\head>
NA | Arabçada "Biz" mânasına gelen zamirdir. Meselâ: Kitabünâ $ : "Kitabımız" misalinde olduğu gibi, kelimenin veya fiilin sonuna eklenen bitişik zamirdir. |
NA | Farsçada nefy edatıdır. Müsbet mânâyı menfi yapar. Kelimenin başına getirilir. Meselâ: Nâ-ehil $ : Ehliyetsiz, ehil olmayan. |
NA'AB | Aceleci. Hızlı yürüyen, tez giden kişi. |
NA'AL | Nalbant. Nalin yapan. |
NAAM | (Bak: Neam) |
NA'AR | Fesad ve fitneye çalışan. * Kanı kaçmış olup sâbit olmayan damar. |
NA-AŞNA | f. Bilinmeyen, yabancı. |
NAAT | (Bak: Na't) |
NAB | (C.: Enyâb) Azı dişi. * Yaşlı deve. |
NAB | f. Katıksız, hâlis, saf. * Oluk. * Berrak. |
NA'B | Karga veya horoz ibiği. |
NA-BALİG | f. Henüz büluğa ermemiş, daha bâliğ olmamış. * Erişmemiş, yetişmemiş. |
NABAZAN | Nabız atması, damar vurması. |
NA-BAYESTE | f. Lüzumsuz, gereksiz. Uygun ve münasib olmıyan. |
NA-BECA | f. Yersiz, uygunsuz, münasebetsiz. |
NA-BEDİD | (Bak: Nâ-bercâ) |
NA-BEHENCAR | f. Usulsüz, kuralsız, yolsuz, kaidesiz. |
NA-BEHENGÂM | f. Vakitsiz, mevsimsiz, zamansız. |
NA-BEHRE | f. Azim, ulu. * Karışık. * Soysuz. |
NA-BEKAİDE | f. Kural ve kaideye uymayan. Kaidesiz, kuralsız, nizamsız. |
NA-BEKÂR | İşsiz, işe yaramaz. |
NA-BEMAHAL | f. Yerinde olmadan. Mahallinde olmayan. * Münasebetsiz. Yersiz. |
NA-BERCA | (Nâ-bedid) Belirsiz, görünmez olan. |
NA-BESÎ | f. Yokluk, adem. |
NA-BESUD | f. El dokunulmamış, el değmemiş, yeni şey. |
NÂBIZ | Hareket eden. |
NABIZ | Atar damarın vuruşu. Şah damarının atması. Kırmızı kan damarının oynaması hali. |
NÂBIZA | (C.: Nevâbız) Nabız damarı. |
NABIZ-ÂŞNÂ | f. Nabızdan anlayan. Mizaç bilen. Karşısındakinin zayıf taraflarını bilen. |
NABIZ-GİR | f. Her mizaç ve tabiata göre davranıp muamele etmesini bilen. |
NABİ' | (Nâbia) (Nebean. dan) Yerden fışkıran, kaynayan, akan. |
NABİ | Haber veren, haberci. * Urfa'lı kıymetli bir şâirin ismi. (Mi: 1626- 1712) |
NABİ | Yüksek, yüce. |
NABİGA | (C.: Nevabig) Şanı, şöhreti büyük adam. ulu, şerefli kimse. * Sonradan şâir olan. * Üstün zekâlı hârika ve çok fasih kimse. |
NABİGAT-ÜL CA'DÎ | Resül-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın duasına mazhar olmuş mühim bir Arab şâiridir. İran'ın fethinde bulundu. Rivayete göre Mi: 684'de İsfehan'da Rahmet-i Rahman'a kavuştu. |
NABİGAT-ÜZ ZÜBYANÎ | Câhiliyet devrinde meşhur ve Suk-ı Ukaz'da hakemlik yapmış Arab şâirlerindendir. Tahminen Mi: 535-604'de yaşamıştır. |
NABİL | Ok yapan. * Üstad, hâzık kimse. * Irgaç. |
NA-BİNA | (C.: Na-binayan) Kör, a'mâ, gözleri görmez. Anadan doğma kör. |
NA-BİNAYAN | (Na-bina. C.) Gözü görmeyenler, a'mâlar, körler. |
NA-BİNAYÎ | f. Körlük, a'mâlık. |
NABİT | Ağaç ve nebat gibi yerden bitip büyüyen. |
NABİTE | Bir kabilede yeni çıkan küçük çocuk. |
NABİZ | Savaşçı, muharip, savaşan. |
NABUD | (Nâ-bud) f. Mâdum, yok olan, bulunmayan. * İflas etmiş. Perişan olmuş. * Sonradan yok olan. |
NA-BUDMEND | f. Yoksul, fakir. |
NA'BÜDÜ | "Biz ibadet ederiz" mânâsında fiil. ( Bak: Nun-u na'büdü) |
NABZ | (Bak: Nabız) |
NABZA | Damarın bir defa atması. |
NABZ-AŞNA | f. Nabızdan anlayan, mizac bilen. |
NABZ-GİR | f. Mizaca göre hareket etmesinden anlıyan, nabza göre davranmasını bilen. |
NABZÎ | Damarın atmasıyla ilgili. |
NA'C | (C: Niâc-Neacât) Koyun. |
NA-CAİZ | f. Yapılmaz, câiz değil. |
NACAK | Bir ağaç sapa geçirilen, ağzı keskin, genişçe demir âlet. Balta. |
NA'CAT | (Na'ce. C.) Dişi koyunlar. |
NA'CE | (C.: Niâc-Na'cât) Dişi koyun. * Dişi sülün. * Kadına da istiare ile söylenir. |
NACİ | Kurtulan. Necat bulan. * (Mi: 1849-1892) Muallim Naci diye meşhur olan bir İstanbul'lu şâir. Lügat-ı Naci'yi "Fetva" kelimesine kadar hazırlamıştır. |
NACİ' | Hazmı kolay olan yiyecek. |
NACİ(YE) | Kurtulmuş, necat bulmuş. Cennetlik olan. |
NACİL | Nesli kerim, şerefli olan, soyu temiz. |
NACİLEYN | Ana ve baba, ecdad ve evlâd, dedeler ve babalar. |
NA-CİNS | f. Aynı cinsten olmayan. * Cinsi bozuk. |
NACİR | Ağaçlarda yaprak saplarının dibindeki filiz. |
NACİS | İyileşmez hastalık. |
NACİŞ | Avı ürküterek avcının tarafına kovalayan adam. |
NACİYE | (C.: Nâciyât) Sür'atli deve. |
NACİZ | Azı dişi. |
NACİZ | Hâzır. |
NACU | f. Çam ağacı. |
NACUD | f. Büyük kadeh. |
NACUR | Sırça tabak. |
NA-CUNBAN | f. Kımıldamaz. Yerinde durur. Sağlam. |
NACÜV | f. Çam ağacı. |
NA-ÇAR | f. Çaresiz, elinden iş gelmeyen. Mecbur kalmış olan. |
NA-ÇARÎ | f. Çaresizlik. |
NA'ÇE | f. Yumuşak yer. |
NA-ÇESPAN | f. Uygun ve yakışık olmıyan. |
NAÇİZ | (Nâ-çiz) f. Çok küçük, ehemmiyetsiz şey, değersiz, hükümsüz. |
NAÇİZANE | f. Çok ehemmiyetsiz olarak. Pek ufak olarak. |
NA-ÇİZÎ | f. Naçizlik, ehemmiyetsizlik, kıymetsizlik, değersizlik. |
NA-DAN | f. Cahil, bilmez, haddini bilmez. |
NÂ-DANÎ | f. Terbiyesizlik, haddini bilmezlik. * Cahillik. |
NÂ-DANİST | (Nâ-dâniste) f. Câhil, bilmez. |
NADAR | (Nadâret) Altun. |
NA-DARÎ | f. Olmamazlık, bulunmayış. |
NADAS | Tarlayı temizleyip otlarını kurutmak için önceden sürüp hazırlama. |
NA-DAŞT | f. Hayâsız, utanmaz. |
NADC | Kıvam. Büluğa erme. Pişme. |
NADD | Azık, rızık. |
NADDAHATAN | Püsküren çifte pınarlar. |
NA-DEMSAZ | f. Uymayan, uygun olmayan, âhenksiz. |
NA-DERİDE | f. Delinmemiş, delik açılmamış. |
NADH | Su serpmek, sulamak. Su içip kanmak. * Musallat olanı defetmek. * Suyun feveran etmesi, püskürmesi. |
NADIC | (C.: Nevadıc) Olgunlaşmış, olmuş, kıvama gelmiş. |
NADİ | Nidâ eden, haykıran, çağıran. * Halkın, meşveret gibi, birşey konuşmak üzere bir yere toplanmaları. Nitekim İslâmdan evvel Mekke'de Kureyş'in toplandığı meclis binasına "Darünnedve" denilirdi. Nâdi; orada ve o gibi yerlerde toplanan heyettir ki; bezm, meclis, mahfil, kongre tâbirleri gibidir. (E.T.) |
NADİB | Geçmiş. * Hafif adam. * Yas tutan. |
NADİC | Olgun meyve. * İyi pişmiş et. |
NADİD | Salkımları sık olan üzüm veya muz. * İçi doldurulmuş yastık, minder, şilte gibi şeyler. |
NA-DİDE | f. Az bulunur, çok değerli. Az görülen, görülmemiş. |
NADİM | Nedamet etmiş, pişman. |
NADİMÂNE | f. Pişmanlıkla, pişman olarak, nedamet duyarak. |
NADİMİYET | Pişmanlık, nedamet. |
NADİR(E) | Az bulunan. Seyrek. |
NADİRÂT | Az bulunan şeyler. |
NADİREDÂN | f. Zarif, âlim. |
NADİREKÂR | f. Nâdir işler ve san'atlar yapan. |
NADİREN | Nâdir ve az olarak. Çok aralıklı. Pek az bulunur. |
NADİRE-PERDÂZ | f. Güzel söz söyleyen. |
NADİRE-SENC | f. Nükteli konuşan, güzel fıkralar anlatan, zarif kimse. |
NADİRET | Güzellik, parlaklık, tazelik. * Hoş ve lâtif. |
NADİYE | Sudan uzak olan hurma ağacı. |
NA-DÜRÜST | f. Doğru olmayan. Eğri. * Sağlam, dürüst ve gerçek olmayan. * Yanlış, haksız. |
NA-DÜRÜSTÎ | f. Gerçek olmama, doğru olmama. |
NA-EHİL | f. Ehliyetsiz, beceriksiz. Ehil olmayan. |
NA-ENDAM | f. Muntazam olmıyan. Biçimsiz, gayr-ı muntazam. |
NA-ENDİŞ | f. Uzun uzadıya düşünmeğe değmez. Açık, muhakkak. |
NA-ENDİŞÎDE | f. Düşünülmemiş. |
NÂ-EVS | f. Manastır, kilise. |
NÂF | f. Göbek. * Mc: Orta. |
NÂF-I ÂLEM | Mekke-i Mükerreme. |
NÂF-I ŞEB | Gece yarısı. |
NÂF-I ZEMİN | Zeminin ortası. Mekke-i Mükerreme. |
NA'F | Sütü çok olan deve. |
NAFAKA | Yiyecek parası. Geçim için lüzumlu olan şey. * Geçindirmeğe mecbur olduğu kimselere veya çocuklarına mahkeme karariyle verilen iaşe parası. |
NAFAKA-İ İDDET | Fık: Kadının iddeti içinde muhtaç olduğu nafaka. Koca, boşadığı karısını iddeti bitinceye kadar infakla mükellef olduğu için bu müddet zarfındaki nafaka hakkında bu tâbir meydana gelmiştir. |
NAFAKA-İ MAKZİYYE | Fık: Hâkim tarafından takdir olunan nafaka. |
NAFAKAT | (Nafaka. C.) Nafakalar. |
NAFATA | Vücutta çıkan sivilce veya kabarcık. |
NAFE | f. Derisi kürk yapımında kullanılan hayvanların postlarının karnı altındaki deri kısmı. |
NA-FERCAM | f. Asıl ve esastan âri olan, akibetsiz olan. Faydasız. |
NAFE-RİZ | f. Koku saçan. * Göbek düşüren. |
NAFIA | Bayındırlık işleri. |
NAFIK | Geçer para. Geçer akçe. |
NAFIKA | (C.: Nevâfık- Nüfeka) Arab tavşanının (diğer adı; tarla fâresi dedikleri hayvanın) iki yuvasından gizli olanın adıdır. Bu hayvan, bunun tavanını yeryüzüne çok yakın yapar. Belirli olan kasia dedikleri yuvasında tehlike hissederse hemen nâfıkanın tavanını delerek kaçar. Münafıklar buna benzediği için nifak, münafık kelimeleri bu kelimeden gelmiştir. (Kamus). |
NAFIZ | Çok titreten. Sıtma. |
NAFİ | (Nefiy. den) Giderici, yok eden, nefyeden, menfi yapan. |
NAFİ' | Menfaatli. Faydalı. Yarar. Şifalı. * Esma-i Hüsnâdan bir isim. |
NAFİA | İnşaat işleri. * Faydalı işler. Menfaatli olanlar. |
NAFİC | (C.: Nevâfic) Kaburga kemiklerinin sonu. |
NAFİCE | (C.: Enfice) Misk göbeği. |
NAFİH | (Nefh. den) Üfürücü, üfleyici. |
NAFİKA | (Nüfeka) (C.: Nevâfık) Keler yuvalarından biri. |
NAFİLE | Fık: Farz ve vâcibden gayrı mecburiyet olmadığı hâlde yapılan ibadet. Fazladan yapılan iş. * Menfaatli olmayan. Ziyâdeden olan. * Torun. * Ganimet malı. Bahşiş. Atiyye. |
NAFİR | Nefret eden. Ürken, korkan. Sevmeyen. * Galip olan. * Öksürüp burnundan sümüğü saçılan koyun. |
NAFİS | (Nefs. den) Gözü nazar değer olan kimse. * Açan ve ferahlandıran. |
NAFİS-ÜL KERB | Sıkıntı ve belâlara, göz değmesine, nazara te'sir edip kaldıran. |
NAFİS | Okuyup üfüren. |
NAFİZ | İçe işleyen. Delip geçen. İçeri giren. * Sözü geçen, kendine itaat edilen. Te'sirli, nüfuzlu. |
NAFİZ-ÜL EMR | Emri geçip sözü dinlenilen. * Kendisine itaat edip boyun eğilen. |
NAFİZ-ÜL KELİM | Sözü geçen. |
NAFİZ | Çok fazla titreten sıtma. |
NAFİZE | Karından vurulup arkaya çıkmış olan yara. |
NAFİZİYET | Sözü geçerlik, nâfizlik. |
NAFUR | (Nâfure) Fıskıye, fevvâre. |
NAGÂH | f. Birdenbire, ansızın, hemen. (Nâgeh, nâgehan, nagehâne, nagehânî) |
NAGAM | (Nağme. C.) Nağmeler, âhenkler, türküler. |
NAGAMÂT | Nağmeler, âhenkler, güzel sesler. |
NAGAM-KÂR | f. Nağmeler söyleyen, ezgici. |
NAGAM-PERVER | (C.: Nagamperverân) f. Türkü söyleyen, nağmeci. Nağme seven. |
NAGAŞAN | Iztırab, acı. |
NA-GEHAN | f. Birdenbire, ansızın, âniden. |
NAGFA | Ceviz ağacına benzer bir ağacın adıdır ve Beyrut dağlarında olur; dut gibi yemiş verir. |
NAGIZ | Şaşırdığında başını sallayan kimse. * Kürek başında olan kıkırdak. |
NAGK | (C.: Nuguk) Karga çağırmak. |
NA-GÜŞADE | f. Kapalı, açılmamış. |
NA-GÜVAR | (Nâ-güvâre) f. Midede zor hazmolunan şey. Sindirimi zor. * Yenilmesi veya içilmesi acı olan şey. |
NAGZ | f. Güzel, iyi. Göze hoş ve güzel görünen. |
NAGL | Çürük sahtiyan. |
NAGM | Gizli kelâm, gizli söz. |
NAĞME | (C.: Nağamât) Ahenk, güzel ses, âvaz, ezgi, teganni. |
NAĞME-GER | f. Türkü söyleyen, öten. |
NAĞME-HÂN | f. Türkü söyleyen, şarkı söyleyen. |
NAĞME-HÂNÎ | f. Türkü söyleyicilik, nağme söyleyicilik. |
NAĞME-HİZ | f. Nağme uyandıran. Türkü, şarkı söyleyen. |
NAĞME-KEŞ | f. Türkü söyleyen, şarkı söyleyen. |
NAĞME-PERDAZ | f. Türkü söyleyen, şarkı söyleyen. |
NAĞME-SAZ | f. Ahenkle söyleyen, terennüm eden. |
NAĞME-SERA | f. Türkü okuyan, şarkı söyleyen. |
NAĞME-ZEN | f. Türkü söyleyen, şarkı söyleyen. |
NAGR | Gadap etmek, hiddetlenmek, kızmak. * Kin tutmak. * Çömlek kaynamak. |
NAGS | Kederli, gamlı olmak. |
NAGZ | Devekuşunun erkeği. *Başını sallayıp depretmek. * Bulutun koyu ve kesif olması. |
NAH | f. Göbek. |
NAH' | Kesme, boğazlama. |
NAH | f. İp, ince ip. * Tel. * Halı, kilim. |
NAHA' | Boyun kemiğindeki beyaz iliğe varana kadar kesmek. * Yemen taifesinden bir kavim. * Hâlis etmek. * Uzaklık, ıraklık. |
NAHABE | (C.: Nuhab) Geçit ağzı. * Çokluk asker. * Her nesnenin iyisi. |
NAHAFET | Zayıflık, arıklık, cılızlık. |
NAHAFET | Aksırma. |
NA-HAH | f. İstemeyerek, râzı olmayarak. Zoraki. |
NA-HAK | f. Haksız, beyhude, boş. |
NA-HANDE | f. Câhil, ümmi, okumamış. |
NAHARİR | (Nihrir. C.) Bilgili, akıllı ve âlim kimseler. Fâzıl ve mâhir kişiler. |
NAHASET | Esircilik. * Canbazlık. |
NA-HAST | f. Kötürüm. |
NA-HAST | f. İsteksiz. İstenilmemiş. İstemeden. |
NAHB | Çekip çıkarma. |
NAHB | Yüksek sesle ağlama. * Önemli iş, mühim iş. Nezretmek, adamak. * Seri seyr. * Vakit, müddet. Ecel, ölüm, mevt. |
NAHÇİR | f. Av hayvanı. Sayd. * Av yeri. * Yaban keçisi. |
NAHÇİR-GÂH | f. Av yeri. |
NAHÇİR-GİR | f. Avcı, sayyad. |
NAHÇİR-VÂN | f. Avcı. |
NA-HEMTA | f. Denk ve eşit olmayan. Müsavi olmayan. |
NA-HEMVAR | f. Eğri, düz olmayan. * Uymayan, mutabık gelmeyen. * Uygunsuz. |
NA-HENCAR | f. Doğru olmayan. |
NAHF | Aksırmak. Nefes almak. |
NAHH | Davar sürmek. * İplik. * Zeyli denilen döşek. * Güç seyr. * Deve çökertmek için söylenen söz. |
NAHHAM | Tamahkâr, cimri, hasis, pinti. * Boğazını temizlemek için fazlaca soluyup balgam çıkaran adam. |
NAHHAS | Esirci, esir ticareti yapan kimse. * Hayvan alıp satan kişi. |
NAHHAS | Bakırcı. |
NAHHAT | Marangoz. Doğramacı. Ağaç oymacısı. Taş yontucusu. |
NAHHAT | Gururlu, kibirli. |
NAHI' | Âlim. |
NAHİ | (Nehy. den) Nehyeden, yasak eden, önleyen. |
NAHİB | (Nehb. den) Yağma eden, talan eden, önleyen. |
NAHİB | Korkak, cebin. |
NAHİB | Avaz avaz ağlamak, feryad ile ağlamak. |
NAHİDE | Yeni yetişmiş kız. * Zühre (Venüs) yıldızı. |
NAHİF | Sümkürdüğünde genizden gelen ses. |
NAHİF | Çelimsiz, zayıf, ince. Arık. |
NAHİK | (Nehak. dan) Eşek gibi anıran, eşek sesli. |
NAHİKA | (C.: Nevâhik) Dudaklı hayvanların göz pınarı. |
NAHİL | (Nâhile) Zayıf, arık, ince. |
NAHİL | Hurma ağaçları, hurmalık. * Hurma ağacı. * Balmumundan yapılan ağaç, yapraklı dal ve yemiş taklidi işlere denir ki, sathı altın ve gümüş yapraklarla süslenerek, eskiden gelin giderken önünde alayla götürülür ve gelin odalarına süs olarak konurdu. (O.T.D.S.) |
NAHİL | Kalburcu. |
NAHİL | Susayan kimse. * Suya kanmış kimse. |
NAHİLE | Huy, tabiat, mizac. |
NAHİR | (Nahr. dan) Kesilmiş, boğazlanmış. |
NAHİR | Burundan hırıltı çıkarma. |
NAHİR | Çürümüş kemik. * İçine rüzgâr girip çıkmakla öten kemik. |
NAHİRAN | Atın göğsünde olan iki damar. |
NAHİRE | Ufalanmış. * Çürümüş. * Rüzgârla savrulur, yel estikçe ses verir, delik deşik olmuş kemik. |
NAHİRE | Ayın birinci günü. * Ayın son gecesi. |
NAHİS | Kıtlık yılı. |
NAHİS | Kıtlık. * Yümünsüz, uğursuz. |
NAHİS | Dönmekten dolayı genişlemiş olan makara deliği. |
NAHİS | Vuran, vurucu. * Devenin kuyruğunda veya göğsünde olan uyuz. |
NAHİSE | Koyun sütüyle karışık keçi sütü. |
NAHİT | (Nahite) İnilti. |
NAHİYE | Yan taraf, kenar, civar, çevre. * Küçük yer, bölge. İdari taksimatta, kazadan küçük, köyden büyük olan yerleşme merkezi. |
NAHİZ | Eti çok olan. |
NAHİZ | f. Pusu. |
NAHİZGÂH | f. Pusu yeri. |
NAHİZ | Uçmaya hazırlanmış ve kanatları bitmiş olan kuş. * Tavşancıl yavrusu. |
NAHL | Hurma ağacı. * Gelinler için yapılan süs ağacı. * Un elemek. |
NAHL | Bal arısı. * Bedelsiz bir şey vermek veya bedelsiz verilen şey. * Sövmek, iftira etmek. |
NAHL SURESİ | Kur'an-ı Kerim'de 16. Suredir. Mekkîdir. |
NAHL-BEND | f. Ağaçları budayıp tanzim eden kişi. * Balmumundan taklid süs ağacı yapan, balmumcu. |
NAHLE | Tek hurma fidanı. * Bir fidan. |
NAHLE | Bir tek arı. |
NAHLİYE | Hurmalar. |
NAHLİSTAN | f. Hurma fidanlığı, hurmalık. * Ağaçlık, fidanlık. |
NAHME | Göğüsten çıkan ses. |
NAHNAHA | Hırıltı ile soluma. * Öksürük. |
NAHNAHA | Deveyi çökertmek. |
NAHNU | Biz. |
NA-HOŞ | f. Hoş olmayan, hoşa gitmeyen. |
NA-HOŞÎ | f. Nahoşluk, fenalık, iğrençlik. Hoşa gitmemeklik. |
NA-HOŞ-GÜVAR | f. Hazmı zor, sindirimi güç. Tatsız. |
NA-HOŞNUD | f. Razı ve hoşnud olmayan. Gayr-i memnun. |
NAHR | Boğazlamak. Bir hayvanın göğsü üstünden bıçak vurup boğaz damarını kesmek. * İki şeyin birbirine göğüs göğüse olması. * Boyun. Boğaz çukuru. * Sadır. * Gündüzün evveli. * Namazda kıyamda iken sağ eli sol elin üstüne koymak. |
NAHR-ÜN NEHAR | Gündüzün evveli. |
NAHR-ÜŞ ŞEHR | Ayın evveli. |
NAHR | Eskimek. * Çürümek. * Parçalamak. |
NAHS | Uğursuzluk, yümünsüzlük. * Bahtsız, uğursuz. |
NAHS | Vurmak. |
NAHŞ | Zayıflamak. |
NAHT | Ağacı yontmak suretiyle kabartma şekiller yapma san'atı. * Yontma, oyma. |
NAHT | Sümkürmek. |
NAHU | (Kürdçe) Öyle ise şöyle ki, işte. |
NA-HUDA | f. Allah'tan korkmaz. * Gemi kaptanı. |
NÂHUN | f. Tırnak. |
NÂHUN-BE-DENDÂN | f. Hayretten veya kederden dolayı parmağını ısırmış olan. |
NÂHUNBÜR | f. Tırnak makası. |
NÂHUN-BÜRÂ(Y) | f. Tırnak makası, tırnak çakısı. |
NÂHUN-TIRAŞ | f. Tırnak makası, tırnak çakısı. |
NAHV | (Nahiv) Yol, cihet. Etraf, yön. * Misâl. * Miktar. * Kasd ve azmeylemek. * Gr: Kelimelerin birbirine rabt, izafet ve amel eylemeleriyle ilgili olan kaideleri içine alan ilim. Nahiv ilmi ile Arapça kelimelerin yeri ve usulü bilinir, yani cümle tahlili yapılır. |
NAHVE | Çörek otu. |
NAHVET | Kibir, gurur. Kibirlenme, büyüklenme, böbürlenme. |
NAHVETFÜRUŞ | f. Böbürlenen, gururlanan. |
NAHVÎ | Nahiv ilmine ait. Arapça gramere ait. Nahiv ilmini iyice bilen. |
NAHVÎ LİSAN | Kaidelere bağlı olan çok tertibli, ince ve geniş mânâlı lisan. |
NAHVİYYUN | Kelime dizimi ve nahiv ilminin ehli olan âlimler. Arapça dil âlimleri, gramerciler. |
NAHZ | Bir şeyle dürtme. |
NAHZ | Kemiğin etini ayıklama. |
NAHZA | Et parçası. |
NAIT | Dağ. * Hemeden kabilelerinden bir kabile. |
NAÎ | Kötü haber veren. |
NAİB(E) | (Nevb. den) Vekil, birinin yerine geçen. * Şeriat hâkimi olan kadı vekili. * Nöbet bekleyen. |
NAİB-ÜL ÂM | Cumhuriyet müddei-i umumisi. Cumhuriyet savcısı. |
NAİB-İ FÂİL | Meçhul fiilin mevzuu olan kelime ki, harekesi merfu olur. (Küsirel kalemü: "Kalem kırıldı" cümlesinde " kalem", "Naib-i fâil" olmuş ve fâilin yerine geçmiştir.) |
NAİB | Karga gibi çirkin sesli kuşların ötüşü. |
NAİCE | Yumuşak yer. |
NAİF | Zayıf, cılız. |
NAİK | Karga ötüşü veya horoz sesi. * Çobanın koyuna bağırması. |
NAİKAN | Cevzâ burcundan iki yıldız. |
NAİL(E) | Muradına eren, nâil olan, ele geçiren. Erişmiş. |
NAİLİYET | Ele geçirmek, murada ermek, elde etmek. |
NAİM | Bolluk ve bahtiyarlık içinde yaşayış. Nizam-ü hal ve mal. * Cennet'in sekiz kısmından dördüncü tabakası. |
NAİM | Taze, körpe. * Kılçıksız, yumuşak, kemiksiz. * Etli sebze. |
NAİM | Uyuyan, uykuda olan. |
NAİMÂNE | f. Uyur gibi, uyuklayarak, uyurcasına. |
NAİME | Rahatlık içinde nazlı büyütülmüş kadın. * Yumuşak yapılı hayvancıklar. |
NAİMÎN | (Nâim. C.) Uyuyanlar, uykuda bulunanlar. |
NA-İNSAF | f. İnsafsız. İnsafı bulunmayan. |
NAİR | Haykıran, nâra atan. * Uzak. Irak, baid. |
NAİR | Parlak, parlayan. * Düşmanlık, adavet. |
NAİRE | (C.: Nevâir) Alev, ateş. * Hararet, sıcaklık. |
NAİYE | Ölüm haberi götüren, kötü haber veren. |
NAİZ | Kuvvetlendiren. Kaldıran. |
NAK | f. Nisbet edatı olarak kelimelere eklenir, sıfat meydana getirilir. Meselâ: Gam-nâk $ : Gamlı, kederli. |
NAK' | (C: Nuk'-Enku) Su saklayacak yer. * Kuyu içinde olan su. * Deve kuşu avazı. * Feryâd etmek, bağırıp çağırmak. * Susuzluğu teskin etmek, susuzluğu gidermek. * Sıcak suda haşlama. * İlâç olarak çıkarılan su. * Suda ıslanma. * Toz. |
NA'K | Karga avazı. * Çobanın koyuna haykırıp çağırması. |
NÂKA | Dişi deve. * Bir yıldızın ismi. * Sivilce. |
NÂKA-İ SÂLİH | Salih Peygamber'in (A.S.) bir mu'cizesi olarak kayadan çıkan devesi. (Bak: Sâlih A.S.) |
NAKA' | Temiz olma. |
NAKA | (C.: Enkâ) Kumdan meydana gelmiş tepe. |
NA-KABİL | f. Mümkün olmayan. Kabil olmayan. * Câhil, kabiliyetsiz. |
NA-KABUL | f. Kabiliyetsiz, istidatsız. |
NA-KÂFİ | f. Kâfi olmayan. Yetersiz, kâfi değil. |
NAKAİS | (Noksan. C.) Eksiklikler. Noksanlar. |
NAKAKA | Kurbağaların çağrışıp ötmeleri. * Tavuğun yumurtladığında ötüp gıdaklaması. |
NAKAL | Bir yerden naklolunduğunda bâki kalan ufak taşlar. * Devenin tabanına ârız olur bir hastalık. |
NAKALE | (Nâkıl. C.) Haberciler, nakledenler. |
NA-KÂM | f. Muradına eremeyen, tali'siz. Arzusuna kavuşamayan. |
NÂ-KÂMÎ | f. Mahrumiyet, bahtsızlık. isteğine kavuşamama. |
NAKARAT | (Nakra. C.) Durmadan tekrarlanan usandırıcı şeyler. * Edb: Şarkının belli yerlerinde tekrarlanan bestesi değişmeyen parça. |
NAKARE | f. Davul, kös. Dümbelek. |
NA-KÂRE | f. Bir işe yaramaz olan. |
NA-KA'RYAB | f. Dibi bulunmayan, dipsiz. |
NA-KASTE | f. Eksiksiz, noksansız. Tamam. |
NAKAVE | Temizlik. |
NAKB | (C.: Enkâb) Delmek, delik açmak. * Girmek. * Dağ içindeki yol. |
NAKBA | Tabanı aşınmış deve. |
NAKD | (C?: Nukûd) Madeni para, akçe. * Bir şeyin bedelini peşinen ödemek. * Para olarak bulunan servet. * Vezin ve ayarı tamam olan para. * Bir şeye hırsızlamasına bakma. * Seçmek. * Saymak. |
NAKD-İ CÂN | En kıymetli olan şey. |
NAKD-İ MEVCUD | Mevcud olan para, elde bulunan para. |
NAKDEN | Para olarak, peşin, elden. |
NAKDÎ | Paraca, peşin para ile. Para ile alâkalı ve paraya müteallik. |
NAKDİNE | Hazır ve peşin para. * Kıymetli ve değerli mal. |
NAKDİNE-İ HAYAT | Hayatın kıymeti. |
NA-KERDE | f. Yapılmamış, olmamış. |
NA-KES | f. Hasis olan. * Zelil, insaniyetsiz, alçak, deni. |
NA-KESAN | (Nâ-kes. C.) Alçaklar, âdi insanlar, insaniyetsiz kimseler. * Cimriler, tamahkârlar, pintiler, hasis kişiler. |
NA-KESÂNE | f. Alçakçasına. * Cimrilik ve tamahkârlıkla. |
NAKF | (C: Nuküf-Enkâf) Başı dimağından yarmak. * Bakış, nazar. |
NAKH | Başı dimağından yarmak. |
NAKH | Teftiş etmek, kontrol etmek. |
NAKİ' | Tâze. * Şifâlı devâ. |
NAKIBE | (C.: Nukab) Kişinin yan tarafında çıkan çıban. |
NAKID | Bir şeyin iyisini kötüsünden veya bozuğundan ayıran. * Tenkidci, ayarcı. Paranın kalbını anlayan. * Dinar, dirhem. |
NAKIF | Kırıcı, kıran. * Bakan, nâzır. |
NAKIH | (C.: Nukuh) Tam olarak iyileşip hastalıktan kurtulmayan. |
NAKIL | İleten, taşıyan, aktaran, nakleden. * Tercüme eden. * İşittiğini anlatan. |
NAKIL-I AHBAR | Haberler nakleden. |
NAKILE | Nakleden. * Cereyan geçiren. |
NAKILMECLİS | Söz taşıyan. Dedikoduculuk yapan. Gammaz. |
NAKIR | Nişana isabet eden ok. |
NAKIS | Noksan, eksik. Tamam olmayan. Gr: Yalnız son harfi harf-i illet olan kelime $ gibi. * Mat: Eksi. Negatif. (Bak: Kâmil) |
NAKIS-UL İYAR | Ayarı bozuk. |
NAKIS | Ekşi şarap. |
NAKISAT | (Nâkıs. C.) Nâkıslar. Noksanı olanlar. Eksiği bulunanlar. |
NAKISAT-ÜL AKL | Aklı kısa. * Mc: Kadın. |
NAKIYY | Pak, temiz, nazif. |
NAKIZ | (Nakz. dan) Bozan, bozucu. |
NAKİ | (Nakiye) Temiz, pâk. * Çok takvalı, temiz insan. * Has undan yapılmış beyaz ekmek. |
NAKİ' | (C.: Enkia) Kuru üzümü su içinde ıslatarak yapılan şarap. * İçinde hurma ıslatılan havuz. * Suyu çok olan kuyu. * Kandıran, kandırıcı. |
NAKİA | (C.: Nekâyi') Seferden gelen kimse için hazırlanan yemek. * Yağma edilen hayvanlardan taksimattan önce boğazladıkları deve ve koyun. * Damat için hazırlanan yemek. * Ziyafet. |
NAKİB | Vekil. Bir kavim veya kabilenin reisi veya vekili. Halkın hayırlısı. * En eski derviş veya dede. * Müfettiş. |
NAKİBE | Akıl. Nefs. * İnsan ruhu. |
NAKİD | (Bak: Nakd) |
NAKİH | (Nekahet. den) Hastalıktan yeni kurtulmuş olup henüz zayıf olan kimse. |
NAKİHE | Nikâhlı kadın eş. |
NAKİK | Kurbağa, akrep ve tavuk sesleri. |
NAKİL | Vazgeçen, cayan, dönen. * Çekinen, kaçınan. |
NAKİL | Nakleden, işittiğini anlatan. |
NAKİL | Yol, tarik. * Bir yürüme çeşidi. |
NAKİLE | (C.: Nekâyil) Ayakkabıya yapılan yama. |
NAKİME | Asıl, cevher. Kendi, nefis. * Nefsi mübarek olan. |
NAKİR | Bir insanın hem cins ve aslı. * Gayet fakir. * Bir nevi kara sinek. * Ağzı dar olan küçük kab. * Hurma çekirdeğinin arkasındaki beyaz çukur. * Kıymetsiz şey. |
NAKİR | Gadaplı, kızgın. |
NAKİS | Bayağı, alçak. * Başını daima öne eğen adam. |
NAKİS | (Noksan. dan) Eksik. Tamam olmayan. |
NAKİS | Bozan, çözen, üzen veya dağıtan. * Rücu eden. Dönen. |
NAKİSE | Kusur, ayıb, eksiklik, kabahat, noksanlık. * Gıybet. |
NAKİSEDÂR | f. Eksiği bulunan. Kusuru olan. Kusurlu. |
NAKİŞ | Parça parça ve dağınık olan eşyaların bir yerde veya bir çuval içinde toplanması. * Benzer, misil. |
NAKİT | Dişi keklik. |
NAKİZ(E) | (Nakz. dan) Zıt, karşı. Birbirine karşı, zıt olan şey veya iş. * Man: Bir şeyin, bir kaziyenin hükmüne, mânasına muhalif olan veya ondan başka kaziye. Bir şeyi ref'eden şey. (Meselâ: "Her insan hayvandır. Bazı insan hayvan değildir." kaziyeleri birbirinin nakizidir. Nakiz ile zıd beyninde fark vardır. Nakizeyn; ne cem' olurlar, ne de ma'dum. Zıddeyn; cem' olmazlar, ikisi de bir arada olmazlar, ma'dum olurlar. * Eyer ve semerden çıkan ses. |
NAKİZA | Dağ içindeki yol. |
NAKİZEYN | Karşılıklı iki zıt şey. |
NAKKA' | Yanında olmayan şey için mübalağa yapan kimse. |
NAKKAB | (Nakb. dan) Delici, delik açıcı. |
NAKKAD | (Bak: Nekkad) Nakd eden. Paranın kalbını, sağlamını ayıran. * Tenkidci, bir şeyin iyisini kötüsünü ayıran. * İmam, hatib. |
NAKKAF | Temkinli kimse, iyi niyet sâhibi olan kişi. |
NAKKAL | (Nakl. dan) Nakledici. * Hikâyeci. Hikâye anlatan. |
NAKKAR | Müzik, çalgı. * Gagalıyan. * Ağaç, taş ve madeni eşyayı oyarak ve çukurlaştırıp kabartarak ona mücessem şekiller veren sanatkârlar. |
NAKKARE | (Bak: Nakare) |
NAKKAŞ | Nakış yapan. Duvar nakışları yapan usta. Süsleme san'atkârı. |
NAKKAŞ-I EZELÎ | Ezeli Nakkaş. Ezeli olup her şeyin nakşını yapan. Allah (C.C.) |
NAKKAŞE | Nakış yapan kadın. Nakışçı. |
NAKL | Bir şeyi başka bir yere götürmek, taşımak, yer değiştirmek. * Anlatmak, duyduğu bir şeyi başkasına hikâye etmek, rivâyet etmek. * Bir dilden başka dile çevirmek, terceme etmek. * Eski mest ve çizme. * Yırtık elbiseyi yamamak. |
NAKL-İ HADİS | Hadis-i şeriflerin nakledilmesi. |
NAKL-İ SAHİH | Doğru, şüphesiz gelen haber nakli. |
NAKL-ÜD DEM | Kan aktarma. |
NAKL-BEND | f. Hikâyeci. Masal uyduran. |
NAKLEN | Nakil yoluyla. Anlatmak veya hikâye etmek suretiyle. |
NAKLÎ | Nakliye ile, taşıma ile ilgili. * Akla değil de nakle dayanan, yani söylenen hakikat. |
NAKLÎ DELİL | Şer'î hükümler için naklî delil esastır. Yalnız akıl ile din namına hüküm getirilmez ve böyle bir hükmün dinle alâkası olmaz. Dinî meselelerde aklın ve ilmin vazifesi; dinî hükümlerdeki hikmetleri ve hakkaniyet delillerini görüp izhar etmektir. Kur'anın bazı âyetlerinde yapılan akla havaleler ve Kur'andan herkesin istifade etmesine ait hususlar ise: Tefekkür, faziletler ve havf ü rica ve bilhassa, ahkâm-ı diniyenin hikmetlerini ve hakkaniyet delillerini görmek gibi ibret derslerine ait olup, ahkâm-ı şer'iyeye ait değildir. (Bak: Edille-i erbaa, Fetva) |
NAKLİYAT | Nakil işleri, taşıma işleri. * Anlatılanlardan öğrenilenler. * Nakiller. |
NAKLİYAT-I ASKERİYE | Askerî kıt'aların; top, tüfek, cephane, teçhizat ve levazımatı ve her türlü seferî ihtiyaçlarıyla birlikte bir yerden kaldırıp başka bir yere gönderilmesi, nakledilmesi. Askerî nakliyat. |
NAKLİYE | (C.: Nakliyat) Eşya taşıma işi. * Taşıma parası. |
NAKM | (Nakmet) İntikam, öç alma. Eza vererek cezalandırma. |
NAKNAKA | (C.: Nekanık) Kurbağanın ötmesi. Tavuğun gıdaklaması. * Ses. |
NAKR | Oymak, kazmak. Taş oymak. * Kuşun yem toplaması. * Vurmak. * Sıklık vermek. * Ağaç üstüne nakşetmek. * Tanbur çalmak. * Üflemek. * Dille ıslık çalmak. * Parmak çıtlatmak. |
NAKRA | Hususi dâvet, özel dâvet. |
NAKREŞE | Gizli his. |
NAKS | Eksiklik, noksan, kusur. * Azaltma, eksiltme. (Bak: Nâkıs) |
NAKS | Nakletmek. * İfsad etmek, bozmak. * Evmek. Acele etmek. * Kimseye lâkap takmak. * Ayıplamak. * Kilise çanını çalmak. Çan çalmak, çana vurmak. |
NAKŞ | Bir şeyi çeşitli renklerle boyamak. * Resim. * Tezyin etmek. * Bedene batmış dikeni çıkarmak. * Bir şeyin esasını araştırmak. * Yaymak. * Suda ıslanmış hurma. * İpekle, sırma ile işleme. * Mc: Hile. |
NAKŞ-I DİL-FİRİB | Gönül aldatıcı suret. |
NAKŞ-I KADEM | Ayak izi. |
NAKŞ-I KİLKÎ | Kalemle yapılan nakış. |
NAKŞ-BEND | f. Kumaşların nakışlarını bağlayarak ipek tellerle tezgâhı hazırlayan. Nakış işleyen. * Ressam. |
NAKŞ-BENDÎ | f. Kalbde zikir yoluyla, tefekkür ile İlâhî sevgiyi, uyanıklığı nakşa çalışan mânâsiyle, Şeyh Bahâüddin Nakş-bendî nâmındaki azîm bir velinin kurduğu ve en ziyade hafî zikre dayanan tarikata mensub olan.(Silsile-i Nakşî'nin kahramanı ve bir güneşi olan İmam-ı Rabbanî (R.A.) Mektubat'ında demiş ki: "Hakaik-ı imaniyeden bir mes'elenin inkişafını, binler ezvak ve mevaâcid ve keramata tercih ederim."Hem demiş ki: "Bütün tariklerin nokta-i müntehası, hakaik-ı imaniyenin vuzuh ve inkişafıdır.Hem demiş ki: "Velâyet üç kısımdır: Biri velâyet-i suğra ki, meşhur velâyettir. Biri velâyet-i vusta, biri velâyet-i kübradır. Velâyet-i kübra ise; veraset-i nübüvvet yoluyla, tasavvuf berzahına girmeden, doğrudan doğruya hakikata yol açmaktır."Hem demiş ki: "Tarik-ı Nakşîde iki kanad ile sülûk edilir." Yâni: Hakaik-ı imaniyeye sağlam bir surette itikad etmek ve feraiz-i diniyeyi imtisal etmekle olur. Bu iki cenahta kusur varsa, o yolda gidilmez. |
NAKŞ-PERDAZ | f. Nakış yapan ressam. |
NAKŞ-PERDAZÎ | f. Ressamlık. |
NAKŞ-TIRAZ | f. Süslü işlemeler. |
NAKT | Çıkarmak. |
NAKUR | Sur gibi ağızla üflenerek çalınan boruya denir. Nakr; vurmak ve didiklemek mânalarına geldiği gibi, boru çalmak mânasına da gelir. Çünkü boru çalındığı zaman, içinden hava tazyiki ile didiklenmiş olacağı gibi, dışından da o ses, çarptığı kulakları didikleyeceği cihetle boruya "minkar" mânasıyla alâkadar olarak "nâkur" denilmiştir. Boru çalınmak, askerin seferi için hareket kumandası demek olduğu gibi, borusu ötmek de emir ve kumandasının nüfuzundan kinaye olur. E.T.) |
NAKUS | Kiliselerde asılı bir vaziyette durup belirli vakitlerde çalınan çan. Kilisenin büyük çanı. |
NAKVET | Bir şeyin seçkini.NAKZ : Bozmak. Çözmek. Kırmak. * Bir sözleşmeyi yok saymak. * Kalın bir şeridi çözüp dağıtmak. * Parmaklarda veya âzâda oynak yerler. * Kiriş. * Palan. Deri. |
NAKZ-I AHD | Anlaşmayı bozma, muâhede hükümlerini bozma. Verilen sözde durmama. (Nebz-i ahd da denir) |
NAKZ | (Nakazân) (C.: Nevâkız) Sıçramak. * Talep etmek, istemek. |
NAKZ | Halâs olmak, kurtulmak. |
NAKZAN | (Nakzen) Bozarak, hükmü bozulmuş olarak. |
NAKZEYN | İki zıt, zıtlar. Birbirine muhalif iki şey. |
NAL(E) | f. İnilti, figân. * Kamış kalem. * Kamış düdük. * Şeker kamışı. |
NA'L | Nal. Ayağa giyilen tahta ayakkabı veya hayvanların ayağına çakılan demir. * Oturulacak yerlerin en aşağısı. |
NALAN | f. İnleyen, sızlayan, figân eden. |
NA-LAYIK | f. Lâyık olmayan. |
NALBANT | (Na'l-bend) f. Nal takan. |
NA'L-BUR | f. Nal, çivi vs. satan veya yapan kimse. Nalbur. |
NALÇE | Küçük nal. * Yemeni, çizme gibi ayakkabılara vurulan hafif demir parçaları. (O.T.D.S.) |
NALE | (Bak: Nâl) |
NALEKÂR | f. İnleyen, figân eden, feryad eden. |
NALEKÜNAN | (Nâle-künân) f. Feryad ederek, inleyerek. |
NALENDE | f. İnleyen, feryad eden, inleyici. |
NALESENC | f. İnleyen, inildiyen. |
NALESENCÎ | f. İnleyicilik, feryad edicilik. |
NA'LEYN | Bir çift ayakkabı. * Bir çift nalın. |
NALEZEN | (Nâle-zen) f. İnleyen. İnildeyen. |
NALEZENAN | f. İnildiyerek, inleyerek. |
NA'LÎ | Nal biçiminde olan. |
NALİŞ | f. İnleme, inilti, inleyiş. |
NALİŞKÂR | (Nâlişker) f. İnleyen, inildiyen. |
NALİŞZEN | f. İnleyen. |
NA'L-TIRAŞ | f. Ağaç ayakkabı yapan kimse. * Nalıncı. |
NAM | f. İsim, ad. Lâkab. Ün. Şan. * Vekillik. * Adres. |
NAM-I MÜSTEAR | Takma isim. |
NAM-I ŞERİF | Mübarek isim, şerefli ad. |
NA'MA | Rahatlık, nimet. Minnet, ihsan ve atiyye. İyi halde bulunmak. |
NA-MA'DUD | f. Sayılmaz, çok. Sayısız. |
NA-MAĞLUB | f. Yenilmez, mağlub edilmez. |
NA-MAHDUD | f. Hudutsuz, sınırsız, sonsuz. |
NA-MAHREM | f. Aralarında evlenmeğe mâni olacak kadar yakınlık bulunmayan. Şer'an evlenmeğe mâni akrabalığı olmayan erkek veya kadın. * Yabancı. |
NA-MAHREMİYET | f. Namahremlik. |
NA-MAHSUR | f. Sonu olmayan, sınırlanmamış, sonsuz. |
NA-MAKBUL | f. Makbule geçmez, kabul olmayan. Kabul edilmeyen. |
NA-MA'KUL | f. Akla uygun gelmeyen. Akıl almayan. Mâkul olmıyan. |
NA-MA'LUM | f. Bilinmiyen, bilinmemiş, ma'lum olmayan. |
NAMAN | (Nam. C.) f. İsimler, adlar. |
NA'MAN | Tâif yolunda Arafata çıkar bir derenin adı. |
NA-MA'RUF | f. Tanınmayan, bilinmeyen, ma'ruf olmayan. |
NA-MARZİ | f. Beğenilmeyen, arzu ve isteğe uygun olmayan. |
NA-MATBU | f. Basılmamış, tab edilmemiş yazı. |
NAM-AVER | (C.: Nam-âverân) f. Ünlü, meşhur, ad salmış. |
NAM-ÂVERÂN | (Nam-âver. C.) Namlı kişiler, ad salmış kimseler, ünlüler, meşhurlar. |
NAMAZ | f. İslâmın beş şartından birisidir. * Duâ. * Zikir. * Kur'an. * Kunut. * Rüku. * Salât. * Şükür. * Tesbih. * Secde. * Hamd. (Bak: Salât - Târik-üs salât)(Arkadaş! Namaz, kul ile Allah arasında yüksek bir nisbet ve ulvi bir münasebet ve nezih bir hizmettir ki, her ruhu celb ve cezbetmek namazın şe'nindendir. Namazın erkânı, "Fütühat-ı Mekkiye"nin şerhettiği gibi, öyle esrarı hâvidir ki, her vicdanın muhabbetini celbetmek, namazın şe'nindendir. Namaz, Hâlik-ı Zülcelâl tarafından her yirmidört saat zarfında tayin edilen vakitlerde mânevi huzuruna yapılan bir davettir. Bu davetin şe'nindendir ki, her kalb, kemal-i şevk ve iştiyakla icabet etsin. Ve mi'racvari olan o yüksek münâcâta mazhar olsun.Namaz; kalblerde azamet-i İlâhiyyeyi tesbit ve idame.. ve akılları ona tevcih ettirmekle adalet-i İlâhiyyenin kanununa itaat.. ve nizam-ı Rabbâniye imtisal ettirmek için yegâne İlâhî bir vesiledir. Zaten insan, medeni olduğu cihetle, şahsî ve içtimaî hayatını kurtarmak için, o kanun-u İlâhîye muhtaçtır. O vesileye müracaat etmeyen veya tenbellikle namazı terkeden veyahut kıymetini bilmeyen; ne kadar câhil, ne derece hâsir, ne kadar zararlı olduğunu bilâhare anlar, ama iş işten geçer. İ.İ.) |
NAMAZGÂH | Namaz kılınan yer. İbadetgâh. Eskiden şehir dışında, kırda ve sed üzerinde mihrab konulmak suretiyle namaz kılınmak için yapılan yere verilen addır. * Bir kasabanın bütün halkını bir arada bulunduran geniş sahaya da bu ad verilirdi. Bayramlarda ve fevkalâde günlerde kasaba ve civar köyler halkı hep birden orada toplanırlardı. |
NAMAZGÜZAR | f. Namazlarını kılan, namazlarını eda eden. |
NAMBERDAR | f. Şanlı, ünlü, ad salmış, meşhur. |
NAMCU(Y) | (C.: Namcuyân) f. Nam arayan. * Yiğit. |
NAMCUYÂN | (Namcu. C.) f. Ün arayanlar, nam arayanlar. * Yiğitler, kahramanlar. |
NAMDAR | f. Ünlü, şöhretli, meşhur. |
NAMDARÂN | (Namdar. C.) Ünlüler, namlılar, meşhurlar. |
NAMDARÎ | f. Namdarlık, ünlülük, meşhur olma. |
NAME | f. Mektub. Risale. Kitap. |
NAME-İ HİCRAN | Hicrân mektubu. Ayrılık, mektubu. |
NAME-İ HÜMAYUN | Tar: Osmanlı Padişahları tarafından İslâm ve Hristiyan Hükümdarlarla Osmanlı Devletine tâbi imtiyazlı olar Mekke Şerifine, Kırım Hanına, Eflâk ve Boğdan Voyvodalarına, Erdel Kralına, Gürcü ve Dağıstan Hanlarına gönderilen mektublara verilen addır. |
NAME-İ NUR | Nurun mektubu. Saadet verici mânâlar yazılı kâğıt. |
NA'ME | Derinin nazik olması. * Hoş dirlikli olmak. |
NAMEAVER | (Name-âver) f. Mektup götüren. |
NAMEBER | f. Mektup götüren, nameâver. |
NA-MEFHUM | f. Anlamsız, mânasız, anlaşılmaz. |
NA-ME'MUL | f. Umulmadık, beklenmedik anda. |
NA-MERBUT | f. Rabıtasız, mânâsız, anlamsız, saçma sapan. |
NA-MERD | f. Korkak. * İnsaniyetsiz, sözünde durmayan. Alçak, insanlık hislerinden habersiz. |
NÂ-MERDÂNE | f. Namerdcesine, alçakçasına. |
NÂ-MERDÎ | f. Namerdlik, alçaklık, zillet. * Korkaklık. |
NAME-RES | f. Mektup ulaştıran, mektup eriştiren. |
NA-MERGUB | f. Beğenilmeyen, rağbet olunmayan. |
NA-MER'Î | f. Görülmez. Mer'î olmayan. |
NA-MESBUK | f. Benzeri hiç olmamış, geçmemiş. |
NA-MESMU' | f. İşitilmeğe değmez. * İşitilmemiş, duyulmamış. |
NA-MESTUR | f. Açık, meydanda, âşikâr. * Örtülmemiş. |
NA-MES'UD | f. Mes'ud ve mübârek olmayan. Uğursuz. |
NA-MEŞHUD | f. Gözle görülmemiş, şâhit olunmamış. |
NA-MEŞRU | f. Meşru olmayan, şeriat harici. * Kanunsuz, uygunsuz. * Günah olan şeyler. |
NA-MEVZUN | f. Ahenksiz, ölçüsüz, vezinsiz, orantısız. * Edb: Vezni bozuk veya hiç olmayan manzume. |
NA-MEYSUR | f. Ele geçirememiş. Elde edememiş. * İşi kolaylaştırılmış. |
NAMIK | Kâtib, yazıcı. |
NAMIK KEMAL | (Mi: 1840 - 1888) Tekirdağ'lı olup İslâm mücahidlerindendir. Yeni Osmanlılık hareketine vatan mefhumunu sokmuş, "Firâki, hapsi, nefyi kadr-i nâmusumla gördüm hep" diye haklı olduğunu dâima müdâfaa etmiştir. Ehl-i kemâl bir zat olduğu, davasının istikameti ve samimiyetinden anlaşılır.Hayatının sonlarına doğru Osmanlı İmparatorluğunun ve İslâm dünyasının kurtuluşunu "ittihad-ı İslâm" da görmüş ve bu uğurda gayret göstermiştir. Bu emelini, yazdığı " Celâleddin-i Harzemşah, Salahaddin-i Eyyubi, Yavuz Sultan Selim ve Fâtih Sultan Mehmed" isimli eserlerinde ortaya koymuştur. Mezarı Bolayır'dadır. |
NAMİ(YE) | Büyüyen, artan, ürmee kuvveti olan. Nebat ve hayvandaki büyüyüp gelişme kuvveti. * Farsçada: Namlı, şöhretli, ünlü. |
NA-MİHR-BAN | f. Vefasız, sevgisiz, muhabbetsiz. |
NA-MİHR-BANÎ | f. Vefasızlık, sevgisizlik, muhabbetsizlik. |
NAMİSA | (C.: Namisât) Kadınları süsleyip yüzlerinin kılını yolan kadın. |
NAMİYE | (Bak: Nami) |
NAMİYEBER | f. Hayat verici. |
NA-MİZAC | f. Keyifsiz, rahatsız, hasta. |
NA-MİZACÎ | f. Keyifsizlik, rahatsızlık, hastalık. |
NA-MURAD | f. Mahrum kalan, muradına eremeyen. |
NAMUS | Irz, iffet, edeb, hayâ. * Şeriat. * Melâike. * İrade-i İlâhiyenin tecellisi. * Nizam. * Emniyet ve istikamet gibi faziletlerin muhassalası olan pek kıymetli haslet. * Bir kimsenin mahrem, gizli esrarı olup işleri ve hallerinin iç yüzüne vakıf ve muttali kimseye denir. * Hayırlara ait gizli hâllerin hâmil ve vâkıfı olan. Bu mânada Cebrâil Aleyhisselâm'a ıtlak olunur. Sair melâikenin vâkıf olmadıkları vahyin sırlarına vakıf ve mahrem olması cihetiyle ona namus-u ekber denilmiştir. * Hâzık. * Mahir. * Av ve tuzak. * Nemmam mânâsiyle fitneci ve koğucu. * Birisinin hilesine siper ettiği şeye ve arslan yatağına da bu mâna verilmiştir. * Temizlik, doğruluk. ( Bak: Desâtir) |
NAMUS-U MÜCESSEM | Çok namuslu olan. |
NAMUSİYYE | Yatan kimselerin başkaları tarafından görülmemeleri için, yatağın etrafına çekilen perde. |
NAMUSKÂR | f. Namuslu. * Doğru adam. |
NAMUSPERVER | f. Namuslu. |
NA-MUTASAVVER | f. Hatır ve hayale gelmez. |
NA-MUVAFIK | f. Muvafık gelmeyen, uygun olmayan. |
NA-MÜBAREK | f. Uğursuz, meymenetsiz. |
NA-MÜHEZZEB | f. Terbiye görmemiş, ıslah edilmemiş. |
NA-MÜLAYİM | f. Uygun olmayan. * Çetin, sert. |
NA-MÜNASİB | f. Münâsebetsiz, yakışıksız, uygunsuz, uygun olmayan. |
NA-MÜSAİD | f. Elverişsiz. Müsaid olmayan. |
NA-MÜSTAİD | f. Müstaid olmayan. Olgunlaşma kabiliyeti olmayan. İstidatsız. |
NA-MÜTENAHİ | f. Sonsuz, ucu bucağı olmayan. Nihâyetsiz. |
NA-MÜVECCEH | f. Yöneltilmemiş, tevcih edilmemiş. |
NA-MÜYESSER | f. Elden gelmeyen, müyesser olmayan. |
NAMVER | (C.: Namverân) Namlı, adlı, meşhur, ünlü. |
NAMZED | (Nâm-zed) f. İsteyen veya istenilen kimse. * Sözlü. Nişanlı. * Bir vazifeye tayin edilmesini isteyen veya istenilen kişi. Aday. |
NAN | f. Ekmek. |
NA'NA | (C.: Neâni-Ne'nâ') Nâne. * Uzun boylu adam. |
NA'NAA | Irak etmek, uzaklaştırmak. * Hızlı konuşmak, tez tez söylemek. * Katı deprenmek. * Yemeğe nane koymak. |
NANCU | (Nâncuy) f. Ekmek arayan. Dilenci. |
NANE MOLLA | Mc: Beceriksiz, işe yaramaz, ağır hareketli mânalarında kullanılan bir tâbirdir. |
NANHAH | Ekmek isteyen. Dilenci. |
NANHOR | f. Dilenci. |
NANKÖR | f. Gördüğü iyiliği unutan, nimeti inkâr eden. Nimetin şükrünü eda etmeyen, gafil. |
NANPARE | f. Ekmek parçası. Bir lokma ekmek. * Geçime yarayan iş. |
NANPÜZ | f. Ekmekçi, ekmek pişiren. |
NANÜ | f. Ninni. |
NA-PÂK | f. Temiz olmayan, pis, kirli. |
NA-PÂKÂN | (Nâpâk. C.) Murdarlar, pisler. |
NÂ-PÂKÎ | f. Pislik, murdarlık. |
NA-PAYDAR | f. Süreksiz, geçici. Sebatsız, kararsız, durmaz. |
NA-PERVA | f. Pervasız, korkusuz, aldırışsız, çekinmez. * Sersem. |
NA-PESEND | f. Beğenilmez. |
NA-PEYDA | f. Görünmeyen, açıkta değil, belirsiz. |
NA-PEZİR | f. Olmaz, olamaz, kabul etmez. |
NA-PUHTE | f. Ham, çiğ, pişmemiş. * Mc: Acemi, tecrübesiz, toy. |
NAR | (C.: Niran, envar, niyere, niyâr) Ateş. Cehennem. * Bir meyve adı. * Mc: Allahın gadabı. * Yakıcı, azab verici her şey. Şer. Dalâlet. Sefâhet. |
NAR-I BEYZA | "Akkor, beyaz ateş" mânâsında olan bu tâbir fizikte: 1800 derece kadar olan hararette erimeyen cismin sıcaklık hâli demektir. * Bir meyve adı.(Hikmet-i tabiiyede nâr-ı beyza hâlinde ateşin bir derecesi var ki; harareti etrafına neşretmiyor ve etrafındaki harareti kendine celbettiği için, şu tarz bürudetle, etrafındaki su gibi mâyi şeyleri incimad ettirip, mânen bürudetiyle ihrak eder. İşte zemherir, bürudetiyle ihrak eden bir sınıf ateştir. Öyle ise, ateşin bütün derecâtına ve umum envâına câmi olan Cehennem içinde, elbette zemherir'in bulunması zaruridir. S.) |
NAR-I HAYAT | Canlıya lüzumlu bulunan sıcaklık. Vücudun harareti. (Bak: Hararet-i gariziye) |
NA'R | Çağırmak. * Haykırmak. * Burun içinden çıkan ses. * Gitmek. * Firar, kaçmak. * Galeyan. |
NA'RA | (C.: Na'rât) Yüksek sesle uzun uzun bağırma. * Tar: Eskiden yangına giderken ve dönerken kalabalık caddelerde, geçitlerde, dönemeçlerde, meydanlarda tulumbacıların içlerinden "naracı" adı verilen birinin bağırması yerinde kullanılır bir tâbirdir. Nâra atmakla yangın münasebetiyle sokağa fırlayan halkı çiğnenmekten kurtarmak için insanî bir maksad tâkib edilmekle beraber, daha ziyade caka satılırdı. (O.T.D.S.) |
NA-RAST | f. Eğri. Doğru olmayan. |
NA'RAT | (Bak: Na'ra) |
NARBAC | Nar aşı. |
NARBÜN | f. Nar ağacı. |
NARCİL | Hindistan cevizi. |
NARCİS | Nergis. |
NARCİSTAN | Nergislik. |
NARÇİL | f. Hindistan cevizi. Ceviz-i Hindî. |
NARDA | f. Lâyık değil. |
NARDAN | f. Gözyaşı damlaları. * Nar tâneleri. * Mangal. |
NARDENK | f. Erik, nar, elma, kızılcık gibi meyvelerden çıkarılan ekşimsi pekmez. |
NARDEŞİR | Tavla oyunu. |
NA'RE | Nâra. Yüksek sesle uzun uzun bağırma. Çağırma. Haykırma. * Burun içinden çıkan ses. |
NA'RE-ENDÂZ | f. Nâra atan. Yüksek sesle uzun uzun bağıran. |
NA-REFTE | f. Gidilmemiş, geçilmemiş. Kimsenin gidip geçmediği yer. |
NARENC | f. Portakal. * Turunç. |
NARENCÎ | Turunç renginde. |
NARENCİYE | Turunçgiller. (Mandalina, portakal, limon gibi meyveler.) |
NARENEC | (Nârnic) Hindistan'da yetişen ve turunç ağacına benzeyen bir ağaç. |
NA-RESA | f. Yetişmemiş, ham. * Uygun ve münasib olmayan. |
NA-RESAYÎ | f. Uygunsuzluk, münasebetsizlik. * Hamlık. |
NA-RESİDE | Yetişmemiş, körpe. * Büluğa ermemiş. |
NA-REŞİD | f. Kemâle ermemiş, olgunlaşmamış. |
NA-REVA | Yakışıksız, reva olmayan. Münâsib ve lâyık olmayan. |
NA'REZEN | f. Nâra atan. Yüksek sesle uzun uzun bağıran. |
NARGİL | f. Hindistan cevizi. |
NARH | (Aslı "Nirh" dir) Yiyecek maddelerine belediyenin koyduğu fiat. |
NARÎ | (Bak: Nariyye) |
NARİN | f. İnce, zayıf, nazik. * İç oda. |
NARİS | f. Ham meyva. |
NARİYYE | Nar ile alâkalı, nara mensub. Ateşten, yanıp tutuşur, patlar olan şey. |
NARKOTİK | yun. Afyon, morfin gibi uyuşturucu maddelerin genel adı. |
NAS | f. İnsanlar. |
NAS SURESİ | Kur'an-ı Kerim'de 114. Sure. (Bak: Muavvezetân) |
NA'S | Uykusu gelmek. Uyku bastırmak. |
NAS | Iraklık, uzaklık. |
NASA | Kaldırmak. * Engel olmak, men'etmek. |
NASAB | Dert. * Zahmet, meşakkat. |
NA-SAF | f. Saf ve hâlis olmayan. Saf olmayıp karışık olan. |
NASAF | Hizmetçi, uşak. |
NASAFE | Hizmet etmek. |
NASAHA | Öğüt vermek, nasihat etmek. |
NASAİB | (Nasibe. C.) Dikili taşlar. |
NASAL | Temrenci. |
NA'SAN | Uykusu gelmiş olan adam. |
NASARA | Hristiyanlar. Nasraniler. Hz. İsa'ya (A.S.) ilk önceleri Nâsıra Karyesindeki ahali yardım ettiklerinden, onlara "Nasara" ismi verilmiştir. |
NA-SAVAB | f. Doğru olmayan, yanlış. |
NASAYİH | (Nasihat. C.) Nasihatlar. Öğütler. |
NA-SAZ | f. Münasebetsiz. uygunsuz, uymaz. |
NA-SAZÎ | f. Uygunsuzluk, münasebetsizlik, uymazlık. |
NA-SAZKÂR | f. Uygun görmeyen, muhâlif. * Beklenmemiş, işitilmemiş. * Münâsebetsiz işle uğraşan. |
NA-SAZKÂRÎ | f. Uygunsuz iş yapma, münâsebetsiz iş görme. * Zıtlık, uygunsuzluk. |
NASB | Dikme. Bir rütbe alma. Bir memurluğa tayin edilme. * Gr: Arapçada kelimenin i'rabının mensub ( üstün) olması, yani; (e, a) diye okunuşu. |
NASB-ÜL AYN | Göz dikilmesi. Bir şeye hırsla ve şiddetli arzu ile bakmak, göz dikmek. |
NASBA | Doğru boynuzlu koyun ve keçi. |
NASBETMEK | Kelimenin son harfinin harekesini (E) diye okutmak. * Tâyin etmek. |
NA'SEL | Erkek sırtlan. * Uzun sakallı bir kimsenin adı. |
NA'SELE | Yaşlıların yürüyüşü. |
NA-SENCİDE | f. Ölçülmemiş, tartılmamış. * İyi düşünülmemiş. * Değerlenmemiş. |
NASERE | f. Ayarı bozuk para. |
NA-SEZA | f. Münasib olmayan, lâyık olmayan. |
NASFET | (Nasafet) İnsaf. Haklılık. Bir şeyin yarısını almak. Hakkaniyet. İnsanları, kanunların şümulüne girmeyen hakları te'min ve ifasına zorlayan fotri adâlet hissi. |
NASI' | Her nesnenin hâlisi. * şiddetli beyaz olan. |
NASIBE | (Bk: Nasibe) |
NASIF | Geo: Açıyı iki eşit parçaya bölen doğru. Açı ortayı. |
NASIFE | (C.: Nevâsıf) Su mecrası, su yolu. |
NASIH | (Bak: Nâsih) |
NASIR | Yardımcı, yardım eden, nusret veren. Resül-i Ekrem'in (A.S.M.) bir ismi. |
NASIRÎN | (Nâsır. C.) Yardım edenler, yardımcılar. |
NASİ | Unutan, nisyan eden. |
NASİB | Nasbeden, bir şeyi bir şeye diken. * Gr: Harfi (e) diye üstün okutan. |
NASİB | Pay, hisse, kısmet. * Bir kimsenin elde edebildiği şey. |
NASİBDAR | f. Nasibi olan. Hissedar. |
NASİBDAŞ | f. Hissede beraber, nasipte eş olan. |
NASİBE | Müfrit Haricîlerden ve Emevîlerden ve Hz. Ali'ye (R.A.) çok muhalif olan zümrenin adı. |
NASİBE | (C.: Nesâib) Yollara dikilen işaret taşı. Bir yere dikilen taş. |
NASİC | (Nesc. den) Dokuyan, nesceden. * Düzenleyen, tertib eden, sıralayan. |
NASİF | Baş örtüsü. |
NASİH | (Nesh. den) Battal eden, hükümsüz bırakan. * Kitabın kopyasını çıkaran. |
NASİH | Nasihat eden, öğüt veren. * İçi temiz adam. |
NASİH | (Nâsiha) (Nush. dan) Öğüt veren, nasihat eden.(...Hastalık ise birden gözünü açtırır. Vücuduna ve cesedine der ki: "Lâyemut değilsin, başıboş değilsin, bir vazifen var. Gururu bırak, seni yaradanı düşün. Kabre gireceğini bil, öyle hazırlan." İşte hastalık bu nokta-i nazardan hiç aldatmaz bir nâsih ve ikaz edici bir mürşiddir. Ondan şekva değil, belki bu cihette ona teşekkür etmek; eğer fazla ağır gelse sabır istemek gerektir. L.) |
NASİHÂNE | f. Öğüt vererek, nasihat ederek. |
NASİHAT | İbret verici ders, tavsiye, ihtar, öğüt. |
NASİHAT-ÂMİZ | f. İçinden öğüt alınacak söz. |
NASİHATGER | f. Nasihat eden, öğüt veren. |
NASİHATKÂR | f. Nasihat eden, öğüt veren. |
NASİHAT-NÂPEZİR | f. Nasihat dinlemez, öğüt tutmaz. |
NASİHATPEZİR | f. Nasihat tutar, öğüt tutar, öğüt dinler. |
NASİK | (Nesak. dan) Düzenleyen, tertib eden. |
NASİK | Allah yolunda ibâdet eden, dine bağlı, zâhid. |
NASİL | Çenelerin altından boyun ile başın kavuştuğu yerde olan mafsal. |
NASİL | Kıl dökücü ilâç. |
NA-SİPAS | f. Nankör. Şükretmeyen. |
NASİR | Nesir yazan. * Saçan, yayan. |
NASİR | Nusret eden, zafer veren. Yardımcı. Muin. |
NASİYE | Çehrenin gösterişi, alın, yüz. |
NASİYE-PİRA | f. Alnı süsleyen. |
NASİYESÂ | f. Alnını yere süren. |
NASİYE-SÂZÎ | f. Alnını yere sürme. |
NASİYY | Yaş ot. |
NASİYYE | Nass oluş. Kat'ilik, şüphesizlik, kesinlik. (Bak: Nass) |
NASL | Okun ucundaki sivri demir. okun uçmasına yardım eden kanatlar. |
NASNAA | Depretmek. * Devenin, kalkarken dizi üstünde çok eğlenmesi. |
NASR | Yardım, üstünlük, yenme, galip kılma. * Yağmurun her yeri sulaması. |
NASR SURESİ | Kur'an-ı Kerim'deki 110. Sure. İza-câe veya Tevdi' Suresi de denir. |
NASRANİ | Hristiyanlıkla alâkalı ve ona mensub olan. Hristiyanlardan olan. (Bak: Nasara) |
NASRANİYET | Hristiyanlık.(Nasraniyet, ya intifa veya ıstıfa edip İslâmiyete karşı terk-i silâh edecektir. Nasraniyet, bir kaç defa yırtıldı, protestanlığa geldi. Protestanlık da yırtıldı, tevhide yaklaştı. Tekrar yırtılmağa hazırlanıyor, ya intifa bulup sönecek veya hakiki Nasraniyetin esasını câmi' olan Hakaik-ı İslâmiyeyi karşısında görecek, teslim olacaktır.İşte bu sırr-ı azime Hz. Peygamber (A.S.M.) işaret etmiştir ki; "Hz. İsa nâzil olup gelecek, ümmetimden olacak, şeriatımla amel edecektir." M.) |
NASREDDİN | (Nasr-üd din) Dine yardımı dokunan. |
NASREDDİN HOCA | (Mi: 1208 -1284) Mizahlı, güldürücü sözleri ile meşhur bir zâttır. Akşehir, Sivrihisar Medreselerinde okumuş, Selçuklular zamanında yaşamıştır. |
NASRULLAH | Allah'ın yardımı. |
NASS | Kat'ilik, kesinlik, açıklık. Te'vile ihtimali olmayan söz veya delil. * Kur'ân-ı Kerim veya Hadis-i Şerifde bir iş ve mes'ele hakkında olan açıklık ve bu şekilde açık olan kelâm ve âyet. Akide. * Bir haberi kimden aldığını söyleyerek, en nihayet o haberi ilk söyleyene kadar nakledilişi isbat etmek.Bazılarınca istihraç ve izhar mânâlarından me'huzdur. Bir şeyin belâğ ve nihayetine denir. Bundan başka: Delil, haber, seyr-i şedid, ref', hüccet, bürhan, zuhur mânalarına da gelir. |
NASS-I HADİS | Hadisin açık, gerçek ifadesi. Muhtemeli olmayan sağlam mânaya delâlet eden lâfız. Delil mânâsına olan "Nass-ül fukaha" bundan alınmıştır. |
NASS-I KATI' | Mânâsı açık olan Kur'an âyetlerinden delil olarak gösterilen âyet. |
NASSAH | Terzi, hayyat. |
NASSÎ | Nass'a ait. Her türlü şübhe ve tereddüdün ve tenkidin üstünde tutulacak şekilde olan kesinlik, kat'ilik, açıklık. Bedahet. * Âyet ve hadisle doğruluğu sâbit olan. |
NASSİYE | (yun: Dogmatizm) Fls: Bir görüşün doğruluğuna peşin olarak inanan ve bu inanışlarını tenkide tabi tutmayanların düşünüş tarzı. Son heceleri .. izm ile biten görüşler, taraftarlarınca peşin olarak kabul edildiklerinden birer dogmatik görüş örneğidir. Meselâ; komünizm, materyalizm, darvinizim, birer dogmatizm mâhiyetindedirler. İslâmda zorlama yoktur, inanç için bilgi ve tefekkür esastır. Hakiki düşünce hürriyeti İslâmda vardır. İslâm dışında ...izmle biten görüşler önderlerini tartışılmaz otorite olarak kabul eder ve karşı görüşte olanlara her türlü baskı ve zulmü reva görürler. |
NAST | Sükut. Konuşurken dinlemek için susmak. |
NA-SUDE | f. Dinlenmemiş, istirahat etmemiş. |
NASUH | Hâlis. Temiz. Kesin, kat'i. * Çok nasihat eden. |
NASUHÎ | (Nasuhiyye) Bozulmaz şekilde tövbe eden. |
NASUR | Göz pınarında, mak'at havâlisinde ve diş etlerinde olur bir hastalık. |
NASUS | (Bak: Nass) |
NASUT | İnsanlık. İnsanlar ve onlarla alâkalı şeyler. |
NASUTÎ | Dünya ile ilgili, insanlığa ait, insanlıkla ilgili. |
NASUTİYÂN | İnsanlar. |
NA-SÜFTE | f. Delinmemiş, deliksiz. |
NASYE | Her nesnenin iyisi. |
NA'Ş | Kefene sarılıp tabuta konmuş ölü. * Cansız vücud. |
NA-ŞAD | f. Sevinçli olmayan, mahzun, tasalı, kederli. |
NA-ŞADÎ | f. Hüzünlü ve kederli oluş, gamlılık. |
NA-ŞAYESTE | f. Lâyık olmayan. Lâyık değil. |
NAŞIT | Büyük yoldan ayrılan küçük yol. * Vahşi sığır. Bir burçtan başka burca varan yıldız. * Neşeli ve şen adam. |
NAŞİ | Neş'et eden, yeniden vücuda gelen, yetişen, yetişmiş. * Delil, dolayı, ötürü, sebebiyle. * Geceleyin meydana gelip zâhir olan şey. * Yetişmiş oğlan veya kız. |
NAŞİB | Hâfız. * Ok sahibi. İçine girip yapışan nesne. |
NAŞİD(E) | (Neşide. den) Şiir söyleyen, şiir okuyan, şiir yazan. |
NAŞİE | Delil. Zuhur. * Gündüz veya gecenin evvelki saati. * Uykudan sonra kalkmak hali ve uyanık olduğumuz hal. |
NA-ŞİKİB | f. Sabırsız. |
NA-ŞİKİBÂNE | f. Sabırsızlıkla. |
NA-ŞİKİBÂNÎ | f. Sabırsızlık. |
NA-ŞİKİBÎ | f. Sabırsızlık. |
NAŞİLE | Eti az olan. |
NA-ŞİNAS | f. Bilmez, câhil. * Tanımaz olan, tanımayan. |
NA-ŞİNİDE | f. Duyulmamış, işitilmemiş. |
NAŞİR | Neşreden, yayan. * Bir müellifin eserini bastırıp çıkartan. Editör. |
NAŞİRE | (C.: Nevâşir) Kolu açan adale. * Kuruyup yağmurdan yeşeren ot. |
NA-ŞİTA | f. Sabahtan beri hiç bir şey yememiş olma. |
NAŞİTAT | Meleklerden bir tâife. |
NAŞİZ | Karısına karşı çok zâlim olan koca. * (Kalb) heyecanla coşma. * Kalkmış, kabarmış, atan (damar). |
NAŞİZE | Kocasının hanesinden, izni olmaksızın çıkıp kendisini kocasından haksız yere men'eden kadın. Bu çıkış hakikaten olabileceği gibi, hükmen de olabilir. * Kabarmış, şişmiş. |
NA-ŞÜKÜFTE | f. Açılmamış, taze. |
NA-ŞÜSTE | f. Yıkanmamış. |
NAT' (NATA'-NIT') | (C.: Nütu'-Entâ') Sahtiyan döşek. * Zahir olmak, âşikâre olmak, görünmek. |
NAT'-I ZEMİN | Yer yüzü. Sath-ı Arz. |
NA'T | Medih ve senâ ederek, vasıflarını göstererek bir şeyi anlatmak. * Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâmı medhederek yazılan kaside. |
NATAFAN | Suyun seyelân etmesi, akması. |
NATAFE | (C.: Nutuf) Küpe. |
NATAKTE | Söyledin. (mânasına karşısındakine hitabdır) |
VE Bİ-L HAKKI NATAKTE | Hak ile söyledin, hakkı söyledin. Haksın, sâdıksın.(Zira o, Lâ ilahe illallah der, dâva eder. Bütün sağ ve sol, yani mazi ve müstakbel taraflarında saf tutan o nurani zâkirler, aynı kelimeyi tekrar ederek, icma ederek mânen "Sadakte ve bi-l hakkı natakte" derler. Hangi vehmin haddi var ki, böyle hesapsız imzalarla te'yid edilen bir müddeaya parmak karıştırsın. M.) |
NA-TAMAM | f. Tamamlanmamış, bitmemiş, yarı kalmış. |
NA-TAMAMÎ | f. Eksiklik, noksanlık. |
NATEF | Bulaşmak. * Fâsid olmak, bozulmak. |
NA-TERAŞ | Mc: Terbiye görmemiş, kaba saba. Yontulmamış. |
NATES | (C.: Entâs) Üstad, âlim. |
NA-TEVAN | f. (Bak: Na-tuvan) |
NATFE | (Nıtfe) : Kabarcık. * Ufacık sivilce. |
NATH | Süsmek. Hayvanın, başı ile saldırması. |
NATIF | Beyaz kaba helva. |
NATIH | (C.: Nevâtıh) Boynuzuyla vuran, süsen hayvan. * Keder, sıkıntı, elem, mihnet. |
NATIK | Konuşan. Söz eden, söyleyen, beyan eden. İdrak eden. Bildiren. Fikir ederek düşünen. * Altın ve gümüş gibi olan mal. |
NATIKA | (Nutk. dan) Düşünüp söylemek hassası. Fesahat ve belâgatta söyleme kuvveti. Talâkat-ı lisan, güzel konuşabilme kabiliyeti. |
NATIKA-İ CEMİYET | Cemiyetin nâtıkası, yâni: Söz söyleme kudreti. |
NATIKAPERDAZ | f. Düzgün ve te'sirli söz söyleyen. |
NATIKIYYET | Konuşmaklık, söz söylemeklik. |
NATIR | (Nâtur) Bekçi. Bağ ve bostan bekçisi. |
NA-TIRAŞ | f. Yontulmamış, tıraş olmamış, terbiye görmemiş. Ham, kaba. |
NATIS | Bilgili, faziletli adam. |
NATİH | (Nâtıh) : (C: Nevâtıh) Sana karşı gelen hayvan. * Şiddetli emir. |
NATİHA | (C.: Netâyıh) Başka davar tarafından boynuzlanıp öldürülmüş olan davar. |
NATİŞ | Kuvvet ve hareket. |
NATM | Ulaştırmak, vardırmak. |
NATNAT | (C.: Netânıt) Çok konuşan uzun boylu, akılsız kimse. |
NATNATA | Çok söylemek, çok konuşmak. * Çekmek. |
NATS | Nadas. |
NATŞ | şiddet. Kuvvet. |
NATŞAN | Susuz kalmış kişi. |
NATUH | Çok süsen hayvan. |
NATUK | (Nutk. dan) Güzel ve düzgün söz söyliyen. |
NATUL | İlaçlarla kaynatıp mâlül kişinin az az başına dökülen su. |
NATURA | Lât. Her canlının yapılış hususiyeti, bünye, yaratılış hali. |
NA-TUVAN | (Nâtüvân) f. İktidarsız, zayıf, halsiz, kudretsiz, çâresiz. |
NA-TUVANÎ | f. Güçsüzlük, zayıflık, kuvvetsizlik. |
NATÜRALİZM | (Osm: Tabiiye) Fls: Kâinatta hâdiselerin ve varlıkların meydana gelişinde tabiat kuvvetleri dışında hiçbir sebep ve müessir kuvvet ve yaratıcı kabul etmeyen inkârcı, maddeci görüş. |
NATV | Iraklık, uzaklık, bu'd. |
NAUR | Kanı durmayan damar. * Değirmen kanadı. * Döndükçe gıcırdayan dolap. |
NAURE | (C.: Nevâir) Bostan dolabı. |
NAUS | f. Manastır, kilise. |
NAUS | Yüksek yer. |
NA-ÜMİD | f. Ümidsiz. Ümidi kırılmış. |
NA-ÜMİDÎ | f. Ümit kırıklığı, ümitsizlik, me'yusiyet. |
NA-ÜSTÜVAR | f. Dayanıksız, sağlam olmıyan. * Münasebetsiz. |
NAV | f. Küçük gemi. Sandal, kayık. * İçi oyuk şey. |
NAVDÂN | f. Oluk. |
NAVE | f. Hamur teknesi. |
NAVEK | f. Ok. |
NAVEK-İ KALBÎ | İçten, kalbden çekilen âh. |
NAVEK-ENDAZ | f. Okçu. Ok atıcı. |
NAVER | f. (C.: Naverân) Olabilir, mümkün, kabil. |
NAVERÂN | (Naver. C.) Olabilir şeyler, mümkün olan şeyler. |
NAVERD | f. Savaş, harb, dövüş, ceng. |
NAVERDGÂH | f. Savaş alanı, harb sahası, muharebe meydanı. |
NAVERDHÂH | f. Savaş isteyen, muharebe arzulayan. |
NAVİ | f. Üç direkli gemi. * İçi oyuk olan şey. |
NAVİCE | f. Murdar, pis, habis, mülevves. |
NAVUS | (C.: Nevâyis) Kâfirlerin ve Mecusilerin mevtalarını koydukları yer. |
NA'Y | Ölüm haberi getirmek. |
NAY | Ney. Kamış düdük. (Bak: Ney) |
NA-YAB | f. Bulunmaz. * Benzeri olmaz. Nâdir. Ender. |
NAYBAN | f. Ney çalan. |
NAY-ÇE | f. Küçük ney. |
NA'YE | Birisinin öldüğünü bildiren söz. * Bir adamın zünub ve kabahatini izhar ve işaa eden söz. |
NA-YESTE | f. Lâyık olmıyan. |
NAYİ' | Susuz. * Mâil, eğik. |
NAYÎ | Uzak. |
NAYÎ | f. Ney çalan. |
NAYİBE | (C.: Nâibat-Nevâib) Musibet, belâ. * Zahmet, meşakkat. * Şiddet. |
NAYİHA | Yas tutan kadın. |
NAYİL | Atâ, bahşiş, hediye. |
NAYİN | f. Kamıştan yapılmış, sazdan yapılmış. |
NAYVEŞ | f. Ney gibi. |
NAYZEN | f. Ney çalan. |
NAZ | f. Bir şeyi beğenmeyiş, şımarıklık. * Beğendirmek maksadiyle kendini ağır satmak. * Celb-i muhabbet için edilen nezâket, letâfet ve zarafet. * Yalvarma, rica.(İşte ubudiyetin esası olan, acz ve fakr ve kusur ve naksını bilmek ve niyaz ile dergâh-ı Uluhiyete karşı secde etmeğe bedel, naz ve fahr suretinde gidenler; zerrecik kalbini arşa müsavi tutar, katre gibi makamını deniz gibi evliyanın makamatı ile iltibas eder; kendini o büyük makamata yakıştırmak ve o makamda kendini muhafaza etmek için tasannuata, tekellüfata, mânâsız hodfüruşluğa ve birçok müşkülâta düşer. L.) |
NA'Z | Münteşir olmak, yayılmak. * Kıvama gelmek. |
NA-ZAD | (Na-zade) f. Doğmamış. * Olmayacak. |
NAZAD | (C.: Enzâd) şeref. * Üzerine herhangi bir şey konulan yüksekçe yer. |
NAZAFET | Pâklık, temizlik. |
NAZAH | (C.: Enzâh) Havuz. |
NAZAİF | (Nazif. C.) Nazifler. Nazafetli, temiz kimseler. |
NAZAİR | Nazire. Nazireler. Benzerler, örnekler. |
NAZAN | f. Nazlı. Nazdar. |
NAZAR | (Nazaret) Altın. * Tazelik. |
NAZAR | Göz atmak. Mülahaza, düşünmek, bakmak, imrenerek bakmak, düşünce. Yan bakış, kötü bakış. Bir türlü kabul etmek. * Gözdeğmesi. * İltifat. * İtibar. |
NAZAR-I HARAM | Haram nazar. Nâmahremlere bakmak. (Bir genç hâfız, pek çok adamların dedikleri gibi dedi: "Bende unutkanlık hastalığı tezayüd ediyor, ne yapayım?" Dedim: Mümkün oldukça nâmahreme nazar etme. Çünki rivayet var. İmam-ı Şafii'nin (R.A.) dediği gibi: Haram nazar, nisyan verir. Evet, ehl-i İslâmda, nazar-ı haram ziyadeleştikçe, hevesat-ı nefsaniye heyecana gelip, vücudunda su'-i istimalât ile israfa girer. Haftada bir kaç def'a gusle mecbur olur. Ondan, tıbben kuvve-i hâfızasına zaaf gelir.Evet, bu asırda açık saçıklık yüzünden, hususan bu memalik-i harrede o su'-i nazardan su'-i istimalât, umumi bir unutkanlık hastalığını netice vermeğe başlıyor. Herkes, cüz'î küllî o şekvadadır. İşte, bu umumî hastalığın tezayüdiyle, hadis-i şerifin verdiği müthiş bir haberin te'vili ucunda görünüyor. Ferman etmiş ki: "Âhirzamanda, hâfızların göğsünden Kur'an nez'ediliyor, çıkıyor, unutuluyor." Demek bu hastalık dehşetlenecek bazılarda o su'-i nazarla hıfz-ı Kur'an'a sed çekilecek; o hadisin te'vilini gösterecek. $ K.L.) |
NAZAR-I SAN'AT-PERVERANE | San'atkârane bakış. |
NAZAR-I ŞÂRİ' | İlâhi nazar. |
NAZAR-I ŞUHUD | Şâhidlerin, şehâdet edenlerin görmesi ve tetkikleri. |
NAZAR-I TAKDİR | Kıymet biçme bakışı, takdir bakışı. |
NAZARAN | Nisbeten, nisbetle kıyaslıyarak. * Bakarak, görerek. |
NAZAR-BÂZ | f. Neşe ile bakan. |
NAZAR-ENDAZ | f. Göz atmak. Göz atan, bakan, nazar eden. |
NAZAR-FİRİB | f. Göz aldatan. |
NAZAR-GÂH | f. Bakılan yer. Nazar edilen yer. |
NAZARÎ (NAZARİYE) | Nazara ve düşünceye ait. Yalnız görüş ve düşünce hâlinde bulunan ve tatbik edilmemiş hâlde olan bilgi. |
NAZARİYYÂT | (Nazariye. C.) Görüşler. Düşünceler. Doğruluğu isbat edilmemiş ilmi görüşler. |
NAZAR-RÜBÂ | f. Göz çeken. |
NAZBALİN | f. Yastık. |
NAZBALİŞ | f. Yastık. |
NAZC | Olgunluk, olma, pişme, kıvam bulma. Yetişme. * Büluğa erme. Bâliğ olma. |
NAZC-I KABL-EL VAKT | Zamanından önce büluğa erme. |
NAZD | Her şeyi yerli yerine koymak. |
NAZDAR | f. Nazlı. Naz yapan. Şımarık. * Meşhur bir cins lâle. |
NAZEKÎ | Nâziklik, incelik. |
NAZENDE | f. Nazlı, naz edici, naz yapan. |
NAZENİN | f. İnce, nazlı, zayıf, lâtif, hoş eda olan, nazlı yetişmiş, şımarık. Oynak. Nazik endamlı |
NAZH | Su çekme. Herhangi bir yer, çukur veya kuyudan bir şeyler çıkarma. |
NAZH | Su serpmek, su saçmak. * Suyun çok olması. * Suyun, pınarından çıkıp akması. * Defetmek, kovmak. |
NAZH | Bulaşmak. |
NAZHA | Yağmur. |
NAZIC | Olgun, pişmiş, kıvama gelmiş, yetişmiş. |
NAZIH | (C.: Nevâzıh) Deve ile su çekilen kuyu. |
NAZIM | Nizamlayan, nazmeden. Manzume yazan, düzenleyen. |
NAZIMÂNE | f. Nazım olana yakışır surette. |
NAZIMÎN | (Nâzım. C.) Tanzim edenler, düzenleyenler, nizama koyanlar. |
NAZIR | (C.: Nüzzâr) Nazar eden, bakan. * Bir idarenin veya dairenin umur ve işlerine bakan en büyük memur. Bir işin idaresine memur reis. * Kabine azalarından herbiri. Nâzır. Vekil. Bakan. * Vâsinin yapacağı tasarruflara nezarette bulunmak üzere musi veya hâkim tarafından tayin olunan zat. (Ist. Fık. K.)(Bir noktayı tam yerinde icad etmek için, bütün kâinatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenahî lâzımdır. Zira, şu kitab-ı kebir-i kâinatın herbir harfinin, bâhusus zihayat herbir harfinin, herbir cümlesine müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü vardır. M.) |
NAZIR | Taze, tazeleşen. |
NAZIRA | Nazar eden, nezaret eden, bakan. * Göz. |
NAZIRA-HÂN | f. Bakarak taklid eden. |
NAZIYY | (C.: Enzâ) Boğaz. |
NAZİ' | Çekici kimse. * Husumet eden, düşmanlık eden. |
NAZİAT | Hz. Azrâil'in (A.S.) avenesi olan bir taife melâike ki; şerli ve kötü ruhlu insanların canlarını şiddetle alırlar. * Nez'edenler. Çekip koparanlar. |
NAZİAT SURESİ | Kur'an-ı Kerim'in 79. Suresidir. Sâhire ve Tâmme Suresi de denir. |
NAZİC | Pişmiş, yetişmiş, olgunlaşmış, kıvamına ermiş. |
NAZİD | (Nazide) Tertibli, nizamlı, yerli yerinde. * Minder yastık vs. gibi ev eşyası. |
NAZİF(E) | Temiz, pâk, nazik. |
NÂZİK | f. Nezaketli. Terbiyeli. Zarif. İnce, dayanıksız. * Ehemmiyet verilmesi icab eden. * Tehlikeli husus. |
NÂZİKÂNE | f. Nazik kimseye yakışır şekilde, kibarlıkla, terbiyelice. |
NÂZİK-BEDEN | f. Vücudu, bedeni nâzik olan. |
NÂZİK-EDÂ | f. Nâzik tavırlı, kibar. |
NÂZİK-ENDÂM | f. Lâtif ve güzel vücutlu. Nâzik endamlı. |
NÂZİK-GÜZİN | f. Çok nâzik. Seçkin, nâzik. |
NÂZİK-HULK | Yaradılışı ve tabiatı nâzik olan. |
NÂZİKÎ | f. Nâziklik. Nezaket. |
NÂZİK-TEN | f. Nâzik vücudlu. |
NÂZİK-TER | f. Çok nâzik. |
NÂZİK-TERİN | f. En nâzik, daha nâzik. |
NÂZİL | (Nüzul. dan) Nüzul eden, inen, yukardan aşağıya inen, bir yere konan. Bir yerde konaklayan. |
NÂZİLE | Belâ, sıkıntı. * İnme, nüzul. * Nezle hastalığı. |
NAZİM | Sıra sıra, dizi dizi olan şey. |
NAZİR | Tâze. * Altın. |
NAZİR(E) | Bir şeye benzemek üzere yapılan şey. Denk, eş, örnek. Benzeyen. * Edb: Bir şairin manzumesine, başka bir şair tarafından aynı vezin ve kafiyede olmak üzere yapılan benzer. |
NAZİRE | Mühlet vermek, tehir etmek. |
NAZİREGÛ | f. Nazire söyliyen. |
NAZİYE | Kenarı az olan çanak. |
NAZİZ | (C: Nizâz-Nezâyız) Az miktar su. * Az yağmur. * Az az akmak. |
NAZL | Ok atmak. |
NAZM | Sıra, tertib. * Kafiyeli, vezinli, söz, şiir. * Dizili olan şey. * Kur'an âyetleri. |
NAZM-I CELİL | Pek büyük kıymetli nazm edilmiş güzel söz. * Kur'an-ı Kerim'in bir vasfı. * Celil olan Cenab-ı Hakk'ın nazmı. |
NAZM-I LAFZ | Kelâmın, lâfız esas alınarak düzenlenmesi. |
NAZMEN | Nazım olarak, manzume halinde. Sıralı ve tertibli olarak. |
NAZMİYYAT | (Nazm. C.) Manzum yazılar. |
NAZNAZA | Yılanın dilini çıkarıp hareket ettirmesi. |
NAZ-PERDAR | f. Birinin nazını çeken. |
NAZ-PERDARÎ | f. Naz çekme. |
NAZPERVER | f. Naz eden, naz yapan. |
NAZ-PERVERD | (Nâzperverde) f. Naz içinde büyümüş, nazlı. |
NAZR | (Nazir) : (C.: Enzur) Altın. |
NAZRA | (Bir tek) bakış. |
NAZRAGÂH | f. Gözle bakılan yer, bakış yeri. Göz önü. |
NAZRAKÜNÂN | f. Seyrederek, bakarak. |
NAZRE | Cin gözü. * Nazarı değen adam. |
NAZRET | Tazelik, tarâvet. |
NAZUME | Bir cins renkli kumaş. |
NAZUR | (C.: Nevâzır) Gece bekçisi. |
NAZÜKÎ | f. Nâziklik, incelik. |
NAZZ | (Nâzz) : Dirhemler ve dinarlar. |
NAZZAM | En çok nazmedici, en güzel nazmedici, en güzel tanzim eden. |
NAZZARE | Bir şeye bakan kavim. |
NE | f. "Değil, yok," mânasına nefy edâtıdır. |
NEAB | Karga yavrusu. * Horoz veya karga gibi ötme. |
NEAİM | (Neâme. C.) Deve kuşları. |
NE'AL | Nalbant. |
NEAM | "Evet, olur" mânâsında cevap edâtıdır. * Pek iyi, âferin mânâlarında tasdik ve tahsin kelimesidir. * At, deve, sığır, koyun gibi dört ayaklı hayvana da denir. |
NEAMA' | Nimetler. İhsan, atiyye. * Rahatlık. Refah-ı hâle sebep olan şey. |
NEAMAT | (Neâme. C.) Deve kuşları. |
NEAME | (C: Neâm-Neamât) Deve kuşu. * Cemaat. * Gölgelik, gölgelenecek yer. |
NEAM-LA | Evet, hayır. " Doğru fakat, mes'elenin içinde senin hatırına gelmeyen şu da var." mânâsınadır. |
NE'AR | Baş kaldıran, âsi, kafa tutan, serkeş. |
NEAYİM | Menazil-i kamerden dört nurlu yıldızın adı. |
NE'B | (C: Niyeb) Sâfi nesne. * Yaşlı dişi deve. |
NEB' | Gizli ses. |
NEB' | Suyun çıkıp akması. * Bir ağaç cinsidir ve yay yaparlar, budaklarından da ok yapılır. |
NEBA' | Kaynak olmak, pınardan su çıkarmak, su akması. * Akçaağaç. |
NEB'A | Yay yapacak yer. |
NEBAA | Oturacak yer, kıç, mak'at. |
NEBAC | Sesi yüksek olan. |
NEBAGAT | Meydana çıkma. |
NEBAH | (Nibâh-Nübâh) Köpek havlaması. * Yılan seslenişi. * Keçi ve geyik inleyişi. |
NEBAHE(T) | (Nebahat) şeref, şan, onur, itibar. * şan, şeref ve itibar sâhibi. |
NEBAİL | (Nebile. C.) Yüceler, ulular, yüksekler. |
NEBAİR | (Nebire. C.) Torunlar. |
NEBALE(T) | Zekâ, fazilet ve neciblik sâhibi olmak. * Büyüklük, azamet. * İyi olmak. * Cömertlik, elaçıklık. * Okçu, ok yapıp satan. Okçuluk. |
NEBAT | Acem fellahlarından bir kabile. |
NEBAT | (C: Nebatât) Topraktan yetişen, biten her çeşit şey. Bitki. * Yemen diyarında bir kabile adı. |
NEBATÂT | (Nebât. C.) Nebâtlar, bitkiler. |
NEBATÎ | Nebat cinsinden, nebata mensup ve nebata ait, yerden biten cinsinden olan. |
NEBATİYYUN | Botanik bilginleri, botanik âlimleri. |
NEBBAC | Sesi sert olan. |
NEBBAH | Havlayıcı. |
NEBBAL | Ok yapıp satan kimse. Okçu. |
NEBBAR | Fasih dilli, güzel konuşan adam. |
NEBBAŞ | Mezar soyucu, kefen soyucu. |
NE'BE | (C: Nâibat) Musibet, belâ. |
NEBE' | Haber. (Peygam) |
NEBE' SURESİ | Kur'an-ı Kerim'de 78. Suredir. Amme Suresi de denir. |
NEBEAN | Kaynayıp yerden çıkmak. Pınar suyunun çıkışı. Fışkırmak.(Demek ki şu enharın nebeanları, âdi ve tabiî ve tesadüfî bir iş değildir. Belki pek hârika bir surette Fâtır-ı Zülcelâl onları sırf hazine-i gaybdan akıttırıyor. S.) |
NEBE'-AVER | f. Haber getiren. |
NEBEHRECE | Geçmez bakırlı para. Sahte akçe. * Her nesnenin kötüsü. |
NEBEKE | (C: Nübük-Nebâk) Tepe. |
NEBERD | f. Muhârebe, savaş, harb, ceng. |
NEBERD-AZMÂ | f. Çok muhârebelerde bulunmuş tecrübeli kimse. |
NEBERDE | f. Savaşçı, muhârib. |
NEBERDGÂH | f. Savaş yeri, muharebe sahası. |
NEBERD-PİŞE | f. Harb etmeyi sanat edinmiş kimse. Savaşçı. |
NEBEVÎ | Nebiye ait. Peygambere dâir. Peygamberle alâkalı. |
NEBEZ | (C: Enbâz) Lâkab. |
NEBG | Un öğütülürken tozan un. * Görünmek, zâhir olmak. |
NEBH | (C: Nevâbih) Kabarcık. * Toprak. |
NEBH | Köpeğin ürüyüp uluması. |
NEBH | Bir şeyi tenbih etmek, unuttuğunu hatırlatmak. * Ansızın bulunan. Yitik. * Ansızın yitirmek. * Uykudan uyanmak. * Şerefli olmak. * Meşhur olmak, ün salmak. |
NEBHA | Yüksek, beyaz yer. |
NEBİ | Haber getiren. Peygamber. Yeni bir kitap ve şeriatla gelmeyip kendinden evvelki Resülün getirdiği kitap ve şeriatı devam ettiren Peygamber. (Bak: Resül) |
NEBİ-Yİ EFHAM | En büyük, en kıymetli olan Hz. Peygamber (A.S.M.) |
NEBİYYÜ-L HARAM | Mescid-i Haram Nebisi meâlinde. Resül-i Ekremin (A.S.M.) bir ismi. |
NEBİYYÜ-R RAHMET | Bütün âlemler için Rahmete vesile olduğundan peygamber Efendimiz için söylenmiş bir isimdir. |
NEBİYYÜ-T TEVBE | Resül-i Ekremin (A.S.M.) bir ismi. (Ümmetinin tevbelerinin kabul edileceğine işâreten bu isim verilmiştir.) |
NEBİB | (C: Enbüb) Boğum, kamış boğumu. |
NEBİH | (Nebihe) Namlı, şanlı şerefli. |
NEBİH | İt avazı, köpek uluması. |
NEBİK | (C: Nebâyık) Sedir ağacının yemişi. |
NEBİL | (Nebile) Akıllı, anlayışlı, zekâ sahibi. * Yüksek meziyet sahibi. Güzel huylu. * Bilgili ve faziletli kimse. |
NEBİLE | Büyük, iri. (Bak: Nebil) |
NEBİR | (Nebire) Torun. |
NEBİSE | Kız torun. |
NEBİSE | Kuyu toprağı. Irmak toprağı. |
NEBİT | Muhkem, sağlam, katı. |
NEBİYY | Yükseklik. * Yol. |
NEBİZ | (C: Enbize) Hurma şarabı. * Yola bırakılıp atılan çocuk. |
NEBK | Yazmak. * Husumet etmek, düşmanlık yapmak. * Düz etmek, düzleştirmek. |
NEBL | Ok. Ok hazırlamak. |
NEBR | (Nibr) : (C: Enbâr - Nibâr) Keneye benzer bir küçük böcek. * Yukarı kaldırmak, yükseltmek. |
NEBRAS | (Nibrâs) (C.: Nebâris) (Süryânice) Kandil. Çıra. Lâmba. * Mc: Nur merkezi. |
NEBRE | Demir parçası. |
NEBS | Yeri kazma, toprağı kazma. * Eser, nişan. |
NEBS | Söylemek. |
NEBŞ | Gömülü bir şeyi yerden çıkarma. * Bir şeyi diğer bir şey vasıtasıyla meydana çıkarma. |
NEBT | Bitme, yerden çıkma. Meydana gelme. * Ot. |
NEBT | Suyun yerden çıkıp akması. |
NEBTA | Yanları beyaz olan dişi koyun. |
NEBV | Sakız. |
NEBVE | Uzaklaşmak. * Ok hedefe varamamak. * Bir yerin havasının mizaca uygun olmaması. * Kılıncın vurulan şeye saplanmayıp geri sıçraması. * Pek çirkin ve kötü suretten gözün kaçması. |
NEBVE | (Nebâve) Yüksek yer. * Yükseklik. |
NEBZ | Bırakmak. * Az miktar, cüz'i. |
NEBZ-İ AHD | Muâhedeyi feshetme. |
NEBZ | Bir kimseyi ayıplamak. Kötü lâkabı takmak, istihzâ etmek. * İhtiyarlık işareti belirmek. |
NEBZ | (Nebezân) : Damarın hareket etmesi. |
NEBZE | Az miktar, cüz'i, bir şeyin artığı. |
NECA | Göz değmek. |
NECA | Evmek. Acele etmek. * Halâs olmak, kurtulmak. |
NECABET | Neciblik, temiz soyluluk. Huy temizliği. |
NECADET | Kahramanlık, efelik, yiğitlik. |
NECAH | Zafer bulmak, murâda ermek, ihtiyaçlarını te'mine muvaffak olmak. |
NECAH | Ses, sadâ. |
NECAİB | (Necib. C.) Şerefli, necib, asil, temiz kimseler. |
NECARE | Dülgerlik, neccarlık. |
NECASET | Pislik, kazurat, murdarlık. (Bak: Habes) |
NECASET-İ GALİZA | Pisliği hakkında şer'î bir delil mevcut olup hilâfına başka bir delil bulunmayan necasettir. ( Lâşe gibi) |
NECASET-İ GAYR-İ MER'İYE | Câmid, bir hacmi olmayan veya bulaştığı yerde görülmeyen herhangi bir pis maddedir. Görünmez halde olan pisliktir. (İdrar gibi) |
NECASET-İ HAFİFE | Hanefî mezhebine göre pis olduğuna dair şer'î bir delil mevcud olan şeydir. Diğer bir tabire göre murdar olmadığı rivayet edilen şeydir. (Eti yenen hayvanların bevilleri gibi.) Bedenin veya elbisenin dörtte birinden az miktarı namaza mani olmaz. |
NECASET-İ KALİLE | Katı şeylerden ise miskalden; sıvı ise el ayası sahasından geniş olan necaset, namaza mânidir. Bu miktardan fazlası necaset-i galizadır. |
NECASET-İ MER'İYE | Hacmi olan veya kuruduktan sonra görünen herhangi bir pis maddedir. (Akmış kan gibi) |
NECASETTEN TAHARET | Pislikten temizlenmek. (Bak: Taharet) |
NECAŞE | Süratle yürümek, hızlı yürümek. |
NECAŞİ (NİCÂŞİ) | Habeş Meliki olan "Eshame" nin lâkabıdır. Kamus Şârihinin dediğine göre, mutlaka bu isim, Habeş Meliklerinin has isimleridir. |
NECAT | Kurtuluş, selâmet. * Hırs ve hased. * Yüksek mekân. * Ağaç budağı. * Mantar. |
NECATÎ | Kurtulmaya ait, kurtulmakla ilgili. |
NECB | Ağaç kabuğunu soymak. |
NECCAD | Yorgancı. Yatak, yastık, yorgan gibi şeyler yapan. |
NECCAH | Yorgancı. |
NECCAR | Doğramacı. Marangoz. * Dülger. |
NECCAŞ | Hayvan sürücüsü. |
NECCİNA | Bizi kurtar, bize selâmet ver, bizi hıfzeyle (meâlinde dua). |
NECD | Açık ve işlek yol. * Yüksek yer. * Minder, döşeme gibi oturacak şeyler. * Ağaçsız mekân. * Hâzık ve mâhir kılavuz. * Yiğitlik hâli. Gamlılık, gussa. * Hasma galip gelmek. * Çok terlemek. * Meme. * Suudi Arabistan'ın doğu mıntıkası. |
NECDET | Yiğitlik, şecaat, kahramanlık. * Harp ve kıtal. *Yeis, korku. |
NEC'E | Şiddetli nazar. Şiddetli bakış. |
NECEB | Ağaç kabuğu. |
NECEF | (Necefe) : (C: Nicâf-Encâf) Üzerine su çıkmayan yer. Tümsek yer, yüksek, tepe, sırt. * Irakta bir şehrin adı. |
NECEFE | Büyük askı kandil. |
NECEL | Büyük gözlülük. İri gözü olmak. |
NECER | Koyun ve devenin suyu içip kanmaması. |
NECES | Murdarlık, pislik, necâset. |
NECEŞ | Değeri artırmak için almak. * Bir kumaşın pahasını artırmak. * Dağılmış şeyleri bir yere toplamak. * Örtmek, setretmek. |
NECH | Men' ve reddetmek. |
NECİB | Cömert, kerim kişi. |
NECİB | Soyu ve nesli temiz, aslı kerim olan. Cömert. Asilzâde. Güzel huylu ve ahlâklı. |
NECİBE | Soyu sopu temiz kimse. Cömert. Asilzâde. |
NECİD | Kahraman, bahadır. * Arabistan'da bir memleket ismi. * Münbit yer. Fitne ve nifak yeri olan memleket. * Arslan. |
NECİF | (C: Nicef) Geniş temrenli olan ok. |
NECİH | Galip ve muzaffer. * Sabırlı. * Sağlam rey. |
NECİH | Su sesi. |
NECİL | (Necile) Soyu temiz. Soylu. * Ağaç yaprağından bir cins. |
NECİRE | Bulamaç aşı.* Kızgın taş ile kızdırılmış su. * Kârgir duvar. * Tahtadan veya ağaçtan olan sofa. * Çulhaların beze sürdükleri haşil. |
NECİS | Temiz olmayan. Pis. |
NECİS | Pis, necasetli, murdar. * Şifa bulmaz dert. (Bak: Habes) |
NECİS-ÜL AYN | Pisliğin ta kendisi. |
NECİS | Yavaş hareketli insan veya hayvan. * Gizli olan şeyi halk içinde ifşa etmek. * Gizlenen sır, nişan. * Bir nevi yeşillik. |
NECİSE | Kuyudan çıkardıkları toprak. |
NECİY | Sırdaş, sır saklayan. |
NECİYYA | (Münâcât. dan) Gizli yalvararak, gizli söyleyerek. |
NECİYYULLAH | Resül-i Ekrem'in (A.S.M.) bir ismi. (Devamlı Cenab-ı Hakk'a karşı teveccühle meşgul ve münacatla, İlâhî feyizlerle inşirah bulan meâlindedir.) |
NECL | (C: Encâl) Oğul, evlât, çocuk. * Kuşak, nesil, sülâle. * Atmak. * Ayak ucuyla vurmak. * İstihrac etmek, meydana çıkarmak. * Yerden çıkan su. |
NECL-İ NECİB | Soyu temiz çocuk. |
NECM | (Necim) Yıldız, ahter, kevkeb. Ülker yıldızına da denir. Ülker, onbir yıldızdır. Altısı görünür, gözü kuvvetli olan yedinciyi de görebilir. (Peygamberimiz (A.S.M.) hepsini de görür idi.) * Belirli olan vakit. (Araplar, vakti yıldızlarla tahdit ederlerdi) * Kabak ve hıyar gibi yayvan nebat.* Belirli vakitte yapılan vazife. * Kur'an-ı Kerim. * Ceste ceste, kısım kısım oluş. * Kur'an-ı Kerim'in her defa inzal edildiği kısım. * Huk: Bir borcun taksitlerini ödemek için hulül eden muayyen borç. |
NECM-İ DIRAHŞAN | Parlayan yıldız. |
NECM-İ SÂKIB | Karanlığı delerek geçen parlak yıldız. |
NECM SURESİ | Kur'an-ı Kerim'in 53. Suresidir. Vennecmi Suresi de denir. Mekkîdir. |
NECM Ü HİLÂL | Yıldız ve ay. |
NECMEDDİN | (Bak: Necm-üd din) |
NECMEDDİN-İ KÜBRA | (Mi: 540 - 618) İran Mutasavvıflarının en mühim şahsiyetlerindendir. Kübreviyye veya Zehebiyye ismi ile anılan tarikatın kurucusu sayılır. İsmi: Ahmed bin Ömer Eb-ul Cenab Necmeddin Kübra el-Hivakî el-Harzemî.Münazara ve mübaheseyi çok sevdiği ve her münazarada hasımlarını yendiği için kendisine "Ettâmmet-ül Kübra" lâkabı verilmiş, sonradan sadece "Kübra" denilmiştir. Moğolların Harzem'i istilâsında şehri terk etmeyerek, onlara karşı kahramanca çarpışarak şehid düşmüştür. (K.S.) |
NECMÎ | Yıldıza dair, yıldızlarla alâkalı. |
NECM-ÜD DİN | (Bizde daha çok Necmeddin şeklinde telâffuz olunur) Dinin necmi, yıldızı meâlindedir. |
NECNECE | Geriye döndürmek. * Engel olmak, men'etmek. Bir nesneyi aşağı getirmek. * Zayıf etmek, zayıflatmak. |
NECR | Ağaç yonmak. * Şiddetli sevk. * Asıl. * Renk. * Halâs, kurtuluş. |
NECRAN | Susuz. * Kapı ökçesi. ("süve" denir). * Yemen diyarında bir yerin adı. |
NECS | (Neces) Pis ve murdar olan, habes. şer'an pis olup gözle görülen şey. |
NECS | Yerden define çıkarmak. * Kuyuyu ayıklamak. |
NECŞ | Avı yatağından çıkarma. * Dağılmış parçaları toplamak. |
NECV | (C: Nicâ) Yüzmek. * İki kişi arasında olan sır. * Karından çıkan necis. |
NECVA | Gizli fısıltı. İki kişi arasında fısıldamak. * Ağız koklamak. * İki kişi arasındaki sır. |
NECVE | Tümsek, yüksek yer. |
NECZ | Bitip tükenmek. * İhtiyaç bitirmek. * Vâdeyi yerine getirmek. |
NED' | Dikkat etmek. |
NEDA | Rutubet, çiğ, nem. |
NEDAİD | (Nedid ve Nedide C.) Emsâller, akranlar, eşler. |
NEDALET | Kir, pislik. * Çalma, sirkat etme, aşırma. |
NEDAMET | (Nedm. den) Pişmanlık, nedâmet etmek. |
NEDAMETGÂH | f. Pişmanlık yeri. |
NEDAMETKÂR | f. Nedamet eden. Pişman olan. |
NEDAMETKÂRÎ | f. Pişmanlık, nâdim oluş. |
NEDAN | f. Bilmeyen, bilmez. |
NEDARET | Tazelik, parlaklık, letafet, taravet. |
NEDAVET | Yaşlık, ıslaklık, nemlik, rutubet. |
NEDB | Dua etmek. |
NEDBE | (Bak: Nedebe) |
NEDD | Gitmek. * Kaçmak. |
NEDDAF | Hallâç. Pamuk atan kimse. |
NEDEBE | Yara izi. |
NEDEM | Pişman olma, nedamet, pişmanlık. |
NEDF | Pamuk ditme, pamuk atma. |
NEDG | Kılıçla veya sözle taan etmek, çekiştirmek. |
NEDH | Geniş yer. |
NEDH | Men'etmek, engel olmak. |
NEDHE | (Nüdhe) : Çokluk, fazlalık. |
NEDİ' | Ateş veya kül içinde pişmiş olan. |
NEDİB | Yara izi kalan âzâ. |
NEDİD(E) | (C.: Nedâid) Emsâl, akran, eş. |
NEDİF | Atılmış, hallaçlanmış pamuk. Yün. |
NEDİM | (C.: Nedmân - Nüdemâ) Sohbet arkadaşı, meclis arkadaşı. * Tatlı konuşan. Güzel hikâye anlatan. * Büyük kişileri hikâye ve fıkralarıyla eğlendiren. |
NEDİME | Kadın nedim. * Zengin veya şerefli, itibarlı bir kadının arkadaşı. |
NEDİS | Akıllı kişi. |
NEDL | Kir. * Hırsızlık. |
NEDM | Pişman olmak. |
NEDMAN | Pişmanlık, nedâmet. Pişman olma. Pişmanlık duyma. |
NEDRET | Azlık, seyreklik, az bulunmak. |
NEDS | Akıllılık. * Taan etmek, çekiştirmek. |
NEDS | Huruç etmek, çıkmak. |
NEDŞ | Her nesneyi eritip sormak. * Pamuk atmak. |
NEDVE | Yaşlık, nemlilik. * Meşveret etmek. Bir işi hakkında görüşmek. * Konuşmak. |
NEEC | Yel esmek, rüzgâr esmek. * Yalvarmak, tazarru etmek. |
NEED | Belâ, musibet. Zahmet, meşakkat. |
NEF' | Fayda, yararlılık. * Fls: Faydacılık. Yani: Bir şeyin doğru olup olmadığını, o şeyin faidesine göre değerlendiren yanlış bir nazariyedir. Kudsi dinimiz olan İslâmiyette ise: Bir şeyin doğru veya yanlış; iyi ve kötü olması, Allahın emir ve nehyine tâbidir. |
NEFAD | (Nefed) Bitip tükenmek, yok olmak. |
NEFAİS | (Nefise. C.) Değerli, güzel ve beğenilir şeyler. |
NEFAİS-PEREST | f. Nefis şeyleri beğenenen, güzel şeyleri seven. |
NEFAK | (C.: Enfâk) İki kapılı ev. |
NEFASET | Beğenilir olmak, kıymetlilik, değerlilik, çok güzellik, pek iyilik. Nefis ve mergub olmak. |
NEFAZ | Ağaçtan kendi düşen yemiş ve yaprak. |
NEFAZ | Geçme, işleyip öte tarafa geçme. * Sözü geçme, sözü dinlenme. |
NEFC | Çıkmak, huruc etmek. |
NEFD | Tükenmek, bitmek. * Geçici ve fâni olmak. |
NEFEAN | Faydalı olarak. |
NEFEAN Lİ-L-UMUM | Herkes için faydalı oluş. |
NEFED | Bitirme, tükenme, bitirilme. |
NEFEHAT | (Nefha. C.) Esintiler. Üfürmeler. |
NEFEL | Düşmandan alınan mal, ganimet. * Ulü-l emrden müsaade almadan düşmana karşı çıkan az sayıda bir cemaat. |
NEFER | Bir kişi, tek kişi. * Asker, er. (Bazılarınca insan cemaati. Ona kadar olan adam topluluğuna denir. Üçten ona kadar olan kişilere "Reht" denir.) |
NEFERÂT | (Nefer. C.) Neferler, askerler, erler. |
NEFES | Soluk, üfürülen hava. Soluma, soluk verip alma. * Uzun söz. * Bolluk. * Hased etmek. *Edb: Bektaşi tekkelerinde okunan manzum söz. |
NEFEZA (NEFZA) | (C: Nefâyız) Düşmanın ahvâlini bilmek için dolaşan kavim. |
NEFEZAN | Sıçramak. |
NEFFA' | (Nef'. den) Çıkarı çok olan kimse. |
NEFFAC | Mütekebbir. Kendini beğenen. Mağrur. * Şişkin. |
NEFFAH | Hayır sâhibi ve iyiliksever kimse. * Kokusu çok. |
NEFFAS | Sihir yapan, üfüren, üfürükçü. |
NEFFASÂT | (Neffâse. C.) Neffâseler, büyücü kadınlar. |
NEFFASE | (C: Neffâsât) Büyücü kadın. |
NEFFATA | Neft yağı çıkan pınar. |
NEFH | Rüzgâr esmek. * Güzel kokunun yayılması. Kokmak. * Vurmak. * Def'etmek, kovmak. * Vuruşmak, kat'etmek. |
NEFH | Üflemek, şişmek, üfürük. * Kaba kuşluk vaktine varmak. |
NEFH-İ SUR | İsrafil Aleyhisselâm'ın Kıyamet gününde "Sur' denilen boruyu üflemesi. * Kıyamet kopması. (Bak: Acbüzzeneb) |
NEFHA | Üfürmek. Üfürük. * Şişmek. * Kabarık olan. |
NEFHA | Koku. Rüzgârın hafif esişi. Azıcık koku. |
NEFİ | (Bak: Nefy) |
NEF'Î | Menfaat ile alâkalı, faydacı. * Sihâm-ı Kaza nâmındaki hicivli şiirleri ile meşhur Erzurum - Hasankale'li olup İstanbul'da yaşamış bir şâirin adıdır. 1634'de 4. Murad devrinde bir hicviyesinden dolayı boğdurulup denize atılmıştır. |
NEFİF | Hevâ. |
NEFİR | Cemaat, topluluk. * Harp için seferber olan cemaat. |
NEFİS(E) | Pek beğenilen, pek güzel, pek iyi. |
NEFİS | (Bak: Nefs) |
NEFİS-PEREST | Şeriat kanunlarına aykırı olarak, ahlâk kaidesini tanımadan nefsinin isteklerine uyan. Nefsine taparcasına düşkün olan. |
NEFİS-PERVER | f. Nefsini çok sevip besleyen, nefsi isteklerine çok düşkün. |
NEFİT | Kaynamak, galeyan. |
NEFİTE | Unu suya koyup kaynatıp koyulaşıncaya kadar karıştırmak. |
NEFİY | (Bak: Nefy) |
NEF'İYYET | (Nef'î) Fls: Faydacı, faydacılık. |
NEFİZ (NEFEZE) | Okun geçmesi gibi içe geçmek, işlemek. * Sözü geçer olmak. |
NEFK | Helâk olmak. |
NEFL | Sevab için yapılan ibâdet. Emredilmemiş, farz veya vâcib olmadan yapılan ibadet. Nâfile. * Birisine ganimet malı veya atiyye, ihsan vermek. * Yemin etmek. |
NEFR | Heyecan verici bir emirden dolayı bir yerden bir yere fırlayıp çıkmaktır. Ürkmek demek olan "Nüfur" da bu mânâdandır. Fakat "Nüfur" tek başına kaçıp kurtulmak için menfi bir harekette kullanıldığı hâlde; "nefr", düşmana karşı gaza için fırlayıp çıkmakta kullanılır. Ve böyle çıkıp toplanan cemaate "nefir", herbirine de "nefer" denilir.İmamın, halkı cihada dâvet ve tahrik etmesine de "istinfar" tâbir olunur ki, lisanımızın şimdiki ıstılâhında "seferberlik emri", frenklerde de "mobilizasyon" yâni, halkı yerinden oynatma tâbir edilir. (E.T.) |
NEFRET | Tiksinmek, ürküp kaçmak. * Birisinin yakını ve akrabası. |
NEFRETBAHŞ | f. İnsana nefret veren, iğrendiren, tiksindiren. |
NEFRİN | Lânet, beddua. * Söğüp saymak.(Hassasiyet-i ilmiyenin tezayüdüyle ve her günde otuz bin cenazeyi gösteren mevtin ikazatıylae o gaflet perdesi parçalanıyor. Ecnebilerin tağutlarıyla ve fünun-u tabiiyeleriyle dalâlete gidenlere ve onları körü körüne taklid edip ittiba' edenlere binler nefrin ve teessüfler. L.) |
NEFRİN-HÂN | f. Sövüp sayan. |
NEFRİN-KÜNÂN | f. Lânet okuyan, sövüp sayan. |
NEFS | Üfürmek, üflemek. |
NEFS | (Nefis) Can, kişi, kendi, öz varlık. Bir şeyin zatı olan, kendisi. * Göz. * Şehvet ve gadabın mebdei olan kuvve-i nefsaniye. Fıtri meyil, bedenin hissi istekleri. * Ruh, hayat, asıl. * Maya. * Hamiyet.(Evet, nefsini beğenen ve nefsine itimad eden bedbahttır. Nefsinin ayıbını gören, bahtiyardır. M.) |
NEFS-İ AMEL | Amelin ta kendisi. |
NEFS-İ EMMARE | İnsanın çirkin ve şeytanın teşviklerine itirazsız ve mücahedesiz tâbi olması hâli.(Nefs-i emmârenin istibdad-ı rezilesinden selâmetimiz İslâmiyete istinad iledir. O habl-ül metine temessük iledir. Ve haklı hürriyetten hakkıyla istifade etmek, imandan istimdat iledir. H.)(Bir zaman evliya-yı azimeden; nefs-i emmaresinden kurtulanlardan birkaç zattan, şiddetli mücahede-i nefsiyeler ve nefs-i emmareden şekvalarını gördüm. Çok hayret ediyordum. Hayli zaman sonra, nefs-i emmarenin kendi desaisinden başka, daha şiddetli ve daha ziyade söz dinlemez ve daha ziyade ahlâk-ı seyyieyi idame eden ve heves ve damar ve âsab, tabiat ve hissiyat halitasından çıkan ve nefs-i emmarenin son tahassüngâhı bulunan ve nefs-i emmareyi tezkiyeden sonra onun eski vazife-i seyyiesini gören; ve mücahedeyi, âhir ömre kadar devam ettiren bir mânevi nefs-i emmareyi gördüm. Ve anladım ki, o mübârek zatlar, hakiki nefs-i emmareden değil; belki mecazi bir nefs-i emmareden şekva etmişler. Sonra gördüm ki, İmam-ı Rabbani dahi bu mecazi nefs-i emmareden haber veriyor.Bu ikinci nefs-i emmarede şuursuz kör hissiyat bulunduğu için, akıl ve kalbin sözlerini anlamıyor ve dinlemiyor ki onlarla ıslâh olsun ve kusurunu anlasın. Yalnız tokatlar ve elemler ile nefret edip, veya tam bir fedailikle her hissini maksadına feda etsin. K.L.) |
NEFS-İ HAYVANÎ | Hayvanî istekler. Canlılardaki yaşama ve hareket kuvvetleri. |
NEFS-İ İHBAR | Tam haber. Haberin tam esası. |
NEFS-İ LEVVAME | Kötülüğü işledikten sonra fenâlığını hatırlayarak insanı rahatsız eden pişmanlık hâli ve vicdan rahatsızlığı. * İnsanın, kendine ait kötülük ve günahını görüp fenalığını bilen ve hayra meyleden iradesi. |
NEFS-İ MARDİYE (MARZİYYE) | Kusurlarını bilen, kendisinden râzı olunan nefis. Rabbinin indinde makbul olan nefis. |
NEFS-İ MUTMAİNNE | İyiliği kötülükten ayırt ettirerek insanlık vazifesini tanıttıran ve vicdanına rahatlık veren hâl. İnsanı Allah'a yaklaştıran hâl. Günaha meyleden kötü sıfatlardan temizlenmiş ve güzel ahlâk ile muttasıf olarak kurb-u İlâhiye itmi'nan ve istikrar kazanmış olan insan iradesi. Nefsin, Allah'ın emirleri altına sakin ve şehevâta muâraza ederek ıztırabdan kurtulmuş olma hâli. |
NEFS-İ MÜLHEME | Tas: Lüzumu hâlinde Cenab-ı Hak tarafından kendisine hakikatlar ilham edilen, tasaffi ve tekâmül etmiş nefis. |
NEFS-İ MÜTEKELLİM | Gr: Birinci şahıs. (Bak: Mütekellim-i vahde) |
NEFS-İ NÂTIKA | Akli ve nakli mes'elelerin münasebetlerini hissetmeğe ve anlamağa istidadı olan zâti ve cevheri hassası. Zâtında maddeden mücerred, fiilinde maddeye mukarin olan cevher. İnsan ruhu. |
NEFS-İ RÂDİYE | f. Rabbinden râzı ve hoşnud olanın nefsi. |
NEFS | Gülme hususunda ifrata gitmek. * Çok fazla gülmek. |
NEFSA | (C.: Nefsâvât-Nüfüs-Nifâs-Nevâfis) Yeni doğum yapmış kadın. Loğusa. |
NEFSANÎ | Bedenî arzu ve isteklerle alâkalı. Zaruret olmadığı hâlde keyf için olan istek ve arzuya ait. Kendine ait ve mensub. |
NEFSANİYET | Nefsini çok beğenmişlik. * Gizli düşmanlık, garez, kin. |
NEFSÎ | Nefis ile, kendisi ile alâkalı. Şahsa ait, nefse dair. |
NEFSÎ NEFSÎ | "Benim nefsim", "nefsim nefsim" mânâsına yalnız kendini düşünmeyi ve kendisiyle olan alâkayı ifâde eden bir tâbir. |
NEFS-ÜL EMİR | Hakikatın kendisi. İşin hakikatı. |
NEFŞ | Açmak. * Yapmak. * Yün ve pamuk atmak. * Davarların, geceleyin yayılıp çobansız otlaması. |
NEFŞELE | Yürüken toprağı ayağıyla tozutmak. |
NEFT | Neft yağı. Çam gibi bazı ağaçlardan çıkarılan, tutuşabilen bir yağdır ve boyacılıkta vesair sanayide kullanılır. |
NEFT (NEFİT) | Çömleğin kaynayıp taşması ve içinde yemeğin kuruması. * Galeyan. |
NEFTA | (Nifta) (C: Nefat) Çalışmaktan dolayı elde çıkan kabarcık. |
NEFTÎ | f. Neft yağı renginde olan, siyaha yakın koyu yeşil. |
NEFUH | Sütü sağılmadan çıkıp akan deve. |
NEFUR | Ürken, ürküp kaçan. * Herkese iyiliği dokunan kimse. |
NEFUZ | Çocuk düşüren kadın. |
NEF U ZARAR | Kâr ve zarar. |
NEFY | Sürgün etmek. Birisini kendi rızası olmadan, bir yerden başka bir yere nakletmek, sürmek. * Gr: Bir şeyin olmadığını ifade eden (olumsuzluk) edatı. Müsbetin zıddı, menfi olan. Bir şeyin yokluğunu veya olmadığını iddia. (Bak: İnkâr)(İşte küffarın ve ehl-i dalâletin bir hakikat-ı imaniyeyi inkâr ve nefyetmelerinde kuvvet yoktur. Çünkü, nefiy sırrıyla ittifakları kuvvetsizdir. Bin nefyediciler, bir tek hükmündedir. Meselâ: Bütün İstanbul ahalisi, Ramazanın başında Ayı görmediğinden nefyetse, iki şâhidin isbâtiyle o cemm-i gafirin nefiy ve ittifakı sukut eder. L.)(Nefiy dahi iki kısımdır.Birisi: "Has bir mevkide ve hususi bir cihette yoktur." der. Bu kısım ise, isbat edilebilir. Bu kısım da bahsimizden hariçtir.İkinci kısım ise: Dünyaya ve kâinata ve âhirete ve asırlara bakan imani ve kudsi ve âmm ve muhit olan mes'eleleri nefiy ve inkâr etmektir. Bu nefiy ise... hiçbir cihetle isbat edilmez. Belki kâinatı ihata edecek ve âhireti görecek ve hadsiz zamanın her tarafını temâşâ edecek bir nazar lâzımdır; tâ o gibi nefiyler isbat edilebilsin. Ş.) |
NEFY-İ EBED | Bir daha dönmemek üzere nefyedip sürme. |
NEFY-İ MÜLK | Bir malın başkasına ait olduğunu söyleme. |
NEFY EDÂTI | Arabçada "Lâ", Farsçada "Nâ" gibi olumsuzluk bildiren edât. |
NEFYAN | Vurma ânında yara ve cerahatten akan kan. |
NEFZ | Saçma, yayma. Neşretme. * Silkmek. * Nazar etme, bakma. |
NEGATİF | Fr. Mat: Sıfırdan küçük, önünde eksi işareti bulunan sayı. Menfi. * Gerçekteki karanlık ve aydınlık kısımları tersine gösteren fotoğraf camı veya filmi. ( Bak: Menfi) |
NEGÜHİDE | f. Çirkin, kötü. |
NEHA | Pek akıllı adam. * İhtiyacı terkeylemek. (Güya kendi nefsi cihetinden menedilmiş demektir.) |
NEHABİK | Bildikleriyle amel etmeyip halka da öğretmeyen. |
NEHABİR | (Nühbur. C.) Kum yığınları, kum tepeleri. |
NEHAFE | Tıksırmak, aksırmak. * Nefes verip almak. |
NEHAFE | Zayıflık. |
NEHAK | Eşek anırtısı. |
NEHAKE(T) | Bahadırlık, kahramanlık, şecaat. * Keskinlik. |
NEHAMÎ | Demirci. |
NEHAR | (C.: Enhür) Fecrin doğuşundan güneşin batışına kadar olan aydınlık. * Toy kuşunun yavrusu. * Altın. |
NEHAR-I EBYAZ | Gündüzün beyazlığı, gündüze benzeyen beyazlık. Beyazlığın parlaklığı. |
NEHAR-I ÖRFÎ | Güneşin tuluundan gurubuna - doğuşundan batışına - kadar olan zaman. |
NEHAR-I ŞER'Î | Fecr-i sadıktan güneşin batışına kadar olan müddet. |
NEHAREN | Gündüzün. Gündüz vakti. |
NEHARÎ | Gündüzlü, gündüz ile alâkalı. * Yatılı olmayan mekteb veya talebe. |
NEHAVE | (Et) çiğ olmak. |
NEHB | Yağma, yağmacılık, çapul. * At oynatmak, koşturmak. * Kahr ile bir kişinin malını elinden almak. |
NEHBE | Kapmak. |
NEHBER | Helâk olacak yer. |
NEHC | Yol, usul. * Doğru yol. |
NEHD | İri gövdeli ve karınlı at. |
NEHDA' | İyi otlar yetişen kumlu arâzi. |
NEHDAN | Dolu, dolmuş. |
NEHEC | (C: Menâhic) Yol, tarik. * İstikâmet. |
NEHEL | Susuz olmak. * İçmenin evveli. * Yaşlı, ihtiyar. * Semiz etli deve. |
NEHEM | (Nehim - Menhum) Aç gözlü oluş. şikemperver olmak. Doymak bilmemek. Bir şeye çok düşkün, şehvetli, haris. |
NEHENG | (C.: Nehengân) f. Timsah. |
NEHENGÂN | (Neheng. C.) f. Timsahlar. |
NEHER | Genişlik, bolluk. * Nehir, ırmak. |
NEHHAB | (Nehb. den) Yağmacı, çapulcu. |
NEHHAC | (Nehc. den) Kılavuz, rehber, mürşid. Doğru yolu gösterici. |
NEHHAL | Toprak kazan, kazıcı. |
NEHHAM | Yüksek ve gür sesli kimse. * Arslan. |
NEHHAS | Nehs'in mübalağası. * Bir kişinin lakabı. |
NEHHAS | Esirci. |
NEHHAT | Yüce avazlı, gür sesli kişi. |
NEHHAT (NÜHHAT) | Çalıştırılan sığır. * İnce. * Hımar, eşek. * Sadaka toplamaya memur olan kişinin işini bitirdikten sonra ücretini alması. |
NEHİB | (Nehb. den) Korku, dehşet, ürküntü. * Yağmacı, çapulcu. |
NEHİB | İnlemekle ve ses ile olan ağıt. |
NEHİDE | Kalın kaymak. |
NEHİF | Zayıf. |
NEHİH | Boğaz içinden gelen ses. |
NEHİK | Bahâdır, kahraman. * Arslan. * Keskin kılıç. * İyi huylu kimse. |
NEHİK | Anırtı, eşek anırtısı. |
NEHİM | Aç gözlü, doymaz. * Yırtıcı. * Arslan kükremesi. |
NEHİR | Burun içinden çıkan ses, hırıltı. |
NEHİRE | Çürümüş, ufalanmış, rüzgârla savrulur. Delik deşik, göz göz olmuş. * Rüzgâr estikçe ses verir kemik, çürümüş kemik. (Nâhir de denir) |
NEHİRE | Ayın evveli. |
NEHİT | İnlemek. * Şiddetle teneffüs etmek, nefes alıp vermek. |
NEHİT | Eşek anırtısı. Hımar avazı. |
NEHİTE | (C.: Nehâyet) Tabiat. |
NEHİY | Yasak etmek. Menetmek. * Gr: Emrin menfi şekli. |
NEHİZET | Tabiat. * At kulağına benzer dokunmuş nesne. |
NEHK | Eşek bağırışı. |
NEHK | Zayıf etmek, zayıflatmak. * Eskitmek. * Mübâlağa etmek. |
NEHME | Hastaların ve çocukların yiyeceğe karşı olan hırsı, oburluğu. |
NEHMET | Himmet, maksat, yüksek himmet. Harislik. şehvet. |
NEHNEHE | Dar kaftan, dar elbise. |
NEHR | Çay, ırmak. * Vüs'at, bolluk. Genişlik. |
NEHR-ÜS SEMA | Samanyolu. Kehkeşan. |
NEHR | Boğazlamak, kesmek. * Namazda sağ elini sol eli üzerine koymak. * Sadr, göğüs. |
NEHREN | Nehirden. Nehir yoluyla. |
NEHREYN | İki nehir. |
NEHRÎ | (Nehriye) Nehirle ilgili, nehre ait. |
NEHS | Çok yaramaz nesne. |
NEHS | Kabzetmek, almak. * Yılan sokması. * Eti ön dişiyle almak. |
NEHSEK | Yaban havucu. |
NEHŞ | Yılan sokmak. * Almak, kabzetmek. * Ön dişiyle bir nesneyi ısırır gibi tutmak. * Et almak. |
NEHŞEL | Kurt, zi'b. * Çakır. * Erkek ismi. |
NEHT | Yontmak. Oymak. |
NEHT | Çağırmak. * Ses, avaz. * Men'etmek, engel olmak. |
NEHUD | f. Nohut. |
NEHUR | Burnuna vurmayınca veya burnuna parmak sokmayınca sütünü salıvermeyen deve. |
NEHUS | (C.: Nehâyıs) Gebe eşek. |
NEHUSET | (Bak: Nühuset) |
NEHVA | Bir şey kasdetmek. Bir şey söylemeği istemek. * Bir şey yapmağa evvelden hazırlanmak. |
NEHY | (Bak: Nehiy) |
NEHYİ AN-İL MÜNKER | Allah'ın haram kıldığı şeyleri işlemekten men'etmek, haram işleri yaptırmamak ve buna çalışmak. |
NEHZ | Ayağa kalkmak, deprenip kalkmak, hareket. |
NEHZ | Durmak, kıyam. * Def'etmek, kovmak. * Yakın olmak. * Berkitmek için devenin memesine eliyle vurmak. * Dolması için kovayı suya vurmak. |
NEHZ | Süngü demirini inceltmek. * Kemik üstündeki eti soyup gidermek. * Çok et. |
NEHZ | Vurmak. Dövmek. * Haykırmak. |
NEHZAT | Hareket, davranma, kalkışma. Yola çıkma. |
NEİB | Karga sesi. * Ağaçtan yemiş indirmek. * Süt sağmak. |
NEK' | Dizine ayağın arkasıyla vurmak. * Def'etmek, kovmak. |
NEKÂ' | Yarayı kaşımak. * Soymak. * Çok azap etmek, acı çektirmek. |
NEK'A | Kalkan dikeni üstündeki kızıl kap. * Her kırmızı olan şey. |
NEKAB | Devenin tabanı aşınmak. |
NEKÂBET | Dönme, vazgeçme, cayma. |
NEKABET | Muayyen zümrelerin başları. * Bir topluluğun vaziyetlerine nezâret etmek, kontrol. |
NEKABET-İ ULEMÂ | Âlimlerin başı olma. |
NEKAD | (C.: Nukyud-Nikâd) Ayakları kısa, yüzü çirkin koyun. * Büyümesi geç olan çocuk. * Ağızda dişler çürüyüp ufanmak. * Davarın tırnağı soyulup yüzülmek. |
NEKAHET | Hastalıktan yeni kalkıp henüz iyileşmiş, iyiliğe yüz tutmuş olmak hâli. Hastalıkla sıhhat arasındaki hâl. * Fehmetmek, anlamak, bilmek. * Seri intikal etmek. Çok çabuk anlayış. |
NEKAİS | (Nakise. C.) Nakiseler. Noksanlar. |
NEKAİZ | (Nakize. C.) Nakizeler. Birbirine zıd şeyler. |
NEKÂL | Şiddetli azab. İşkence ve ukubet. * İbret. |
NEKAM | (A, uzun okunur) Bir kimseyi kötü bir fiilinden dolayı şiddetle cezalandırmak. İntikam almak. |
NEKÂRE | Güçlük, zorluk. * Belirsizlik. |
NEKAVE(T) | Her şeyin iyisi, seçkini. * Temizlik, paklık. |
NEKAVET-İ VİCDÂN | Vicdan temizliği. |
NEKÂYAT | Çarklar. * Vakitler. |
NEKAYİ' | (Nakia. C.) Ziyâfetler. |
NEKAZ | (C: Enkâz) Her nesnenin kötüsü, kıymetsizi. |
NEKB | Musibet ve kedere uğrama. * Meyletmek, eğilmek. * Udul etmek, vazgeçmek, haktan dönmek. |
NEKBA | Esince adamı eğip düşüren rüzgâr. Fırtına. |
NEKBE | (C.: Nekebât) şiddet, meşakkat. * Bir şeyin kesilmesiyle olan cerahat. |
NEKBET | (C.: Nekebât - Nükub) Talihsizlik, şanssızlık, bahtsızlık. * Musibet, felâket. * Düşkünlük. |
NEKBETHANE | f. Tâlihsizlik yuvası. * Mc: Dünya. |
NEKBETÎ | f. Tâlihsiz, bahtsız, şanssız, uğursuz. |
NEKBETZEDE | f. Felâket görmüş, musibete uğramış. |
NEKD | (Nekâde) (C.: Enkâd) Hayırsız olmak. |
NEKDA' | Sütü olmayan deve. |
NEKEB | Hastanın iyileşmesi. * Devenin omuzlarında olan bir hastalık. |
NEKED | Sıkıntı, dert, keder. Belâ, musibet. |
NEKEFE | (C.: Nüküf-Nükfân) Çene altında olan küçük bez. |
NEKEL | Kuvvetli kişi. |
NEKES | (Nâ-kes) Cimri, tamahkâr, hasis. |
NEKESAN | Ardına dönmek. |
NEKF | Göz yaşını yanağından parmağıyla silip gidermek. * Kuyudan su çekmek. * Arlanmak. |
NEKH | (Nikâh) (C.: Enkihe) Tezevvüc, evlenme, cimâ etme. * Akit. |
NEKHET | (Bak: Nükhet) |
NEKİB | (C.: Nukabâ) Halkın iyisi. * Kâhya. * Kefil. * Müfettiş, kontrolcü. |
NEKİB | Deve, at ve eşek ayaklarının dâiresi. |
NEKİBE | Nefsi mübârek. |
NEKİR | Bilinmemiş olan. Muayyen olmayan. * Mezarda iki sual meleğinden birisinin adı. (Diğerininki; münkerdir) |
NEKİRE | (C.: Nekerât) Belirsiz. |
NEKİSE | Hilâf, ters. * Nefs. |
NEKKAD | Bir şeyin iyisini kötüsünü seçen kimse. * Paranın sağlamını kalpından ayıran. * İmam, hatib ve kayyum gibi hizmet sahiblerinin, vazifelerine devam edip etmediklerini murakabe ve devam etmiyenlere tenbihat, icra ve devamsızlıkları tesbit eden vazifeli kişi. |
NEKKAR | Ağaçkakan kuşu. * Değirmenci. * Çok hayırlı. * Çok kokulu. |
NEKL | Yular. At gemi. * Ezâ, cefâ etmeğe ve işkence yapmağa yarayan şey. |
NEKMET | (Bak: Nikmet) |
NEKR | Zeki, akıllı kimse. Pek zeyrek olan. * Dehâ, fetânet. |
NEKRE | Belirsiz olan. * Çıban ve yaradan çıkan kan ve irin. * Garip ve gülünç fıkralar. * Hoş sohbet ve hazır cevap kimse. * Gr: Belirtilmemiş isim, neye delâlet ettiği belli olmayan (harf-i tarifsiz) isim. |
NEKRE-İ MEVSULE | İki kelime veya mânâyı birbirine bağlayan kelime. |
NEKRE-İ TÂMME | Mübhem mânâ ifade eden kelime. |
NEKRE-GÛ | f. Tuhaf hikâyeler fıkralar anlatan. Gülünç sözler söyleyen. |
NEKS | Sözünden dönmek. * Bozmak. Çözmek. * Üzmek. * Dağıtmak. * Münhal ve muhtel olmak. |
NEKS | Çok çekinmek, kaçınmak. |
NEKS (NÜKÜS) | Başaşağı etmek, ters döndürmek. * Aynı hastalığın geri gelmesi. (Bak: Nüks) |
NEKŞ | Kuyunun çamurunu temizlemek. * Bir şeyi bitirmek. Bir işden fâriğ olmak. * Bir şey üzerine gelip toplanmak. |
NEKT | (C: Nikât) Süngüyü yere vurmak. * Taan etmek, çekiştirmek. |
NEKÜS | (Nekis - Neküs) Baş aşağı etmek. |
NEKZ | Vurmak. * Kovmak, def'etmek. * Yılan sokmak. * Azalmak. * Suyun, yer tarafından emilmesi. |
NEKZ | Gayret etme, uğraşma, çok çabalama. |
NELL | Yüz üstüne bırakmak. |
NEM | f. Rutubet, az yaşlık. Hafif ıslaklık. |
NEM-İ DİDE | Göz yaşı. |
NEMA | Gelişme, büyüme. * Uzamak, artmak, çoğalmak, üremek. * Faiz. |
NEMADÂR | f. Çoğalan, ziyadeleşen. Artan, büyüyen. |
NEMAİK | (Nemika. C.) Mektuplar. |
NEMAİM | (Nemime. C.) Dedikoducular, çekiştiriciler. |
NEMARIK | (Nemraka. C.) Yastıklar. |
NEMAS | Kılın ince olması. |
NEMAT | (C: Enmut-Nimât) Usul, tarz. * Yol, tarik. * Örtü, ihram. * Topluluk, insan cemaati. * Döşek yüzü, yatak yüzü. |
NEMAT-I TAKRİR | Söyleme tarzı. |
NEMÇE | Tar: Osmanlılar tarafından Avusturya ve Avusturyalı mânasında kullanılan bir tâbir idi. |
NEMDAR | f. Nemli, ıslak, yaş, rutubetli. |
NE'ME | Nağme, ses. |
NEMED | f. Keçe. |
NEMEDÎN | f. Keçeden yapılma. |
NEMED-PÂRE | f. Keçe parçası. |
NEMED-PUŞ | f. Keçe giyen. Derviş. |
NEMED-ZÎN | f. At eğeri altına konulan keçe. |
NEMEK | f. Tuz. Milh. * Lezzet, tat. * Bağlılık, hak. |
NEMEK-ÇEŞ | f. Tadına bakma, tatma. |
NEMEK-DÂN | f. Tuzluk, tuz kabı. |
NEMEK-EFŞAN | f. Tat veren. Lezzetlendiren. * Tuz serpen. |
NEMEK-HARAM | f. Tuz haini. * Mc: Nankör. |
NEMEK-HELÂL | f. Tuz hakkı tanıyan. Bağlı, sâdık kimse. |
NEMEKÎN | f. Tuzlu, lezzetli, tadı yerinde. * Tuzlu gözyaşı. |
NEMEK-PERVER | f. Sâdık ve bağlı kimse. |
NEMEK-SUD | f. Tuzlanmış, tuza bastırılmış, tuzlu şey. * Pastırma. |
NEMEK-ŞİNÂS | f. Tuz tanıyan. * Mc: İyilik bilen. |
NEMEŞ | Dağınık, parçalanmış şeyleri toplamak. * Nakış hatları. * Yüzde olan siyah ve beyaz noktalar. |
NEMF | Küçük kurt (böcek). |
NEMGA | Çocukların beyni deprendiği yer. * Dağ üstü. |
NEMİDANEM | Bilmiyorum. |
NEMİDİDEM | Görmüyorum. |
NEMİKA | (C.: Nemâik) Mektub. Name. |
NEMİME | Söz götürme. Lâf taşıma. Bir kimse aleyhindeki sözleri ifsad maksadıyla kendisine eriştirme. |
NEMİMEKÂR | f. Koğucu, fitneci, dedikoducu, münafık. |
NEMİN | Fısıltı. * Koğucu. |
NEMİR | Tatlı su. |
NEMİR | (C.: Nümur) Kaplan. |
NEMİRE | Dişi kaplan. * Yün kaftan. |
NEMİS | Bittikten sonra yine biten ot. |
NEMK | Yazmak. * Düzeltmek. |
NEMKEŞİDE | f. Islak, nemli, yaş, rutubetli. |
NEML | Karınca. |
NEML SURESİ | Kur'an-ı Kerim'de 27. Sure olup Süleyman Suresi de denir. Mekkîdir. |
NEMLE | Bir tek karınca. * Vücutta olan karıncalanma. |
NEMM | Birinin sözünü başkasına götürüp ikisinin arasını bozma. Koğuculuk. |
NEMMAL | Koğucu, dedikoducu, münafık. |
NEMMAM | (Nemmas) : Koğuculuk ve nemimecilik eden. Dedikoducu. |
NEMNAK | f. Nemli, yaş, ıslak. |
NEMNAKÎ | f. Nemlilik, ıslaklık, yaşlık, rutubet. |
NEMREKA | (C.: Nemârık) Yastık. |
NEMRUD | Zâlim ve gaddar olarak tanınmış ve Allaha karşı kibir ve isyan ile büyüklük taslamış bir kralın ismidir. Milâddan evvel 2640 yılında yaşadığı sanılmaktadır. Peygamber İbrahim Aleyhisselâm zamanında yaşamış ve onu ateşe atarak yakmak istemiş, mu'cize ile İbrahim Aleyhisselâm ateşten kurtulmuştur. Bâbil'in müessisi ve hükümdarı olup, en evvel hükümranlık ve tecebbür eden bu olduğu mervidir. (Bak: Enaniyet) |
NEMS | Süt ve yağın ekşimesi. * Ekşimek ve kokmak. * Sırrı ketmetmek, gizlemek. |
NEMŞ | f. Hile, oyun, dalavere, desise. |
NEMY | Kaldırmak. * Yetiştirmek. |
NE'NEE | Zayıflık. |
NE'NEHAVA | Anason, kimyon. |
NENG | f. Ayıp, utanma, hayâ etme. * Ün, şöhret, nam. |
NER | f. Erkek, er. |
NERBDAN | f. Merdiven. (Neverdi bâm'dan alınmıştır. Neverd; kıvrım, büküm; neverdiden; tayyetmek, dürmek; bam, ban; tavan mânalarına gelirler. Üst kata merdivenle çıkıldığından, neverdibâm yerine hafifletilmişi olan nerdbân denilmiştir.) |
NERE | f. Dalga. * Erkek. |
NERE-İ ÂB | Su dalgası. |
NERGİS | (Nerges - Nercis) İri papatya biçiminde ortası yeşil veya sarı, yaprakları gri ve sarı bir çiçek. Suyu, uyuşturucudur. Mahmur bakışı andırır. |
NERGİS-DÂN | f. Nergis saksısı. |
NERGİSÎ | f. Nergis biçiminde kesilip yapılan bir çeşit hamur işi. |
NERİMAN | f. Pehlivan, yiğit, kahraman. |
NERİMANÎ | f. Nerimanlık, kahramanlık, yiğitlik. |
NERM | (Nermi - Nermin) f. Yumuşak. |
NERM-ÂHEN | f. Gevşek şey. |
NERMDİL | f. Yüreği yumuşak. Merhametli. |
NERMGÛ | f. Yumuşak sözlü. |
NERMÎ | f. Gevşeklik, yumuşaklık. |
NERMİN | f. Yumuşak. |
NERMİYET | Yumuşaklık, gevşeklik. |
NERMLİGAM | (Nerm-ligâm) f. İtaatli, muti, söz dinler. * Başı sert olmayan at. |
NERM NERM | f. Yavaş yavaş, âheste âheste. |
NERMSAZ | f. Yumuşak adam. |
NERRE-ŞİR | f. Erkek arslan. |
NESA | (C.: Ensâ) Uyluk başından tırnağa kadar varan bir damar. * Te'hir etmek, sonraya bırakmak. |
NESAİ | (Bak: Kütüb-ü sitte-i hadisiyye) |
NESAİC | (Nesice. C.) Dokumalar. Dokunmuş kumaşlar. Ette ve deride olan nescler, dokular. (Bak: Nesc) |
NESAİH | (Nesâyih) (Nasihat. C.) Nasihatler, öğütler. |
NESAİK | (Nesike. C.) Kesilen kurbanlar. |
NESAİM | (Nesim. C.) Hafif ve lâtif rüzgârlar. |
NESAİS | (Nesise. C.) Fesatlık için yapılan fısıltılar. |
NESAK | Tarz, usul, yol, şekil, üslub. |
NESAK-I VÂHİD | Tek şekilde, tek tarzda, tek biçimde. |
NESAKSÂZ | f. Tertib eden, düzenliyen, tanzim eden, düzen veren. |
NESAR | (C.: Nüsür - Ensür) Bir kuş adı. Gerges de denir. |
NESC | (Nesic) Dokunuş, dokuma. * Canlı mahluklardaki hücrelerin, Allah'ın (C.C.) kudretiyle ve kanunu dâiresinde yanyana gelip birleşerek uzuvların yapılışı. (Meselâ: Hayvanlarda deri, kemik, et vesâir kısımların yapılışı gibi) |
NESCÎ | Nesc ile alâkalı. |
NESCOLMAK | Dokunmak, örülmek, örülü hâle gelmek. Kumaş dokunması, bez dokunması. (Canlıların vücudundaki nescolunmak gibi) |
NES'E | Veresiye alma. Vade ile alma. * Tehir etmek. |
NESEB | Sülâle, hısımlık, karabet, soy. Baba soyu, atalar zinciri. * Vuslat. |
NESEBEN | Soyca, sülâlece, soy bakımından. |
NESEBÎ | Neseb ve soya âit. Sülâle ile alâkalı. |
NESEL | Davar sağıldıktan sonra meme başlarında arta kalan sütü. * İki tarafı saf saf ağaçlar olan yol. |
NESEM | Soluk ruh, nefes. Rahatı mucib hâlet. * Rüzgârın lâtif, hoş esmesi. |
NESEME | (Nesme) : (C: Nüsüm) Nefs. İnsanın ve her nesnenin başlangıcı. |
NESEVÎ | (Neseviye) Kadına mensub, kadınla alâkalı, kadınlık. |
NESEVİYYET | Kadınlık. |
NESF | Bir yapıyı temelinden yıkma. |
NESFE | Dökülmüş ve saçılmış un. |
NESG | Gitmek. * Almak. * Ağaç kesildiğinde çıkan su. * Vurmak. * Dürtmek. |
NESH | Ist: Şer'i bir hükmü yine şer'i bir emirle kaldırmaktır. (İtikada ait olan ve zamanla değişmeyen hükümlerde nesih olmaz, bunlar sabit birer hakikattırlar.) * Bir şeyin aynını kopya etmek, aynını çoğaltmak. * İbtal etmek, hükümsüz bırakmak, değiştirmek. * Nakletmek, kaldırmak, bir şeyi zâil kılmak. (Güneşin, gölgeyi giderdiği gibi.) |
NESHÎ | Nesihle alâkalı, neshe ait. * Bir cins yazı. |
NES'Î | Câhiliyet devrinde belirli vakti geciktirilmiş haram aylar. |
NESİ' | (C.: Ensâ) Yolcuların ve misafirlerin konakladıkları menzilde düşürdükleri esvap. * Unutkan. * Unutulan. Unutulmuş olmak. |
NESİ' | Te'hir, sonraya bırakma. |
NESİB | Asil kadının vasfı. * Edb: Kasidenin âşıkâne olan mukaddemesi. |
NESİC | (C: Nüsüc) (Nesc. den) Dokunmuş, nescolunmuş. |
NESİCE | (C: Nesâyic) Dokunmuş, nescolunmuş şey. |
NESİE | Veresiye almak. Satın alınan şeyin bedelini vermeyip sonraya bırakmak. |
NESİF | İki kişi arasındaki sır. |
NESİG | Ter. |
NESİK | Düzenli, tertibli, nizamlı * Süslü, bezenmiş, donanmış. |
NESİKE | Hak yoluna kesilen kurban. * Altın veya gümüş külçesi. (Bak: Akika) |
NESİL | (Bak: Nesl) |
NESİL | Erimiş mumsuz bal. |
NESİL | Kazıldığında çıkan kuyu toprağı. |
NESİM | Hoşa giden, hafif ve lâtif esen rüzgâr. |
NESİM-İ NEVBAHÂR | İlkbahar rüzgârı, tan yeli. |
NESİM-İ SEHER | Lâtif sabah rüzgârları. |
NESİM-İ SUBH | Sabah rüzgârı. |
NESİM-İ SUBH-DEM | Sabah vakti esen rüzgâr, sabah rüzgârı. |
NESİMÎ | Hafif hafif ve lâtif bir tarzda esen rüzgârla ilgili. |
NESİR | Hayvan aksırması. |
NESİRE | Kuyu toprağı. |
NESİS | Aşırı derecedeki açlık. * İnsan gücünün sonu. İnsanın en son tâkati. * Son nefes. |
NESİS | Bir sıvının sızıp kabından dışarı çıkması. |
NESİSE | (C.: Nesâis) Fesatlık için yapılan fısıltı. |
NESK | Bir kelâmı başka kelâma atfetmek. |
NESL | Soy, sop. Zürriyet, döl, kuşak. * Halk. * Çocuk hâsıl etmek. * Kıl yolmak. * Mumsuz, süzme bal. |
NESL | Kuyudan toprak çıkarmak. * Sadaktan ok çıkarmak. |
NESLAN | Çok yelmek. Evmek. |
NESLE | Geniş gömlek. |
NESNAS | Koğuculuk eden kişi. * Maymun. |
NESME | Fık: Satın alınan köle. |
NESNE | şey, herhangi bir şey. |
NESR | (Nesir) Çoğaltmak, saçmak, yaymak. * Manzum olmayan söz veya yazı. |
NESR | Hamele-i Arş'tan olan bir melek. * Akbaba, kartal. * Nuh kavminin putlarından birisinin ismi. * Yarayı deşmek. * Kuşun, eti didiklemesi. * Birinin aleyhinde konuşmak. * Güneyde bir parlak yıldız. Buna Nesr-ül vâki' denir. Batıdaki yıldıza ise: Nesr-üt-Tair denir. * Atın tırnağının içi veya tırnağın üstündeki et. |
NESRE | Büyük geniş gömlek. * Hayvanın tiksirip burnundan sümüğünü çıkarması. * Menazil-i kamerden iki yıldız. |
NESREN | Nesir olarak, manzum olmadan yazılan yazı. * Çoğaltmak suretiyle. |
NESRİN | Yabani gül. |
NESS | Sürmek, sevk. * Kurumak. |
NESS | İfşa etmek, açıklamak. * Gayret ve hamiyyet etmek. |
NESSABE | Nesepleri iyi bilen kimse. |
NESSAC | Dokuyucu, dokuyan, çuhacı. |
NESSAF | Gagası büyük bir kuş. |
NESSAR | Dağıtan, saçan, neşreden. * Parlatan. |
NEST | Sâkin olmak. |
NESTEİNU | "Biz senden yardım, inayet dileriz, istiane ederiz" meâlinde duâ. |
NESTER | (Nesteren-Nesterin-Nesterun) f. Ağustos gülü, yaban gülü. |
NESTERİNZAR | f. Gül bahçesi. Güllük. |
NESUC | Üstünde yük doğru durmayan deve. |
NESV | İzhar etmek, göstermek, açıklamak. |
NESY | Unutma, nisyan. * Unutulmuş. |
NESYEN MENSİYYEN | Tamamıyla unutulmuş, tamamen hatırdan çıkmış. |
NEŞ' | Bir nesneyi zorla çekmek. |
NEŞ' (NÜŞU') | Yiğit olmak. * Yüksek olmak. * Rüzgâr esmek. * İyi ve hoş kokulu şeyler koklamak. |
NE'Ş | şiddetle ve kahirle almak. Zorla almak. |
NEŞA | Nişasta. |
NEŞABET | Okçuluk san'atı. |
NEŞAİD | (Neşide. C.) Meşhur kaside ve beyitler, mısralar. |
NEŞAK | Burna su ve sâire çekme. Burunla çekme. |
NEŞAME | Yüksek beyaz bulut. |
NEŞASA | Beyaz yüksek bulut. |
NEŞASTEC | Nişasta. |
NEŞAT | Sevin. Şen şâd ve hoşdil olmak. Sürur, keyf. * Bir iş işlemek. Çalışmak. |
NEŞAT-ÂVER | f. Sevinç ve sürur getiren. |
NEŞAT-BAHŞ | f. Sevinç ve neşe bağışlayan. |
NEŞAT-EFZA | f. Neşe ve sevinç artıran. |
NEŞÂT-ENGİZ | f. Sevinç uyandıran. |
NEŞB | (İğne ve diken) batma, girme. |
NEŞC (NEŞİC) | (C.: Enşâc) Sesli sesli ağlamak. * Ses. |
NEŞD | Talep etmek, istemek. * Yüksek yerde düz yer olmak. * Kaybolan şeyi aramak. * Bir şeyi gereği gibi bilmek. |
NEŞ'E | Gönül açıklığı, sevinç. * Yeniden meydana gelmek. Yeniden olan şey. * Yiğit olmak. * Yüksek olmak. |
NEŞ'E-İ UHRÂ | Ölümden sonra mahşerde yeniden dirilmek. Buna "Neş'e-i sâniye" de denir. |
NEŞ'E-İ ULÂ | İlk hayat. Ruhun bedene girmesi. Dünyaya gelmek.(...Peygamber'in (A.S.M.) emrettiği gibi, " Neş'e-i ulâyı gören adam, neş'e-i uhrâyı inkâr edebilir mi?" Çünkü ikinci teşekkül, yâni ikinci yapılış birinci teşekkülden daha kolaydır. İ.İ.) (Bak: Taaccüb) |
NEŞ'E-İ ULYÂ | Ahiretteki yüksek dereceli hayat, âhiret hayatı. |
NEŞEB | Mal, mülk. |
NE-ŞEBEM | f. Ben karanlık gece gibi nursuz değilim (meâlinde.) |
NE-ŞEBPERESTEM | Karanlık ve zulümatı seven ve isteyen değilim. |
NEŞEF | İçmek. * Sinmek. * İçine girmek, dühul etmek. |
NEŞEFE | (C.: Nüşüf) Ayağın kirini temizlemede kullanılan taş. |
NEŞ'E-NİSAR | f. Neşe dağıtan. |
NEŞER | Dağılmış, intişar etmiş, münteşir. |
NEŞ'ET | Meydana gelmek, vücuda gelmek. Büyüyüp kat ve kamet sahibi olmak. Yetişmek, ileri gelmek. * Çıkmak. Kaynak olmak. |
NEŞ'ET-İ UHRÂ | (Bak: Neş'e-i uhrâ) |
NEŞ'ET-İ ULÂ | (Bak: Neş'e-i ulâ) |
NEŞ'E-YAB | f. Keyifli, neşeli, sevinçli. |
NEŞF | İçmek, suyu emerek içmek. * Sızmak. Sünger gibi sızmak. * Suyu çekmek. |
NEŞG | Aşk galebe edip haykırıp çağırmak. * Tâlim etmek. |
NEŞİDE | Manzume. Şiir. * Yüksek sesle okunan şiir. * Darb-ı mesel (atasözü) derecesinde kullanılan meşhur beyit veya mısrâ. |
NEŞİDEHÂN | f. Neşide okuyan. |
NEŞİL | Çömlekte pişmiş et. |
NEŞİR | Dağıtma, yayma, herkese duyurma. |
NEŞİŞ | Kaynayan şeyden çıkan ses. |
NEŞİT | Neş'eli, sevinçli, şenlikli. Faal. |
NEŞİTA | Bir şeyin, aramaksızın bulunması. * Ansızın bulunan nesne. * Gâzilerin kastettikleri yere varamadan yolda buldukları ganimet. |
NEŞK | Burna çekme. |
NEŞL | Taan etmek. * Cezbetmek, kendine çekmek. |
NEŞM | Zerdali ağacı gibi bir ağaç. * Bir çiçek cinsi. |
NEŞNEŞE | Koyun derisini yüzmek. * Zırh sesi. * Su kaynarken ötüp ses çıkmak. |
NEŞR | Neşretmek, yaymak, bir haberi fâşetmek, herkese duyurmak, şâyi kılmak. * Başıboş cemaat. * Bulutlu günde yel esmek. * İzhar etmek. * Katetmek. * Mecnun veya hastaya duâ yazmak veya okumak. |
NEŞR-İ SUHUF | Sahifelerin neşri. * Haşirde, insanların hesab görülmek için dirildiklerinde amel defterlerinin meydana çıkarılıp herkesin amelinin belli oluşu.( $ kelimesiyle ifade eder ki: Haşirde herkesin bütün a'mâli bir sahife içinde yazılı olarak neşrediliyor. Şu mes'ele kendi kendine çok acib olduğundan akıl ona yol bulamaz. Fakat, surenin işaret ettiği gibi, haşr-i baharîde başka noktaların nazîresi olduğu gibi, şu neşr-i suhuf naziresi pek zâhirdir. Çünki: Her meyvedar ağaç ve çiçekli bir otun da amelleri var, fiilleri var, vazifeleri var. Esmâ-i İlâhiyyeyi ne şekilde göstererek tesbihat etmiş ise ubudiyetleri var. İşte onun bütün bu amelleri tarih-i hayatlariyle beraber umum çekirdeklerinde, tohumcuklarında yazılıp başka bir baharda, başka bir zeminde çıkar. Gösterdiği şekil ve suret lisaniyle gayet fasih bir surette analarının ve asıllarının a'mâlini zikrettiği gibi dal, budak, yaprak, çiçek ve meyveleriyle sahife-i a'mâlini neşreder. İşte gözümüzün önünde bu Hakimâne, Hafizâne, Müdebbirâne, Mürebbiyâne, Lâtifâne şu işi yapan O'dur ki, der: $Başka noktaları buna kıyas eyle. Kuvvetin varsa istinbat et. S.) |
NEŞREN | Yayılmak suretiyle, neşir yoluyla. Yazarak, dağıtarak. |
NEŞRÎ | Neşir ile alâkalı. |
NEŞRİYÂT | Gazete, kitap, radyo ve sâir vasıtalarla neşrolunmuş, yayılmış şeyler. |
NEŞRİYÂT-I KÂZİBE | Yalandan, uydurma sözler. |
NEŞŞ | Kaynamak, galeyan. * Her nesnenin yarısı. * Davarın tezce derisini yüzüp etinden ayırıp çıkarmak. * Yirmi dirhem. * Karıştırmak. |
NEŞŞAB | Okçu, ot atan. |
NEŞŞABE | Ok yapıcılık, ok yapma sanatı. |
NEŞŞAF | Bir şeyi kendine çeken. * Emen. |
NEŞŞAL | Pişmemiş yemeğe saldıran. |
NEŞT | Yılan sokmak ve ısırmak. * Bir yerden bir yere gitmek. * Çözmek. * Çıkarmak. * İpi bağlamak. |
NEŞTER | Ameliyat bıçağı. Hekim bıçağı. |
NEŞUR | Ziyadesiyle neşreden. Fazla yayan. Dağıtan. |
NEŞUT | Bir balık cinsi. * Kovası katı çekilmeyince su çıkmayan kuyu. |
NE-ŞÜKÜFTE | f. Açılmamış. |
NEŞV | f. Canlıların büyümesi, yetişmesi, boy atması. * Yeniden hayata gelmek. |
NEŞVAN | Sarhoş. |
NEŞVAR | Davar gevişi. |
NEŞVAT | (Neşvet. C.) Keşifler, neş'eler, sevinçler. |
NEŞVE | (Nişve - Nüşve) Sevinç, keyif. * Büyümek ve yetişmek. * Koklamak. * Rayiha. * Bir şeyi tekrarlamak. * Mest ve sarhoş olmak. * İyice duyup vâkıf olmak. |
NEŞVEBAHŞ | f. Keyif ve neşe veren. Neşelendiren. |
NEŞVEDÂR | f. Keyifli, neşeli. |
NEŞVEGÂH | f. Neşe ve keyif yeri. |
NEŞVEMEND | f. Keyifli, neşeli. |
NEŞVERÜBA | f. Neş'e verici. |
NEŞVET | Keyif, neşe. Sevinç sarhoşluğu. |
NEŞVEYAB | f. Neşeli, keyifli. |
NEŞV Ü NEMA | Büyümek ve gelişmek. |
NEŞZ | (C.: Enşâz-Nişâz) Yüksek yer. |
NETA | (Nütü') Yaranın şişmesi. * Yüksek olmak. |
NETAİC | (Netayic) (Netice. C.) Neticeler. |
NETANE | Çirkin kokmak, pis kokmak. |
NETB (NÜTÜB) | Büyük olmak, gövdeli olmak. |
NETC | Doğurmak. |
NETF | Kıl yolma. |
NETG | Alayla gülmek. * Bir kimseyi ayıplamak. |
NETH | Terlemek, sızmak. |
NETH | Koparmak. * Çıkarmak. |
NETİCE | (C.: Netâic) Son, gaye. Semere, hülâsa. * Döl, evlâd. |
NETİCE-İ HAYAT | Hayatın neticesi ve gayesi. |
NETİCE-İ HİLKAT | Yaratılışın sonu, gayesi. Yaratılmanın neticesi. |
NETİCE-İ KELÂM | Sözün kısası. |
NETİCE-İ MA'KÛSE | Aksi netice, ters netice. |
NETİCEBAHŞ | f. Neticelendiren, sonuçlandıran. Netice veren. |
NETİCEPEZİR | f. Son bulmuş, neticelenmiş. |
NETK | Bir şeyi şiddetle çekmek ve cezbetmek. |
NETK | Atmak. * Yüzmek. * Kendine çekmek, cezbetmek. * Depretmek, silkmek, harekete geçirmek. * Oğlu ve kızı çok olmak. |
NETL (NETEL) | Önüne çekmek. * Deve kuşu yumurtasının içini su ile doldurup bir yere gömmek. |
NETN | Fena kokmak. Kötü, kerih koku. |
NETNUN | Bir ağaç cinsi. |
NETR | Cezbetmek, kendine çekmek. * Taan etmek, çekiştirmek. * Bozulmak, fâsid ve zâyi olmak. |
NETS | Deri yüzmek. * Bir şeyin yerinden ayrılması. |
NETŞ | Çıkarmak. * Yolmak. |
NETUC | Çıkma. *Ağaç posası. |
NEUR | Çivit. |
NEUZÜ | "Sığınırız" meâlinde fiil. |
NEUZÜ-BİLLÂH | Allah'a sığınırız, Allah korusun. |
NEV' | Çeşit, sınıf, cins. * Taleb etmek. Meyletmek, eğilmek. İki yana sallanmak. |
NEV'-İ BEŞER | İnsanlar, beşer nev'i. |
NEV | f. Yeni, tâze, cedid. Son zamanda çıkmış. |
NEVA | Bir yerden bir yere nakletmek. * Hıfzetmek, korumak. * Sohbet etmek. |
NEVA | f. Ahenk, ses, güzel sadâ, nağme, avaz. * Musikide bir makam ismi. * İntizamlı hâl. * Azık, zahire, rızık. |
NEVA-Yİ NEY | Ney sesi. |
NEVABIZ | (Nâbıza. C.) Nabız damarları. |
NEVABİG | (Nâbiga. C.) Şerefli ve ulu kimseler. * Sonradan şâir olan kişiler. |
NEVABİT | (Nabite. C.) Nebatlar. Bitkiler. * İmar ve ihdas. * Dünya ahvâlinden habersiz. * Taze, genç kimse. |
NEVACİZ | (Nâciz. C.) Azı dişlerinin arkasındaki altlı üstlü bulunan dişler. |
NEVAD | f. Zarar, ziyan, hasar. * Mahzen. * Dil. |
NEVADE | Torun. |
NEVADİ | (Nâdi. C.) Toplantılar, meclisler. |
NEVADİR | Az olanlar, nâdirler. |
NEVAFİL | (Nâfile. C.) Farz ve vâcib olandan başka ibadetler. Nâfile (yani sevab için kılınan) namaz veya tutulan oruçlar. |
NEVAFİS | (Nefsâ. C.) Loğusalar. Yeni doğum yapmış kadınlar. |
NEVAGER | f. Okuyucu, hânende. |
NEVAH | Kül renkli beyaza benzer kumru gibi bir kuş cinsidir ve sesi gayet lâtiftir. |
NEVAHİ | (Nahiye. C.) Taraflar, yanlar, nahiyeler. |
NEVAHİ-İ KAZA | bir kazâya bağlı olan nahiyeler. |
NEVAHİ-İ MEKKE | Mekke civarı. Mekke'nin yakınları, nahiyeleri. |
NEVAHİ | (Nehy. den) Yasak edilmiş şeyler. * Allah (C.C.)tarafından menedilmiş olanlar. |
NEVAHT | f. Okşama. * Saz çalma. |
NEVAHTE | f. Okşanmış. * Saz çalmış. |
NEVAHTEN | f. Çalgı veya saz çaldırmak. |
NEVAÎ | f. Ahenkle, makamla ilgili. |
NEVAİB | (Naibe. C.) Musibetler, kazalar, belâlar. |
NEVAİB-İ EYYAM | Günlerin belâları. |
NEVAİR | (Naire. C.) Ateşler, alevler. |
NEVAİR | (Naure. C.) Bostan dolapları. |
NEVAKET | Hamakat, ahmaklık. |
NEVAKIS | (Noksan. C.) Eksiklikler, noksanlar. |
NEVAKIS | (Nâkis. C.) Başlarını devamlı olarak önlerine eğen adamlar. |
NEVAKİS | (Nakus. C.) Çanlar. İbadet vakitlerinde kiliselerde çalınan çanlar. |
NEVAL(E) | Bahşiş. Kısmet, tâli', nasib. * Yiyecek içecek. * Bir tek porsiyon. |
NEVALE-ÇİN | f. Yiyecek toplayan, kısmetini alan. |
NEVAMİS | (Namus. C.) Namuslar, kanunlar, şeriatlar. (Bak: Desâtir) |
NEVAMİS-İ İLÂHİYE | İlâhî kanunlar. (Bak: Şeriat-ı fıtriye) |
NEV-AMUZ | f. Acemi. Yeni alışan. |
NEV'AN | Cins bakımından, çeşitçe. * Biraz. |
NEV-A-NEV | f. Yeni yeni. |
NEV'AN-MA | Bir dereceye kadar, bir bakıma göre, bir suretle. |
NEVAR | (C.: Niver) Ürkmek, korkmak. |
NEV-ARUS | (C.: Nev-arusân) f. Yeni gelin. |
NEVA-SAZ | f. Çalgıcı, okuyucu. |
NEVASİ | (Nâsiye. C.) Alınlar. * Bir topluluğun ileri gelenleri. Ulular. |
NEVASİ | İyi cins bir beyaz üzüm. |
NEVAT | Çekirdek, hurma çekirdeği. * Yirmi veya on adet. * Bir veya on okka altın. Beş dirhem altın. * Düşman. |
NEVATIH | şiddetler. |
NEVATIR | Kirişi kesik olan yay. |
NEVATİ | (Nevtî. C.) Gemiciler. |
NEVATİR | (Nâtur. C.) Hamam hademeleri. * Bostan bekçileri. |
NEVAYE | Devenin semiz olması. |
NEV-AYİN | f. Yeni tarz, yeni üslub. * Yeni üslub çıkaran. |
NEVAZ | f. Okşayıcı, taltif edici, iyi edici. (Bak: Nüvaz) |
NEVAZENDE | f. Okşayan, okşayıcı. |
NEVAZIC | (Nâzıc. C.) Kıvama gelmişler, olgunlaşmışlar. |
NEVAZİL | Nezleler. * Hâdiseler. Belâlar. |
NEVAZİŞ | (Nüvaziş) f. Okşayış, iltifat. |
NEVAZİŞGÂR | f. Gönül alan, okşayan. İltifat eden. |
NEVAZİŞGÂRANE | f. Gönül alarak, okşayarak, iltifat ederek. |
NEVB | Yakınlık. * İsabet. |
NEVBAHAR | f. İlkbahar. |
NEVBAHAR-I ÖMR | Ömrün ilkbaharı. |
NEVBAHARÎ | f. İlkbaharla ilgili. |
NEVBAVE | f. Yeni yeşillik. * Turfanda yemiş. * Hediye, armağan. |
NEVBE | (C.: Nüveb) Nöbet. |
NEVBENEV | f. Tâzeden tâzeye. Yeniden yeniye. |
NEVBER | f. Turfanda meyve. * Memeleri yeni belirmeye başlamış kız. |
NEVBET | Nöbet, sıra. Sıra ile görülen iş. |
NEVBETÎ | f. Mehter başı. |
NEVBET-ZEN | f. Belirli vaktin geldiğini bildiren, nöbet çalan. |
NEVBÜNYAN | f. Yeni yapılı, yeni yapılmış. |
NEVBÜRİDE | f. Yeni koparılmış, yeni kesilmiş. |
NEVCAH | f. Bir makama veya memuriyete yeni geçmiş olan. * Tahta yeni oturmuş (padişah). |
NEVCET | Fırtına. |
NEVCİVAN | f. Genç, delikanlı. |
NEVCİVANÎ | Gençlik, delikanlılık. |
NEVDEL | Sarkık ve sülpük olmak. |
NEVE | Torun. |
NEVED | f. Doksan. 90 |
NEVEND | (Nevende) f. Postacı. Atlı postacı. * Hızlı giden at. |
NEVERD | f. Dönen, gezen, dolaşan. |
NEVESAN | Kımıldama, hareket etme. |
NEVEY | (Nevât. C.) Çekirdekler. |
NEVEYAT | (Nevâ) Nüveler, çekirdekler. |
NEVF | (C.: Envâf) Hörgüç. * Uzun ve yüksek olmak. |
NEVFEL | Deniz, derya, bahr. * Atâsı çok olan kişi. Çok bahşiş dağıtan. |
NEVFELE | Tuzluk. |
NEVFER | Nilüfer çiçeği. |
NEVGÜŞADE | f. Yeni açılmış. |
NEVH | Yükseltmek, yüceltmek. * Kuvvetli ve kavi olmak. |
NEVH (NEVHA) | Ağıt etmek. * Bağırıp çağırarak sesle ağlamak. |
NEVHA | Ölüye sesli ağlamak. * Nağme ile güvercin ötmesi. |
NEVHAST | Taze ve genç hayvan. |
NEVHAT | Sakalı yeni çıkmış genç. |
NEVHEVES | (C.: Nevhevesân) f. Bir işe yeni olarak ve büyük bir hevesle başlayan. * Sık sık iş değiştiren. Hevesi çabuk geçen. |
NEVHİZ | f. Genç, taze. * Yeni çıkmış, yeni yetişmiş. |
NEV'Î | Nev'e ait, çeşit ile alâkalı. |
NEVİ | f. Yenilik. |
NEV-İ BEŞER | (Bak: Nev') |
NEV-İCAD | f. Evvelce yok iken sonradan yapılmış. Yeniden meydana getirilmiş. |
NEVİD | f. Müjde, beşaret, iyi ve sevinçli haber. |
NEVİN | f. Yeni, yepyeni, yeni şey. |
NEV-İNAN | f. Acemi at, bineğe yeni alıştırılan at. |
NEVİS | Kuvvet. |
NEV'İ ŞAHSINA MÜNHASIR | Sadece şahsına benzer çeşit, başka benzeri olmayan. Eşi bulunmaz olan. |
NEVK | f. Sivri uç. |
NEVK-İ MÜJGÂN | Kirpiklerin ucu. |
NEVKA | Ahmak, akılsız kimse. |
NEVKAR | f. Acemi. İşe yeni başlamış. |
NEVL | Yolcuların verdiği vapur parası. Gemi kirâsı. * Bahşiş, atiyye. |
NEVM | Uyku. Uyumak. Rüya. * Sönmek. Sükun. (Bak: Kaylule) |
NEVM-ÂLUD | Uykulu, uykuya bulaşmış, uyumuş. |
NEVMÎ | Uyku ile alâkalı, uykuya âit. |
NEVMİD | f. Ümidsiz, me'yus, mükedder, cesareti kırılmış. |
NEVMİDÂNE | f. Ümitsizce, kederli ve ümidsiz olarak. |
NEVMİDÎ | Ümidsizlik, cesaret kırıklığı. |
NEVNİHAL | f. Taze fidan, yeni filiz. |
NEVNİYAZ | f. İşe yeni başlayan. |
NEVPEYDA | f. Yeni çıkma. |
NEVR | (C.: Envâr) Parlaklık. * Ağaç çiçeği. Tomurcuk. |
NEVRAH | f. İlk olarak seyahata çıkan. Yeni yolcu. * Yeni yol. |
NEVREC | (Nevâric) Kağnı. |
NEVRED | f. Gezen, yol alan, dolaşan. |
NEVRES | (Nevrese) f. Yeni yetişmiş, yeni yetişen, yeni biten. * Genç, taze. |
NEVRES | Su kuşlarından mavi renkli bir kuştur; başının yarısı siyah yarısı beyaz olur; güvercin büyüklüğündedir. Su üstüne yakın uçar ve balık gördüğü gibi kapar. |
NEVRESİD | f. Yeni yetişmiş, yeni yetişme. |
NEVRESİDE | f. Yeni yetişmiş, yeni yetişme. * Tâze, genç. |
NEVRESİDEGÂN | (Nev-reside. C.) Yeni olgunlaşmağa başlamış olanlar, yeni yetişmeler. Gençler, tazeler. |
NEVRESM | f. Yeni çıkma. * Yeni moda. |
NEVRESTE | (C.: Nevrestegân) f. Yeni yetişmiş, yeni bitmiş, yeni meydana gelmiş, yeni hâsıl olmuş. |
NEVROZ | Fr. Tıb: Sinir sistemi bozukluğu. Sinirlilik hastalığı. |
NEVRUZ | f. Yeni gün. İlkbahar. Baharın ilk günü sayılan ve güneşin Hamel (Kuzu) burcuna girdiği 22 Marta rastlayan gün. Bu tarihte gece ve gündüz müsâvi olur. İranlıların yılbaşısıdır. |
NEVRUZİYE | Nevruz gününe âit olan. Hususan o gün için yazılan, söylenen manzume. |
NEVRÜSTE | f. Yeni yetişme. |
NEVS | Tehir etmek, sonraya bırakmak. * Kaçmak, firar etmek. * Vahşi hımar, yabani eşek. |
NEVS | Asılmış olan bir şeyin hareket etmesi, sallanması. Hareket etme. Deprenme. |
NEVSALE | f. Genç. Küçük. Tâze. |
NEVSEFER | f. Yeni yolculuğa çıkan. |
NEVŞ | Bir şeyi el uzatıp almak ve istemek. * Yürümek. * Sür'atle deprenip kalkmak. * Alıp yemek. |
NEVŞAH | f. Yeni dal. * Yeni bitmiş geyik boynuzu. |
NEVŞE | f. Genç hükümdar. * Yeni damat. |
NEVŞÜKÜFTE | f. Yeni açılmış (çiçek). |
NEVT | (C.: Envât-Niyât) Bir yere asma. Kaldırma. |
NEVTA | Göğüste olur bir verem. |
NEVTÎ | Gemici. |
NEV'UMMA | Bir derece, bir suretle. |
NEV'UN MÜNHASIRUN FİŞ-ŞAHS | Nev'i şahsına münhasır. Başka bir benzeri olmayan. |
NEVÜR | Çivit. * Damga için kullanılan içyağı isi. |
NEVVAB | Nâiblik eden. Birinin yerine vekil olarak iş gören. |
NEVVAH(E) | Ağlayan, çığlık koparan. |
NEVVAR(E) | Nurlu, aydın. Aydınlık. |
NEVZ | (C.: Envâz) Dere, vâdi. |
NEVZAD | f. Yeni doğmuş. * Yeni doğmuş çocuk. |
NEVZEMİN | f. Yeni çeşit, yeni tarz. |
NEVZUHUR | f. Yeni çıkma. Yeni zuhur etme. |
NEY | Kamıştan yapılan damaksız düdük. * Kamış kalem. * Mc: Kâmil insan. * Farsçada : Yokluk. (Bak: Nay) |
NE'Y | Uzak olmak. |
NEY' | Susuzluk. * Meyletmek, eğilmek. |
NEYB | Dişle ısırmak. |
NEYÇE | f. Küçük ney. |
NEYDELAN | Kâbus denilen ağırlık ki uyku arasında olur. |
NEYELAN | İsteğe ulaşma. Arzulanan şeye vâsıl olma. |
NEYFAK | Tilki derisinden olan kürk. |
NEYH | Vücudun kemikleri taze iken pekişmek. |
NEYİSTAN | f. Kamışlık, sazlık. |
NEYK | Cima etmek. |
NEYL | Merama erme. İsteğe ulaşma. * Ulaşılan şey. |
NEYNÜFER | Nilüfer çiçeği. |
NEYPARE | f. Kamış parçası. |
NEYRENC | (C.: Neyrencât) Tılsım. |
NEYRENCÂT | (Neyrenc. C.) Tılsımlar. |
NEYRİB | Koğuculuk, dedikoduculuk. |
NEYRUZ | Yaz günü. |
NEYSEB | Karıncaların birbirine bitişerek yol almaları. |
NEYSİTAN | f. Sazlık, kamışlık. |
NEYŞEKER | f. Şeker kamışı. |
NEYT | Cenaze. * Ölüm. * Duâda tazarru etmek. * Tıb: Kalbin asılı olduğu damar. * Derinliği adam boyu miktarı olan kuyu. |
NEYT | İnlemek. * Şiddetle teneffüs etmek. |
NEYTAL | (C: Neyatîl) Belâ, musibet, felâket, meşakkat. * Kova. * İçki ölçeği. |
NEYY | Pişmemiş çiğ et vs. * Devenin semiz olması. * Semiz ve besili deve. |
NEYYİF | Küsur. Ziyade. Artık. Fazla. * İhsan. * Yakın. |
NEYYİR | (Nur. dan) Nurlu, parlak, ışıklı cisim. * Yıldız. Cisim halindeki nur. * Güneş, şems. |
NEYYİR-İ ASGAR | Ay. Kamer. |
NEYYİR-İ A'ZAM | Güneş, şems. |
NEYYİRAT | (Neyyir. C.) Nurlular, nur saçanlar. |
NEYYİREYN | Cisimlenmiş iki nur, yâni: Güneş ile Ay. |
NEYZ | Çok olmak. |
NEYZAR | f. Kamışlık, sazlık. |
NEZ' | Halkı birbirine düşürmek, ifsâd, bozmak. |
NEZ' | Çekip koparmak, ayırmak. * Can çekişmek. * Çekip almak. Kuyudan kovayı çekip çıkarmak. * Saymak. * Kaldırmak, yok etmek. |
NEZA' | Başta, alnın iki yanında saç olmayan açık yer. |
NEZAFET | Temizlik, paklık, pakizelik. |
NEZAHET | Ahlâk temizliği, temizlik. * İncelik, rikkat. |
NEZAİR | (Nazire. C.) Nazireler, benzerler, emsâl olanlar. |
NEZAKET | Naziklik, incelik, zariflik. Kaba olmamak. Edeb, terbiye. |
NEZALE | Sefillik. * Hasislik. |
NEZARET (T) | (Nazar. dan) Bakmak, seyir, bakış. * Nâzırlık etmek. Göz etmek. * Tenezzüh. * Reislik. * Vekillik, nâzırlık, bakanlık. |
NEZARE | Azlık. Kıllet. |
NEZARE | Korkutmak. |
NEZARET | (Nedâret) Tazelik. Parlaklık. Letafet. |
NEZAZA | Az olmak, kıllet. * Her nesnenin bakiyyesi, artığı ve âhiri. |
NEZB | Çağırmak. * Ses, sadâ, savt. |
NEZD | f. Yan. Yakın. Karib. * Göre, nazarında, fikrince. (Arapçadaki "ind" mânâsındadır) |
NEZDİK | f. Yakın, karib. |
NEZE | Hafif deve. |
NEZEL | Menzil, mekân. |
NEZELE | Akmak, seyelan. |
NEZEVAN | Atlama, sıçrama. |
NEZF | Kuyunun suyunu tamamen boşaltma. * Aklı gitme, sarhoş olma. Zevâle gitme. |
NEZG | İfsad etmek, halk içine fitne ve fesad bırakmak. Vesvese. |
NEZGA | Taan etmek, çekiştirmek. |
NEZH | (Nezih) Nezihlik, temizlik, saflık. * Hiçbir kötü hareketi olmamak. * Kerim, pak, pâkize. |
NEZİA | (C.: Nezâyı') Aşiretinden başkasına nikâhlanmış olan kadın. |
NEZİB (NEZÂB) | Geyik ve sair hayvanların cima zamanı çıkardıkları ses. |
NEZİF | (Nezf. den) Çok kan kaybından kuvvetsiz kalan kimse. * Sarhoş kimse. |
NEZİH | (Nezihe) Pâk, temiz. (Bak: Nezh) |
NEZİHÂNE | f. Temizce, iyice, güzelce. |
NEZİL | Misafir. İnen, konan. |
NEZİL | Menzil, mekân. |
NEZİR | (Nezr. den) Bir iş için korkulacak bir şey söyleyip gözdağı vermek. İlerdeki hesap için korkutmak. ("Beşir" in zıddıdır) * Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâmın bir vasfı olup Allaha (C.C.) inanıp itaat etmeyenlere cehennemden haber verdiği için "Nezir" denmiştir. |
NEZİRE | Nezredilmiş olan şey, adak. |
NEZK | Yaramaz söz. * Süngü ile vurmak. |
NEZK $ | Hafiflik. * Acele. * Sebkat. |
NEZLE | (C.: Nevâzil) Burnun akmasını mucib olan hastalık. * Vücudun herhangi bir organından cerahat veya başka bir maddenin akması. |
NEZR | Adak adamak. * Fık: Cenab-ı Hakka ta'zim için mübah bir fiilin yapılmasını deruhde etmek, öyle bir işin yapılmasını kendi nefsine vacib kılmaktır. |
NEZR | Suâlde ısrar etmek. * Az miktar, azlık. |
NEZUR | Evlâdı az olan kadın. |
NEZV | Sıçramak. |
NEZZ | Hafif zeki kimse. * Susuz nadas. |
NEZZAM | Nizâm veren, düzenleyen, tertipleyen. |
NEZZARE | Seyirci, seyreden, bakan. Nezaret eden, müfettiş, mürakabe ve kontrol eden. Vekillik eden. |
NIHLE | (C.: Nihal) Millet. * Yol. * Diyânet. * Bahşiş, atâ. * Dâva. |
NIHV (NİHÂ) | (C.: Enhâ) Tulum. Yağ tulumu. |
NIKBE | (C.: Nakıb) Zarar ve ayıp verecek derece eziyet. |
NIKK | Kurbağa sesi. |
NIKMET | (Bak: Nikmet) |
NIKRİS | (Nıkrîs) (C.: Nekaris) Ayak ağrısı. |
NIKY | İlik. |
NI'ME | (C.: Niam) Mal. * Sanat. |
NISA' | Bir cins beyaz elbise. |
NISAF | Bir şeyi tam olarak ikiye bölme. |
NISF | Yarım, yarı. |
NISF-I KUTR | Dairenin merkezinden geçen ve onu iki eşit kısma ayıran doğru çizginin yarısı. Yarı çap. |
NISF-ÜL LEYL | Gece yarısı. |
NISF-ÜN NEHAR | Öğle vakti, gündüzün ortası. * Meridyen. |
NISFET | (Bak: Nasfet) |
NISFİYET | Yarımlık. Yarı yarıya bölme. |
NISH (NISÂH) | Terzilik. * Bir şeyi temizleyip yaramazını içinden çıkarıp hâlis yapmak. |
NIT' | Ağız tavanının pütür yerleri. |
NITAB | Baş. * Boyun damarı. |
NITAF | Ter. |
NITNIT | Uzun boylu adam. |
NIZAR | (C.: Nuzarâ-Nizâr) Her nesnenin misli ve benzeri. Nazir. |
NIZV | (C.: Nuzuv, Enzâ') Gitmek. * Sebkat etmek. * Kesmek, kat'etmek. * Çekip çıkarmak. * Bırakmak. * Zayıf deve. * Eski elbise. |
Nİ | f. Nefy edatıdır. (Bak: Na-Ne) |
NİAC | (Na'ce C.) Dişi koyunlar. |
NİAL | (Na'l. C.) Ayakkabılar, pabuçlar. * Hayvanların ayaklarına çakılan demirler, nallar. |
NİAM | (Ni'met. C.) İyilikler. Yiyecekler. Nimetler. * Hidayetler. |
NİAM-I ESASİYE | Esas nimetler, en lüzumlu maddeler. İman, din gibi en kıymetli İlâhi ihsanlar. |
NİBAH | Köpek havlaması. |
NİBAL | Küçük tepe. * (Nebl. C.) Oklar. |
NİBRAS | (Süryânice) Lâmba, çıra. |
NİBZ | Hurma ağacının dış kabuğu. |
NİCAD | Kılıç bağı. |
NİCAF | Kapının üst eşiği. |
NİCAR | Asıl. |
NİDA' | Seslenmek, çağırmak, haykırmak, bağırmak. Ses vermek. * Gr: ünlem (!) |
NİDAL | (Nizâl) Özür beyan ederek bir zararı def etmek. |
NİDD | Aynı, eş. Benzer, denk. |
NİDRE | Et parçası. |
NİFA' | Menfaat, fayda. |
NİFAK | Müslüman gibi görünüp kâfir olmak. İki yüzlülük. * Bozuşukluk, ara açılmak. * Dinde riyâ etmek. * İhtiyaca sarf olunacak şeyler. |
NİFAKÎ | Nifakla alâkalı. |
NİFAR | İntikal etmek, göçmek. * Dağılıp kaçmak. * Ürkme, korkma, çekinme. * Nefret gösterme. |
NİFAS | Yeni doğurmuş kadının hâli. Loğusalık. Böyle bir kadına "Nüfesâ" da denir. Hanefi Mezhebine göre bu hâl kırk gün devam eder. |
NİFAZ | Çocuğa sarılan bez. Çocuk bezi. |
NİGÂH | (Nigeh) f. Bakmak, nazar etmek. Bakış. |
NİGÂH-I GAZAB | Öfkeli bakış, kızgınlık bakışı. |
NİGÂH-I HAYRET | Hayret bakışı. |
NİGÂH-I TEDKİK | Araştırma bakışı, tedkik etme nazarı. |
NİGÂH-I TEGAFÜL | Hâli ve gayeyi anlamazlıktan gelen bakış. |
NİGÂHBAN | Bekçi. Gözcü. Gözleyen. |
NİGÂHBANÎ | f. Bekçilik, gözcülük. |
NİGÂHDAR | f. Bekçi, gözcü. * Koruyucu, muhafaza eden, saklayıcı. |
NİGÂL | f. Ateşli kömür parçası. |
NİGÂR | f. Güzel yüzlü sevgili. * Nakış. Resim. * Nakşeden. * Put, sânem. * Resmi yapılmış, resmedilmiş. |
NİGÂRENDE | f. Ressam. |
NİGÂRHANE | f. Resim ve heykeller bulunan yer. Resim ve heykel sergisi. * Ressamların çalıştıkları atölye. * Puthâne. * Güzelleri çok olan yer. |
NİGÂRİN | f. Resim gibi güzel sevgili. * Resimlerle ve nakışlarla süslü. |
NİGÂRİSTAN | f. Resim ve heykel sergisi. * Güzelleri çok olan yer. * Puthane. |
NİGÂRİŞ | f. Resim yapma. Tasvir yapma. |
NİGÂŞTE | f. Resmolunmuş. Musavver. * Yazılmış. |
NİGEH | (Bak: Nigâh) |
NİGEHBÂN | f. Gözcü, gözetici, bekçi. |
NİGEHBÂNÎ | f. Bekçilik, gözcülük. |
NİGEHDÂR | f. Gözcü, bekçi. * Saklayıcı, koruyucu. |
NİGEH-ENDÂZ | f. Bakan, bakıcı, bakıveren. |
NİGERAN | f. Bakıveren, bakıcı. |
NİGİN | f. Mühür, hâtem. * Yüzük. |
NİGİNDÂN | f. Yüzük mahfazası, yüzük kutusu. |
NİGİNSÂY | f. Mühür kazıcı. Hakkak. |
NİGU | f. Güzel, iyi, hasen. |
NİGUHÂH | f. Hayır temenni eden, iyilik isteyen. |
NİGUHİDE | f. Çekiştirilmiş, zemmolunmuş, gıybet edilmiş. |
NİGUHİŞ | f. Çekiştirme, gıybet, zemm. |
NİGUN | f. Tersine dönmüş, altüst olmuş, başaşağı. * Ters, uğursuz, aksi. |
NİGUNBAHT | f. Tâlihi ters dönmüş, tâlihsiz, şanssız. |
NİGUNSÂR | f. Başaşağı. |
NİH | f. (Nihâden: "Koymak" mastarından emir kökü) Koy. * Memleket, şehir, belde. |
NİHA (NİYÂHA) | Yas tutmak. |
NİHAB | (Nehb. C.) Çapullar, yağmalar. |
NİHAD | f. Huy, tabiat, hilkat, bünye, yaratılış. |
NİHADE | f. Konmuş, konulmuş. |
NİHADÎ | f. Yaradılışta olan, fıtrî. |
NİHAF | (Nahif. C.) Cılız, zayıf kimseler. |
NİHAÎ | (Nihâiye) Sona ait, son ile alâkalı, sonuncu. |
NİHAL | f. Taze, düzgün. Fidan, sürgün. |
NİHAL-İ ZARİF | İnce, güzel dal. |
NİHALAN | (Nihal. C.) f. Taze fidanlar, sürgünler. |
NİHALE | f. Yeni, taze fidan. * Avcı korkuluğu. * Sahan altlığı. * Döşenecek şey. Döşeme. |
NİHALÎ | f. Sahan altlığı. |
NİHALİSTAN | f. Fidanlık. |
NİHAN | f. Gizli, saklı. Bulunmayan. Mevcut olmayan. * Sır. |
NİHANHANE | f. Saklanacak yer. Mağara, bodrum, mahzen. |
NİHANÎ | f. Gizlilik, saklılık. |
NİHAS | Asıl. Tabiat. |
NİHAS | Kağnı tekerleğinin etrafına takılan çenber, yuvarlak demir. * Kavafların kullandığı nesne. |
NİHAVEND | İran'ın batı tarafında meşhur bir şehir adı. * Musikide bir makam. |
NİHAVENDÎ | f. Nihavend şehrine ait. Nihavendli. |
NİHAYET | Son, uç, son derece. * Çok. |
NİHAYET-İ AZM | Kemik ucu. |
NİHAYET-ÜL EMR | İşin nihayetinde, işin sonunda. Netice. |
NİHAYET-ÜN NİHAYE | En sonunda. Akıbet. |
NİHAYET-PEZİR | Son bulan. Nihâyet bulur olan. |
NİHLE | Cenab-ı Hakk'ın ihsanı. Atıyye. * Millet. * Yol. Tarik. * Diyânet. Mezheb. |
NİHRİR | (C.: Nahârir) Tecrübeli, bilgili, fâzıl, âlim, mâhir kimse. |
NİHVAR | f. Gururlu, kibirli, kendini beğenmiş adam. |
NİHY | Gölcük. |
NİJAD | f. Nesil, soy, neseb. * Cibilliyet, tabiat. |
NİJM | f. Bazı kış sabahları inen koyu sis. |
NİK | f. İyi, güzel, hoş. |
NİK Ü BED | İyi ve kötü. |
NİK | (C.: Niyâk) Dağın yüksek yeri, dağ tepesi. * Kızgın, hiddetli, gadaplı kimse. |
NİKAB | Yüz örtüsü, peçe, perde. |
NİKABE (NEKABE) | Kâhyalık. * Ululuk. |
NİKÂBET | Rüzgârın ters yönlerden esmesi. |
NİKÂH | Evlenme. Şeriata uygun şekilde evlenme. * Resmi evlenme muâmelesi. (Bak: Mücâhede) |
NİKÂH-I DÂHİLÎ | İçerden evlenme, akrabadan kız alma. |
NİKÂH-I HÂRİCÎ | Dışardan evlenme, akraba hâricinden kız alma. |
NİKÂH-I MUT'A | Bir zamanlık, geçici nikâh olup meşru değildir. |
NİKÂH-I SAHİH | Sıhhat şartlarını cami' olan nikâh. |
NİKAHTER | (Nik - ahter) f. Tâlihli, şanslı, mutlu. |
NİKÂL | f. Ateşli kömür parçası. |
NİKÂL | Dizgin demiri. |
NİKAL | Devenin suyu içip gittikten sonra gelip yine içmesi. |
NİKAM | (Nikmet. C.) İntikamlar, öc almalar. |
NİKAN | (Nik. C.) f. İyiler, iyi kimseler. |
NİKAR | İnat. Kin. |
NİKAŞE | Nakış yapma san'atı. Nakışçılık. |
NİKAT | (Nokta. C.) Noktalar. |
NİKÂT | (Nükte. C.) Nükteler. İnce mânâlar. * İnce mânâlı, şakalı ve zarif sözler. |
NİKÂYET | Düşmanı kılıçtan geçirme. |
NİKBAHT | (Nîk-baht) f. Bahtlı, tâlihli, şanslı. |
NİKBAZ | (Nîk-bâz) f. Davranışları ve işleri iyi olan. |
NİKBİN | (Nîk-bin) f. İyi gören, iyimser, her şeyi iyi tarafından gören. |
NİKDA | Yaş kanbel otu. |
NİKENDİŞ | (Nîk-endiş) f. Her vakit iyilik düşünen. Herkesin iyiliğini istiyen. |
NİKFERCAM | (Nîk-fercâm) f. Sonu, âkıbeti hayırlı ve iyi olan. |
NİKHASLET | (Nîk-haslet) f. Ahlâkı ve huyu iyi olan. |
NİKHU | f. Güzel huylu, iyi huylu. |
NİKÎ | f. İyilik, iyi olma. |
NİKKİRDAR | (Nîk-kirdâr) f. Hareket ve davranışları iyi ve beğenilir olan. |
NİKL | (C.: Enkâl) Köstek. * Kayd. * Dizgin demiri. |
NİKMANZAR | (Nîk-manzar) f. Görünüşü ve manzarası güzel olan. |
NİKMET | Şiddetli ceza. Hoş olmayan muamelelerle olan mücâzat. |
NİKNAM | f. İyi nam kazanmış, iyi ünlü. |
NİKNİHAD | (Nîk-nihâd) İyi huylu. |
NİKS | Ters doğan çocuk. * Zayıf ve cılız adam. |
NİKS | Elbisenin ve örülmüş şeylerin eskilerini bozup gidermek, tekrar yine iplik yapmaya kabil olanı ip eğirip yenilemek. |
NİKTER | (Nik-ter) f. Çok beğenilmiş, çok iyi. |
NİK-TERİN | f. Çok iyi, hepsinden iyi olan. |
NİKU | Güzel, iyi, hoş. |
NİKUBAHT | f. Bahtı açık. |
NİKUKÂR | f. İşleri doğru ve iyi olan, iyi işli. |
NİKUYÎ | f. Güzellik, iyilik. |
NİKZ | (C.: Enkaz) Bina yıkıntısı. |
NİL | Vesime adı verilen boya otu. * Çivit boyası. |
NİL | Mısır'ın bir nevi hayat menbaı olan en büyük nehrinin ismi.(Nil-i mübarek, Cebel-i Kamer'den çıktığı gibi, Dicle'nin en mühim bir şubesi, Van vilâyetinden Müküs nahiyesinden, bir kayanın mağarasından çıkıyor. Fırat'ın da mühim bir şubesi, Diyadin taraflarında bir dağın eteğinden çıkıyor. Dağların aslı, hilkaten bir madde-i mâyiadan incimad etmiş taşlar olduğu fennen sabittir. Tesbihat-ı Nebeviyyeden olan: $ kat'i delâlet ediyor ki: Asl-ı hilkat-i arz şöyledir ki: Su gibi bir madde, emr-i İlâhî ile incimad eder, taş olur. Taş, izn-i İlâhî ile toprak olur. Tesbihteki arz lâfzı, toprak demektir. Demek o su, çok yumuşaktır; üstünde durulmaz. Taş çok serttir, ondan istifade edilmez. Onun için Hakîm-i Rahîm, toprağı taş üstünde serer, zevilhayata makarr eder. S.) |
NİLE | f. Çivit. |
NİLÎ | Mavi, çivit rengi. |
NİLÎ PERDE | Gökyüzü, sema. |
NİLU-BERG | f. Nilüfer. |
NİLÜFER | f. Beyaz, mavi ve sarı çiçekler açan bir cins su bitkisi. * Bursa yakınlarında akan bir akarsu. |
NİM | f. Yarım, nısf, buçuk, yarı. |
NİM | Eski kürk. * Bir ot cinsi. |
NİMAL | (Neml. C.) Karıncalar. |
NİMAR | (Nimr. C.) Kaplanlar. |
NİMAT | (Nemat. C.) Örtüler, ihramlar. |
NİMBİSMİL | f. İyice boğazlanmayıp yarı kesilmiş olan. |
Nİ'ME | Ne iyi, ne âlâ, ne güzel. |
NİME | f. Yarım, nısf, yarı. |
NİME-İ RUZ | Günün ortası. Yarım gün. |
Nİ'ME-L MATLUB | Tam aradığımız. İsteyip aradığımızın en âlâsı. |
Nİ'ME-L MEVLA | Ne iyi sâhib ve mâlik, ne iyi Allah (C.C.) |
Nİ'ME-L VEKİL | Ne güzel, ne iyi vekil. |
Nİ'ME-L VESİLE | Ne güzel sebeb, ne âlâ vesile. |
NİME NİME | f. Parça parça, yarım yarım. |
Nİ'ME-R RAKİB | Ne iyi gözetici, koruyucu. |
NİME-RUZ | (Bak: Nime-i ruz) |
Nİ'MET | (Nimet) İyilik, lütuf, ihsan. Saadet. Hidayet. * Giyecek şeyler. * Yiyecek faydalı şey, rızık.(Eğer dünyanın veya vücudun mülkiyeti, zılliyeti sende ise, taahhüd, tahaffuz, korku külfetleriyle nimetlerden lezzet alamazsın, dâima rahatsız olursun. Çünkü noksanları tedarik, mevcutları telef olmaktan muhafaza ile dâimâ evham, korkular, meşakkatlere mahal olursun. Halbuki o nimetler Mün'im-i Kerim'in taahhüdü altındadır. Senin işin O'nun sofra-i ihsanından yeyip içmekle şükretmektir. Şükürde bir zahmet yoktur. Bilâkis nimetin lezzetini arttırır. Çünkü şükür, nimette in'amı görmek demektir. İn'amı görmek, nimetin zevalinden hâsıl olan elemi defeder. Zira nimet zâil olduğundan Mün'im-i Hakiki, onun yerini boş bırakmaz, misliyle doldurur ve teceddüdünden lezzet alırsın. M.N.) |
Nİ'MET-İ İLÂHİYE | Allah'ın nimeti. Allah'ın verdiği nimet. |
Nİ'MET-ŞİNAS | f. Kendisine yapılan iyiliği bilip unutmayan. |
NİMGERM | f. Pek sıcak olmayan. Ilık. |
NİMHAB | f. Yarı uykulu, mahmur. |
NİMHANDE | f. Gülümseme, tebessüm. |
NİMKÜŞTE | f. Yarı öldürülmüş, yarı kesilmiş olan. |
NİMLAHZA | f. Yarım bakış. Gözucuyla bakış. * Çok kısa zaman. |
NİMMANZUR | f. Yarı görülen. Bulanık olarak görülen. |
NİMMEST | f. Sarhoşça. |
NİMMUZLİM | f. Yarı karanlık. |
NİMMÜRDE | f. Ölüm derecesinde olan. Ölüm hâlinde bulunan. |
NİMNİGÂH | f. Yarı bakış. Gözucuyla bakma. |
NİMNİME | Birbirlerine yakın çizgiler. * Tırnakta olan beyazlık. |
NİMNİMETEYN | Tırnak işareti. |
NİMPUHTE | f. Tam pişmemiş, yarı pişmiş. |
NİMR | (C.: Enmâr - Nümur - Nimâr) Kaplan. |
NİMRE | Dişi kaplan. |
NİMRES | f. Yarı ham, yarı olgunlaşmış olan. |
NİMRUZ | f. Yarı gün, öğle. |
NİMS | Bir ot cinsi. |
NİMS | Firavun faresi dedikleri küçük hayvan. * Sansar. |
NİMSÜFTE | f. Yarım olarak söylenmiş, tam denmemiş. |
NİMŞEB | f. Geceyarısı. |
NİMTEN | f. Mintan. |
NİMZİNDE | Yarı canlı. Ölü ile diri arası. |
NİMZULMET | f. Yarı karanlık. |
NİNAN | (Nun. C.) Balıklar, semekler. |
NİR | (C.: Nirân-Enyâr) Öküz boyunduruğu. * Bez damgası. * Irgaç. |
NİRAN | (Nur ve Nâr. C.) Nurlar, ziyalar. Ateşler, nârlar. |
NİRENC | (C.: Nirencât) Düzen, hile. * Resim, taslak. |
NİRENG | f. Düzen, hile, aldatmaca. * Taslak, resim. * Büyü, efsun. |
NİRU | f. Kuvvet, güç, zor. |
NİRUMEND | f. Güçlü, kuvvetli, zorlu. |
NİRUMENDÎ | f. Kuvvetlilik, zorluluk, güçlülük. |
NİS' | (C.: Ensu') Gizlemek. * Gitmek. * Sarkık olmak. * Kuzey rüzgârı. |
NİSA | (C.: Nisvân) Kadınlar. |
NİSA SURESİ | Kur'an-ı Kerim'in dördüncü suresi. |
NİS'A | (C.: Nüsu'-Ensu'-Ensâ') Devenin göğsü için yapılan enli kolan. |
NİSAB | Zekât ölçüsü, ölçü miktarı. * Üzerine zekât verilmesi farz olan mal miktarı. * Asıl, esas. Sermaye mal. Derece, had. * Fık: Altının nisabı: 20 miskal; gümüşünki 200 dirhem (yani 600 gram); koyun ile keçinin 40 adet; sığır, manda 30; ve devenin nisabı da 5'dir. * Bir mecliste görüşmeye başlanabilmek, yahut karar verebilmek için bulunması şart olan âza sayısı. * Hisse, nasib. * İstenilen had, derece. (Bak: Zekât) |
NİSAB-I EKSERİYET | Ekseriyet derecesi. Çoğunluk derecesi. |
NİSACET | Dokumacılık. |
NİSAÎ | (Nisâiye) Kadınlarla alâkalı, kadınlara dâir. |
NİSAL | (Nasl. C.) Ok ve kargı gibi şeylerin uçlarındaki sivri demirler. |
NİSAR | Saçmak, dağıtmak. * İ'ta etmek. Vermek. |
NİSARÇİN | f. Saçılan şeyleri toplayan. |
NİSAR | "Saçan, saçıcı" mânasına gelir ve kelimeleri sıfatlandırır. Meselâ: Pertev-nisar $ : Işık saçan. |
NİSBET | Münasebet, yakınlık, bağlılık, ölçü. * Rağmen. İnat olarak. İnat olsun diye. |
NİSBETEN | Nisbetle, kıyaslanarak. Öncekine göre. Bir dereceye kadar. Şöyle böyle. |
NİSBÎ | (Nisbiye) Kıyaslama ile olan. Diğerine, öncekine göre. Diğerlerine göre kıyaslıyarak olan. Nisbete, ölçüye göre. |
NİSEB | Nisbetler, kıyaslamalar ve ölçüler. |
NİST | f. Değildir, yoktur. |
NİSTÎ | f. Yokluk, adem. |
NİSUN | (Nisvan. C.) Kadınlar. |
NİSVAN | (Nisa. C.) Kadınlar. Nisalar. |
NİSVAN-I ZELİL | Ahlâken ve dinen düşmüş, zelil olmuş kadınlar. |
NİSVÎ | Nisa taifesine mensub. Kadınlarla alâkalı. |
NİSYAN | Unutmak, hatırdan çıkarmak. |
NİSYAN-İ EBEDÎ | Ebedî unutma. |
NİŞ | f. (Arı, akrep gibi böceklerde olan) İğne. * Diken. * Ağu, zehir. |
NİŞA | f. Nişasta. |
NİŞAD | Bir kimseye yemin vermek. |
NİŞAN(E) | f. İz. Nişan. Alâmet. İşaret. * Yara izi. * Hedef, vurulması istenen nokta. * Hâtıra için dikilen taş. * Taltif için verilen madalya. * Evlenmeden önceki anlaşma ve karar işareti veya merasim. * Tuğra. * Ferman. |
NİŞANE-İ TASDİK | Kabul edildiğine dâir işaret, tasdik işareti. * Mu'cizeler.(Kabir, ehl-i iman için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısı (olduğunu) ihbar eden 124 bin muhbir-i sâdık, ellerinde nişane-i tasdik olan mu'cizeler bulunan enbiyalar ve o enbiyaların haber verdikleri aynı haberleri, keşif ve zevk ve şuhud ile tasdik eden ve imza basan 124 milyon evliyanın aynı hakikata şehadetleri ve hadd ü hesaba gelmeyen muhakkiklerin kat'i delilleriyle o enbiya ve evliyanın aklen ilmelyakîn derecesinde isbat ettikleri ve yüzde doksandokuz ihtimal-i kat'i ile "idam ve zindan-ı ebedîden kurtulmak ve o yolu saadet-i ebediyeye çevirmek, yalnız iman ve itaatledir" diye ittifaken haber veriyorlar. S.) (Bak: Muhbir-i sâdık) |
NİŞANDE | Hedef. Nişan olarak dikilmiş şey. |
NİŞANE | (Bak: Nişan) |
NİŞANGÂH | f. Hedef yeri. Nişan tahtası. * Silâh namlusunun üstünde bulunan, nişan almağa yarayan kısım. |
NİŞDE (NİŞDÂN) | Talep etmek, istemek. * Söz vermek, and vermek. |
NİŞDET | Araştırıp sorma. * Kaybolan bir şeyi arama. |
NİŞE | f. Çoban düdüğü. Kaval. |
NİŞEST | f. Oturan. |
NİŞESTE | (C.: Nişeste-gân) f. Oturan, oturmuş. |
NİŞESTE-GÂN | (Nişeste. C.) f. Oturanlar, oturmuş olanlar. |
NİŞESTGÂH | f. Oturacak yer. |
NİŞHAR | f. Diken batmış, iğnelenmiş. |
NİŞİB | f. (Yukarıdan aşağıya) iniş. |
NİŞİBGÂH | f. Çukur yer. |
NİŞİB Ü FİRAZ | İniş ve yokuş. |
NİŞİMEN | f. Oturacak yer. |
NİŞİMENGÂH | f. Durak, yurt. Toplanılacak yer. |
NİŞİN | f. "Oturan, oturmuş" gibi mânâya gelir ve başka kelimelerle birleşir. |
NİŞİNENDE | f. Oturan, oturucu. |
NİŞTER | f. Hekim bıçağı, neşter. |
NİŞVE | Koklamak. * Bilmek. * Haber vermek. |
NİTA' | (C.: Nutu') Deri döşek. |
NİTAC | Yavrulama, yavru doğurma. |
NİTAF | (Nutfe. C.) Saf ve duru sular. |
NİTAH | Tos vurma, toslaşma. Boynuzla vurma. * Vuruşup kavga etme. |
NİTAK | Kemer, kuşak. * Kuşak yeri. * Peştemal. |
Nİ'TAL | Kova. |
NİTASÎ | Anlayışlı tabib, doktor. |
NİVA | Düşmanlık. * Besili, semiz deve. |
NİVE | f. İnleme, ağlama, sızlanma. |
NİVEND | f. İdrak, anlayış, akıl. |
NİVER | f. Âlemde meydana gelen hâdiseler, haller. |
NİYA | (C.: Niyâgân) Dede, cedd. |
NİYABE | Nöbet. |
NİYABET | Nâiblik, vekillik. Kadı vekilliği. |
NİYAGÂN | (Niyâ. C.) Dedeler, ceddler. Ecdad. |
NİYAM | (Nâim. C.) (Nevm. den) Uykuda olanlar, uyuyanlar. |
NİYAM | f. Kılıf, kın. Kılıç kını. |
NİYAMGER | (C.: Niyamgerân) Kın veya kılıf yapan san'atkâr. |
NİYAR | (Nâr. C.) Ateşler. |
NİYAT | (Niyet. C.) Niyetler. |
NİYAT | (Niyâta) Bir damar ismi (yürek onunla bağlıdır.) |
NİYAZ | f. Yalvarma, yakarma. Dua. * Rağbet ve istek. * Hâcet, ihtiyaç. |
NİYAZİ-İ MISRÎ | (Mi: 1618 - 1694) Malatya'nın Soğanlı köyünde doğdu. Şâir ve tasavvufçu olup Halvetî tarikatının Niyaziye veya Mısriye şubesini kurmuştur. Mısır'da Câmi-ül-Ezher'de tahsil gördü. 1646'da İstanbul'a döndü ve Sokollu Mehmed Paşa Medresesinde irşada başladı. Eserlerinden bazıları şunlardır: Risale-i Hasaneyn, Mevâid-ül İrfan ve Avâid-ül İhsan, Hidayet-ül İhvan, Mektubat gibi eserleri ve bir de şiirlerini cami' divanı vardır. |
NİYAZKÂR | f. Yalvarıp yakaran. Dua eden. İhtiyacı olan. |
NİYAZKÂRÂNE | Yalvararak, niyaz ederek. * Muhtaç olarak, muhtaçlıkla. |
NİYAZMEND | (C.: Niyazmendân) f. İhtiyacı olan, muhtaç. * Yalvaran, yakaran, niyaz eden. |
NİYERE | (Nâr. C.) Ateşler. |
NİYET | Kasd. Kalbin bir şeye yönelmesi. * Fık: Yapılan bir vazife ile Cenab-ı Hakk'a taatta bulunmayı ve O'na mânen yaklaşmayı kasdetmektir.(Niyet, ölü ve meyyit olan hâletleri ihya eden ve canlı, hayatlı ibadetlere çeviren bir ruhtur. Ve keza niyette öyle hâsiyet vardır ki; seyyiâtı hasenâta ve hasenâtı seyyiâta tahvil eder. Demek niyet, bir ruhtur. O ruhun ruhu da ihlâsdır. Öyle ise necat, halâs ancak ihlâs iledir. İşte bu hasiyete binaendir ki; az bir zamanda çok ameller husule gelir. Buna binâendir ki; az bir ömürde, Cennet bütün lezâiz ve mehasiniyle kazanılır. Ve niyet ile insan, dâimî bir şâkir olur. Şükür sevabını kazanır. M.N.) |
NİYLEC | Çivit. |
NİYY | Çiğ, olmamış, ham. |
NİYYAT | (Niyet. C.) Niyetler. |
NİZA' | Çekişme, kavga. (Dünya öyle bir meta' değil ki; bir niza'a değsin. "Çünki fani ve geçici olduğundan kıymetsizdir." Koca dünya böyle ise dünyanın cüz'î işleri ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu anlarsın. M.) |
NİZA-İ LAFZÎ | Boşuna çene yarıştırma. Sözle yapılan kavga. |
NİZA | Cima etmek. |
NİZAL | Nişan, işaret, alâmet. |
NİZAM | Sıra, dizi, düzen. Dizilmiş olan şey, sıralanmış. * İcaba göre yapılan kanun. Bir kaideye binaen tertib olunmak ve ona binaen tertib olundukları kaide. * Bir işin sebat ve kıyamına medar, sebep olan şey ve hâlet. |
NİZAM-I ÂLEM | Kâinatta Allah'ın koyduğu umumi nizam. (Nizam-ı âlem saadet-i ebediyeye işaret ediyor. S.) (Bak: Delil-i inayet) |
NİZAM-I CEDİD | Yeni nizam. Osmanlı Devletinde III. Sultan Selim zamanında yeni nizamla yetiştirilen bir askerî teşkilât. |
NİZAM-ÜD DİN | (Nizameddin) Dinin nizam ve düzeni. |
NİZAMÂT | (Nizam. C.) Nizamlar, muntazam şeyler, düzenler. |
NİZAMÂT-I LÂZİME | Lüzumlu, gerekli nizamlar. |
NİZAMEN | Nizam dairesinde. Nizama ve kanuna tabi olarak. |
NİZAMÎ | Düzenli, tertipli, usulüne uygun. * Kanun ve nizama ait, onunla alâkalı. |
NİZAMİYE | İlk askerlik devresi. * Bu nevi askerlik işleriyle uğraşan daire. * Tanzimat ordusunun asıl silâh altında bulunan kısmı. |
NİZAR | Korkutup, uygunsuz şeylerden vazgeçirmek için söylenilen söz. |
NİZAR | Zayıf, arık, düşkün, bitkin. |
NİZARET | f. Zayıflık, arıklık. |
NİZE | Mızrak. |
NİZEDÂR | f. Mızraklı. Kargılı. Süngülü. |
NİZEK | f. Câriye. * Küçük mızrak, süngü. |
NİZEZEN | f. Mızrakla vuran. * Mızrakçı. |
NİZK | Küçük süngü. |
NOBRAN | Sert mizaçlı, inatçı, nâzik olmayan. |
NOKSAN | (Nuksan) Eksik, kusurlu, nâkıs. * Eksiklik, azlık. Eksilme, azalma. * Yokluk. |
NOKSANÎ | Eksiklik ve noksanlıkla alâkalı. |
NOKSANİYET | Eksiklik, noksanlık. |
NOKTA | (Nukta) Benek. * Durak, mevki. Mahâl. * Göze ârız olan leke. * Durak işareti. * Tek karakol, tek nöbetçi. * Yazıdaki durak işâreti. * Mat: Hiçbir uzunluğu olmayan şekil. |
NOKTA-İ BİNİŞ | Gözbebeği. |
NOKTA-İ GALEYÂN | Suyun buhara çevrildiği harâret derecesi. |
NOKTA-İ İSTİMDAD | Yardım isteme noktası. İnsanın kalbindeki sonsuz emel ve arzuların yerine getirilmesine olan ihtiyaç. |
NOKTA-İ İSTİNAD | Dayanma ve güvenme noktası. Kâinatta cereyan eden ve insana dehşet verip âciz bırakan hâdiseler karşısında insanın çok kuvvetli bir yere dayanmaya ve güvenmeye olan fıtri ihtiyacı. |
NOKTA-İ MİHRAKİYE | Yanma noktası. Odak noktası. * Çok Esmâ-i İlâhiyyenin tecellisinin toplandığı nokta. |
NOKTA-İ NAZAR | Görüş, bir nevi fikir. (Bak: Rasyonalizm)(Nazar-ı Nübüvvet ve tevhid ve imân; vahdete, âhirete, Uluhiyete baktığı için, hakaikı ona göre görür. Ehl-i felsefe ve hikmetin nazarı; kesrete, esbâba, tabiata bakar, ona göre görür. Nokta-i nazar birbirinden çok uzaktır. Ehl-i felsefenin en büyük bir maksadı, ehl-i usulü'd-din ve ülemâ-i İlm-i Kelâm'ın makasıdı içinde görünmiyecek bir derecede küçük ve ehemmiyetsizdir.İşte onun içindir ki, mevcudatın tafsil-i mâhiyetinde ve ince ahvallerinde ehl-i hikmet çok ileri gitmiş fakat hakiki hikmet olan Ulûm-u Aliye-i İlâhiyye ve Uhreviyede o kadar geridirler ki, en basit bir mü'minden daha geridirler. Bu sırrı fehmetmiyenler, muhakkıkin-i İslâmiyeyi, hükemalara nisbeten geri zannediyorlar. Halbuki, akılları gözlerine inmiş, kesrette boğulmuş olanların ne haddi var ki, Veraset-i Nübüvvet ile makasıd-ı âliye-i kudsiyeye yetişenlere yetişebilsinler.Hem herbir şey iki nazar ile bakıldığı vakit, iki muhtelif hakikatı gösteriyor. İkisi de hakikat olabilir. Fennin hiçbir hakikat-ı kat'iyyesi, Kur'anın hakaik-ı kudsiyesine ilişemez. Fennin kısa eli, onun münezzeh ve muallâ dâmenine erişemez. Nümune olarak bir misâl zikrederiz:Meselâ, Küre-i Arz ehl-i hikmet nazariyle bakılsa hakikatı şudur ki: Güneş etrafında mutavassıt bir seyyare gibi hadsiz yıldızlar içinde döner. Yıldızlara nisbeten küçük bir mahluk. Fakat ehl-i Kur'an nazariyle bakıldığı vakit hakikatı şöyledir ki: Semere-i âlem olan insan; en câmi', en bedi' ve en âciz, en aziz, en zaif, en lâtif bir mu'cize-i kudret olduğundan, beşik ve meskeni olan zemin: Semâya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber mânen ve san'aten bütün kâinatın kalbi, merkezi... bütün mu'cizat-ı san'atının meşheri, sergisi... bütün tecelliyat-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrakiyesi.. nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyyenin mahşeri, ma'kesi.. hadsiz Hallâkıyet-i İlâhiyyenin hususan nebatat ve hayvanatın kesretli envâ-i sagiresinden cevvadâne icadın medârı, çarşısı ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuatın küçük mikyasta nümunegâhı ve mensucat-ı ebediyenin sür'atle işliyen tezgâhı ve menâzır-ı sermediyenin çabuk değişen taklidgâhı ve besâtin-i dâimenin tohumcuklarına sür'atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur.İşte Arzın bu azamet-i mâneviyesinden ve ehemmiyet-i san'aviyesindendir ki, Kur'an-ı Hakim; semâvata nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan Arzı, bütün semâvata karşı küçücük kalbi, büyük kalıba mukabil tutmak gibi denk tutuyor. O'nu bir kefede, bütün semâvâtı bir kefede koyuyor, mükerreren: $ diyor. İşte sair mesâili buna kıyas et ve anla ki: Felsefenin ruhsuz, sönük hakikatleri; Kur'an'ın parlak, ruhlu hakikatleriyle müsademe edemez. Nokta-i nazar ayrı ayrı olduğu için ayrı ayrı görünür. S.) |
NOKTA-İ TEKATU' | Kesişme noktası. |
NOKTA-İ TELÂKİ | Karşılaşma noktası. Uygun ve karşılıklı nokta. Buluşma noktası, yeri. * Münâsebet. Uygunluk. |
NOKTA-İ TEMAS | Değme noktası. Temas etme noktası. |
NOKTA-İ ZERRİN | Güneş. Altun nokta. |
NOKTATEYN | İki nokta. |
NORMAL | Fr. Kanun, usul ve âdetlere uygun olan. Uygun. * Mat: Bir eğri çizgiye teğet olan doğrunun değme noktasından bu doğruya çizilen dik çizgi. |
NOTA | (İtalyancadan) Emir ve istek bildiren yazı. * Bir şeyi sonradan hatırlamak için konan işaret. * Resmi ve siyasi mektup, muhtıra. * Mülâhazat. * Hesap pusulası. * Müziğe ait yazı. |
NUAA | Yumuşak ot. |
NUAK (NAİK) | Çobanın koyuna haykırıp çağırması. |
NUAS | Uyuklama, uyuşukluk. (Bak: Nüas) |
NUF | f. Yankı. Aks-i sadâ. |
NUFAHA | Su üzerindeki kabarcık. |
NU'FE | Erkeklerin iki yanına sallanan saçı. |
NUGAŞİ | Kısa boylu adam. |
NUGBE | (C.: Nugab) Bir içim su. |
NUGER | f. Köle, kul. |
NUGERÎ | f. Kölelik, kulluk. |
NUGNUG | (C.: Negânig) Boğaz içinde olan et. * Kulak içinde fazlalık olan nesne. |
NUGRE | (C.: Nugur-Nugrân) Serçe kuşu büyüklüğünde olup kırmızı olan bir kuşun adı. |
NUGZ (NAGZ) | Kürek ucuna bitişik olan kıkırdak. |
NUH (ALEYHİSSELÂM) | Kur'an-ı Kerim'de adı geçen bir peygamber ismi. (Elli yaşında iken kavmini imana dâvete memur edilmiş ve kavmi kendisini dinlemediğinden, iman etmeyenlere ceza olarak dünyayı kaplayan su tufanı olmuş ve zâlimler mahvolmuşlar; iman edenler Nuh Peygamber'in (A.S.) yaptığı gemiye alınarak kurtulmuşlardır.) |
NUH SURESİ | Kur'an-ı Kerim'de 71. Suredir ve Mekkîdir. |
NUHA' | Boyun kemiği içindeki murdar ilik. |
NUHAA | Tükürmek. |
NUHAME | Balgam. |
NUHAS | Bakır. Bakır para. * Kızgın mâden. * Kıtr. Ateş. Tunç ve demir döğülürken sıçrayan şerâre. * Dumansız alev. * Bir şeyin aslı. * Tütün. |
NUHASÎ | Bakırlı, bakırla alâkalı, bakırdan. |
NUHAT | Nahiv (gramer) âlimleri. |
NUHAT | Hıçkırma. |
NUHBE | Herşeyin seçkini, iyisi. * Seçkin, seçilmiş, müntehab, güzide. * Korkak. |
NUHBE-İ ÂMÂL | Mefkure, ideal. Emellerin en sonu. |
NUHÎ | Nuh (A.S) ile ilgili. * Pek eski. |
NUHL | Karşılıksız hediye ve hibe. |
NUHLA | Atiyye, hediye. |
NUHRE | Kemik dokusunun çürümesi. |
NUHRE | Burun deliği. |
NUHRUB | (C.: Nehârib) Kaya yarığı. * Arı kovanı. * Arı sesi. |
NUHT | Çocukla birlikte karından çıkan su. |
NUHUL | Zayıflık, arıklık. |
NUHUR | (Nahr. C.) Ayların evvelleri. * Göğüsler. (Bak: Nahr) |
NUHUSET | Uğursuzluk. |
NUHUST | f. Birinci, ilk, evvel. |
NUHUSTÎN | f. Birinci, ilk, evvel. |
NUHUSTZÂD | f. İlk doğmuş olan. Evvel doğan. |
NUK | f. Okun ucu, temren. Kuş gagası. * Gaga gibi sivri uçlu olan şey. |
NUK | (Naka. C.) Dişi develer. |
NUKA | Her şeyin kötüsü. |
NUKAA | Birşeyi ıslamada kullanılan su. |
NUKAT | (Nokta. C.) Noktalar. |
NUKAVE | Temizlik, paklık. * Her şeyin iyisi, seçkini. |
NUKAYE | Her nesnenin iyisi. |
NUKAZ | Küçük serçe kuşu. |
NUKAZA | Binâdan yıkılmış veya örülmüş iplikten sökülmüş nesne. |
NUKBE | (C.: Nukab) Yol. * Yırtık, delik. * Paçasız don. * Levn, renk. * Pas. |
NUKRE | Külçe hâlinde gümüş. * Ense çukuru. |
NUKRE-İ KAFA | Ense çukuru. |
NUKSAN | Eksilmek, noksanlaşmak. |
NUKTA | (C.: Nukat-Nukut-Nikât) Nokta. |
NUKUD | (Nakid. C.) Nakidler, paralar, akçeler, madeni paralar. |
NUKUD-I MEVKUFE | Vakfedilen paralar. |
NUKUL | Nakiller, rivâyetler. Başkasından anlatılanlar. Hikâyeler. |
NUKUŞ | Resimler, nakışlar. |
NUKZ | (C.: Enkâz) Binâ yıkıntısı. |
NUL | f. Kuş gagası. |
NU'M | Sürur, neşe, sevinç, neşat. |
NU'MAN | (Niam. C.) Dört ayaklı hayvanlar. * Kan. * İmam-ı Azam Hazretlerinin adı. * Şakayık-ı nu'man denen bir lâle çiçeği. |
NUMİD | f. (Bak: Nevmid) |
NUMRUKA | (C.: Nemarik) Küçük yastık. |
NUMUD | (Bak: Nümud) |
NUMUDE | f. Gösterilmiş, gözükmüş olan. Nişan verilmiş. (Bak: Nümune) |
NUN | Kur'an alfabesinde yirmibeşinci harf. Ebced hesabına göre değeri ellidir. * Divid, kalem. * Kılıcın ağzı. Kılıç. * Çene çukuru. * Balık, semek. |
NUN-U MÜTEKELLİM-İ MAA-L GAYR | Mütekellim-i maalgayrın "nun" harfi. Fiildeki cemi' sigasındaki nun. (Bak: Mütekellim-i maalgayr) |
NUN-U NA'BÜDÜ | (Bak:Na'büdü) (Arkadaş! deki un ifade ettiği cem' ve cemaat; fikri ve kalbi ayık olan musallinin nazarında, sath-ı arzı bir mescid şekline getirir ve bütün mü'minlerden teşekkül etmiş, şarktan garba kadar dizilmiş safları havi o cemaat-i kübra içinde namaz kıldığını ihtar ettirir. M.N.) |
NUN SURESİ | Kur'an-ı Kerim'de 68. sure ve Kur'anda müteşabih ve şifre olan bir harf.(Bütün kalemlerin ve tastir ve kitapların aslı, esası, ezelî me'hazı ve sermedî üstadı Kader'in kalemi ve Nur ve İlm-i Ezelî'nin nuruna işaret eden bir kelimedir. Ş.) |
NU'NU | Uzun boylu adam. |
NU'NUA | Devenin boyun eti. * Horozun boyun tüyü. |
NUR | Aydınlık. Parıltı. Parlaklık. Her çeşit zulmetin zıddı. Işık. * Kur'ân-ı Kerim. İman. İslâmiyet. Peygamber. * Zulmeti def eden, şule, ışık. (Bazılarınca ziya, nurdan daha sağlamdır ve daha hastır. Nur; dünyevî ve uhrevî olmak üzere iki nevidir. Dünyevi olanı da iki çeşittir: Biri: Envar-ı İlâhiyeden intişar eden nurdur. Akıl ve Nur-u Kur'an gibi. İkincisi: Görmekle hissedilir ki, nurlu cisimlerden ibarettir, güneş, ay ve yıldız gibi... Uhrevi nur: $ ilâ âhir.. âyet-i kerimesinde mensus olan nurdur. Nur, âlemin mânen aydınlığına sebep olan Hazret-i Peygamber'e de (A.S.M.) denir. $ âyetinde beyan olunduğu gibi eşyanın hakikatını olduğu gibi beyan eden şeye de "nur" denir. Meşhur bir zata "Nuri" denmiştir; bunun sebebi her ne zaman vaaza ve nasihata başlasa gayb âleminden nurun şimşek gibi parıltısı ona tecelli ederdi. L.R.) |
NUR-İ AYN | f. Göz nuru. * Pek sevgili olan. |
NUR-İ ÇEŞM | Göz nuru. Gözün iyi görür olması. * Mc: Saadet. |
NUR-İ İMAN | İman nuru. Kur'an ve kâinat hakikatlarının görünmesine ve bulunmasına vesile olan imanın mânevi nuru. |
NUR-İ KASD | Kasd ve irâdenin nuru. Kasd ve iradeden gelen parlaklık. Bir istek ve kasıtla yapıldığına âit alâmet ışığı. |
NUR-İ MÜBİN | Mübin olan nur. Aşikâr ve açıklayıcı olan ve hak ile batılı ayıran nur. Bilhassa iman ve Kur'an ilminin mânevi nuru. |
NUR-İ MÜCESSEM | Çok parlak ve güzel olan. Canlı kılığına girmiş gibi olan nur. |
NUR-UL ENVÂR | Nurların nuru. |
NUR SURESİ | Kur'an-ı Kerim'in 24. Suresinin ismi. |
NURAN | Nurlu, parlak. |
NURANÎ | Nurlu, ışıklı, nura yakışır, parlak, münevver. |
NURANİYYET | Nurlu olanın hali, parlaklık, nurluluk. |
NURBAHŞ | f. Işık saçan, aydınlatan, parlatan. |
NURCULUK | Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri ile Türkiye'de başlayan dinî bir hareket ve faaliyettir. Bu hareketin en mühim istinad noktası, Risale-i Nur namındaki eserlerdir.Risale-i Nur eserleri 1926 - 1949 seneleri arasında yazılmıştır ve Kur'anın bu asra bakan mânevî bir tefsiridir. Bilhassa iman ve İslâm esaslarını ve Kur'anın hikmetlerini izah ve isbat eder.Siyasî ve dünyevî cem'iyetçilikten mücerred; ve aynı eserleri okumaktan doğan mânevî alâkadarlık ile gönüllerde kurulan nur irfan müessesesi mensublarına, yani Risale-i Nur eserlerini okuyanlara: "Risale-i Nur Talebesi"; kısaltılmış şekli ile "Nur Talebesi" veya "Nurcu" denilmektedir.Daha başka bir tarif ile Nurcu : Risale-i Nur Külliyatı'nı okuyanların meydana getirdiği maddîlikten, teşkilâttan, cemiyet kademelerinden mücerred, aynı eserleri okumaktan doğan mânevî alâkadarlıktan ibaret olan ekol mensublarına da Nurcu denmektedir.Risale-i Nur ve Talebeleri, Âlem-i İslâma, hattâ dünyanın her tarafına kadar genişlemiş ve hüsn-ü kabule mazhar olmuştur.Diyanet İşleri Başkanlığının 2.7.1963 tarih, 18746 sayılı yazısına ekli, Müşavere ve Dinî Eserleri İnceleme Kurulu'nun 29.6.1963 tarih, 326 sayılı kararında:"Nurculuk: Bir tarikat veya bir mezheb olmayıp, Said Nursî adındaki zâtın, son zamanlarda yayılma istidadı gösteren dinsizlik cereyanına karşı, Kur'an-ı Kerim âyetlerini ele alarak, Risale-i Nur namıyla yazdığı eserlere izafe edilen bir cereyandır. Adı geçen eserler, imanı fikirlerle birleştirmeye çalışmaktadır." şeklinde beyan edilmiştir. |
NU'RE | (C.: Near-Nerât) Eşeğin burnuna giren bir cins sinek. |
NUREFŞAN | f. Etrafı aydınlatan, nur saçan, ışık veren. |
NUR-FEŞAN | (Bak: Nurefşan) |
NURİ | Nura mensub, nura ait. * Erkek ismidir. |
NURİYE | Nura âit, nura mensub. * Kadın ismidir. |
NURPAŞ | f. Nur saçan, nur saçıcı. |
NURTAL'AT | Nur yüzlü. |
NURUN ALA NUR | Daha âlâ, daha iyi, nur üstüne nur. |
NUSAHA | (Nasih. C.) Nasihat edenler, öğüt verenler. |
NUSARA | (Nasir. C.) Yardımcılar. |
NUSB | (C.: Ensâb) Meşakkat, zahmet, elem. * Zehir, ağu. * Belâ, musibet. * Put, sanem, heykel. |
NUSH | Nasihat, ögüt. |
NUSHA | (Bak: Nüsha) |
NUSRET | (Nusrat) Yardım. Cenab-ı Hakkın yardımı, hususen ruhani muavenet. Zafer, galebe, fetih, üstünlük, başarı, düşmana gâlib olmak. |
NUSSA | Saç kırpıntısı. |
NUSSAH | (Nâsih. C.) Nasihat edenler, öğüt verenler. |
NUSSAR | (Nâsır. C.) Yardımcılar. |
NUSU' | Çok beyaz olmak. * Hâlis olmak. |
NUSUL | Huruç etmek, çıkmak. * Dühul etmek, girmek. (Ezdaddandır) * (Nasl. C.) Mızrakların uçlarındaki sivri demirler. Temrenler. |
NUSUS | (Nass. C.) Nasslar. (Bak: Nass) |
NUŞ | f. İçen, içici. * Tatlı şerbet gibi içilecek şey. * Zevk ve safâ. |
NUŞADUR | f. Nişadır. |
NUŞA NUŞ | f. İçtikçe içerek, tekrar tekrar içerek, defalarca içerek, içe içe. |
NUŞDARU | f. Panzehir. * Tiryak. * şarap. |
NUŞE | f. şâd ve sevinçli. Mesrur olan. |
NUŞENDE | (C.: Nuşendegân) f. İçki içen kimse. |
NUŞHAND | f. Tatlı gülüşlü. |
NUŞİDEN | "İçmek" mastarındandır. İçen ve içiçi gibi mânâlara gelir. |
NUŞİN | f. Lezzetli, tatlı. |
NUŞİRVAN | İran'da Milâdi (531 - 579) tarihleri arasında hükümdarlık etmiş Sâsâni padişahı olup adâlet ve doğruluğu ile meşhur olmuştur. |
NUTFE | Duru ve sâfi su. * Meni. Rahimde iki yarım ve ayrı cinsten hücrelerin birleşmişi. * Taşmış, dökülmüş su. * Deniz. |
NUTFE | (C.: Nütef) Parmak ile yolunan şey. |
NUTÎ | (C.: Nevâti) Gemici. |
NUTK | (Nutuk) Söyleyiş, söyleme kabiliyeti, konuşma, hitabet. * Dervişlerce büyüklerin manzum sözleri. |
NUTK-U İFTİTAHÎ | Açış nutku. |
NUTU' | (Nat'. C.) Meşinden yapılmış döşekler. * Sofra bezleri. |
NUTUF | (Nutfe. C.) Nutfeler, dölsuları, spermalar. |
NUTUH | Boynuzuyla vuran davar. |
NUUMET | Yumuşaklık. |
NUUT | (Na't. C.) Vasıflar, keyfiyetler, umuma şâmil sıfatlar. * Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm hakkındaki medhiyeler. |
NUYAN | f. Şehzâde. Pâdişah oğlu. |
NU'Z | Hicaz'da yetişen misvak ağacı. |
NUZAR | Altın. * Her nesnenin hâlisi ve iyisi. * Necid diyârında yetişen bir ağacın adıdır, ondan tas ve kâse yaparlar.NUZC $ (Nazc) Yemişin tam olarak yetişmesi, olgunlaşması. * Etin kemikten dökülür derece pişmesi. |
NUZERA | (Nazir. C.) Akranlar, eşler. |
NUZUB (NAZAB) | Sinmek. * Iraklık, uzaklık. * Suyun, toprak tarafından emilmesi. |
NÜAME | Eksen. Çark veya çıkrık ortasındaki mihver. |
NÜAMÎ | Güney rüzgârı. |
NÜANS | Fr. İnce fark. |
NÜAS | Uyuklama, uyku gelip basma. * Hislere ârız olan uyuşukluk ve fütur. Pineklemek. |
NÜASÎ | Uyuklama ile ilgili. |
NÜBAH | Havlama. |
NÜBEA | (Nebi. C.) Nebiler, peygamberler. |
NÜBELE | (C.: Nübel) İstincâ taşı. * Kesek parçası. |
NÜBLE | İhsan, atiyye. Fazl. |
NÜBTA | Atın kolanı veya karnı altında olan beyazlık. |
NÜBU' | Suyun, yerden çıkıp akması. |
NÜBUB | Bitmek. |
NÜBUT | Suyun, yerden çıkıp akması. |
NÜBÜVVET | (Nebi. den) Peygamberlik, nebi olmak, nebilik. Allah'ın (C.C.) emriyle vazifeli olarak insanları doğru yola çağırmak. (Bak: Muhammed (A.S.M.) - Resül)(.... Hem mâdem nev-i beşerde Nübüvvet vardır. Ve yüzbinler zât -Nübüvvet dâva edip mu'cize gösterenler - gelip geçmişler. Elbette umumun fevkinde bir kat'iyyet ile Nübüvvet-i Ahmediye (A.S.M.) sabittir. Çünkü İsa (A.S.) ve Musa (A.S.) gibi umum resüllere nebi dedirten ve risâletlerine medar olan delâil ve evsâf ve vazifeler ve ümmetlerine karşı muameleler, Resül-i Ekrem'de (A.S.M.) daha ekmel, daha câmi bir surette mevcuddur... M.)(Enbiya-yı Sâlifinde nübüvvete medar ve esas tutulan noktalar ve onların ümmetleriyle olan muâmeleleri hakkında yalnız zaman ve mekânın tesiriyle bazı hususat müstesnâ olmak şartiyle yapılacak tam bir teftiş ve kontrol neticesinde Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmda daha ekmel, daha yüksek bulunmakta olduğu tahakkuk eder. Binaenaleyh nübüvvet mertebesine nâil olanların hey'et-i mecmuası mu'cizeleriyle vesair ahvalleriyle, lisan-ı hal ve kal ile nev-i beşerin sinni kemâle geldiğinde Üstad-ül beşer ünvânını taşıyan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sıdk-ı nübüvvetine ilân-ı şehadet etmişlerdir. O Hazret de (A.S.M.) bütün mu'cizeleriyle Saniin vücub ve vahdetini nurlu bir bürhan olarak âleme ilân etmiştir. O Zat'ın (A.S.M.) ahvâl ve harekâtı birer birer yani tek tek O'nun sıdk ve hakkaniyetini gösterirse hey'et-i mecmuası O'nun sıdk-ı nübüvvetine öyle bir delil olur ki; şeytanları bile tasdike mecbur eder.İ.İ.)(Bil ki nev-i beşerde nübüvvet, beşerdeki hayır ve kemâlâtın fezlekesi ve esasıdır. Din-i hak saadetin fihristesidir. İman bir hüsn-ü münezzeh ve mücerreddir. Madem şu âlemde parlak bir hüsün, geniş ve yüksek bir feyiz, zâhir bir hak, fâik bir kemâl görünüyor. Bilbedâhe hak ve hakikat, Nübüvvet içindedir ve nebiler elindedir. Dalâlet, şer ve hasâret, onun muhâlifindedir... M.N.) |
NÜBÜVVET DA'VA ETMEK | Peygamber olduğunu bildirip doğruluğunu isbat için deliller göstermek, peygamberliğini ileri sürmek. |
NÜBÜVVET-PENAH | Peygamber, nebi. Nübüvvet kendisine istinad eden zât. |
NÜC'A | Otlu yer istemek. |
NÜCEBA | (Necib. C.) Necib kimseler. Nesli, soyu sopu temiz ve pâk olan kişiler. |
NÜCEBE | Lütuf ve keremi çok olan. Cömert insan. |
NÜCEYM | Yıldızcık. Küçük parıltısı olan. Küçük yıldız. |
NÜCH (NECÂH) | Zafer bulmak. Hâlâs olmak. Kurtulmak. İhtiyaçlarını giderip zafer bulmak. |
NÜCME | Bir ot cinsi. |
NÜCU' | Yemeğin hazmolup sindirilmesi. * Eser yapmak. * Duhul etmek, girmek. |
NÜCUM | Tulu' etmek, doğmak. * Görünmek, zuhur etmek. |
NÜCUM | (Necm. C.) Yıldızlar. |
NÜCUM-U SÂKIBE | Işığıyla karanlığı delip geçen yıldızlar. |
NÜCUM-U SEYYARE | Seyyar, gezici yıldızlar. |
NÜCUM-PEREST | f. Yıldıza tapanlar. |
NÜCUMÎ | Yıldızlarla ilgili. * Yıldızlarla uğraşan. |
NÜDA | (C.: Endâ-Endiye) Yağmur. * Boğaz ıslatıcı nesne. * Çiy, rutubet. * Atâ, bahşiş. * Sesin uzaklara gitmesi. |
NÜDBE | Ölen bir kimsenin iyilikleri, mehasini sayılarak ağlamak. |
NÜD'E | Mal çokluğu. * Kavs-i kuzeh. Gökkuşağı. * Et köpüğünün üstü. * İç yağı. |
NÜDEMA | (Nedim. C.) Nedimler. |
NÜDFE | Atılmış az nesne. * Sağılmış az süt. |
NÜDGA | Tırnak sonunda olan beyazlık. |
NÜDHA | Genişlik, vüs'at. |
NÜDUB | (Nedebe. C.) Yara izleri, nedbeler. |
NÜFASE | Diş arasında kalan yemek parçası. |
NÜFAZ (NÜFÂZE) | Ağaçtan veya başka birşeyden silkmekten ve hareket ettirmekten dolayı düşen nesne. |
NÜF'E | (C.: Nifâ) Seyrek ve dağınık olan ot. |
NÜFESA | Loğusa kadın. |
NÜFFAHA | (C.: Nefehâ) Suyun üstünde olan kabarcığı. |
NÜFHA | Yüce beyaz tepe. |
NÜFTURE | (C.: Nefâtir) Müteferrik, dağılmış ot. |
NÜFUK | Helâk olmak. |
NÜFUR | Ürküp kaçma, dağılma, firar etme. * İntikal etme. * Hacıların Mina'dan Mekke'ye doğru gitmeleri. |
NÜFUS | (Nefs. C.) Nefisler, canlar, şahıslar. |
NÜFUS-U SEB'A | 1- Nefs-i emmare, 2- Nefs-i levvame, 3- Nefs-i mülhime, 4- Nefs-i mutmainne, 5- Nefs-i râdiye, 6- Nefs-i mardiyye, 7- Nefs-i sâfiye. (Bak: Nefs) |
NÜFUŞ (NEFÂŞ) | Yabana yayılmak. * Davarların geceleyin yayılıp çobansız otlamaları. |
NÜFUZ | Sözü geçer olmak, sözü dinlenmek. * Vücudundan işleyip geçmek. İçine alan. |
NÜFZ | Arka ve kürek eti. |
NÜFZA | Bir yere saçılmış veya dökülmüş olan kan. |
NÜGAK (NAGİK) | Çobanın koyuna çağırıp haykırması. |
NÜH | f. Dokuz. |
NÜHA | Yüksek olmak. * Miktar. * Bir kimse hakkında olan yasak ve men. |
NÜHAB | Deve öksürüğü. |
NÜHAK | Eşek anırtısı. |
NÜHALE | Kepek. |
NÜHAM | Bir kuş cinsi. |
NÜHAME | Tükrük. |
NÜHAS | Bakır. * Duman. (Bak: Nuhâs) |
NÜHAT | Mağrur ve kibirli kimse. Kendini beğenmiş insan. |
NÜHATE | Yonga. Talaş. |
NÜHAZ | Yokuş. * Güç yer. |
NÜHAZ | Deve öksürüğü. * Devenin göğsünde olan bir hastalık. |
NÜHBE | Gadapla ve kahirle cebren alınan mal. |
NÜHBE | (C.: Nuheb) Her nesnenin iyisi. |
NÜHBUR | (C.: Nehâbir) Kum yığını. |
NÜHS | Kuş ismi. |
NÜHS | Dağ. |
NÜHU' | Kusmak. |
NÜHUD | (Nühuz) Kalkmak, kıyam etmek, yerinden yükselmek. * Şiddetle muharebe etmek. |
NÜHUD | Atın iri gövdeli olması. |
NÜHUL | Arık, zayıf olmak. * Arılar. Bal arıları. (Bak: Nuhul) |
NÜHUR | (Nahr. C.) Kurbanlar. |
NÜHUR | Akarsular, nehirler, ırmaklar. |
NÜHUR | f. Göz, basar, ayn. |
NÜHUR | Ayların evvelleri. |
NÜHUSET | Yaramazlık, uğursuzluk. (Mübârek'in zıddı) |
NÜHUST | f. İlk gelen, evvel doğan, evvelki olan. |
NÜHUZ | Hareket etme, deprenip kalkma. |
NÜHÜFT | f. Saklı, gizli. |
NÜHÜFTE | f. Saklı, gizli. |
NÜHÜFTEGÎ | f. Gizlilik, saklılık. |
NÜHÜM | f. Dokuzuncu. |
NÜHÜVE | (Et) çiğ olmak. |
NÜHYE | (C.: Nühâ) Akıl. * Gayet. Son. |
NÜHZA | Devenin göğsünde olan bir hastalık. |
NÜHZE | Fırsat. |
NÜKAF | Deveyi öldüren bir verem. |
NÜKAH | Tatlı soğuk su. |
NÜKAS | Devenin dudağında olan bir hastalık. |
NÜKAT | (Bak: Nikât- Nüket) |
NÜKET | (Nükte. C.) Nükteler. Herkesin anlayamıyacağı ince mânâlı ve zarif sözler. |
NÜKHET | Râyiha. Ağız kokusu. * Günahlı sözler. Hoş olmayan günah olan söz, kelime. |
NÜKKE | Zayıflıktan dolayı sesi çıkmayan deve. |
NÜKR | Anlayışı, fikri, ferâseti iyi olmak. * Zorluk. * İnkâr. |
NÜKRE | Bilinmezlik. * Zorluk, güçlük. * Kabile ismi. |
NÜKS | Hastalığın geri dönmesi, depreşmesi. |
NÜKTE | İnce mânalı söz, idraki ve anlaşılması nezâket ve zarifliğe dayanan nazik husus. İbarenin asıl mânasından başka olan nazik ve lâtif mânâ, dikkatle anlaşılabilen ince mânâ. * Yere ağaçla vurup eser bırakmak. |
NÜKTE-ÂMİZ | f. Nükte karıştıran. |
NÜKTEBÎN | f. İnceliği gören, nükteyi anlıyabilen. Kavrayışlı, anlayışlı, zeki. |
NÜKTEDÂN | f. Nükte bilen. İnce ve zarif kimse. |
NÜKTEDÂNÎ | Nüktecilik, nüktedanlık. |
NÜKTEDÂR | f. Nükteli söz söyleyen. Nükteli konuşan. |
NÜKTEGU | f. Nükteli konuşan, nükteli söz söyleyen. |
NÜKTEGUYÎ | f. Nükteli konuşma. Nükteli söz söyleme. |
NÜKTEPERDAZ | (C.: Nükteperdâzân) f. Nükteli söz söyleyen, nükteli konuşan. |
NÜKTEPİRA | f. Nükteye süs veren. |
NÜKTESENC | (C.: Nüktesencân) f. Nükteyi değerlendiren. Nükteden anlayan. Nükteyi yerinde kullanan. |
NÜKTEVER | f. Nükteyi anlamakta mâhir olan, nükte bilen. |
NÜKU' | Kısa boylu kadın. |
NÜKUB | Rücu' etmek, geri dönmek. * Udul etmek, ayrılmak. * (Nekbet. C.) Tâlihsizlikler, şanssızlıklar. Felâketler, musibetler, düşkünlükler. |
NÜKUL | Vazgeçme, geri dönme, cayma. |
NÜKUS | Ardına dönmek. |
NÜLK | Alıç adı verilen dağ yemişi. |
NÜMA | f. Gösteren veya gözüken mânasında olup, birleşik kelimeler yapılır. |
NÜMAYAN | f. Görünen, aşikâr olan, gözükücü olan. Parlayan. |
NÜMAYANTER | f. Fazla görünen, en çok görünen. |
NÜMAYENDE | f. Gösterici. |
NÜMAYİŞ | .f Görünüş, gösteriş, dış görünüş. Gösteri. |
NÜMAYİŞGÂH | f. Gösteri yeri. |
NÜMAYİŞKÂR | f. Gösterişli. |
NÜMRUK (NÜMRUKA) | (C.: Nemârık-Nemârıka) Yüz yastığı. |
NÜMUD | f. Gösteren, görünen, benzeyen. |
NÜMUDAR | f. Görünen. * Nümune, örnek. |
NÜMUDE | f. Görünmüş, gösterilmiş, gözükmüş. |
NÜMUN | f. Gösteren, benzer, müşabih olan. |
NÜMUNE | f. Örnek, misâl, misal olarak gösterilen. Düstur ve misâl olacak şey. |
NÜMUNE-İ İMTİSAL | Örnek tutulacak şey. |
NÜMUNEHANE | f. Nümunelik şeylerin konulduğu yer. * Müze. |
NÜMUR | (Nimr. C.) Kaplanlar. |
NÜMUZEC | Enmuzec. Örnek, nümune, misal. |
NÜMÜVV | Bereketlenip artmak. * (Canlılarda) büyümek, yetişmek, gelişmek. |
NÜMÜVV-Ü TABİÎ | Normal şartlar altında büyüyüp gelişme. |
NÜMY | Pul. |
NÜSAFE | Buğdaydan ayrılan saman. |
NÜSAH | Nüshalar, sahifeler, yazılı şeyler. |
NÜSAL | Hayvandan dökülen tüyler. |
NÜSARE | Saçılan şey. * Yemek döküntüsü. |
NÜSHA | (C.: Nüsah) Yazılı şey. Yazılı bir şeyden çıkarılan suret. * Muska, duâlı kâğıt. * Gazete ve dergilerde (sayı). |
NÜSHA-İ KÜBRA | Büyük sahife. Kâinat, dünya, çok manayı ifade eden âlem. |
NÜSHA-İ SUĞRA | Küçük sahife, küçük nüsha. Küçük mâna ifade eden, küçük mahluk, âlemin küçük bir nüshası mânasında insan. |
NÜSHATEYN | İki nüsha. |
NÜSU' | Diş etlerinin sıyrılarak dişlerin meydana çıkması. |
NÜSUL | Tüy dökme. |
NÜSUR | (Nesr. C.) Nesirler, manzum olmayan yazılar. Dağıtmalar. * Çok çocuk doğuran kadın. |
NÜSUR | (Nesr. C.) Kartallar. Akbabalar (kuş). |
NÜSÜK | (Nüsk) Allah için ibadet etmek. |
NÜSÜSE | Kurumak. |
NÜŞAB | (Nüşabe. C.) Oklar. Temrenli oklar. |
NÜŞABE | (C.: Nüşab) Ok. Temrenli ok. |
NÜŞAFE | Sütü sağdıklarında üzerine gelen köpük. |
NÜŞARE | Kesilen ağaçtan dökülen talaş, yonga. |
NÜŞBE | Sırnaşık. Ciddi olmayan adam. |
NÜŞHAR | f. Geviş. |
NÜŞK | Buruna birşey koymak. * Koklamak. |
NÜŞKA | Davarın boynuna takılan ip. |
NÜŞRE | Sihir, efsun. |
NÜŞU' | İlâç içirmek. |
NÜŞUB | Dühul etmek, girmek, dâhil olmak. * İlgilendirmek, alâkalandırmak, taalluk etmek. |
NÜŞUH | Az miktar su. |
NÜŞUK | Buruna çekilen ilâç, toz, enfiye vs. * Buruna çekme. |
NÜŞUR | Neşirler. * Yaymalar, dağıtmalar. * Öldükten sonraki dirilmeler.(Nüşur, neşir gibi bâzan müteaddi, bâzan lâzım olur. Müteaddi olursa bir şeyi açıp yaymak mânasına gelir ki, lisanımızda neşr ve neşriyat ve menşur bu mânadandır. Bunun lâzımına intişar denilir, lâzım oldukları zaman ise ölmüş bir şeyin dirilip kalkması mânasınadır ki, Kur'anda nüşur, ekseriyetle bu mânayadır. (E.T.) |
NÜŞUS (NEŞS) | Yüksek olmak, yücelmek. * Nefret etmek. |
NÜŞUT | Tohumun baş vermesi, uç göstermesi. |
NÜŞUTA | Devenin ayağındaki ilmikli düğüm. (İcabına göre çekip uzatılarak çözülür.) |
NÜŞUZ | Yüksek olmak, yücelmek. * Kadının, erkeğinden kaçıp nefret etmesi. |
NÜŞUZE | Kadının, kocasından nefret edip kaçması. * Fık: Kocasına karşı üstünlük iddia eden kadın. |
NÜTAC | Doğurmak. * Gebe devenin karnındaki yükü. |
NÜTU | Yumru, çıkıntı. * Yumruluk. |
NÜTUC | Doğurucu hayvan. * Doğurması yakın olan. |
NÜUB | Seri seyir. |
NÜUME | Yumuşaklık. |
NÜUT | (Bak: Nuut) |
NÜÜTÎ | (C.: Nevat) Gemi reisi, kaptan. |
NÜV' | Açlık. |
NÜVAH | Ölü için sesle ağlama. |
NÜVAHT | f. Çalgı çalma. |
NÜVAT | (Nüve. C.) Nüveler, çekirdekler. |
NÜVATÎ | (C.: Nüvâta) Gemici, mellah. |
NÜVAZ | f. "Okşayıcı, taltif edici, iyi edici" mânâsına kelimenin sonuna gelebilir. |
NÜVB | Bir siyahi kabile adı. * Bal arısı sürüsü. |
NÜVBE | Yetişmek. * Siyahi bir kabile. |
NÜVE | Çekirdek, asıl, menba. (Sayısız hatemlerden canlı mahlukata vaz' edilen hayat hâtemine bakınız. Evet canlı bir mahluk, câmiiyeti itibariyle kâinata küçük bir misaldir. Şecere-i âleme güzel ve tatlı bir meyvedir. Kevn ve vücuda bir nüvedir ki; Cenab-ı Hak o nüvede pek çok âlemlerin örneklerini dercetmiştir. Sanki o zihayat, gayet hakîmane muayyen nizamlar ile bütün vücutlardan sağılmış bir katre veya bir noktadır. Bu itibarla bir zihayatı halketmek, bütün kâinatı yed-i tasarrufuna alan Cenab-ı Hak'tan maada hiçbir şeye isnad edilemez. M.N.) |
NÜVEYT | Çekirdekçik. |
NÜVİD | f. Müjde, beşaret. Hayırlı haberlerle tebşir. |
NÜVİD-İ VASL | (Nevid-i vasl) Kavuşma müjdesi. |
NÜVİS | f. Yazan, yazıcı. |
NÜVİSENDE | f. Yazıcı, kâtib. |
NÜVİŞT | f. Yazılı, yazılmış. * Mektub. |
NÜVNE | Çene çukuru. |
NÜVRE | Alçı taşı. * Kireçten yapılan. |
NÜVVAR | (C.: Nevâre) Ağaç çiçeği. |
NÜY'E | Ham ve çiğ olmak. |
NÜYUB | (Nâb. C.) Azı dişleri. |
NÜZ' | Erkek ister kösnek davar. |
NÜZA | Koyunda olan öldürücü bir hastalık. |
NÜZERA | (Nezir. C.) Doğru yola getirmek için korkutmalar. |
NÜZFE | (C.: Nüzüf) Az miktar, cüz'î. |
NÜZHET | f. İç açıklığı, safa, eğlenme, gönül ferahlığı. * Temizlik, paklık. * Karışık, bulaşık ve kalabalık yerlerden uzak olmak. Buud. |
NÜZHET-EFZÂ | f. Eğlenceli ve gönül açacak yer. |
NÜZHET-FEZÂ | (Bak: Nüzhet-efza) |
NÜZHET-GÂH | Seyir yeri, gezinti, eğlence yeri. |
NÜZHET-PEZİR | f. Safa ve neşe bulmuş olan. |
NÜZL | (C.: Enzâl) Konak yeri. * Misafir için hazırlanan yemek. |
NÜZU' | Çekilmiş. * Su çeken deve. |
NÜZUL | İniş, inmek, aşağı inmek, konaklamak. * Nüzül, felç hastalığı. * Hacıların Mina'ya gelip konaklamaları. |
NÜZUL-İ SEFİNE | Geminin denize inişi. |
NÜZUR | (Nezir.C.) Nezirler, adaklar. (Bak: Nezr) |
NÜZUR | Korkutmak. |
NÜZÜ' (NEZ') | İfsad etmek, bozmak, aldatmak, yaramaz nesneye kandırmak. |
NÜZZAR | (Nâzır. C.) Bakanlar. Nâzırlar. |