak: Vicdan)(Ruh, bir kanun-u zivücud-u haricîdir. Bir namus-u zişuurdur. Sabit ve dâim fıtrî kanunlar gibi, ruh dahi âlem-i emirden, sıfat-ı iradeden gelmiş, kudret ona vücud-u hissî giydirmiştir. Bir seyyale-i lâtifeyi o cevhere sadef etmiştir. Mevcud ruh, mâkul kanunun kardeşidir. İkisi hem dâimî, hem âlem-i emirden gelmişlerdir. Şâyet, nevilerdeki kanunlara kudret-i ezeliye bir vücud-u haricî giydirseydi, ruh olurdu. Eğer ruh, şuuru başından indirse yine lâyemut bir kanun olurdu. H.)(Ruha bir derece müşabih ve ikisi de âlem-i emirden ve iradeden geldiklerinden masdar itibariyle ruha bir derece muvafık, fakat yalnız vücud-u hissî olmayan nevilerde hükümran olan kavânine dikkat edilse ve o namuslara bakılsa görünür ki: Eğer o kanun-u emrî, vücud-u haricî giyse idi, o nevilerin birer ruhu olurdu. Halbuki o kanun dâima bakidir. Dâima müstemir, sabittir. Hiçbir tegayyürat ve inkılâbat, o kanunların vahdetine te'sir etmez, bozmaz. Meselâ: Bir incir ağacı ölse, dağılsa; onun ruhu hükmünde olan kanun-u teşekkülâtı, zerre gibi bir çekirdeğinde ölmeyerek baki kalır. İşte madem en âdi ve zaif emrî kanunlar dahi böyle beka ile devam ile alâkadardır. Elbette ruh-u insanî, değil yalnız beka ile, belki ebed-ül âbâd ile alâkadar olmak lâzım gelir. Çünki: Ruh dahi Kur'an'ın nassı ile: $ ferman-ı celili ile âlem-i emirden gelmiş bir kanun-u zişuur ve bir namus-u zihayattır ki: Kudret-i Ezeliyye, ona vücud-u haricî giydirmiş. Demek, nasılki sıfat-ı iradeden ve âlem-i emirden gelen şuursuz kavânin, dâima veya ağleben baki kalıyor. Aynen onların bir nevi kardeşi ve onlar gibi sıfat-ı iradenin tecellisi ve âlem-i emirden gelen ruh, bekaya mazhar olmak daha ziyade kat'idir, lâyıktır. Çünki: Zivücuddur, hakikat-ı hariciye sahibidir. Hem onlardan daha kavidir, daha ulvidir. Çünki: Zişuurdur. Hem onlardan daha daimîdir, daha kıymetdardır. Çünki: Zihayattır. S.) |
RUH-U REVAN | Ruhun zuhuru. Ruhun ferahlığı. Ruhun akışı. |
RUH-ÜL EMİN (RUH-ÜL KUDÜS) | Cebrail Aleyhisselâm'ın iki ayrı ismi. Emin ve mukaddes ruh. * Allah'ın ism-i azamı. * İncil. * Kur'an. |
RUHA | Ferahlık. * Yumuşak rüzgâr. |
RUHAM | Mermer. |
RUHAM-I HÂM | İşlenmemiş mermer. |
RUHAMA | (Rahim. C.) Rahim olanlar. |
RUHAMÎ | Mermerden yapılmış. Mermerle ilgili. |
RUHANÎ | Cisim olmayıp gözle görülmeyen cin ve melâike gibi bir mahluk. Ruha ait. Ruhtan meydana gelmiş, melek. * Madde ile alâkalı olmayan, mânevi, ruh âlemine mensub olan. |
RUHANİYYAT | Madde âleminden başka olan ruh âlemleri, ruhaniler. (Bak: Cinn, Melek)(Şu nihayetsiz feza-yı âlem ve şu muhteşem semavat; burçları ile, yıldızları ile; zişuur, zihayat, ziruhlarla doludur. Nârdan, nurdan, ateşten, ışıktan, zulmetten, havadan, savttan, rayihadan, kelimattan, esirden ve hattâ elektrikten ve sâir seyyâlât-ı lâtifeden halk olunan o zihayat ve o ziruhlara ve o zişuurlara şeriat-ı garra-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, "Melâike ve cânn ve ruhaniyattır" der, tesmiye eder. Melâikenin ise, ecsamın muhtelif cinsleri gibi, cinsleri muhteliftir. Evet, elbette bir katre yağmura müekkel olan melek, şemse müekkel meleğin cinsinden değildir. Cin ve ruhaniyat dahi, onların da pek çok ecnas-ı muhtelifeleri vardır. S.) |
RUHANİYYET | Yalnız ruhtan ibaret olan şeyin hali. Ölmüş bir kimsenin devam etmekte olan ruhi kuvveti. * Ruhanilik. |
RUHANİYYUN | (Ruhanî. C.) Ruh âlemine mensub olanlar. Âlem-i gayba nüfuz eden çok nuraniyet kazanmış zâtlar. |
RUHAS | (Ruhsat. C.) İzinler, ruhsatlar, müsaadeler. |
RUHASA' | Sıtma teri. |
RUHB | Genişlik, vüs'at. |
RUH-BAHŞ | f. Ruh veren, ruh bahşeden. |
RUHBAN | Korkmak, çekinmek, yılmak. * Rahib, Hristiyan din adamı. (Bak: Rehbaniyyet)(Hâsıl-ı kelâm; biz Kur'an şâkirdleri olan Müslümanlar, bürhana tâbi' oluyoruz. Akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-i imaniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları gibi, ruhbanları taklid için bürhanı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fennin hükmettiği istikbalde elbette, bürhan-ı aklîye istinad eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur'an hükmedecek. Hutbe-i Şâmiye) |
RUHBANİYET | (Bak: Rehb, Rehbaniyet) |
RUHDA' | Sıtma. |
RUH-EFZA | f. Cana can katan. Canlılık veren. (Ruhfeza da denir) |
RUHÎ | Ruha ait, ruhla ilgili. Ruhça. |
RUHİYAT | Ruh ilmi, psikoloji. |
RUHLET | Göçüp giden kimseler. |
RUHPERVER | f. Ruha ferahlık ve kuvvet veren. |
RUHS | Ucuzluk. * Hafif pahalı olmak. |
RUHSAR (RUH) | Yanak. Çehre. Yüz. |
RUHSAT | (C.: Ruhas-Ruhsat) İzin, müsaade. * Genişlik. * Kolaylık. * Fık: Kulların özürlerine mebni, kendilerine bir suhulet ve müsaade olmak üzere, ikinci derecede meşru' kılınan şeydir. Sefer halinde Ramazan-ı Şerif orucunun tutulmaması gibi. Vuku' bulan ikraha mebni, birisinin malını itlaf etmek de bu kabildendir ki, bu halde bu itlaf hakkında bir ruhsat-ı şer'iyye bulunmuş olur. Bir hâdisede, azîmet ile ruhsat içtima' edince, azîmet tarikını iltizam etmek, bir takva nişanesi sayılır. (Bak: Azîmet) |
RUHSÂT | (Ruhsat. C.) Ruhsatlar, müsaadeler, izinler. |
RUHSATİYYE | San'at veya ticaret için verilen izin kâğıdı. |
RUHSATNAME | f. İzin kağıdı. |
RUHSATYÂB | f. İzin ve müsaade alma. |
RUHUD | Etli, besili, şişman, semiz. (Müe: Ruhude) |
RUHUL | Binmek için kullanılan deve. |
RUHULLAH | Allah'ın emriyle meydana gelen. * İsa Aleyhisselâm'ın bir lakabı. |
RUHUM | Esirgemek, korumak, rahmet. |
RUHVE | (Bak: Rihve) |
RUK'A | (C.: Rıka'-Ruka') Kısa mektub. * Üzerine yazı yazılan kâğıt veya deri parçası. * Dilekçe. * Yama. |
RUKABA' | (Rakib. C.) Bekçiler. |
RUKAD | Uyku, nevm. Uyuma. |
RUKAK | Yufka ekmeği. |
RUKBA | Muntazır olmak, beklemek. * Bir kimseye, "Ben senden evvel ölürsem bu elbiseler senin olsun, eğer sen evvel ölürsen yine benim olsun" demek. |
RUKDE | Uyuma. * Berzah âlemi. (Bak: Rukud) |
RUKK | (C.: Rikâk) Yer, arz. |
RUKTA | Siyah bir maddenin üzerinde yer yer beyaz beneklerin olması. |
RUKUD | Uyuma, nevm. |
RUKUM | (Rakam. C.) Rakamlar. |
RUKYE | (C.: Rukâ) Duâ, efsun. |
RUM | Anadolu. * Osmanlı Devleti ve Arabistan hârici yerler. * Romalı. |
RUM SURESİ | Kur'an-ı Kerim'in 30. suresidir. Mekkîdir. |
RU-MAL | f. Yer süren. |
RUMELİ | Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa Kıt'asındaki kısmı. |
RUMH | (C.: Rimah-Ermâh) Süngü. Mızrak. Saban kolu. Mc: Fakirlik. |
RUMİ | Rumelinden olan, Anadolulu olan. * Rum. Türkiye'de yaşayan Yunanlı. |
RUMMAN | Nar. (Bir meyva adı) |
RUMUS | (Rems. C.) Mezarlar, kabirler. |
RUMUZ | (Remz. C.) İşaretler, remizler, ince nükteler, mânası gizli olan işaretler. |
RUMUZÂT | (Rumuz. C.) Remizler, işaretler. |
RU-NÜMA | f. Yüz gösteren, meydana çıkan. * Yüz görümlüğü. |
RU-NÜMUN | f. Meydana çıkan, yüz gösterici. |
RU-PUŞ | f. Yüz örtüsü, peçe. * Yüz örten. |
RUSDE | (C.: Risâd) Ziynet, süs. |
RUSG | Bilek. |
RUSG-ÜL KADEM | Ayak bileği. |
RU-SİYAH | f. Kara yüzlü. Ayıbı olan. |
RUSPİ | Fâhişe, orospu. |
RUSTA | f. Köy, karye. |
RUSTAÎ | f. Köylü. |
RUSTAK | (C.: Resâtik) Köy, karye. Çiftlik. |
RUSTAKÎ | Köylü. |
RUŞEN | f. Parlak, aydın. Belli, âşikâr. |
RUŞENBEYAN | f. Fasih konuşan. Açık ifadeli. |
RUŞENDİL | Kalbi nurlanmış. Kâmil ve çok temiz dindar. |
RUŞENGİR | Cilâcı, parlatıcı. |
RUŞENÎ | f. Açıklık, aydınlık. * Belli olma. |
RUŞENZAMİR | Hakikatları bilen. Kalbi, gönlü hakikatlara vakıf olan. |
RU-ŞİNAS | f. Bilen, tanıyan. |
RU-ŞİNASÎ | f. Aşinâlık, tanırlık. |
RUTAB | Hurma. |
RUTB | Yaş ot. |
RUTEBÎ | Rütbelere ait. |
RUTUBE | (C.: Rutebât-Ruteb) Olmuş yaş hurma. |
RUTUBET | Yaşlık, nem, ıslaklık. * Havadaki veya yapı içindeki nem. |
RUUD | (Ra'd. C.) Gök gürültüleri. |
RUUNET | İnsana ağır gelecek hâllerde bulunma. * Sünepelik, bönlük. |
RUVAL | Salya. |
RUVAT | (Râvi. C.) Hikâye edenler. Rivayet edenler. |
RUY | (Bak: Ru) |
RUY | f. Tunç. |
RUYA | f. Yerden biten (bitki). |
RUYİN | f. Tunç. * Tunçtan. |
RUYİN-TEN | f. Güçlü kuvvetli, tunç vücutlu. |
RUY-VER | f. Tunçtan. |
RUZ | f. Gün, 24 saatlik müddet. * Gündüz. |
RUZ-İ CEZA | Kıyamet günü. * Haşir günü. |
RUZ-İ HAŞİR | (Ruz-i hesab) Kıyamet günü. * Âhiretteki toplanma günü. Haşir günü. Dirilip toplanıp hesap görülecek gün. (Bak: Yevm) |
RUZ U ŞEB | Gece ve gündüz. |
RU'Z | (C.: Erâz) Okun, demirini sokacak yeri. |
RUZAA' | (Razi. C.) Süt emen çocuklar. * Süt kardeşler. |
RUZAN | (Ruz. C.) Günler. Gündüzler. |
RUZANE | f. Gündelik. Yevmiye. |
RUZBAN | f. Kapıcı. |
RUZBERUZ | f. Günden güne. |
RUZE | f. Oruç. |
RUZEDÂR | f. Oruçlu. |
RUZ-EFZUN | f. Uzun ömürlü. |
RUZEGÜŞA | f. Oruç bozan, oruç açan, iftar eden. |
RUZEHAR | f. Oruç yiyen. Oruçsuz. |
RU-ZERD | f. Sararmış, sarı yüzlü. |
RUZÎ | f. Azık, rızık. Nasib, kısmet. * Gündüzle alâkalı. Gündüze âit. |
RUZÎHÂR | f. Rızık yiyici. Canlı, mahlûk. |
RUZİNE | f. Gündelikçi. |
RUZİRESAN | f. Rızık yetiştiren, rızık ulaştıran, Allah (C.C.) |
RUZMERRE | f. Her günkü. Her günlük. |
RUZNAME | Vakit cetveli, takvim. * Günlük gazete, günlük hâdiselerin yazıldığı kâğıt. * Bir meclis veya hey'etin müzakerat proğramı. * Hergünkü gelir ve giderin kaydedilip yazıldığı defter. |
RÜAVİ | Köy yakınında ve halk yöresinde güdülen deve. |
RÜBA | f. Kapan, çalan, alan (mânâsına birleşik kelimeler yapılır). Meselâ: Dil-rüba $ : Gönül kapan, gönül alan. İz'an-rüba $ : Aklı alan, hayret veren. |
RÜBA | (C.: Ravâbi) Tepe, yüksek yer. |
RÜBAÎ | Dörtlük olan. Dörtle ilgili. * Edb: Dört mısralık belli vezinlerle yazılmış manzume. Aynı esasta 24 şekilli vezinle yazılan 4 mısralık şiir. * Gr: Mastarını meydana getiren dört harften hepsi de aslî olan kelimeler. |
RUBAÎ-İ MEZİD | Kendisine harf ilâve edilmiş olan aslı dört harfli mastar. |
RÜBB | (C.: Rubub) En aşağı derece ile pişmiş ve üçte birinden azı gitmiş olan sıkılmış üzüm. |
RÜBBA | (C.: Ribâb) Yakında doğurmuş koyun. |
RÜBBAH | Erkek maymun. |
RÜBBEMA | (Bak: Rubemâ) |
RÜBD | Kılıcın cevheri ve rengi. |
RÜBDE | Siyaha yakın boz renk. |
RÜ'BE | (C.: Rüâb) Ağaç parçası. |
RÜBUBİYET | (Bak: Rububiyet) |
RÜBUD | Dâim. * Yüreğin oynaması. * Durdurmak. * Hapsetmek. |
RÜBUDE | f. Kapılmış, kapılan. |
RÜBYE | (C.: Rubâ) Arz haşeratından bir cins. * Çok, ziyâde. |
RÜC'A | Rücu' mânâsına mastar. |
RÜCBE | Canavar avlamak için yapılan yer. (İçine iple et bağlarlar ki canavar gelip yapıştığı gibi üzerine düşer.) |
RÜCEME | (C.: Rucâm-Rucum) Büyük taş. |
RÜCHAN | Üstünlük, yükseklik, üstün olma. Fazilet, haslet veya her hangi bir şey cihetiyle diğerinden üstün olmak. |
RÜCHANİYET | Üstün oluş, rüçhanlık, daha mühim olma hali. |
RÜCU' | Geri dönme, vazgeçme, cayma. Sözünden dönme. * Edb: Bir fikri daha kuvvetli anlatmak için söylenilen sözden caymış gibi görünmek. |
RÜCUM | (Recm. C.) Taşa tutmalar, taşlamalar. |
RÜCUN | Mahbus olmak, hapsolunmak. * Bir yere durmak. |
RÜCZ (RİCZ) | Devenin mak'adında olan bir hastalık. * Pis, necis. * Azap. * Put, sanem. |
RÜDAB | Ağızdan akan su, salya. |
RÜDN | (C.: Erdân) Kaftan ve gömlek yeninin koltuktan tarafı. |
RÜDUM | (Redm. C.) Bendler, sedler. |
RÜESA | (Reis. C.) Reisler, reislik yapanlar. Başkanlar. |
RÜFAÎ | Ahmed-i Rüfaî tarikatına mensub. |
RÜFAT | Parçalanmış, dağıtılmış. * Çürümüş. |
RÜFAZ | Müteferrik. dağılmış, parçalanmış. |
RÜFEKA | (Refik. C.) Arkadaşlar. |
RÜFKA | (C.: Rifâk) Yoldaş olan, aynı fikirde olan cemaat. |
RÜFT | f. Süpürme. |
RÜFT | Bir küçük canavar. ("İnâk-ul arz" da derler) |
RÜFUL | Sallanmak. * Gururlanmak, tekebbürlenmek. |
RÜHA | Urfa şehri. |
RÜHAVÎ | f. Urfa'lı. |
RÜHŞUŞ | Sütlü deve. |
RÜHUN | (Rehin. C.) Rehinler. |
RÜHUS | Çok yiyen obur, ekvel. |
RÜKAM | Yığın. Birbiri üzerine kat kat yığılmış olan. |
RÜKBAN | (Râkib. C.) Biniciler, binenler, binmişler. |
RÜKBE | (C.: Rükeb-Rükebât) Diz. Dizkapağı. |
RÜKEB | (Rükbe. C.) Dizler, dizkapakları. |
RÜKKAB | (Râkib. C.) Biniciler, ata binenler. |
RÜKN | Direk. Esas. * Kuvvet. * Bir şeyin en fazla sağlam olan tarafı veya köşesi veya temeli. * Bir cemaatin ileri gelenlerinden olan. * Nüfuzlu, kuvvetli ve ehemmiyetli kimse. |
RÜKN-Ü DÂHİLÎ | İçteki esas unsur. Namazın içindeki farz ve şart olan esas. |
RÜKÛ' | Huzur-u İlâhîde eğilmek. Namazda elleri dize dayamak suretiyle yere doğru eğilirken baş ile sırtı düz hale getirmek. |
RÜKUB | Binme. * Bir vasıtaya binme. |
RÜKUD | Durgunluk. Durgun olma. |
RÜKUD-İ HEVA | Havanın durgun olması. |
RÜKUDET | Durgunluk, durulma. |
RÜKUN | Bir şeye samimi olarak meyletme. Can ve gönülden meyil. |
RÜKUNET | Ağırbaşlılık. Vakar ve temkin sâhibi olma. |
RÜKUZ | Seğirtmek, koşmak. |
RÜKÜB | (Rikâb. C.) Üzengiler. |
RÜKÜN | (Bak: Rükn) |
RÜMAM | Kuru ot. |
RÜMH | (C.: Rimâh) Mızrak, kargı, süngü. * Mc: Yoksulluk, fakirlik. |
RÜMİS | Sözüne güvenilmeyen kimse. Verdiği söze itimad edilmeyen kişi. |
RÜMLE | (C.: Ermal-Rumul) Siyah hat. |
RÜMMAN | Nar denilen yemiş. |
RÜMMANE | Kapan taşı. * Kırkbayır. |
RÜMME | (C.: Rumem-Rumam) Eskimiş urgan parçası. |
RÜMUK | Durmak. * İkamet etmek, oturmak, mukim olmak. |
RÜMYE | Ağaçtan nakşolmuş bir suret. |
RÜS' | Göz kapağında olan hastalık. |
RÜSELA | (Resül. C.) Resüller, peygamberler. |
RÜSG | (C.: Ersâg) Bilek. * Hayvanların tırnağıyla baldırı arasında olan incecik yer. |
RÜSTA-HİZ | f. Mahşer, kıyamet. |
RÜSTAÎ | (Rüstâyi) f. Köyle ilgili. * Köylü. |
RÜSTAK | (C.: Resâtik) Büyük köy. |
RÜSTE | f. "Çıkmış, bitmiş, yetişmiş" anlamlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Nev-rüste $ : Yeni yetişmiş bitki. |
RÜSTEM | f. Şark edebiyatında kuvvet ve cesaretin timsali olarak bilinen ve Zaloğlu Rüstem diye veya "Rüstem-i Sistanî" nâmiyle meşhur İran'lı bir kahramandır. |
RÜSTÎ | f. Üstünlük, muvaffakıyet. * Yiğitlik. * Kuvvet. |
RÜSUB | Kab içinde kalan su. * Suyun dibine batmak. * Tortu, dibe çöken, çöküntü. |
RÜSUBAT | Çöküntüler, tortular. |
RÜSUH | İlim ve fennin derinliğine vukufiyet. Sağlamlık. Devamlılık. Yerinde, sağlam, sâbit ve devamlı olmak. * Meharet, meleke. |
RÜSUHİYET | Rüsuhluluk, rüsuhlu oluş. |
RÜSUM | Resimler, şekiller. Âdetler. Vergiler, gümrükler, gümrük vergisi. * Merasim, usûl. |
RÜSUMAT | (Rüsüm. C.) Gümrük idâresi. |
RÜSÜL | (Resül. C.) Peygamberler, resüller. Bir kitapla gelen nebiler. |
RÜSVA | (Rüsvay) f. Rezil, kepaze, maskara, ayıpları meydana çıkarılmış. |
RÜSVA-YI ÂLEM | En aşağılık ve âdi adam. |
RÜSVAYÎ | f. Rezillik, itibarsızlık, haysiyetsizlik. |
RÜSVE | Muhkem ve sağlam olmak. * Sâbit olmak. |
RÜŞA | (Rişvet. C.) Rüşvetler. |
RÜŞD | Doğru yol bulup bağlanmak. Hak yolunda salabet, metanet ve kemal-i isabetle dosdoğru gitmek. * Hayra isabet etmek. * Büluğa ermek. * İstikamette olmak. Dinine ve malına zarar gelecek şeyi bilmek, doğru düşünmek. * Kişinin akıl ve idraki kavi ve tedbiri metin olmak. (Bak: İrşâd) |
RÜŞDÎ | Rüşdle ilgili. Olgunluğa dair. |
RÜŞDİYE | Eskiden orta tahsil derecesindeki mektep. * Rüşde dair. |
RÜŞD Ü İRŞAD | Rüşd ve irşad. Doğru yola sevketmenin mükemmeliyeti. İslâmiyeti en mükemmel şekilde öğretmek. |
RÜŞEDA | (Reşid. C.) Reşid olanlar. Rüşd, olgunluk sâhibleri. |
RÜŞEYM | Rahimde yavrunun bütün azalarının teşekkül etmiş şekli. (Harekete başlayan rüşeyme, cenin denir) |
RÜŞVET | Kanunen bir iş gördürmek gayesi ile vazifeli olan kimseye, gayr-i meşru olarak verilen para vesâir menfaat ve fayda. |
RÜTBE | Basamak, derece. * Memuriyet derecesi. * Sıra. Mertebe, menzile. * Efkârın sonu. * Merdiven ayağı. |
RÜTBE-İ AKL | Aklın derecesi. |
RÜTBEŞİNAS | f. Derece bilir. Rütbe tanır. |
RÜTEB | (Rütbe. C.) Rütbeler, dereceler. |
RÜTEB-İ ASKERİYE | Askerlik rütbeleri. |
RÜTEBÎ | Rütbeye dair ve rütbelere mensub. |
RÜTTE' | Otlayan hayvan. |
RÜTTE | Pelteklik, kekemelik. |
RÜTUB | Sâbit olmak, kaim olmak, devamlılık, süreklilik. |
RÜUS | (Re's. C.) Re'sler. Başlar. Kafalar. |
RÜÜD | Genç kadın. Kız. |
RÜVAL | Salya, ağız suyu. |
RÜVEYDE | (Rüvide) İnce, hoş, nazik. * Bitmiş, neşvünema bulmuş. |
RÜVEYHA | Zariflik, incelik. |
RÜYA | (Rü'ya) Uykuda görülen misalî âlem. Düş.(Hayalâtlara karşı kapısı açık olan rüyaları tahkikî bir surette mevzubahs etmek, tahkik mesleğine tam uygun gelmediğinden; o cüz'î hâdise-i nevmiye münasebetiyle, mevtin küçük bir kardeşi olan nevme ait ilmî ve düsturî olarak altı nükte-i hakikatı, âyât-ı Kur'aniyenin işaret ettiği vecihte beyan edeceğiz.Birincisi: Sure-i Yusuf'un mühim bir esâsı, rüya-yı Yusufiye olduğu gibi; $ âyeti misillü çok âyetlerle, rüyada ve nevmde perdeli olarak ehemmiyetli hakikatlar var olduğunu gösterir.İkincisi: Kur'an ile tefe'üle ve rüyaya itimada ehl-i hakikat tarafdar değiller. Çünki Kur'an-ı Hakîm, ehl-i küfrü kesretle ve şiddetli bir tarzda vuruyor. Tefe'ülde, kâfire ait şiddeti, tefe'ül eden insana çıktığı vakit, yeis veriyor; kalbi müşevveş ediyor. Hem rüya dahi hayr iken, bâzı aks-i hakikatla göründüğü için şer telâkki edilir, yeise düşürür, kuvve-i mâneviyeyi kırar, su'-i zan verir. Çok rüyalar var ki: Sureti dehşetli, zararlı, mülevves iken; tâbiri ve mânası çok güzel oluyor. Herkes rüyanın suretiyle mânasının hakikatı mâbeynindeki münasebeti bulamadığı için; lüzumsuz telâş eder, me'yus olur, keder eder.Üçüncüsü: Hadis-i sahih ile nübüvvetin kırk cüz'ünden bir cüz'ü nevmde rüya-yı sâdıka suretinde tezahür etmiş. Demek rüya-yı sâdıka hem haktır, hem nübüvvetin vezaifine taalluku var. Şu üçüncü mes'ele, gayet mühim ve uzun ve nübüvvetle alâkadar ve derin olduğundan, başka vakte tâlik ediyoruz; şimdilik o kapıyı açmıyoruz.Dördüncüsü: Rüya üç nevidir: İkisi, tabir-i Kur'an'la $ da dahildir; tabire değmiyor. Mânası varsa da ehemmiyeti yok. Ya mizacın inhirafından kuvve-i hayaliye şahsın hastalığına göre bir terkibat, tasvirat yapıyor; yahut gündüz veya daha evvel, hattâ bir-iki sene evvel aynı vakitte başına gelen müheyyic hâdisatı, hayal tahattur eder; ta'dil ve tasvir eder, başka bir şekil verir. İşte bu iki kısım $ dır, tabire değmiyor. Üçüncü kısım ki, rüya-yı sâdıkadır. O, doğrudan doğruya mâhiyet-i insaniyedeki lâtife-i Rabbaniye âlem-i şehadetle bağlanan ve o âlemde dolaşan duyguların kapanmasıyla ve durmasıyla, âlem-i gayba karşı bir münasebet bulur; bir menfez açar. O menfez ile, vukua gelmeye hazırlanan hâdiselere bakar ve Levh-i Mahfuz'un cilveleri ve mektubat-ı kaderiyenin nümuneleri nevinden birisine rastgelir, bâzı vâkıat-ı hakikiyeyi görür. Ve o vâkıatta, bazan hayal tasarruf eder, suret libasları giydirir. Bu kısmın çok envaı ve tabakatı var. Bazı aynen gördüğü gibi çıkar, bazan bir ince perde altında çıkıyor, bazan kalınca bir perde ile sarılıyor.Hadis-i Şerifte gelmiş ki: Resül-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın bidayet-i vahiyde gördüğü rüyalar; subhun inkişafı gibi zâhir, açık, doğru çıkıyordu.Beşincisi: Rüya-yı sâdıka, hiss-i kablelvukuun fazla inkişafıdır. Hiss-i kablelvuku ise, herkeste cüz'î-küllî vardır. Hattâ hayvanlarda dahi vardır.Altıncısı ve en mühimmi: Rüya-yı sâdıka benim için hakkalyakîn derecesine gelmiş ve pek çok tecrübatımla, kader-i İlâhînin her şeye muhit olduğuna bir hüccet-i katı' hükmüne geçmiştir. Evet bu rüyalar, benim için hususan bir birkaç sene zarfında o dereceye gelmiştir ki; meselâ: Yarın başıma gelecek en küçük hâdisat ve en ehemmiyetsiz muamelât ve hattâ en âdi muhaverat yazılı olduğunu ve daha gelmeden muayyen olduğunu ve gecede onları görmekle, dilim ile değil, gözüm ile okuduğum bana kat'i olmuştur. Bir değil, yüz değil, belki bin def'a; gecede, hiç düşünmediğim halde gördüğüm bazı adamlar veyahut söylediğim mes'eleler, o gecenin gündüzünde, az bir tabir ile aynen çıkıyor. Demek en cüz'î hâdisat vukua gelmeden evvel hem mukayyeddir, hem yazılmıştır. Demek tesadüf yok, hâdisat başıboş gelmiyor, intizamsız değillerdir. M.) |
RÜYA-YI SÂDIKA | Makbul ve muteber kimselerin gördükleri ve gördükleri gibi dünyada hakikatları zuhur eden sâdık rüya. |
RÜ'YET | Görmek, bakmak. İdare etmek. Göz ile veya kalb gözü ile görmek. * Akıl ile müşahede derecesinde bilmek, idrak etmek, tefekkür etmek, düşünmek. * Araştırmak. |
RÜ'YETULLAH | Cennet'te mü'minlerin Allah'ı görmeleri.(Ey insan! Bilir misin nereye gidiyorsun? Ve nereye sevk olunuyorsun? Dünyanın bin sene mes'udane hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatının; ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rü'yet-i cemaline mukabil gelmeyen bir Cemil-i Zülcelâl'in daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun. Mübtelâ ve meftun ve müştak olduğunuz mecazî mahbublarda ve bütün mevcudat-ı dünyevîdeki hüsün ve cemal, O'nun cilve-i cemalinin ve hüsn-ü esmasının bir nevi gölgesi... ve bütün Cennet, bütün letaifiyle bir cilve-i rahmeti... ve bütün iştiyaklar ve muhabbetler ve incizablar ve câzibeler, bir lem'a-i muhabbeti olan bir Mâbud-u Lemyezel'in, bir Mahbub-u Lâyezâl'in daire-i huzuruna gidiyorsunuz ve ziyafetgâh-ı ebedîsi olan Cennet'e çağrılıyorsunuz. Öyle ise; kabir kapısına ağlayarak değil, gülerek giriniz. M.) |
RÜYUB | (Reyb. C.) şekler, şüpheler. |
RÜYUH | Zelillik, horluk, hakirlik. * Zayıflık. |
RÜYUN | Galebe etmek, üstün gelmek.RÜZ' : Noksan etmek, eksiltmek, noksanlaştırmak. |
RÜZAH (RÜZUH) | Davarın çok zayıf olması. |
RÜZAM (RÜZUM) | Davarın çok yorulup zayıflaması. |
RÜZAZ | Ufalanmış taş. * Her maddenin ufağı. |
RÜZDAK | (C.: Rezâdik) Köy. |
RÜZELA | (Rezil. C.) Reziller. |
RÜZGÂR | f. Zaman, devir, hengâm, vakit. * Dünya, âlem. * Yel. |
RÜZZ | Pirinç. |