\head>
ADİL DÜZENDE VERGİ
Adil Düzen'de Vergi Sistemi şöyle olacaktır:
1- Tek cins vergi konulacaktır. Oda "Servet ve üretim vergisi" olacaktır.
2- Gelirden ve ücretten vergi alınmayacaktır.
3- Para yerine "üretimin mal cinsinden " de vergi toplanacaktır.
4- Vergide vatandaşın beyanı esas alınacak, ama ancak o beyan edilen miktarı kadar sigortalı yapılacak veya istimlak durumunda o beyan geçerli sayılacaktır.
5- (Maden işletmelerinden beşte bir, tabii sulanan ve az emek harcanan zirai gelirden onda bir, masraflı ve modern ziraattan yirmide bir, servetten ve sınai mamullerden kırkta bir) gibi üretimden alınan vergi payı anayasa ile belirlenmiş olacaktır.
6- Devlet kar ortaklığı yatırımlarından ise ayrıca vergi istemeyip sadece katılım payını alacaktır.
Bu konuyu biraz daha açmamız gerekiyor;
Şöyle ki; Bir toplumda ekonomik dengenin sağlanması ve korunması için “üretilen toplam malın, tüketilen toplam maldan fazla olması gerektiğini” biliyoruz...
Bir ülkede hem herkesin yararlanacağı ve ihtiyaç duyacağı yol, su elektrik, eğitim sağlık haberleşme ve savunma gibi ortak hizmetlerin yürütülmesi... Hem de çocuk, hasta, sakat, ihtiyar, işsiz ve yoksullar gibi hiç üretmeden devamlı tüketmek durumunda bulunan kimselerin... Ve asker, polis, işçi, memur ve diğer hizmetlilerin ihtiyaç ve ücretlerini karşılamak üzere devlet " vergi" almak zorundadır.
İbn-i Hazm, "Akrabalara, yoksullara ve yolculara haklarını ver" [1]Ayetinin Hz. Ali (ra) tarafından söyle tefsir edildiğini açıklar:
"Zenginlerin serveti üzerindeki yoksulların hakları, onların bütün ihtiyaçlarınıkarşılayacak ve insanca yaşam şartlarını sağlayacak genişliktedir.şayet bir ülkede,yoksullar ve işsizler aç ve sefilse bunun sebebi zenginlerin ihmali ve devletindüzensizliğidir." [2]
Said Alizade Hanefi ise devlet başkanının görevlerini sıralarken şunları söy1er:
"ÜIkede hiçbir dilenci, borçlu, fakir, bakımsız ve sahipsiz kimse bırakmayacak tedbirleri almak devletin asıl görevidir. Devlet ve hükümet başkanları her konuda adalet etmeli, zalimlerin zayıfları, zenginlerin fakirleri ezmesine ve sömürmesine asla fırsat vermemelidir." Bu da ancak, İslamın öngördüğü dengeli bir düzen ve adil bir vergi sistemiyle mümkündür. [3]
"Vergi toplamanın gereği" üzerinde devletler ve sistemler arasında ittifak vardır. Asıl fark, bu verginin nereden ve nasıl alınacağı konusundadır. Bu hususta genelde iki temel görüş ve uygulama vardır.
1 - Batıl ve kapitalist sistemlerde olduğu gibi, vergiyi gelirden ve nakit (para) olarak almak,
2 - Vergiyi servetten ve üretimden, "mal" olarak almak.
Bizim inandığımız ve savunduğumuz "Adil Düzen" de vergi "servetten veüretimden" alınacaktır. Mükellefin hazır parası yoksa ve istiyorsa "ürettiği maldan borcukadar vergi ödeyebilme" kolaylığı da sağlanacaktır. Çünkü maldan alınacak vergiler piyasada mal ve para darlığı oluşturmaz. Sermaye ve emek sonucu üretilen mallardan, herkes tarafından bilinen kırkta bir gibi sabit oranda ve mal olarak alınacak vergi, piyasadan aynı ölçüde para ve malın hazineye çekilmesi demektir ki bu durum piyasadaki fiyat dengesini bozmaz.
Ancak, bugün olduğu gibi, verginin "gelirden ve ille de para olarak" alınması ve çok çeşitli vergi türlerinin bulunması durumunda ise, piyasadan bir anda büyük miktarda para çekilecek demektir. Bu ise otomatikman fiyatları artıracağından ve geliri az olanlar ihtiyaç duydukları malları yeterince alamayacaklarından yaşam koşulları güvence altında olmayacaktır.
Verginin gelirden alınması ve faizlerin masrafa yazılması, zamanla servetin belli ellerde toplanmasını ve tekelleşmeyi doğuracak, giderek "zengin daha zengin, fakir isedaha fakir" olacak, bu zulüm ve dengesizlik çeşitli anarşi, ahlaksızlık ve ayaklanmalara zemin hazırlayacaktır.
Halbuki verginin servetten ve üretimden, hem de mal olarak alınması, servetin üst sınırını belirler. FazIa servete fazla bakım ve onarım ve o nispette fazla vergi bineceğinden, bu durum servetin belli ellerde birikmesini ve tekelleşmeyi önler. Sermaye ve üretim vergisi demek olan bu uygulama toplumda zenginle fakir arasındaki adil dengeyi kuran ve koruyan tek sistemdir ve bu suretle:
"(Adil vergi olarak zekat emredildi) Ta ki (mal ve servet) içinizden sadece zenginler arasında dolaşan bir nesne olmasın..." [4] ayetinin hikmet ve hedefi de gerçekleşmiş olacaktır.
Adil düzende;
1- Verginin servetten alınması,
2- İcabında üretilen mal cinsinden de toplanması,
3- Vergi cinsinin, miktarının (% de oranının) ve ödeme zamanının belirli olması,
4- Yüzlerce değil, tek çeşit vergi bulunması...
Hem bugünkü vergi kargaşasını, hem vergi kaçakçılığını, hem de bir türlü başa çıkılamayan istismar ve suistimallerin önlenmesi bakımından da ideal bir uygulamadır.
Vergi servetten ve üretimden alındığı için bunları saklamak ve gizlemek imkanı da yoktur. Ayrıca Adil Düzende, "ödenen vergi nispetinde faizsiz kredi alma" durumu söz konusu olacağından herkes vergisini fazlasıyla ödemeye özenecektir.
Ama vergi gelirden alındığında, çeşitli hilelerle geliri az göstermek, hatta zarar ve iflas göstermek mümkündür. Hem zaten zenginler vergisini tamamen ödeseler bile, bunu, sonunda malı alan tüketicinin sırtına yükleyeceklerinden yine ezilen fakir halk olmaktadır.
Üstelik Adil Düzende kişiler ödedikleri vergilerin en hayırlı hizmetlere gideceğinden emin olduklarından, bunu ibadet bilerek ve uhrevi yatırım kabul ederek seve seve verecekler, vergi kaçakçılığına tenezzül ve tevessül etmeyeceklerdir.
Adil ekonomide, üretilen ve ticareti yapılan her maldan, mükellef isterse kendi cinsinden vergi alınma imkanı vardır. Koyundan koyun, buğdaydan buğday, gömlekten gömlek, ayakkabıdan ayakkabı, buzdolabından buzdolabı, motordan motor alınması gibi... Vergilerin böyle her maldan ayrı ayrı alınabilir olması, mallar arasındaki fiyat dengesini koruyacak ve o ülkede her cins maldan eşit miktarda eksilmiş olacaktır. Böylece piyasadan sadece bazı cins malların veya paranın çekilmesi ve azalması söz konusu olmayacaktır.
Her cinsten "maI" olarak alınan bu vergiler, ya muhtaç ve müstehak olanlara - ihtiyaçları varsa aynen verilir. Veya malın para ettiği bir mevsimde satışa arz edilerek bütçeye gelir sağlanır ve elde edilen para gerekli yerlere harcanır. Bu durum aşırı fiyat dalgalanmalarını önlediği gibi, piyasayı da canlandırmış ve üretimi teşvik etmiş olur. Ve tabi isteyene vergisini nakit para olarakta ödeyebilme kapısı açıktır.
Ancak, verginin gelirden ve nakit olarak alınması durumunda ise bu kadar paranın piyasada çekilmiş olacağını yukarıda arz etmiştik. Bu iş, genellikle üretilen malların satışa sunulduğu mevsimlerde olacağından, piyasada oluşacak para darlığından ötürü mal fiyatları değerinden aşağı düşecek, üretici malını çok ucuza elinden çıkarmak zorunda kalacaktır. Böylece üretici mağdur edilecek, vurgunculara ve karaborsacılara fırsat doğmuş olacaktır. Çünkü ucuzluk mevsiminde çok düşük fiyatlarla malları toplayıp depo edecekler ve ileride birkaç misli karla satışa çıkaracaklardır.
Malları böylesine ucuza kapatıp depolayan büyük sermaye çevreleri bu malları, ihtiyaç duyulan mevsimlerde, çok yüksek fiyatlarla piyasaya süreceklerdir. Bu sefer memur ve işçi sınıfının alım gücü düşeceğinden, devlet maaşlara zam ve ikramiyeler eklemek zorunda kalacak, bunu karşılamak için de ya karşılıksız para basacak veya yeni vergiler koyacaktır. Bunlar da yine fiyatları artırmaktan ve enflasyonu hızlandırmaktan başka işe yaramayacaktır.
Ve böylece gelirden ve para olarak alınacak vergiler devamlı pahalılığı ve enflasyonu körükleyeceğinden hayat çekilmez olacak, sanayi ve yatırım duracak, mecburi iç ve dış borçlanmalar ülkeyi çıkmaza ve çöküntüye sürükleyeceklerdir.
Nakit (para) olarak ve gelirden alınan vergiler hem piyasada para darlığını, hem de malların ucuza satılmasını netice verdiği için vurguncu ve fırsatçı tüccar bu ucuzluk mevsiminde bankalardan faizli kredi alarak malları yok pahasına toplayıp, ileride yüksek fiyatlarla satması sonucu, bu sefer faiz oranları da hızla yükselmekte ve artık parası olan yatırım ve üretim yerine faize ve kolayından kazanç yollarına yönelmekte ve giderek ekonomik hayat körlenmekte ve kirlenmektedir. Halbuki maldan alınan sermaye vergisi ise üretici ile tüketici arasındaki aracı karını en az düzeye indirdiğinden dolayı, bazılarının bedavadan köşeyi dönmesine fırsat vermemekte, fiyatları dengede tutmaktadır.
Gelir vergisinin devlet bütçesi yönünden olumsuz bir neticesi de şudur: Kıtlık ve kriz yıllarında gelir az olacağından toplanan vergi de az olacaktır. Oysa böyle yıllarda devlet daha fazla harcamaya gerek duyacağından bütçe açığı ve dış borçlanma kaçınılmaz olacaktır. Halbuki Adil Düzende vergi, üretilen ve satışa sürülen mallardan alınacağından, kıtlık yıllarında ise - daha çok para ettiği için piyasaya - saklanan veya ithal edilen - mal sürümü artacağından, dolayısıyla devletin eline geçecek vergi miktarı bolluk yıllardan fazla olacak ve böylece açık kapatılmış olacaktır.
Sermaye vergisi aynı zamanda insanları harekete ve üretime zorlar. Çünkü, sermaye sahipleri zarar etseler bile, nisap miktarının altına düşmedikçe, her yıl vergi ödemek zorunda oldukları için, sermayelerini boş bırakmayıp çalıştırmak ve çoğaltmak isteyeceklerdir. Bu durum ise haliyle paraya hız kazandıracak, paranın hareketlenmesi de ekonomiyi canlandıracaktır.
Bugünkü düzende olduğu gibi, paranın piyasadan çekilip bankaya koyularak atıl hale getirilmesi ise ekonomide durgunluğa yol açar ve ülkeyi çıkmaza sokar. Bundan kurtulmak için paranın durmaması, faizin olmaması ve her türlü teşebbüs imkanlarının sağlanması ve teşvik edilmesi gerekir. Böyle olunca parası olanlar ya kendileri sanayi ve yatırıma yönelecekler veya paralarını faizsiz olarak - karzı hasen - cinsinden banka müteşebbislere borç vermek durumunda kalacaklardır. Ülkede faiz ve enflasyon olmadığı için, paraları değer kaybetmeyecek, devlet garantisiyle ve Allah rızası için verdikleri borç paranın ise vergisinden kurtulmuş olacaklardır.
Veya sermayesi olanlar yatırımcı müteşebbislerle ortak olacak, karlarını bölüşeceklerdir. Zarar etmeleri halinde ise biri sermayesinden, diğeri emeğinden kaybetmiş olacaktır.
Bazı kimseler faizin para hareketini canlandıracağını zannetse bile gerçek bunun tam aksinedir. Çünkü parası olanlar, başkasına borç vermeyip kendisi de yatırım için riske girmeyip, faiz getirsin diye parasını bankaya koyacağından ekonomik durgunluk baş gösterecektir. Bunun sonucu giderek mallar pahalılaşır, enflasyon artar. Bu ise tekrar faizin yükselmesini ve karşılıksız yeni para basımını kaçınılmaz kılar. Derken piyasa söner ve ekonomi çöker.
Verginin gelirden alınmasının diğer yıkıcı bir etkisi de şudur: Gelir vergisi, müteşebbisleri ve mükellefleri, "vergilerini peşin ödeme" mecburiyetinde bıraktığı için - yani daha üretime geçmeden vergi alındığı için - artık herkes işçi çalıştırmaktan ve yatırıma yönelmekten kaçınmakta, sermayesini ya ticarete yatırmakta, ya makine ile üretimi tercih etmektedir. Bunun sonucu ülkede üretim düşmekte, işsizlik sorunu baş göstermektedir. Neticede ise halkın satın alma gücü tabiatıyla azalacağından, üretilen mallar iç piyasada müşteri bulamayınca mecburen dış pazarlara ihraç etmek için de devlet teşvik primleri ödemek zorunda kalmakta ve hayali ihracatçılık ve fatura kaçakçılığı gibi çeşitli yolsuzluklar çoğalmaktadır.
Halbuki sermaye ve üretim vergisini esas alan Adil Düzen de örneğin bir gübre fabrikası kuranlar ve orada çalışanlar, o fabrika tamamlanıp üretime geçinceye kadar asla vergi ve prim ödemeyeceklerdir. Ellerindeki sermayenin tamamı yatırıma ve üretime harcanacağından hem tesisler çok daha erken bitirilecek, hem de o fabrika daha büyük bir kapasitede kurulmuş olacağından böylece daha çok üretim yapacaktır.
Yani o fabrika günde bin torba yerine, bin beş yüz torba gübre üreteceğinden, üç yüz kişinin yerine beş yüz kişi çalıştırılabilecektir.
Devlet ise bu fazla üretimden - gübre olarak daha fazla vergi alacağından hem milli servet hem de bütçe gelirleri birkaç misli artmış olacaktır.
Üstelik bugünkü sömürü sistemlerinde olduğu gibi, bütçeler çoğu lüks ve israf olan "giderlere göre gelir toplama" şeklinde hazırlanmayıp, Adil ekonomide "gelirleregöre verimli ve dengeli harcama" prensibi uygulanacağından en kısa zamanda "AdilDüzen ve Refah Toplumu" doğmuş ve böylece "dünya cenneti" kurulmuş olacaktır.
Şimdi ister istemez, Peygamber Efendimizin şu mübarek sözünü hatırlıyoruz. Buyurdular ki:
" Muhakkak hepiniz Cennete gireceksiniz. Ancak cennete girmek istemeyenIer hariç..."
Sahabi sordu:
Kim Cennete girmek istemez, Ya Resulullah?
Cevap verildi:
"(Bakımını en güzel şekilde yapan ve her ihtiyacını karşılayan merhametli) sahibinden (biraz yük taşımak zahmetinden kurtulmak için) kaçan develer gibi (Allah' ın dininden) ve adalet düzeninden korkup "La İlahe İllallah demekten" kaçanlarCennetten kaçmış sayılırlar. [5]
· ZEKAT VE TEŞKİLAT
İslam’da zekat, devlete ödenecek bir vergidir. Bu zekat vergisini mükelIeflerden bizzat devlet toplar ve harcamayı da yine devlet yapar... Zekatın kimlere ve nerelere verileceğini bildiren ayeti kerime dikkatle incelenirse, adil bir devletin hizmet ve harcama yapacağı bütün kesimleri içine aldığı görülecektir.
"Sadakalar (zekat vergileri) Allah tarafından bir farz olarak ancak fakirlere, miskinlere, onlar üzerinde çalışanlara, kalpleri telif edilmek (Barış ve adalet düzenine ısındırılmak) istenenlere, kölelere, borçlulara, Allah yoluna ve yolculara mahsustur."[6]
Bu ayet devlet bütçesinin nerelere ve nasıl harcanacağını da göstermektedir.
Ayette sadakaların (zekat vergilerinin) harcanacağı yerler gösterilirken önce dört sınıf için başta "Lam" harfi kullanılmış, geri kalan dört sınıfın her ikisi için de başlarına ayrı ayrı "Fi" getirilmiştir.
Yani, bu harfler yardım ile zekat vergilerinin üç ana bölüme ayrılacağını ve ayrı hükümlere tabi tutulacağını çıkarmak mümkündür.
Birinci bölüme giren " fakir, miskin ve müellefetül kuluba" paylarının bizzat kendilerine verileceği,
İkinci bölüme giren "köleler borçlular" payının kredi müesseseleri için kullanılabileceği,
Üçüncü bölüme giren "Allah yolunda ve yolcular" için emredilen kısmın ise kamu hizmetleri için harcanabileceği hususunda görüş beyan eden alimler vardır. [7]
Ayette geçen Fakir; Geliri giderine yetmeyen, geçiminde güçlük çeken kimselerdir. Miskin ise, hiçbir geliri bulunmayan yoksullardır. Bazı ayetlerin ifadesine göre fakirler çalışma gücüne sahip olmayan, miskinler ise sermaye gücü bulunmayan kimselerdir. O halde devlet bütçesinden fakirlere geçim yardımı, miskinlere de sermaye yardımı yapılır.
Bu nedenle sağlıklı bulunsalar ve hatta bir işte çalışır olsalar bile, kendisini ve ailesini geçindirmekte zorluk çeken yoksul vatandaşlarına yardım etmek devletin vazifesidir.
Ayette geçen "Amiline aleyha: Onlar üzerinde çalışanlar" vergilerin toplanmasında ve dağıtılmasında çalışan bütün görevlileri ve hatta devlet hizmetinde bulunan tüm memurları içine alır...
Zira Hz. Ömer, halife olan Hz. Ebubekir'in (ra) geçimini temin için çarşıda ticaretle uğraştığını görünce, şurayı toplayarak kendisine yetecek kadar bir maaş tayin ve takdir etmişlerdir. [8]
"MUELLEFETÜL - KULUB:" Kalpleri İslam’ın barış ve bereket nizamına ısındırılmaya çalışılan veya şerrini defetmeye uğraşılan kimselerdir. İbni Rüşt, İmamı Azam ve İmamı Şafii bu sınıfın her zaman bulunacağı ve bu hükmün uygulanacağı görüşünde olduklarını söyler. [9]
Prof. Hamidullah'ta müellefetül kulub fonunun "örtülü ödenek" cinsinden Müslüman toplum içinde açılacak çeşitli gedikleri ve tehlikeleri önlemek ve İslami güçlendirmek için kullanılabileceğini savunur. [10]
RİKAB kelimesi ise her türlü köleleri, esirleri, bunlar için ödenecek fidyeleri ifade eder.
Her çeşit sığınmacılar ve göçmenler için harcanan giderler de bu sınıfa dahil edilebilir.
GARİMİN: çeşitli sebeplerle borç altına girmiş ve bundan kurtulma çarelerini yitirmiş kimselerdir. İflas etmiş, deprem, sel, yangın gibi felaketlerle serveti elinden gitmiş kimseler de "Garimin"den sayılabilir.
Çeşitli suçlar ve cinayetler nedeniyle verilen diyet ve tazminatları (para cezalarını) ödeyemeyen ve bu yüzden hapsedilen kimselerin borçu da bu kısımdan ödenebilir.
FİSEBİLİLLAH: Allah yolu demektir. Bu sınıfta en başta Adalet nizamının kurulması ve korunması için çalışan mücahitler, ordu ve asker için gerekli silah ve malzemeler, ilim tahsil eden öğrenciler ve ilim için gerekli müesseseler, ayrıca hastane, çeşme, düşkünler yurdu gibi bütün hayır kurumları ve sosyal hizmetler bu mana içinde düşünülebilir.
İBNİ SEBİLise seyahat, ticaret ve ziyaret maksadıyla yola çıkan ve çeşitli nedenlerle parasız kalan kimselerdir. Fakir düşen hacılar da bu sınıfa girebilir. Sokağa atılan sahipsiz çocuklarda bunlara katılabilir.
Zekat gelirlerinin verilmesi emredilen bu sekiz sınıf, bir devletin harcama yapacağı bütün kesimleri içine alır. Bu nedenle zekat devlet eliyle toplanan ve harcanan bir vergi olmaktadır.
Evrensel hukuk kurallarına dayanmayan ve adil olmayan bir düzende, sömürü ve zulmün hakim olduğu bir dönemde, inanan insanların Adaleti hakım kılmak ve zulmü ortadan kaldırmak için gayret etmeleri ve bunun için de her şeyden önce disiplinli ve düzenli bir Cemaat ve teşkilat haline gelmeleri şarttır.
İşte bu durumda müslümanlar zekatlarını adil devletin çekirdeği olan bu hizmet teşkilatına vermek durumundadır. Çünkü fiili ve fikri işgal dönemlerinden kurtuluş ancak böyle mümkün olacaktır.
İşte bu kurtuluş hareketinin asıl bütçesi ise şuurlu müslümanların verecekleri zekatlardan oluşacaktır. Ve başta cihadın amacına ulaşması olmak üzere ayette emredilen sekiz sınıf için yapılacak harcamalar bu fondan karşılanacaktır. Böylece teşkilat mensupları arasında bir huzur ve güven ortamı da sağlanacaktır.
Zekat verecek zenginlikteki şuurlu müslümanların zekatlarını cihat teşkilatına vermelerinin dünyevi ve uhrevi faydalarından bir kısmı şunlardır:
1- Mükellef ve zengin müslümanlar hem farz kılınan zekat borcundan kurtulmuş, Allah'ın rahmet ve bereketine kavuşmuş olurlar.
2– Hem de, böylece kurtuluş davasına maddi katkıda bulunmuş olduklarından ayrıca cihat sevabı da kazanmış olurlar.
3- Yakınlarından, tanıdıklarından, fakir ve yoksul kimselere veya öğrencilere zekatı bizzat vermek yerine, bunların isim ve adresini bildirerek teşkilat eliyle gönderilmesi:
a Zekat vereni riyadan ve başkasına üstünlük taslamaktan,
b- Zekat alanı ise mahcubiyetten ve minnet altında kalmaktan kurtarır.
4- Yardımların teşkilat eliyle yapılması insanların kalbini Hak davaya ısındırır ve bağlılıklarını artırır.
5- Zekatları hizmet ve hayır teşkilatına vermekle aynı zamanda Adil bir Devlet Düzeninin vatandaşlığına da alışılmış olunur. Zira zaten Adil Devlet Düzeninde bütün vergiler devlete ödenecektir.
Kurtuluş mücadelesi sırasında cihat teşkilatına zekat verilmez diyenlere ise şu sorulur:
Zekatın verileceği sekiz sınıftan birisinin de ayette geçen "Fisebillilah" (Allah yolu için) olduğu, Allah yolundan da her şeyden önce ülkenin her türlü işgalden kurtarılması ve tam bağımsızlığa kavuşulması için yapılan “cihad”ın anlatıldığı üzerinde İslam uleması ittifak etmiştir. Bu nedenle hürriyet ve hukuk düzenine kavuşmak üzere yola çıkan bir harekete katılmak ve katkıda bulunmak dini ve insani bir vecibedir.
Eğer bu yapılanlar cihat kapsamına girerse-ki öyledir. O takdirde zaten şüpheler ve itirazlar yersizdir....
[1]İsra: 20
[2]İbni Muhalla C: 6 Sh. !56
[3]İslam da İktisadi Nizam. Sh. 131 - İslamda Mali Yapı, XIII. Bölüm, Prof. S . A Sıddıki
[4]Haşr: 7
[5]Buhari, Hakim, Tabarani.
[6]Tevbe: 60
[7]Osman Eskicioğlu. Kur' ana Göre İslam Ekonomisinin Esasları, Teksir, İzmir
[8]Serahsi C. 3 Sh. 19
[9]M. Ebu Zehra. Fıkhi ve Siyasî Mezhepler Tarihi
[10]İslam Peygamberi, Hamidullah C.2, Sh. 222
KAYNAK: AHMET AKGÜL ''ADİL DÜZEN VE YENİ BİR DÜNYA'' KİTABINDAN